BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
İtalya sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
İtalya sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

27 Eylül 2018 Perşembe

Kendi duvarlarını ören Avrupa

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Küresel ekonomik kriz ile kuzey-güney bölünmesini yaşayan Avrupa, göçmen akınının tetiklediği aşırı sağcı siyasi akımlarla beraber bir doğu-batı bölünmesine doğru da yelken açmış durumda.




1989'da Moskova'dan esen "Değişim Rüzgarı"nın yerle bir ettiği Berlin Duvarı'nın enkazının üzerinde bir yıl geçmeden birleşen Almanya, Avrupa Birliği'nin tek devlet ideali çevresinde toplanması için itici güç olmuştu. Avrupa Birliği, Varşova Paktı'nın eski üyelerini derinlemesine sorgulamadan sınırlarının içerisine katarak doğuya doğru genişlerken küreselleşmenin mutlak zaferine iman etti. Yeni duvarların yükselmeyeceğine dair sarsılmaz bir inançla başlayan bu "birlik" olma yolculuğu yine küreselleşmenin getirdiği kaotik düzen ve geçmişin biriktirdiği kapanmamış hesaplarla bugünlerde bir duvardan diğerine tosluyor.

2009'da patlak veren küresel ekonomik kriz Avrupa Birliği'nin kendi içerisinde inşa ettiği ilk duvarın temellerini attı. Birlik kısa süre içerisinde Almanya'nın başını çektiği zengin kuzey ülkeleri ile "har vurup harman savurmuş" oldukları ima edilen güney ülkeleri arasında bölündü. Yunanistan'dan başlayarak Akdeniz kıyısı boyunca Portekiz'e kadar tüm birlik ülkeleri birbiri ardına kemer sıkma politikalarına yöneldi, geniş halk kitleleri "ekonomik reformlar" adı altında refahlarından fedakarlık edecekleri şartlara zorlandılar.

Ekonomik yıkımın en ağır darbesini yiyen Yunanistan'ın bu süreçten kağıt üzerinde de olsa çıkabilmesi ancak 2018 yılında mümkün oldu. Avrupa Birliği'ndeki bu kuzey-güney bölünmesi İtalya, İspanya, Belçika gibi ülkelerdeki mikro milliyetçi damarları da tetikledi. Bu ülkelerin görece varlıklı etnik grupları ya da bölgeleri ayrılıkçı taleplerini giderek yüksek bir sesle gündeme getirirken, karşılarında yükselen milliyetçi-aşırı sağcı dalgayı buldular. Avrupa'da kuzey-güney ülkeleri arasında yükselmeye başlayan duvara paralel yeni duvarlar bu kez üye ülkelerin içerisinde de yükselmeye başladı.


Libya müdahalesinin ağır bedeli


Ekonomik kriz ile mücadele halindeki Avrupa Birliği için "cehennemin kapılarının" açılması ise Arap Baharı sürecinde sorgusuz sualsiz müdahil olduğu Libya'daki iç savaş ve Beşşar Esed rejiminin yıkılacağına mutlak bir inanç duyduğu Suriye'deki çatışma sürecine seyirci kalması ile gerçekleşti. 2011 yılının ekim ayında 42 yıl boyunca Libya'ya hükmetmiş olan Muammer Kaddafi muhalifler tarafından Sirte'de yakalanıp linç edilirken, Fransa başta olmak üzere kimi Avrupa başkentlerinde zafer şarkıları söylenmekteydi. Aradan geçen yedi yılda Libya'ya "demokrasi" gelmediği gibi, bugün Trablus ve çevresinde sürmekte olan çatışmalarla kaos giderek boyut kazanmakta. Avrupa'nın ise bu kaostan payına düşen, sonu gelmeyen bir mülteci akını oldu.
Kaddafi'nin yönetimde olduğu yıllarda, Avrupa başkentlerinden, Afrika'dan Avrupa'ya göçü önlemek için para talep ettiği yani bir nevi şantaj yaptığı iddiaları gündeme getirilmişti. Kaddafi'nin tarih sahnesinden silinmesinden sonra yaşananlar ise bir Kuzey Afrika ülkesinde sonu hesap edilmeden merkezi yönetimin ve istikrarın yok edilmesinin bedelinin ne olacağını uluslararası topluma gösterdi. Yalnızca Libya'daki istikrarsızlıktan ve çatışmalardan canlarını kurtarmak isteyenler değil, Afrika'nın sahra altı ülkelerindeki yoksulluk, kuraklık ve kıtlıktan kaçan on binlerce kişi daha iyi bir gelecek umuduyla yollara döküldü. Çölleri plastik şişelerden yaptıkları ayakkabılarla aştılar, otobüsler dolusu insan çöllerde kumların arasında yitip gitti, açlıktan öldü, Libya'ya varabilenler ise insan kaçakçılarının ölüm gemilerinde şanslarını denemek zorunda kaldılar. Bu süreçte Tunus'a 113 kilometre mesafede bulunan İtalya'daki Lampedusa Adası'nın ismi tüm dünyada ilk kez duyuldu. Binlerce Afrikalı göçmen Lampedusa'ya ayak basarak Avrupa Birliği'nin parçası olma heyecanını yaşıyordu. Lampedusa üzerinden İtalya'ya başlayan bu göçmen akını, Avrupa içerisinde yükselecek yeni bir duvarın da habercisiydi. Göçmen yükünü tek başına omuzlamak zorunda kaldığı ve AB'deki ortaklarından hiçbir destek alamadığı gerçeğiyle yüzleşen İtalya, göçmenlerin ilk ayak bastıkları ülkeye sığınma başvurusu yapmak zorunda olduğunu kayıt altına alan Dublin Sözleşmesini bir kenara bırakarak 2015 yılının Haziran ayında sınırlarını açtı.

Kısa sürede Fransa başta olmak üzere çok sayıda ülke, İtalya'nın açtığı kapılardan geçen göçmenlerin akınıyla karşı karşıya kaldı. İtalya'nın açtığı kapıya Fransa'nın yanıtı ise Avrupa içerisinde yeni bir "duvarın" temelini atmak oldu. Fransa, İtalya ile sınırlarını kapattı, yakaladığı göçmenleri komşusuna geri gönderdi. İki ülke arasında benzer krizler 2011 yılında Tunuslu göçmenler nedeniyle de yaşanmıştı ancak bu defa yaşanan Avrupa Birliği'ndeki dengeleri değiştirecek boyuta ulaştı. Fransa, İtalya'ya yardımda isteksiz davranıp kapılarını da kapatarak, komşusunda kısa sürede göçmen karşıtı bir koalisyonun iktidara gelebileceği öngörüsüne de sahip olacak basireti sergileyemedi.


Duvar Akdeniz sularına taşındı


Avrupa kendi eliyle istikrarsızlaştırdığı Libya'dan kaynaklanan göçmen dalgasına çözüm üretemeden, 2016 yılı ile beraber Suriye'den gelen ve bu defa bir tsunami boyutuna ulaşan akınla karşı karşıya kaldı. Suriye'deki savaştan kaçan sivillerin korunması için Türkiye, Ürdün ve Lübnan'a gereken desteği vermekten kaçınan Batı dünyası bu kez doğu sınırlarından Orta Avrupa'ya ilerleyen insanlık ayıbıyla yüzleşti. Halihazırda ekonomik krizle ve kendi içerisindeki göçmen karşıtı aşırı sağcılarla başetmekten aciz durumdaki Yunanistan bu göçmen dalgasına dayanamadı. Makedonya, Sırbistan, Macaristan, Avusturya ve Almanya toplumları, günler içerisinde kendilerinden binlerce kilometre uzakta yaşandığından emin oldukları, zaman zaman televizyon haberlerinde gözucuyla izledikleri bir insanlık dramının gerçeğiyle yüzleşti. Bu yeni göçmen akını, Avrupa'da duvarlar yükselten Fransa'ya yeni ortaklar ekledi. Macaristan, Çekya, Polonya ve Slovakya "Vişegrad Dörtlüsü" adı altındaki bölgesel birliklerini göçmen karşıtı politikalar odağında yeniden organize ettiler. Macaristan sınırlarını göçmen geçişlerini engellemek için boydan boya çitlerle donatırken, Avrupa Birliği genelinde sınır kontrolleri yeniden yürürlüğe girdi. Batı dünyası, 19. yüzyıldan bu yana açlığa, yoksulluğa ve iç çatışmalara mahkum ettiği Afrika, Asya ve Ortadoğu toplumlarının gerçekleri ile kendi kentlerinin sokaklarında yüzleşmek yerine bu insanları duvarlar inşa ederek dışarıda tutma, topraklarına ulaşmayı başarmış olanları ise kurdukları kamplarda insan onuruna yakışmayacak şekilde yaşatma gayreti içerisine girdi.

