BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Amerika Birleşik Devletleri sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Amerika Birleşik Devletleri sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

20 Ekim 2017 Cuma

ABD Dünyadaki Başta Gelen Terörist Devlettir

O entelektüel dünyanın süper starı, üretken bir yazar ve kendini anarşist olarak ilan eden bir kişi, 86 yaş onu hiç yavaşlatmış görünmüyor. Hala kendi ateş hattı olan Batı’da adaletsizliğe karşı ağzına geleni söylüyor. Onunla, Noam Chomsky ile tanışmak üzre Amerika Birleşik Devletleri’ne geldim ve Massachusetts Institute of Technology’deki (MIT) ofisinde bir araya geldik. Karşınızda Global Conversation’daki konuğum.
Noam Chomsky kimdir?
Noam Chomsky 7 Aralık 1928 tarihinde ABD’nin Philadelphia kentinde dünyaya geldi
Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) çalışmaya 1955 yılında başladı
O ünlü bir dilbilimci, filozof ve politik aktivist
1950’lerden itibaren eserleri dilbilimi alanında devrim yarattı
Vietnam Savaşı karşıtlığıyla göze çarptı
İktidardaki elitlere karşı çıkıyor ve ABD ile Batı’nın dış politikasını keskin bir dille eleştiriyor
Yazdığı yüzlerce kitabı bulunuyor
Bizimle olduğunuz için çok teşekkürler. 2015 yılında dünya huzursuz bir yer gibi gözüküyor. Fakat büyük resme bakarsak oyunun genel durumu hakkında iyimser misiniz, kötümser mi?
Noam Chomsky: Küresel sahnede görüntü: Hayatta kalma şansını azaltacak keskin bir uçurumdan düşmek yolunda kararlı bir şekilde ilerliyoruz.
Bu uçurum nedir?
Aslında iki tane var. Birincisi çevresel felaket ve bizim onunla başa çıkmak için yeterli zamanımız yok ve yanlış yöne doğru gidiyoruz. Diğeri ise 70 yıldan bir süredir devam ediyor, gittikçe yükselen nükleer savaş tehdidi. Kayıtlara bakarsanız hayatta kalmamız bir mucize.
Çevresel konulara bakalım. İzleyicilerimizden sosyal medyadan sorularını göndermelerini istedik. Çok sayıda soru var. Enoa Agoli’den şu soruyu aldık, çevre konusuna baktığınızda ve bir filozof bakış açısıyla, iklim değişikliği hakkında ne düşünüyorsunuz?
İnsan türü yaklaşık 100 bin yıl yaşında ve şu anda tarihteki çok ender anlardan biriyle karşı karşıya. Bu tür çok yakında karar vereceği bir noktada. Belki önümüzdeki bir kaç jenerasyon ya zeki yaşam denilen deneylerine devam edecek veya onu yok etmeli miyiz yönünde karar verme durumunda. Demek istediğim bilim insanları ezici bir çoğunlukla kabul ediyor ki eğer torunlarımıza umut dolu bir yarın bırakmak istiyorsak fosil yakıtlarımızın çoğunluğunu toprak altında bırakmalıyız. Ama bizim toplumsal kurumlarımız her damlasını damıtmak için baskı yapıyor. Bunun etkileri, insanların neden olduğu sonuçların iklim değişikliğine etkileri çok uzak olmayan bir gelecekte felakete neden olacak ve biz bu uçuruma doğru yarışıyoruz.
Nükleer savaş açısından İran konusunda bir ön anlaşmaya varıldığını görüyoruz. Bu dünyanın potansiyel olarak daha güvenli bir yer olabileceği yönünde size bir umut ışığı veriyor mu?
Ben İran ile müzakerelerden yanayım ama derinden kusurlu olduğunu düşünüyorum. Ortadoğu da azgınlık yapan, şiddetini taşıyan, terör eylemleri gerçekleştiren, sürekli yasadışı eylemler yürüten iki devlet var. İkisi de büyük nükleer silahlı devletler ve nükleer silahları var. Ve onların nükleer silahları kaile alınmıyor.
Ve kimi tam olarak kastediyorsunuz?
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail. Dünyanın ana nükleer devletleri. Demek istediğim Uluslararası araştırmaların neden Amerikan araştırma kurumları tarafından yapıldığının nedeni var. Birleşik Devletler ezici bir farkla dünyadaki en büyük tehdit olarak kabul edilir. Başka bir ülke yanına bile yaklaşamaz. İşin ilginci Amerikan medyası bunu yayınlamayı reddetti. Ama böyle gitmez.
“Amerikan Başkanı Obama’yı itibarlı bulmuyorsunuz. Fakat bu anlaşma sizi biraz daha iyi yönünden düşündürmüyor mu? Nükleer savaş tehdidini azaltmak için çalışıyor olması?”
Aslında çalışmıyor. O, daha yeni ABD’nin nükleer silah sisteminin modernizasyonu için 1 trilyon Dolarlık bir programı başlattı. Bu yüzden Nükleer Bilim Adamlarının Bülteni tarafından oluşturulan ünlü Kıyamet Günü Saati bir kaç hafta önce gece yarısına iki dakika kalaya yaklaştırıldı. Gece yarısı bir son. Şimdi üç dakikada. Büyük bir savaş korkusunun yaşandığı Regan döneminin başından bu yana yani son 20 yıldan bu yana en yakını.
“İran açısından ABD ve İsrail’e değindiniz. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu açıkça İran ile nükleer anlaşmanın hayata geçmesini istemiyor. Ve şunu diyor…
Bu ilginç, neden olduğunu ona sormalıyız.
Neden?
Neden olduğunu biliyoruz. İran’ın bölgenin standartlarıyla karşılaştırdığınızda bile düşük askeri harcamaları var. Birleşik Devletler orada dursun. İran’ın stratejik doktrini savunma. Bir saldırıyı, diplomasinin başlatılabilmesine kadar durdurmak için dizayn edilmiştir. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, iki haydut devlet, bu caydırıcılığa tahammül etmek istemiyor. Beyniyle düşünen hiçbir strateji uzmanı İran’ın nükleer silah kullanacağını tahayyül edemez.. Buna hazırlanmış bile olsa, ülkeleri buharlaşacak. Ne düşünürseniz düşünün yönetimdeki din adamları bile her şeyin yok olduğunu görmek istemez.
Bu konu hakkında bir soru daha sosyal medyadan, Morten A. Andersen’dan geliyor. İlk etapta ABD’nin İsrail’e tehlike oluşturabilecek bir anlaşmaya ulaşacağına inanıyor musunuz?
Amerika Birleşik Devletleri İsrail’e tehlike oluşturacak çok ciddi sürekli eylemler gerçekleştirmekte. Bunu İsrail politikasını destekleme adı altında yapıyor. Son 40 yılda İsrail için en büyük tehlike kendi politikaları oldu. 40 yıl önceye giderseniz, 1970’lere İsrail dünyada en çok saygı duyulan ve beğenilen ülkelerden biriydi. Çok olumlu tutumları vardı. Şimdi ise dünyada en az sevilen ve korkulan ülkelerden biri. 70’lerin başında İsrail bir karar verdi. Bir seçenekleri vardı ve onlar güvenliği genişletmede karar verdiler ve bu tehlikeli sonuçları beraberinde getirdi. Benim ve tabii başka kişilerin yazdığı gibi eğer güvenliği genişletmek isterseniz bu iç dejenerasyonu, öfkeyi, muhalefeti, izolasyonu ve muhtemel nihai yıkımı beraberinde getirir. Ve bu politikaları destekleyerek Amerika Birleşik Devletleri İsrail’in karşı karşı kaldığı tehditlere katkı sunmaktadır.
“Bu beni terörizm konusuna getiriyor. Çünkü bu küresel bir yıkım ve bence sizi de içine alırsak bir çok kişi bunu Amerika’nın dünya çevresindeki terör politikasının geri yansıması olarak görüyor. ABD ve müttefikleri dünyada gördüğümüz terör saldırılarından ne kadar sorumlu?”
Bugüne kadarki dünyanın en kötü terörist harekatını hatırla, bu Washington tarafından yönetildi. Bu küresel suikast kampanyası. Bu ölçekte bir terörist kampanya var olmamıştır.
Küresel suikast kampanyası derken?

İHA (İnsansız Hava Aracı) kampanyası. Bu tam olarak olan şey. Amerika Birleşik Devletleri dünyanın büyük bölümünde sistematik olarak, halka açık olarak, – bu söylediklerimle ilgili gizli hiçbir şey yok , hepimiz biliyoruz – Amerikan hükümetine bir gün zarar verebilir şüphesiyle kişilere düzenli suikast operasyonları yapıyor. Bahsettiğiniz gibi gerçekten de bu terör yaratıyor. Yemen’de bir köyü bombaladığınız ve belki eğilimli belki değil bir kişiyi öldürdüğünüz zaman, yaşanan yere komşu diğer insanların nasıl tepki vereceğini düşünüyorsunuz? İntikam alacaklar

Chomsky: ABD dünyadaki başta gelen terörist devlettir

Amerikalı akademisyen Noam Chomsky Press TV'ye eğer uluslararası kanunlar uygulansa Amerika Birleşik Devletleri başta gelen terörist devlet olarak tanımlanacak, diyor.
Chomsky Salı günü Press TV ile yaptığı röportajda, “Terörizmin resmi tanımlarını yaptım ki bunlar çok iyiydi, yaptığım bu tanım Amerika Birleşik Devletleri ve İngiliz kanununda yer aldı, iyi bir tanımdır ama bir kusuru vardır; eğer bunu uygularsanız, bu, ABD dünyada en başta gelen terörist devletlerden birisidir, sonucunu verir”, dedi.
Akademisyen kendisinin, Ronald Reagan'ın 1980'lerde başkan olduğunda Amerika Birleşik Devletleri tarafından sürdürülen sözde teröre karşı savaşı haber verdiğini de sözlerine ekledi.
Chomsky, “ 1981'den bu yana terörizm hakkında yazıyorum, Ronald Reagan Beyaz Saray'a gelip teröre karşı savaş Amerikan politikasının en önemli öğesi olacak dediğinden bu yana”, şeklinde konuştu.
Chomsky, “Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere saldırı için ince bir yasal örtü sağlamaya çalıştı. Yasal örtü, bildiğiniz gibi, Saddam kitle imha silahları programlarına son vermedi (demekti)”, diyerek 2003 yılında Irak'ın Amerika Birleşik Devletleri öncülüğünde işgalinin meşruiyetini sorguladı.
Amerika Birleşik Devletleri öncülüğündeki kuvvetler 2003 yılında Irak'a saldırdı ve kitle imha silahlarına sahip olduğu bahanesiyle Saddam Hüseyin'i devirdiler. Ancak Irak'ta hiçbir zaman kitle imha silahı bulunmadı.
Amerika Birleşik Devletleri öncülüğündeki operasyonun zirvesinde Irak'ta 170 bin Amerikan askeri ve 500'den fazla üs bulunuyordu.
ABD öncülüğündeki müdahalenin ve ülkenin devam eden işgalinin sonucu olarak bir milyondan fazla Iraklı öldürüldü.

12 Eylül 2017 Salı

PKK, DEAŞ, Barzani gizli ortaklığı!.

Barzani yönetiminin referandum girişimi, terör örgütü PKK/PYD ve DEAŞ aynı projenin ortakları... Irak ve Suriye'de son dönemde yaşananlar işte bu gizli işbirliğini ortaya koyuyor...
Irak'ın kuzeyinde Barzani'nin "bağımsızlık" referandumu girişimi ile terör örgütü PKK/PYD'nin Suriye'nin kuzeyinde bir terör koridoru oluşturmak ve bölgenin demografik yapısını değiştirmek suretiyle yaptığı harita çalışması aslında tek bir proje...
Yani PKK, DEAŞ ve Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesud Barzani aynı projeye hizmet eden gizli ortaklar ve ortak bir akıl tarafından yönetiliyorlar... Son dönemde yapılan bahsedeceğimiz hamleler de işte bu danışıklı dövüşü gözler önüne seriyor...
DEYRİZOR'DA PKK İLE DEAŞ ANLAŞTI
Terör örgütü DEAŞ, 2014 yılından bu yana kontrolünde bulunan Suriye'nin petrol zengini Deyrizor kentini adeta anahtar teslim PKK/PYD'ye bırakıyor...
Terör örgütü PKK/PYD'nin Amerika Birleşik Devletleri'nin desteğiyle DEAŞ'a karşı başlattığı sözde operasyonda Suriye-Irak sınırındaki Deyrizor'da iki günde çatışmaksızın yaklaşık 45 kilometre ilerlemesi bu gizli anlaşmayı ortaya koyuyor.
Amerika Birleşik Devletleri, Rus bombardımanı altında Deyrizor'dan kaçırdığı DEAŞ'lı teröristlerin bir kısmını da Irak'ta Kerkük'ün batı komşusu Havice'ye taşıdı. Haseke bölgesinden biraz farklı olarak burada yapılan şey ise yine "etnik temizlik"...
Barzani bu referandumla kadim Türkmen kenti Kerkük'ü de Kürtleştirmeyi amaçlarken, Amerika'nın hem DEAŞ'lı hem de PKK'lı teröristleri Kerkük'e taşıması bu gizli ortaklığın bir hamlesi daha...
Amerika Birleşik Devletleri Türkiye'nin tüm itiraz ve uyarılarına rağmen terör örgütü PKK'nın Suriye kolu PYD'ye arka çıkarak silah ve lojistik desteğini sürdürüyor...
Terör örgütü DEAŞ'la mücadele bahanesiyle PKK/PYD'ye silah yardımı yaptığını savunan Washington Yönetimi'nin bu iddiaları Türkmen ilçesi Telafer'de bir kez daha çürüdü. Ancak bu defa çok daha çarpıcı bir gerçek ortaya çıktı...
Telafer operasyonu sırasında Irak ordusu DEAŞ'lı bir grup teröristi yakaladı, yapılan baskında ABD yapımı Javelin füzeleri bulundu. Böylece sadece PKK/PYD unsurlarının değil DEAŞ'ın da Amerikan silahlarını kullandığı tespit edildi. Yani Amerika bölgeye sevk ettiği silahları PKK/PYD ile DEAŞ arasında adeta kardeş payı yaptı...
REFERANDUMLAR KİMİN PLANI?
Kuzey Irak'ta ve Suriye'nin kuzeyinde düzenlenmesi planlanan eşzamanlı referandumların arkasında yine Amerika Birleşik Devletleri var...
"Kimyasal silah üretildi" iddiası ile 1991'de Irak'ı işgal edip kuzeyini özerkleştiren ABD, aynısını 25 yıl sonra Suriye'de yaptı.
Barzani ise içten ve dıştan gelen tüm tepkilere rağmen 25 Eylül'de yapılması planlanan "bağımsızlık" referandumunu gerçekleştirmekte ısrar ediyor.
Terör örgütü PKK/PYD ise kantonları devletleştirme amacıyla 28 Eylül'de sandık kuracak. Bir sonraki adım, iki bölgeyi de tek çatıda birleştirmek.
Mesud Barzani referandum dayatmasını sürdürürken, Türkmen halkına 'referandumu boykot edin' çağrısı yapan Türkmen partileri, referandum sonucunun kabul edilmeyeceğini ve yok sayılacağı belirtiyor.
Barzani yönetiminin referandum hamlesini 'tehlikeli bir girişim' olarak değerlendiren Bağdat hükümeti ile birlikte Irak Türkmenleri ve Hristiyan azınlık temsilcileri 25 Eylül referandumuna karşı olduklarını ilan etti.

