BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Kilise sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Kilise sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

31 Temmuz 2017 Pazartesi

Ülkemizdeki yabancı okullar ve bu okulların kuruluş amaçları

İlk özal okul 1856 yılında Islahat Fermanı ile birlikte azınlıkların cemaat olarak okul açmalarına izin verilmiştir. Tanzimat Döneminde, Türklerin özel öğretim girişimleri hakkında yeterli bilgi yoktur.
Tanzimat Döneminde açılan okulların çoğu Osmanlı idealini benimsemiyor, ana dillerine, dinî geleneklerine ve siyasi görüşlerine göre eğitim yapıyorlardı. Sayıca artmalarının nedenleri ise;
Misyonerlerin gittikçe daha “bilimsel” çalışmaları,
Azınlıklara tanınan yeni haklar,
Osmanlı Devleti’nin dış borçları nedeniyle giderek dışa daha bağımlı hâle gelmesi ve siyasi sorunlar çıkmaması için yabancı okul isteklerine ses çıkartmaması olarak sayılabilir.

Amerikalılar, İşgalcilerden ameliyat için masaya yatırdıkları  Osmanlının mirasından pay isterler.  İngilizler, Amerikalılara  sorar; “Siz  Türklerle savaşmadınız, bu nedenle mirasta bir hakkınız yok!” ABD’nin verdiği cevap; “Aaa… Olur mu canım! Ben Osmanlıdaki okullarımda uzun süredir “adam!” yetiştiriyorum!” Bunun (misyoner okullarının) ne anlama geldiğini  okuyanların basiretlerine  bırakıyoruz.
Merak edenlerin dışında, yabancı okulların hangi şartlar ve amaçlar için kurulduğu çok fazla bilinmez.
Bu açılan okulların, ülkemize ve insanımıza mı, yoksa kurucularının özel  amaçlarına mı, hizmet etmiş olduğuna okuyanlar karar vermelidirler.
Ülkemizde yabancı okulların açılışı;
“Osmanlı İmparatorluğu’nda yabancı okulların açılması doğrudan olmamıştır.
Önce Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden sonra Latin Katoliklere ve Rum Ortodokslara, fermanlarla verdiği dinî imtiyazlar sayesinde, Latin ve Rumlar inandıkları şekilde ibadetlerine devam etmişlerdir.


O dönemde eğitim, dinsel faaliyetlerden ayrı olarak düşünülmediği için ibadethanelerine din adamı yetiştirmek ve kendi çocuklarına okuma-yazma, din bilgisi öğretilmesi, ya kilise içlerinde ya da yakınlarında açtıkları okullar aracılığı ile yapılmaktaydı.
Fatih, Gayri-Müslimlere tanıdığı bu imtiyazları, ister İstanbul’u bu iki mezhebin merkezi haline getirip onları kendi kontrolü altında tutmak, ister diğer dinlere saygı için vermiş olsun, Osmanlı Devleti’nde Müslümanlara ait olmayan okulların açılmasını sağlamıştır.” (1)
“Yabancıların Osmanlı topraklarında okul açmalarını asıl kolaylaştıran etken 1535’te Kanuni Sultan Süleyman zamanında Fransa ile imzalanan dostluk anlaşması ile önce Fransa’ya daha sonra da birçok ülkeye verilen kapitülasyonlardır.
Bu kapitülasyonların sağladığı serbestîye dayanarak İstanbul’da yaşayan Latin Katolikler, papadan kendi çocuklarına eğitim verilmesi için rahip istemişler, bunun üzerine gönderilen rahipler ilk kez 8 Kasım 1583’te İstanbul’a gelerek Saint Benoit Manastırı’na yerleşmişler ve 18 Kasım 1583’te manastır içinde ya da yakınlarında ilk yabancı okulu Osmanlı topraklarında açmışlardır.
Osmanlı topraklarında açılan bu ilk yabancı okul daha önceden kilise içinde veya yakınlarında yalnız Hıristiyan çocuklara okuma-yazma ve din dersi verme amacıyla açılmış okullardan farklıdır, çünkü bu okulda Latin çocuklarla birlikte 50 kadar Rum ve Yahudi çocuğa, okuma-yazma ve din dersi dışında Fransızca, matematik, eski Yunanca, Latince ve serbest sanatlar öğretilmeye başlanmıştır.
Bu okul misyoner rahiplerin Osmanlı topraklarında çalışmalarının ilk ciddî ürünüdür.”
“1583’te açılan Saint Benoit’ten sonra 1629’da Kapüsen rahipleri, günümüzde de varlığını sürdüren Saint Louis’i açmışlardır. Yabancı okullar sadece dinî amaçlar nedeniyle değil aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’yla Avrupa arasında gittikçe kurumsallaşan ilişkiler gereği Osmanlıca bilen bir kadro oluşturmak ve de Osmanlı topraklarında yaşayan Hıristiyanları kendi din ve mezheplerinin mensubu yapmak için açılmışlardır.” ( 2)
“18. yüzyıla kadar açılan yabancı okullar Katolik Kilisesine bağlıdırlar ve 1839 yılına gelindiğinde bu okulların sayısı yaklaşık 40’a ulaşmıştır.
Bu okullarda görev yapan ilk öğretmenler gidecekleri ülkenin halkını çok iyi tanıyan, iyi iletişim kurabilen misyoner rahiplerdir.
Protestan okulları, ilk kez Amerikalılar tarafından Beyrut’ta 1824’te açılmıştır. Protestan okulların Osmanlı topraklarında açılmasına en çok karşı çıkanlar, Protestan olmayan Gayri-Müslimlerdir. Çünkü bu okulların kendi mezhep mensuplarının mezhebini değiştirmek üzere faaliyetlerde bulunacaklarını çok iyi farkındadırlar.”(3)
1869 yılına gelene dek Osmanlı, yabancı okulların çalışmasını düzenleyen herhangi bir kanun çıkarmamıştır. Gerek düzenleyici bir kanunun olmayışı gerek Osmanlı’nın gerileme dönemine girmiş olmasından da istifade eden batılı ülkeler, devamlı olarak bu okulların sayılarını artırmışlardır.
Bu anlamda Osmanlı Devleti’nde yabancı okulların açılmasıyla ilgili ilk düzenleme 1869 yılında Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile başlamıştır. Bu düzenleme; Okulların açılmalarını ruhsata bağladığı gibi denetime de açık hale getirmiştir.
Nizamname, yabancı okullarla ilgili hukuki boşluklar, hukukî bir zemine oturtmak istenmişse de Osmanlı İmparatorluğu’nun iyice çöküş sürecine girmesi ve okulların açılışının konsolosluklarca üstlenilmesi bunu sağlayamamıştır.
1875 yılında çıkartılan Ferman-ı Adalet de yabancı okulların açılışı hukukî olarak iyice kolaylaştırmış ve yabancı okulların ait oldukları ülkelerin Osmanlı topraklarında birer sağlam kalesi haline getirmiştir.(4)
23 Aralık 1876’da çıkartılan Kanun-i Esasî’ Okulları denetim altına alınmak istenmiş ve bu amaçla 1886’da Maarif Nezareti bünyesinde Mekatib-i Ecnebiye ve Gayri Müslime Müfettişliği kurulmuştur.


1886’da çıkartılan Irade-i Seniyye ile yabancı okulların açılması tamamen padişah iznine bağlanmıştır. 1905 yılına gelindiğinde Osmanlı topraklarında hükûmet tarafından tespit edilebilen yabancı okul sayısı 600 civarındadır, ancak tespit edilemeyen evlerde ruhsatsız olarak faaliyette bulunan yabancı okul bu rakamdan çok daha fazladır.(5)
1909 yılında yabancı okulları sıkı kontrol altına almak için çıkartılmak istenen Maarif-i Umumiye Kanunu daha çıkmadan yabancı elçiliklerin baskısıyla ertelenmiştir. Hatta, Osmanlı’nın bu son döneminde yabancı okul yöneticileri, okullarına denetlemek için gelen Osmanlı müfettişlerini kapıdan geri çevirmeye başlamışlardır.
Yabancı okullarda okuyan sadece Gayri-Müslim çocuklar değildi, bu okulların vermiş olduğu kaliteli yabancı dil eğitimi, Osmanlı elit tabakasının da çocuklarının bu okullara gönderme nedenidir. 1890 yılında Robert Koleji mezunları arasında Tevfik Paşanın kızı Gülistan ve Halide Edip vardır. 20 Nisan 1914’te Saint Joseph’te yapılan bir araştırma bu okullara giden çocukların sosyal yapısını göstermektedir.(6)
İlgili dönemde Saint Joseph Koleji Öğrenci ailelerinin Sosyal Yapısından bir örnek;
8 Prens, 22 Mareşal ve general, 90 Yüksek bürokrat. 30 Banka müdürü, 20 mühendis, 80 bankacı ve komisyoncu, 90 doktor, 20 Avukat 3010 gelir sahibi.
“22 Eylül 1915’te çıkartılan ve 45 maddeden oluşan Maarif Nizamnamesi, Cumhuriyet Döneminde de yabancı okulların denetim ve düzenlenmesinde kullanılacak kadar kapsamlıdır. Ancak I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı yıllarında başta Amerikan kolejleri olmak üzere diğer yabancı okullar bu nizamnameye rağmen misyoner faaliyetlerine devam etmişlerdir.”
“Özellikle Kurtuluş Savaşı sırasında Amerikan kolejlerinin işlevlerini açıklamak için dönemin Genelkurmay Başkanı İsmet Paşanın 25 Eylül 1920’de yapmış olduğu şu konuşma çok önemlidir; (7)
Bir ibret belgesi;
“Mazuratıma Ayintab mıntıkasındaki harekatı arzederek hitam vereceğim. Ayintab mıntıkasında son bir buçuk ay zarfında pek mühim fedakarlıklar cerayan etmiştir. Fransızlar Ayintabı bilhassa hedef ittihaz ederek mühim kuvvetlerle ilerlediler. Bir aralık Ayintabı kendileri muhasara ederek vaziyete tamamen hâkim kaldılar.-Ayintab civarında Amerikan mektebi, kolejleri vardır. Bu Amerikan kolejleri, Fransızların bugün üssülharekesidir. Bizim canımızı yakmak için ve ahalimizi öldürmek için Amerikan mekteblerini üssülhareke ittihaz ediyorlar. Taarruz ederler ve oraya top yerleştirirler, anbar olarak kullanırlar. Hasılı mektep değil, memleketimiz içinde bir kale olarak inşa olunmuş zan olunur. Bu üsüslharekeye istinat derek, Fransız kuvvetleri, Nizibe kadar huruç yapmışlardır ve etrafında bulunan köylere daima sarkıntılık etmektedirler. Girerler, köyün etrafını alırlar, bıçaklarını çekerler. Fransız mandasını istediklerine dair halktan senet isterler ve onları alırlar…”(7)
Bir ibret belgesi daha; İstanbul Alman Lisesi Müdürü Dr. Richard Pröyzer,
“Türkiye Abdülhamit’in istibdadına nihayet verdiği zaman muhtelif içtimai (toplumla ilgili) sahalarda henüz kaos (karmaşa) halinde idi. Bu hal bilhassa Maarif (ilim) sahasında daha çok göze çarpıyordu. İlk mektepler yok denecek kadar azdı.
Tali (ikinci) mektepler de öyle bir vaziyette idiler ki çocuklarının tahsillerine ehemmiyet verenler ya hususi muallim (öğretmen) tutmağa veya çocuklarını ecnebi (yabancı) mekteplerine göndermeğe mecbur oluyorlardı…
O zaman bu ecnebi mekteplerinde Türkçe tedrisatı (eğitimi) çok elim (acı halde) bir vaziyette idi. Bu dersler birçok ecnebi mekteplerinde ihtiyari (isteğe bağlı) idi. Şayanı hayrettir ki çocuklarını bu derslere iştirak (katılma) ettirmeyenler bizzat Türklerdi.
Hiç şüphesiz bu, çocuk velilerinin, Türkçe muallimlerinin vazifelerini ifada izharı (göstermede) aczettiklerini ve okutulan Türkçe kitaplarının pek fena olduğunu bildikleri içindir.
Filhakika (gerçekten) Abdülhamit devrinde bu mesele o kadar şayanı dikkat idi ki kıraat (okuma) kitapları arasında garbî (batı) Avrupa kitaplarının noktası noktasına Türkçeye çevrilmiş numuneleri vardı. Bu şeraitte (şartlarda) bir çocuğun kalbinde vatan hissi, vatan muhabbeti, yurt sevgisi ve millî vecid (heyacan) nasıl uyandırılabilirdi? Açık söyleyeyim ki birçok ecnebi mektepler misafirperverliğine mazhar oldukları memlekete hizmet etmeğe hiç ehemmiyet vermiyorlardı.


