BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Cumhuriyetçi Parti sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Cumhuriyetçi Parti sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

1 Ağustos 2018 Çarşamba

Evangelist nedir?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Evangelist kimlere denir? Cumhurbaşkanı Erdoğan,"ABD'nin Kudüs kararının bizim nazarımızda hiçbir hükmü, geçerliliği yoktur. Kudüs bizim ilk kıblemizdir. Trump'ın Kudüs kararı provokasyon, arkasında evangelistler var." dedi. Peki Evangelizm nedir?



EVANGELİST NEDİR? 

Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından yazılmış dört kanonik incilin her birine “Evangel” denir. Yunanca “iyi haber” ya da “genel olarak kabul edilen gerçek” anlamına gelen evangelion dan gelmektedir. Bu kelimeden türetilerek, incil yazarlarına “Dört Evangelist” denmiştir.

EVANJELİST VE EVANJELİK

Evangelizm sözcüğü Kitab-ı Mukaddes’e dönmek veya yönelmek anlamına gelir. Evangelist ve Evangelik kelimeleri farklı anlamlara gelmektedir. Evangelist sözcüğü en basit anlamıyla “Hristiyanlık bildirisini vaaz eden, yayan kişi” anlamına gelir. Evangelik sözcüğü ise daha çok Protestan Kilisesi’nin muhafazakar kesimini nitelemek için kullanılır. Evangelikler, ABD’yi kuran ve tutuculuğuyla bilinen Protestan mezhebi Puritenler’in devamıdır.

EVANGELİZM NE ANLAMA GELİR?

Evangelizm merkezli bu akımın mensuplarına ve zamanla liberal Protestanlar haricindeki tüm Protestanlara Evangelik denmeye başlanmıştır (20. yüzyılın sonları, 21. yüzyılın başı). Ayrıca Martin Luther, reformları esnasında kurduğu kilise hareketi için bu ismi kullanmıştır. Bu nedenle Kıta Avrupası’nda Evangelik sözcüğü, Protestan veya Lutherci olarak algılanır.

EVANGELİZMİN TEMELLERİ



Evangelizmin temelleri İngiliz George Whitefield (1715-1770), Methodizm’in kurucusu John Wesley (1703-1791) ve Amerikalı filozof ve teolog Jonathan Edwards (1703-1785) tarafından atılmıştır. Bu üç kişi Amerika’nın en büyük Protestan mezhebi olan Baptistlerin ve Metodistlerin oluşumunun temel taşlarıdırlar.
Amerika Birleşik Devletleri’nde 1820’lerde genelde Hristiyanlık inancı için kullanılan Evangelizm 19. yüzyıldan itibaren iki ayrı koldan ilerlemeye başlamıştır. Charles G. Finney ile Amerikan halkının dönüşümünün sağlanması ile devrimcilik anlamı kazanmış diğer taraftan Playmouth Kardeşliği hareketinin kurucusu John Nelson Darby’nin öncülüğünde radikal bir dini yorumu temsil etmeye başlamıştır. Bugünkü Evangelizm Amerika’daki Hristiyan toplumunun tutucu kanadını temsil etmektedir.
Darby’nin Muafiyetçilik akımı Kitab-ı Mukaddes ve dünya tarihini yedi çağa ve veya Tanrı’nın insanlık hakkındaki takdirini gösteren yedi bölüme ayırmaktadır.
C. I. Scofield tarafından yazılan Scofield Referans Kitab-ı Mukaddesi ile 1880 ve 1890’lı yıllarda Darby’nin Tanrı, Tanrı’nın Krallığı’nı temsil eden insanlara imtiyaz vermiştir ve İsrail Kitab-ı Mukaddes’in Kıyamet zamanında önemli rol oynayacaktır öğretisi geniş kitlelerce benimsenmiştir.
Lutherci Protestanlık ile başlayan; Püritenizmle olgunlaşan; Jimmy Carter, Ronald Reagan ve Baba Bush’un başkanlıkları döneminde adım adım gelişen Evangelizm, 11 Eylül’den sonra Oğul Bush ile Küresel Emperyalizmi yönlendiren esas güç haline gelmiştir.

Köktenci Hristiyanların ABD dış politikası üzerindeki etkisi;

ABD'de 1970'li yıllardan itibaren toplumda giderek yükselen köktencilik, Cumhuriyetçi Parti'nin desteğiyle, son dönemde siyasi alana girmeyi başardı.
ABD dış politikası devasa olarak nitelenebilecek bir karar alma aygıtı tarafından, kompleks bir süreç sonucunda belirlenir. Merkezinde Beyaz Saray, Savunma ve Dışişleri bakanlıklarına bağlı birkaç dar odağın yer aldığı bu karar alma aygıtı, stratejik araştırma merkezleri, üniversiteler, eski üst düzey yetkililer ve sermaye gruplarının da etkisi altındadır.
ABD dış politikasında (özellikle Ortadoğu politikasını şekillendirme sürecinde) yeni muhafazakârlar, Hristiyan sağ ve Amerikan Siyonist ittifakının etkisi ciddi anlamda hissedilmektedir. Ortadoğu'ya ve Arap-İsrail sorununa dair bakışları da dahil olmak üzere dış politikada bir dizi ortak hedefe sahip olan bu koalisyon, İsrail’in güvenliğini korumayı, bu devletin komşularına karşı bölgesel üstünlüğünü sağlamayı ve ABD'nin Körfez petrolü üzerindeki kontrolünü pekiştirmeyi amaçlamaktadır.
Hegemon güç konumuna dayanarak liderlik rolü üstlenmek ve (Amerikan vizyon ve hedefleri karşısında potansiyel tehdit oluşturan devletlere karşı önleyici saldırılar dahil olmak üzere) güvenlik politikalarını genişletmek, ABD'nin küresel rolünün gereksinimleri olarak, bu çevreler tarafından benimsenmektedir. Aynı zamanda Amerikan değerlerini yaymayı amaçlayan bu ittifak, bu değerlerin ne ölçüde benimsenip uygulandığını izleyerek dünya devletleri üzerindeki baskısını perçinlemeyi hedeflemektedir.
Arap-İsrail sorunuyla alakalı olarak Amerikan dış politikasının oluşumunda köktenci Hristiyanların etkisi 1970'lerin ortalarından beri artmaya başladı. Bu dönemde köktenci Hristiyanların dış politikanın belirlenmesindeki rolü, Filistin'de bir Yahudi devletinin kurulması için Amerikan yönetimlerine baskı yapmakla sınırlıydı. Bilişim devrimi, "televizyon kiliseleri" fenomeni ve geleneksel Hristiyanlığı geri plana iten köktenci cemaatlerin genişlemesinin etkisinde kalan Amerikan dini kültüründe, 1970'lerden günümüze kadar oluşan büyük değişiklikler, kiliselerin çevreden merkeze doğru ilerlemesine ve siyasal ve sosyal olaylarda belirleyici olmasına imkan verdi.
“Kurtarıcı ulus” olarak ABD
Geçmişleri ülkenin kuruluşuna kadar giden ilk Amerikan beyaz toplulukları, muhafazakâr Protestanlığın baskınlığı ve kişinin bireysel çabası sonucu manevi kurtuluşa erişeceği düşüncesinden kaynaklanan şahsi disiplin ve sıkı çalışma özellikleriyle öne çıkmıştı. Köktenci Hristiyanlar Amerika'yı dünyanın geri kalanına karşı duran bir ulus, “tepenin üzerinde parlayan bir şehir”, "kurtarıcı ulus" ve “son en iyi umut” olarak tasvir etmişlerdi. Kendilerini püritenlerin bir uzantısı olarak sunan bu topluluklar, Hıristiyanlığın erken çağlarının "saflığını" yeniden tesis etmek ve Amerikan toplumunu bir Hıristiyan ulus olarak inşa etmek gibi bir misyon üstlenmişlerdi.
Pozitif bilimin gelişmesi, modern laik devletin ortaya çıkışı, toplumda maddi değerlerin öne çıkarılması ve evrim teorisinin tartışma oluşturan bir olgu haline gelmesi, Kilise'nin rolünü ve Hıristiyanlığın insanların yaşamındaki etkisini zayıflattı. Bu gelişmeler, 19. yüzyılın son çeyreğinde "Evanjelik" doktrini kristalleştirerek ve kendilerini sosyal gerçekliği iyileştirmeye ve bilim ile dini uzlaştırmaya adamış olan bir takım Protestan din adamının ortaya çıkmasına neden olsa da, köktenci Hıristiyanlar, 1970’lere kadar Amerikan siyasi hayatında etkin bir konum edinemediler. Fakat bu durum, 1970'lerin sonlarına doğru değişmeye başladı. 1977'de yapılan bir kamuoyu araştırması, 70 milyonu aşkın Amerikalının Hz. İsa'yla doğrudan ve şahsi bir bağı olduğunu ve kendisini "yeniden doğan Hıristiyan" olarak tanımladığını ortaya koymuştu. Bu dönemde “insanlığın felakete sürüklendiğini ve Hz. İsa’nın kurtarıcı olarak döneceğini” konu edinen eserler, en popüler kitaplar olmuştu. Örneğin New York Times'da, 1970’lerin en önemli eserlerinden sayılan “deccalın neden olduğu nükleer kıyametten insanlığın kurtuluşu için Hz. İsa'nın dönüşü” temasını işleyen The Late Great Planet Earth kitap, on yıl boyunca en çok satan kitap listesinin zirvesinde yer almıştı.