Almanya'da Başbakan Merkel liderliğindeki Hristiyan Demokrat hükümetin, göçmen gerçeği ile barışık bir politika izleme çabası ise son iki yılda Avrupa genelinde kendisini giderek daha fazla hissettiren yeni bir aşırı sağ dalgasının büyümesine yol açtı. Merkel'in çabaları ile Türkiye ile Avrupa Birliği arasında imzalanan göçmen anlaşmasının şartları aradan geçen yıllara rağmen Brüksel kaynaklı olarak yerine getirilmezken, göçmen politikaları Merkel'in de koltuğunu daha şiddetli şekilde sarsıyor.
Göçmen karşıtı siyasetten beslenen Almanya İçin Alternatif Partisi ( AfD) anketlere göre gücünü her geçen gün artırırken, Berlin'in Moskova ile başta enerji olmak üzere çeşitli alanlardaki işbirliğinden rahatsız olan ABD'nin, merkez sağın farklı unsurları ve aşırı sağ üzerinden Alman siyasetini dizayn etme teşebbüsleri basına daha sık yansıyor. Göçmen akınının sosyo-ekonomik sonuçlarını doğrudan yaşayan bir başka ülke İtalya'da ise mart ayında yapılan genel seçimden göçmen karşıtı bir hükümet yapılanması çıktı. İtalya'da Beş Yıldız Hareketi ile Lig Partisi'nin kurduğu koalisyon bir ileri adım daha atarak, göçmenlere karşı inşa edilen duvarı Akdeniz'in sularına taşıdılar. Kuzey Afrika'dan yola çıkan ve ölümün kıyısında yolculuk yapan göçmenler gemiler tarafından kurtarılsa dahi bugün İtalya, Fransa ve Malta limanları tarafından kabul edilmiyor. Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un New York'taki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu çalışmaları sırasında yaptığı bir açıklama bu konuda Paris ile Roma arasındaki ipleri kopma noktasına getirdi. Macron'un, göçmenler nedeniyle İtalya ile Avrupa Birliği arasında siyasi kriz yaşandığını iddia etmesi ve Roma yönetimini insani, denizcilik ve uluslararası hukuka riayet etmemekle suçlamasına sert bir karşılık geldi. İtalya Başbakan Yardımcısı ve İçişleri Bakanı Matteo Salvini, ülkesinin Macron'dan hukuk ve insanlık dersi almayacağını söylerken, Fransa'nın sınırlarını kapatarak 50 bin kadın ve çocuk göçmeni geri çevirdiğini hatırlattı.

26 Şubat 2018 Pazartesi

DOĞU AKDENİZ'DE TÜRKİYE'NİN SON ZAFERİ VE ARTAN HESAPLAR

Tamer Ashraf
Doğu Akdeniz'de yakın zamanda son derece gergin ve hareketli bir dönem yaşanıyor.
Son yıllarda birbiri ardına bölgede bulunan doğalgaz ve petrol yatakları, bölgenin Kuzey Afrika, Ortadoğu, Avrupa ve Kafkasya açısından değerli olan jeostratejik konumu sebebiyle yaşanan bunca hareketliliği ivmelendirdi.
Bu çerçevede Güney Kıbrıs, Mısır, İsrail, Yunanistan ve İtalya arasında var olan ilişkilerin aynı nedenden ötürü giderek gelişmeye devam ederken, bu gelişim süreci ekonomi, enerji, siyasi ve askeri sahalarda da kendisini göstermeye başladı.
Söz gelimi İsrail ve Mısır arasında geride kalan haftalarda imzalanan anlaşma gereğince, İsrail'in kendi deniz sahasından çıkaracağı doğalgazı Mısır'a nakledecek bir projeye onay verildi.
Buna göre toplam tutarı 15 milyar dolar olacak anlaşma çerçevesinde 10 yıllık süre boyunca İsrail kendi gazını Mısır'da bulunan sıvılaştırma tesisine gönderip, akabinde küresel piyasaya sevk edilmesini sağlayacak.
Aynı şekilde Mısır'da kendi deniz sahasında bulduğu yeni doğalgaz kaynaklarını küresel piyasaya arz etme çabasına devam ediyor.
Böylesi bir dönemde Güney Kıbrıs Rum Kesimi de özellikle Kıbrıs adası çevresindeki petrol ve doğalgaz arama faaliyetlerini sıklaştırmış durumda ve yalnız başına değil başta Yunanistan olmak üzere AB ülkeleri ile Mısır'ın yanı sıra İsrail'in de desteğini almış durumda.
2000'li yılların başlarında Güney Kıbrıs Rum Kesimi'nin, Mısır, İsrail ve Lübnan ile yaptığı münhasır ekonomik bölge sınırlandırma anlaşmaları yapmasıyla tek taraflı ve oldu-bitti yaratma girişimleri Türkiye'nin tepkisini çekmişti. 
Zira Rum Yönetiminin hak iddia ettiği alanlarda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin de hakları olması, dahası aynı sahaların ayrıldığı kimi parsellerin Türkiye'nin kendi münhasır ekonomik bölgesi içerisinde kalması ortaya büyük bir sorun çıkarmıştı 
Yeri gelmişken hatırlatmak gerekir ki "Münhasır Ekonomik Bölge" bir ülkenin kendi kıyı şeridinden başlamak üzere 200 mil açığa kadar olan sahada deniz içi ve yer altı kaynaklarını araştırma ve çıkarma hakkı olarak tanımlanmaktadır.
Geride kalan hafta Rum Kesiminin KKTC'nin hemen doğu kıyısı açıklarında, Suriye'ye doğru var olan deniz sahalarında, Rumların 3. Parsel olarak adlandırdığı bölgede İtalyan ENI firmasına ait sondaj gemisinin faaliyetlerinin Türk Deniz Kuvvetleri tarafından engellenmesi, dikkatleri bir anda bu bölgeye çevirdi.
Türkiye haklı olarak kendi münhasır ekonomik sahası içerisinde kalan, diğer yandan Kıbrıs Türklerinin de hak sahibi oldukları bir alanda bir başka ülkenin arama ve sondaj faaliyetleri yapmasına "hukuki durum" içerisinde kalmak koşuluyla mani olmuştur.
Bu çerçevede Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Rumların anlaştığı ENI firmasının sondaj ve araştırma yapacağı bölgede atış ve tatbikat faaliyetleri icra edeceğini duyurarak, ENI firmasına ait sondaj gemisinin bölgeye girişine müsaade etmediği gibi faaliyetlerini 10 Mart'a kadar devam ettireceğini ilan etti.

Bunun üzerine Rum Yönetimi, İtalya ile irtibata geçti ve Türkiye'nin tutumunu değiştirmesi için İtalya'nın devreye girmesini beklediklerini söyledi.
Bu aşamadan sonra Türkiye ile irtibata geçen İtalya'ya adres olarak KKTC gösterildi ve İtalya mecburi olarak KKTC Dışişleri Bakanlığı ile iletişime geçerek meselenin müzakere edilmesi için KKTC Dışişleri Bakanını İtalya'ya davet etti.
Yapılan görüşmelerden sonra İtalya geri adım attı ve adada diplomatik çözüm bulunmadan herhangi bir adım atmayacağı sözünü verdi.
Kuşku yok ki bu durum Doğu Akdeniz ve Kıbrıs açısından Türkiye'nin elinin ne derecede güçlendiğini göstermekle beraber, alınmış olan çok önemli bir diplomatik zaferin varlığına işaret ediyor.
Bunun iki temel sebebi var.
Birincisi Kıbrıs konusunda bundan sonra atılacak özellikle enerjiyle alakalı adımlarda KKTC'nin de söz hakkının olduğu istenilse de istenilmese de tescil edilmiş olmuştur. Bundan sonra her çevre adayla alakalı süreçte KKTC'nin varlığı ve potansiyelini kabul etmeye daha yakın durmak zorunda kalacaktır.
İkinci huşu ise Doğu Akdeniz'de Türkiye kendi egemenlik haklarını koruma konusunda ne derecede kararlı olduğunu her çevreye göstermiş ve bunun kabul edilmesini sağlamıştır.
Nitekim yaşanan bu olay sonrasında Rum Kesimi'nin adeta deliye dönmesi dikkatlerden kaçırılmamalıdır.
Türkiye'nin kararlı duruşu karşısında hiçbir adım atamayan, başta AB ve ABD olmak üzere sadece uluslararası toplumdan Türkiye'ye baskı yapılmasını ümit eden ancak çaldığı her kapıdan "bu artık mümkün değil" yanıtını alan Rumlar, "bölgeyle alakalı enerji politika ve programlarının kesin şekilde buzdolabına kalkacağını, artık Türkiye'nin tavrının her yönüyle belirleyici bir etkiye ulaştığını" itiraf etmeye başlamış durumdalar.
Rum Kesiminde yayın yapan kimi gazetelerde geride kalan hafta çıkan haberlerde, yaşanan son olayla alakalı değerlendirmelerin tamamında bu ve buna benzer ifadelere yer verilmiştir.
Doğu Akdeniz'de Türkiye sahip olduğu donanma gücünü başarılı diplomatik ve siyasi adımlarla beraber kullanarak önemli bir seviyeye ulaşmışken, çıkar çatışmalarının önümüzdeki süreçte artacağını beklemek gerektiğini de ifade etmek gerekir.

Çünkü aradan geçen her gün bu bölge içerisinde kalan sahalarda yeni doğalgaz ve petrol yataklarının bulunması sadece bunu çıkaracak ülke yahut şirketlerin kimler olacağıyla alakalı tartışmaları doğurmuyor, aynı zamanda bu kaynakların hangi yol ve güzergâhla küresel piyasaya arz olunacağı bahsini de gündeme getiriyor.
Örneğin Rusya'ya yayın yapan RF-SMI adlı bir gazetenin Türkiye ile Rum Kesimi arasında yaşanan sorunun vukuu bulduğu günlerde 3. Parsel olarak adlandırılan bölgenin hemen bitişiğinde, Suriye'nin deniz egemenlik sahasında kalan alanda son derece zengin petrol ve doğalgaz kaynağı bulunduğunu duyurması dikkatlerden kaçırılmamalıdır.
Bölgede bulunan petrolün miktarının 6-7 milyon varil olduğu, doğalgaz miktarının ise küresel doğalgaz piyasasında önemli ülkeler olan Katar ve Rusya ile ciddi olarak rekabet edebilecek durumda olduğu aynı haberde ifade edilmiştir.
Dolayısıyla Suriye'de yaşanmaya başlayan ve sadece muhalifler ile rejim arasında kalmayıp, krize dâhil olan ülkelerle beraber diğer çevre ülkelerin de hamlelerini hızlandırmasının Doğu Akdeniz denkleminden bağımsız olarak değerlendirilmesi mümkün olmayacaktır.