ORTADOĞU YENİDEN Mİ ÇİZİLİYOR?

Barzani yönetimine bu referandum girişiminde destek veren tek ülke İsrail...
Ankara, Bağdat ve Tahran bu referanduma karşı çıkıyor...
İran sınırından Akdeniz'e uzanan kuşak bir Amerika, İngiliz ve İsrail projesi...
İşte 1991 Körfez Savaşı'ndan bu yana adım adım, ince ince işlenen bu projeyle batı Irak ve Suriye üzerindeki emperyalist emellerini harekete geçirirken, Türkiye ile Arap/İslam dünyası arasındaki bütün bağları koparmayı, Türkiye'nin güney sınırlarına kalın duvarlar örmeyi, Türkiye'yi yeniden Anadolu'ya hapsetmeyi ve Türkiye'yi küçültmeyi amaçlıyor.
Yani bugün karşı karşıya olduğumuz bu tablo, bir Kürt meselesi, sadece Irak'ın kuzeyinde ve Suriye'nin kuzeyinde bağımsız Kürt devletleri kurarak, bu iki bölgeyi tek çatı altında birleştirme meselesi değil...
Birinci Dünya Savaşı'nın ardından İngiliz Casus Lawrence ile 'çöl kraliçesi' olarak bilinen Gertrude Bell'in Ortadoğu sınırlarını cetvelle çizdiği gibi bugün de bölgenin yeniden dizaynı, güçlü ülkelerin küçültülmesi, haritaların yeniden çizilmesi ve bölgenin küçük şehir devletlerine, garnizon devletlere dönüştürülüp denetim altına alınması meselesidir.
PKK, DEAŞ ve Barzani'yi aynı projede kullanan ortak akıl Müslüman coğrafyanın işgali ve paramparça edilmesi için etnik çatışmaların, mezhep çatışmalarının, daha mikro düzeyde kimlik ayrışmalarını özellikle servis ediyor.
Türkiye'nin siyasi istikrarını hedef alan aynı ortak irade terör örgütü FETÖ ile 15 Temmuz'da yaptıkları hain darbe girişimi ile 250 vatandaşımızı şehit etmişti...
İşte bu bağlamda Irak ve Suriye'de DEAŞ'a karşı verilen sözde mücadele kapsamında yürütülen operasyonlarda son aşamaya gelinmesi, bu iki ülke başta olmak üzere Ortadoğu'nun nasıl şekilleneceği konusunda küresel ve bölgesel aktörlerin arasındaki örtülü mücadele ve gerilimlere neden oluyor.
Bu örtülü savaş Türkiye'nin bölgesel çıkarları ve ulusal güvenliğini tehdit ettiği için Türkiye'yi çok yakından ilgilendiriyor.
Bu çerçevede Ankara, Irak ve Suriye politikalarını yeniden şekillendiriyor... Özellikle Irak'ta merkezi hükümet ile ilişkilerini güçlendiriyor, iç savaşın patlak verdiği Suriye'yi başından beri Suriyelilerin yönetmesi gerektiğini savunuyor.
Başka bir deyişle Müslüman coğrafyanın merkezinin emperyal güçler tarafından işgal altında olduğu bu süreçte Irak ve Suriye'de Türkiye'nin içinde yer almadığı hiçbir çözümün ve denklemin uzun vadede başarılı olma şansı yok.

4 Şubat 2018 Pazar

Uzmanlar uyardı! ABD'yi bekleyen PKK tehlikesi

Uzmanlar ABD'nin, terör örgütü PYD'ye verdiği silah desteğinden dolayı uluslararası mahkemelerde yargılanabileceğini belirtiyor.


ABD PKK İTTİFAKININ RESMİ

Türk Silahlı Kuvvetlerince, Afrin'deki terör örgütlerine yönelik yürütülen Zeytin Dalı Harekatı, ABD'nin PYD'ye verdiği silah desteğini bir kez daha gündeme getirdi. ABD'nin, birçok ülkenin terör listesinde bulunan PKK'nın Suriye uzantısı PYD'ye silah desteği, kamuoyunda büyük tepki çekiyor.
ABD'nin silah desteğinin hukuki boyutunu AA muhabirine değerlendiren uzmanlar, bu durumun gelecekte uluslararası mahkemelere taşınabileceğine işaret etti.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Adem Sözüer, ABD ve Avrupa Birliği'nin PKK'yı terör örgütü olarak kabul ettiğini hatırlatarak, PYD'nin, PKK tarafından kurulan ve yönetilen bir örgüt olduğuna dair kuşku bulunmadığını söyledi.

Prof. Dr. Sözüer, PKK ve PYD'nin yönetici kadrolarının neredeyse aynı kişilerden oluştuğuna dikkati çekerek, şöyle konuştu:

"ABD'nin, PYD yani PKK'ya desteği, niteliği, kapsamı ve süresi dikkate alındığında, DEAŞ ile mücadele gerekçesi ile izah edilemez ve meşru görülemez bir boyuttadır. Türkiye'nin somut verilere dayalı itirazlarına rağmen Amerika Birleşik Devletleri PKK/PYD'yi her açıdan destekleyip büyük bir silahlı güç haline getirmiş, halen de destek ve iş birliğini sürdüreceğini beyan etmektedir. Bu gelişmeler karşısında Amerika Birleşik Devletleri'nin 'ben sadece DEAŞ'a yönelik kullanılsın diye silah veriyorum' gerekçesi, inandırıcı ve hukuken geçerli değildir."

Birleşmiş Milletler (BM) önderliğinde akdedilen pek çok uluslararası antlaşmanın, terör örgütlerine ya da insanlığa karşı suç, savaş suçu ya da soykırım suçu işleyen örgütlere silah sağlanmasını yasakladığını hatırlatan Sözüer, bunlardan bazılarına ABD'nin de taraf olduğunu dolayısıyla bu antlaşma hükümlerinin ihlalinin de söz konusu olabileceğini söyledi.

Sözüer, PYD'nin Suriye'de DEAŞ ile mücadele adı altında, etnik temizlik yaptığı konusunun sürekli gündeme geldiğini, ABD'nin bu tür eylemlerden de sorumluluğunun söz konusu olabileceğini vurgulayarak, "PKK/PYD'nin ABD tarafından bu şekilde desteklenmesi, terörle mücadele konusundaki uluslararası sözleşmelere ve BM sözleşmesindeki içişlerine müdahale etmeme yasağına da aykırıdır. 

Şayet ABD Türkiye'nin insanlarını, maddi varlıklarını ve toprak bütünlüğünü terör yöntemleri kullanarak hedef alan terör örgütlerine silah, mühimmat vermenin yanı sıra başka pek çok yönden desteklemeye devam ederse bu durum adeta ABD'nin kendi silahlı kuvvetleriyle Türkiye'ye saldırması anlamına gelir. Hukuki açıdan Türkiye'ye yönelik bu saldırı BM sözleşmesinin ikinci maddesindeki saldırı yasağının ihlalidir." ifadelerini kullandı.

Bu konuda örnekler de veren Prof. Dr. Sözüer, şöyle konuştu:

"ABD'nin Nikaragua'daki kontrgerillalara silah sağlamasını da içeren uyuşmazlık. Bu olay Uluslararası Adalet Divanı'nın önüne gelmiş ve 1986 yılında Divan, ABD aleyhine karar vermiştir. Divan, kararında açıkça ABD'nin BM sözleşmesi 2/4 maddesinde belirtilen ve uluslararası hukukun emredici kuralı (jus cogens) olan kuvvet kullanma yasağını ihlal ettiğini belirtmiştir. Dolayısıyla benzer bir durum olarak PKK'nın silahlandırılması bağlamında ABD'nin Türkiye'ye karşı kuvvet kullanma yasağını ihlal ettiğini değerlendirmek mümkündür."

- "ABD'nin desteği, BMGK kararlarına aykırı"

ABD'nin bir terör örgütünü silahlandırmak, eğitim vermek gibi doğrudan terörizmi destek faaliyetler içine girdiğini belirten Sözüer, şöyle devam etti:

"Bu durum Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) aldığı 1371(2001) ve geçen yıl oy birliği ile kabul edilen 2370 (2017) sayılı kararlarına aykırılık teşkil etmektedir. Zikredilen son kararla birlikte 1371 sayılı karar tekrar onaylanmış ve devletlerin teröristlere hiçbir surette destek vermemesi gerektiği hususunun yanında devletlerin teröristlere silah sağlamasının önüne geçilmesi gerektiği özellikle vurgulanmıştır. Ayrıca söz konusu kararın 7. maddesi, üye devletlerin ulusal, bölgesel ve uluslararası düzeyde uluslararası hukuka uygun bir şekilde çatışma bölgelerinde devletleri, teröristlerin silahlandırılmasına karşı tedbir almaya çağırmaktadır."

Sözüer, BMGK'nin 1371 sayılı karar ve uluslararası hukukun genel ilkeleri uyarınca da bir devletin silahlandırılmış gruplar oluşturarak başka bir devletin sınırlarına saldırtmak üzere örgütleme veya bunu teşvik etmekten kaçınması mecburiyeti olduğunu vurgulayarak, "Bu nedenle ABD'nin haksız fiil sorumluluğu nedeniyle sorumluluğu doğabilecektir. Bu noktada Uluslararası Adalet Divanı'na müracaat meselesi gündeme gelebilir. 

BM Güvenlik Konseyinde veto hakkı olan ABD ve diğer ülkelere karşı, yaptırım kararı alınamıyor. Bu nedenle ABD yetkililerinin yargılanacağı Ruanda veya Yugoslavya örneklerinde olduğu gibi ad hoc mahkemeler kurmak pek mümkün değil. 

Bu noktada Türkiye veya başka bir ülkenin kendine yönelik olsun olmasın, terör suçları kendi ülkesinde işlenmese dahi yargılama yetkisine sahip. Örneğin Irak işgalinde işlenen savaş suçları dolayısıyla dönemin ABD yetkililerini ülkeler kendi mahkemelerinde yargılayabilirler. Türkiye de PKK/PYD verdiği silahlar nedeniyle ABD yetkililerini yargılayabilir."değerlendirmesinde bulundu.

ABD'nin tıpkı Suriye gibi Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne taraf olmadığını hatırlatan Prof. Dr. Sözüer, şunları kaydetti:
"Ceza hukuku anlamında ABD'nin sorumluluğu PKK terör örgütünün uzantısı gruplar üzerindeki 'etkin kontrolü' nedeniyle doğabilir. 

Uluslararası Ceza Hukuku normlarının uygulanması konusunda ise daha büyük mesele ABD'nin ve Suriye'nin Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin tarafı olmamasıdır. Bugüne değin Vietnam, Afganistan, Irak ve Libya gibi ülkelerde işlenen savaş-insanlık suçları, pek çok ülkede organize edilen kanlı darbeler, Guantanamo'daki işkenceler dolayısıyla ABD'yi Uluslararası Ceza Hukuku bakımından sorumlu tutacak etkin bir mekanizma oluşturulamamıştır."

- "Türkiye, ABD'yi uluslararası bir mahkemeye götürürse onu mahkum edecek bir güç vardır"

Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Prof. Dr. Hüseyin Bağcı ise Türkiye'nin istemesi durumunda ABD'nin PYD'ye verdiği silah desteğini uluslararası mahkemelere taşıyabileceğini anlattı.

ABD'nin PYD'ye verdiği silahlardan dolayı Türkiye ile olan ilişkilerinin büyük oranda zedelendiğini belirten Bağcı, "Ancak gerek Türk tarafı gerek Amerikan tarafı bu konuda şu ana kadar bir adım atmadı. Yani Türkiye başından itibaren isteseydi bunu uluslararası mahkemelere götürebilirdi ama götürmemeyi tercih etti. Yani Türkiye bunu uluslararası mahkemelere götürmeme hakkını kullandı. Götürdüğü zaman ne olur, bunun tarihte bazı örnekleri var İngiltere ve Fransa'nın müstemleke tarihlerinde. Götürürse problem çıkabilir ama genelde ittifak üyesi ülkeler, bu gibi durumlarda daha çok diplomatik ve siyasi çözüm yolunu tercih ederler. Olayı uluslararası hale getirmezler." dedi.
Prof. Dr, Bağcı, gelinen kriz itibarıyla Türkiye'nin bunu uluslararası mahkemeye taşıyacak bir durumunun henüz söz konusu olmadığını anlatarak, sözlerini şöyle tamamladı:
"Türkiye'nin bu hakkı kullanmayacağı anlamına gelmez. Önümüzdeki günlerde durum kötüleşirse o zaman Türkiye bu durumu uluslararası mahkemelere götürebilir. 

Türkiye, ABD'yi uluslararası bir mahkemeye götürürse onu mahkum edecek bir güç (mahkeme) vardır. 

Uluslararası İnsan Hakları Mahkemesi'nden tutun da Lahey'deki Savaş Suçları Mahkemesi'ne kadar götürülebilir. Mesela Bosna Hersek olayında biliyorsunuz Miloseviç olayında olduğu gibi katliama neden oldu diye bu tezle de gidebilir. Ama ben bu aşamada Türkiye'nin ABD ile büyük bir krize girmek istemediğini düşünüyorum."

3 Ağustos 2017 Perşembe

Türkiye Üzerinde Oynanan Oyunlar 1.bölüm

ABD’li Yahudi bankacı işadamı David Rockefeller, son yüzyılın en büyük itiraflarını yaptı. Rockefeller’e atfedilen bu itiraflar, aslında hepimizin bildiği tarihi gerçekler..