Memleketin lisanı bile ihmal ediliyor, çocuğun gözü mektebin mensup olduğu memlekete çevrilerek oranın körü körüne perestişkârı (Tapınan ve tapma derecesinde sempati) olmasına çalışılıyordu.
Türkiye’nin o felâketli zamanlarında beni pek hayrete bırakan bir cihet de bazı ecnebi mekteplerinin hodgahı (bencil) hedeflerine vasıl olmak için pedagojik (eğitimle ilgili) esasların en iptidai (ilkel) icabatını bile ihmal etmeleri idi… Bunun neticesi olarak da çocuklar ecnebi bir memleketin coğrafyasını öğrendikleri halde kendi vatanlarına dair hiçbir şey bilmiyorlardı.
Buna inzimam (eklenen) eden ikinci bir fenalık da bu mekteplerde Türk çocuklarına yapılan dinî tesirat (tesir) ve telkinattı (fikir aşılamak). Bu tesirat ehemmiyeti küçültülemeyecek derecede muzır (zararlı) ve tehlikeli idi. Bu mekteplerin bazılarında Türk çocukları Hıristiyan ibadet ve dualarına, din merasimine iştirak ettiriliyordu. Hatta bazen kabahatlerini affettirmek maksadiyle salibi (haçı) bile Öptürüyorlardı. Fakat garibi şu ki çocuk ebeveynleri bu halleri vakıf (bildikleri) oldukları halde hiçbir itirazda bulunmuyorlardır.” (9)
Yabancı okullar kendi ülkesindeki ders ve kitapları aynen okuturdu, Osmanlı Maarif Nezareti bunlara karışamıyordu. Hatta okutulan bu kitaplarda Türkler aleyhinde yazılar varsa bunlar aynen okutulurdu, Türkçe ise ihtiyari (isteğe bağlı) bir dil olarak kullanılırdı. Bu okulların genelde müdürleri papazdı ve bu okullara giden Müslüman öğrenciler de Hıristiyanlar gibi kiliseye götürülerek ibadete zorlanırdı. Osmanlı bunun karşısında aldığı tek tedbir ise Müslüman öğrencilerin yabancı okullara gitmelerini engel olmaya çalışmaktan öteye gidememiştir.(9)
“Amerikalı, Fransız ve İngiliz misyonerler Osmanlı topraklarını sömürge haline getirecek olan fikrî yapıyı gene ülke topraklarında kurdukları okullarla oluşturmuşlardır.
Misyoner okulları batılı emperyalist ülkelerin kendi emellerini gerçekleştirmek için Osmanlı Devleti’ne karşı kullandıkları en güçlü silâh olmuştur. Köylere kadar yayılan bu okullar sayesinde birbiriyle yüzyıllar boyunca birlikte yaşayan halklar, birbirine düşman edilmiş ve bağımsızlık mücadelelerine destek olunmuştur. Buna tipik bir örnek ise Arap hareketinin liderlerinden olan Refik Rızzık Selum’un Osmanlı Divan-ı Harbi huzurunda anlattıklarıdır:” (10)
“Ben Fransız mekteplerinde okudum. Bugün Suriye, Irak ve Lübnan’da eşraf ve ağaların evlâtları Cizvit mekteplerinde okur. Öteki Arap diyarlarında ise İngilizce hâkimdir. Onlar ya İngiliz mekteplerinde, ya Amerikan kolejlerinde okurlar. Hepsinin gayesi, Türkler hakkında benim sahip olduğum bilgileri telkin etmektir: Hepsi için müşterek düşman Türklerdir. Bu itibarla Arapları malum, hatta gayri malum gayelere sevketmek emelinde olanların ele alacakları yegane mevzuu Türk düşmanlığıdır. Zannediyorum ki, bizim hatamızı bizden sonrakilerde ister istemez düşeceklerdir.”(10)


“Yabancı okullara giden öğrenciler, yüksek bir hayat seviyesine kavuşmak, Avrupa görmek, medenî olmak, toplumda Önemli bir statü kazanmak gibi değişik teşviklerle yetiştirilmişlerdir. Hatta bu Öğrenciler zamanla kendi toplumlarının değer yargılarından uzaklaşmaya başlamışlardır.
Tüm bu faaliyetlerin bilinmesine rağmen yabancı okullara hala ilgi duyulmasında etken, zengin veya elit tabakanın çocuklarının, ilerde iş bulmalarında önemli bir ayırt edici unsur olan, yabancı dil bilmelerini ve Avrupa seviyesinde medenî bir eğitim görmelerini istemeleridir.
Bir diğer ilginç husus ise, ülkedeki Amerikan okullarında okuyan bazı Türk aydınlarının Kurtuluş Savaşı esnasında Amerikan mandacılığını savunmalarıdır.”(11)
Resim; http://www.maxkitap.com/robert-kolejin-kizlari-misyonerlik-feminizm-yabanci-okullar
Kaynaklar; Atatürk araştırma merkezi başkanlığı
(1) Nahid Dinçer, Yabancı Özel Okullar.
(2) Kenan Okan, Türkiye’deki Yabancı Okullar Üzerinde Bir İnceleme.
(3) İlhan Tekeli- Selim ilkin, Osmanlı İmparatorluğu’ nda Eğitim ve Bilgi Üretim Sisteminin Oluşumu
(4) Vahapoğlu,
(5) Şamil Mutlu, Osmanlı İmp.Ybancı Okullar
(6) Okan, Osmanlı Türkiyesi…
(7)Ali Rıza Cihan, İsmet İnönü’nün TBMM’dekİ Konuşmaları
(8) Ergin, S.1044-1046
(9) Okan, S.4
(10)Haydaroğlu S.24


(11) Haydaroğlu, S.34-38

28 Mart 2018 Çarşamba

ABD’NİN KÜRTLERİ HRİSTİYANLAŞTIMA ÇALIŞMALARI

Fotoğraflar ortaya çıktı maskesi düştü


Türkiye, İzmir Diriliş Kilisesi Papazı Brunson’un adını FETÖ’den tutuklanmasıyla duydu. Ardından da ABD propaganda yürüterek, Brunson’u masummuş gibi gösterdi. ABD, saklamaya çalıştığı gerçeklerin ortaya çıkmasından korkarak, serbest bırakılma talebini ısrarla yinelerken, ortaya çıkan fotoğraflar, Brunson'un "maskesini" düşürdü.
ABD Başkanı Donald Trump'ın, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmesi sırasında 3 kez serbest bırakılmasını talep ettiği, 35 yıl hapis cezası istemi ile yargılanan İzmir Diriliş Kilisesi'nin Amerikalı papazı Andrew Craig Brunson'ın, terör örgütü PKK ile işbirliği Yeni Asır'ın ulaştığı çok özel fotoğraflarla belgelendi. Kilise adına hayır işleri yaptıklarını belirterek FETÖ üyeleri aracılığı ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ndeki illerde bölücü faaliyetlerde bulunan Brunson'un, sözde Kürdistan'ın kurulması amacı ile Kürt kökenli vatandaşları nasıl Hristiyanlaştırıp ayrıştırmak için çaba harcadığı da fotoğraflarda gözler önüne serildi. 2014-2017 yıllarında 1360 kez Şanlıurfa'nın Suruç ilçesine, pek çok kez de Diyarbakır ve Mardin illerine giden Brunson'un, Türkiye'nin 'milli güvenlik aleyhine tahdit' suçlaması ile sınır dışı ettiği Gaziantep'teki Yeni Yaşam Kilisesi'nin eski pastörü Patrick Jensen ile birlikte 2014 yılında Kobani sınırına gittiği de ortaya çıktı..


KİRLİ BAĞLANTI

Yeni Asır, İzmir Cumhuriyet Savcısı Berkant Karakaya tarafından hazırlanıp, İzmir 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nce kabul edilen ve hakkında toplamda 35 yıla kadar hapsi istenen İzmir'in Alsancak semtindeki İzmir Diriliş Kilisesi pastörü Andrew Craig Brunson ile ilgili çok konuşulacak fotoğraflara ulaştı. Hakkında hazırlanan iddianamede Evangelist kilise pastörü maskesi altında istihbarat ve psikolojik savaş doktrini ile gayri nizami harp elemanı gibi hareket ettiği belirtilen Brunson'un 2014 yılı Ekim ayındaki Kobani Olayları sonrasında Suriye sınırında olduğu tespit edildi. Brunson'un 15 Temmuz darbe girişimi öncesi Türkiye'nin sınır dışı ettiği Gaziantep Yeni Yaşam Kilisesi'nin eski pastörü Patrick Jensen ile 2014 yılı Kasım ayında Kobani sınırında olduğunu gösteren çok özel fotoğraflara da ulaşıldı.

TERÖRİSTLERLE GEZİ

İzmir Diriliş Kilisesi papazıyken 9 Aralık 2016'da örgüte üye olmamakla birlikte terör örgütleri FETÖ ve PKK adına suç işlediği gerekçesi ile tutuklanarak Buca Cezaevi'ne konulan Brunson'un kiliseye gelenlerle birlikte gitar çalıp ilahiler seslendirdiği fotoğraflar da ilk kez ortaya çıktı. Diriliş Kilisesi'nde Kürt kökenli Hristiyan vatandaşların da yer aldığı toplulukla ilahiler söyleyen Brunson'un kiliseye gelen Protestan cemaatinde kendisine yakın olan bazı isimlerle 2015 yılı Şubat ayında Mardin'in Nusaybin ilçesini de ziyaret ettiği belirlendi. Ulaşılan fotoğraflarda Brunson'un gezi bahanesi ile eşi Norine Lyn Brunson ve terör örgütü sempatizanları ile poz verip zafer işareti yapanların arasında olduğu göze çarptı.

