BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Türk ekonomisi sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Türk ekonomisi sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

3 Temmuz 2017 Pazartesi

UYUYAN TÜRKİYE

Küçük bir akvaryumda yüzen, küçük balıklar gibiyiz. Bizi saran bu çevrenin dışında ne oluyor, ne bitiyor kimsenin umurunda değil. Bu ülkede gündem denilince akla gelen; dolar, referandum, terör, üçüncü sınıf birkaç yerli dizi, beşinci sınıf şarkıcıların-sinemacıların derinlikten uzak ucuz ürünleri… Bazen kendimi 1453 yılının İstanbulundaki bir Bizanslı gibi hissediyorum. Çevrem, şehrim çok büyük bir güç tarafından kuşatılmış ama ben surların içinde hala melekleri tartışıyorum.
Bu ülkede çok az kimse orta vadede çocuklarımızın ve torunlarımızın büyük bir istila ile karşı karşıya kalacağını biliyor. Acil olarak aklımızı başımıza almazsak gelecek nesillerimiz, İspanyol işgalcilerle karşılaşmış Amerikan yerlisi gibi çaresiz kalacak…
DÜNYA EKONOMİSİ VE SİYASETİ BÜYÜK BİR DÖNÜŞÜM GEÇİRİYOR
Yüzyıllardır ekonomik faaliyetler insanlık tarihinin akışını belirliyor. Büyük savaşların, teknolojik ve coğrafi keşiflerin, siyasi duruş ve eylemlerin özünde hep bu gerçek saklı. İnsanlık tarihinde sanayi devrimlerine baktığımızda geçmişte üç ana aşamayı görüyoruz:
1.Buhar gücü ile çalışan makinaların kullanılması (Buharlı trenler, tekstil makinaları gibi)
2.Henry Ford isimli Amerikalı girişimcinin fabrikalarında, otomobil üretimini kayan bir bant üzerinde yapması. Yani şase bant üzerinde kayarken kapının, camın, motorun takılması. Böylece fabrikalarda seri üretimlerin başlaması.
3.1970’lerden itibaren fabrikalarda mekanik teknolojilerin yerini elektronik teknolojilere bırakması.
Günümüzde ise bu devrimin 4.’sü yaşanmaya başladı. Adına ise “Endüstri 4.0” deniliyor. Kısaca, yeni nesil yazılım ve donanımlar içeren, birbirleri ile bağlantılı ve konuşabilen makinalardan kurulu, insansız, karanlıkta çalışabilecek fabrikaların olduğu bir ekonomi geliyor.
YAŞANAN SANAYİ DEVRİMİNİN TÜRKİYE’YE EKONOMİK ETKİSİ NE OLUR?
İlk önce Türkiye’nin dünya ekonomisi içindeki konumuna bakalım. Biz ne üretiyoruz? Türkiye dünya ekonomisine hakim firmaların ve devletlerin izin verdiği “montaj otomotiv” ve “tekstil” üretmektedir. Bu üretimin Türkiye’de yabancı markalar adına yapılmasının ana sebebi ise Türk halkının daha ucuza çalışmaya hazır olmasıdır. Ucuza çalışan Türk işçisi o markanın ilgili ürünü daha ucuza üretmesine katkıda bulunarak, o firmaya maliyet avantajı sağlamaktadır.
Türkiye’nin önündeki tehlike ise şu: Türk ekonomisi çok para getiren elektronik, kimya, havacılık ve uzay, ilaç gibi sektörlerde üretim yapamıyor. Otomotiv ve tekstil gibi yıllardır taşeronluk yaptığı iki sektörde bile dünya markası çıkaramamış son derece zayıf ve dışa bağımlı bir ülke. Hal böyle olunca Batı ve Uzak Doğu’da firmalar robot teknolojilere geçtikçe, Türkiye’de işçilerin batıya göre ucuza çalışmasının önemi kalmayacak. Gelecekte işçi gerektiği durumlarda da sadece karın tokluğuna çalışmaya hazır Afrikalılar ve Afganlar/Pakistanlılar bizim yerimize geçecekler.
Yaşanan süreçte büyük dünya markaları Türkiye’den tek tek çıkacaklar, taşeron fabrikalar ve bunların sanayicileri özgün markalar kurmadıkları için ekonomiden silinecek, işsizlik korkunç boyutlara ulaşacak, cari açık patlayacak…
SANAYİ DEVRİMİNİN SİYASİ ETKİLERİ
Geçenlerde bir arkadaşıma gittiğimde evde ilkokul 3.sınıfta okuyan oğlu elinde tablet bilgisayarla oyun oynuyordu. Arkadaşım bana dönerek: “Oğlum çok akıllı amcası, tüm bilgisayarları çok iyi kullanır” dedi. Bende çocuğa dönüp: “Evladım sekiz kere dokuz kaç eder?” diye sordum. Çocuk bana boş boş bakıp hiçbir şey söylemedi. İşte tam da Türkiye’nin durumu budur. Bugün Türkler çocuklarına yabancı dil öğretmeye çalışırken dünyada çocuklar “makinaların dilini yani yazılım dillerini” öğreniyor, kodlar yazıyorlar.
Bu durumun siyasete etkileri kaçınılmaz. Zira Türkiye’nin doğusunda İran son derece hızlı gelişiyor. Üniversitelerinde üretilen dünya çapında geçerli makale sayısı Türk üniversitelerini solladı geçti bile, nükleer bir güç olarak karşımıza çıkması an meselesi. Kuzeyde Rusya var, onun gücünü anlatamaya gerek yok. Batımızda ise 4. sanayi devrimi içindeki Avrupa Birliği ve saldırmaya hazır askeri Yunanistan var. Güneyde ise aradaki tampon Kürtleri çıkartınca, yine 4.sanayi devrimini yaşayan, nükleer güce sahip İsrail ve destekçisi ABD bulunuyor.
Bütün bunları neden mi söylüyoruz? Robotlardan kurulu askeri güçler, fabrikalar kurma aşamasında olan, sürekli geliştirdikleri teknolojileri ile uzayda bile yerleşecek yeni dünyalar peşinde olan bu ülkeler, Türkiye Cumhuriyeti’ni bu topraklarda gelecek 20 yıl içinde sağlam bırakırlar mı?