İşte Rockefeller’in söyledikleri:

TÜRKİYE’YE ADNAN MENDERES ZAMANINDA “MARSHALL YARDIMI” İLE EL ATTIK

Mesela Türkiye’yi ele alalım. Türkler de yıllar boyu komünizme karşı savaşmıştır. 1950’lerde ülke yönetimine bize desteğimizle Adnan Menderes gelmişti. Aslında Menderes bizimle başta gayet güzel bir diyalog kurmuştu. Bizden seçimde aldığı destek karşılığında, Marshall yardımı adı altında devamlı borç alıyor ve ülkesinde yatırımlar yaparak sanayi yapısını geliştiriyordu. Fakat o kadar plansız ve programsız harcama yapıyordu ki ödeme günleri geldiğinde, bizden, borç ödemek için tekrar tekrar borç istemeye başladı. Biz de kendisinden ülkesini yabancı sermayeye açmasını ve bizim şirketlerimize özel imtiyazlar tanımasını, diğer bir deyişle Osmanlı İmparatorluğu’na dayatılan kapitülasyonlar benzeri şeyler talep ettik Menderes bize bunu hiçbir zaman kabul etmeyeceğini söyledi ve bizden uzaklaşamaya başladı. Ülke insanı ilk defa asfalt yollarla tanışıyor, fabrikalar arka arkaya dikiliyordu. Ülkenin çoğunluğu Müslüman olduğu için ülkenin her yerine camiler yaptırıyordu. Menderes bu şartlarda iktidarda ki yerini uzunca bir süre için, sağlamlaştırdığını sanıyordu. Bir darbe ile bu işe bir son verildi ve sonunun öyle bitmesini istemediğimiz halde, çalışma arkadaşlarıyla beraber idam edildi. Sadece CELAL BAYAR kurtuldu, çünkü bir MASONDU ve yakın arkadaşı Papa Roncalli ya da diğer adıyla 23. John, Vatikan’ın baskısıyla onu idamdan kurtardı.

1980 DARBESİ BİZİM İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA YAPILDI

Aynı ülkede gerçekleşen 1980 darbesi de bizim isteklerimiz doğrultusunda yapıldı. O zamanlar ülkede bir solcular, bir sağcılar iktidara geliyor ve bizim isteklerimiz doğrultusunda ülke ekonomisini yönlendiriyorlardı. Fakat Amerika ve Avrupa’da gelişmiş ülkelerin piyasaları doyuma ulaşmışlar ve biz yeteri kadar mal satamaz olmuştuk. Bunun üzerine diğer az gelişmiş ülkelere uyguladığımız planı onları da uygulamak istedik ve serbest piyasa ekonomisine geçmelerini ve ithalatın serbest bırakılmasını talep ettik. Bu istediğimizi kabul etmiş görünüyorlar, fakat işi uzatıyorlardı.

BİNLERCE TÜRK GENCİ UYDURMA İDEOJİLER UĞRUNA CAN VERDİ

En sonunda bu ikilem yine bildiğimiz yollarla, Ordo Ab Chaos ile çözüldü. Yani önce kaos, sonra düzen. Provokatörlerimiz aracılığıyla sağ ve sol ideoloji kavgaları başlatıldı. Aslında başında onay vermiş gibi göründüğümüz Kıbrıs Savaşı’ndan sonra ülkeye uygulanan ambargo sayesinde halk canından bezmiş, ülkede yağ ve tuz bile bulunamaz olmuştu. Karaborsacılar zenginleşirken halk iyice sefalete düşmüştü. Ülkeye gönderilen provokatörlerimiz için bu halkı kışkırtmak hiç zor olmadı. Ülke halkı sağcı ve solcu olarak iyiye bölündü ve çatışmaya başladılar. Olaylar öyle bir dereceye geldi ki, hergün elli-altmış kişi sokak çatışmalarında ölmeye başlamıştı. Bütün ülke terör korkusu altında eziliyordu. İnsanlar akşamları sokağa çıkamaz olmuştu. Her an bir serseri kurşuna hedef olmak vardı. Binlerce Türk genci uydurma ideolojiler uğruna can vermişti. Hükümetler birbiri arkasına iktidara geliyor fakat olayları önleyemiyorlardı. Sonra darbe geldi ve bütün olaylar bıçak gibi kesiliverdi. Zavallı ülke halkı bu sözde başarıyı darbenin bir neticesi olarak gördüler. Çünkü nihayet terörizm sona ermiş, ülkeye huzur gelmişti. Aslında provokatörlerin görevi bitmiş, sahneden çekilmişlerdi. Burada oynanan oyun, halkı umutsuz ve çaresiz bir duruma düşürmek ve onlara bir “kurtarıcı” sunmaktır; ondan sonra bu kurtarıcı ne yaparsan yapsın hemen kabullenecektir.

ÖZAL, İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA KAPILARI SONUNA KADAR AÇTI

Askeri hükümet bir süre devlet yöneticiliği yaptı ve bizim belirlediğimiz bir kişiye yönetimi devretti. Bu Turgut Özal’dı. Özal, tam da bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkenin kapılarını bize sonuna kadar açtı. Bizim şirketlerimiz bu bakir piyasaya kurtlar gibi saldırdılar. İlk önceleri fiyatları çok düşük tutarak yerli sanayinin rekabet gücünü düşürdüler. Ülke artık Amerikan ve Avrupa yapımı mallarla dolmuştu. Sanayi şirketlerimiz stoklarını eritirken finans şirketlerimiz de ülkeyi artan ithalatı karşılayabilmeleri için yüksek faizlerle borç yatağına sürüklüyorlardı. Böylece, gelişmekte olan ülkeler olarak adlandırdığımız bu ülkelerin hemen hemen hepsinde uygulanan ve 80’li yıllarda başlatılan bu proje ile, bütün ülkeler, hem bizlerden aldıkları mallarla sanayi şirketlerimizi zenginleştirmeye devam ediyorlar, hem de bu malların karşılığı olan ödemelerini yapabilmek için bizim finans şirketlerimizden aldıkları yüksek faizli kredilerle, her sene artan bir borç batağına sürükleniyorlar.

TÜRKİYE’DE PARA İTİBAR GÖRDÜ, ARKADAŞ, DOST, AİLE GİBİ KAVRAMLAR UNUTULDU

Bu arada, Özal bütün bunların yapılabilmesi için gereken kanunları yavaş yavaş çıkarmıştı. Bu ülke vahşi kapitalist sistemle o kadar çabuk uyum sağladı ki, bizim bile düşünemediğimiz hayali ihracat gibi vurgun yöntemleri keşfettiler. İnsanlar artık en kısa ve en kolay yönden servet yapmanın peşine düştüler. Rüşvet, devlet bankalarının çeşitli entrikalarla soyulmaları, banker skandalları birkaç örnek. Arkadaş, dost, aile gibi kavramlar unutuldu ve sadece parası olanlar itibar görmeye başladı. Bu arada, yerli sanayi can çekişiyor, küçük işletmelerden başlayarak yavaş yavaş büyük işletmelere doğru bir iflas dalgası yayılıyordu. Devlet işletmeleri ise bizim istediğimiz yöneticilerin atanmaları sağlanarak zarar ettiriliyordu. Sonunda bu işletmeler ya kapatılıyor, ya da özelleştirme hikayesiyle, ucuz fiyatlarla şirketlerimiz tarafından ele geçiriliyordu.

“KÜRT DEVLETİ PROJESİNİ” HAYATA GEÇİRMEK İÇİN ÖNCE ÖRGÜT YARATTIK

Beyni yıkandığı için temiz hayallerle işe başlayan Özal, sonunda bu sistemin gerçeklerini görerek kendisini de kapitalizmin çarklarına kaptırdı. Ailesini ve yakın çevresini zengin etmeye başladı. Öyle bir duruma geldiler ki Özal’ın çevresinde prens ve prensesler ortaya çıkmaya başlamış, biz ülke monarşizme dönüyor diyerek kaygılanmaya başlamıştık. Aslında tam bir komedi oynanıyormuş. Her neyse, ülke insanının tepkisini ölçmek için kendisinden Kürt devleti fikirlerinden bahsetmesini istedik. Fakat bu düşünceler kendisine pahalıya maloldu. Biz de Kürt devleti projemizi hayata geçirmek için *** denilen bir örgüt yaratıldı. Bu örgütle uğraşmak ülke ekonomisine çok büyük zarar verdi ve şu anda koskoca Osmanlı İmparatorluğu’ndan geriye kalan bir avuç toprakta varlığını sürdüren Türkiye, bizim hiçbir istediğimiz geri çevirecek durumda değil. Sanırım yakın gelecekte topraklarından biraz daha, bir süre sonra da bizim için hala geçerli olan Sevr Antlaşması uyarınca hemen hemen tamamından fedakarlık etmek zorunda kalacak.

TÜRKİYE BİZİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİ… SU KAYNAKLARININ ÖNEMLİ BİR KISMI BURADA

Rockefeller de sözü devralarak başlıyor;

Türkiye hakkında biraz daha durmak istiyorum; çünkü dünya daki en stratejik konumdaki ülkedir ve bizim için çok önemlidir. Nedenlerine gelince:

Bir kere Büyük İsrail Devleti topraklarının su kaynaklarının önemli bir kısmı şu anda Türkiye’ye aittir.

İkincisi, Müslüman ve demokratik bir ülke olarak bu konuda öncü bir ülkedir. İslamiyeti yıkmak istiyorsak önce Türkiye’den başlamalıyız.

Üçüncüsü, Avrupa ve Asya arasında bir köprü durumdadır.

Maden, petrol, doğalgaz gibi zengin yer altı kaynaklarına sahip Ortadoğu ve Kafkasya’ya hakim olmak istiyorsak bu ülke elimizin içinde olmalıdır. Ortadoğu hemen hemen elimizde sayılır. Kafkasya ve Orta Asya’daki diğer Türk devletleri de yakında darbelerle kargaşaya boğulacaklar ve avucumuzun içine düşecekler. Bu Türkler aslında birleşip bir araya gelseler karşılarında hiçbir güç duramaz. Bu yüzden böyle bir olasılığa karşı, ajanlarımız her an tetikte bekliyorlar. Türk devletlerinde kilit mevkilerdeki adamlarımız, aralarında en ufak bir yakınlaşma sezdiklerinde hemen istikrarı bozacak olaylar ve darbelerle bunu önlüyorlar.

EN ÖNEMLİSİ, TÜRKLER MEDENİYETİN BEŞİĞİDİR VE KÖKENLERİ SÜMERLERE KADAR DAYANIR

Dördüncüsü, ülke bor madenleri bakımından dünyanın en zengin ülkesidir ve bu maden dünyada yakın bir gelecekte, petrolden bile daha önemli bir hale gelecek.

Beşincisi ve belki de en önemli olanı Türkler medeniyetin beşiğidir. Türkler, Milattan Önce 4.000’lerde Orta Asya’da yaşayan büyük bir felaketten sonra yaşadıkları yerleri terk edip, Mezopotamya’ya ve Rusya üzerinden Avrupa’ya gelen Aryanlar, yani dünyadaki en medeni olarak kabul ettiğimiz Ari Irk’tandırlar ve Avrupa’daki Finliler, Macarlar gibi bazı uluslar Türk kökenlidir. Ayrıca Anadolu’da büyük uygarlıklar kuran Hititler ve Asurlular’ın da Türk kökenli olma ihtimali yüksektir.

Milattan Önce 3.500 yıllarında Mezopotamya’da yaşamış olan Sümerler ilk yazıyı bulan, toplumda adaleti sağlamak için ilk yasaları çıkaran ve mahkemeleri kuran, ilk para kullanan ve vergi toplaya, ilk okul açan ve tekerleği bulan ulustur: yani dünya medeniyetinin başlangıç noktasıdır ve soyları tarihçilerimizin araştırmalarına göre Türk kökenli insanlardır. Çünkü Sümerler o bölgenin yerli halkı değildirler; yani göçebedirler ve tarihçilerimizin araştırmalarına göre “kız” manasına gelen “kır” kelimesi, “öküz” manasına gelen “ökür” kelimesi gibi bugüne kadar çözülebilen 1000 civarında Sümerce kelime ve “Ayağını yere sıkı bas, Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır, Sel gibi silip süpürmek, Yağ gibi erimek” gibi yüzlerce atasözü bugün Türkçe’de kullanılmaktadır. Sümerlerin Ay Tanrısı’nın simgesi olan “Yarımay”, bugün Türk bayrağında kullanılmaktadır. Roma ve Yunan medeniyetleri Sümerlerden oldukça fazla faydalanmışlardır; mesela yapılarındaki süslemeleri ve Tanrıları Sümer tapınaklarından gelir.

Fakat biz bunu örtbas etmek için, Milattan Önce 2.000 yıllarında, yani Sümerlerden 1.500 yıl sonra başlamış olmasına ve Yunan medeniyetini, dünyadaki ilk medeniyet olarak dünyaya tanıttık. Daha da ilginç olanı, Yunanlılardan önce Mısır Medeniyeti başlamıştır; ama onlar da ancak Sümerlerden 1000 sene sonra piramitlerini yapabilecek uygarlık düzeyine gelebilmişlerdir. Mayalar ve İknalar; Sümerlerden 2000 sene sonra ziguratlarını aynı biçimde yapmışlardır.

MEDENİYETİN BEŞİĞİ OLARAK TÜRKLERİ KABUL EDEMEZDİK, BU MİRASA EL KOYMALIYDIK

Medeniyetin beşiği olarak Türkleri kabul edemezdik; tam aksine binbir entrika ile bu kültür miraslarına el koyarak biz onları bütün dünyaya barbar, hak hukuk tanımayan bir toplum olarak tanıttık ve bunda da oldukça başarılı olduk. Sümer Kralları Urukagina ve Urnammu, çok tanrılı bir toplum kurarak, insanlar arasında adaleti sağlamak ve haksızlıkları önlemek için yasalar çıkararak, çağımız toplumlarına öncü olurlarken, bugün tek tanrılı bir toplum olan Türkiye’de bizim çalışmalarımız sonucu, fuhuş, rüşvet, hırsızlık, haksız kazanç ve gelir dağılımı aşırı düzeylerdir.

Aslında insanlar tarih kitaplarını açıp okusalar, bütün gerçeği görecekler ama insanoğlu için duyduğuna inanmak yeterlidir, okumak çok zor gelir.

Ben de o ana kadar en medeni ulus olarak İngilizleri görüyordum. Duydukları hiç hoşuma gitmeyince konuyu değiştirmek istedim.

OSMANLI’YI YIKMAK ZOR OLMADI

“Dünya ülkelerini nasıl ele geçirmeyi düşünüyorsunuz?” diye sordum. Rothschild kendimden emin bir tavırla konuşmayı sürdürdü.

Rothschild: Sana tarihten örnekler vererek gücümüzü göstermek istiyorum; Birinci Dünya Savaşı, Avrupa’da bize karşı olan imparatorlukları dağıtmak ve en önemlisi Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayarak Ortadoğu’daki petrol yataklarını ele geçirmek ve İsrail devletinin yolunu açmak için çıkarılmıştı. İsrail devletinin kurucusu sayılan Theodor Herlz, o zamanki Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit’e giderek, bizim ailemizin desteğiyle Filistin topraklarını satın almak istedi. Fakat padişah bize karşı çıktı. Bizim için Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak çok zor olmadı. Çünkü padişahlar genellikle Türk kadınları yerine, fethettikleri ülkelerden köle olarak getirdikleri başka din ve ırklara mensup kadınlarla evleniyorlardı. Tabii Hürem Sultan gibi bu kadınlar zamanla ülke yönetiminde söz sahibi oldular ve kendileri gibi yabancı kökenli adamlarıyla bizim istediğimiz gibi, ülkeyi yıkıma götüren bir şekilde yönetmeye başladılar. Padişahlar ise devlet yönetiminin emin ellerde olduğu düşüncesiyle zevk ve sefaya dalmışlardı. Bu da Osmanlı’nın çöküş devrini başlattı. Mason örgütleri tarafından kışkırtılan insanların çıkardıkları isyanlarla topraklar kaybedilmeye başlandı. Hazine plansız harcamalarla tüketildi. Savaş sonunda hedefimize ulaşmamıza az kalmıştı; ama Atatürk adında bir lider ortaya çıkarak planlarımızı bir süreliğine ertelememize neden oldu. Tabii ki sonuçta bizim finans ve silah sanayi şirketlerimiz servetlerini onlarca kez katladılar. I. Dünya Savaşı sonunda Monarşizm tez olarak, Demokrasi antitez olarak, Komünizm’i yani sentezi oluşturdu.