HAİN PAYLAŞIMLAR YAPILDI

BRUNSON'IN yakın ilişki içerisinde olduğu bazı Kürt kökenli Hristiyanların, terör örgütü sempatizanı olduğu fotoğraflarla belgelendi. Brunson'ın 2015 yılında Mardin'i birlikte ziyaret ettiği kişilerin sosyal medya hesaplarında yayınladıkları fotoğraflarda ilginç detaylar göze çarptı.


KÜRDİSTAN HEDEFİ

BRUNSON ile birlikte İzmir'den Mardin'e giden kişilerin sosyal medya hesaplarında 'YPG terörist değildir', 'Kürdistan'ın özgürlüğü için evet' şeklinde çok sayıda paylaşım yaptığı da ortaya çıktı.

3 Ocak 2019 Perşembe

Avrupa, tarihini yeniden düşünmeli

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Tamer Ashraf
Avrupa, Hristiyanların ve Yahudilerin olduğu kadar Müslümanların da kıtasıdır ve eğer Avrupa kendi topraklarında ve dünyada huzur istiyorsa, kendini yeni bir tarihi çerçeve içinde düşünmelidir.
Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin 100. yıldönümü vesilesiyle, kimisi teşhis dahi edilememiş on milyonlarca insanın öldürüldüğü iki küresel felaketin başlayıp bittiği coğrafyayla ilgili eleştirel bir bakış sunmakta fayda var. Zira Avrupa kendini hâlâ yeni felaketler ve eski-yeni ilkel ideolojilere karşı duyduğu korkuda arıyor. Fakat, insanlığa karşı en büyük cürümleri işlemiş suçluları doğuran Avrupa, aynı zamanda dünyanın bütün vatandaşlarının nasıl barış içinde bir arada yaşayabileceğine dair insanca fikirler sunmaya da devam ediyor.
Bu geniş ve hayati derecede önemli konunun tartışılması için, Avrupa’nın geçmişine dair yeni bir eleştirel gözlem içeren olağandışı provokatif iki kitap sunuyorum: Sefarad kökenli Fransız filozof Edgar Morin’in kaleme aldığı 'Penser l’Europe' (Avrupa’yı düşünmek) ve Üsküplü Boşnak filozof, şair ve kültürolog Prof. Ferid Muhiç’in Boşnakça kaleme aldığı 'Islamski identitet Evrope' (Avrupa’nın İslami kimliği). Bu kitaplarda yapılan gözlemlerden, kendi insani mirası vasıtasıyla, dünya barışı ve refahının temellerini oluşturabilecek kapasitede, yeni ve daha sakin bir Avrupa’nın işaretlerini alıyoruz.
Morin, kitapta kullandığı merkezi kavram olan ‘girdaplı diyalog felsefesi’ ile, modern dönem Avrupasının kaderini belirleyen karmaşık entiteleri ve birbirine karşıt ve aynı zamanda birbiriyle ilişkili süreçleri ihata etmeye çalışıyor. Morin’e göre bu kavram çok sayıda siyasi, sosyal, dini, din-karşıtı ve kültürel tarihin “eş zamanlı olarak hem birer çatışma hem de mütekabiliyet imkânı olarak” birbirini oluşturduğu ve birbirine karıştığı Avrupa’nın gordion düğümünü temsil ediyor (bu düğümde özgürlük ve kölelik, demokrasi ve tiranlık, maddecilik ve ruhçuluk, gettoculuk ve çok-taraflılık, ve yerelcilik ve federallik gibi kavramlar yan yana geliyor).
Bahsettiğimiz diyalog felsefesi, Aydınlanma dönemi ile birlikte ortaya çıkıyor. Avrupa, kendini entegre edeceği temel düsturu kaybediyor: Asla kendine ait bir dine sahip olamadığı için, birbirine karşıt ve tamamlayıcı kimliklere sahip olduğu için, Asya ile sınırları olmayan coğrafi bir kavram ve değişken sınırları olan tarihsel bir kavram olduğu için ve dünya iki güç arasında bölünmüş olduğu halde, Avrupa (biri Rusya ve diğeri kendi meydana getirdiği ‘Batının Batısı’ Amerika) bizzat kendi yıkım güçleri ile entegrasyon güçleri arasında bölünmüş durumda olduğu için bu düsturları kaybediyor. Avrupa’nın ilk devletleri; Almanlaşan, Slavlaşan ve Latinleşen farklı milletlerden oluşacak ve ilk kez ortaya çıkan kavram –Ulus tohumu- daha sonra bölünmeler ve savaşlar vasıtasıyla modern Avrupa’yı oluşturacaktır. Ortaçağ ve modern zamanlar arasındaki dönemde, bütün bitişi, kırılışı ve kendi çöküşünden güç alan bir Avrupa yükseliyor ve yeniden doğuyor: 5. yy.da Roma-Bizans İmparatorluğunun ikiye bölünmesi; 8. yy.da Müslümanların Akdeniz’i ele geçirmesi; aynı yüzyılda Katoliklerle Bizansların bölünmesi, daha sonra Almanlar ile Slavlar arasında bölünmeye yol açacaktır (Almanların çoğu Katolik olmayı seçmiştir, yeni bir bölünmeden sonra bir kısmı daha sonra Protestanlığı seçecektir; Slavların ise çoğunluğu Ortodoks olmuştur); 11-13. yy.da Papalıkla imparatorluk arasında yaşanan ayrılık, Kilise ile seküler devlet otoritesinin birbirinden ayrılmasıyla neticeleniyor. Fakat, özünde dini bölünmeler, devlet ile Kilise arasındaki çatışmalar ve etnik milliyetçilik var olduğu için Avrupa, 11. yy.dan itibaren jeo-tarihsel bir matris oluşturmaktadır ve bu matristeki girdaptan modern Avrupa doğacaktır.

Avrupa kendi kimliğini yeniden düşünmeli
Modern Avrupa bugünlerde bir ‘fikir çarşısı’ ve insanlığın ortak kaderini ve amaçlarını ön planda tutan yeni bir ‘küresel bilinç fidanlığına’ dönmüş durumda. Morin, “Modern Avrupa, harici bir düşmana karşı değil, kendi kendine savaşırken gerçek manada oluşuyor,” diyor kitabında (11 Kasım’da, Birinci Dünya Savaşı'nın sona erişinin 100'üncü yıldönümü dolayısıyla Fransa’nın başkenti Paris’te düzenlenen anma etkinliğine katılan dünya liderlerine, Cumhurbaşkanı Macron “kardeşler olarak birleşme ve dünya barışına hizmet etme” çağrısında bulundu; Aynı gün Avrupa’nın diğer başkentlerinde, binlerce etnik milliyetçi Avrupa’nın entegre olma hayalini yıkmaya devam ediyordu).
Siyasi alana gelecek olursak, Papalığın asırlarca süren tahakkümüne karşın, ilk tamamlanmış model ülkenin devrimci Fransa olduğu modern Avrupa’da ulus devletler oluşmaya başladı. Artık ulus devlet kavramı, kendi tarihinin egemen öznesi olarak, modern Avrupa’nın yeni -ve tam anlamıyla modern- dininin temeli, kaynağı ve merkezi olmaya başlamıştı; sonra da bu ‘din’ bütün dünyaya yayıldı. Avrupa, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ve bir dizi sömürge savaşı ve yerel çatışmalarla birlikte kaçınılmaz bir çöküşe düşmeden önce, tam da bu modern ‘din’ sayesinde kendi gücünün zirvesine ulaşmıştı. Bu güç sayesinde, Avrupalılara, diğer medeniyetlere karşı bir üstünlük sendromu (kompleksi) bulaştı ve Avrupalı olmayan bütün ırkların tabii olarak aşağı ve geri olduğunu düşünmeye başladılar. Dayanışmanın her şeklini tahrip eden Avrupa ırkçılığı, koloniler fethetme, doğal kaynaklar çalan ve “yaşam alanını” genişletme mücadelesine başlayan en azgın tür etnik milliyetçilikleri ortaya çıkardı. Avrupa’da birbiri ardınca fikirler doğuyor ve kıta, dünyayı sömürgeleştiriyordu. Morin, Armando Petitjean’dan şöyle alıntılıyor: “Dünya çığırından çıkmış Avrupalı fikirlerle dopdolu bir hale gelmiş durumda.” Bugünlerde post-milliyetçilik çağında yaşamakta olan Avrupa, bir taraftan, 19. yy.da Victor Hugo’nun tahmin ettiği gibi, ‘Avrupa Birleşik Devletleri’ni oluşturmaya ve insanlık barışını tesise yönelik çalışma eğilimine sahipken, diğer taraftan da etnik milliyetçiliğin en eski ve ilkel türlerini, şovenizmi ve yabancı düşmanlığını yaşatmaya çalışıyor. Soğuk Savaş bittikten sonra ve Faşizm ile etnik milliyetçiliğin askeri alandaki mağlubiyetinin akabinde oluşan kaos ortamında, Avrupa yeni bir, bir numaralı düşman icat etti: İslam.
Morin'in bir ‘Yahudi-Hıristiyan-Yunan-Roma sentezi’ olarak gördüğü Avrupa'nın bu ‘üretken kaosuyla’ ilgili olarak bu düşünür, Hugo profilindeki entelektüellere, Avrupalı ‘Hamlet'in’ yaşadığı bu büyük kararsızlığın üstesinden gelmek için daha kararlı olmaları çağrısında bulunarak, onları, Avrupa’nın yaşadığı ‘kırılganlık’ psikolojisini terk ederek Avrupa’nın kendine, ama aynı zamanda da komşu ve dünya kültürlerine açılmaktan gelen asli gücüne dair olan farkındalığı pekiştirmeye davet ediyor. Bu farkındalık, insan ırkının kaderinin ortaklığına dair olan farkındalığı, bu ortak kaderin, tam da Avrupa'nın bizzat kendi topraklarında ekilen o dejenere ve geri fikirler yüzünden maruz kaldığı tehlikelere dair olan farkındalığı bir araya getirebilecektir. Dünyanın küçük bir parçasına yayılan (ve dünyadaki karaların toplam yüzde 7’sine dahi tekabül etmeyen) Avrupa, kendi gücü ve istekleriyle dünyanın en etkili merkez üssü kıtası olarak dünyanın kaderini belirliyor. Ayrıca şimdiki haliyle, modern dünyanın geri kalanına bağımlı olmasından kaynaklanan kendi “kırılganlığının” üstesinden gelmenin bir yolunu bulmak zorunda; Avrupa’nın diğer bir dünyaya açılma ihtiyacı var.