ABD’de köktenciliğin siyaset arenasına girişi



Toplumda yükselen bu köktencilik, Cumhuriyetçi Parti'nin desteğiyle siyasi alana girmeyi başardı. ABD'nin yeni sorunlarına yönelik çözüm üretemeyen Cumhuriyetçi Parti'nin giderek düşüşe geçmesi, muhafazakâr Cumhuriyetçileri dini hareketlerle iletişime geçmeye itti. Bu süreçte köktenci liderlerin etkisinin artması, kadın hakları, kürtaj ve eşcinsellik gibi tartışmalı konularda muhafazakâr tutumları benimsemeleri ve seçmen kazanmak amacıyla kurulmuş çeşitli örgütlerin yanı sıra köktenci yayınlar yapan radyo ve televizyon programları, Cumhuriyetçilere milyonlarca sağ Hıristiyan seçmen kazandırdı. Bu sayede altı başkanlık seçiminin dördünden zaferle çıkan Cumhuriyetçiler, bu dönemde Senato ve Temsilciler Meclisi'nde de etkinliklerini korudular.
Clinton ve başkan yardımcısı Al Gore yönetimindeki Demokratlar büyük ekonomik başarılar elde etmelerine rağmen, Amerikan seçmeni ekonomik büyüme ve refah seviyesi yerine (sürekli ahlak vurgusu yaparak dikkatleri Clinton dönemindeki skandallara yönlendirmeyi başaran) Bush'tan yana kullandı. "İncil Kuşağı" olarak bilinen ve güney eyaletlerde yoğunlaşan muhafazakâr seçmen, Bush'un kazanmasında belirleyici bir rol oynamıştı.
Bush yönetiminin Afganistan ve Irak işgalleri ve ekonomi alanındaki zayıf performansı sonrasında başkanlık seçimini kaybeden Cumhuriyetçi Parti'nin köktenci tabanı, yeni seçilmiş Obama'nın göç politikasını, aile ve kadın hakları alanındaki liberal düzenlemelerini beyaz Protestan Amerikalıların ayrıcalıklı konumuna karşı bir tehdit olarak algıladı. Obama'ya ağır eleştiriler yönelten Evanjelikler, Cumhuriyetçi Parti'nin tekrar seçimi kazanması için yoğun bir kampanya yürüttüler. 2016 başkanlık seçiminde, Hillary Clinton'a karşı Bush'un 2001 seçiminde izlediği stratejiye benzer bir seçim propagandası yürüten Cumhuriyetçiler, Obama döneminde ABD'nin "yozlaştığını" ve Hillary Clinton'ın bu "yozlaşmayı" daha da derinleştireceğini ileri sürerek, "ahlaki üstünlüğü" elde etmeyi amaçladılar.
ABD'yi tekrar "güçlü bir ulus" haline getirmeyi seçim kampanyasının ana sloganı olarak belirleyen Trump beyaz Protestanlara, içeride ayrıcalıklı konumlarının korunacağını, aile hukuku alanındaki liberal düzenlemelerin engelleneceğini ve dış politikada ise "Önce Amerika" sloganıyla ABD'yi tekrar "tepe üstünde parlayan şehir" haline getireceğini vadederek seçimden zaferle çıktı. İktidara geldikten sonra ekibinde birçok köktenci figüre yer veren Trump, muhafazakârlar tarafından adeta bir "kurtarıcı" olarak görüldü. Bu ekibin en önemli isimlerinden biri de şüphesiz başkan yardımcısı Mike Pence.
Pence'in, Indiana gibi küçük bir eyaletin valiliğinden başkan yardımcılığına yükselişi, bir anlamda sağ Hristiyanlığın Cumhuriyetçi Parti'de ne derece yükseldiğini de gösteriyor. Ronald Reagan döneminden itibaren Cumhuriyetçi Parti'nin alt kademelerinden siyasete girmeye başlayan Pence gibi köktenci politikacılar, Parti'nin dini söyleminin muhatabı ve "oy deposu" olarak gördüğü sağ Hristiyanların artık Cumhuriyetçi Parti'de merkezi ele geçirdiğinin alameti olarak değerlendirilebilir.
Evanjelik liderler, Mike Pence'in muhafazakâr Hristiyanlığın, Amerikan yaşamının merkezindeki "haklı konumunu" tekrar kazanmasını sağladığını düşünüyor. Güney Evanjelik Okulları başkanı Richard Land, The Atlantic dergisine verdiği röportajda, başkan yardımcısı Pence’ten "Evanjelik-Hıristiyan dünya görüşünü devlet politikası haline getiren en tutarlı politikacı” olarak bahsediyor. Beyaz Saray eski strateji uzmanı Stepehen Bannon'a göre ise Pence, Trump yönetimi ile Cumhuriyetçi Parti teşkilatının en muhafazakâr kanadı arasındaki bağlantıyı sağlayan köprü.
Beyaz Saray’da ağırlığı olan ve özellikle ulusal güvenlik alanında en etkili isimlerinden biri haline gelen Pence, aynı zamanda dış politikada da etkili bir isim. ABD'nin Irak’ı işgalinin ateşli destekçilerinden biri olan Pence, "Amerikan değerleri"ni yaymakta güçlü bir ordunun rolüne inanıyor. Ayrıca kendisini sık sık (sırasıyla) “Hristiyan, muhafazakâr ve Cumhuriyetçi" olarak tanımlayan Pence'in ABD'nin elçiliğini Kudüs'e taşımasında etkin bir rolünün olduğu da biliniyor. Aktif bir evanjelik gündemle ABD dış politikasına dini öğeleri entegre eden sağ Hristiyanlığın, ileride "medeniyetler çatışması" stratejisini uygulaması ve Yahudi-Hristiyan ülkelerle ilişkileri derinleştirmesi muhtemel.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Trump’ın Kudüs kararının ardında Evangelistlerin olduğunu söyledi. Peki Erdoğan, Evangelist derken kimleri kastetti? İşte ayrıntılar…
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) tarafından düzenlenen İnovasyon ve Girişimcilik Haftası Kapanış Töreni’nde,ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasına ilişkin “ABD’nin kararının bizim nazarımızda hiçbir hükmü, geçerliliği yoktur. Kudüs senelerdir Filistinlilere, özellikle devlet terörü uygulayan bir ülkenin insafına terk edilemez. Haritada gösterdim nereden nereye geldiğini. Bunu ancak işgalciler yapar. Devlete terörü estirenler yapar. Kudüs’ün kaderi 1967’den beri hiçbir hukuk, ahlak tanımadan Filistinlilerin haklarını gasp eden işgalci bir devletin ellerine bırakılamaz. Bunun adı kuzuyu vahşi bir kurda teslim etmek olur. Kudüs bizim göz bebeğimiz, ilk kıblemizdir. Kırmızı çizgidir bu böyle bilinsin. 1,7 milyarlık İslam aleminin kırmızı çizgisidir. Bu karar provokasyondur. Öyle bir provokasyon ki bu provokasyonun arkasında evangelistler var. Bunu bizzat sayın başkandan dinlemiş biriyim. Bu karara asla rıza göstermeyeceğiz” dedi.

15 Eylül 2018 Cumartesi

Türk-Amerikan ilişkileri

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Trump büyük ihtimalle en az iki sene daha başkan kalacağı için, ABD'nin Türkiye'ye yönelik politikalarında büyük bir değişim bekleyemeyiz.
ABD'de Kasım ayında yapılacak ara seçimler yaklaştıkça, Donald Trump yurtiçi haberlere giderek daha çok kulak kabartıyor. Bu nedenle, öngörülmüş olması gerektiği gibi, Trump'ın Türk hükümetiyle ve rahip Brunson'ın tutukluluk halini devam ettiren Türk yargısıyla meşguliyeti ancak iki hafta sürebildi. Türk liderliğini zorbalıkla bezdiremeyeceği ve Türk ekonomisinin liraya zarar vermeye yönelik aşikar bir siyasi girişimden sağ çıkacağı da kendisine ayan olunca Trump hızla başka konulara yöneldi.
Geçtiğimiz 18 ay boyunca Trump, siyasi açıdan her ne zaman çıkarlarına uygun bulduysa, bir konudan diğerine atlama eğilimi gösterdi. Belli bir konu siyaseten veya medya sahasında arzu edilen neticeyi veremediğinde, bu konuda arzu ettiği neticeyi vermesini umut ettiği başka bir konu, genellikle sabah erken saatlerde atılan “tweet”lerle alelacele kamunun gözüne sokuldu. Trump yönetimini sarıp sarmalamış bulunan kaos, Türk yetkililer sakin kalarak Türk ekonomisini koruyacak ölçülü adımlar attığı takdirde, netice itibariyle fırtınanın bir müddet sonra dineceği anlamına geliyordu. Bu adımları attılar ve fırtına da geldi geçti. Fakat özellikle Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton'ın ve Başkan Yardımcısı Mike Pence'in kendisine Türkiye'yle ilgili iğvalar vermeye devam ettiğinden emin olabileceğimiz için, bu aynı kaosun şu anlama geldiğini de söyleyebiliriz: Trump hemen hiçbir uyarıda bulunmadan, fevri bir şekilde yeni bir saldırı başlatabilir.
John Bolton ve Yeni Muhafazakarlar geri döndü
Yaklaşmakta olan ara seçimler, Trump'ın Türkiye'ye karşı aniden daha düşmanca bir tavır almasının tek nedeni değil. Bolton'ın Trump'ı “gaza getiren” temel bir unsur olduğu su götürmez. Daha Temmuz ayındaki NATO konferansında Trump'la Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında (ikisinin de hoşuna gidiyor gibi görünen) uyum ve ahengi bazı yorumcular ballandıra ballandıra anlatırken, bazıları da bundan şikayet ediyorlardı. Ancak o zaman dahi Trump'ın Cumhurbaşkanı Erdoğan'la münasebetinde gösterdiği samimiyet ikna edicilikten uzaktı. Yabancı toplumlara yönelik son derece sınırlı bir anlayışı olan ve rutin bir şekilde genel olarak yabancıları, özellikle de Müslümanları hor gören bir yönetimin başında bulunan Trump'ın, Cumhurbaşkanı Erdoğan'la içi dolu bir çalışma ilişkisi kurabileceği fikri, her türlü rasyonel beklentinin askıya alınmasını icap ettiriyordu zaten. Bu denli habis olacağı zaten beklenen Boltun'ın nüfuz gücü ise sadece bu gerçeği ön plana çıkarmış oldu.
Pek çok gözlemci, George W. Bush yönetiminden kalma açıkgöz bir “neocon” olan Bolton yeniden Beyaz Saray'a girmeyi başardığında, olabileceklerin en kötüsünü bekledi. Trump ilk olarak Bolton'ı dışişleri bakanı olarak düşünüyordu, fakat Bolton'ın neticede elde ettiği konum, daha bir hoşuna gitmiş olabilir. Ulusal güvenlik danışmanı Kongre'nin onayına tabi değildir, boğuşmak durumunda kalacağı bir bürokrasi yoktur, Ulusal Güvenlik Konsey'ine katılır ve Başkan'a doğrudan ulaşabilme imkanına sahiptir.
Nihayetinde Bolton'ın siyasi bir atamaya nail olmasını sağlayan şey, Trump'ın siyasi tecrübesizliğidir. Trump başkanlık yarışına girdiği sırada hiçbir siyasi tecrübesi bulunmadığı gibi, Amerikan siyaset yelpazesinin aşırı sağından başka siyasi bir tabanı da yoktu. Kendisiyle birlikte seçime girecek aday olarak Mike Pence'i seçmesi bu tabana Evanjelikleri ekledi; fakat her iki seçmen tabanı da, seçilmiş bir yetkili tarafından ancak zaman içinde inşa edilebilecek olan ve taze seçilmiş başkanların normalde kendisiyle birlikte Washington D.C.'ye geldiği 'network'ü Trump'a sağlayamadılar ki birçok adaya yapacakları siyasi atamalar konusunda spesifik beceriler ve tecrübe sağlayan şey de bu ağdır.
Korkulan oldu ve Trump'ın siyasi bir ağa sahip olmaması personel tercihleri konusunda felaketlere yol açtı ve bunun en doğrudan neticesi ise Trump yönetiminde daha önce eşi benzeri görülmemiş derecede fireler verilmesi oldu. Tercih ettiği kişilerin çoğu kifayetsiz çıktı ve kovuldu; yahut cürümleri kısa sürede ifşa edilecek derecede yolsuzluğa bulaşmış kişiler oldukları için hemen azledildiler. Diğerleri ise siyasi tercihleri üzerinden Trump'la çatıştı ve koltuğundan oldu. Trump'ın döner personel kapısının sürekli hareket halinde olması, doğrudan doğruya siyasi bir tabana ve ağa sahip olmayışının belirtisi.
Bu yokluğun ikinci neticesi ise Trump'ın ilk yaptığı personel tercihlerinin başarısız olarak sahneden inmesi üzerine, Cumhuriyetçi Parti'nin Washington ağından yerleşik unsurların yeniden sahnede boy gösterecek fırsatları yakalaması oldu. John Bolton işte bu şekilde Trump'ın sağ kolu derecesinde bir konuma erebildi. Washington D.C.'deki neocon topluluğunun şimdilerde bundan faydalanabilmek için elinden geleni ardına koymadığından emin olabiliriz. Böyle bir neticeye dair uyarıları 2016'da, seçimlerin hemen ardından yapmıştık.