13 Ağustos 2018 Pazartesi

İtalya'da Türkiye gibi ekonomik saldırıya uğrayabilir

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


İtalya Başbakanlık Müsteşarı Giancarlo Giorgetti, ülkesinin tıpkı Türkiye gibi bir ekonomik saldırıya uğrayabileceğini söyledi.


Türkiye döviz üzerinden ekonomik saldırılarla karşı karşıya. Özellikle ABD'nin haksız dayatmaları karşısında sağlam bir duruş göstermeye çalışırken, İtalya'dan Türkiye'ye içinde bulunduğu duruma destek emsajı geldi.
İtalyan Başbakanlık Müsteşarı Giancarlo Giorgetti destekle birlikte İtalya, aynı saldırılar ile karşı karşıya kalabileceklerini belirtti.

"SALDIRI BEKLİYORUZ"

Libero gazetesine mülakat veren Giorgetti, bu ayın sonu ile eylül ayının başında İtalya'ya yönelik ekonomik bir saldırı olabileceğine dikkati çekerek, bu bağlamda Türkiye'yi örnek gösterdi.
Piyasa üzerinden İtalya'ya yönelik ekonomik saldırı olabileceği ihtimalinin sorulması üzerine Giorgetti, "Böyle bir saldırıyı bekliyorum. Piyasalarda avını seçip harekete geçen aç spekülatif fonlar bulunur. 1992 Ağustos sonunda ve 7 yıl önce Berlusconi'yle neler olduğunu hepimiz gördük. Yazın borsada az hareket olduğunda bu, ülkelere yönelik agresif girişimlere neden olabilir, tıpkı Türkiye'de olduğu gibi." ifadelerini kullandı.

TÜRKİYE'YE DAYANIŞMA MEASJI

İtalya Dışişleri Bakanı Enzo Moavero Milanesi de hafta sonu bir gazeteye verdiği mülakatta Türkiye'ye dayanışma mesajı göndermişti.
Milanesi, "İlk düşüncem, Akdeniz'in ticari ve mali dengesi açısından çok mühim bir oyuncu olan önemli bir ülkeyle dayanışma göstermek gerektiğidir. Kriz durumu hepimiz için kötü haberdir. Sorumluluk sahibi bir şekilde yakınlık göstermemiz ve Türk lirasının çöküşünün kısa vadedeki muhtemel sonuçları için dikkatlice gözetim ve denetim yapmamız gerekir." demişti.

AVRUĞA'NIN KORUMA AĞI

Türkiye'de olanların, Avrupa kıtasını da ilgilendirdiğini belirten Milanesi, Avrupa gibi sağlam bir bölgede, birçok ülkenin tek bir güçlü para birimi kullandığı ve bir sorun yaşandığında bu ülkelerin bir koruma ağı oluşturduğu bir bölgede bulunmanın avantaj olduğunu söylemişti.
Milanesi, "Türkiye'de yaşananlar, avro gibi bir para birimi kullanmanın olumlu veya olumsuz olduğu konusunda hala şüpheleri bulunanlar tarafından çok dikkatlice değerlendirilmelidir." yorumunda bulunmuştu.

3 Temmuz 2017 Pazartesi

Türkiye’nin düşmanları kimler?

New York’ta Pakistanlı bir taksi şoförü İtalyan yazar ve düşünür Umberto Eco’ya soruyor:
“İtalya’nın düşmanları kimler?”
Eco, önce soruyu anlamıyor ve şöyle cevap veriyor: “İtalya’nın düşmanı yok. Uzun yıllardır kimseyle savaşmıyoruz.”
Fakat taksi şoförü cevaptan hoşnut olmuyor ve “İtalya’nın ihtilaflı topraklar, etnik temelli nefret, sınır ihlalleri gibi nedenlerden dolayı hangi halklarla yüzyıllardır savaş halinde olduğunu öğrenmek istediğini” söylüyor.
Eco, soruyu tam olarak anlamadığı için cevabını şöyle açıklıyor: “Son savaş halinden beri yarım yüz yüzyıldan uzun süre geçti o zamandan beri kimseyle savaşmıyoruz.”
Taksi şoförü: “Düşmanları olmayan bir halk olabilir mi?” diyerek aldığı cevaptan tatmin olmadığını belirtip sohbeti bitiriyor. 
Umberto Eco taksiden indikten sonra sorunun üzerinde biraz düşününce Pakistanlı şoförün aslında ne demek istediğini fark ediyor.
“Devletler ulusal kimlik yaratmak, kendi toplumlarını bir arada tutmak için düşman yaratırlar.”
İtalya bu amaçla kimi kendisine düşman seçmişti? Taksi şoförü bunu merak ediyordu.
İtalya’nın yaratılmış düşmanlarını.
Mesela “Büyük düşman”  Sovyetler birliği dağılınca ABD’nin imdadına Bin Ladin yetişmişti.
Sadece kimlik oluşturmak, toplumu bir arada tutmak için değil. Devletlerin, değer sistemlerini ölçebilmek ve sergilemek için de düşman bulmaları gerekiyordu.
Umberto Eco’nun son çıkan “Düşman Yaratmak” adlı kitabını okuyunca aklıma Türkiye’nin düşmanları geldi?
Sahi Türkiye’nin düşmanları kimler?
Eco, İtalya’nın son 60 yıldır yaşadığı felaketleri; düşmanları dışarıdan bulmak yerine içeride yaratılmış olmasına bağlıyor.
Türkiye de benzer bir durumda.
Birçok devlet kendisine dışarıdan bir düşman yaratırken,  Türkiye’de iktidarlar varlıklarını sürdürmek için düşmanı içeride yarattılar.
İktidara gelen partiler tabanlarını bir arada tutmak için kendisine muhalif kesimlere “Türkiye’nin düşmanı” muamelesi çektiler.
Her iktidar kendisinden olmayanı düşman olarak lanse etti bize.
Bu durum toplumda derin ve iyileştirilemez yaralar açtı.
Bir dönem dindarlar, başka bir dönem solcular, her daim Kürtler, bir başka iktidar zamanında ise Aleviler düşman olarak gösterildi bize.
Sonuçta hepimiz birbirimize düşman olduk.
Yaratılan bu düşmanlıklar ortak hedefleri olan insanlar, yani toplum olmamızın önüne geçti. Ortak değerlerimizin oluşmasına fırsat bırakmadı.
Öyle ki iktidarların bu politikaları sayesinde düşmanlık içimize yerleşti. Ruhumuzu teslim aldı.
Muhalif olana düşman gözüyle bakmayı, zihnimize adeta nakşettiler. 
En küçük bir fikri ayrılığında karşımızdakine “düşman”, “vatan haini” damgası vurmaktan imtina etmiyoruz.
Bundan dolayı ne acılarımız ortak, ne de sevinçlerimiz.
Ne millet olabildik, ne de devlet.
Ne dünyaya gururla sunacağımız bir değerler bütünü oluşturabildik, ne de onurla taşıyacağımız ortak bir kimlik.
Hepimiz, tabanını kenetlemek ve daha çok oy almak için ötekini düşman olarak tanımlayan iktidarların oyununa geldik.
Yıllarca “aman ‘vatan hanini’, ‘devlet düşmanı’  İslamcılar iktidara gelmesin” korkusuyla en pespaye, en beceriksiz Kemalist iktidarların ülkemizi yönetmesine razı olduk. 
“Dikkatli olun yoksa Komünistler iktidara gelecek” diyerek korku pompalayan sağcı, kifayetsiz muhteris iktidarların çapsızlığına mahkum olduk.
“Kürtler bu ülkenin düşmanı, ülkeyi bölmek istiyorlar” endişesiyle toplumumuzun bir parçasına yapılan insanlık dışı muamelelere itiraz edemedik.
İktidarlar yarattıkları düşmanlarla savaşmaktan ülkeye hizmet etmeye vakit bulamadılar. 
Ya da kendi beceriksizliklerini ve hilekarlıklarını; düşmanları suçlayarak örtbas ettiler.
Yaratılan bu düşmanlıklardan her seferinde iktidarlar kazançlı çıkarken, kaybeden Türkiye oldu.
Ülke olarak geldiğimiz nokta içler acısı.
Halbuki bizler yani gazeteciler, yazarlar, akademisyenler, doktorlar, öğretmenler…  iktidarların, kardeşleri düşman kılan politikalarını boşa çıkarabilirdik.
Düşman severliğin; daha fazla oy almak, iktidarda kalmak tutkusundan kaynaklandığını insanlara anlatabilirdik.
Fakat hiç birimiz bunun önüne geçecek bir üslup ve tutum belirleyemedik.
Hepimiz tam da iktidarların işine yarayacak şekilde bir kampın sözcülüğüne soyunduk.
Kimimiz devletin yanında, yaratılan düşmanın karşısında, kimimiz ise düşmanın yanında, devletin karşısında kendimizi konumlandırdık.
Hala da aynı durumdayız.
Şimdi iktidarda dindarlar var.
Dindarlar yıllarca düşman muamelesi görmüş insanlar olarak bu kısır döngüyü bozabilirlerdi. 
Ülkenin bütün enerjisini emen bu kan davalarını bitirebilirlerdi.
Toplumu birbirine düşman etmeyi iktidar olmak için tek yol olarak gören siyasete son verebilirlerdi.
Muhalif olmak ile düşman olmanın çok farklı tutumlar olduğuna insanlara gösterebilirlerdi
Fakat yapmadılar.
Yapmadılar çünkü: Yaratılan düşman korkusu ile seçmeni, taraftarı bir arada tutmak, icraat yaparak tutmaktan daha kolaydı.
Geçmiş iktidarların yöntemini aynen devam ettirdiler.
Hukuksuzluğa bulaşanları adalete teslim etmek ile düşmanlaştırmak arasındaki çizgiyi koruyamadılar.
Ergenekon sürecinde hakkaniyetten uzak bir tutum takındılar.
Ardından Gezi protestocularına düşman muamelesi çektiler.
Son dönemde ise yeni düşman Gülen cemaati.
Her daim düşmana ihtiyaç var.
Çünkü Türkiye’de iktidar olmanın yolu, toplumu birbirine düşman etmekten geçiyor.
Kimin kampı büyük, taraftarı çoksa o iktidar oluyor.
Kimin yarattığı düşman daha korkunçsa, ipi o göğüslüyor.
Geçmiş iktidarların yaptığı gibi bu İktidar da kendi yarattığı düşmanın ne kadar korkunç olduğunu anlatıp, hepimizi bu korkunun karşısında kenetlemeye çalışıyor.
“Yeni düşmandan”  bizi korumak için hepimizin hayatını zorlaştıracak olmadık yasalar çıkarıyor.
Aslında iktidarlar yarattıkları düşmanlardan bizi değil kendilerini koruyorlar.
Ve tüm bu politikaların sonucunda geldiğimiz nokta ortada.
Kemalistler, solcular, İslamcılar… hepsi iktidardan bir kazanım elde ettiler ama Türkiye hep geriledi.
Türkiye her gün gözümüzün önünde eriyip yok oluyor ve hiç birimiz bir şey yapamıyoruz.
İktidarlar varlığını sürdürdü ama ülkemiz, dostluğumuz, değerlerimiz, geleceğimiz onarılmaz bir yara aldı. 