Avrupa'nın ikinci Rönesansı
Morin de, diğer Avrupalı düşünürler gibi, Avrupalı olmayan ilk kültür olarak İslam'ı görüyor. İslam’ın Avrupa kıtasındaki varlığına ayırdığı (“İslamiyetin Avrupalılaşması” başlıklı) bölümde Morin, İslam'ın Avrupa topraklarına gelişiyle, Yunan bilimsel ve felsefi mirasının kurtarıldığını ve o mirasın Avrupa topraklarına taşınmasıyla, Rönesans akımının ortaya çıktığı gerçeklerini ortaya koyarak, Akdeniz bölgesine yayılan İslam'ın Avrupa'yı izole ederek onun içine kapanmasına sebep olduğu kanaatinde. Morin'e göre, tüm kapıları hem kendi içine hem de Avrupalı olmayan dış dünyaya açacak olan Avrupa'nın ikinci ‘Rönesansının’, öncelikle “uzun zamandır Avrupa ile alay eden” ve aynı zamanda onun doğuşundan gelen karanlığı aydınlatan İslam ile diyalog kurmasıyla mümkün olacağı yönünde.
Ferid Muhiç'in de araştırmaları dâhilinde ortaya koyduğu kendi fikirleri ve vizyonları, dolaylı olarak, Morin'in Avrupa'nın ikinci ‘Rönesansı’ ve ortak kader bilinci hakkındaki düşüncelerine dayanıyor. Fakat, İslam'ın Avrupa topraklarındaki varlığına, tarih ve kültürüne çok fazla önem vermeyen Morin'in tam aksine Muhiç, araştırmalarının odak noktasına İslam’ı koyuyor. Kitabının ilk kısmını modern Avrupa'nın İslamofobik yazarlarına ve Avrupa'nın en büyük tehdidinin ve bütün sorunlarının, yenilgi ve başarısızlıklarının sebebinin İslam olduğu fikrini irdelemeye ayırmış. Dahası, İslam'a karşı mantıksız bir kin besleyen Avrupa'nın karanlık tarafı, kendi sosyal ve siyasi hayatından, tarihinden ve vizyonlarından İslam'ı ve onun milletlerini, medeniyetini ve kültürünü aforoz etti. Halbuki Avrupa, Hristiyanların ve Yahudilerin olduğu kadar Müslümanların da kıtasıdır ve eğer Avrupa kendi topraklarında ve dünyada huzur istiyorsa, kendini yeni bir tarihi çerçeve içinde düşünmelidir.
Muhiç'e göre İslam'ın Avrupa kıtasına gelişi, söylendiğinden çok daha erken gerçekleşmiştir. Bu topraklardaki ilk Müslüman emirliği 668 yılında Kafkas bölgesinde kurulmuştur. 8.yy. ortalarında, yani İber yarımadasına gelişinden 20-30 sene sonra İslam, Balkanlara da yayıldı. Çoğunlukla Kuzey ve Orta Avrupa bölgelerinde, özellikle Ukrayna, Rusya ve İskandinavya'da Hristiyanlık 11. yy.ın başlarında daha yeni yeni kabul edilmeye başlandı; bu demek oluyor ki İslam Avrupa'nın bazı bölgelerine Hristiyanlıktan en az iki asır önce gelmiştir. Muhiç şöyle yazıyor: “Bu topraklarda, İslam'ın Avrupa'ya yakınlaşması tehlikesi hissediliyor. Avrupa İslamofobilerinin modern temsilcileri, İslam'ı Avrupa'dan kökünden sökerek atmaya çalışıyor. Aynı sebeplerden dolayı, İspanya'nın Ortaçağ dönemindeki dini fanatikleri bu topraklardan bütün Yahudileri, Müslümanları ve o topraklarda 117 sene daha yaşayan Müslümanların torunlarını sürdüler, çünkü İslam’ın, insanları kendine çeken derin bir cazibesi olduğunu çok iyi biliyorlardı. Evet, İslam onlar için gerçekten bir nevi tehlikedir. Fakat bu ‘tehlike’ somut anlamda, İslam'ın manevi ve sosyal gerçeğinden değil, İslam'ın onlara hissettirdiği bastırılmış bir cazibe duygusundan kaynaklanıyor. Ve o hissi diğerlerinden sakladıkları kadar kendilerinden de saklamaya çalışıyorlar.”
Bu bağlamda Muhiç, yazmaya devam ettiği makalelerinde, İslam’ın 711-1492 yılları arasında İber yarımadasındaki varlığından söz ederken, diğer Hristiyan devletlerin aksine, Cujus regio ejus religio - İktidar kimin elindeyse, onun dini geçerlidir kalıbına uymayan, farklı medeniyet, kültür, millet ve dinlerin bir arada yaşadığı eşsiz bir örnek olarak Osmanlı Devlet’ini de ele alıyor. Osmanlı Devleti’nin çöküşünü betimleyen Avrupa ve özellikle Balkan tarihi kitaplarının çoğu istikrarlı bir tez üzerine kurulu olduğu için, Muhiç onlara şiddetle karşı çıkıyor. İslam’ın bu “Hristiyan” topraklarındaki bütün izlerini yok etmek için, Ortaçağdakiler olduğu gibi modern İslamofobikler de “ateş ve kılıcı” esas kendi projelerinde kullanmış olmalarına rağmen “İslam ateş ve kılıç ile yayıldı” iddialarını sürdürüyorlar. Kasten çarpıtılmış bu tarz yorumlar ve bilimsel tarafsızlığa saldırılar en çok Morin'in rönesansının ilk pencerelerini teşkil edebilecek tarih ve topluma sahip, Avrupa'nın son kalan iki bağımsız (Arnavutlar çoğunlukla, Boşnakların tamamı) Müslüman halkı etkiliyor çünkü bu iki millet Hristiyan Avrupa ve Avrupa karşıtı İslam mitlerinin en büyük kurbanlarıdır. Bir yandan Hristiyan, Müslüman ve Yahudilerin yüzyıllardır iyi geçinmeleri, bütün Avrupa'nın, Bosna gibi kaçırılmaması gereken bir fırsatla bir arada yaşanılan ve tek tanrılı bu üç dinin kültürleri ve medeniyetlerinin uyum içinde var olabilecekleri bir yer olduğuna açıkça işaret etmektedir.


1 Ağustos 2018 Çarşamba

Evangelist nedir?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Evangelist kimlere denir? Cumhurbaşkanı Erdoğan,"ABD'nin Kudüs kararının bizim nazarımızda hiçbir hükmü, geçerliliği yoktur. Kudüs bizim ilk kıblemizdir. Trump'ın Kudüs kararı provokasyon, arkasında evangelistler var." dedi. Peki Evangelizm nedir?



EVANGELİST NEDİR? 

Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından yazılmış dört kanonik incilin her birine “Evangel” denir. Yunanca “iyi haber” ya da “genel olarak kabul edilen gerçek” anlamına gelen evangelion dan gelmektedir. Bu kelimeden türetilerek, incil yazarlarına “Dört Evangelist” denmiştir.

EVANJELİST VE EVANJELİK

Evangelizm sözcüğü Kitab-ı Mukaddes’e dönmek veya yönelmek anlamına gelir. Evangelist ve Evangelik kelimeleri farklı anlamlara gelmektedir. Evangelist sözcüğü en basit anlamıyla “Hristiyanlık bildirisini vaaz eden, yayan kişi” anlamına gelir. Evangelik sözcüğü ise daha çok Protestan Kilisesi’nin muhafazakar kesimini nitelemek için kullanılır. Evangelikler, ABD’yi kuran ve tutuculuğuyla bilinen Protestan mezhebi Puritenler’in devamıdır.

EVANGELİZM NE ANLAMA GELİR?

Evangelizm merkezli bu akımın mensuplarına ve zamanla liberal Protestanlar haricindeki tüm Protestanlara Evangelik denmeye başlanmıştır (20. yüzyılın sonları, 21. yüzyılın başı). Ayrıca Martin Luther, reformları esnasında kurduğu kilise hareketi için bu ismi kullanmıştır. Bu nedenle Kıta Avrupası’nda Evangelik sözcüğü, Protestan veya Lutherci olarak algılanır.

EVANGELİZMİN TEMELLERİ



Evangelizmin temelleri İngiliz George Whitefield (1715-1770), Methodizm’in kurucusu John Wesley (1703-1791) ve Amerikalı filozof ve teolog Jonathan Edwards (1703-1785) tarafından atılmıştır. Bu üç kişi Amerika’nın en büyük Protestan mezhebi olan Baptistlerin ve Metodistlerin oluşumunun temel taşlarıdırlar.
Amerika Birleşik Devletleri’nde 1820’lerde genelde Hristiyanlık inancı için kullanılan Evangelizm 19. yüzyıldan itibaren iki ayrı koldan ilerlemeye başlamıştır. Charles G. Finney ile Amerikan halkının dönüşümünün sağlanması ile devrimcilik anlamı kazanmış diğer taraftan Playmouth Kardeşliği hareketinin kurucusu John Nelson Darby’nin öncülüğünde radikal bir dini yorumu temsil etmeye başlamıştır. Bugünkü Evangelizm Amerika’daki Hristiyan toplumunun tutucu kanadını temsil etmektedir.
Darby’nin Muafiyetçilik akımı Kitab-ı Mukaddes ve dünya tarihini yedi çağa ve veya Tanrı’nın insanlık hakkındaki takdirini gösteren yedi bölüme ayırmaktadır.
C. I. Scofield tarafından yazılan Scofield Referans Kitab-ı Mukaddesi ile 1880 ve 1890’lı yıllarda Darby’nin Tanrı, Tanrı’nın Krallığı’nı temsil eden insanlara imtiyaz vermiştir ve İsrail Kitab-ı Mukaddes’in Kıyamet zamanında önemli rol oynayacaktır öğretisi geniş kitlelerce benimsenmiştir.
Lutherci Protestanlık ile başlayan; Püritenizmle olgunlaşan; Jimmy Carter, Ronald Reagan ve Baba Bush’un başkanlıkları döneminde adım adım gelişen Evangelizm, 11 Eylül’den sonra Oğul Bush ile Küresel Emperyalizmi yönlendiren esas güç haline gelmiştir.