YIKIM GELİYOR FARKINDA DEĞİLİZ

Bu ülkeyi yönetenler Abdülhamit, türban, iman derken, dünyanın nasıl büyük bir hızla değiştiğini görüyor ancak değişimin sonuçlarını idrak edemiyorlar. Sınırlar gelecekte klasik ordularla korunamayacak. Robotik yüksek teknolojiler, kahraman askerleri etkisiz hale getirecek. Ekonomide dünya markası çıkartamayan ülkeler fakirleşecek ve parçalanacak…
Geç olmadan yeni nesilleri yaşanan sanayi devrimine uygun kuşaklar haline getirmek amacıyla adımlar atılmazsa Türkiye için çok geç kalınmış olacak…

Beni hala anlamadıysanız aşağıdaki görüntülerde bir Amerikalı firmanın yaptıklarına bakmanızı öneriyorum.

6 Kasım 2017 Pazartesi

ASİMİLASYON!

Tamer Ashraf
Yamaçlarımızda müthiş bir erozyon…
Kültürümüzde yaman bir dejenerasyon…
Ve topluma gördürülen halisünasyonlar…
Binlerce yıllık öz vatanında, medeniyetler yaratmış millet…
Türk milleti asimilasyonda…
İddia değil, vakıa!
Bizde yuvayı dişi kuş yapardı ama…
Kur'an ve Peygamberinin dini dışında siyaset, şeyhler ve cemaatlerin oluşturduğu inanca…
İman eden bir topluma dönen kitlenin kadınları…
İktidardan ihale almak için iş âleminin kadınlarına dayanan ucube tesettür…
Üstü şişhane, altı memişhaneye dönmüş baş bağlamalar…
Yırtık gezmeyi ayıplayan toplumdan pahalı ve baldırını gösteren yırtık pantolonlu kadınlara yuvarlanan toplum…
Çorapsız gezmeyi, göbeğini açıp dolaşmayı moda belleyen delikanlılar, kızlar…
"Genel Başkanım istesin, kendimi adarım" diyen evli kadınlara siyaset empatisi yapan toplum…
"Cinsellik ibadettir" zirvesine varmış yobazlığın çöreklendiği toplum…
Boşanmanın da evlenmenin de şuursuzca çocuk oyuncağı yapıldığı toplum…
Öz kültüründe Han yanında söz sahibi iken cahiliye devrindeki gibi kadını sokakta patır patır öldüren toplum…
Reyting rekoru kıran evlenme programında kadını ve erkeği pazarlanan toplum…
Kendilerine emanet çocukları taciz eden din tacirlerini hoşgören toplum…
Bayramdan bayrama anaya babaya ziyareti kesip otellerde "her şey dâhil" sabahlayan evlatlar…
İki-üç bin liralık ithal telefonlarla toplumla sosyalleşme hastalığındaki yoksulluk…
Huzurevleri ve bakımevlerinin mantar gibi patladığı toplum…
Evlerinde Rus, Gürcü ve Ukraynalı kadınlara bakıcılık yaptıran aileler…
Kredi kartıyla günlük ekmeğini AVM'den alan toplum…
10 kuruş ucuza Suriyeli mülteciye iş verip iki gün sonra evini taşlamaya giden kafa…
Üç tarafı deniz ve yurdunda demiryolu ağı varken, ithal arabalara milyar dolarlık karayolları ağı ören israf ekonomisi…
Babalara, mafya bozuntularına özenen, alınterini enayilik gören bir gençlik…
Haşhaş ve anason üreten çiftçisinin harama yönelmediği ama uyuşturucu batağındaki milletin evlatları…
Doğan görünümlü Şahinlerle asfalt ağlatarak çalım özentisine saplanan çocuklar…
Şehit cenazelerinde aslan kesilip bedelli askerlik için bin takla atan zihniyet…
Kültür diye güzelim yerel ağızları maymuna döndüren komedilerle alay edildiğinin farkına varmayan kitleler…
Türk müziği diye yıllarca popu, arabeski, Kürt gırtlağını dayatan çıkarcılar…
Caddelerinde Türkçe tabela bulunmayan Türk şehirleri…
Güzelim kelimelerimizi İngilizce dükkân adı yapan esnaf milleti…
Çocuklarına Türkçe'yi öğretemeyip İngilizce ve Arapça öğretmeye kalkan eğitim...
Kocalarını başkalarıyla aldatmaya ve televizyonlarda kavgaya bayılan şarkıcılar…
Ağabeyinin kızıyla ilişki yaşayan zavallılık…
Kendi öz kızını seven babaların cehenneme yollandığı toplum…
İslam, Türk'ün benliğini korumasına engel değilken, Türk'e bedevi kılık kıyafeti ve Arap geleneği dayatan kimliksizlik…
Beşbin yıllık Anadolu'daki varlığımıza görülmemiş bir nankörlük…
Türk milletinin milli değerlerini törpüleyen medya…
Atatürk ve eserlerini Müslüman Türk'ün karşısında göstermek ihanetindeki sahte aydınların yozlaştıma çalışmaları…
Din taciri şeyhlerin önünde diz çöküp medet beklerken, milli kahramanların heykellerini putperestlik sayan gafiller…
Uçan seccade, büyülü terlik satan sarıklı cüppeli cennet pazarlamacıları…
Vergi levhalı medyumlar, astrolog kılıklı falcılar…
Patlayan piyangolar, bahis oyunları…
Milli bünyeyi, imanı, gençliği tehdit eden, STK'lerde örgütlenip siyasi partilerde söz sahibi yapılmak istenen cinsel sapıklar…
Müslüman mahallesinde salyangoz satıp villalarda "eş değiştirme partisi" düzenleyen azmışlar…
Cadılar bayramı kutlayan görgüsüz beyinsizlere sosyete diye özenen toplum…
Ar damarlarımız çatlatılıyor, Müslüman Türk'ün imanı dinamitleniyor, bencillik ön plana çıkarılıyor, ahlak, liyakat, sadakat,  vefa, devlete bağlılık ve saygı yok ediliyor…
Her Türk asker doğardı, şimdi çürük raporları ve bedelli adaletsizliğiyle kimliğimiz kemiriliyor…
Türk milleti asimilasyonda…
Nereden çıkardın bunu demeyin…
Şu yuvarlandığımız lağım çukuruna bakın:
İş ilanı sitesinde "8 bin lira maaşlı metres arayan" adamlara vergi levhasına bakıp ödül veren toplumuz!