HİTLER, BİZİM TARAFIMIZDAN GETİRİLDİ, ÇÜNKÜ BURADAKİ YAHUDİLER İSRAİL DEVLETİNİ KURMAYA YARDIMCI OLMADILAR

İkinci Dünya Savaşı’nın asıl sebebi şu an olduğu gibi dünyada başlayan ekonomik krizlerdi; diğer bir önemli neden ise Diaspora’nın yani kutsal topraklar dışında yaşayan Yahudilerin, yeni İsrail devletini kurmaya yardımcı olmamaları ve bu ülkeye dönmeyi kabul etmemeleriydi. Hitler’in bulunduğu mevkiye gelmesi ve Alman ulusunu büyülemesi, yine bizim tarafımızdan aldığı mali yardımlar sayesinde olmuştur. Harriman, Guaranty tröstü gibi Amerikan finans devleri, Alman çelik kralı Thyssen’ın mali yardımları ve Thule Örgütü’nün desteğiyle Hitler, dünya savaşı başlatacak güce erişiyordu. Bu iş için Hitler seçilmişti; çünkü Yahudilerden nefret ediyordu. Sebebi ise, babaannesi o zamanlar zengin bir Yahudinin yanında hizmetçi olarak çalışıyordu ve babaannesi bu Yahudi patronu tarafından hamile bırakılmış, durumdan haberdar olan evin hanımı tarafından evden kovulmuştu. Babaanne kucağında bir bebek ile, yani Hitler’in babasıyla, başka bir iş bulamayınca koyu Katolik olan baba evine geri dönmüştü. Hitler zamanla bu gerçeği öğrenmiş, Yahudilere kin duymaya başlamıştı. İsrail topraklarına dönmemekte ısrar eden Yahudileri korkutmak amacıyla birkaç katliama izin verildi ve söylenenden çok daha az kişinin öldüğü bu katliamlar kullanılarak sözde milyonların yok edildiği Yahudi katliamı senaryoları üretildi. Şimdi aynı katliam senaryosu Ermeni Soykırımı adı altında Türklere uygulanmaktadır. Bu saçma soykırım masalı Türklere yüklenecek ve böylece Türkiye yüz milyarlarca dolar tazminat ödemek zorunda kalacak. Bu da Türk ekonomisi için büyük bir darbe olacaktır.

ATOM BOMBASI, YAHUDİLERİN YAŞADIĞI ALMANYA’YA ATILAMAZDI, BU NEDENLE JAPONYA KIŞKIRTILDI

Almanlar’dan nefret eden o zaman ki Siyonist başkanımız Einstein’ın Amerikan Başkanı Roosevelt’e bir öneri mektubu göndermesiyle atom bombası çalışmaları Manhattan Projesi altında başlatılmış ve kısa sürede sonuç alınmıştı. Ama bir sorun vardı, bu bomba çok güçlüydü ve deneme yapılabilmesi için Amerika’nın halkın desteğiyle savaşa girmesi gerekiyordu. Ayrıca Alman şehirlerinde çok sayıda Yahudi yaşıyordu; bu ülkeye atom bombası atılamazdı. Japonlar kışkırtıldı ve daha önceden haber alınmasına rağmen, halkın duygularıyla oynanarak desteğinin kazanabilmesi için yüzlerce Amerikan askerinin ölmesiyle sonuçlanan Pearl Harbor baskınına göz yumulmuş ve bu sorun da aşılmış oluyordu.

İSRAİL DEVLETİ, ROTSCHILD AİLESİ’NİN CÖMERT MALİ DESTEĞİ İLE KURULDU

Ve böylece Büyük İsrail İmparatorluğu’nun temelini oluşturan İsrail Devleti 1948 yılında Rotschild Ailesi’nin cömert mali desteğiyle kuruldu. Ordo Ab Chaos yine işe yaramıştı. Bu arada savaşta iflas eden ülkelerin ekonomilerinin düzeltilmeleri için Harriman, Rockefeller, Vanderblit ve Rothschild finans kurumlarından aldıkları borç paralar devreye giriyordu.

SOVYETLER BİRLİĞİ’NE YETERİ KADAR ÜLKE TAHSİS EDİLMİŞ, MALİ DESTEK VERİLMİŞTİ

Sovyetler Birliği, Hegel Diyalektiği gereği bir karşıt güç yaratılması gerektiği için, Amerikan International Barnsdall Corporation şirketinin verdiği ekipman ve yine Amerikan W.A Harriman Company ve Guaranty Tröstü tarafından verilen mali desteklerle petrol kuyuları ve maden yatakları açarak, ekonomisini geliştirdi. Bu arada dünya ülkeleri komünizm ve kapitalizm arasında seçimlerini yapmaya başlamışlar; Sovyetler Birliği’ne kapitalizmi savunan bizlere karşı eşit bir güç oluşturması ve bu oyunun sürdürülebilmesi için yeteri kadar ülke tahsis edilmişti.

ÇİN, HENÜZ KONTROL EDEMEDİĞİMİZ BİR ÜLKE AMA ABD EKONOMİSİNE KATKISI BÜYÜK

Çin ise Amerikan Bechtel Corporation’ın verdiği teknoloji ve beyin gücüyle süper bir güç haline geldi. Bu ülke henüz kontrol edemediğimiz, dünyadaki tek ülke. Fakat Amerikan ekonomisine büyük katkıda bulunuyorlar; çünkü iş gücü çok ucuz, ayda 30 dolara çalışacak işçi bulmak bizim ülkelerimizde patronların en tatlı rüyası olurdu.

VİETNAM, KORE, KAMBOÇYA, TAYLAND, ENDONEZYA, AFGANİSTAN, İRAN-IRAK, YUGOSLAVYA SAVAŞ ENDÜSTRİSİ’NİN DENEME VE GELİŞMESİNE YARADI

Size dünyadan kısa örnekler vererek konuşmamıza devam edeceğim;

Vietnam savaşında, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği silah endüstrileri, yeni imal ettiği silahları deneme fırsatı bulmuştu ve silah sanayisini canlandırmak için devlet, eskileri kullanarak elden çıkarmıştı. ‘Agent Orange’ adlı kimyasal silah ile bu zehirin bitkiler üzerinde ölümcül etkileri görülmüş oldu. Bir ülke ekonomisi batağa sürüklendi.

Kore savaşı ile bu ülke iyiye bölündü ve kalkınma hayalleri suya düştü. Böylece ülke ekonomisi tahrip edildi. Ayrıca bu ülkede mikrop bombaları ve dioksin gibi çeşitli zehirler ile biyolojik savaş denemeleri yapıldı.

Kamboçya’da Amerika ile ticaret yapmayı reddeden lider Sihanuk 1970 yılında bir darbe ile devrildi ve yerlerine ülkeyi kaosa sürükleyen Pol Pot ve Kızıl Kmerler geçirildi.

Tayland’da yine ülke yönetimi devrilerek yerine diktatörlük rejimi kuruldu. Ülke ekonomisi yıllarca bize çalıştı.

Endonezya devlet başkanı Suharto 1957-58 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri’nin verdiği silahlarla Doğu Timor’u işgal etti ve yıllarca sürecek bir kaos yarattı, binlerce insan öldü.

Afganistan savaşı Ruslara silah sanayisini geliştirmek için büyük fırsatlar sunmuştur. Biz de yeni üretilen silahların etkilerini deneyebilmek için büyük bir fırsat yakalamıştık. Ayrıca ülke çok zengin yer altı kaynaklarına sahiptir. Afganistan yönetimi şu anda tamamen bizim kontrolümüz altındadır.

İran-Irak savaşı Saddam’a büyük vaatler yapılarak başlatıldı. İlk iş olarak birbirlerinin petrol kuyularını ve tesislerini bombaladılar. Tabii sonunda petrol zengini bu iki bizlerden daha fazla silah satın alıp savaşı kazanabilmek için ülke ekonomilerini iflas ettirecek düzeye getirdiler. Sonuçta bütün şehirleri ve petrol tesisleri yine bizler tarafından yeniden kurulacaktı. Bu de yine bizlerden daha fazla borç almakla mümkün oluyordu.

Saddam dolduruşa getirilerek başlatılan 1990 yılındaki Körfez savaşı, ile ırak ekonomisi bir kez daha çökertildi; Kuveyt’i tekrar inşa etmek için milyarlarca dolarlık iş bağlantıları yapıldı; Amerikan askerleri bölgeye ilelebet yerleşti. Bu savaşta test amacıyla tüketilmiş uranyum bombaları kullanıldı. Bu bombalar, etkisi yıllarca sürecek radyoaktif maddeler yayarak bölgedeki yüz binlerce insanın, tabii bu arada bizim askerlerimizin de ölmesine yol açtı, hala da insanları öldürmeye devam ediyorlar.

1990 Yugoslav savaşında salkım bombaları kullanıldı. Bu teknoloji harikası bombalar yere yaklaştıklarında yüzlerce küçük bombalara ayrışıyorlar ve yere düştüklerinde hala patlamamış olanlar her zaman aktif birer bomba olarak kurbanlarını bekliyorlar.

Rotthschild konuşmasına “Bu ülkelerin şimdi tamamen bizim kontrolümüz altında olduğunu sanırım söylememe gerek yok” diyerek ara verdi. Onun kaldığı yerden Rockefeller devam etti.



ZAİRE, ÇAD, YEMEN, GUATEMALA, ŞİLİ, BREZİLYA, DOMİNİK, SOMALİ, PANAMA, EL SALVADOR, BOLİVYA, EKVATOR, PERU, URUGUAY, ANGOLA’DAKİ SAVAŞLAR VE DARBELER BİZİM PLANLARIMIZDI

Zaire devletinin başına CIA destekli bir darbe ile 1965 yılında geçen Mobutu, George Bush’un deyimiyle Afrika’daki en iyi adamımız oldu.

Çad Hükümeti 1982 yılında bir darbe ile devrildi ve yerine diktatör Hissen Harbe geçirildi. Bu geçiş sırasında on binlerce insan öldü.

Yemen 1990 yılına kadar iki ayrı devlet halinde uzun yıllar birbirleriyle savaştılar. Bizim şirketlerimiz zenginleşmeye devam ettiler.

Guatemala’da hükümet, komünist rejim tehlikesi bahane edilerek CIA yardımıyla 1953 yılında devrildi ve bugüne kadar bizim tayin ettiğimiz askeri hükümetlerle ülke sonsuz bir kargaşa içinde yönetilmektedir.

Şili’de General Pinochet, 1973 yılında iktidarı ele geçirerek, yıllarca bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkeyi yönetti. Amerika Birleşik Devletleri’ne aktardığı milyarlarca dolarla ülke ekonomisi bataklığa sürüklendi. Ülke insanları sefalet içinde yüzerken, bizler daha zengin olduk.

Brezilya'da komünizmden kurtarılan bir diğer ülkeydi. Ülke yönetimi 1964 yılında bir darbe ile devrildi, ülke Amerika Birleşik Devletleri’nin Güney Amerika’daki en güvenilir müttefiklerinden biri oldu.

Dominik Cumhuriyeti, aynı şekilde 1963 yılında bir darbe ile bizim istediğimiz yöneticilere kavuştu. Ülkenin serveti bizlere aktı.

1990’lı yıllarda Kolombiya’da uyuşturucu ile mücadele etmek maskesi altında ülke yönetimi ele geçirildi. CIA bu ülkeden gelen uyuşturucu parasıyla dünyanın çeşitli ülkelerindeki operasyonlarını finanse ediyor.

Fiji, Grenada, Panama, Somali, El Salvador işgal edildi. Sarin, hardal gazı gibi sinir gazları halk üzerinde denendi. Yüz binlerce insan öldü ve hala ölmeye devam ediyor.

Bolivya, Gana, Ekvator, Haiti, Filipinler, Peru, Uruguay, Angola, Seyşel adaları gibi üçüncü dünya ülkelerinde yapılan darbeler ve karışıklıklar hep bizim planlarımızın bir parçasıydı.

BÜTÜN ÜLKE YÖNETİMLERİNİ KONTROL ALTINDA TUTUYORUZ, AKSİ HALDE TERÖR OLAYLARINI DEVREYE SOKUYORUZ

Avrupa ülkelerinde kurulan İtalya Gladio’su benzeri istihbarat örgütleri sayesinde, bütün ülke yönetimlerini kontrol altında tutmaktayız.

İstanbul’daki sinagoglara yapılan saldırılar ve Madrid’deki tren bombalama olayları, bu ülkelere bizim isteklerimizi görmezden geldiklerini hatırlatmak için yaptırıldı.

New York İkiz Kuleler, Pentagon saldırıları, Kenya ve Suudi Arabistan’daki bombalama olayları ise tamamen bizim planlarımız doğrultusunda icra edildiler.

Ben “dünyada el atmadıkları başka ülke kaldı mı acaba” diye düşünüyordum. Rockefeller böyle beni şaşkınlığa uğratmanın zevkiyle içkisini bir yudumda bitirerek sözlerini tamamladı;


DÜNYADA HİÇBİR YERDE MAFYA VE KAÇAKÇILIK OLAYLARI BİZİM İZNİMİZ OLMADAN YAPILAMAZ

“Bu arada, bütün organizasyonların çok yüksek olan maliyetleri konusu var. Onların kaynağı ise vergiden muaf olan vakıflarımızın topladığı bağışlardan ve mafya ile olan bağlantılarımız sayesinde finanse diliyor. Dünyanın hiçbir ülkesine mafya veya kaçakçılık faaliyetleri, o devletin haberi ve izni olmadan yapılamaz. Yapılması için, üst kademelerde işbirlikçilerin olması gerekir. Bu işbirlikçiler gözünü para hırsı bürümüş insanlar seçilir ve bir kere bu işlere bulaşıldı mı, bir daha çıkış yoktur. Dünyanın her yerinde tamamen bizim kontrolümüz altında çalışan mafya, özellikle uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile ilgilenir, çünkü en tatlı para bu alanlardadır. Bu paradan biz en büyük payı alırız ve bu parayla birlikte masum görünüşlü vakıflarımızın desteğiyle bütün bu faaliyetlerimiz finanse edilir ve buna işbirlikçilere dağıtılan para ve rüşvetler dahildir.