Köktenci Hristiyanların ABD dış politikası üzerindeki etkisi;

ABD'de 1970'li yıllardan itibaren toplumda giderek yükselen köktencilik, Cumhuriyetçi Parti'nin desteğiyle, son dönemde siyasi alana girmeyi başardı.
ABD dış politikası devasa olarak nitelenebilecek bir karar alma aygıtı tarafından, kompleks bir süreç sonucunda belirlenir. Merkezinde Beyaz Saray, Savunma ve Dışişleri bakanlıklarına bağlı birkaç dar odağın yer aldığı bu karar alma aygıtı, stratejik araştırma merkezleri, üniversiteler, eski üst düzey yetkililer ve sermaye gruplarının da etkisi altındadır.
ABD dış politikasında (özellikle Ortadoğu politikasını şekillendirme sürecinde) yeni muhafazakârlar, Hristiyan sağ ve Amerikan Siyonist ittifakının etkisi ciddi anlamda hissedilmektedir. Ortadoğu'ya ve Arap-İsrail sorununa dair bakışları da dahil olmak üzere dış politikada bir dizi ortak hedefe sahip olan bu koalisyon, İsrail’in güvenliğini korumayı, bu devletin komşularına karşı bölgesel üstünlüğünü sağlamayı ve ABD'nin Körfez petrolü üzerindeki kontrolünü pekiştirmeyi amaçlamaktadır.
Hegemon güç konumuna dayanarak liderlik rolü üstlenmek ve (Amerikan vizyon ve hedefleri karşısında potansiyel tehdit oluşturan devletlere karşı önleyici saldırılar dahil olmak üzere) güvenlik politikalarını genişletmek, ABD'nin küresel rolünün gereksinimleri olarak, bu çevreler tarafından benimsenmektedir. Aynı zamanda Amerikan değerlerini yaymayı amaçlayan bu ittifak, bu değerlerin ne ölçüde benimsenip uygulandığını izleyerek dünya devletleri üzerindeki baskısını perçinlemeyi hedeflemektedir.
Arap-İsrail sorunuyla alakalı olarak Amerikan dış politikasının oluşumunda köktenci Hristiyanların etkisi 1970'lerin ortalarından beri artmaya başladı. Bu dönemde köktenci Hristiyanların dış politikanın belirlenmesindeki rolü, Filistin'de bir Yahudi devletinin kurulması için Amerikan yönetimlerine baskı yapmakla sınırlıydı. Bilişim devrimi, "televizyon kiliseleri" fenomeni ve geleneksel Hristiyanlığı geri plana iten köktenci cemaatlerin genişlemesinin etkisinde kalan Amerikan dini kültüründe, 1970'lerden günümüze kadar oluşan büyük değişiklikler, kiliselerin çevreden merkeze doğru ilerlemesine ve siyasal ve sosyal olaylarda belirleyici olmasına imkan verdi.
“Kurtarıcı ulus” olarak ABD
Geçmişleri ülkenin kuruluşuna kadar giden ilk Amerikan beyaz toplulukları, muhafazakâr Protestanlığın baskınlığı ve kişinin bireysel çabası sonucu manevi kurtuluşa erişeceği düşüncesinden kaynaklanan şahsi disiplin ve sıkı çalışma özellikleriyle öne çıkmıştı. Köktenci Hristiyanlar Amerika'yı dünyanın geri kalanına karşı duran bir ulus, “tepenin üzerinde parlayan bir şehir”, "kurtarıcı ulus" ve “son en iyi umut” olarak tasvir etmişlerdi. Kendilerini püritenlerin bir uzantısı olarak sunan bu topluluklar, Hıristiyanlığın erken çağlarının "saflığını" yeniden tesis etmek ve Amerikan toplumunu bir Hıristiyan ulus olarak inşa etmek gibi bir misyon üstlenmişlerdi.
Pozitif bilimin gelişmesi, modern laik devletin ortaya çıkışı, toplumda maddi değerlerin öne çıkarılması ve evrim teorisinin tartışma oluşturan bir olgu haline gelmesi, Kilise'nin rolünü ve Hıristiyanlığın insanların yaşamındaki etkisini zayıflattı. Bu gelişmeler, 19. yüzyılın son çeyreğinde "Evanjelik" doktrini kristalleştirerek ve kendilerini sosyal gerçekliği iyileştirmeye ve bilim ile dini uzlaştırmaya adamış olan bir takım Protestan din adamının ortaya çıkmasına neden olsa da, köktenci Hıristiyanlar, 1970’lere kadar Amerikan siyasi hayatında etkin bir konum edinemediler. Fakat bu durum, 1970'lerin sonlarına doğru değişmeye başladı. 1977'de yapılan bir kamuoyu araştırması, 70 milyonu aşkın Amerikalının Hz. İsa'yla doğrudan ve şahsi bir bağı olduğunu ve kendisini "yeniden doğan Hıristiyan" olarak tanımladığını ortaya koymuştu. Bu dönemde “insanlığın felakete sürüklendiğini ve Hz. İsa’nın kurtarıcı olarak döneceğini” konu edinen eserler, en popüler kitaplar olmuştu. Örneğin New York Times'da, 1970’lerin en önemli eserlerinden sayılan “deccalın neden olduğu nükleer kıyametten insanlığın kurtuluşu için Hz. İsa'nın dönüşü” temasını işleyen The Late Great Planet Earth kitap, on yıl boyunca en çok satan kitap listesinin zirvesinde yer almıştı.

ABD’de köktenciliğin siyaset arenasına girişi



Toplumda yükselen bu köktencilik, Cumhuriyetçi Parti'nin desteğiyle siyasi alana girmeyi başardı. ABD'nin yeni sorunlarına yönelik çözüm üretemeyen Cumhuriyetçi Parti'nin giderek düşüşe geçmesi, muhafazakâr Cumhuriyetçileri dini hareketlerle iletişime geçmeye itti. Bu süreçte köktenci liderlerin etkisinin artması, kadın hakları, kürtaj ve eşcinsellik gibi tartışmalı konularda muhafazakâr tutumları benimsemeleri ve seçmen kazanmak amacıyla kurulmuş çeşitli örgütlerin yanı sıra köktenci yayınlar yapan radyo ve televizyon programları, Cumhuriyetçilere milyonlarca sağ Hıristiyan seçmen kazandırdı. Bu sayede altı başkanlık seçiminin dördünden zaferle çıkan Cumhuriyetçiler, bu dönemde Senato ve Temsilciler Meclisi'nde de etkinliklerini korudular.
Clinton ve başkan yardımcısı Al Gore yönetimindeki Demokratlar büyük ekonomik başarılar elde etmelerine rağmen, Amerikan seçmeni ekonomik büyüme ve refah seviyesi yerine (sürekli ahlak vurgusu yaparak dikkatleri Clinton dönemindeki skandallara yönlendirmeyi başaran) Bush'tan yana kullandı. "İncil Kuşağı" olarak bilinen ve güney eyaletlerde yoğunlaşan muhafazakâr seçmen, Bush'un kazanmasında belirleyici bir rol oynamıştı.
Bush yönetiminin Afganistan ve Irak işgalleri ve ekonomi alanındaki zayıf performansı sonrasında başkanlık seçimini kaybeden Cumhuriyetçi Parti'nin köktenci tabanı, yeni seçilmiş Obama'nın göç politikasını, aile ve kadın hakları alanındaki liberal düzenlemelerini beyaz Protestan Amerikalıların ayrıcalıklı konumuna karşı bir tehdit olarak algıladı. Obama'ya ağır eleştiriler yönelten Evanjelikler, Cumhuriyetçi Parti'nin tekrar seçimi kazanması için yoğun bir kampanya yürüttüler. 2016 başkanlık seçiminde, Hillary Clinton'a karşı Bush'un 2001 seçiminde izlediği stratejiye benzer bir seçim propagandası yürüten Cumhuriyetçiler, Obama döneminde ABD'nin "yozlaştığını" ve Hillary Clinton'ın bu "yozlaşmayı" daha da derinleştireceğini ileri sürerek, "ahlaki üstünlüğü" elde etmeyi amaçladılar.
ABD'yi tekrar "güçlü bir ulus" haline getirmeyi seçim kampanyasının ana sloganı olarak belirleyen Trump beyaz Protestanlara, içeride ayrıcalıklı konumlarının korunacağını, aile hukuku alanındaki liberal düzenlemelerin engelleneceğini ve dış politikada ise "Önce Amerika" sloganıyla ABD'yi tekrar "tepe üstünde parlayan şehir" haline getireceğini vadederek seçimden zaferle çıktı. İktidara geldikten sonra ekibinde birçok köktenci figüre yer veren Trump, muhafazakârlar tarafından adeta bir "kurtarıcı" olarak görüldü. Bu ekibin en önemli isimlerinden biri de şüphesiz başkan yardımcısı Mike Pence.
Pence'in, Indiana gibi küçük bir eyaletin valiliğinden başkan yardımcılığına yükselişi, bir anlamda sağ Hristiyanlığın Cumhuriyetçi Parti'de ne derece yükseldiğini de gösteriyor. Ronald Reagan döneminden itibaren Cumhuriyetçi Parti'nin alt kademelerinden siyasete girmeye başlayan Pence gibi köktenci politikacılar, Parti'nin dini söyleminin muhatabı ve "oy deposu" olarak gördüğü sağ Hristiyanların artık Cumhuriyetçi Parti'de merkezi ele geçirdiğinin alameti olarak değerlendirilebilir.
Evanjelik liderler, Mike Pence'in muhafazakâr Hristiyanlığın, Amerikan yaşamının merkezindeki "haklı konumunu" tekrar kazanmasını sağladığını düşünüyor. Güney Evanjelik Okulları başkanı Richard Land, The Atlantic dergisine verdiği röportajda, başkan yardımcısı Pence’ten "Evanjelik-Hıristiyan dünya görüşünü devlet politikası haline getiren en tutarlı politikacı” olarak bahsediyor. Beyaz Saray eski strateji uzmanı Stepehen Bannon'a göre ise Pence, Trump yönetimi ile Cumhuriyetçi Parti teşkilatının en muhafazakâr kanadı arasındaki bağlantıyı sağlayan köprü.
Beyaz Saray’da ağırlığı olan ve özellikle ulusal güvenlik alanında en etkili isimlerinden biri haline gelen Pence, aynı zamanda dış politikada da etkili bir isim. ABD'nin Irak’ı işgalinin ateşli destekçilerinden biri olan Pence, "Amerikan değerleri"ni yaymakta güçlü bir ordunun rolüne inanıyor. Ayrıca kendisini sık sık (sırasıyla) “Hristiyan, muhafazakâr ve Cumhuriyetçi" olarak tanımlayan Pence'in ABD'nin elçiliğini Kudüs'e taşımasında etkin bir rolünün olduğu da biliniyor. Aktif bir evanjelik gündemle ABD dış politikasına dini öğeleri entegre eden sağ Hristiyanlığın, ileride "medeniyetler çatışması" stratejisini uygulaması ve Yahudi-Hristiyan ülkelerle ilişkileri derinleştirmesi muhtemel.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Trump’ın Kudüs kararının ardında Evangelistlerin olduğunu söyledi. Peki Erdoğan, Evangelist derken kimleri kastetti? İşte ayrıntılar…
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) tarafından düzenlenen İnovasyon ve Girişimcilik Haftası Kapanış Töreni’nde,ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasına ilişkin “ABD’nin kararının bizim nazarımızda hiçbir hükmü, geçerliliği yoktur. Kudüs senelerdir Filistinlilere, özellikle devlet terörü uygulayan bir ülkenin insafına terk edilemez. Haritada gösterdim nereden nereye geldiğini. Bunu ancak işgalciler yapar. Devlete terörü estirenler yapar. Kudüs’ün kaderi 1967’den beri hiçbir hukuk, ahlak tanımadan Filistinlilerin haklarını gasp eden işgalci bir devletin ellerine bırakılamaz. Bunun adı kuzuyu vahşi bir kurda teslim etmek olur. Kudüs bizim göz bebeğimiz, ilk kıblemizdir. Kırmızı çizgidir bu böyle bilinsin. 1,7 milyarlık İslam aleminin kırmızı çizgisidir. Bu karar provokasyondur. Öyle bir provokasyon ki bu provokasyonun arkasında evangelistler var. Bunu bizzat sayın başkandan dinlemiş biriyim. Bu karara asla rıza göstermeyeceğiz” dedi.