3 Ağustos 2017 Perşembe

Türkiye Üzerinde Oynanan Oyunlar 1.bölüm

ABD’li Yahudi bankacı işadamı David Rockefeller, son yüzyılın en büyük itiraflarını yaptı. Rockefeller’e atfedilen bu itiraflar, aslında hepimizin bildiği tarihi gerçekler..

İşte Rockefeller’in söyledikleri:

TÜRKİYE’YE ADNAN MENDERES ZAMANINDA “MARSHALL YARDIMI” İLE EL ATTIK

Mesela Türkiye’yi ele alalım. Türkler de yıllar boyu komünizme karşı savaşmıştır. 1950’lerde ülke yönetimine bize desteğimizle Adnan Menderes gelmişti. Aslında Menderes bizimle başta gayet güzel bir diyalog kurmuştu. Bizden seçimde aldığı destek karşılığında, Marshall yardımı adı altında devamlı borç alıyor ve ülkesinde yatırımlar yaparak sanayi yapısını geliştiriyordu. Fakat o kadar plansız ve programsız harcama yapıyordu ki ödeme günleri geldiğinde, bizden, borç ödemek için tekrar tekrar borç istemeye başladı. Biz de kendisinden ülkesini yabancı sermayeye açmasını ve bizim şirketlerimize özel imtiyazlar tanımasını, diğer bir deyişle Osmanlı İmparatorluğu’na dayatılan kapitülasyonlar benzeri şeyler talep ettik Menderes bize bunu hiçbir zaman kabul etmeyeceğini söyledi ve bizden uzaklaşamaya başladı. Ülke insanı ilk defa asfalt yollarla tanışıyor, fabrikalar arka arkaya dikiliyordu. Ülkenin çoğunluğu Müslüman olduğu için ülkenin her yerine camiler yaptırıyordu. Menderes bu şartlarda iktidarda ki yerini uzunca bir süre için, sağlamlaştırdığını sanıyordu. Bir darbe ile bu işe bir son verildi ve sonunun öyle bitmesini istemediğimiz halde, çalışma arkadaşlarıyla beraber idam edildi. Sadece CELAL BAYAR kurtuldu, çünkü bir MASONDU ve yakın arkadaşı Papa Roncalli ya da diğer adıyla 23. John, Vatikan’ın baskısıyla onu idamdan kurtardı.