Şimdi hep beraber Türkiye’nin uçuruma yuvarlanışını izliyoruz.  

14 Ekim 2018 Pazar

İtalya İslam’a bir güvenlik sorunu olarak yaklaşıyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


İtalyan devletinin sergilediği güvenlik ve terörle mücadele odaklı yaklaşım, İslam konusunda Müslümanları da süreçlere dahil eden politikalar benimsemesine engel oluyor.



2017 itibariyle İtalya'da nüfusun yüzde 3,1'ine tekabül eden yaklaşık 1,4 milyonluk nüfuslarıyla Müslümanlar ülkedeki en büyük ikinci dini topluluk. On yıllar boyunca İslam ve Müslümanlar İtalya siyasetine yön verenler için öncelikli bir mesele olmamışken, 11 Eylül'den sonra oluşan hava, siyasetçilerin Müslümanların gündelik hayatına ve ibadetlerine giderek daha fazla müdahil olmasına yol açtı. 

2005-2017 yılları arasında İtalyan siyasetçiler, ülkedeki Müslümanları kendilerince bir “düzene sokmak” ve kontrol altına almak için bir dizi kurallar getirdiler. Büyük ölçüde güvenlik meselesi ve terörle mücadele mihverine oturan bu politikalar, Müslümanları normal vatandaşlar ve kamuyu ilgilendiren siyaset yapımı süreçlerinde potansiyel birer ortak olarak görmek yerine, onlara dahili düşman muamelesini reva görme eğiliminde. Bu durum son aylarda mülteci kriziyle ve 2018 baharında aşırı sağcı/popülist Salvini-Di Maio koalisyon hükumetinin kurulmasıyla daha da kötüleşti.

İtalyan anayasasının 8. maddesi, Katolik olmayan her bir dini topluluğun, karşılıklı ilişkilerin ve birbirlerine verdikleri desteğin düzenlenebilmesi için İtalyan devletiyle bir anlaşma imzalamasına müsaade ediyor. Mevcut durum itibariyle, 1929'dan beri bu özel statüden yararlanmış olan sadece Katolik Kilisesi. Diğer dini grupların durumunda ise devletle herhangi bir sözleşme ya da anlaşma yapmaya yönelik her türlü talebi uzun siyasi ve idari süreçler takip eder; bu süreçlerin sonunda ortaya çıkan netice de son kertede muhakkak hükumet ve meclisten onay almalıdır. 

Bu tür anlaşmalardan istifade eden dini gruplar Katolik Kilisesi, Metodist ve Waldens Kiliseleri, Yedinci Gün Adventistleri, Tanrı Meclisleri, Yahudiler, Vaftizciler, Lüteryenler, Mormonlar, İstanbul Patrikliğine bağlı Ortodoks Kilisesi, Soka Gakkai Budistleri ve Hindular. Müslüman topluluklara gelecek olursak, hiçbiri İtalyan devleti tarafından resmen tanınmıyor.

Bazıları, İtalyan devletinin bu boşluğu 2005 yılında, hükumetin Müslüman topluluklardan seçtiği 16 üyenin oluşturduğu bir tavsiye kurulu olan "Consulta"yı kurarak doldurmaya çalıştığını ileri sürüyor. Fakat (Forza Italia'dan) İçişleri Bakanı Giuseppe Pisanu tarafından başlatılan bu proje, hiçbir istikrarlı eylem ortaya koyamadı. Aslında bu ilk deneme, bir bakıma, onları karar sürecine dahil etmeden, tepeden inme bir şekilde Müslüman toplulukları şekillendirme teşebbüsünde bulunan bir kamu politikasına örnek teşkil ediyor. 

Dahası, İtalyan devletinin sergilediği güvenlik ve terörle mücadele odaklı yaklaşım, İslam konusunda Müslümanları da süreçlere dahil eden politikalar benimsemesine engel oluyor. Yani İtalyan Müslümanları suçlamamakla kalmayan, aynı zamanda onlarla karşılıklı yarar sağlama istikametinde el ele çalışmayı hedefleyen politikaların yokluğundan bahsediyoruz burada.

Bu ön yargılı yaklaşım, resmi düzeyde ortaya konulmasının üzerinden 10 seneden fazla bir süre geçtikten sonra, devlet destekli iki projeyle doğrulanmış oldu. 2017 yılının Ocak ayında İçişleri Bakanı (Yeni Merkez Sağ Partisi'nden) Angelino Alfano, "Müslümanların ülkeye entegrasyonunu iyileştirmek" misyonuna sahip diğer bir danışma organı olan yeni bir "İtalyan İslam’ıyla İlişkiler Konseyi"nin kurulduğunu duyurdu. Bu konseyin söylemi ve metodolojisi de güvenlik odaklı ve tepeden dayatmacı bir yaklaşıma sahip. 

Angelino Alfano İtalyan İslam’ıyla İlişkiler Konseyi'nin Müslüman üyelerinin, "kendisini ülkenin Hristiyan ve insani gelenekleriyle aynı hizaya getirecek bir İtalyan İslam’ı" olarak tanımladığı şeyin oluşturulması istikametinde çalışacağını iddia etti. 

Ayrıca konseyin, Müslüman göçmenlerin İtalyan toplumuna daha fazla entegre olmasını sağlamak, aşırıcılığa engel olmak, imamları eğitmek ve yeni camilerin kurulmasına onay vermek gibi hedefleri olduğunu da söyledi. İslam kültürü alanındaki akademisyen ve uzmanlardan oluşan Konsey, entegrasyon meseleleri hakkında aylık olarak öneriler ve tavsiyeler sunmak durumunda.

Şubat 2017'de, yani Alfano'nun bunları duyurmasından bir ay sonra, İtalyan İslam’ı için Ulusal Pakt (tam resmi adıyla "İtalyan İslam’ı için Ulusal Pakt, açık ve entegre bir toplumun ifadesi, İtalyan hukuk sisteminin değer ve prensiplerine bağlı kalmak"), Demokrat Partili İçişleri Bakanı ve aynı zamanda İslam'la İlişkiler Konseyi'nin koordinatörü olan Marco Minniti ile İtalya'daki dokuz Müslüman teşkilat arasında imzalandı. 

Bu teşkilatların arasında -Müslüman Kardeşler'le bağlantılı ve ülkedeki en büyük Müslüman örgütolan- İtalyan Müslüman Toplulukları Birliği (UCOII), Roma Ulu Camii Teşkilatı (Avrupa'nın en büyük camisi), Şii Ehl-i Beyt teşkilatı, (Senegal kökenli) Müridiyye tarikatı ve Arnavut Müslümanlar Teşkilatı var. İtalyan hükumeti, bu teşkilatların ülkedeki Müslümanların yüzde 70'ini temsil ettiğini iddia ediyor. 

Fakat bu "pakt" anayasal anlamda bir anlaşma değil: Kamu fonlarının sağlanması, dini nikahların hukuken tanınması ve Müslümanlara dini bayramlarında tatil verilmesi gibi avantajlar sağlamıyor. 

Bunun yerine devlet, İtalyan İslamı'nın temsilcilerinden, devletin imamları yetiştirmesine, İslam merkezlerinin şeffaf bir şekilde yönetilmesine ve hutbelerin İtalyanca verilmesine razı olmanın bulunduğu da aralarında bulunduğu bir dizi taahhüt talep ediyor. Böyle taahhütlerin ülkedeki diğer hiçbir dini gruptan şimdiye kadar talep edilmediğini de fark etmek gerekiyor. Bu belge şu şartı da ekliyor: Bu taahhütlere gösterilen saygı, devletle Müslüman topluluklar arasında yapılacak resmi bir anlaşmanın kapılarını aralayabilecektir.

Müslümanların ibadet ve yaşam tarzını şekillendirme çabası, başta özellikle üniversiteler ve belediyeler olmak üzere, adem-i merkeziyetçi kurumların bir gerçeği. 

Ekim 2017'de bu anlaşmayı takiben Bari Üniversitesi (Apulia Bölgesi), resmi tanımı "dinler ve kültürler arası entegrasyon politikalarına destek verme maksadıyla radikalleşme ve terörizmi engelleme" olan bir yıllık bir yüksek lisans programı açtığını duyurdu. Bu programın diğer bir amacı polis gücü, silahlı kuvvetler ve yargı mensuplarına, ayrıca araştırmacılara, ulusal güvenlik uzmanlarına, avukatlara, gazetecilere ve hukuk, ekonomi ve beşeri bilimler mezunlarına eğitim vermek. 