3 Temmuz 2020 Cuma

Ayasofya Camii ‘kararname'yle değil ‘Haçlı Seferi'yle kapatıldı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Adnan Menderes’in 22 Mayıs 1950 tarihinde yaptığı “Ezan yasağını kaldıracağız” açıklamasından sonra, ABD Dışişleri Bakanlığı’nda, ezan yasağının başlatıldığı Ayasofya Camii’ne kadar uzanan ilginç bir olay yaşandı.
“Arkeolog” Thomas Whittemore 8 Haziran günü, ABD Dışişleri Bakanlığı üst düzey yetkilisi J.F.Dulles ve A.Dulles ile görüşmeye giderken, koridorda yere yığılıp ölmüştü.(1)
Whittemore’u bekleyen “Dulles” kardeşlerden Foster üç yıl sonra ABD Dışişleri Bakanı, Allen da iki yıl sonra CIA Şefi olacaktı ama o günlerde de yine, Ortadoğu ve Türkiye konusunda “derin” isimlerdi. Hoş Mr. Thomas da tekin bir arkeolog değildi. Bizans aşkının yanısıra, CIA’nin İstanbul’daki en önemli istihbarat noktalarından biriydi. (2)
Bu olayın bizi ilgilendiren tarafı ise bu kritik görüşmeye giderken ölen Whittemore’un, elinde bulunan ve görüşmenin de konusunu oluşturan dosyaydı. Bu dosyada, Whittemore’un 15 yılını verdiği “Ayasofya mozaikleri”nin fotoğrafları ve Ayasofya hakkında bazı “özel” bilgiler.
İstanbul’daki Bizans eserlerinin akıbetini yakından takip etmekte olan Whittemore, Menderes’in ezandan sonra Ayasofya yasağını da kaldırmasından endişe etmiş, 10 yıl aradan sonra tekrar İstanbul’a dönerek, mozaiklerine sahip çıkmak istemişti.

HAÇLI SEFERİNİN “BAŞKOMUTANI”YDI
Gertrude Bell’den, Thomas Lawrence’e kadar nice İngiliz casusları, Osmanlı coğrafyasını “arkeolog” ayağına tarumar etmişlerdi. Toprağın altından çıkarıp ülkelerine taşıdıkları “bonus” olup, asıl tahribatı toprağın üstünde yapmışlardı.
Bütün dünyayı Hristiyan yapmaya adanmış bir ailenin “radikal” üyesi Amerikalı “arkeolog” Thomas’ın operasyonu, İngiliz meslektaşlarınınkinden çok daha “derin” idi. Zira, başkanı olduğu “Bizans Enstitüsü”, yansıtıldığı gibi; “Bizans eserlerini ihya için kurulmuş bir gönüllü kuruluş” falan değil; ABD, İngiltere ve Fransa’nın kurduğu “derin” bir operasyon aygıtıydı. Amacı ise “İstanbul’daki Bizans eserlerini ortaya çıkarmak” gibi “sanatsal” bir ambalajla sunulsa da tek hedefi, Ayasofya’yı önce “müze”, sonra da “kilise” yapmaktı.
Nitekim bize, “Bizans Enstitüsü Başkanı Whittemore, Atatürk ile görüşerek Ayasofya mozaikleri için izin kopardı” şeklinde yansıtılan ekran görüntüsünün arkasında büyük bir “Haçlı Seferi” vardı.

“Mozaiklerin ortaya çıkarılması projesi”nin asıl sahibi ABD Dışişleri Bakanlığı idi. ABD Büyükelçiliği bu projeyi ABD adına Whitemore üzerinden yürütüyordu. Bizans araştırmacısı Natalia Teteriatnikov, Pera dergisinde yayınlanan makalesinde bu gerçeği dile getiriyor, “Atatürk ile Whittemore arasında, ABD Dışişleri Bakanlığı ve Ankara’daki Amerikan Elçiliği’nin aktif destek verdiği müzakereler yürütüldü. Bu müzakerelerin sonucunda Ayasofya cami olarak kapatıldı ve müze olarak açıldı” diyordu. (3)
Üstelik bu kültürel(!) müzakereler, Türkiye’de nedense yıllarca sır gibi saklanmıştı.

İLK KOMUT TÜRK DÜŞMANI LORD CURZON’DAN
İslam ve Türk düşmanlığıyla bilinen “derin” İngiliz Lord Curzon’un 1918’de söylediği, “Bir Hıristiyan Kilisesi olan Ayasofya elbette gene eski durumuna getirilecektir” sözünü de hatırlarsak, arkeolog Thomas’ın “mozaik operasyonu”nun, komutunu İngilizlerin verdiği bir “Haçlı Seferi” olduğu daha iyi anlaşılır.
Bu “müzakereler” neticesinde Reisicumhur M. Kemal ikna edilmiş ve “Bizans Enstitüsü İttifakı” Bakanlar Kurulu’nun, 7 Haziran 1931 tarihli; “Mr. T. Whittemore’e Ayasofya Camii’nin sıvaları altında kalan muzayıkların meydana çıkarılması ve tetkikat yapılmasına müsaade verilmiştir” şeklindeki kararıyla izni koparmıştı! (4)
Türkiye’de kimsenin ruhunun duymadığı bu “taviz” Batı medyasında “flaş haber” olmuştu.
Kararnamedeki, “tetkikat da yapabilir” ayrıntısı önemliydi.
Dilden dile dolaşarak gelen “Ayasofya camiye çevrilirken, duvarlardaki mozaiklerin üstü sıvayla kapatıldı” rivayetinin gerçeklik payını kimse bilmiyordu. Ya sıva altından bir şey çıkmazsa?..
İşte o zaman “tetkikat” süreci başlayacaktı ve Whittemore bunun için de yetkiliydi.

CAMİ DUVARINDA HAÇLI KAZISI
Arkeolog Thomas hemen iskeleleri kurdurdu ve Ayasofya Camii’nin duvarlarında “kazı”ya başladı.
“Mozaikler açılınca caminin kapanacağını” bilmeyen Müslümanlar, hol ve dehlizlerden başlayan kazılar camiye yaklaşınca “namaz kılınmaz” diye endişe ediyorlardı. Neyse ki; Bizans Enstitüsü’nün “yerli” üyelerinden Halil Ethem Bey, engin dinî bilgisiyle(!) bu resimlerin namaza zararı olmayacağını(!) anlatarak meseleyi çözmüştü!..
Cami bölümünde de ahşap iskeleleri kurup icraata başlayan Whittemore, kubbe tavanında bulunan ve bir bölümünü İsviçreli mimar Fossati’nin tahrip ettiği Nur Suresi hattını, sırf altında mozaik var mı diye bakmak için kazımak istemiş, neyse ki izin verilmemişti.
Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin bu muhteşem hattına acımayan Whittemore, yerdeki halılara acımış(!) ve kalın perdeli iskelelere rağmen “Toz olur” diye halıları kaldırtmıştı. Tabii bu vesileyle de otomatik olarak; Ayasofya Camii ibadete geçici(!) olarak kapatılmıştı!
Kim bilirdi ki bu “geçici”nin hiç geçmeyeceğini…
Buradaki çalışmalar bir türlü bitmediği için cami de açılamıyordu!.. Bu dönemde cami polis kordonuna alındı, özellikle Türkler ve Müslümanlar yaklaştırılmadı. Whittemore, başlangıçta uzun süre “tetkikat” için zaman ve emek harcadı. İskelelerin üst bölümleri siyah bezlerle sıkı sıkıya örtüldüğü için sıva kazındıkça ortaya bir şey çıkmadığını kimse görmedi…

ŞAHESER LEVHALAR “SANAT” DEĞİL MİYİDİ?
Bizans’ta resimleri haram kabul eden ikonoklazma (ikona kırıcılık) cereyanı devrinde (726-842), Ayasofya Kilisesi’ndeki mozaiklerin tamamı kazınmış, sonra tekrar yapılmıştı. İstanbul’un fethine ulaşanların üzeri sıvayla kapatıldığı varsayılsa bile cami Osmanlı döneminde defalarca tamir gördü. 1894 depreminde büyük çatlaklar meydana geldi ve duvarlardaki mozaik kalıntıları; sıvalarla birlikte döküldü. (5)
Batılı sanat tarihi uzmanlarıyla yapılan tetkikatla, Ayasofya Kilisesi’ndeki mozaikler tespit edildi ve İstanbul’a getirilen ressamlar; kapatılmış camide siyah perdeler arkasında bunları işledi. Bu yüzden “mozaiklerin ihyası” 15 yılı buldu.
Kimin başlattığını bilmediğimiz bir “Mozaiklerin üzeri sıvayla kapatıldı” masalı üzerine, “Sıva kazınarak mozaikler ortaya çıkarıldı” hikayesi bina edildi. Bu nasıl bir “sıva” ki, 15 yılda kazınabildi!..
Bu tespitler “dikkatli” bir görgü şahidine aittir ve “Sıva kazınarak mozaikler ortaya çıkarıldı” masalından çok daha gerçekçidir.
Bunu da “Fatih’in sanata saygısı” şeklindeki; “iltifat” görünümlü bir “iftira” ile güçlendiriyorlar. Evet, Fatih Sultan Mehmed Han sanata saygılıydı. Ama camideki Hristiyan figürlerini korumanın “sanata saygı” olduğu, kimin ölçüsüydü? Ayrıca Bizans mozaikleri için “sanata saygı” muhabbeti yapanlar, aynı duvarlarda asılı olan “sanat şaheseri” levhaları, “Binanın güzelliğini örtüyor” diye indirten, kapıdan çıkarılamadığı için mahzenlerde çürüten “sanat düşmanları”na neden tek kelime söylemiyor? “Sanat” olması için illa Haçlı işi mi olması gerekiyor?
Fatih, bütün kilise ve sinagogları özgür bırakarak saygısını fazlasıyla göstermiş zaten. Ayasofya’nın camiye çevrilmesi fethin tescilidir. Bu durumda mozaikleri, “Ayasofya’yı tekrar kiliseye çevirecekleri zaman zahmet çekmesinler” diye mi muhafaza edecekti?

“CAMİ KAPATILIR MI” DEDİLER AMA KAPATTILAR
Ayasofya Camii’nin kapatılmasındaki en kritik aşama “mozaikleri tetkik” iznidir. Bu karar, Ayasofya konusunda bütün inisiyatifi Haçlılara vermiştir. Nitekim hâlâ devam eden “geçici kapatma” o inisiyatifin eseridir.
İkinci kritik adım ise “Müze Komisyonu”nun, 27 Ağustos 1934 tarihinde verdiği; “Cami ibadete kapatılsın, ‘Bizans müzesi’ yapılsın” raporudur. Komisyonun tek Hristiyan üyesi İstanbul Müzesi kuratörü Prof. Unger, “İbadete devam edilmesi mabede daha iyi bakılmasını sağlar” diyerek, caminin açık kalması gerektiğinde ısrar etmiş ve karara muhalefet şerhi koymuştur.(5)
“Müze” harekatının “mevzuat” bölümünü yöneten Maarif Vekili Abidin Özmen’den Reisicumhura kadar herkes caminin kapatılmasına karşı çıkmıştı(!) ama ne hikmetse yine de komisyonun geri çektiği(!) “kapansın” kararı uygulanmıştı!..
İhanetin üçüncü ve son aşaması ise 24 Kasım 1934 tarihinde İnönü’nün başkanlığındaki İcra Vekilleri Heyeti’nde yapılan “işbölümü” neticesinde, Whittemore ile işbirliği içerisinde; Ayasofya’nın “müze” yapılması ve caminin de gayr-i meşru olarak kapatılması sağlanmıştır.