1980 DARBESİ BİZİM İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA YAPILDI

Aynı ülkede gerçekleşen 1980 darbesi de bizim isteklerimiz doğrultusunda yapıldı. O zamanlar ülkede bir solcular, bir sağcılar iktidara geliyor ve bizim isteklerimiz doğrultusunda ülke ekonomisini yönlendiriyorlardı. Fakat Amerika ve Avrupa’da gelişmiş ülkelerin piyasaları doyuma ulaşmışlar ve biz yeteri kadar mal satamaz olmuştuk. Bunun üzerine diğer az gelişmiş ülkelere uyguladığımız planı onları da uygulamak istedik ve serbest piyasa ekonomisine geçmelerini ve ithalatın serbest bırakılmasını talep ettik. Bu istediğimizi kabul etmiş görünüyorlar, fakat işi uzatıyorlardı.

BİNLERCE TÜRK GENCİ UYDURMA İDEOJİLER UĞRUNA CAN VERDİ

En sonunda bu ikilem yine bildiğimiz yollarla, Ordo Ab Chaos ile çözüldü. Yani önce kaos, sonra düzen. Provokatörlerimiz aracılığıyla sağ ve sol ideoloji kavgaları başlatıldı. Aslında başında onay vermiş gibi göründüğümüz Kıbrıs Savaşı’ndan sonra ülkeye uygulanan ambargo sayesinde halk canından bezmiş, ülkede yağ ve tuz bile bulunamaz olmuştu. Karaborsacılar zenginleşirken halk iyice sefalete düşmüştü. Ülkeye gönderilen provokatörlerimiz için bu halkı kışkırtmak hiç zor olmadı. Ülke halkı sağcı ve solcu olarak iyiye bölündü ve çatışmaya başladılar. Olaylar öyle bir dereceye geldi ki, hergün elli-altmış kişi sokak çatışmalarında ölmeye başlamıştı. Bütün ülke terör korkusu altında eziliyordu. İnsanlar akşamları sokağa çıkamaz olmuştu. Her an bir serseri kurşuna hedef olmak vardı. Binlerce Türk genci uydurma ideolojiler uğruna can vermişti. Hükümetler birbiri arkasına iktidara geliyor fakat olayları önleyemiyorlardı. Sonra darbe geldi ve bütün olaylar bıçak gibi kesiliverdi. Zavallı ülke halkı bu sözde başarıyı darbenin bir neticesi olarak gördüler. Çünkü nihayet terörizm sona ermiş, ülkeye huzur gelmişti. Aslında provokatörlerin görevi bitmiş, sahneden çekilmişlerdi. Burada oynanan oyun, halkı umutsuz ve çaresiz bir duruma düşürmek ve onlara bir “kurtarıcı” sunmaktır; ondan sonra bu kurtarıcı ne yaparsan yapsın hemen kabullenecektir.

ÖZAL, İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA KAPILARI SONUNA KADAR AÇTI

Askeri hükümet bir süre devlet yöneticiliği yaptı ve bizim belirlediğimiz bir kişiye yönetimi devretti. Bu Turgut Özal’dı. Özal, tam da bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkenin kapılarını bize sonuna kadar açtı. Bizim şirketlerimiz bu bakir piyasaya kurtlar gibi saldırdılar. İlk önceleri fiyatları çok düşük tutarak yerli sanayinin rekabet gücünü düşürdüler. Ülke artık Amerikan ve Avrupa yapımı mallarla dolmuştu. Sanayi şirketlerimiz stoklarını eritirken finans şirketlerimiz de ülkeyi artan ithalatı karşılayabilmeleri için yüksek faizlerle borç yatağına sürüklüyorlardı. Böylece, gelişmekte olan ülkeler olarak adlandırdığımız bu ülkelerin hemen hemen hepsinde uygulanan ve 80’li yıllarda başlatılan bu proje ile, bütün ülkeler, hem bizlerden aldıkları mallarla sanayi şirketlerimizi zenginleştirmeye devam ediyorlar, hem de bu malların karşılığı olan ödemelerini yapabilmek için bizim finans şirketlerimizden aldıkları yüksek faizli kredilerle, her sene artan bir borç batağına sürükleniyorlar.

TÜRKİYE’DE PARA İTİBAR GÖRDÜ, ARKADAŞ, DOST, AİLE GİBİ KAVRAMLAR UNUTULDU

Bu arada, Özal bütün bunların yapılabilmesi için gereken kanunları yavaş yavaş çıkarmıştı. Bu ülke vahşi kapitalist sistemle o kadar çabuk uyum sağladı ki, bizim bile düşünemediğimiz hayali ihracat gibi vurgun yöntemleri keşfettiler. İnsanlar artık en kısa ve en kolay yönden servet yapmanın peşine düştüler. Rüşvet, devlet bankalarının çeşitli entrikalarla soyulmaları, banker skandalları birkaç örnek. Arkadaş, dost, aile gibi kavramlar unutuldu ve sadece parası olanlar itibar görmeye başladı. Bu arada, yerli sanayi can çekişiyor, küçük işletmelerden başlayarak yavaş yavaş büyük işletmelere doğru bir iflas dalgası yayılıyordu. Devlet işletmeleri ise bizim istediğimiz yöneticilerin atanmaları sağlanarak zarar ettiriliyordu. Sonunda bu işletmeler ya kapatılıyor, ya da özelleştirme hikayesiyle, ucuz fiyatlarla şirketlerimiz tarafından ele geçiriliyordu.