Program İslam özelinde hukuki, siyasi ve stratejik konuları ele alıyor. Terör hadisesinin sosyolojik boyutlarını ve medya profillerini incelerken aynı zamanda anket yapma ve risk önleme teknikleri de öğretiyor.

İtalyan belediyeler de Müslümanların gündelik hayatını çeşitli açılardan şekillendirebilmek için çabalar sarf etmekte. 2016 yılında Veneto ve Liguirya bölge konseyleri cami yapımını zorlaştıran ve İtalyancanın kullanılmasını mecburi hale getiren yasalar geçirdiler. Bu yasaların neticesi olarak, yeni Müslüman ibadethanelerinin inşa edilmesi yerel düzeyde yapılacak halkoylamalarına tabi kılındı. Aynı yıl Floransa Belediyesi Floransa'nın Müslüman topluluğuyla, imamların Cuma hutbelerini İtalyanca vermesi, camilerin bütün kamuya açık tutulması ve yerli nüfusun dini ve kültürel olaylarla ilgili bilgilendirilmesi için bir tür anlaşma bile imzaladı.

Sonuç olarak, hem koalisyon hükumetine mensup olup İtalyan siyasetine yön verenler hem de yerel düzeylerdeki idareciler, Müslümanların gündelik hayatlarını ve ibadetlerini şekillendirme eğiliminde. Bu işi yaparken takip ettikleri yaklaşım ise tamamen "güvenlik endişesi" ve "terörle mücadele gayretlerine" dayalı. Ayrıca devletle Müslüman topluluklar arasında resmi bir anlaşma yapılmasını da süresiz olarak erteleyip duruyorlar. 

Devletin ortaya koyduğu çabalar, İtalyan Müslüman vatandaşların ihtiyaçlarını dikkate almıyor, bunun yerine onlara öncelikler, söylemler ve yöntemler dayatıyor. 

Mevcut İçişleri Bakanı, aynı zamanda Kuzey Ligi'nin lideri olan Matteo Salvini "İtalyan kültürü ve toplumu (göçmen istilası yüzünden) İslam tarafından yok edilme tehlikesiyle yüz yüzedir" iddiasını dillendirip durmakta. Koalisyonun diğer partisi olan Beş Yıldız Hareketi ise yeni koalisyon ortağının İslamofobik söylemlerine ters düşecek bir şey yapmamakla kalmıyor, aynı zamanda onun popülist gündemini de destekliyor.

13 Ağustos 2018 Pazartesi

Amerika'ya Karşı Türkiye'nin Yanında Yer Alan 7 Ülkeden Destek Mesajı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ











ABD'nin haksız dayatmaları karşısında sağlam bir duruş göstermeye çalışan Türkiye'ye İran, İtalya, Almanya, Pakistan, Rusya, Katar ve Lübnan'dan destek geldi.

Türkiye döviz üzerinden ekonomik saldırılarla karşı karşıya. Türkiye özellikle ABD'nin haksız dayatmaları karşısında sağlam bir duruş göstermeye çalışırken, dünya ülkelerinden de Türkiye'ye büyük destek geldi.

7 ÜLKE TÜRKİYE'NİN YANINDA


Rusya, İtalya, Almanya, İran, Pakistan, Lübnan ve Katar gibi ülkeler yaptıkları açıklamalarla ABD'ye karşı Türkiye'ye destek verdi. Birçok Arap ülkesinde ise dolar bozdurup TL alma kampanyaları başlatıldı.

İRAN: BU YÖNTEM SONUCA VARMAYACAK


İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Behram Kasımi, ABD'nin Türkiye'ye karşı izlediği politikayı eleştirerek, Türkiye için her türlü desteğe hazır olduklarını söyledi. İran devlet televizyonuna konuşan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Behram Kasımi, "Başkaları milletlerin iradesini tehdit ederek zorla değiştiremezler. Öncelikle bir ülke başkanının başka bir ülkeye ekonomik baskı uygulamaktan zevk almasından teessüf ederiz. Bu yöntem bir sonuca varmayacak. Akıl, mantık ve hoşgörünün dünya ülkeleri arasındaki ilişkilerde esas alınmasını umut ederiz" ifadelerini kullandı.

İTALYA DAYANIŞMA MESAJI GÖNDERDİ


İtalya Dışişleri Bakanı Enzo Moavero Milanesi hafta sonu bir gazeteye verdiği mülakatta Türkiye'ye dayanışma mesajı gönderdi. "Türk lirasının çöküşünün kısa vadedeki muhtemel sonuçları için dikkatlice gözetim ve denetim yapmamız gerekir" diyen Milanesi, "İlk düşüncem, Akdeniz'in ticari ve mali dengesi açısından çok mühim bir oyuncu olan önemli bir ülkeyle dayanışma göstermek gerektiğidir. Kriz durumu hepimiz için kötü haberdir" ifadesini kullandı.

ALMANYA: TÜRKİYE'YE YAPILANLAR HUKUKSUZ


Almanya Ekonomi ve Enerji Bakanı Peter Altmaier, ABD'nin Türkiye ve Çin'e karşı aldığı ek gümrük vergi uygulamasına tepki gösterdi. Trump yönetimini eleştiren Altmaier, uygulamaların hukuksuz olduğunu savundu. Çıkartılan ekonomik savaşın Avrupa'da iş imkanlarını ve büyümeyi baltaladığını ifade etti.
Alman Hükümet Sözcüsü de "Türk ekonomisinin istikrarlı olması bizim de çıkarımıza, gelişmeleri izliyoruz. TL'nin değer kaybını yakından izliyoruz, şu anda kaygı veren bir durum yok" şeklinde konuştu.

PAKİSTAN: TÜRKİYE'NİN YANINDAYIZ


Pakistan Dışişleri Bakanlığı, ABD'nin Türkiye'ye karşı aldığı yaptırım kararını eleştirerek "Pakistan, Türkiye'nin bölgesel ve uluslararası barış ve istikrara yönelik çok değerli rolünü takdir etmektedir. Aynı zamanda Türkiye, küresel ekonominin motoru ve önemli bir üyesidir. Pakistan halkı ve hükümeti, Türkiye'nin barış ve refah arayışına güçlü desteğini bir kez daha yineler ve bu ortak hedeflere ulaşma yolunda her zamanki gibi yanında olacaktır" açıklamasında bulundu.

RUSYA'DAN ERDOĞAN'IN ÇAĞRISINA DESTEK GELDİ


Erdoğan, Türkiye'ye yönelik dolar operasyonunun ardından diğer ülkelere milli paralarla ticaret yapma çağrısında bulunmuştu. Rusya bu çağrıya destek verirken, bunu bütün ülkelerle gerçekleştirmek için çabaladıkları açıklandı.Öte yandan Peskov'a bugünkü basın toplantısında Türkiye'deki ekonomik durumla bağlantılı olarak Ankara'dan mali yardım talebi gelip gelmediği soruldu.
Peskov, "Hayır, herhangi bir talep gelmedi. Her zaman gündemde önemli yer tutan somut büyük projeler istişare ediliyor. Türk Akımı doğalgaz boru hattı ve Akkuyu NGS gibi enerji projeleri konuşuluyor. Bunun yanında, faaliyetleri daha somut hale getirilmesi gereken ortak yatırım fonu mevcut ve şirketlerimiz işbirliği yapıyor. Genel olarak, bu konular ele alınıyor" yanıtını verdi.

KATARLI YAZAR: BÜYÜK ALÇAKLIKTIR


Katarlı yazar ve medya yöneticisi Jaber El-Harmi, ABD'nin Türkiye'ye açtığı ekonomik savaşa ilişkin açıklamalarda bulundu. Türkçe tweet atarak Türkiye'ye destek olan Harmi, şu ifadeleri kullandı: "Amerika'nın Türkiye'ye karşı birlik olup savaş açmasi beklenen bir şey. Türkiye'nin 'Müslüman bir ülkenin' ekonomik ve siyasi açıdan bağımsız olmasını kabullenemiyorlar.Ama bazı Arapların, Türkiye'ye açılan savaşa sevinmeleri ve destek vermeleri büyük Alçaklıktır."
Öte yandan Katar'da birçok vatandaş, ellerindeki dolarları TL'ye çevirerek Türkiye ve Türk halkına destek verdi.

LÜBNAN'DA KAMPANYA BAŞLATILDI


Sayda'da şehrinde, Türkiye'nin ekonomisiyle dayanışma kampanyası başlatıldı. TİKA 2018 Tecrübe Paylaşım Programı kapsamında gönüllülerimizin misafir kaldığı merkezin Lübnanlı üyesi Süha Maruf "Dolarlarınızı TL'ye çevirin; Türk Tahvili satın alın kampanyası" başlattı.

25 Şubat 2018 Pazar

ABD'nin 'seçimlere müdahale' sicili kabarık

Dünyanın birçok bölgesindeki farklı ülkelere doğrudan veya dolaylı yollarla "siyasal düzen ayarı" vermeye çalışan Amerikan yönetimlerinin sicili kabarık görünüyor.
2016'da yapılan Amerikan başkanlık seçimlerine Rusya'nın müdahale ettiği iddiaları üzerine başlatılan soruşturmalar sürerken, ABD'nin yarım asırdır dünyanın birçok farklı ülkesindeki seçimlere ve siyasal düzene yönelik müdahaleleri de tartışılıyor.
8 Kasım 2016'da yapılan başkanlık seçimlerine Rusya'nın siber saldırılarla müdahale ettiği yönündeki iddiaları tartışan ABD'nin başka ülkelerdeki "seçimlere müdahale tarihçesi" bir kez daha gündeme geldi.
Özellikle Soğuk Savaş döneminde "komünizme karşı mücadele" gerekçesiyle dünyanın birçok bölgesindeki farklı ülkelere doğrudan veya dolaylı yollarla "siyasal düzen ayarı" vermeye çalışan Amerikan yönetimlerinin sicili kabarık görünüyor.
Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) eski başkanı James Woolsey'in geçen hafta basına yansıyan, "(ABD'nin başka ülkelerin seçimlerine müdahale edip etmediği sorusuna) Muhtemelen evet, ancak komünistlerin iktidara gelmesini engellemek için, sistemin iyiliği içindi; yani demokrasinin menfaatine, sadece iyi bir amaç içindi" şeklindeki sözleri, ABD'nin başka ülkelerdeki seçimlere müdahale ettiği gerçeğini yeniden gözler önüne serdi.