“Derin devlet” darbesi muhtemel değil

Fakat bunca kargaşaya rağmen, hiç kimse Trump'ın yakınlarda gideceğini beklememeli. Washington'ı en son New York Times tarafından yayınlanan imzasız bir mektup sarstı. Mektup Trump yönetiminin en üst kademelerinde yer aldığını iddia eden bir kişi tarafından yazılmıştı. Bu kişi, yönetimdeki birçok ferdin, Trump'ın kifayetsiz olduğunu bildiğini, bu yüzden de ya siyaset yapma girişimlerini sınırlandırdıklarını veya bastırdıklarını, yahut kendisini tamamen görmezden geldiklerini söyledi.
Bu mektup, Amerika'nın eli kalem tutan, ağzı laf yapan sektörlerinin hepsinde çok enerjik tepkiler husule getirdi. Amerikan “derin devletinin” Trump'a yönelik bir darbe sürecinde olduğu iddiaları dahi dillendirildi. Bu iddia Türkiye'de, onu kabule dünden razı taraftarlar buldu. Aynı gazete, Bob Woodward'ın Trump yönetimi hakkında henüz basılmamış kitabından çarpıcı bölümler de yayınladı; bu ise yönetimi zaten sarmış bulunan alevli tartışmaların hararet dozunu artırdı. Sonuçta, geçtiğimiz hafta Trump'ın rezil olmasının ve iktidardan düşmesinin yakın olduğuna dair yeni bir beklenti dalgasını tetiklemiş oldu.
Ama bütün bu histerinin ve abartıların ötesine bakıldığında, Trump'ın Beyaz Saray'dan ayrılması, vukuu an meselesi bir şey gibi görünmüyor. Cumhuriyetçi Parti Kasım seçimlerinde Kongre'nin her iki kanadında da üstünlüğünü muhafaza edebilirse, Trump'a normal süresinin sonuna kadar görevde kalacağına dair adeta bir garanti verilmiş olacak.
Konunun özü, Cumhuriyetçi Parti'nin kendi gündemini Kongre üzerinden gerçekleştirebiliyor olması. Trump dikkatleri dağıtan bir unsur, hatta bir utanç kaynağı; ama günün sonunda onlarla aynı safta. Amerikan ana-akım medyasındaki liberal kanadın Trump'a önyargıyla davrandığına dair çok üst perdeden dile getirilen iddialara rağmen gerçek şu ki Trump Cumhuriyetçi Parti seçmenlerinin okuduğu veya izlediği medya kuruluşlarından gayet olumlu muamele görüyor. Bu sebeplerden ötürü, Demokratlar Kongre'nin bir ya da her iki kanadını birden kazansa da Trump'ı görevden aldırmak için yargılatabilmeleri son derece zor olacaktır. Ve Trump yargılansa ve neticesinde görevden alınsa bile, Amerikan evanjelik topluluğuna yakın Başkan Yardımcısı Pence başkan olacaktır. Demokrat Parti,Pence'in başkan olmasına müsaade etmenin Trump'ın görevde kalmasından daha da kötü olacağına kanaat getirebilir.
Ayrıca Trump yönetiminin çeşitli veçhelerine ilişkin süregiden hukuki soruşturmaların (şu anda en yakın işbirlikçilerinden kimisine hapis cezaları veriliyor olsa da) Trump hakkında resmi suçlamalarla neticelenmesi garanti edilemez. Görevdeki bir başkanın mahkemeye çıkarılıp çıkarılamayacağına ve Trump'ın aleyhinde resmiyete dökülebilecek herhangi bir suçlamanın, onu mahkemeye çıkartmaya yetip yetmeyeceğine dair tartışmalar sürüyor.
Aynı şekilde, ABD'de Trump'a karşı bir tür darbe yapmayı planlayan bir “derin devlet” yok. New York Times'da yayınlanan mektubun ismini vermeyen yazarı “derin devlet” yerine “istikrarlı devlete” işaret etmişti. “İstikrarlı devlet” ifadesiyle yazarın kastettiği şey, son yüz senedir her bir başkanın karşı karşıya geldiği siyasi atanmışlar ve bütün kariyerini bürokraside geçirmiş kadrolardır. Herhangi bir modern devlet büyük bir derinliğe sahiptir ve bütün kariyerini bürokraside geçiren kadrolar da haklı olarak, geliştirme ve/veya tatbik etme yükümlülüğünü taşıdıkları politikalarda kendi hakları ve yetkileri olduğunu düşünüyorlar. Politikaların üstünde nüfuz sahibi olabilmek için siyasi atanmışlar ve bürokrasideki kadroların arasında yaşanan rekabet, normdur; zira bürokrasideki kadrolar atanmışları, kendi işlerine burnunu sokuyor olarak görürler.
Atanmışlarda da kendilerini bağımsız hissetme ve hususi menfaat alanlarında kendilerini başkandan daha bilgili görme eğilimi olur. Modern bürokrasilerde müştereken görülen siyasi ve bürokratik iç çatışmalar, Başkan Harry Truman'a bundan 75 sene önce şöyle dedirten şeydir: “Washington'ın kamusal alanında her bir metrekareye düşen Prima Donna'ların sayısı, şimdiye kadar gelmiş geçmiş bütün opera topluluklarında bulunanlardan daha fazladır”. Truman, ismine (Washington D.C.'nin güneybatı sınırını belirleyen Potomak nehrine atfen) “Potomak humması” denilen halden de şikayet etmişti. Truman'a göre bu “Potomak humması”, hükümette kariyer yapmak için Washington'a gelenlere bulaşan bir hastalıktır. Her bir yönetimde bürokratların, siyasi atanmışların ve başkanın arasında sürtüşmeler olur.Diğer bir deyişle “istikrarlı devlet”, Türklerin “derin devlet” dediklerinde kastettikleri şeyden tamamen farklı bir kavram. Böyle bir “derin devlet”, kısmen birden çok devlet kurumunda temelleri olan, fakat aynı zamanda istihbarat, askeriye, paramiliter gruplar ve organize suç yapılarıyla da bağlantılı, adaletin önüne çıkartılamayan, hukuk dışı bir suç ve şiddet ağıdır. Buna benzer bir şey ABD'de kesinlikle mevcut değil.Son olarak, aynı anonim yazar ABD anayasasındaki 25. değişiklik maddesine işaret ediyor. Bu değişiklik, başkanın, kendi yönetimindeki asli üyeler tarafından, Kongre'ye bir dilekçe sunmak suretiyle görevden nasıl alınabileceğini belirten bir madde ihtiva ediyor. Bu maddeye şimdiye kadar hiç müracaat edilmedi, zira başkanın ciddi şekilde yaralandığı veya sağlık problemleri veya hastalık nedeniyle iş göremez hale geldiği durumlar için düşünülmüştü. Dolayısıyla böyle bir adım da ancak Cumhuriyetçi Parti'nin üyeleri tarafından atılabilir; bu ise ABD tarihindeki gelmiş geçmiş en ciddi siyasi krizlerden birini tetikleyecektir. Cumhuriyetçi Parti Kongre'nin kontrolünü hâlâ elinde bulundurduğu ve kendi gündemlerini gerçekleştirebildiği için, neticeleri kestirilemeyen büyük bir siyasi krizi kasten tetiklemek, açıkçası gereksiz ve aşırı bir adım olacaktır.

Süreklilik ummalı

Trump büyük ihtimalle en az iki sene daha başkan kalacağı için, ABD'nin Türkiye'ye yönelik politikalarında büyük bir değişim bekleyemeyiz. Dışişleri bakanlığına Mike Pompeo'nun tayin edilmesi ABD hariciyesinin azalan itibarını artırmış ve Türkiye'ye yönelik politika oluşturulmasındaki ilgisizliğini değiştirmiş değil. ABD Türkiye'ye hâlâ bir büyükelçi tayin etmedi. James Jeffrey'in Suriye'yle ilgili özel temsilci olarak atanması, genel itibariyle iç karartan ilişkilerdeki tek ümit ışığı. Jeffrey 2008-2010 yıllarında ABD'nin Türkiye büyükelçisi olarak olaysız bir şekilde görev yaptı ve son zamanlarda yaptığı yorumlar bölgeyi ve Türkiye'nin endişelerini iyi anladığını gösteriyor.
Öte yandan, ABD'nin Suriye politikası hâlâ ABD ordusunun kontrolünde. Türkiye ve ABD'nin Münbiç'teki ortak devriyeleri devam ediyor, fakat Türk yetkililer ABD'nin son zamanlarda ayak sürümesi olarak algıladıkları bir hale işaret ettiler. Muhtemeldir ki bu durum, ABD'nin planlarında gerçekleşen yeni gelişmelerle ilgili: Trump'ın açıktan ifade ettiği, ABD'nin Suriye'deki operasyonlarını alelacele sona erdirme isteğine rağmen, ABD ordusu Suriye'de daha uzun bir süre kalmaya hazırlanıyor gibi.
Genel olarak, ABD Suriye'deki olayların akışı üstündeki nüfuzunu uzun bir süre önce kaybetti. Nasıl bir işbirliği içinde olmaları gerektiğine dair sıkça görüş ayrılığı yaşıyor olsalar da Rusya ve İran hâlâ Suriye'deki ana güçler ve Esed rejimine aşikâr bir şekilde payanda oluyorlar. Türkiye her ikisiyle de müzakere ediyor ve bazen somut sonuçlar elde edebiliyor. Halbuki ABD'nin etkisi askeri birimlerini bulundurduğu küçük bölgelerle sınırlı ve oralarda dahi müttefiki olan PKK/PYD'nin davranışları üzerinde tam bir kontrol sağlayamıyor.

1 Mayıs 2018 Salı

Türkiye'de Siyasi Partiler CHP

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Türkiye Cumhuriyeti rejiminin kurucusu olarak kabul edilen parti, ülkeyi uzun yıllar tek başına yönetti, çok partili dönemde güç kaybetti, askeri darbede kapatıldı. Ülkenin dönüşüme şahit olduğu son on bir yıldır ise ana muhalefet görevini üstleniyor.


Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk siyasi partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi, çok partili döneme geçişin öncesi de göz önüne alındığında, aynı zamanda Türkiye'de en uzun süre iktidarda kalan partidir. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra kendisini ideolojik olarak siyasi yelpazenin solunda, sosyal demokrat anlayışa sahip parti olarak konumlandırdı.
Osmanlı Devleti sonrası, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda ve yeni rejimin yapılanmasında rol alan parti, ülkedeki modernist devrimlerin gerçekleştirilmesi ve uygulanmasında temel oldu.
1923'te Mustafa Kemal Atatürk tarafından ilk olarak Halk Fırkası adıyla kurulan CHP'nin siyasi kimliği, yeni rejimin temellerini oluşturan altı ilkeye dayanıyor. 'Altı Ok' olarak bilinen bu ilkeler cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve devrimciliktir.
Bu ilkeler ışığında siyasi hayatına devam eden CHP, en son 1995'te kurulan koalisyon hükümetinde görev aldı, son 11 yıldır ise ana muhalefet görevini sürdürüyor. Genel Başkanlığı'nı Kemal Kılıçdaroğlu'nun sürdürdüğü partinin Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde (TBMM) 134 temsilcisi bulunuyor. Türkiye'deki yerel yönetim yapılanmasındaki 2 bin 903 belediyeden ise 531'ini elinde bulunduruyor.
TARİHÇE
1923 - 1960
Birinci Dünya Savaşı'nda, İtilaf Devletleri'nin Türkiye topraklarındaki işgali devam ettiği sırada 23 Nisan 1920'de kurulan ve halkın tek meşru temsilcisi olarak kabul edilen Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), işgal sonrası milletvekilleri arasında iki gruba ayrılmıştı.
Lozan Antlaşması'nın kabulü nedeniyle TBMM'deki tartışmalar üzerine Mustafa Kemal, 9 Eylül 1923'te kendisine bağlı milletvekillerinden oluşan Halk Fırkası'nı kurdu. Parti kurucuları arasında Refik Saydam, Celal Bayar, Sabit Sağıroğlu, Münir Hüsrev Göle, Cemil Uybadın, Kazım Hüsnü, Saffet Arıkan ve Zülfü Bey yer alıyordu. Partinin ilk genel sekreterliğini ise Recep Peker üstlenmişti.
29 Ekim 1923'te, Halk Fırkası üyesi 158 milletvekili yeni devletin yönetim şeklinin cumhuriyet olduğunu ilan ederek Mustafa Kemal'i Cumhurbaşkanı seçti.
İlerleyen aylarda halifeliğin kaldırılması başta olmak üzere bazı konulardan rahatsız olan Milli Mücadele döneminin asker ve aydın kadrosundan Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Adnan Adıvar, Ali Fuat Cebesoy ve Hüseyin Cahit Yalçın gibi isimler, Meclis'te yeni bir grup oluşturarak 17 Kasım 1924'de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nı kurdu. Aynı dönemde Halk Fırkası'nın adı 'Cumhuriyet Halk Fırkası' olarak değiştirildi.
Ancak çok partili hayatın habercisi olan bu girişimin ömrü kısa sürdü. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın Şeyh Sait isyanından sonra 5 Haziran 1925'te kapatılıp önde gelen üyelerinin idamı veya siyasetten uzaklaştırılmasıyla Cumhuriyet Halk Fırkası, 1930'daki yerel seçimler hariç, 1946 yılına kadar seçimleri tek parti olarak katıldı.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Kemal Atatürk, Milli Mücadele
dönemini anlatan Söylev'ini Halk Fırkası kurultayında okudu. [AA]
Cumhuriyet rejimini tesis eden önemli reformların birçoğu partinin 15 Ekim 1927'deki İkinci Olağan Kurultayı'ndan önce gerçekleştirildi. Kurultayda Mustafa Kemal, büyük Milli Mücadele ve Cumhuriyet'in kuruluş dönemini anlatan Söylev'ini okudu. Kabul edilen yeni tüzüğe göre partinin cumhuriyetçi, halkçı, milliyetçi ve laik siyasi bir cemiyet olduğu yazıldı. 1931'deki kurultayda ise devletçilik ve devrimcilik anlayışı da partinin ilkeleri arasına eklendi. Bu ilkeleri simgeleyen altı oklu amblem ise partinin simgesi olarak 1933'te kullanılmaya başlandı.
1934 yılında ekonomide kalkınmayı öngören 'Birinci Beş Yıllık Plan' devreye sokuldu. Devlet eliyle ağır sanayinin kurulmasını öngören plan için gereken finansal kaynak, büyük ölçüde Sovyetler Birliği kredilerinden sağlandı. Demiryolu yapımına önem verildi.
1935 yılındaki 4. Kurultay'da partinin adı, dil devriminin getirdiği yeni anlayış uyarınca 'Cumhuriyet Halk Partisi' olarak değiştirildi, 'Kemalizm' kavramı ilk defa parti programına girdi.
1936 yılında yayınlanan bir genelgeyle bütün illerde parti il başkanlıkları valiliklerle birleştirildi ve içişleri bakanı resmen, parti genel sekreterliği sıfatını üstlendi. 1937'de ise, anayasa değişikliğiyle CHP'nin 'altı oku' Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na resmen dahil edildi. Bu değişiklikler ile tek parti rejimi devletle iyice bütünleşmiş oldu.
İnönü dönemi
Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatının ardından cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan İsmet İnönü, 26 Aralık 1938’de yapılan partinin ilk olağanüstü kurultayında 'Değişmez Genel Başkan' seçildi.
Cumhurbaşkanı ve ülkenin tek partisinin lideri olarak İnönü, görevinin ilk yıllarında henüz başlayan İkinci Dünya Savaşı’yla karşı karşıya kaldı. İnönü ve 1939-1945 arasındaki savaş döneminde kurulan beş CHP hükümetinin en büyük çabası ülkeyi, bütün dünyayı kasıp kavuran bir savaştan uzak tutmak oldu. Ancak Türkiye her ne kadar cepheden uzak kalsa da, savaş koşulları ülkeyi büyük bir ekonomik zorluğa soktu, birçok temel gıda karneyle satıldı.
Savaş döneminde en önemli gelişme ise Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel öncülüğünde Köy Enstitüleri’nin açılması oldu. Kemalizm ideolojisine dayanan bu kurum köylü aydınlanması açısından önemli görevler üstlendi.
Savaşın ardından 1946 yılında Türkiye çok partili hayata geçti. CHP’den ayrılan Celal Bayar ve Adnan Menderes Demokrat Parti’nin (DP) kurulduğunu ilan etti.
Yeni bir partinin siyasi hayata atılmasıyla CHP bazı uygulamalara son verdi. Tek dereceli çoğunluk esasına dayanan seçim kanunu kabul edildi. Bazı vergiler kaldırıldı, sendikalaşmaya izin verildi, sınıfsal partilerin kurulması serbest bırakıldı.
Çok partili dönemin başlangıcı: 1946 genel seçimleri
21 Temmuz 1946’da yapılan genel seçimleri CHP oyların yüzde 70'ini alarak kazandı. Bu Meclis'te CHP 396, ilk sınavını veren DP 61 ve bağımsızlar da yedi sandalye elde etti. Recep Peker liderliğinde kurulan yeni hükümet, DP ile Meclis'te yaşanan gerilimlerden dolayı fazla uzun sürmedi. Peker, CHP içinde kendisine karşı oluşan muhalefetten dolayı istifa etti, yerine Hasan Saka’nın kurduğu hükümet görev aldı.
1950 genel seçimleri
14 Mayıs 1950 günü Türkiye tarihinde yeni bir devir başladı. DP genel seçimlerde büyük bir çoğunluk elde ederek iktidarı CHP'den aldı. Demokratlar yurt genelinde yüzde 53'lük bir oy oranına ulaştı. CHP'nin oyları ise yüzde 39'da kaldı.
Cumhuriyetin kuruluşundan beri ülkeyi yöneten CHP'nin iktidar
devrini Ulus gazetesi bu manşetle duyurdu.
Oy oranları arasında büyük farklılık olmamasına rağmen seçimlerde uygulanan çoğunluk sistemi, sandalye dağılımında büyük fark yarattı. DP’nin 408 milletvekiline karşı CHP ancak 69 milletvekilini Meclis'e sokabildi. 27 yıl ülkeyi tek başına yöneten CHP ve Atatürk’ten sonra 12 yıl cumhurbaşkanlığı yapan İnönü artık muhalefet lideriydi. CHP’nin yayın organı Ulus gazetesi sonucu "CHP iktidarı devrediyor" manşetiyle okurlarına duyurdu.
CHP’nin Haziran 1953'teki 10. Kurultayı'nda parti programında ilk kez 'hukuk devleti' ilkesine yer verildi. Ayrıca, iki meclisli bir sisteme geçilmesi, Anayasa Mahkemesi'nin kurulması, seçim güvenliği, yargıç bağımsızlığı, sendika ve meslek örgütleri kurma özgürlüğü, işçilere grev hakkı gibi görüşler programa girdi. Kurultay sonunda yapılan seçimlerde İnönü tekrar genel başkanlığa seçildi.
1954 genel seçimleri
Çok partili siyasi hayatın ikinci genel seçimlerinde CHP'nin güç kaybı devam etti. DP, Türkiye siyasetinde bugüne kadarki en yüksek oy oranı olan yüzde 57’yle 502 milletvekilini Meclis'e sokarken, CHP yüzde 35 oy oranı ve 31 milletvekiliyle temsil hakkı kazandı.
DP’nin ikinci döneminde yaşanan ekonomik sorunlar, dış borçlar ve iktidarın giderek artan baskısı, CHP öncülüğünde muhalefet partilerini birleştirdi. 9 Eylül 1957’de yapılan kurultayda Cumhuriyetçi Millet Partisi ve Hürriyet Partisi ile işbirliği yapılmasına onay verildi. Ancak hükümet, yaklaşan seçimler öncesi çıkardığı bir yasayla bu işbirliğini engelledi.