“KÜRT DEVLETİ PROJESİNİ” HAYATA GEÇİRMEK İÇİN ÖNCE ÖRGÜT YARATTIK

Beyni yıkandığı için temiz hayallerle işe başlayan Özal, sonunda bu sistemin gerçeklerini görerek kendisini de kapitalizmin çarklarına kaptırdı. Ailesini ve yakın çevresini zengin etmeye başladı. Öyle bir duruma geldiler ki Özal’ın çevresinde prens ve prensesler ortaya çıkmaya başlamış, biz ülke monarşizme dönüyor diyerek kaygılanmaya başlamıştık. Aslında tam bir komedi oynanıyormuş. Her neyse, ülke insanının tepkisini ölçmek için kendisinden Kürt devleti fikirlerinden bahsetmesini istedik. Fakat bu düşünceler kendisine pahalıya maloldu. Biz de Kürt devleti projemizi hayata geçirmek için *** denilen bir örgüt yaratıldı. Bu örgütle uğraşmak ülke ekonomisine çok büyük zarar verdi ve şu anda koskoca Osmanlı İmparatorluğu’ndan geriye kalan bir avuç toprakta varlığını sürdüren Türkiye, bizim hiçbir istediğimiz geri çevirecek durumda değil. Sanırım yakın gelecekte topraklarından biraz daha, bir süre sonra da bizim için hala geçerli olan Sevr Antlaşması uyarınca hemen hemen tamamından fedakarlık etmek zorunda kalacak.

TÜRKİYE BİZİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİ… SU KAYNAKLARININ ÖNEMLİ BİR KISMI BURADA

Rockefeller de sözü devralarak başlıyor;

Türkiye hakkında biraz daha durmak istiyorum; çünkü dünya daki en stratejik konumdaki ülkedir ve bizim için çok önemlidir. Nedenlerine gelince:

Bir kere Büyük İsrail Devleti topraklarının su kaynaklarının önemli bir kısmı şu anda Türkiye’ye aittir.

İkincisi, Müslüman ve demokratik bir ülke olarak bu konuda öncü bir ülkedir. İslamiyeti yıkmak istiyorsak önce Türkiye’den başlamalıyız.

Üçüncüsü, Avrupa ve Asya arasında bir köprü durumdadır.

Maden, petrol, doğalgaz gibi zengin yer altı kaynaklarına sahip Ortadoğu ve Kafkasya’ya hakim olmak istiyorsak bu ülke elimizin içinde olmalıdır. Ortadoğu hemen hemen elimizde sayılır. Kafkasya ve Orta Asya’daki diğer Türk devletleri de yakında darbelerle kargaşaya boğulacaklar ve avucumuzun içine düşecekler. Bu Türkler aslında birleşip bir araya gelseler karşılarında hiçbir güç duramaz. Bu yüzden böyle bir olasılığa karşı, ajanlarımız her an tetikte bekliyorlar. Türk devletlerinde kilit mevkilerdeki adamlarımız, aralarında en ufak bir yakınlaşma sezdiklerinde hemen istikrarı bozacak olaylar ve darbelerle bunu önlüyorlar.

EN ÖNEMLİSİ, TÜRKLER MEDENİYETİN BEŞİĞİDİR VE KÖKENLERİ SÜMERLERE KADAR DAYANIR

Dördüncüsü, ülke bor madenleri bakımından dünyanın en zengin ülkesidir ve bu maden dünyada yakın bir gelecekte, petrolden bile daha önemli bir hale gelecek.

Beşincisi ve belki de en önemli olanı Türkler medeniyetin beşiğidir. Türkler, Milattan Önce 4.000’lerde Orta Asya’da yaşayan büyük bir felaketten sonra yaşadıkları yerleri terk edip, Mezopotamya’ya ve Rusya üzerinden Avrupa’ya gelen Aryanlar, yani dünyadaki en medeni olarak kabul ettiğimiz Ari Irk’tandırlar ve Avrupa’daki Finliler, Macarlar gibi bazı uluslar Türk kökenlidir. Ayrıca Anadolu’da büyük uygarlıklar kuran Hititler ve Asurlular’ın da Türk kökenli olma ihtimali yüksektir.