İran'da demokratik yönetime darbe

CIA, İran'da demokratik seçimle iktidara geçmiş olan Başbakan Muhammed Musaddık'ı deviren 1953 darbesinde önemli bir rol oynadığını ilk kez 2013 yılında kabul etti. Aynı darbede CIA ile birlikte İngiliz istihbaratının da rol oynadığı biliniyor.
Söz konusu darbeden 60 yıl sonra kamuya açılan belgelerde CIA'in İran'daki yönetim değişikliğinde oynadığı rol gözler önüne serilirken, belgelerde darbeye "Amerikan dış politikasının bir parçası olarak" yardım edildiği belirtilmişti.
İran'ın petrolünü millileştirme kararı alan Musaddık'ı deviren Washington-Londra ortak yapımı darbe süreci, Batı yanlısı Şah Muhammed Rıza Pehlevi'nin iktidar koltuğuna oturmasıyla sonuçlanmıştı.

Honduras'taki darbeye sessiz kaldı

ABD'nin 2009 yılında Honduras'ta demokratik seçimlerle işbaşına gelen Devlet Başkanı Manuel Zelaya'nın askeri bir darbe ile indirilmesine sessiz kalması, "darbecileri meşrulaştırdığı" gerekçesiyle halen tartışılmaktadır.
Darbeye "darbe" nitelemesi yapmadan seçimlerin yenilenmesini isteyen ABD yönetimi, ülkedeki askeri yapılanmanın muhalif tüm toplum kesimlerini sindirmesine izin verdiği gerekçesiyle Honduraslılar tarafından yoğun şekilde eleştirildi.

1954 yılında Guatemala'da Devlet Başkanı Jacobo Arbenz'i indiren CIA, onun yerine "komünizmle daha etkili mücadele etmesi için" askeri bir diktatörlüğü işbaşına getirdi.
ABD'nin bir başka Orta Amerika ülkesi olan Haiti'deki birçok askeri darbeye doğrudan ve dolaylı destek vermesi de uluslararası ilişkiler literatüründe yaygın olarak bilinen bir konu olarak kayıtlarda yer aldı.
Bununla birlikte tarih kitaplarında ABD'nin, Şili'nin sosyalist Devlet Başkanı Salvador Allende'nin 1973 yılında Augusto Pinochet önderliğindeki askeri bir darbe ile devrilmesindeki rolü de detaylı bir şekilde yer almış durumda.

Kongo'nun ilk başbakanına "onu öldürün" emri

ABD'nin diğer ülkelerin seçim ve siyasal düzenlerine müdahale tarihçesinde Latin Amerika ülkeleri kadar Afrika ülkelerinin de önemli bir yeri olduğu biliniyor.
1960 yılında Demokratik Kongo Cumhuriyetinin ilk Başbakanı olarak seçilen ve o günkü koşullarda Rusya'dan yardım isteyen Patrice Lumumba, CIA'in de katkılarıyla gerçekleştirilen askeri bir darbe sonucunda devrildi ve darbeciler tarafından işkence edildikten sonra öldürüldü.
2002 yılında açıklanan belgelerde dönemin ABD Başkanı Dwight Eisenhower'ın CIA'ye "Lumumba'yı ortadan kaldırın" talimatı verdiği ortaya çıktı.
Söz konusu toplantının kayıt tutucusu Robert Johnson, anılarını anlattığı bir mülakatta, "Eisenhower, CIA Başkanı Allen Dulles'a dönerek 'Lumumba'yı ortadan kaldırın' deyince salonda bulunan herkes 15 saniye boyunca buz kesti." ifadelerini kullandı.

Afganistan seçimlerinde manipülasyon

ABD'nin Rusya ile arasında tampon ülke olarak gördüğü Afganistan'daki siyasal düzeni şekillendirme çabası, 2009 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerine dahi yansımıştı.
O dönem ABD'nin Savunma Bakanı olan Robert Gates, sonraki yıllarda verdiği bir mülakatta açıkça ABD'nin 2009'daki Afgan seçimlerini manipüle ettiğini kabul etti.
Gates, "O seçimlerle ilgili ellerimiz kirli" açıklamasını yaptı ve seçimlerin anayasaya aykırı olarak ertelendiğini ve dönemin Cumhurbaşkanı Hamid Karzai'nin yeniden seçilmemesi için çaba gösterildiğini dile getirdi.
Aynı şekilde ABD'nin gölgesi altında yapılan 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de çok sayıda "şaibeli" durum yaşandığı ortaya çıkmış, seçim sonuçlarıyla ilgili tartışmalar aylarca sürmüştü.

İtalya seçimlerini etkiledi

ABD'nin "komünizmle mücadele" mottosu altında seçimlere ve siyasal düzene etki ettiği ülkelerden biri de Avrupa'nın göbeğinde yer alan İtalya idi.
1948 yılında yapılan seçimleri Komünist Parti yerine Hristiyan Demokrat Partinin kazanması için İtalya'daki işbirlikçilerine milyonlarca dolar destek sağlayan CIA, bu sayede ülkedeki seçimlerin kaderini belirledi.
Bu süreçte aktif rol oynayan CIA ajanı Mark Wyatt, 1995 yılında Amerikan CNN kanalına verdiği röportajda, "Elimizde çantalar dolusu para vardı, bu paraları belirli politikacılara ve onların seçim kampanyalarına aktarıyorduk" açıklamasını yapmıştı.
Dönemle ilgili kayıtlar üzerindeki gizliliğin kalkmasıyla CIA'in İtalya'da o tarihten sonraki 24 yıl boyunca Hristiyan Demokratların seçimlerde başarılı olması için çaba gösterdiği ortaya çıktı.


ABD'nin 20. yüzyıl tarihine ve hatta 2000'li yıllardaki bazı adımlarına bakıldığında, başka ülkelerin seçim süreçlerine karışma noktasında Amerikan yönetimlerinin oldukça cüretkar oldukları ve özellikle CIA'yi kullandıkları açıkça görülüyor.
ABD'de devam eden Rusya soruşturmasının nereye evrileceği bilinmiyor; ancak Amerikan müdahaleciliğiyle ilgili klasörler dolusu belge arşivdeki yerini çoktan almış durumda.

24 Temmuz 2017 Pazartesi

Lozan Anlaşması nedir? Lozan Anlaşması 2023 yılında bitiyor mu?

" Lozan Antlaşması 2023 yılında sona erecek. Peki bu antlaşmanın şartları nelerdir? 12 adalar ise Ege Denizi'nde Yunanistan'a ait olan bir grup adaya verilen isimdir. Menteşe Adaları olarak da geçer. Türkiye’nin Ege kıyılarının hemen çevresinde bulunan 12 Ada yaklaşık 400 yıl boyunca Osmanlı idaresinde kalmıştı. Türkiye'nin bağımsız ve egemen bir devlet olarak tanınmasını sağlayan Lozan Barış Antlaşması 24 Temmuz 1923'te imzalandı. Yani bugün anlaşmanın 94. yıl dönümü.", "articleBody": "
Lozan Anlaşması 2023 yılında bitiyor mu? Lozan Anlaşması'nın bir geçerlilik süresi var mı? Araştırmalara göre Lozan Anlaşması 2023'te bitmiyor ve Lozan Anlaşması'nın bir süresi yok. Antlaşma imzalandığından bu yana Türkiye'de nesilden nesile aktarılan komplo teorileri oldu. Lozan hakkında yaptığı çalışmalarla tanınan Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Sevtap Demirci son dönemde fısıltı olarak dile getirilen "Lozan antlaşmasının 2023'te sona ereceği" iddiasına yanıtveriyor. Demirci şunları söylüyor; "Hem Türkiye'de hem İngiliz arşivlerinde benim neredeyse görmediğim belge kalmadı. Bu belgelerin hiç birisinde bu antlaşma 100 yıl sonra sona erecektir veya bir bitiş tarihi vardır diye bir şey yok."
LOZAN'IN BİTİŞ TARİHİ YOK
"Hem Türkiye'de hem İngiliz arşivlerinde benim neredeyse görmediğim belge kalmadı. Bu belgelerin hiç birisinde bu antlaşma 100 yıl sonra sona erecektir veya bir bitiş tarihi vardır diye bir şey yok."
LOZAN ANLAŞMASI DETAYLARI
Lozan Antlaşması veya yapıldığı dönem Türkçesi ile Lozan Sulh Muahedenamesi, 24 Temmuz 1923 tarihinde İsviçre'nin Lozan şehrinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileriyle Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika ve Yugoslavya temsilcileri tarafından imzalanmış bir antlaşma. 1. Dünya Savaşı sonrasında hesapları kapatmak için yapılmış. Yani zaten öncesinde Kurtuluş Savaşı verilmiş, 1920'de imzalanan ama maddeleri hiçbir zaman uygulanmayan Sevr Antlaşması bertaraf edilmiş, eskinin imparatorluğu, sonrasının hasta adamı olan Osmanlı Devleti yıkılmış, küllerinden Türkiye Cumhuriyeti doğmuş. Her ne kadar İtilaf Devletleri, TBMM hükümeti üzerinde baskı kurmak için görüşmelere İstanbul hükümetini davet ettiyse de 1 Kasım 1922'de saltanatın kaldırılmasıyla bu sorun çözüldü.
LOZAN ANLAŞMASI ŞARTLARI
Türkiye-Suriye Sınırı: Fransızlarla imzalanan Ankara Anlaşması'nda çizilen sınırlar kabul edildi.
Irak Sınırı: Musul üzerinde antlaşma sağlanamadı. Bu konuda İngiltere ve Türkiye hükümetinin kendi aralarında görüşüp anlaşmalarına karar verildi.
Türk-Yunan Sınırı: Mudanya Ateşkes Antlaşması'nda belirlenen şekliyle kabul edildi. Yunanistan'ın savaş tazminatı olarak Meriç Nehri'nin batısındaki Karaağaç istasyonu ve Bosnaköy Türkiye'ye verildi.
Adalar: Gökçeada ile Bozcaada özerk bir yönetime tabi tutulmak şartıyla Türkiye'ye verilirken, diğer Ege Adaları İtalya'ya bırakıldı. İtalya ve Yunanistan arasında bölüştürülen adalar, Oniki Ada ve Rodos'un 1945'te müttefiklerin eline geçmesiyle 1947'de Yunanistan'a teslim edildi.
Türkiye-İran Sınırı: Osmanlı İmparatorluğu ile Safevî Devleti arasında 17 Mayıs 1639'da imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması'na göre belirlendi.
Kapitülasyonlar: Tamamı kaldırıldı.
Azınlıklar: Lozan Barış Antlaşması'nda azınlık, Müslüman olmayanlar olarak belirlenmişti. Tüm azınlıklar Türk uyruklu kabul edildi ve hiçbir şekilde ayrıcalık tanınmayacağı belirtildi. Batı Trakya'daki Türklerle İstanbul'daki Rumlar dışında, Anadolu ve Doğu Trakya'daki Rumlar ile Yunanistan'daki Türkler'in mübadele edilmeleri kararlaştırıldı.
Savaş tazminatları: İtilaf Devletleri, 1. Dünya Savaşı nedeniyle istedikleri savaş tazminatlarından vazgeçtiler. Sadece Yunanistan savaş tazminatı olarak Karaağaç bölgesini verdi.
Osmanlı'nın borçları: Osmanlı borçları, Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılan devletler arasında paylaştırıldı. Türkiye'ye düşen bölümün taksitlendirme ile Fransız frangı olarak ödenmesine karar verildi.
Boğazlar: Boğazlar, görüşmeler boyunca üzerinde en çok tartışılan konu oldu. Getirilen geçici çözüme göre askeri olmayan gemi ve uçaklar barış zamanında Boğazlardan geçebilecekti. Antlaşmayla Boğazlar bölgesine Türk askerlerinin girişi yasaklanmış olsa da hüküm, 1936 yılında imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile değiştirildi.
Yabancı okullar: Eğitimlerine Türkiye'nin koyacağı kanunlar doğrultusunda devam etmesi kararlaştırıldı.
Patrikhaneler: Dünya Ortodokslarının dini lideri durumundaki patrikhanenin siyasi yetkilerinden arındırılarak İstanbul'da kalmasına izin verildi.