Altı Ok

Cumhuriyet Halk Partisi'nin siyasi programını oluşturan altı ilkeyi temsil ediyor. 1927'de cumhuriyetçilik, halkçılık, milliyetçilik ve laiklik olarak tanımlanan dört ilkeye, 1931'deki üçüncü parti kurultayında devletçilik ve devrimcilik ilkeleri eklendi. Şubat 1937'de yapılan bir anayasa değişikliğiyle altı ok ilkesi Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na eklendi. Altı okun yer aldığı amblem 1931'de Cumhuriyet Halk Partisi'nin bayrağı olarak benimsendi.
1957 genel seçimleri
DP’nin güç kaybettiği, CHP’nin yeniden toparlandığı seçim yarışı oldu. Yüzde 41 oranında oy alan CHP milletvekili sayısını 178’e çıkardı. Parti, birçok ilde tam liste halinde seçimden galip ayrıldı. Yüzde 48 oranında oy alan DP’ye karşı muhalefet güçlendi. Sandıkta elde edilen başarı partiye temel politikalarda değişime gitme cesareti verdi.
Partinin, 12 Ocak 1959'da yapılan 14. Kurultayı'nda, 'İlk Hedefler Beyannamesi' kabul edildi. 'Düzen değiştirici' olarak nitelenen bildirgeye göre demokratik kurumların kurulması ve hukuk devleti anlayışının tesis edilmesi ve çalışan/işçi sınıfına yeni sosyal haklar sağlanması öngörülüyordu.
CHP'liler Nisan 1959’da batı illerini kapsayan ve 'Büyük Taarruz' adı verilen bir seçim kampanyası başlattı. Ülke ise hükümetin muhalefet üzerindeki baskısı nedeniyle büyük bir gerilim içindeydi. Seçim gezisi sırasında parti lideri İnönü, Uşak’ta taşlı saldırıya uğradı. Güvenlik güçlerinin bu saldırıya müdahale etmemesi siyasetteki CHP - DP kavgasını daha da büyüttü.
1960’ın başında basına uygulanan sansür arttı, CHP'nin yayın organı Ulus gazetesi kapatıldı.
DP, Nisan 1960'da muhalefet ve basının faaliyetlerini denetlemek için Meclis Tahkikat Encümenliği'ni kurdu. 18 Nisan günü Tahkikat Encümenliği hakkında Meclis'te bir konuşma yapan İnönü iktidar partisine şu sözlerle seslendi:
Biz demokratik rejim dedik, bu rejim kurulmuştur. Bu demokratik rejim istikametinden ayrılıp, baskı rejimi haline götürmek tehlikeli bir şeydir. Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam. Şartlar tamam olduğunda milletler için ihtilal, meşru bir haktır.
Bu konuşmaya tepki olarak İnönü, 12 oturum TBMM toplantılarından uzaklaştırıldı. Buna tepki gösteren CHP milletvekilleri de Meclis'ten polis zoruyla çıkartıldı.
28-30 Nisan’da, İstanbul ve Ankara'da hükümete karşı öğrenci gösterileri düzenlendi. Çıkan olaylar ölümlerle sonuçlandı. İki kentte de sıkıyönetim ilan edildi. Başbakan Menderes olaylardan CHP ve İnönü'yü sorumlu tuttu. 3 Mayıs'ta Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel hükümeti bir mektupla uyardı.
1960 - 1980
Askeri darbe sonrası CHP


27 Mayıs 1960’da Türk Silahlı Kuvvetleri, DP’nin ülkeyi gitgide bir baskı rejimine dönüştürdüğü gerekçesiyle yönetime el koydu, anayasa feshedildi. Başta Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes olmak üzere DP'liler, pek çok bürokrat ve partiye yakın olduğu düşünülen generaller tutuklandı. Demokrat Parti kapatıldı.
Cumhurbaşkanlığı, Milli Savunma Bakanlığı ve Başbakanlık görevleri Orgeneral Cemal Gürsel tarafından üstlenildi. Gürsel, Milli Birlik Komitesi (MBK) ile ülkenin tek hakimi haline geldi. Yeni anayasanın hazırlanması ve siyasi yapıların kurulması için çalışmalar başladı. Yeni anayasanın hazırlanması için oluşturulan Kurucu Meclis'e CHP lideri İnönü de seçildi.
Darbe sonrası CHP'nin 1959 tarihli 'İlk Hedefler Beyannamesi'ndeki pek çok konu hayata geçirildi. CHP, bütün enerjisini yeni anayasanın hazırlanması ve yeniden demokratik düzene geçilmesine verdi.
Yeni siyasi partilerin kurulmasına 9 Şubat 1961'de izin verildi, bunda altı ay sonra referanduma sunulan 1961 Anayasası halkın yüzde 61'inin oyuyla yürürlüğe girdi.
Yeni Anayasa ile TBMM iki meclise ayrıldı, cumhurbaşkanını görev süresi yedi yılla sınırlandırıldı, yasama kararlarını denetlemek için Anayasa Mahkemesi kuruldu. Böylece 'hukuk devleti' ilkesi öne çıkarıldı. Temel hak ve özgürlükler arttırıldı, Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kurularak askerlerin de siyasi konularda görüş belirtmesine olanak verildi.
1961 genel seçimleri
15 Ekim 1961’de yapılan seçimlerde CHP beklenen başarıyı elde edemedi. Parti yüzde 36 oy alarak 173 milletvekilliği elde etti. Kapatılan DP'nin ardılı olarak kurulan iki partiden; Adalet Partisi (AP) yüzde 35 oy oranıyla 158 milletvekili, Yeni Türkiye Partisi (YTP) ise 65 milletvekilini Meclis'e sokmayı başardı. Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) ise 54 milletvekili çıkardı.
Hiçbir parti hükümet olmak için salt çoğunluğu sağlayamayınca Türkiye tarihinde ilk defa koalisyon hükümetine ihtiyaç duyuldu. Hükümet kurma görevini alan İnönü, 20 Kasım 1961'de Adalet Partisi ile koalisyonda anlaştıklarını duyurdu. Ancak koalisyonun ömrü fazla uzun sürmedi. Meclis'teki siyasi çekişmeler yürütmenin önünde engel olunca Başbakan İnönü 30 Mayıs 1962'de istifa etti.
Hükümeti kurma görevini yeniden alan İnönü 25 Haziran 1962'de YTP, CKMP ve bağımsızlarla 2. Koalisyon Hükümeti’ni kurdu.
16 Kasım 1963’te yapılan yerel seçimlerden yüzde 54 oy oranı elde eden AP zaferle ayrıldı. CHP ise yüzde 36 oranında oy aldı. Bu sonuçların ardından YTP ve CKMP’nin hükümetten çekilmesiyle koalisyon bir kez daha çöktü.
'Karaoğlan' lakaplı Bülent Ecevit (sağda),
CHP liderliğini 1972'de
İsmet İnönü'den devraldı. [AA]
Hükümeti kurmakla görevlendirilen AP lideri Ragıp Gümüşpala gerekli çoğunluğu sağlayamayınca, CHP bu kez bağımsızlarla hareket ederek 3. Koalisyon Hükümeti’ni kurdu.
Yeni bir lider doğuyor
1965’teki genel seçimler ile CHP bir kez daha iktidarı merkez sağa devretmek zorunda kaldı. Yüzde 53 oy oranına ulaşan AP, Süleyman Demirel liderliğinde tek başına iktidar oldu. Yüzde 29 oy oranında kalan CHP’nin yenilgisi partide yeni bir ismin parlamasına neden oldu. Bu isim, 1961-1965 arası kurulan üç İnönü Hükümeti'nin de Çalışma Bakanı olan Bülent Ecevit idi.
Partinin 24 Ekim 1966'da yapılan 18. Kurultay’ında Ecevit genel sekreter seçildi. Giderek partiye hakim olmaya başlasa da CHP, bir sonraki seçimden de istediği başarıyı elde edemedi.
Yine tek başına hükümet kuran Demirel'in görevi ise, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 12 Mart 1971’deki muhtırası nedeniyle fazla uzun sürmedi. Ecevit bu askeri müdahaleye karşı olduğundan, CHP'nin yeni kurulacak hükümette yer almasını istemedi. İnönü ise muhtıraya karşı ılımlı bir tavır takınınca ve hükümete destek vereceğini belirtince Ecevit, genel sekreterlikten istifa etti.
Ecevit'in bu muhalefeti onu hem toplumda büyük destek sahibi yaptı, hem de partide güçlendirdi. 6 Mayıs 1972’de yapılan kurultayda, CHP’de İsmet İnönü devri kapandı. Ecevit partinin yeni lideri oldu.
1973 genel seçimleri
14 Ekim 1973’teki genel seçimlerde CHP, 'halkçı Ecevit' kimliğiyle geniş kitleler tarafından benimsenen 'Karaoğlan' lakaplı yeni lideriyle özlediği zaferi elde etti.
Parti bütün yurtta oyların yüzde 33'ünü alarak 185 milletvekilliği kazandı ve birinci parti oldu. Hükümet kurmakta Demirel’le uzlaşamayan Ecevit, koalisyonu Milli Selamet Partisi lideri Necmettin Erbakan’la sağladı. CHP’nin gelecekteki lideri Deniz Baykal ile onun kurmayı Önder Sav bu hükümette bakan olarak görev yaptılar.
Taban tabana zıt bu iki partiden kurulan koalisyonun uzun sürmeyeceği bekleniyordu, ancak bu dönemde Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalesi gerçekleşti. Başbakan Ecevit’in emriyle 20 Temmuz 1974 gerçekleştirilen 'Kıbrıs Barış Harekatı'nın ardından Birleşmiş Milletler'in (BM) çağrısıyla ateşkes yapıldı. Ancak olayın sonucunda gelen ABD ambargosu Türkiye'yi ekonomik açıdan zora soktu.
Hükümet içi anlaşmazlıkların artması nedeniyle de Ecevit istifasını verdi. Bu istifanın ardından Türkiye, sonrasındaki üç yılı CHP’siz 'Milliyetçi Cephe' hükümetleriyle geçirdi.
Bu arada 27 Kasım 1976'da toplanan, partinin 23’üncü Kurultayı’nda CHP'nin mevcut altı ilkesinin yanına bir de 'Demokratik Sol'un ilkelerinin eklenmesi benimsendi. Ayrıca CHP'nin Sosyalist Enternasyonal'e üyeliği kabul edildi. Ecevit tekrar genel başkan seçildi.