Milattan Önce 3.500 yıllarında Mezopotamya’da yaşamış olan Sümerler ilk yazıyı bulan, toplumda adaleti sağlamak için ilk yasaları çıkaran ve mahkemeleri kuran, ilk para kullanan ve vergi toplaya, ilk okul açan ve tekerleği bulan ulustur: yani dünya medeniyetinin başlangıç noktasıdır ve soyları tarihçilerimizin araştırmalarına göre Türk kökenli insanlardır. Çünkü Sümerler o bölgenin yerli halkı değildirler; yani göçebedirler ve tarihçilerimizin araştırmalarına göre “kız” manasına gelen “kır” kelimesi, “öküz” manasına gelen “ökür” kelimesi gibi bugüne kadar çözülebilen 1000 civarında Sümerce kelime ve “Ayağını yere sıkı bas, Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır, Sel gibi silip süpürmek, Yağ gibi erimek” gibi yüzlerce atasözü bugün Türkçe’de kullanılmaktadır. Sümerlerin Ay Tanrısı’nın simgesi olan “Yarımay”, bugün Türk bayrağında kullanılmaktadır. Roma ve Yunan medeniyetleri Sümerlerden oldukça fazla faydalanmışlardır; mesela yapılarındaki süslemeleri ve Tanrıları Sümer tapınaklarından gelir.

Fakat biz bunu örtbas etmek için, Milattan Önce 2.000 yıllarında, yani Sümerlerden 1.500 yıl sonra başlamış olmasına ve Yunan medeniyetini, dünyadaki ilk medeniyet olarak dünyaya tanıttık. Daha da ilginç olanı, Yunanlılardan önce Mısır Medeniyeti başlamıştır; ama onlar da ancak Sümerlerden 1000 sene sonra piramitlerini yapabilecek uygarlık düzeyine gelebilmişlerdir. Mayalar ve İknalar; Sümerlerden 2000 sene sonra ziguratlarını aynı biçimde yapmışlardır.

MEDENİYETİN BEŞİĞİ OLARAK TÜRKLERİ KABUL EDEMEZDİK, BU MİRASA EL KOYMALIYDIK

Medeniyetin beşiği olarak Türkleri kabul edemezdik; tam aksine binbir entrika ile bu kültür miraslarına el koyarak biz onları bütün dünyaya barbar, hak hukuk tanımayan bir toplum olarak tanıttık ve bunda da oldukça başarılı olduk. Sümer Kralları Urukagina ve Urnammu, çok tanrılı bir toplum kurarak, insanlar arasında adaleti sağlamak ve haksızlıkları önlemek için yasalar çıkararak, çağımız toplumlarına öncü olurlarken, bugün tek tanrılı bir toplum olan Türkiye’de bizim çalışmalarımız sonucu, fuhuş, rüşvet, hırsızlık, haksız kazanç ve gelir dağılımı aşırı düzeylerdir.

Aslında insanlar tarih kitaplarını açıp okusalar, bütün gerçeği görecekler ama insanoğlu için duyduğuna inanmak yeterlidir, okumak çok zor gelir.

Ben de o ana kadar en medeni ulus olarak İngilizleri görüyordum. Duydukları hiç hoşuma gitmeyince konuyu değiştirmek istedim.

OSMANLI’YI YIKMAK ZOR OLMADI

“Dünya ülkelerini nasıl ele geçirmeyi düşünüyorsunuz?” diye sordum. Rothschild kendimden emin bir tavırla konuşmayı sürdürdü.

Rothschild: Sana tarihten örnekler vererek gücümüzü göstermek istiyorum; Birinci Dünya Savaşı, Avrupa’da bize karşı olan imparatorlukları dağıtmak ve en önemlisi Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayarak Ortadoğu’daki petrol yataklarını ele geçirmek ve İsrail devletinin yolunu açmak için çıkarılmıştı. İsrail devletinin kurucusu sayılan Theodor Herlz, o zamanki Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit’e giderek, bizim ailemizin desteğiyle Filistin topraklarını satın almak istedi. Fakat padişah bize karşı çıktı. Bizim için Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak çok zor olmadı. Çünkü padişahlar genellikle Türk kadınları yerine, fethettikleri ülkelerden köle olarak getirdikleri başka din ve ırklara mensup kadınlarla evleniyorlardı. Tabii Hürem Sultan gibi bu kadınlar zamanla ülke yönetiminde söz sahibi oldular ve kendileri gibi yabancı kökenli adamlarıyla bizim istediğimiz gibi, ülkeyi yıkıma götüren bir şekilde yönetmeye başladılar. Padişahlar ise devlet yönetiminin emin ellerde olduğu düşüncesiyle zevk ve sefaya dalmışlardı. Bu da Osmanlı’nın çöküş devrini başlattı. Mason örgütleri tarafından kışkırtılan insanların çıkardıkları isyanlarla topraklar kaybedilmeye başlandı. Hazine plansız harcamalarla tüketildi. Savaş sonunda hedefimize ulaşmamıza az kalmıştı; ama Atatürk adında bir lider ortaya çıkarak planlarımızı bir süreliğine ertelememize neden oldu. Tabii ki sonuçta bizim finans ve silah sanayi şirketlerimiz servetlerini onlarca kez katladılar. I. Dünya Savaşı sonunda Monarşizm tez olarak, Demokrasi antitez olarak, Komünizm’i yani sentezi oluşturdu.