NEDEN KUZEY AMERİKA VE BATI AVRUPA VARLIKLI BİR YAŞAM SÜRER DÜNYADAKİ 5 MİLYAR İNSAN, BİZİM 1 MİLYAR İNSANIMIZ İÇİN ÇALIŞIR

Bu örnekler inanın bana sadece buzdağının dışarıdan görünen başı. Gördüğünüz gibi dünyanın her noktası kontrolümüz altında. Hegel Diyalektiği’nin amacımız doğrultusunda ne kadar çok işe yaradığını görüyorsunuz. Hiç düşündünüz mü, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa ülkeleri vatandaşlarına rahat ve varlıklı yaşam olanakları sunarken, dünyanın diğer ülkelerinde neden sefalet ve bitmeyen bir kargaşa var? Çünkü bizim ırkımız seçilmiş ırktır, diğerleri sadece köledirler. Eğer yaşamak istiyorlarsa ömür boyu bize bu şekilde hizmet etmek zorundadırlar. Dünyadaki 5 milyar insanı bizim toplumlarımızdaki 1 milyar insan için çalışıyorlar. Bütün zenginlikleri bizim şirketlerimize ve dolayısıyla bizim ülkelerimize atkılıyor. Biz gelişmiş ülkeler, her geçen gün daha da zenginleşirken, üçüncü dünya ülkeleri, ekonomileri çökertilmiş, halkı uydurma savaşlar ve olaylarla sefalete sürüklenmiş çaresiz bir halde; refah içinde yaşayan işbirlikçi yöneticileri ve zengin tabakları bizim emirlerimizi bekliyorlar.

Bizimle işbirliği yapanlar, çok yakında yeni dünya hükümetinde kendi bölgelerini bizim idaremiz altında yönetecekler. Üçüncü sınıf ülkelerin halkları eğitim düzeylerine göre işçi olarak çalışacaklar, bizim gibi gelişmiş halklar da bunların üstünde bir hiyerarşi içinde yönetici olarak görev yapacaklar. Bu sınıfa giren ülke insanları için cumartesi günleri dışında bütün bayram ve tatil günleri kaldırılacak ve ancak karınlarını doyurabilecekleri bir maaş karşılığında, bütün yıl boyunca haftanın altı günü çalışacaklar. Bizim insanlarımız günün çok az bir kısmını çalışmaya ayıracak ve günün geri kalan kısmını zevk ve eğlenceyle geçirecekler.

İlk önce bütün bu anlatılanları çok büyük hayaller olarak görmüştüm; ama diğer ülkelerin durumu aklıma gelince gerçekleşme olasılıklarının olduğunu hesapladım. Gerçekten de çok az televizyon seyretmeme rağmen savaş ve ayaklanma haberleri gözüme çarpıyor, açlıktan ve sefaletten sürünen insanları seyrettiğimi hatırlıyorum. Ama ben İş adamıydım ve bütün bunların sebeplerini araştıracak zamanım yoktu…
Sevgi ile kalın...

26 Şubat 2018 Pazartesi

Geçmişten Günümüze ABD’nin Ortadoğu Politikası


ABD’nin Ortadoğu’ya ilgisi, kuruluşundan önce başlayan misyonerlik faaliyetlerine dayanmaktadır. Bu faaliyetler, I. Dünya Savaşı’na kadar ticari ve kültürel alanda, fazla bir gelişme göstermeden devam etmiştir. II. Dünya Savaşından sonra İngiltere’nin bölgeden çekilmesi ile tamamen bu bölgeye yerleşmiştir. ABD’nin Soğuk Savaş döneminde Ortadoğu politikası, başkanlarının adları ile anılan doktrinler çerçevesinde gerçekleşmiştir. ABD’nin Soğuk savaş döneminde Ortadoğu’daki muhtemel politikaları Sovyetler Birliği eksenli şekillenmiş ve Sovyetler Birliği Parçalandıktan sonra ise temel politikası ‘terörizmle mücadele’ şeklinde değişmiştir.
11 Eylül saldırıları sonucunda ABD’nin günümüze kadar geçerliliğini koruyan politikaları değişmiş ve Başkan Bush’un ‘Ya bizimlesiniz ya teröristlerle’ şeklindeki söylemi ile dünyayı adeta Soğuk Savaş dönemi gibi iki kutuplu bir şekle sokmuştur. Ardından gelen Afganistan ve Irak saldırıları ile terörizm ile mücadele dönemini başlatmış olduğu açıkça görülmüştür. Uluslararası siyasal sistemi temelinden sarsan bu olaylar ABD’nin uzun zamandan beri denetlemeye çalıştığı enerji kaynaklarına (petrol) da hâkim olmasını sağlamıştır. ABD sözde ‘demokratikleştirme, özgürleştirme’ sloganları ile girdiği Irak’ta halen varlığını devem ettirmekte ve uluslararası toplumda her alanda hegoman güç olduğunu kanıtlayana kadar da duracağa benzemektedir. ABD son zamanlarda da İran’ın nükleer santralleri konusunda tereddütlü olduğunu uluslararası topluma açıklaması akla “Afganistan ve Irak’tan sonra İran’a mı saldıracak” sorusunu getirmektedir.
Gerçekleşen bu olaylar bağlamında çalışmada ilk olarak Ortadoğu’nun jeopolitik durumu ve II. Dünya Savaşının bitimine kadar Ortadoğu’daki genel durum analiz edilecektir. Daha sonra değişen uluslararası sistem bağlamında ABD’nin Ortadoğu’da şekillenen politikasından ve SB ile giriştiği mücadelelerin Ortadoğu boyutunun ekonomik ve politik yanı çözümlenmeye çalışılacaktır. Bu bağlamda bir diğer durum ise; Sovyetler Birliğinin dağılması ile Soğuk Savaş dönemine hâkim olan Uluslararası sistemin çökmüş olması ve ABD’nin bölge ile olan bağlantılarının ‘yeni dünya düzeni’ bağlamında yeni bir şekil almış olmasıdır. Son olarak da 11 Eylül olaylarının patlak vermesi ile Amerikan güvenlik stratejilerinin çökerek yeni bir yapı alması ve bu bağlamda hayalini kurduğu ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ bağlamında Afganistan ve Irak işgalleri incelenecektir. Bunun yanında ABD’nin Afganistan ve Irak’a müdahalesinin günümüzde ortaya çıkan ve ileride ortaya çıkması muhtemel bölgesel ve bölge dışı uluslararası siyasi etkilerinin neler olacağının tartışılması ve günümüzdeki Amerikan askerlerinin bu bölgede gerçekleştirdiği eylemleri açıklamak açısından önemlidir.
I- Ortadoğu’nun Jeopolitik Konumu ve Soğuk Savaş Öncesi Ortadoğu’daki Genel Durum
Coğrafi, ekonomik ya da siyasi olarak bölgeler özelliklerine göre şekil alırlar. Aynı zamanda diller, dinler ya da mezhepler bölgeye şekil vermede ve tanımlamada esas alınabilir. Kısaca bir bölgeyi tanımlamada anlamlı ve sistemik ortak özellikler bulunmalıdır. Bu esasları göz önüne aldığımızda Ortadoğu diye bir bölge tanımlaması olmamaktadır. Günümüzde ‘Ortadoğu’ olarak adlandırılan coğrafya; Türk- İran havzası (Türkiye, İran, Afganistan) Arap Yarımadası (Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Umman, Katar, Yemen) Bereketli Hilal diye tabir edilen bölge (Irak, İsrail, Ürdün, Lübnan, Suriye) ve Afrika kıtasındaki Mısır‘dan müteşekkildir. Orta Doğu, oldukça geniş bir alana sahip ve barındırdığı petrol rezervleri sebebiyle büyük devletlerin ilgisini daima üzerine çekmiş bir bölgedir. Yaklaşık olarak 15 milyon km² alana ve 450 milyon nüfusa sahiptir. Bölgenin sınırları net bir şekilde çizilememekte, ancak sınırların belirlenmesinde en büyük etken Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) değişik zamanlardaki stratejileri olmaktadır. Ortadoğu adeta medeniyetlerin beşiği durumunda olup başta İslam dini olmak üzere Hristiyanlığın, Yahudiliğin ortaya çıktığı ve yayıldığı bir bölgedir. Deniz havzası bakımından dünyada çok önemli geçiş yollarının bulunduğu ( Süveyş, boğazlar, Basra körfezi vb..) önemli bir alandır. Ayrıca bölgenin bu özellikleri yanında ekonomik anlamda da son derece hayati bir öneme sahiptir. Dünya petrol rezervlerinin %70’i doğal gaz rezervlerinin ise %35’i bu bölgede bulunmaktadır. Bu bölgede egemenlik sağlama bir devlete dünya hegemonyasını ele geçirme ya da sürdürme; kimin ne kadar üreteceğine ya da tüketeceğine karar verme yetkisini elinde bulundurma olanağını vermektedir.[1]

Çok uzun bir süre Osmanlı yönetimin çerçevesinde kalan Ortadoğu, Osmanlı’nın yıkılış sürecinde Batılı emperyalist güçlerin eline geçmeye başlamış, I. Dünya Savaşı sonunda da tamamen Batı kontrolüne girmiştir. Osmanlı’yı bu bölgeden sürmek ve kendi egemenliklerini bölgeye yaymak isteyen İngiltere ve Fransa, özellikle Ortadoğu’nun dünyanın en zengin petrol yataklarını barındırdığının fark edilmesiyle birlikte Ortadoğu’yu paylaşma yarışına giriştiler. Bölge üzerinde benzeri hayalleri olan Almanya ve Rusya’yı I. Dünya Savaşı ile diskalifiye ettikten sonra bölgeyi gerçekten paylaştılar. 20. yüzyılda bölgeye üçüncü bir güç daha girdi: Siyonizm, yani Filistin’de bir Yahudi Devleti kurma hedefindeki radikal Yahudi milliyetçiliği. Siyonistler Ortadoğu’ya henüz Sultan Abdülhamit zamanında girmek istemişler ama Sultan’ın sert tepkisi nedeniyle beklemek zorunda kalmışlardı.[2] Bölgenin Osmanlı İmparatorluğu‘nun egemenliğinden çıkması, onlar için altın bir fırsat oldu. Ortadoğu’da, özellikle Ortadoğu’nun doğusunda hâkim güç İngiltere olmuştur. II. Dünya Savaşı’nın sonunda, İngiltere İmparatorluğunu tasviye ederken, yavaş da olsa terk ettiği bölgelerden birisi Ortadoğu’dur.
II. Dünya savaşından sonra bölgeyle ilgilenmeye başlayan ABD ve Sovyetler Birliği (SB) olmuştur. Ama ABD ve SB’nin bölge ile II. Dünya Savaşı’ndan sonra ilgilenmeye başladıkları gibi bir görünüm varsa da, bu ABD için geçerli değildir. ABD’nin bölgeye yönelik politikası 1920’lerde bölgede petrolün varlığının fark edilmesiyle ve buna paralel olarak Amerikan petrol şirketlerinin bölgedeki petrol ayrıcalıklarından pay kapma yarışına dâhil olmalarıyla beraber başlamıştır. ABD’yi orta doğuda başat güç haline getiren durum ise 1956 Süveyş Bunalımı‘dır. Ancak ABD’nin bölgeyle askerî angajmanı esas olarak II. Dünya Savaşı sonrası yıllara, yani Soğuk Savaş XE “Soğuk Savaş” yıllarına rastlamaktadır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra kapitalist dünyanın askeri, ekonomik ve siyasi liderliğini üstlenen ABD, savaştan önce İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya, Japonya ve diğer kapitalist ülkelerden doğan boşluğu doldurmaya başlamıştır. ABD’nin 19. ve 20. yüzyıllarda zenginleşmesi ile birlikte biriken sermayenin dışa açılması sağlanmış ve yatırım amacı dışında kar amacı da güdülmüştür. Bu çerçevede Ortadoğu petrollerine ilgisinin artması söz konusu olmuştur.
ABD’nin Ortadoğu bölgesinde kendisinin de bulunması gerektiğini anlaması 2. Dünya Savası sonrasına rastlar. Bunun en önemli nedeni Soğuk Savaşın getirdiği algılama sonucu ABD, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin bölgeye inmesini önlemek istemesiydi. SB’nin Ortadoğu’ya yönelişi II. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında Türkiye üzerinden olmuştur. SB’nin 19 Mart 1945’de Türkiye’ye verdiği nota ile iki ülke arasında büyük bir gerginlik başlatmıştır. SB boğazlardan üst istemeye başlamış ve gelişen bu olaylar sonrasında ABD gelişmelere müdahale ederek Postdam konferansında Sovyet girişimini gündeme getirmiştir.[3] Neticede iki kutuplu dünya sisteminde kutbun birini oluşturan ABD, bu özelliğine uygun bir rolü uluslararası arenada oynamak zorundaydı, bunun için de enerji kaynaklarına ya sahip olmalı ya da yakın olmalıydı. Kısaca ya bu kaynakları kontrol etmeliydi ya da en azından kutbun diğer ucunun stratejik hedeflerini gerçekleştirmesine mani olmalıydı. II. Dünya Savaşı sona ermiş ve dünya sistem olarak iki kutuplu bir yapı almıştır. Soğuk Savaş yılları da başlamış ve dünya yeni bir şekle bürünmeye hazırlanmıştı.
II-Soğuk Savaş Dönemi ve ABD’nin Ortadoğu Politikası


Soğuk savaşın ortaya çıkardığı durum çift kutuplu bir yapı teşkil ediyordu ve ABD Batının önderliğini üslenmişti. Karşısında ise komünizmin öncülüğünü yapan SB vardı. Zaman zaman değişiklikler göstermesine rağmen, II. Dünya Savaşı sonuna kadar Ortadoğu ile ilgili genel politikasını değiştirmeyen ABD, bu tarihten sonra, Sovyetlerin bir tehdit olarak ortaya çıkmasıyla birlikte, Ortadoğu politikasını, Sovyetler Birliği’nin yayılmasını engellemek şeklinde değiştirmiştir. Bu politika soğuk savaş döneminde devam etmiş ve SSCB’nin dağılmasıyla birlikte yeni bir boyut kazanmıştır.[4] ABD’nin uluslararası sistemde lider konumunu kazanmaya başlaması, II. Dünya Savaşı sonrasında bir yandan liberal düşünce ve değerlerin Batı Avrupa ve büyük ölçüde de Üçüncü Dünya ülkeleri elitlerince benimsendiği, diğer taraftan da, bunları reddeden karşı kampın etkin biçimde çevrelendiği döneme denk düşmektedir. ABD soğuk savaş yıllarında üstlendiği Batı Bloku liderliğini iyi bir şekilde yerine getirmesi için ekonomik ve stratejik öneme sahip olan petrole sahip olması gerekiyordu.