Demokratik Sol'un 6 ilkesi

  • Özgürlük
  • Eşitlik
  • Dayanışma
  • Emeğin üstünlüğü
  • Gelişmenin bütünlüğü
  • Halkın kendini yönetmesi


Kutuplaşma ve büyük ekonomik buhran
Ülkede ideolojik kutuplaşmanın zirveye çıktığı bir dönem yaşanıyordu; sokak çatışmaları, üniversite olayları ülke gündeminin birinci sırasındaydı. Böyle bir dönemde CHP’nin seçim kampanyası oldukça sıkıntılı geçti.
26 Nisan 1977'de Ecevit'in seçim otobüsü Niksar'da kurşunlandı. 1 Mayıs 1977'de Taksim Meydanı'nda düzenlenen 1 Mayıs mitinginde kalabalığın üzerine çevredeki binalardan ateş açıldı, 37 kişi öldü. 29 Mayıs günü İzmir’de uçaktan inen Ecevit'in bulunduğu gruba ateş edildi.
2 Haziran 1977 günü Başbakan Demirel, 3 Haziran'da yapılacak CHP'nin Taksim mitinginde Ecevit'e suikast düzenleneceğini, CHP Genel Başkanı'na bir mektupla iletti. Ecevit ise mitingden vazgeçmeyeceğini bildirdi. 3 Haziran günü CHP, tarihinin en görkemli mitinglerinden bir tanesi İstanbul Taksim Meydanı'nda gerçekleştirildi. Yüz binlerce insan CHP mitingine katıldı ve Ecevit'e destek verdi.
Bu ortamda 5 Haziran 1977 günü yapılan seçimlerden CHP zaferle çıktı. Sosyal demokratlar Meclis'e 213 milletvekili göndermeye hak kazandı. Ancak Ecevit’in kurduğu azınlık hükümeti Meclis'te güvenoyu alamadı.
Demirel çoklu koalisyonla bir hükümet kurdu, ancak Türkiye büyük bir darboğazdan geçiyordu. En basit ihtiyaç maddeleri bile karaborsaya düşmüş, zamlar, devalüasyonlar birbirini izliyordu. Enerji sıkıntısı had safhadaydı; ithal ürünlerin parası ödenemiyor, ülkede döviz bulunamıyordu. Diğer yandan sokaklardaki çatışmalar da devam ediyordu.
Demirel hükümeti düşürüldü
11 Aralık 1977’de yapılan yerel seçimler de CHP’nin birinciliğiyle sonuçlandı. Seçimlerde aldığı başarının güveniyle Ecevit 22 Aralık günü hükümet hakkında gensoru verdi, yapılan oylamada hükümet düşürüldü. Yeni bir hükümet kuran Ecevit başbakanlık görevini 14 Ekim 1979’da ara seçimlere kadar sürdürdü. Seçimlerden beklediği sonucu alamayan Ecevit istifa ederek, görevi bir kez daha Demirel’e devretti.
4 Kasım 1979'da ara seçim yenilgisinin ardından CHP 8. Olağanüstü Kurultayı toplandı. Parti içi muhalefetteki Deniz Baykal ve Ali Topuz grupları yönetimi çok sert bir biçimde eleştirdi.
Partide bunlar olurken 1980 yılı, ekonomik önlemler içeren 24 Ocak Kararları ile başladı. Cinayetler, boykotlar ve ekonomik zorluklarla dolu günler birbirini izledi. Mayıs ayında Çorum'da olaylar çıktı ve 48 kişi hayatını kaybetti. Ülkede şiddet had safhaya ulaştı. Resmi kayıtlara göre 1980 yılında meydana gelen 10 bin 'terör olayında' yaklaşık 2 bin insan hayatını kaybetti.
Mayıs ayında Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak öldürüldü. Eski CHP önderlerinden ve eski başbakan Nihat Erim, 19 Temmuz 1980'de bir suikasta kurban gitti. 22 Temmuz’da Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu'nun (DİSK) eski genel başkanı Kemal Türkler öldürüldü. Meclis'teki çekişmeler ise görev süresi dolan Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün yerine yeni bir ismin seçilmesine engel oluyordu.
1980'den günümüze
Siyasete ara
12 Eylül 1980 sabahı Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) yönetime el koydu. TBMM, hükümet ve anayasa feshedildi. Tüm yurtta sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Siyasi partiler, dernekler ve sendikalar kapatıldı. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk siyasi partisinin ilk dönemi böylece sona erdi.
Askeri yönetim seçimlerin yeniden, 6 Kasım 1983’te yapılacağını duyurdu ve 1983 ortalarında siyasi faaliyetler serbest bırakıldı. Ancak askeri yönetim, partilerin kurucularını veto etme yetkisini elinde bulunduruyordu. Bu yüzden kapatılan CHP'nin tabanına hitap eden Erdal İnönü'nün kurduğu Sosyal Demokrasi Partisi (SODEP) seçimlere katılamadı. Öte yandan Adalet Partisi'nin ardılları olarak kurulan Büyük Türkiye Partisi (BTP) ve Doğru Yol Partisi (DYP) de vetolardan nasibini aldı.
Seçimleri, Turgut Özal'ın başında bulunduğu Anavatan Partisi (ANAP) yüzde 45 oyla kazandı, Türkiye’de yeni bir dönem başladı.
Tabanın çatı arayışı
CHP tabanı varlığını ve kimliğini 1992’ye kadar SODEP’le Halkçı Parti’nin (HP) birleşmesiyle kurulan Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) altında sürdürdü.
19 Haziran 1992'de 12 Eylül rejiminin ürünü eski siyasi partilerin aynı adla tekrar açılmasını engelleyen yasa kaldırıldı. 9 Eylül’de 1992’de yapılan 25. Kurultay’da Deniz Baykal yeniden doğan CHP’nin dördüncü genel başkanı oldu.
SHP ve Ecevit’in lideri olduğu Demokratik Sol Parti’den (DSP) ayrılan 21 isim CHP saflarına katıldı, parti böylece Meclis'te grup kurma sayısına ulaştı.
1980 darbesiyle kapatılan CHP'nin aynı çatı altında tekrar buluşması
1992 yılında gerçekleşti. Deniz Baykal (solda) CHP'nin 4. Genel
Başkanı olurken, darbe sonrası CHP tabanına SODEP aracılığıyla
seslenen Erdal İnönü, bir süre CHP'nin dışında faaliyet gösterdi. [AA]
Sosyal demokratların birleşmesi
26 Mart 1994'te yapılan yerel seçime SHP, DSP ve CHP'nin ayrı ayrı girmesi sol açısından büyük bir yenilgi oldu. Üç sol parti toplam yüzde 25 oy alabildi. Şubat 1995’te SHP, CHP çatısı altına girmeyi kabul etti. Yapılan kurultayda partinin yeni lideri Hikmet Çetin oldu.
9 Eylül 1995'deki kurultayda ise Deniz Baykal genel başkanlığa tekrar seçildi. DYP Genel Başkanı Tansu Çiller'in kurduğu azınlık hükümeti TBMM'de güvenoyu alamayınca, 30 Ekim'de DYP ve CHP ülkeyi seçime götürecek yeni bir koalisyon hükümeti kurdu. Bu hükümette CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olarak yer aldı.
24 Aralık 1995 genel seçimlerinde CHP yüzde 10 barajını kıl payı aşarak TBMM'ye girdi. Seçimlerin galibi ise Necmettin Erbakan'ın başında bulunduğu Refah Partisi oldu.
CHP Meclis dışında
18 Nisan 1999 günü yapılan genel ve yerel seçimlerde CHP yüzde 10 barajını aşamayarak, askeri darbeler dönemi dışında ilk defa Meclis dışında kaldı.
Baykal seçim yenilgisinden kendisinin sorumlu olduğunu belirterek 22 Nisan 1999'da genel başkanlıktan istifa etti. 22 Mayıs 1999'da toplanan olağanüstü kurultayda Altan Öymen genel başkanlığa seçildi.
Deniz Baykal'ın CHP'den ayrı kalması kısa sürdü. Yaklaşık bir buçuk sene sonra genel başkanlığa yeniden seçildi.
Uzun muhalefet maratonunun başlangıcı
Mayıs 2002'de Başbakan Ecevit’in rahatsızlanması üzerine TBMM erken seçim kararı aldı. 3 Kasım günü yapılan seçimlerinde Recep Tayyip Erdoğan'ın başında olduğu Adalet ve Kalkınma Partisi tek başına iktidara geldi. AKP seçimlerde yüzde 34,4 oy oranıyla 363 milletvekilliği kazanırken, CHP yüzde 19'la 178 sandalyede kaldı.
28 Mart 2004’teki yerel seçimlerde AKP yüzde 41 oy alırken, CHP 1999 yerel seçimlerinde yüzde 13 olan oyunu yüzde 18'e çıkardı. İllerin büyük çoğunluğunda belediye başkanlıklarını AKP kazandı.
Alınan bu yenilgi parti içi muhalefeti arttırıp bazı kopmalara neden olsa da, 2005’teki kurultayda Baykal geçerli oyların tamamını alarak koltuğunu korumayı başardı.
CHP iç çalkantılar yaşarken bir yandan da AKP iktidarına karşı da sert muhalefet yapıyordu; Baykal’la Başbakan Erdoğan arasında büyük çekişme yaşanıyordu. 2006 yılı sonunda seçimlerin yenilenmesi konusunda CHP çaba gösterse de iktidar partisi buna yanaşmadı.
Baykal'dan TSK'ya destek
CHP 2007 Nisan ayındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan'ın adaylığına şiddetle karşı çıktı ve bu yolda bütün anayasal haklarını kullanacağını belirtti. 24 Nisan 2007 günü AKP cumhurbaşkanı adayı olarak Abdullah Gül'ü belirleyince CHP bu konuda uzlaşılmadığı için TBMM'de yapılacak seçimi Anayasa Mahkemesi'ne götüreceğini açıkladı.
Dönemin CHP lideri Deniz Baykal, Abdullah Gül'ün AKP tarafından
cumhurbaşkanı adayı olarak gösterilmesine karşı çıkmıştı. [AA]
27 Nisan 2007 günkü oylamada 367 milletvekili yeter sayısı bulunamayınca CHP mahkemeye başvurdu. Aynı gece Genelkurmay Başkanlığı internet sitesinde, cumhurbaşkanı seçiminde laiklik hassasiyetine vurgu yapan bir bildiri yayımladı.
CHP, sonradan e-muhtıra olarak adlandırılan bu bildiriye destek verdi. Partinin itirazını yerinde bulan Anayasa Mahkemesi’nin kararı üzerine ise cumhurbaşkanının yeni meclis tarafından seçilmesinde uzlaşıldı.
Bu koşullar altında gidilen 22 Temmuz 2007 seçimlerinde CHP'nin oyları yüzde 21’e çıktı. Buna karşın iktidardaki AKP, oyların yüzde 46’sını alarak 341 milletvekilliği kazandı. Bu sonuç bir kez daha eleştiri oklarının Baykal’a yönelmesine neden oldu, ancak CHP lideri istifa etmeyeceğini açıkladı.
28 Ağustos 2007’de ise CHP’nin boykot ettiği oylamada, AKP’nin adayı Abdullah Gül, MHP’nin desteğiyle Cumhurbaşkanı seçildi.
Parti içi muhalefet filizleniyor
Mart 2008’de yapılan CHP 32. Olağan Kurultayı öncesinde bir önceki dönemin grup başkanvekili, Samsun Milletvekili Haluk Koç genel başkan aday adaylığını açıkladı. Ancak bunun için delegelerden gerekli olan 253 imzayı toplayamayınca Baykal bir kez daha seçimlere tek aday olarak girerek görevini sürdürdü.
2009 yerel seçimlerinde CHP, iktidar partisinin arkasında kalsa da bir önceki yerel seçimlere göre oyunu artırdı.
CHP Grup Başkanvekili'yken, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na aday olan Kemal Kılıçdaroğlu, istediği sonucu alamasa da, seçim sürecinde birlikte çalıştığı CHP İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin'le birlikte kamuoyunda ön plana çıktı, adı partinin liderliği için geçmeye başladı.
Kemal Kılıçdaroğlu dönemi
23 Mayıs 2010 tarihinde toplanacak olan CHP 33. Olağan Kurultayı'na iki haftadan az bir süre kala Genel Başkan Deniz Baykal'ın, CHP Milletvekili Nesrin Baytok'la birlikte beraber olduğu öne sürülen görüntüler internete sızdı.
Baykal 10 Mayıs 2010'da, yaklaşık 16 yıldır sürdürdüğü CHP Genel Başkanlığı görevinden istifa etti. Kurmayları aracılığıyla parti liderliği için gönlünden geçen ismin Kılıçdaroğlu olduğu mesajını verdi. Ancak Kılıçdaroğlu mesaja olumlu yanıt vermedi ve aday olmayacağını açıkladı.
Kemal Kılıçdaroğlu 2010'da CHP'nin 7. Genel Başkanı seçildi. [AA]
Kurultay takvimi hızla işlerken, adaylık krizi bir türlü aşılamadı. CHP yönetimi toplantı üstüne toplantı yaptı, hatta Genel Sekreter Önder Sav, Baykal'ın geri getirilmesinden yana ısrarcı oldu.
Ancak Kılıçdaroğlu'nun fikri değişti, kurultaya beş gün kala partinin hâlâ genel başkan adaysız kalmasından rahatsız olan birçok partilinin isteğini ve halkın desteğini göz önünde bulundurarak, aday olacağını açıkladı.
Yapılan 33. Olağan Kurultay'da Kılıçdaroğlu bin 249 delegenin bin 200'ünün imzasıyla tek aday olarak seçime girdi ve kullanılan bin 197 oyun geçerli olan bin 189'unu alarak CHP'nin 7. Genel Başkanı seçildi.
Kılıçdaroğlu parti lideri olarak ilk sınavını dört ay sonra, 12 Eylül 2010'da anayasa değişikliği için yapılan referandumda verdi. Anayasa'da öngörülen değişikliklere karşı olan CHP'de Kılıçdaroğlu, yurt gezisine çıkarak halkın nabzını tuttu ve oylamada 'hayır' oyu kullanılması çağrısı yaptı. Ancak sandıktan yüzde 58 oranında 'evet' oyu çıktı.
Genel başkanlık koltuğuna oturan Kılıçdaroğlu için sonraki aşama, köklü geleneğe ve sert bürokratik yapıya sahip olan parti yönetiminde hakimiyeti sağlamak oldu. Bu, partideki kemikleşmiş elitist yapıyı değiştirecek ve Kılıçdaroğlu'nun zihnindeki, halka daha yakından temas eden 'Yeni CHP'yi inşa etmenin yolunu açacaktı.
Kasım 2010'da Kılıçdaroğlu, halen önceki genel başkan Baykal'ın gölgesinin hissedildiği parti yönetimini feshetti. Yerine, tüzük gereğince Genel Başkan, Genel Başkan yardımcıları ve Genel Sekreter'den oluşan yeni Merkez Yönetim Kurulu'nu (MYK) açıkladı. Yeni MYK'da Önder Sav'a yer verilmedi. Böylece Sav'ın 10 süren genel sekreterlik görevinin sona ermesiyle CHP'de bir devir de kapandı.
17 Kasım 2010 tarihinde Parti Meclisi'ni belirlemek için yapılan olağanüstü kurultayda CHP'nin birçok eski ismi liste dışında kaldı.
Son genel seçim
12 Haziran 2011 genel seçimlerinde CHP üçüncü kez AKP'yle karşı karşıya geldi. İktidar olmak için kolları sıvayan Kılıçdaroğlu, seçim sürecinde 81 ilin tamamında seçmene seslendi.
Ekonomide düzelme, adaletli gelir dağılımı, alt sınıfları koruyan sosyal politikalar, güneydoğudaki şiddete ve Kürt Sorunu'na demokratik çözüm vadeden Kılıçdaroğlu, toplumda ve partide yarattığı rüzgarla CHP'nin oylarını yükseltse de, iktidar partisi karşısında kaybetti. Yüzde 26 oya ulaşan sosyal demokratlar Meclis'e 135 milletvekili gönderdi, ana muhalefet görevini devam ettirdi.
Bu seçimlerde CHP'den milletvekili seçilen, cezaevindeki Ergenekon davası sanıkları Mustafa Balbay ile Mehmet Haberal'in tahliyelerinin reddedilmesi yemin krizine neden oldu.
TBMM'de yeni dönemin ilk oturumu ve yemin töreni 28 Haziran'da yapıldı. Ancak CHP'liler, Balbay ve Haberal'ın durumuna tepki olarak kürsüde yemin etmediler. Kriz iki hafta sonra AKP ile yapılan görüşmeler neticesinde aşıldı ve CHP milletvekilleri 11 Temmuz'da yemin ederek görevlerine başladı.
CHP'deki değişim parti tüzüğünün yenilenmesiyle devam etti. 30 Mart 2012 tarihinde yapılan Olağanüstü Tüzük Kurultayı'nda, ön seçim zorunlu hale getirilerek örgütün milletvekili adaylarını belirleme gücü arttı. Yüzde 33 kadın kotası getirilerek yönetimde kadınların etkin görev almasının yolu açıldı. Yüzde 10 gençlik kotasıyla da genç nesilin teşkilatta tecrübe kazanmasına imkan tanındı.
Partide iyiden iyiye hakimiyet sağlayan Kılıçdaroğlu Temmuz 2012'deki 34. Olağan Kurultay'da degelerin geçerli bin 164 oyunun tamamını alarak yeniden genel başkanlığa seçildi.
PARTİNİN TEMEL KONULARDAKİ DURUŞU
Temel hak ve özgürlükler
Programında, demokrasinin en önemli öğesinin özgür birey olduğunu savunan CHP, temel amacının bireyi özgürleştirmek, bireyin kendisini geliştirmesinin önündeki ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel engelleri kaldırmak ve bireyin özgürlüklerini bilinçli olarak kullanmasını sağlamak olduğunu bildiriyor.
İnsan haklarının, çağın gereklerine uygun olarak süreklilik içinde geliştirilmesinin gereğine inandığını belirten CHP, başta İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi olmak uzere, insan hakları
alanında Türkiye’nin taraf olduğu tüm uluslararası sözleşmelere eksiksiz uyacağını vaat ediyor.
Düşünce özgürlüğünün örgütlenme ile bütün olduğunu açıklayan parti, şiddeti teşvik etmediği sürece bunun hiçbir şekilde kısıtlanamayacağını savunuyor. Din, inanç ve vicdan özgürlüğünün de eksiksiz şekilde uygulanmasını isteyen CHP, bu konudaki baskılara karşı duracağını ilan ediyor.
Hukuk ve adalet