HİTLER, BİZİM TARAFIMIZDAN GETİRİLDİ, ÇÜNKÜ BURADAKİ YAHUDİLER İSRAİL DEVLETİNİ KURMAYA YARDIMCI OLMADILAR

İkinci Dünya Savaşı’nın asıl sebebi şu an olduğu gibi dünyada başlayan ekonomik krizlerdi; diğer bir önemli neden ise Diaspora’nın yani kutsal topraklar dışında yaşayan Yahudilerin, yeni İsrail devletini kurmaya yardımcı olmamaları ve bu ülkeye dönmeyi kabul etmemeleriydi. Hitler’in bulunduğu mevkiye gelmesi ve Alman ulusunu büyülemesi, yine bizim tarafımızdan aldığı mali yardımlar sayesinde olmuştur. Harriman, Guaranty tröstü gibi Amerikan finans devleri, Alman çelik kralı Thyssen’ın mali yardımları ve Thule Örgütü’nün desteğiyle Hitler, dünya savaşı başlatacak güce erişiyordu. Bu iş için Hitler seçilmişti; çünkü Yahudilerden nefret ediyordu. Sebebi ise, babaannesi o zamanlar zengin bir Yahudinin yanında hizmetçi olarak çalışıyordu ve babaannesi bu Yahudi patronu tarafından hamile bırakılmış, durumdan haberdar olan evin hanımı tarafından evden kovulmuştu. Babaanne kucağında bir bebek ile, yani Hitler’in babasıyla, başka bir iş bulamayınca koyu Katolik olan baba evine geri dönmüştü. Hitler zamanla bu gerçeği öğrenmiş, Yahudilere kin duymaya başlamıştı. İsrail topraklarına dönmemekte ısrar eden Yahudileri korkutmak amacıyla birkaç katliama izin verildi ve söylenenden çok daha az kişinin öldüğü bu katliamlar kullanılarak sözde milyonların yok edildiği Yahudi katliamı senaryoları üretildi. Şimdi aynı katliam senaryosu Ermeni Soykırımı adı altında Türklere uygulanmaktadır. Bu saçma soykırım masalı Türklere yüklenecek ve böylece Türkiye yüz milyarlarca dolar tazminat ödemek zorunda kalacak. Bu da Türk ekonomisi için büyük bir darbe olacaktır.

ATOM BOMBASI, YAHUDİLERİN YAŞADIĞI ALMANYA’YA ATILAMAZDI, BU NEDENLE JAPONYA KIŞKIRTILDI

Almanlar’dan nefret eden o zaman ki Siyonist başkanımız Einstein’ın Amerikan Başkanı Roosevelt’e bir öneri mektubu göndermesiyle atom bombası çalışmaları Manhattan Projesi altında başlatılmış ve kısa sürede sonuç alınmıştı. Ama bir sorun vardı, bu bomba çok güçlüydü ve deneme yapılabilmesi için Amerika’nın halkın desteğiyle savaşa girmesi gerekiyordu. Ayrıca Alman şehirlerinde çok sayıda Yahudi yaşıyordu; bu ülkeye atom bombası atılamazdı. Japonlar kışkırtıldı ve daha önceden haber alınmasına rağmen, halkın duygularıyla oynanarak desteğinin kazanabilmesi için yüzlerce Amerikan askerinin ölmesiyle sonuçlanan Pearl Harbor baskınına göz yumulmuş ve bu sorun da aşılmış oluyordu.

İSRAİL DEVLETİ, ROTSCHILD AİLESİ’NİN CÖMERT MALİ DESTEĞİ İLE KURULDU

Ve böylece Büyük İsrail İmparatorluğu’nun temelini oluşturan İsrail Devleti 1948 yılında Rotschild Ailesi’nin cömert mali desteğiyle kuruldu. Ordo Ab Chaos yine işe yaramıştı. Bu arada savaşta iflas eden ülkelerin ekonomilerinin düzeltilmeleri için Harriman, Rockefeller, Vanderblit ve Rothschild finans kurumlarından aldıkları borç paralar devreye giriyordu.

SOVYETLER BİRLİĞİ’NE YETERİ KADAR ÜLKE TAHSİS EDİLMİŞ, MALİ DESTEK VERİLMİŞTİ

Sovyetler Birliği, Hegel Diyalektiği gereği bir karşıt güç yaratılması gerektiği için, Amerikan International Barnsdall Corporation şirketinin verdiği ekipman ve yine Amerikan W.A Harriman Company ve Guaranty Tröstü tarafından verilen mali desteklerle petrol kuyuları ve maden yatakları açarak, ekonomisini geliştirdi. Bu arada dünya ülkeleri komünizm ve kapitalizm arasında seçimlerini yapmaya başlamışlar; Sovyetler Birliği’ne kapitalizmi savunan bizlere karşı eşit bir güç oluşturması ve bu oyunun sürdürülebilmesi için yeteri kadar ülke tahsis edilmişti.