14 Ağustos 2018 Salı

Cumhurbaşkanı Erdoğan: Irak'ın güvenliği, Türkiye'nin güvenliğidir

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Türkiye ile Irak'ın kaderleri aynıdır. Irak'ın güvenliği, refahı ve istikrarı, Türkiye'nin güvenliği, refahı ve istikrarıdır." dedi.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Irak Başbakanı Haydar el-İbadi, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde gerçekleşen baş başa ve heyetler arası görüşmelerin ardından ortak basın toplantısı düzenledi.




Irak Başbakanı İbadi'yi 10 aylık bir aranın ardından Türkiye'de tekrar ağırlamaktan duyduğu memnuniyeti ifade eden Erdoğan, İbadi'yle faydalı ve kapsamlı görüşmeler gerçekleştirdiklerini söyledi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu görüşmelerde siyasi, askeri, ekonomik, ticari, kültürel pek çok konuyu ele alma fırsatı bulduklarını anlattı.

Türkiye'nin, Irak'ın toprak bütünlüğüne, siyasi bütünlüğüne ve siyasi birliğine, egemenliğine atfettiği önemi yineleyen Erdoğan, Irak'ta 12 Mayıs'ta gerçekleştirilen seçimin tüm Irak halkı için hayırlara vesile olmasını diledi.

Erdoğan, seçimin ardından Irak'taki tüm kesimleri kucaklayan ve Irak halkının ihtiyaç ve beklentilerine cevap verecek bir hükümet kurulması temennisinde bulunarak Türkiye'nin bu süreçte hiçbir ayrım yapmadan tüm Iraklıların yanında olduğunu vurguladı.

"Türkiye olarak şiddet olaylarını asla tasvip etmiyoruz" İkili ilişkileri daha da derinleştirmek, başta güvenlik ve ekonomi olmak üzere kritik alanlarda işbirliğini geliştirmek üzere kurulacak yeni hükümetle çalışmaya hazır olduklarını bildiren Erdoğan, şöyle devam etti:

"Temmuz ayında Irak'ta başlayan protesto gösterilerinin bazı çevrelerce suistimal edildiğini görüyoruz. Şiddet, asla bir hak arama yöntemi değildir. Türkiye olarak şiddet olaylarını asla tasvip etmiyoruz. Bu noktada kaygılarımızı ve Irak'ın huzuruna verdiğimiz desteği tekrar kardeşim İbadi'ye özellikle ifade etmek isterim. Irak'ın sorunları üzerinde, gerek ikili gerekse heyetlerarası görüşmelerde bilgiler aldık."

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Irak hükümetinin önce DEAŞ belasına, ardından gayrimeşru referanduma karşı başarılı bir imtihan verdiğine işaret etti.
Irak halkının acil ihtiyaç ve taleplerinin karşılanmasına yönelik adımların atılmasının önem arz ettiğini belirten Erdoğan, bu konuda Türkiye'nin her türlü desteği sağlamaya hazır olduğuna dikkati çekti.

Erdoğan, Türkiye'nin en zor zamanlarında dil, din, mezhep ayrımı gözetmeksizin Irak halkının yanında olduğunu hatırlatarak şunları söyledi:

"Irak'ın sıkıntısı bizim de sıkıntımızdır. Ülkenin yeniden imarı konusunda da üzerimize düşeni yapmaya hazırız. Bu tavrımızı da aziz kardeşime ifade ettim. Sayın İbadi ile ülkelerimiz arasında ikinci sınır kapısının önemine değindik. Açılacak sınır kapısı hem Irak'ın hem de ülkemizin faydasına olacaktır. İnşallah bu konuda gereken adımları atacağımıza inanıyorum. Ayrıca gerek Musul gerekse Basra'da başkonsolosluklarımızı da yeniden faaliyete geçirme konusunu kendileriyle görüştük."

"Türkmenlerin meseleleri de aktarıldı" Recep Tayyip Erdoğan, görüşmelerde ayrıca terörle mücadele konusunu da etraflıca ele alma fırsatı bulduklarını dile getirerek, "Bu alanda tam iş birliği içinde olma konusunda mutabık kaldık. Türkiye olarak terör örgütleri arasında ayrım yapmadık, yapmıyoruz. DEAŞ'lı canilerle, PKK'lı katiller arasında bizim nazarımızda bir fark yoktur. Her ikisi de kundaktaki bebekleri, sivilleri, yaşlıları katletmekten çekinmeyen vahşi yapılardır. Bu örgütleri ve uzantılarını, bölgemizden kazımakta kararlıyız." dedi.

Başta DEAŞ olmak üzere tüm terör örgütleriyle mücadelede Irak ile dayanışma içinde olmayı sürdüreceklerini vurgulayan Erdoğan, görüşmede Türkiye'nin, PKK terör örgütüyle mücadelede Irak tarafından beklentilerini aktardığını söyledi.

Erdoğan, PKK'nın Irak'tan tamamen temizlenmesi istikametinde çabaları artırma hususunda görüş birliğine varıldığını, ayrıca Türkmenlerin meselelerini de İbadi'ye ifade ettiğini aktardı.
Türkmenlerin özellikle Kerkük'te maruz kaldıkları saldırılara değinerek onların güvenliğinin sağlanmasının önemli olduğuna dikkati çeken Erdoğan, "Kerkük'te vilayetin yapısına uygun bir yönetim ve güvenlik mimarisi tesis edilmesinin, Kerkük'te barışa katkı sağlayacağına inanıyorum." değerlendirmesini yaptı.
"İtalyan halkına başsağlığı" Erdoğan, görüşmede ikili ekonomik ilişkilerin de çıkan konu başlıklarından olduğunu bildirerek şöyle konuştu:

"Şu anda 2017 itibarıyla aramızda yaklaşık 11 milyar dolarlık bir ticaret hacmi söz konusu. Tabii biz bunu Türkiye-Irak arasında yeterli bulmuyoruz. Bunu daha da artırmak suretiyle Türkiye ve Irak'ın kendine yakışan bir ticaret hacmine sahip olması beklentimizdir. Türkiye ile Irak'ın kaderleri aynıdır. Irak'ın güvenlik, refah ve istikrarı, Türkiye'nin güvenlik, refah ve istikrarıdır. Bu anlayışla dost ve kardeş ülke Irak ile ilişkilerimizin daha da güçlendirilmesi için temaslarımızı her konuda, her düzeyde sürdüreceğiz."

En önemli sorunlardan bir tanesinin de özellikle Irak'taki su ve enerji sorunu olduğunu anlatan Erdoğan, bu konuyu detaylandırdıklarını, ilgili bakanları bu noktada görevlendirdiklerini söyledi.
İtalya'nın Cenova şehrinde bir köprünün çökmesi nedeniyle 11 kişinin hayatını kaybettiğini kaydeden Erdoğan, ölenlere Allah'tan rahmet dileyerek İtalya yönetimine ve tüm İtalya halkına başsağlığı diledi.