CHP, hukuk devleti ilkesine ve hukukun üstünlüğüne parti programında geniş yer ayırıyor. Anayasanın evrensel hukuk devleti normlarıyla uyuşmayan maddelerini değiştirmeyi amaçladığını açıklayan parti, belirli konulardaki kırmızıçizgilerinden taviz vermiyor. Anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek ilk üç maddesine yönelik doğrudan ya da dolaylı hamlelere karşı çıkılacağını bildiriyor.
Yargının siyasallaşmasının önüne geçilmesi gerektiğini savunan parti, hukuk ve yargı sisteminin, hukukun üstünlüğünü ve yargının bağımsızlığı kuralları çerçevesinde yeniden yapılandırılmasını ve yargıç güvencesinin koşulsuz sağlanmasını istiyor.
Uzun tutukluluk ve yargılama sürelerini eleştiren parti, özellikle kamuoyu tarafından yakından bilinen Ergenekon ve Balyoz gibi davaları yakından takip ediyor.
Demokratikleşme ve sivil toplum
1982 Anayasası’nın siyasi partilerin çalışma ve örgütlenme koşullarına sınırlamalar getirdiğini savunan CHP, demokratikleşme adına bu kısıtlamanın kaldırılmasını talep ediyor. Gençlerin ve kadınların siyasi partilerde ve siyasette aktif olarak yer almaları planlayan CHP, ülkenin demokratikleşmesinin ön koşulu olarak, siyasi partilerin işleyişinde ve örgüt yapılanmalarında parti içi demokrasinin ve katılımcılığın yaşama geçirilmesini hedefliyor.
Güçlü bir sivil toplumunun demokratikleşmenin zorunluluğu olduğu ilkesini benimseyen parti, meslek odaları, okul aile birlikleri, sendikalar, yöresel dayanışma dernekleri, çevre ve tüketici dernekleri gibi örgütlenmelerin özendirilmesini istiyor.
Bunun, yurttaşların sivil toplum örgütleri aracılığıyla ülkede etkin bir konuma gelmesinin önemli bir yolu olduğunu benimsiyor. Özellikle tarımda üretkenliğin arttırılmasını ve üretici emeğinin değerlendirilmesi açısından kooperatifçiliğin en yaygın şekilde desteklenmesini de hedefliyor.
Medya ve basın
Türkiye’de basına uygulanan baskıyı ve çok sayıda gazetecinin tutuklu olmasını sık sık gündeme getiren CHP, basın özgürlüğünün demokratik sistemin temel koşullarından biri olduğunu savunuyor.
Tutuklu gazetecilerin bir çoğunun 'terörle mücadele' kanunundan yargılanması sebebiyle, CHP sözkonusu kanunun yeniden düzenlenmesi için 2012’de TBMM’de girişimlerde bulundu. Türkiye’de basın özgürlüğün giderek azaldığını savunan parti, bu konuda meclis araştırması açılmasını talep etti. Medyanın güçlü ve tarafsız bir şekilde görev yapabilmesinin güvence altına alınmasını isteyen parti, sansüre karşı mücadele edilmesini istiyor.
Azınlıklar ve Kürt Sorunu
CHP, Türkiye’de etnik azınlıkları Lozan Anlaşması’na dayanak alarak tanımlıyor. Bu anlaşmaya göre tanınmış dini ve kültürel hakların eksiksiz karşılanması gerektiğini savunuyor. Yeni azınlıklar yaratılması fikrine karşı çıktığını parti programında açıkça ilan ediyor.
CHP, Türkiye’de demokratikleşme, istikrar sağlama, güvenliğe kavuşma yolundaki en büyük engel olan Kürt Sorunu'na tarihi süreç içerisinde farklı yaklaşımlarda bulundu. Uzun süre Kürt Sorunu'na 'güvenlik ve terör' sorunu olarak yaklaşan parti, 1989 yılından beri meselenin askeri yöntemlerle çözülemeyeceği görüşünü taşıyor. Kürtlerin hakları için silahlanan PKK örgütüne karşı mücadelenin devam etmesi gerektiğini hep savunmuş olan parti, diğer yandan Kürtlerin temel taleplerinin ve kültürel haklarının dikkate alınması ve bunun için yasal zeminin oluşturulması gerektiğini, bugüne kadar hazırladığı çok sayıda raporunda dile getirdi.
CHP genel başkan yardımcıları Sezgin Tanrıkulu (solda) ve Faruk
Loğoğlu (sağda), Mayıs 2012'de TBMM Başkanı Cemil Çiçek'i ziyaret
etmiş ve Kürt Sorunu'nun çözümü için toplumsal mutabakat komis-
yonu kurulması çağrısı yapmışlardı. [AA]
CHP’nin bu konudaki temel hassasiyeti ise üniter yapı ve ulus devlet temeline zarar gelmemesi. Kürtlerin ve diğer azınlıkların anadilini özgürce konuşabilmesini ve özel kurslar açabilmesini savunan CHP, bu nedenle anadilde eğitime ise kesin olarak karşı çıkıyor.
Kesintisiz 11 yıldır siyasette ana muhalefet görevini sürdüren CHP, iktidara en çok yüklendiği konuların başında Kürt Sorunu ve güneydoğudaki şiddet geliyor. Kadrosunda Kürt milletvekilleri barındıran parti çözüme dair siyasal yaklaşımlarına rağmen Kürtlerin ağırlıkta yaşadığı kentlerden beklediği seçim başarısını elde edemedi. Partinin tabanında ciddi etkiye sahip olan ulusalcı tabanın söylemleri bunun başlıca nedeni olarak düşünülüyor.
Parti, hükümetin Aralık 2012’de PKK’nın silah bırakması için örgütün cezaevindeki lideri Abdullah Öcalan’la başlattığı diyalog sürecine ise temkinli yaklaşıyor. Sürecin doğru yürütüldüğü takdirde sorunun barışçıl yollarla çözülebileceğini belirten CHP yönetimi, başlangıçta hükümetin arkasında olduğunu açıklamıştı. Ancak süreci yakından takip eden parti, daha sonra 'net bir stratejisi' olmadığı gerekçesiyle hükümete yönelik eleştirilerini yükseltti.
CHP, çalışmaları devam eden yeni anayasaya ise, 'etnik köken' kavramı eklemek istiyor. Anayasanın eşitlik maddesine 'hiç kimseye etnik kökeninden dolayı ayrımcılık yapılamayacağı' ifadesinin yazılmasını talep eden parti bu konuda, iktidardaki AKP ve milliyetçi tabanı temsil eden MHP ile henüz uzlaşma sağlayamadı.
Ekonomi
CHP, mevcut iktidarın ekonomi politikalarını en çok özelleştirme, işsizlik, bütçe açığı ve fırsat eşitliği konularında eleştiriyor. Türkiye’nin üretime dayalı bir ekonomi olmaktan giderek uzaklaştığını savunan parti, hızlı ve dengeli kalkınmayı öngören, aynı zamanda sosyal politikaları ön planda tutan devletin denetleyici ve düzenleyici olarak daha fazla rol aldığı bir ekonomi programının benimsenmesini istiyor.
Parti ayrıca, Türkiye’nin kendi kaynaklarının yeterince değerlendirilmediğini, bu nedenle istikrarlı bir büyüme sağlanamadığını ve dışa bağımlılıktan kaynaklı cari açığın oluştuğunu savunuyor. Kısa ve orta vadede Türkiye ekonomisinin bu bağımlılıktan kurtarılması gerektiğini belirten parti; tarımda, sanayide ve hizmetlerde dış dünyayla rekabet edebilen kalıcı çözümler öngörüyor.
Kamu yönetimi
CHP, ulus devlet, üniter yapı ve laik cumhuriyet ilkelerinden ödün verilmemesini savunuyor. Bu ilkeler ışığında hükümetin gündeme getirdiği, valilerin seçimle işbaşına gelmesini öngören reforma karşı çıkıyor.
Türkiye’nin kamu yönetimi reformuyla kapsamlı bir yeniden yapılanmaya gitmesi gerektiğine inanan CHP, yapısal değişikliklerle, vatandaşların hayatını güçleştiren, yatırımları geciktirip engelleyen gereksiz formalitelerin kaldırmasından yana. Bu çalışmaları yönlendirmek için bir Devlet Reformu Bakanlığı’na gerek olduğunu savunuyor.
Bakanlıkların sayısı ve görev alanlarının yeniden düzenlenmesini isteyen parti, bölgesel kalkınma ve yerleşim sorunları, bilişim ve bilgi toplumu, Avrupa Birliği ile İlişkiler, KOBİ, göçmen sorunları gibi yeni sorumluluk alanlarında ve çalışma ve sosyal güvenlik alanlarına yönelik bakanlık düzeyinde yeni yapılanmalar öngörüyor.
Yerel yönetimde ise parti, ağırlaşan kent sorunlarının çözümü için belediyelere makul ölçülerde yeni yetkiler verilmesi gerektiğini savunuyor. Yurttaşların daha fazla söz sahibi olacağı bir karar alma sürecinin hayata geçirilmesinden yana olan parti, merkezi ve yerel idareler arasındaki görev ve kaynak paylaşımının yeniden düzenlenmesini planlıyor.
İstanbul için yeni bir yönetim modeli de planlayan parti, bunun için GAP benzeri Kuzey Marmara Metropolitan Bölge Planı hazırlanmasını öngörüyor. Bu planın uygulanması için güçlü bir yasal çerçeve, kurumsal altyapı ve finansman modelinin oluşturulması gerektiğini belirtiyor.
Eğitim
CHP, mevcut iktidarı eğitimi siyasallaştırdığı ve laiklik ilkesinden saptığı gerekçesiyle sıkça eleştiriyor. İktidarın 2012 yılında hayata geçirdiği kademeli 4+4+4 sistemine, imam hatip okullarının önünü açtığı gerekçesiyle karşı çıkan parti, sosyal demokrat yapısı gereği bir çok konuda olduğu gibi eğitimde de fırsat eşitliğini savunuyor.
Parti Grup Başkanvekili Emine Ülker Tarhan, 4+4+4 yasasının iptali
için Nisan 2012'de Anayasa Mahkemesi'ne başvurduklarını
açıklamıştı. [AA]