Soldan sağa, ABD başkanı Truman, George C. Marshall, Paul Hoffman ve Averell Harriman (Oval Ofis)

Amerika’nın 2. Dünya savası sonrası güvenlik politikasını Sovyetler Birliği’nin çevrelenmesi stratejisi oluşturmuştur. Çevreleme doktrini gereği, İkinci Dünya Savası’ndan harap olarak çıkan Batı Avrupa’nın toparlanmasına yönelik bir ekonomik yardım yapılması planlanıyordu. ABD Dışişleri bakanı George Marshall sıkıntıdaki Batı Avrupa ülkelerini savaş sonrası durumlarını düzeltmek için bir program hazırlamaya davet etti. Ayrıca Avrupa ülkelerinin ekonomik sıkıntıları uzun dönemde ABD içinde kötü sonuçlar doğurabilirdi. Bu bağlamda Marshall planı ABD kongresinde kabul ediliyordu. Bu plan ekonomik anlamda Sovyetleri çevrelemeye yönelik ve ekonomik sıkıntı çeken devletlerin komünizmin etkisi altına girmesini önlemek içindir. Zaten Truman Doktrini‘nin temeli, Amerikan yöneticilerinin sürekli ve ağır bir Sovyet tehdidi altında bulundukları korkusudur.
Truman Doktrini’nin uygulanmasında Sovyet tehdidini engellemek ve ekonomik kaygıların oynadığı rol kadar, Wilson ilkelerine dayalı bir dünya oluşturmak da vardır. Truman Doktrini’nin ilanından sonra, ABD bu doktrini Ortadoğu’ya da genişletmek için İngiltere ile birlikte girişimlerde bulundu. Ancak bu dönemde SB’nin sınır komşusu olduğu Türkiye ve İran dışında Ortadoğu’da etkinliği çok azdı. Bu yüzden kendilerini Türkiye gibi tehdit altında hissetmeyen Arap devletleri doktrinin Ortadoğu’ya genişletilmesine izin vermediler.[5]
SB’nin Ortadoğu’ya yönelik diğer harekâtı ise İran üzerinden olmuştur. Alman ordularının 1941’de SB’ne saldırmaları üzerine, SB’ de İngiltere ile arasındaki irtibatı sağlamak için İran’ı işgal etmişler ve aralarında 29 Ocak 1942’de imzaladıkları anlaşma gereği savaşın sona ermesinden itibaren 6 ay içinde birliklerini bu bölgeden çekeceklerini taahhüt etmişlerdir. Savaş sona erdikten sonra İngiltere İran’dan askerlerini çekmiş, fakat SB çekmemiştir. Daha sonra İran ile SB arasında yapılan anlaşma sonucu Mayıs 1946’da İran’dan tamamen çekilmişlerdir.[6]
İran olayından iki yıl sonra 1948’de İsrail devleti kurulmuş ve Ortadoğu’daki çatışmalar Arap-İsrail eksenli olarak günümüze kadar süre gelmiş ve bundan sonraki süreçte de adil bir çözüm bulunana kadar devem edeceğe benzemektedir. ABD’nin Ortadoğu politikasının devem etmesinde kilit bir role sahip olan İsrail saat 16.00’da kurulmuş ve aradan yarım saat bile geçmemesine rağmen saat 16.30 civarlarında ABD tarafından tanınmıştır. SB tarafından da saat 17.00’de tanınmış ve “manda” yönetimi bitmiştir. İsrail Devletinin kurucusu Ben Gurion, Tel-Aviv’den Amerikan halkına teşekkür mesajı gönderirken, Arap uçakları kenti bombalamağa başlamışlardı.[7]
Yıllardır bölgenin liderliğini üstlenen İngiltere ve bölge ülkelerinin birbiriyle ters düşmeye başlamasıyla ABD yavaş yavaş bölgenin koruyuculuğunu üstlenmeye başladı. Bu nedenle ABD, Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’ya doğru yayılmasını önlemek için bölge ülkelerini Batı destekli bir savunma örgütü içinde bir araya getirme kararı aldı. ABD, örgüte liderlik yapacak ülke olarak laik ve demokratik Türkiye’yi görmekteydi. İlk olarak Nisan 1954’te Pakistan ile Türkiye arasında Dostluk ve Güvenlik İşbirliği Anlaşması imzalandı. Bu antlaşma her ne kadar diğer Arap devletlerinin katılımına açık olsa da Arap devletleri, bu işbirliği anlaşmasını Batılı devletlerin yeni bir oyunu olarak gördüklerinden Pak’ta katılmadılar. Bağdat Paktı 1955 yılında Türkiye ve İran arasında imzalandı. Daha sonraları pakta Irak, Pakistan ve İngiltere de katılmıştır. ABD Bağdat Paktına üye değildir çünkü diğer Ortadoğu ülkeleri ile zıtlaşmak istemiyordu. Irak anlaşmaya ek bir madde koydurarak İsrail’in pakta girmesini istememiştir. Bu gelişme sonrasında İsrail kurulan paktın kendisine karşı kurulmuş bir ittifak olarak algılıyor. Ayrıca Pakt’ın üyelerinden olan Irak’ta meydana gelen darbe sonucu ve Irak’ın giderek SSCB’nin etkisine girmesinden sonra Irak darbeden bir yıl sonra, yani 1959 yılında Bağdat Pakt’ından ayrıldı. Irak’ın paktan ayrılması ile diğer ülkeler bir araya gelerek paktın adını Merkezi Anlaşma Örgütü (Central Treaty Organization CENTO 1959) olarak değiştirdiler.
1952 Mısır’da Nasır’ın iktidara gelmesi ile Batı yanlısı bir politika izlemeyen Mısır, Bağdat Paktı’nın kurulmasından sonra Anti-Batı Arap kamuoyu’nun temsilcisi durumuna yükselmiştir. 1955 yılında Gazze şeridinde İsrail-Mısır çatışmalarının başlaması üzerine Mısır, İngiltere ve ABD’den silah satın alma talebinde bulunmuştur. SB’nin silah satma teklifi de ABD ve İngiltere’yi harekete geçirmemiştir. Bunun üzerine Mısır Çekoslovakya’dan silah satın alma anlaşması yapmış ve böylelikle SB de tekrar Ortadoğu politikasına dönmüştür. Mısır Nil nehri üzerinde yapılması planlanan Avsan barajı için ABD’’nin zorluk çıkarması üzerine[8] Süveyş kanalını millileştireceğini ilan etmiştir. Bunun üzerine İngiliz-Fransız-İsrail görüşmeleri sonucunda, İsrail Mısır’a saldıracak ve İngiliz-Fransız birlikleri müdahale edecek bu şekilde kanaldaki çıkarları güvence altına alınacaktı. 1956’da İsrail Sina yarım adasını işgale başladı ve İngiltere ve Fransa mısıra bir nota göndererek çatışmaların durdurulmasını istedi. Mısır’ın notayı reddetmesi üzerine İngiliz ve Fransız kuvvetleri 5 Kasım’da müdahalede bulunmuştur. ABD ve SB’nin Birleşmiş Milletler’de baskı yapmaları ve veto hakkını kullanmaları sonucunda İngiltere ve Fransa saldırıları durdurdu. İngiltere ve Fransa’nın bu veto karşısında çekilmeleri bir bakıma onların ‘büyük güç’ olmaktan çıkmasına sebep oldu. Aslında başkan Eisenhower’ın bu üç saldırgan devlete karşı tutumu görüntüyü kurtarmaktan başka bir şey değil ve tamamen taktik gereğiydi. Zira ABD’nin bu devletlerle temel konularda bir anlaşmazlığı yoktu ve millileştirme girişimi Eisenhower’ın da hoşuna gitmemişti.[9] 1956 Süveyş buhranının en önemli neticesi, Sovyet Rusya’nın Mısır’ı bir kez daha kurtarmasıydı. Dolayısı ile Sovyetlerin Arap dünyasında prestiji artmıştır. Başka bir ifade ile İngiltere ve Fransa kaş yapayım derken göz çıkarmıştır. Nasırın ve SB’nin Ortadoğu’daki prestijini ve tesirini yok etmek isterlerken, büsbütün artırmışlardır. [10]



Bütün bunlara rağmen Süveyş krizinin ardından bölgede Sovyet etkisinin artması üzerine Başkan Eisenhower, kendi adı ile bilinen bir doktrin ilan etmiştir. Eisenhower 5 Ocak 1957’de kongreye gönderdiği mesajında şu konularda kendisine yetki verilmesini istemekteydi. Bağımsızlığını korumak için ekonomik kalkınma çabası içinde olan Ortadoğu ülkelerine ekonomik yardım yapılması; bunlardan askeri yardım isteyen ülkelere askeri yardım da yapılması; uluslararası komünizmin kontrolü altında bulunan herhangi bir devletten gelecek silahlı, bir saldırıya karsı ve bölge devletleri istediği takdirde Amerikan Silahlı Kuvvetlerinin kullanılması.[11] Eisenhower Doktrinin asıl amacı, İngiltere’nin zorunlu olarak bıraktığı boşluğu doldurmak ve batılı ülkeler için son derece önemli olan petrolün düşman eline geçmesini önlemek olsa gerekir. Ayrıca bu bölgeye komünist etkisinin girmesinin önlenmesi ve ilerde büyük anlaşmazlıklar çıkarabilecek Arap-İsrail savaşını, komünist müdahalesi olmadan serbestçe çözebilmek olanağının yaratılması da düşünülmüş olabilir. Kısaca Eisenhower Doktrini’nin tüm Ortadoğu ya yaygınlaştırılması çabası olarak değerlendirilebilir. Eisenhower Doktrininin en önemli sonucu, soğuk savaşın yeniden hızlanmasında bir basamak oluşturması ve ABD’nin Ortadoğu’ya müdahale olanaklarını artırması aynı zamanda da Ortadoğu da İngiltere ve Fransa’dan bağımsız politika izleme olanağını sunmasıdır.[12] Bunun sonucunda Ortadoğu’da Avrupa devri kapanıyor ve süper güç devri başlıyordu.
Nixon, 1970’lerdeki dünyanın 1960’lardaki dünyadan çok farklı olduğunu görmüş ve Amerika’nın eskiden olduğu gibi dünyanın her yerinde komünist güçlerle çatışma içine girmesinin ve silahlı çatışmalara sürükleyecek sorumluluklar almasının mümkün olamayacağını görmüştür. Bu düşüncelerden sonra yumuşama(detant) dönemi başladı ve bir başka olarak da Nixon Doktrini ortaya çıkmıştır. 18 Şubat 1970’de Kongreye gönderdiği raporda dile getirilen ve kendi adı ile anılan Doktrin de Nikson, “uluslararası ilişkilerde II. Dünya savaşı sonrası dönemin sona ermiş olduğunu ve yeni bir dönemin gereklerini karşılayacak şekilde bir dış politika oluşturulmasının gerektiğini” ifade ederek, “ABD’nin özgür ulusların savunulması ile ilgili bütün kararları, bütün planları ve programları yalnız başına yürütmek durumunda olmadığını, yükün bir kısmını ABD dost ve müttefiklerinin üstlenmesi gerektiğini” belirtmekteydi. Zaten Nixon Doktrini’nin özü, “Bundan böyle bölgesel çatışmalara ABD’nin doğrudan askeri müdahalelerde bulunmayacağını ve yerine askeri ve ekonomik yardımla yetineceği” oluşturmaktadır.[13] Nitekim koşullar dikkate alındığında Nixon Doktrini’nin önemli bir nitelik de kazandığını ve bölgede Irak’ın dışında iki büyük devlet olan İran ve Suudi Arabistan’a silah transferini artırılmasını öngören ‘İki Ayaklı’ politika uygulamaya konulmuştur.[14] 1979’daki İran devrimi ve Afganistan’ın SB tarafından işgaline kadar devem eden süre içerisinde bu politika egemen olmuştur.
Bunlardan hariç Ortadoğu bölgesinde gerilim durmuyordu ve Ekim 1973’de bölge için iki önemli hadise gerçekleşmiştir. Arap orduları ilk kez İsrail karşısında sınırlı da olsa başarı kazanmışlardır. Bunun yanısıra 19 Ekim 1973’de petrol üreten Arap ülkeleri ortak hareket ederek petrol ambargosunu başlatmışlardır. Ambargo batılı ülkelere petrolün güvenli akışından sorumlu olan Birleşik Devletleri Arap-İsrail uyuşmazlığına çözüm aramaya itmiştir. Ama sonuçta petrol şirketlerinin çoğunun Amerikan şirketleri olduğu düşünülecek olursa bu ambargodan ABD’nin çok fazla etkilendiği düşünülemez. Ancak petrol fiyatlarındaki ani artıştan sağlanan petro dolarlar tekrar Batı’ya yatırım olarak dönerken gelişmiş ülkeler kısa bir süre sonra maliyet artışını mamül malların fiyatlarına yansıtarak bunu telefi etme yoluna gitmeye başladılar ve bu durumda bunlardan en fazla etkilenen de sonuçta yine az gelişmiş yoksul ülkeler, yani üçüncü dünya ülkeleri olmuştur.
1979 sonlarında Sovyetler’in Afganistan’a askeri müdahalede bulunarak ülkeyi kontrol altına alması ve İran’da meydana gelen gelişmeler çerçevesinde ABD dış politikasında önemli değişikler yapacak olan Carter Doktrini ilan ediliyor ve 1970-1980 dönemine hakim olan Nixon Doktrini dönemi kapanmış ve yeni bir döneme girilmiş olunuyordu. Bunun sonucunda Başkan Carter 1980 de kongrede yapmış olduğu konuşmada, “Basra Körfezinin denetimini ele geçirmek amacıyla herhangi bir yabancı güç tarafından yapılacak müdahaleler ABD’nin yaşamsal çıkarlarına bir saldırı olarak dikkate alınacağını ve böyle bir saldırıya askeri güç de dahil olmak üzere gerekli her türlü araçla müdahale edileceğini” belirtmiştir. Bu çerçevede, ABD’nin Irak-İran Savaşının başlaması üzerine bölgede askeri varlığını arttırdığı görülmektedir. Savasın yayılması üzerine petrol yatakları ve dolum tesislerinin İran’ın hava saldırısına uğraması üzerine savunma kapasitesini artırma amacıyla AWACS uçaklarını Suudi Arabistan’a göndermiştir.[15]
İran’da ABD yanlısı bir politika izleyen Şah rejimi Humeyni ve yandaşları tarafından yıkılınca bölgede sorunlar hat safhaya ulaşmıştır. Devrimin %90’ı şii olan bir ülkede gerçekleşmesi, %60’ı Şii olan Irak’ta tedirginlikle karşılandı ve Saddam’ın rejiminde değişiklik yapacağı korkusu açısından Baas rejimi açısından oldukça önemlidir. İran’da başlayan bu yeni akım Irak dışında diğer Ortadoğu ülkelerinde de etkisini gösterdi. Devrim sonucunda İran-Irak ilişkileri boyut değiştirmiş Şatt-ül Arap’ın denetim hakları, Basra körfezinde söz sahibi olma mücadelesi ayrıca din ve etnik konulardaki farklılıklar iki ülke arasındaki gerginliği artırdı. Körfez bölgesinde denetim Şah Pehlevi zamanında ABD ile işbirliği içinde olan İran’ın elinde bulunuyordu. Devrim sonrası ABD-İran ilişkileri bozulmuş ve körfez denetimine Irak ve Suudi Arabistan’da talip oldu. Sorunların başlaması üzerine Irak-İran arasında 22 Eylül 1980′de savaş başladı.
Amerika Birleşik devletleri,, İran’daki müttefiki Şah’ı devirip iktidara gelen İslami rejimden hiçbir zaman hoşnut olmamıştı. Bu sebeple, 1967 yılında diplomatik ilişkilerini kestiği Irak ile tekrar yakınlaşmaya çalıştı. Çeşitli kanallardan Irak’a silah yardımı yaptı ve büyük miktarda borç para sağladı. Irak’ın biyolojik ve kimyasal silahlar üretmesine yardımcı oldu. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere 1986 Mart’ında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Irak’ın İran’a karşı kitle imha silahları (kimyasal ve biyolojik silahlar) kullanmasını eleştiren kararlar almasını, karşı oy kullanarak engelledi.[16] ABD savaş sırasında iki ülkeyi de dengeleme anlamında politika izlemiştir. Savaş sırasında kim yenilgi halindeyse ona yardım etmiş ve körfez bölgesinde güçlü bir devletin ortaya çıkmasını istememiştir.
Soğuk Savaş’ın ve SSCB’nin sona ermesi ile çift kutuplu sistem sona ermiş ve tek kutuplu sistemin başlaması bütün dünyada istikrarsızlıklara yol açmıştı. Ortadoğu bölgesine de ABD’nin Soğuk Savaş sonrasında en çok sorunla karsı karsıya kaldığı ancak hayati çıkarlarını da korumak zorunda olduğu bir bölgeydi. Bu nedenle Irak’ın Kuveyt’i işgaline de hiçbir ses çıkarmamıştır. Soğuk savaşın sona ermesi ile ABD’nin Ortadoğu’da ki durumu ve Ortadoğu da ki sorunlar yeni bir hal almıştır.
III- Soğuk Savaş Sonrası Dönem ve ABD’nin Ortadoğu Politikasi
Soğuk Savaş sonrası ABD, ‘Büyük Tasarım’ diye adlandırdığı ve dünya sistemindeki tüm ülkelerde Serbest Piyasa Ekonomisine bağlı, liberal değerleri benimsemiş parlamenter demokratik siyasal modelin hâkim kılınmasını içeren bir hareket benimsemiştir. Bu söylem ABD’nin Soğuk Savaş sonrası uyguladığı politikalarda da açıkça görülmektedir. ABD’nin tek süper güç olduğu Soğuk Savaş sonrası dünya sistemi, ekonomik ve siyasal açıdan çok kutuplu, askeri açıdan ise tek kutuplu bir şekil almış durumdadır. Batı dünyası Soğuk Savaş yılların da tüm kötülüklerin kaynağında Sovyet ideolojisini görmüştür. Soğuk savaş sonrası dönemde ise bu durumdan çok farklı olarak özellikle Ortadoğu ve Balkanlar ekonomik ve askeri açıdan çözülmemiş sınır sorunları ve dinsel fanatizm gibi olaylarla sürekli savaş halinde olmuştur. ABD soğuk savaş yıllarında devletleri, Sovyet ideolojisinden duydukları korku nedeni ile korumak ve demokratik bir yapı vaadiyle kendi etrafında toplamış ve onları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmiştir.
Irak-İran savaşı sırasında Batı dünyasının tamamı, Arap dünyasının büyük çoğunluğu, Sovyet Rusya ve sosyalist ülkeler, Irak’ı desteklemişlerdir. Çünkü 1979 Şubatında İran da kurulan teokratik, Şii ve İslami radikal rejimin, daha ilk günden bütün komşularına ‘devrimci ihracı’ çabasına girmesi büyük endişe yaratmıştır. Savaşı her iki tarafta kazanamamış ise de savaşın sonunda İran tehlikesinin de ortadan kalktığı bir gerçektir. Ne var ki, bir İran tehlikesi ortadan kalkarken, hiç kimse bir Irak tehlikesinin ortaya çıkabileceğini düşünmemiştir.[17] Soğuk savaş sonrası bölgesel nitelikli başlayan ama daha sonra küresel bir boyut alan en önemli gelişme Irak’ın Kuveyt’e saldırısıdır. Burada akla gelen soru Saddam’ın Kuveyt’i neden işgal ettiği ve ne düşünceleri olduğudur. Saddam en başta soğuk savaş sonrası gelişmelerini kendi üzerindeki denetleyici faktörün kalkması şeklinde yorumlamıştır. Bir diğer sebep ise İran-Irak savaşı sırasında Kuveyt, Suudi Arabistan gibi ülkeler Irak’a yüklü miktarlarda para vermişlerdi ama 1988 de savaş bitince bu paraları geri istemişler ve Saddam da paraların geri istenmesini hazmedememesi ve en önemlisi de Irak’ın Kuveyt’i kendi toprakları üzerinde İngiltere tarafından kurulmuş yapay bir devlet olarak görmesi ve Kuveyt ‘in Osmanlı zamanından beri Irak topraklarında olduğunu idda etmesi gibi sebepler Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesine sebep olmuştur.
Bunlardan başka ekonomik olarak; Kuveyt’in 1980’den bu yana kendisine ait olan el-Rumeyla petrol bölgesinde petrol kuyuları açarak, diğer taraftan petrol üretimini artırması nedeniyle petrol fiyatlarının düşmesi ve Irak’ın ekonomik kayba uğramasıdır. Irak’ın ABD’nin kendisini İran-Irak savaşında desteklemesi nedeniyle bu konuya ılımlı yaklaşacağını sanması, sekiz yıl süren bir savaştan sonra İran’ın kendisine bir cephe açamayacağını düşünmesi ve son olarak da İran tehlikesinden Arap dünyasını kurtaran bir devlet olarak bölge devletlerinin bu işgale ses çıkarmayacağını düşünmüştür. Bir diğer ekonomik sebep ise Kuveyt’e olan borçlarından kurtulmak istemesidir.[18]
ABD savaşa neden müdahale etti? ABD ilk başta Kuveyt’i işgal eden Irak’ı cezalandırmazsa biliyor ki Irak bölgede 260–270 milyar varil petrole sahip olan Suudi Arabistan’ı da rahatça işgal edebilecekti. Bir diğer neden ise Ortadoğu’da uyguladığı politikasının temel taşı olan İsrail’in de Irak tarafından işgal edilebilmesi ihtimalidir. Bir de SB’nin yıkılması ile artık Ortadoğu’ya müdahaleyi kolayca gerçekleştirebilmesidir. Bunun en açık kanıtı da Irak’ın Kuveyt’e saldırmasına tepki gösteren ülkeler arasında Sovyetlerin de olmasıdır. ABD körfez savaşı nedeni ile Suudi Arabistan’a daha çok kuvvet yığdı ve politikasını da bir bakıma sağlamlaştırmış oldu.