AYASOFYA’YA “İDAM YAFTASI” ASTILAR
Zaten ibadete kapalı olan Ayasofya Camii’nin dış parmaklıklarına, 10 Aralık 1934 günü, “Müze tamir ve tasnif sonuna kadar kapalıdır” levhasının asıldığını görenler irkilmişti. Çünkü alelade yazılıp asılmış bu levha, insanların CHP diktatörlüğü döneminde sıkça gördüğü idam sehpalarında sallanan insanların boynuna asılan “idam yaftası”nı hatırlatıyordu. Bu yazıyla birlikte zaten ibadete kapalı olan Ayasofya’nın kapısına “kilit” vurulmuştu ki, zaten “caminin idamı” da böyle olurdu… Batan geminin malları gibi “geçici” kapatılan caminin halıları sağa sola dağıtıldı. Şamdanları ise eritilmek üzere dökümhaneye gönderildi.

Ve Ayasofya Camii, 1 Şubat 1935 günü açıldığında artık “Ayasofya Müzesi” idi…
Ayasofya Camii, Whittemore’un komutasında yürütülen bir Haçlı Seferi neticesinde “kanunsuz” olarak kapatılmıştı.
Çünkü 24/11/1934 tarihinde Bakanlar Kurulu’nda “müze” konusunda neler yapılacağı ve Millî Eğitim Bakanlığı ile Vakıflar arasındaki koordinasyonun nasıl olacağı karar bağlanmış ve “kararname” yazılıp imzalanmış ise de “Reisicumhur” imzalamadığı için Resmî Gazetede yayınlanamamış; doğal olarak da “resmî evrak” statüsü kazanmamıştır. Ama fiiliyatta, resmiyet kazanmış gibi uygulanmış ve operasyon tamamlanmıştır.
Sonrasında bırakın Ayasofya’yı açmayı, bir yıl sonra (15 Kasım 1935) çıkardıkları bir kanunla “ihtiyaç fazlası” safsatasıyla camilerin çoğunu gazete ilanlarıyla sattılar. İslamiyet’e karşı yıllardır yürüttükleri operasyonlarla memlekette camiye gidecek cemaat bırakmadıkları için her cami “ihtiyaç fazlası” durumdaydı zaten. Öyle ki camilerin ahır yapılmasına CHP’nin yayın organı Cumhuriyet bile isyan etmişti.(6)
Sultanahmet gibi bir sanat harikasını da önce “millî kütüphane” ayağına kapatmak istediler. Sonra da iki yıl boyunca (1943-1945) asker yatakhanesi ve tuvaleti yaptılar. (7)


AYASOFYA, MOZAİK İZNİ VERİLDİĞİ GÜN KAPATILDI
Ama artık bunlar anlamsız teferruatlardır. Zaten o kararname gerçek olsa bile, formaliteden öte bir önemi yoktur. Ayasofya Camii, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın baskıları sonucunda, Ankara’nın; Amerikalı arkeolog Thomas Whittemore’e “mozaikleri tahkikat izni”ni verdiği 7 Haziran 1931 günü kaybedilmiştir.
Ayasofya Camii’nin kapatılması, 1918’de İngiltere’nin başlattığı ve 1931’de Amerika’nın bitirdiği bir “Haçlı Seferi”dir. Yani bir “egemenlik” göstergesidir. Haçlı Batı, “Ankara’nın zaafları”nı kullanarak, egemenliğimizi; kendi elimizle Ayasofya’nın demir parmaklıkları arkasına kilitletmiştir.
Ayasofya Camii, Peygamber Efendimizin müjdelediği kutlu fethin sembolüydü. Bu bakımdan bütün padişahların gözdesiydi. Çünkü Ayasofya Camii’ne itibar, fetih iradesindeki kararlılığın izharıydı. O bakımdan hemen yanıbaşında sanat harikası Sultanahmet, biraz ilerisinde Mimar Sinan’ın Süleymaniye’si olduğu halde padişahlar cuma, kandil ve kadir geceleri gibi müstesna vakitlerde daima Ayasofya’yı tercih etmişlerdi.
Fatih Sultan Mehmed Han’ın, fetihten sonraki ilk cuma namazını burada kılması, Yavuz Sultan Selim Han’ın, peygamber hırkasını burada giymesi ve hilafeti burada devralması gibi çok özel anlara mekan olmak Ayasofya’nın değerini daha da artırmıştır. Ancak bu itibar, bir gün tekrar Ayasofya’ya kavuşmayı hayal eden Haçlıları daha da hırslandırmıştır.

HAÇLILARIN AYASOFYA İNTİKAMINI CHP ALDI
Ne vahimdir ki CHP diktatörlüğü, Ayasofya’ya karşı Osmanlı’nın tam aksi bir tutum izlemiş, adeta Hristiyanların 500 yıl boyunca biriken intikamını; hıncını almışlardır. Ezan yasağı gibi bir zulmü Ayasofya’dan başlatmış, üstelik de bütün Haçlı temsilcilerini davet ederek, onlar adına nasıl intikam aldıklarını göstermişlerdir. Tekrar Hristiyan mozaikleriyle donatarak “müze”ye çevirmek de bir cami için yine en ağır cezadır.

Ve maalesef “İstanbul’un tapusu”, İstanbul’u geri almak için yanıp tutuşanlara kolayca teslim edilmiştir. Ama sonrasında “geri almak” o kadar kolay olmamış, her teşebbüs sonuçsuz kalmıştır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul’un fethinin 567. yıldönümü öncesinde, “Ayasofya’da Fetih Suresi okunacak” açıklanmasını Batı medyası “Ayasofya’da tahrik” şeklinde manşetledi. Bunun sebebi Hristiyan âleminin bu mabedi hâlâ kendilerine ait olarak görmesidir. Ayasofya Camii kimindir? Gerçekten bizimse orada Kur’an okumamız neden “tahrik” olmaktadır?

OLMAYAN KARARNAMENİN DAVASI MI OLUR?
“Bakanlar Kurulu Kararnamesi” diye ortalıkta dolaşan “eskitilmiş” evrak, Atatürk’ün ölümü ve çok parti dönemle birlikte insanların CHP operasyonlarını sorgulamaya başlaması üzerine, dönemin (1947) Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve ekibinin tanzim ettiği “sahte evrak”tır. İnönü ve ekibi, “kanunsuz” müzeyi ve fiilî bir işgal olan “ibadete kapatma” faciasını savunamadıklarından, M. Kemal’in gücünü kullanmak için imzasını taklit etmiş ve suçüstü yakalanmışlardır.

Resmî gazetede yayınlanmayan ve arşivlenmesi zorunlu olan hiçbir kurumda aslı bulunmayan bu fotokopinin, CHP diktatörleri tarafından; giderayak üretildiği bir “çakma kararname” olduğu “devlet” tarafından da doğrulanmıştır. Sahte kararnamenin davası mı olur? Devletin “Yok” dediği evrakı yargının ciddiye alması bir çelişkidir.

DEFALARCA SÖYLENDİ AMA AÇILAMADI
Bugün “Haçlı kilidi”nin açılması çabaları da yine egemenlik meselesidir. Gücünüz varsa gerisi teferruattır. Bu yüzden geçmişte defalarca teşebbüs edilmiş ama netice alınamamıştır. En son 2013’te yine benzer tartışmalar olmuş, bugünlerde konuşulan “sahte imza” meselesi dahil her şey konuşulmuş, kanun teklifleri verilmiş hatta “açılış” için tarih zikrederek, “2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminden hemen önce; hayırlı olsun” diye yazanlar olmuştu. Ama 7 yıl sonra yine aynı şeyleri konuşuyoruz.(8)
Bugün bu gerçek çok daha net ortaya çıkmıştır. Kuyruğuna basılmış yılan; uyuyandan çok daha tehlikelidir. Artık bu seviye ve tondaki seslendirmelerden sonra yine geri dönüş olursa egemenlik ve bağımsızlığımız ciddi anlamda tartışılacaktır.
Haçlı-Siyonist ittifak zaten Türkiye’ye diş bilemekte, elinden gelse bir bardak suda boğmak istemektedir. İstanbul’un fethinin tapusu olan Ayasofya Camii’ndeki işgali sürdürmenin hiçbir diplomatik veya siyasî getirisi yoktur, tam aksine zararı çoktur.
Ayasofya nasıl müze oldu, Türkiye, 7 Şubat 2016
https://opinionator.blogs.nytimes.com/2014/08/27/a-scandal-at-the-c-i-a-maybe/#more-153989
Holder A. Klein, Theodoros Metokhites'ten Thomas Whittemore'a, Pera Müzesi Yayınları
Ziyad Ebuzziya, Ayasofya Camii’nin müzeye çevrilişi, İslam Mecmuası, 1987
Ayasofya Kimin Meselesidir, Türkiye, 1 Haziran 2020
Cumhuriyet gazetesi, 20 Nisan 1936
Cumhuriyet gazetesi, 7 Eylül 1934
Derin Tarih, Aralık 2013, s. 66

Nuh Albayrak / Star Gazetesi


23 Ekim 2020 Cuma

Batı medyasında Azerbaycan karşıtlığı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Uluslararası ölçekte yayın yapan büyük medya kuruluşlarının Ermenistan'ın Gence saldırısı ve genelde sivil katliamlar karşısındaki yaklaşım biçimi başlangıcından bu yana problemli.




Azerbaycan’ın yaklaşık 30 yıldır Ermenistan işgalindeki Dağlık Karabağ bölgesinin bazı kısımlarını yeniden ele geçirmesiyle Kafkasya’daki statüko sarsılmış oldu. Yaygın ifadeyle, cin şişeden çıkmış durumda. Türk ve dünya medyasının bölgeye dair bilgi ihtiyacının karşılanmasında öne çıkan isimlerden biri olan gazeteci Ceyhun Aşirov’un ifadesiyle söylersek, Ermenistan’ın Kafkasya’da yaptığı “mağlup halk” propagandası çöpe atıldı. Azerbaycan Türkleri “muzaffer millet” olduğunu Dağlık Karabağ’daki ilerleyişiyle teyit etmiş durumda. “Hani nerede Ermenistan ordusu? Karşımızda duramadılar, kaçıyorlar” sözleriyle cephedeki ilerleyişe atıfta bulunan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev de yıllardır küresel medyanın omuz vermesiyle şişirilen Ermenistan algısının kâğıttan kaplan olduğunu dünya kamuoyuna tekrar duyurmuş oldu. Ermenistan’dan gelen açıklamalarda ise tüm bu kayıplar ve yenilgiler bir “gerçi çekilme” olarak sunulmaya çalışılıyor. Fakat görünen tablo gerçek durumun çok farklı olduğunu ve Ermenilerin çatışmaların yaşandığı cephelerde mağlup olduğunu bariz şekilde gösteriyor.