Türkiye’nin çağdaş bir eğitim reformuna hızla ihtiyaç duyduğunu savunan CHP, demokrasi, insan hakları ve hoşgörü kültürünün yeni nesillere aşılayacak bir sistemin inşa edilmesini istiyor.
Tarikat ve cemaatlerin eğitimdeki etkisini eleştiren parti, din dersleri müfredatının da yeniden düzenlenmesini öngörüyor. Temel eğitimi kesintisiz bir şekilde 10 yıla çıkarmayı amaçlayan CHP, okul öncesi iki yıllık hazırlık eğitiminin de tüm ülkede zorunlu hale getirilmesini hedefliyor.
Bölgesel ihtiyaçlara göre mesleki ve akademik liselerin programların yeniden düzenlenmesini öngören partinin eğitimdeki en önemli hedefi ise yüksek öğretime giriş sağlayan Öğrenci Seçme Sınavı’nın kaldırılması. CHP, yüksek öğretime geçişin 9. ve 10. sınıflarda uygulanacak 'mesleki yönelim' programı ve 'yetenek ölçme ve değerlendirme' sınavlarıyla sağlanmasını öngörüyor.
Sağlık
BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne atıfta bulunan CHP, sosyal demokrat bir parti olmanın sorumluluğuyla da, sağlık hizmetlerinin, tüm yurttaşlara, doğum öncesinden ölüme kadar kesintisiz olarak verilmesini savunuyor.
Bu hizmetin, yeterli, kaliteli, kolay ulaşılabilir, eşitlikçi, adaletli ve verimli nitelikte olması gerektiğini belirten parti, sağlık hizmetinin yurttaşların ödeme gücüyle sınırlı olmayacağı ilkesini benimsiyor.
Toplam sağlık harcamalarının milli gelire oranının Avrupa ülkeleri ortalaması düzeyine çıkarılmasını hedefleyen CHP, sağlık politikalarının tek elden oluşturulmasını ve uygulamasında hizmet odaklı bir politika oluşturulmasını benimsiyor. Her yurttaş için ‘Ulusal Sağlık Sigortası’ öngören parti, ödeme gücü olmayanların primlerinin devlet tarafından karşılanmasını hedefliyor.
Çalışma hayatı ve sosyal güvenlik
CHP’nin çalışma hayatına ilişkin en önemli önceliği, tüm çalışanların sendikal örgütlenme haklarının güvence altına alınması. Emekten yana bir anlayış benimsediğini savunan parti, çalışma sürelerinin kısaltılmasını ve aşamalı olarak AB ülkeleri düzeyine indirilmesini hedefliyor.
Çalışma yaşamı normlarının, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) standartlarına yükseltilmesini savunan parti, sendikalar yasasıyla toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavt yasasının değiştirilmesini hedefliyor.
CHP ayrıca, çalışma yaşamı ile ilgili olarak, gerek bireysel iş hukuku, gerekse toplu iş hukuku alanlarında mevcut aksaklıkların giderilmesi amacıyla, reform boyutlu köklü yasal düzenlemelerin yapılmasını öngörüyor.
Dış politika
CHP, dış politika önceliğini AB ile ilişkiler ve Türkiye’nin birliğe tam üyelik hedefi olarak ortaya koyuyor. AB vizyonunu, modernleşme projesinin doğal uzantısı olarak görüyor ve bunu toplumsal değişimin katalizörü olarak değerlendiriyor.
Bazı AB ülkelerinin coğrafi veya kültürel farklılıklar gibi nedenlerle Türkiye’yi tam üyelikten dışlamayı ve Türkiye’ye özel bir statü vermeyi öngören politikalarının AB’nin resmi görüşü haline dönüştürülmesi halinde parti, başta Gümrük Birliği olmak üzere mevcut taahhütlerin gözden geçirilmesi gerektiğini savunuyor.
CHP Kıbrıs Sorunu'nun, ancak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ve Kuzey Kıbrıs halkının kazanılmış haklarının korunmasını taahhüt eden, adadaki her iki tarafın egemen eşitliğine dayanan bir yaklaşımla çözülebileceğini belirtiyor. Güney Kıbrıs'ı, tüm adayı temsil eden tek meşru devlet sayan yaklaşıma kesinlikle karşı çıkıyor.
Türkiye’nin NATO ile ilişkilerini güçlendirerek devam ettirmesini savunan CHP, 'Büyük Ortadoğu Projesi'yle uluslararası arenada Türkiye’ye biçilen ‘ılımlı İslam’ rolüne ise karşı çıkıyor.
ABD ile stratejik işbirliğinden yana olan CHP, Türkiye’nin yakın coğrafyası Orta Doğu bölgesine dışarıdan müdahalelere karşı çıkıyor. Geçtiğimiz on bir yıl boyunca dış politika konusunda AKP’yle en çok Suriye konusunda ters düşen ana muhalefet partisi, komşu ülkede yaşanan isyana Ankara’nın müdahil olmasını eleştiriyor. Özellikle Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu hedef alan CHP, hükümetin politikaları nedeniyle Türkiye’nin neredeyse bütün komşularıyla sorun yaşadığını savunuyor.
Türkiye’nin ulusal çıkarlarına uygun bağımsız bir dış politika benimsemesini isteyen CHP, hükümeti ABD ve Batı çıkarları ekseninde hareket etmekle suçluyor.










Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html