Irak’ın Kuveyt’i işgali ile ortaya çıkan Körfez Krizi sırasında BM örgütü ve özellikle Güvenlik Konseyi uluslararası soruna yönelik olarak, 1945’den sonraki dönemden beri, hiç olmadığı kadar etkin bir konumdaydı. Bu doğrultuda ABD’nin öncülüğünde BM Güvenlik Konseyi 660, 661, 662, 664, 665, 666, 667, 669, 670, 674 ve 677 sayılı kararları alarak Irak’ın Kuveyt’ten koşulsuz olarak derhal çekilmesini ve sorunun taraflar arasında görüşmeler yoluyla çözülmesini istemiştir. Özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 6 Ağustos’ta aldığı 661 sayılı karar, Irak ile her türlü ticareti yasaklarken, meşru Kuveyt Hükümeti’nin mal varlıklarının korunması için üye ülkelere çağrıda bulunuyordu. Bütün çabaların sonuç vermemesi üzerine Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Irak’a karşı güç kullanılmasına izin veren 678 sayılı kararı kabul etti. Bu karara göre Irak’a 15 Ocak 1991’e kadar BM’nin kararlarına uyması için süre tanınmaktaydı. Ama Irak verilen süre içinde çekilmemiş körfez savaşı başlamıştır. Görüldüğü gibi ABD artık giriştiği eylemlerde BM’i arkasına alarak hareket etmiş ve yaptığı eylemleri meşrulaştırmak için kullanmıştır. Körfez savaşı sonrası ABD bölgede en etkin güç konumuna gelmiş ve Ortadoğu politikasını oluşturan; İsrail’in güvenliği, kendi çıkarlarına başkası tarafından gelebilecek engellemeleri ve petrolün uygun bir fiyattan dünyaya açılması sağlamıştır. Kendi stratejik ve ekonomik çıkarları doğrultusunda bölgenin korumacılığını üstlenen ABD yaptığı müdahale ile bölgenin tepkisini çekmiştir ve bölgede anti-amerikan bir dalganın esmesine sebep olmuştur. Uluslararası politika açısından ise soğuk savaş sonrası uluslararası politikada meşru olmayan kuvvet kullanımına karşı, ABD dış politika yöneliminin uluslararası toplumda bulduğu destek, yeni dünya düzeninin belirsizliklerine karşın, güvenlik risklerinin en aza indirgendiğinin varsayılmasına yol açmıştır. Adım adım 11 Eylül olaylarına gelirken Clinton’la beraber başlayan, barış içinde bir dünya atmosferi beklentisi George W. Bush dönemiyle birlikte tarihe karıştı. IRA silah bırakmaya girişirken, Barak-Arafat görüşmesinin ucunda Nobel Barış Ödülü beklenmeye başlanmışken önce İsrail’deki seçimlerde Şaron’un kazanması ve hemen onu takip eden 11 Eylül şoku ABD’nin bütün savunma algısını değiştirmiştir.[19]
IV- 11 Eylül ve ABD’nin Ortadoğu Politikası
11 Eylül 2001 tarihi hem uluslararası ilişkiler hem de ABD’nin Soğuk Savaş döneminden itibaren izlediği stratejiler açısından önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Bu tarihten sonra uluslararası sistemde yaşanan somut gelişmeler akademik ve siyasi çevrelerde yoğun tartışmalara neden olmuştur. Bu açıdan pek çok şeyi değiştiren, 11 Eylül, her şeyden önce Amerikan güvenlik algılamalarını da değişikliğe uğratmıştır. Soğuk Savaş sonrasın da ABD’nin bu ana kadar karşılaşmış oldukları sorunlar doğrudan kendi ulusal güvenliğine yönelmiş tehditler değildi. Ama bu tarihten sonra artık sorunları yanı başında hisseder duruma gelmişti ve bunun içinde 11 Eylül gerisinde izlemiş olduğu parametreleri artık değiştirmesi gerektiğini milyonların gözleriyle gördüğü ‘ikiz kuleler’ saldırısı ile görmüştür. 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında ABD, soğuk savaş yılları boyunca çok boyutlu bir temele oturtmaya çalıştığı güvenlik stratejilerini tek bir noktaya odaklamıştır: Terörizm ile mücadele. Bu gelişme aynı zamanda 2001 Ocağında işbaşına gelen Bush yönetiminin Clinton sonrası dış politikaya getirdiği daha agresif ve müdahaleci üsluba yeni bir meşruiyet de kazandırmıştır.[20] Beyaz Saray dünyayı adeta, ‘bizden yana olanlar ve olmayanlar’ diye ikiye ayırıyordu. 11 Eylül 2001’de meydana gelen trajik olayların ve Irak’tan algılanan tehdidin sonucu olarak, 20 Eylül 2002 tarihinde “Amerika Birleşik Devletleri’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi” başlıklı yeni ulusal güvenlik stratejisi yayınlanmıştır. Bush yönetiminin 20. ayında ve 11 Eylül saldırılarından bir yıl sonra kaleme alınan stratejinin amacı, dünyayı sadece daha güvenli değil, aynı zamanda daha iyi yapmaktır.[21] 11 Eylül sonrasında Amerikan dış politikasının temel felsefesini oluşturan ‘Bush Doktrini’ açıkça dünyayı dünya’yı soğuk savaş yıllarında olduğu gibi ikili bir ayrıma tabi tutmaktadır. Bush, 26 Eylül’de kongredeki mesajında tüm ülkelere bir seçim yapması gerektiğini, ya bizimlesiniz, ya teröristlerle ifadesi ile ikili ayrım yaptığını açık bir şekilde ortaya koymuştur. Soğuk savaş sonrası ABD, tehdidi soğuk savaş yıllarındaki gibi Sovyet tehdidinden almıyordu. Yeni tehdit terör… Nitekim Başkan Bush; 14 Eylül 2001’de The National Cathedral’da yaptığı konuşmada, “ABD’nin, küresel uzantıları olan teröristlere karşı savaş yaptığı” ve bu savaştaki “düşmanın, masum kişilere karşı yürütülen önceden tasarlanmış siyasi amaçlı şiddet anlamında, terörizm” olduğu belirtildikten sonra, teröristler ve bilerek bunları barındıranlar veya yardım edenler arasında bir ayırım yapılmayacağı ve bunlar arasından da özellikle kitle imha silahlarını edinmeye veya kullanmaya çalışanların hedef alınacağı; ABD’nin, vatandaşlarını, nerede olursa olsun çıkarlarını korumak için “tehdit sınırlarına ulaşmadan teşhis ve imha” yoluna gidileceği ve bu konuda “gerekli olduğunda tek başına hareket etmekte” tereddüt etmeksizin “kendini koruma hakkını kullanarak bu teröristlere karşı önceden davranıp (by acting preemptively)” ülke ve halka zarar vermelerinin önleneceğini açıklamıştır.[22]
Bush Doktrini’nin, zaman içinde yeni ilavelerle uygulama alanının genişletildiği görülmektedir. ‘Önleyici savaş stratejisi’ adı verilen politika çerçevesinde ABD yönetimi önleyici savaş ve önceden saldırı kavramları doğrultusunda artık çok taraflı işbirliği yerine tek taraflı inisiyatif kullanarak Amerikan çıkarlarını ve güvenliğini savunmaya dönük bir strateji izleyeceğini ortaya koymaktadır. Bu stratejinin özü, tehdidin niteliğine de kullanılacak silahların insiyatifine de ABD yönetiminin karar vereceğidir.[23] ABD’nin geliştirdiği bu yeni stratejiyi 11 Eylül ile birlikte Afganistan’da Taliban’a, Irak’ta Saddam’a yönelik hamlelerin yanı sıra bu terörü desteklediğini düşündüğü belli başlı ülkelere yönelik sert bir tutum takındığından görmekteyiz.