Cephede yenilen Ermenistan ordusunun başvurduğu yöntemlerden biri ise sivil katliamlarına devam etmek. 1990’lı yılların başında, başta Hocalı bölgesinde olmak üzere sivil katliamlar yapan Ermenistan, şimdi de cephedeki yenilgilerini örtmek için Azerbaycan’ın Gence şehrine füze saldırıları yapıyor. Şu ana kadar onlarca sivil bu saldırılarda hayatını kaybetti; onlarca ev enkaza dönüştü.

Çatışma bölgesinin dışında yer alan bu bölgelere yapılan saldırılar aslında uluslararası sözleşmelere göre savaş suçu kapsamında. Fakat daha önce de benzer suçları işlemesine rağmen, Ermenistan devleti, bir yaptırımla yüzleşmeyeceğini bildiği için, benzer suçları tekrar işlemekten kaçınmıyor. Küresel örgütlerin sessizliğini bir onay şeklinde değerlendiren Ermenistan’ın sivil yerleşim bölgelerine saldırılarını sürdürme ihtimali yüksek. Oysa uluslararası toplumun kendi ilke ve kurumlarının prestiji için bile olsa bu saldırılar karşısında sessiz kalmaması gerekirdi.

Batı medyası üç maymunu oynuyor

Öte taraftan uluslararası ölçekte yayın yapan büyük medya kuruluşlarının Gence saldırısı ve genelde sivil katliamlar karşısındaki yaklaşım biçimi başlangıcından bu yana problemli. Küresel örgütlerin ve politik güç merkezlerinin taraflı olduğu bir düzlemde, aynı ülkelerin uzantısı konumundaki medyadan tarafsızlık beklemek rasyonel olmasa da, gazetecilik ilkeleri konusunda evrensel vaazlar vermekte tereddüt göstermeyen medya kuruluşlarının tutumları Ermenistan taraftarlığı konusunda bir adım öne çıkıyor. Haber ve yorumlarda “Türk saldırganlığı” ifadesine yoğun şekilde rastlanabiliyor.

Bu bağlamda Rusya’nın Sputnik, Fransa’nın Agence France Presse (AFP) ve France 24, İngiltere’nin BBC ve Reuters ile ABD’nin Associated Press (AP) haber ajansları tarafından sürdürülen genel yayın politikası sorunlu içeriklere sahip. Gence saldırısından sonra New York Times, Wall Street Journal ve CNN gibi kuruluşlar saldırıya yer vermediler. Örneğin AP tarafından geçilen haberde önce Ermenistan Savunma Bakanlığı’nın saldırıyı inkâr haberi verildi; sonrasında ise AP konuya ilişkin haberinin giriş cümlesinde "Azerbaycan Ermenistan'ı ikinci büyük kentini balistik füzeyle vurmakla suçladı" ifadesi kullanılarak saldırganın, katliamı yapan tarafın açıklaması öne çıkarıldı. Genel olarak yayınlarda Ermenistan Başbakanı Paşinyan’a mikrofon uzatılarak Ermeni tezlerinin dolaşıma sokulması yönünde yaygın bir çaba var.

Öte taraftan İran devlet televizyonu Press TV de bu halkanın içinde. Press TV yayınlarında net ifadelerle Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik karalama kampanyasına girişmiş durumda ve bu söylemini tipik yeni oryantalist yaklaşımın örtülerinden “sultan”, “imparatorluk” türünden ifadelerle donatmış durumda. Yayınlarda genelde Ermenistan’ın tezleri savunuluyor. Katar’a bağlı İngilizce yayın yapan El-Cezire’deki bazı haberlerde de Ermenistan yanlısı içerikleri görmek mümkün. Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan tarafından fonlanan medya kuruluşlarında ise tümüyle Ermenistan tezleri yer alıyor.

Büyük medya kuruluşları aslında gerçeği bilmelerine rağmen “görmedim, duymadım, bilmiyorum” şeklinde üç maymunu oynamaya devam ediyorlar. Bu tavırlarını yedi maddede özetlemek mümkün.

Batı medyasının yedi günahı

Birincisi, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından Azerbaycan toprağı olarak defalarca tanımlanan Dağlık Karabağ bölgesindeki Ermenistan işgali açık şekilde vurgulanmıyor. Ermenistan’ın oradaki varlığı BM tarafından “işgal” olarak tanımlanmış olmasına rağmen, Ermenistan’ın bu toprakları sahiplerine bırakarak barışçıl bir şekilde neden geri çekilmediği (muhtemelen Ermenistan’ı üzmemek için) yeterince sorgulanmıyor. Yayınlarda bu bölge için genelde “ihtilaflı bölge” ifadesine yer veriliyor veya “Azerbaycan’ın iddiasına göre” ifadesi öne ekleniyor.

İkincisi, Ermenistan’ın Gence’ye yaptığı balistik füze saldırısında hayatını kaybeden onlarca sivile dair haberler hem vaktinde verilmedi hem de katliamın boyutlarını göstermeye yetecek kadar görüntü haberlere eklenmedi. Ermenistan ile “katliam” kavramını yan yana getirmekten itinayla uzak durulan bir tavır egemen durumda. Halbuki sivil katliamlar yapıldı ve devamının geleceğine dair bir karamsarlığı hem bu sessizlik hem de Ermeni tarafının açıklamaları maalesef düşündürüyor.

Üçüncüsü, sivillerin hayatını kaybettiği saldırıya dair haberde gerçek bilgi açıkça ortada olmasına rağmen, bunun yerine sivil ölümler “Azerbaycan’ın suçlaması ve iddiası” şeklinde sunuldu. Böylesi sivil katliamlar karşısında, savaşan iki taraftan birinin söylemini besleyecek bir dil kullanılması ve olguyu zayıflatmak için “iddia” kelimesinin araya sıkıştırılması planlı bir tutuma işaret ediyor. Yani “Ey okuyucu! İnanmasanız da olur; bu zaten savaşan taraflardan birinin iddiası ve bunu rakibini karalamak için yapıyor” denilmiş oluyor.

Dördüncüsü, Ermenistan devleti Dağlık Karabağ bölgesine (başta Latin Amerika, Suriye ve Lübnan olmak üzere) çeşitli bölgelerden yabancı teröristler taşımasına rağmen, Batı medyası buna hak ettiği şekilde yer vermedi. Halbuki terör örgütü PKK unsurlarının da içinde yer aldığı grupların İran üzerinden bölgeye taşındığı konusunda çokça görüntü ve ses kaydı mevcuttu. Bunun aksine, gerçek olmamasına rağmen, Azerbaycan’ın bölgeye yabancı savaşçı getirdiği yönündeki Ermeni propagandasını tekrarladı.

Beşincisi, uluslararası medyaya bağlı gazeteciler çatışmayı takip edebilmek için büyük ölçüde Ermenistan tarafına seyahat etti ve etmeye devam ediyor. Halbuki olması gereken, bölgedeki durumun her iki taraftan da takip edilmesiydi. Fakat tek taraflı bir takip süreci, doğal olarak önyargıyı da beraberinde getiriyor. Bunun yansımalarını haberlerde görmek mümkün.

Altıncısı, küresel medyadaki Ermenistanlı veya Ermeni diasporasına yakın gazetecilerin çabası ideolojik gazeteciliğin yansımalarına sahip. Bu tür haberlerden biri The Washington Post tarafından Isabelle Khurshudyan (üç yazardan biri) imzasıyla yayımlandı [1] ve haberin başlığında bile Suriyeli paralı askerlerin Dağlık Karabağ’daki çatışmalarda öldüğü yalanı, Türkiye bağlantısı kurularak verildi. Benzer şekilde Sputnik ve Russia Today’in Genel Yayın Yönetmeni Margarita Simonyan’ın Ermeni kökenli olması, bu yayın organlarında taraflı bir dil kullanılmasında Rusya’nın devlet politikasından daha fazla rol oynuyor.

Sputnik Türkçe’de dengeli bir dil kullanılırken bu etki özellikle Sputnik’in İngilizce yayınlarında daha belirgin. Putin’in Dağlık Karabağ’a yabancı teröristlerin getirilmesi konusundaki yaklaşımını, gerçek dışı olmasına rağmen, Suriye ve Libya’dan buraya Azerbaycan tarafından getirildiği iddia edilen savaşçılar bağlamında ele almışlar. Gerçekte bölgeye Ermenistan tarafından (başta PKK’lı teröristler olmak üzere) çeşitli bölgelerden getirilen yabancı teröristlere ise hiç değinilmiyor. Sputnik İngilizce yayınlarının sosyal medya hesabından sürece dair yapılan paylaşımlarda bir kilise görselinin sürekli kullanılması ise ilginç. Konuyla hiç ilgisi olmamasına rağmen, herhangi bir haber için bile kilise görseli tercih edilmiş. Bir diğer detay ise Minsk grubu olarak ABD, Fransa ve Rusya’nın Karabağ’daki sorunun çözümü konusunda barışçıl müzakerelere çağrıda bulunması konusu aktarıldıktan sonra, sürekli Türkiye’nin Azerbaycan’ı saldırganlığa teşvik ettiği ve bu yönde desteklediği bağlamında cümlelere yer verilmesinde öne çıkıyor. Bu doğrudan Türkiye’yi ötekileştiren bir yaklaşım olarak okunabilir.

Yedincisi, Batı medyası uzun süredir kapıldığı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan karşıtlığını yeniden tedavüle sokmuş durumda. Azerbaycan devletinin işgal edilmiş topraklarını geri alma sürecinde Batı medyasında çıkan analizlerde bu karşıtlığın izlerini görmek mümkün. Hatta hikâyeyi İlham Aliyev’den daha çok Erdoğan karşıtlığı üzerinden kurgulama çabasındalar.

Dolayısıyla küresel ağa sahip, etki kapasitesi yüksek medya kuruluşlarının böylesine taraflı bir yaklaşıma mahkûm olmaları, gazeteciliğin temel kriterleri bakımından büyük bir hayal kırıklığını ve çoğu yerde ideolojik gazeteciliğin izlerini barındırıyor. Türkiye’nin son 200 yıllık serüveninde yakından tanıdığı ve artık kanıksadığı bu önyargı mekanizması, bugün Azerbaycan’ın haklı davasını örtmek ve sesinin duyulmasını engellemek için çalıştırılmış durumda. Fakat eskisi kadar etkili olamıyor.

[İstanbul Medipol Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi olan Doç. Dr. Yusuf Özkır aynı zamanda Kriter dergisinin yayın koordinatörüdür]

[1] https://www.washingtonpost.com/world/middle_east/azerbaijan-armenia-turkey-nagorno-karabakh/2020/10/13/2cdca1e6-08bf-11eb-8719-0df159d14794_story.html



google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html