Heyetlerarası görüşmeye Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli katıldı.

8 Ağustos 2017 Salı

Bir değil, sekiz ayrı Sevr vardır!



Tamer ASHRAF
Sevr Andlaşması’nın imzalanmasının üzerinden 97 yıl geçmiş olacak... Sevr’in tek bir andlaşma olduğunu zannederiz ama Sevr bir “andlaşmalar serisi”dir ve tamamı sekiz adettir. Paris’in banliyölerinden Sévres’deki çini fabrikasının sergi salonunda 10 Ağustos 1920’de öğleden sonra saat dördü sekiz geçeden itibaren imzalanan bu sekiz andlaşmanın sadece biri Türkiye ile ilgilidir.
Ağustos ayı tarihimiz açısından zaferlerle dolu olduğu kadar, bir de felâket gününü barındırır...
1071 ve 1922’nin 30 Ağustos’unda kazandığımız Malazgirt ile Başkumandanlık Meydan Muharebeleri’ni hatırlayıp Ağustos ayının “zaferler ayı” olduğunu söyleriz ama 10 Ağustos 1920’de tarihimizin en büyük felâketlerinden biri olan Sevr Andlaşması’nı imzalamak zorunda kaldığımızdan bahsetmeyiz.
Önümüzdeki perşembe günü, bu uğursuz andlaşmanın imzalanmasının üzerinden tam 97 sene geçmiş olacak ve Sevr ne gariptir ki memleketin gündemini hâlâ işgal edip sık sık siyasî ve ideolojik tartışmalara konu oluyor!

Harp Tarihi Encümeni tarafından 1928’de hazırlanan Sevr ve İstiklâl Harbi yıllarında imzaladığımız diğer andlaşmalar ile Lozan sonrası sınırlarımızı gösteren harita
İŞTE, ANDLAŞMALARIN LİSTESİ
Türk Tarihi’nin en acı vesikalarından olan Sevr’in imzalanmasının üzerinden böyle neredeyse bir asır geçmiş olmasına rağmen, andlaşma hakkında hâlâ derinlemesine bir araştırma yapılmamıştır ve daha da önemlisi, Sevr’in Müttefikler ile Türkiye arasında imzalanmış tek bir andlaşma olduğu zannedilir.
Sevr bir “andlaşmalar serisi”dir ve Paris’in banliyölerinden Sévres’deki çini fabrikasının sergi salonunda 10 Ağustos 1920’de öğleden sonra saat dördü sekiz geçe imzalanan bu andlaşmalar, sekiz adettir:
1. Müttefikler ile Türkiye arasında imzalanan barış andlaşması.
2. İngiltere, Fransa ve İtalya’nın Anadolu hakkında imzaladıkları üçlü andlaşma.
3. Müttefikler ile Polonya, Romanya, Sırp-Hırvat-Slovak Devleti ve Çekoslovakya arasında imzalanan sınırlarla ilgili andlaşma.
4. Müttefikler ile İtalya, Polonya, Romanya, Sırp-Hırvat- Slovak Devleti ve Çekoslovakya arasında imzalanan andlaşma.
5. İtalya ile Yunanistan arasında imzalanan andlaşma.
6. Müttekifler ile Yunanistan arasında Trakya konusunda imzalanan andlaşma.
7. Müttefikler ile Ermenistan arasında imzalanan andlaşma.
8. Yunanistan ve Bulgaristan arasında karşılıklı göç konusunda imzalanan andlaşma.
İşte, Türkiye’de “Sevr” dendiğinde bu sekiz andlaşmanın ilk sırasındaki metin kastedilir ve o gün imzalanan diğer andlaşmalar ile ilgili olarak henüz bir çalışma yapılmamıştır.


İşte, diğer yedi adet Sevr Andlaşması’nın dördü (soldan): Yunanistan ve Ermenistan’la imzalanan ve Müttefikler’in Trakya konusunda Yunanistan’la yaptıkları andlaşmalar; en sağda da Polonya, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven Devleti ve Çekoslovakya ile varılan andlaşma var
Önce, bizde yanlış bilinen ve sık sık tekrarlanan bir hatayı düzelteyim:



Sevr Andlaşması’nın altında Damad Ferid Paşa’nın imzası yoktur!.. Ferid Paşa andlaşmanın imzalanması sırasında sadrazam, yani başbakandır ama delege değildir; dolayısıyla andlaşmaya imza koymamıştır. Sevr’i Türkiye adına imzalayanlar üç kişidir: O zamanlar “Meclis-i Ayân âzası” yani “senatör” olan Hâdi Paşa ile şair Rıza Tevfik ve Türkiye’nin İsviçre’deki ortaelçisi Reşad Halis Beyler...
Aynı yılın 7 Ekim’inde, Ankara İstiklâl Mahkemesi, andlaşmayı imzalayan bu üç kişiyi önce “vatana ihanet” gerekçesi ile gıyaplarında idama mahkûm etmiş, ardından 150’likler listesine alınıp vatandaşlıktan çıkartılmış ve Türkiye’ye girişleri yasaklanmıştır. Sevr’in imzalanmasından önce toplanıp Müttefikler’in barış şartlarını ele alan Saltanat Şûrâsı’nda andlaşmanın imzalanmasının lehinde oy kullananlar da Lozan Andlaşması’ndan sonra şayet hâlâ görevde iseler işlerinden çıkartılmışlar ve emeklilik hakları da iptal edilmiştir.


Sevr’i imzalayan Türk heyeti (soldan): Reşad Halis Bey, Rıza Tevfik ve Hâdi Paşa
Şimdi, Sevr’in siyasî hükümleri ve sınırlarımıza getirdiği değişiklikler dışındaki bazı özelliklerini de anlatayım:
DÖRDÜ SEKİZ GEÇE İMZALADILAR
Birinci Dünya Harbi’nin galibi olan müttefikler Almanya’ya 28 Haziran 1919’da Versailles’da, Bulgaristan’a 27 Kasım 1919’da Neuilly’de, Avusturya’ya 10 Eylül 1919’da Saint-Germain’de, Macaristan’a da 4 Haziran 1920’de Trianon’da andlaşmalar imzalatmış ve henüz hesaplaşılmamış tek bir mağlûp kalmıştı: Türkiye... Bu iş 1920’nin 10 Ağustos’unda yapıldı; üç Türk murahhas Paris’in porselenleriyle meşhur banliyösü Sévres’deki fabrikanın konferans salonunda, öğleden sonra saat dördü sekiz geçe andlaşmayı imzaladılar.


Hâdi Paşa, Sevr Andlaşması’nı Türkiye adına imzalıyor (Fransız Millî Kütüphanesi Fotoğraf Koleksiyonu’ndan)
Sevr, andlaşmanın orijinali Fransızca olan metnini Türkçe’ye tercüme eden Prof. Seha Meray ile Büyükelçi Osman Olcay’a göre, diğer mağlûplar ile yapılan andlaşmalardan tamamen farklı idi ve “...Metin ayrıntılı olarak incelendiğinde ve özellikle karşılıklı öneriler ve bunların sunuluş belgeleri gözönünde tutulduğunda ortaya bir yenilgi belgesinin ötesinde, Avrupa emperyalizminin yalnız kendisinin avlanma alanı saydığı Avrupa kıt’asından atmaya kararlı olduğu Türkiye’ye karşı girişilmiş bir yoketme savaşının son aşaması çıkmaktadır. Birinci Dünya Savaşı’na son veren belgelerden ne Versailles, ne Saint-Germain, ne de Neuilly Andlaşmalarında bu derece insafsız, katı, acımasız hükümlere rastlanır...” diye yazıyorlardı.

Sevr’de Türkiye ile imzalanan andlaşmanın Fransızca orijinali
Hâdi Paşa, Rıza Tevfik ve Reşad Halis Beyler’in imzaladıkları metin, andlaşmadan ziyade güçlü bir memleketin çıkarttığı bir sömürge yasasını andırıyor; getirdiği askerî, siyasî ve malî hükümlerin yanısıra bir barış andlaşmasında bulunmaması gereken bazı garip maddeleriyle, müttefiklerin Türkiye’ye “medenileştirilmesi gereken bir topluluk” gibi baktıklarını da gösteriyordu. Andlaşmada, “Türkiye’nin tren vagonlarını sürekli fren aygıtının işlemesine engel olmayacak biçime sokması” (madde: 358), “kazı yapma iznini yalnız yeterli arkeoloji deneyimi olduğu konusunda güvence gösteren kişilere vermesi” (madde: 421, ek: 7), “Ağustos 1914’ten önce elde edilmiş tarihi eserleri iade etmesi” (madde: 422), “beyaz kadın ticaretini yasaklayıp önlemesi” (madde: 273/6), “müstehcen yayınları yasaklaması” (madde: 273/7) ve “tarıma yararlı kuşları koruması” (madde: 273/11) gibisinden ancak sömürge idarelerinde rastlanabilecek yaptırımlar da vardı.
BÖYLELERİNE ‘ÇATLAK’ DENİR
Zamanın hükümdarı Sultan Vahideddin’in ifadesi ile “Ne bir andlaşma ne de bir pakt, kötülüğün baştan aşağı ta kendisi” olan Sevr’in bugün hâlâ lehinde konuşan bazı kişiler ortaya çıkıyor ve “Bu andlaşmanın bazı bakımlardan Lozan’dan ileride olduğunu” söyleyebiliyorlar...
Böyle düşünenler hakkında siyasî terimler kullanmak gereksizdir, bu kişilere sadece “çatlak” denir!
Burada, Sevr’de imzalanan diğer andlaşmalardan bazılarının ilk sahifelerinin fotoğrafını yayınlıyorum. Diğer yedi andlaşmanın metinleri Osmanlı Arşivleri’nde mevcuttur ve meraklı ve ciddî araştırmacıları beklemektedirler...
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html