a. 11 Eylül ve ABD’nin Afganistan işgali
ABD; 11 Eylül saldırıları ile yaşadığı şaşkınlığı üzerinden attıktan sonra, bu saldırılarda yirmi binden fazla kişinin ölümüne neden olduğundan dolayı, bir zamanlar Afganistan’daki Rus işgaline karsı kullandığı yani kendisinin yetiştirdiği terörist Usame Bin Ladin’i suçlamıştı. ABD yönetimi, 11 Eylül 2001 saldırısını düzenleyen El-Kaide yöneticilerinin ve militanlarının barındığı yer olarak gösterdiği Afganistan’ı hedef almıştı. ABD’nin 11 Eylül sonrası geliştirdiği stratejiler açısından talibanın Afganistan’da barınması ABD için tamamen bir savaş nedeni olarak değerlendirilmiş ve 7 Ekim 2001’de Afganistan’ı işgal etmiştir. ABD Afganistan’a yönelik bir askeri girişimi meşrulaştırmak için BM Güvenlik konseyinden 14 Kasım 2001 tarihinde 1378 sayılı kararı çıkartmış ve ABD liderliğinde NATO kuvvetlerinin 2001 yılındaki Afganistan’da başlattığı askeri harekâtı meşru kılmıştır. ABD’nin NATO öncülüğünde başlattığı harekâta “Kalıcı Özgürlük Harekâtı” ismini vermiştir. 12 Eylül 2001 günü ABD, NATO teşkilatının kurucu anlaşmasında yer alan ve müttefiklerden herhangi birine yapılan saldırının tüm ittifaka yapılmış bir saldırı olarak kabul edilmesini öngören 5’inci [24] maddeyi isletme kararı almasını istedi ve NATO gücü harekete geçmiştir. Usame bin Ladin ele geçirilememiş ama Afganistan kuzey ittifakının eline geçmişti. ABD daha Afganistan saldırısında Irak’a saldırma planları yapmış ve Irak liderliğinin iç ve dış politikada ortaya koyduğu tavırları eleştirmeye başlamışlardı. Irak’ın uluslararası barış ve güvenliğe karşı büyük bir tehlike olduğunu ileri sürüyordu. Günümüz itibari ile ABD halen Afganistan’da bulunmakta ve tehlikeleri önlemek için NATO bünyesine daha fazla asker göndermesini talep etmektedir. Türkiye’den de Türk askerlerinin çatışmalara katılmasını istemektedir.
b. 11 Eylül ve ABD’nin Irak’ı İşgali
Bush yönetimi Afganistan operasyonunun ardından Saddam Hüseyin’in liderliğindeki Irak’a yöneldi. Irak’ta kitle imha silahlarının bulunduğuna dair elinde kanıt belgeler olduğunu savunan Bush yönetimi, uluslararası arenada istediği desteği tam olarak alamasa da Irak Savaşı’na girmekten çekinmedi. Kitle imha silahlarından umduğu durumu alamayan Bush demokratikleştirme ve insan hakları sloganlarını kullanarak uluslar arası toplumdan umduğu desteği almaya çalışmıştır. 2002 Eylül‘ünde W.George Bush’un Genel Kurulunda yaptığı açılış konuşmasında Irak’ın uluslararası toplum için bir tehdit arz ettiğini ileri sürmesi savaşın olacağının en yakın sıcak bir kanıtıdır. Ve bir hafta sonra yaptığı açıklamada Amerikan ulusal güvenlik stratejisini Amerikan çıkarlarına yönelebilecek tehditlere karşı tek taraflı “ Önleyici Müdahale” üzerine kurduklarını beyan etmiştir.[25] ABD Saddam yönetimini, komşuları için tehdit oluşturmakta, teröristleri desteklemekle, kendi halkı üzerinde baskı uygulamakla, nükleer enerji programını denetime sokmamakla, kimyasal ve biyolojik silah üretmekle suçlamaktadır. ABD bütün bunlar olurken Irak sorununu daha fazla karışmadan bir çözüme kavuşturmak istemiştir. Bu çerçevede 8 Kasım 2002 tarihinde BM güvenlik konseyinden 1441[26] sayılı kararı çıkartmıştır. 1441 sayılı karar bölgede uluslar arası örgütlerin görevlerini serbestçe yerine getirmeleri çağrısını yapmıştır.
ABD Başkanı George W. Bush’un 18 Mart Salı günü, yaptığı ulusa sesleniş konuşmasında Saddam ve ailesinin Irak’ı terk etmesi için 48 saatlik bir ültimatom vermiştir. Irak yönetiminin 1441 sayılı kararda yapılan çağrıları dikkate almadığından ve Saddam Hüseyin ve ailesine Irak’ı terk etmeleri için verdiği 48 saatlik sürenin dolmasından sonra, “Irak’ı özgürleştirme Harekatı” olan saldırıyı resmen başlatmış ve günümüzde de halen devam eden kaos ortamının oluşmasına sebebiyet vermiştir.
Savaşın başlamasından sonra Irak yönetimi yıkılmış ve ülke Amerika’nın kontrolüne geçmiştir. Daha sonra Saddam Hüseyin doğum yeri olan Tikrit’te 600 askerin katıldığı bir operasyonla yakalanmış ve insan haklarını hiçe saymak ve terörizme destek vermesi gibi suçlardan yargılanarak idam edilmiştir. 2004 Haziran’ın da egemenlik Irak geçici hükümetine devredilmiştir. Bu arada kaos ortamı devem ederken 30 Ocak 2005’te, direnişçilerin tehditleri altında Irak’da genel seçimler düzenlenmiş, Sünnilerin büyük oranda boykot ettiği seçimlerde Şii birleşik ittifakı, sandalyelerin çoğunu alırken ikinci sıradaki Kürt partileri de meclisin dörtte birini oluşturmuştur.[27] Irak’ta 2003 Mart’ında başlayan değişim halen sürmektedir. Ülkedeki diktatör rejim son bulmasına rağmen iç karışıklıklar, bombalamalar devam etmektedir. Amerikan Askerleri halen Irak topraklarında dolanmakta ve her gün haklı ya da haksız olarak insanların üzerine gitmekte ve acımasızca öldürmeye devem etmektedir. ABD dünya petrol rezervlerinin büyük bir çoğunluğunu bulunduran Irak’ı işgal ederek Irak petrollerini ele geçirmiş ve batıya daha kolay ulaşmasını sağlamıştır ve dünya hegomanyalığını büyük bir oranda perçinlemiştir.
c. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)
Büyük Ortadoğu Projesi, ABD’nin batıda Fas, Moritanya, doğuda Orta Asya ve Moğolistan, kuzeyde Kafkasya ve Türkiye, güneyde Arap Dünyası’ndan Somali’ye kadar uzanan bir coğrafyada yer alan ülkelere yönelik siyasi, hukuki, bilgi/eğitim, ekonomi, sosyal ve güvenlik boyutlarını içeren kapsamlı bir “İslam coğrafyası” dönüşüm stratejisi olup, bu alanlarda uzun vadeli bir değişimi hedeflemektedir.[28] ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ aslında Soğuk Savaşın bitmesi ve Sovyet Bloğu’nun dağılmasıyla tek süper güç haline gelen ABD’nin bir Pax Americana oluşturma düşüncesidir[29]. Büyük Ortadoğu Projesi sadece Ortadoğu bölgesine ait bir şey değildir. Bu kavram geniş anlamda Orta Doğu tanımında bulunan tüm ülkeleri kapsamakta ve bu geniş tanımın içinde Avrasya ve Kafkasların da olduğu unutulmamalıdır.
21. yüzyılın başlarında Amerika’ya karşı düzenlenen 11 Eylül saldırısı insanlık tarihindeki ekonomik, siyasi ve askeri bakımdan en kapsamlı değişikliklerin başlangıcı olmuş ve yeni milat olarak tanımlanmıştır. Özellikle 2002 yılından itibaren daha yoğun tartışılmaya başlayan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) bir anlamda 11 Eylül saldırısı sonrasında küresel bağlamda yaşanan değişikliklerin başlangıcı olma özelliğini taşımaktadır.[30] ABD’nin, enerji ihtiyacının büyük bir bölümü Ortadoğu’dan karşılandığı için petrolün sorunsuz ve devamlı şekilde akışını sağlamak ve bölgede ABD’yi tatmin edebilecek şekilde istikrar ve güvenliğin sağlanması hayati önem taşımaktadır. Ancak İsrail – Filistin/Arap dünyası karşı durmasının yaklaşık 50 yıldır devam etmesi, Irak’ta ABD’nin taleplerine boyun eğmeyen Saddam Hüseyin’in dikta rejiminin devam etmesi (İkinci Körfez Savaşı’nda devrilmiştir), İran ve Suriye’nin kitle imha silah projesi çalışmalarına hız vermesi, ABD’nin bölgedeki çıkarlarını tehdit eden en önemli konular olmuştur. Bu konuları uygun bir ortamda çözmek ve soğuk savaş sonrası kazandığı hegomonik gücünü devem ettirmesi için BOP’ni yeni dünya düzeni kavramı içinde Ortadoğu başta olmak üzere Avrasya ve Kafkasya’yı da içine alan bölgeye dikte etmeye çalışmıştır. 2001 yılında Amerikan Yönetiminin başına geçen yeni muhafazakarlar 21. Yüzyılın ABD’nin yüzyılı olacağına inanarak politikalarını yürütmeleri, dünya üzerinde askeri bir politika izlemeleri, ABD’nin küresel liderliği elde etme yolunda, güç politikası izlemekten kaçınmayacağının en açık bir izi olmuş ve uygulamaya konulan BOP’ni gerçekleştirme yolunda daha agresif bir tavır alınmıştır.
Dünya’nın ekonomik değerleri üzerinde egemenlik tesis etmek, tarihin her döneminde büyük devletlerin başlıca amaçlarından biri olmuştur. Bugün ABD, Rusya, AB, Çin, Japonya gibi küresel devletler egemenliklerini tesis etmişler ve ekonomik açıdan da hegomonik bir yapıya sahip olmuşlardır. İşte tam bu noktada ABD’nin BOP’si devreye girmektedir. Bu küresel devletlerin sahip olduğu özelliklere sahip olmayan ve birçok gelirleri de petrole dayalı olan, ekonomik açıdan olmasa da kültürel ve siyasal açıdan üçüncü dünya ülkeleri diye tabir ettiğimiz Ortadoğu, Orta Asya ve Afrika ülkeleri gelmektedir. İşte bu sebeplerden dolayı, ABD’nin tarif ettiği BOP’si, saydığımız bu bölgelerdeki ülkeleri kapsamaktadır. Çoğunluğunu Müslüman halkların oluşturduğu bu geniş coğrafya insanlık tarihi kadar eski bir mücadele ve rekabete konu olmuş bir bölgedir. Bu rekabet zaman zaman askeri ve stratejik bir boyut kazanmış özellikle I. Dünya Savaşı sonrası dönemde petrolün varlığının değerinin anlaşılması ekonomik unsurları bölgeye ilişkin rekabetin temel parametresi haline getirmiştir.[31]
Dünya petrol rezervleri açısından da oldukça önemli bir kaynağa sahip olan Büyük Ortadoğu daima küresel uluslararası aktörlerin ilgisini çekmiş ve uzun mücadelelerine sahne olmuştur. Zira dünya petrol rezervlerinin yaklaşık %70’i doğalgaz rezervlerinin ise yüzde %40’ı bu bölgede bulunmaktadır. Bu orana Büyük Ortadoğu Projesini içeren yaklaşık 27 devleti de katarsak daha da yükselmektedir. Küresel güçler büyük oranda petrol ihtiyaçlarını Ortadoğu bölgesinden sağlamaktadır. Petrole sahip olmayan büyük devletlerin bu enerji kaynaklarına harcadıkları para büyük oranlara ulaşmış bulunmakta ve bunu da açık olarak ABD’nin dünya petrol tüketiminin %25’ini yapmasından anlıyoruz. Bu rakam Avrupa, Rusya ve Orta Asya ülkelerinin toplam tüketimine, ya da Çin ve Japonya’nın da içinde bulunduğu Asya Pasifik bölgesinin payına eşittir. Dolayısıyla, ABD toplam ithalatının yüzde 25’ini bölgeden gerçekleştirirken, Japonya yüzde 70’ini Avrupa ülkeleri ise yaklaşık yüzde 55-60’ını bölgeden karşılamaktadır.[32] ABD bu oranları dikkate alınca bölgeye olan ilgisi daha da artmakta ve dünyadaki hegomonik gücünü sürdürmek için bölgeyle her zaman ilgilenmiş ve halende kanlı bir şekilde ilgilenmektedir.


V- SONUÇ
Sonun başlangıcı olarak nitelendirilen 11 Eylül 2001 saldırıları her ne kadar terörist lider Usame Bin Ladin tarafından gerçekleştirilse de, Amerika’nın 2. Dünya Savasından beri kurmaya çalıştığı hegemonyasını gerçekleştirmesi açısından bir koz olmuştur. Çünkü Amerika Birleşik Devletleri terörizmle mücadele, halklara özgürlük, kitle imha silahlarını yok etmek gibi söylemlerin arkasına saklanarak çıkarlarına göre hareket etmiştir. ABD’nin 11 Eylül terörist saldırıları sonrasında gerçekleştirdiği eylemler ve yaptığı söylemler, açıklanan doktrin gereği icra ettiği Irak harekâtı, 2. Dünya Savası sonrasında uluslararası barış ve güvenliğin bir daha bozulmaması amacıyla oluşturulmaya çalışılan ve etkinlikleri bazen sorgulansa da genel anlamda kabul gören uluslararası kurallar ve kurumların sonunu getirmiştir. Her ne kadar 11 Eylül’den sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak dense de, tıpkı 2. Dünya Savaşından önce yaşananlar gibi, dünya egemenlik savaşlarına neden olmuş ve olmaya da devam edecektir. Bugün yine ekonomik ve siyasi pastadan en büyük payı almayı hedefleyen Amerika ve büyük payı kaptırmak istemeyen AB, Rusya, Çin ve Japonya arasında mücadele yaşanmaktadır. ABD 11 Eylül sonrası dünya üstünlüğünü sağlamlaştırmak amacıyla bölge petrollerini hâkimiyeti altına almış ve bundan da en büyük pastayı Amerikan petrol şirketlerine bırakmıştır. Bütün bu gelişmeler, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde bir bir hayata geçirilmiştir ve bu süreç halen devem etmektedir. ABD’nin, Afganistan ve Irak’tan sonra yeni hedefleri haline gelen ve nükleer çalışmaları dolayısıyla İran ve Suriye’yi hedef alacağı yönünde yorumlar yapılmaktadır. Ama dünya kamuoyunda yapılan tartışmalara bakarsak Beyaz Saray‘ın Irak operasyonu bitmeden ve dünyadaki konjonktür gereği bu işe kalkışamayacağı yönündedir. ABD’nin demokratikleşme söylemleri ile girdiği Afganistan ve Irak’ta kaos ortamı ve iç çatışmalar devam etmekte ve güncel basından her gün ölüm haberleri alınmaktadır. Dünyada var olan uluslararası sistem gereği ve ABD’nin sisteme hâkim olma çabaları nedeni ile genelde Ortadoğu özelde de Irak’ta çatışma ve kargaşanın uzun bir müddet daha dinmeyeceği gözükmektedi

google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html