ÇİN, HENÜZ KONTROL EDEMEDİĞİMİZ BİR ÜLKE AMA ABD EKONOMİSİNE KATKISI BÜYÜK

Çin ise Amerikan Bechtel Corporation’ın verdiği teknoloji ve beyin gücüyle süper bir güç haline geldi. Bu ülke henüz kontrol edemediğimiz, dünyadaki tek ülke. Fakat Amerikan ekonomisine büyük katkıda bulunuyorlar; çünkü iş gücü çok ucuz, ayda 30 dolara çalışacak işçi bulmak bizim ülkelerimizde patronların en tatlı rüyası olurdu.

VİETNAM, KORE, KAMBOÇYA, TAYLAND, ENDONEZYA, AFGANİSTAN, İRAN-IRAK, YUGOSLAVYA SAVAŞ ENDÜSTRİSİ’NİN DENEME VE GELİŞMESİNE YARADI

Size dünyadan kısa örnekler vererek konuşmamıza devam edeceğim;

Vietnam savaşında, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği silah endüstrileri, yeni imal ettiği silahları deneme fırsatı bulmuştu ve silah sanayisini canlandırmak için devlet, eskileri kullanarak elden çıkarmıştı. ‘Agent Orange’ adlı kimyasal silah ile bu zehirin bitkiler üzerinde ölümcül etkileri görülmüş oldu. Bir ülke ekonomisi batağa sürüklendi.

Kore savaşı ile bu ülke iyiye bölündü ve kalkınma hayalleri suya düştü. Böylece ülke ekonomisi tahrip edildi. Ayrıca bu ülkede mikrop bombaları ve dioksin gibi çeşitli zehirler ile biyolojik savaş denemeleri yapıldı.

Kamboçya’da Amerika ile ticaret yapmayı reddeden lider Sihanuk 1970 yılında bir darbe ile devrildi ve yerlerine ülkeyi kaosa sürükleyen Pol Pot ve Kızıl Kmerler geçirildi.

Tayland’da yine ülke yönetimi devrilerek yerine diktatörlük rejimi kuruldu. Ülke ekonomisi yıllarca bize çalıştı.

Endonezya devlet başkanı Suharto 1957-58 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri’nin verdiği silahlarla Doğu Timor’u işgal etti ve yıllarca sürecek bir kaos yarattı, binlerce insan öldü.

Afganistan savaşı Ruslara silah sanayisini geliştirmek için büyük fırsatlar sunmuştur. Biz de yeni üretilen silahların etkilerini deneyebilmek için büyük bir fırsat yakalamıştık. Ayrıca ülke çok zengin yer altı kaynaklarına sahiptir. Afganistan yönetimi şu anda tamamen bizim kontrolümüz altındadır.

İran-Irak savaşı Saddam’a büyük vaatler yapılarak başlatıldı. İlk iş olarak birbirlerinin petrol kuyularını ve tesislerini bombaladılar. Tabii sonunda petrol zengini bu iki bizlerden daha fazla silah satın alıp savaşı kazanabilmek için ülke ekonomilerini iflas ettirecek düzeye getirdiler. Sonuçta bütün şehirleri ve petrol tesisleri yine bizler tarafından yeniden kurulacaktı. Bu de yine bizlerden daha fazla borç almakla mümkün oluyordu.

Saddam dolduruşa getirilerek başlatılan 1990 yılındaki Körfez savaşı, ile ırak ekonomisi bir kez daha çökertildi; Kuveyt’i tekrar inşa etmek için milyarlarca dolarlık iş bağlantıları yapıldı; Amerikan askerleri bölgeye ilelebet yerleşti. Bu savaşta test amacıyla tüketilmiş uranyum bombaları kullanıldı. Bu bombalar, etkisi yıllarca sürecek radyoaktif maddeler yayarak bölgedeki yüz binlerce insanın, tabii bu arada bizim askerlerimizin de ölmesine yol açtı, hala da insanları öldürmeye devam ediyorlar.

1990 Yugoslav savaşında salkım bombaları kullanıldı. Bu teknoloji harikası bombalar yere yaklaştıklarında yüzlerce küçük bombalara ayrışıyorlar ve yere düştüklerinde hala patlamamış olanlar her zaman aktif birer bomba olarak kurbanlarını bekliyorlar.

Rotthschild konuşmasına “Bu ülkelerin şimdi tamamen bizim kontrolümüz altında olduğunu sanırım söylememe gerek yok” diyerek ara verdi. Onun kaldığı yerden Rockefeller devam etti.



ZAİRE, ÇAD, YEMEN, GUATEMALA, ŞİLİ, BREZİLYA, DOMİNİK, SOMALİ, PANAMA, EL SALVADOR, BOLİVYA, EKVATOR, PERU, URUGUAY, ANGOLA’DAKİ SAVAŞLAR VE DARBELER BİZİM PLANLARIMIZDI

Zaire devletinin başına CIA destekli bir darbe ile 1965 yılında geçen Mobutu, George Bush’un deyimiyle Afrika’daki en iyi adamımız oldu.

Çad Hükümeti 1982 yılında bir darbe ile devrildi ve yerine diktatör Hissen Harbe geçirildi. Bu geçiş sırasında on binlerce insan öldü.

Yemen 1990 yılına kadar iki ayrı devlet halinde uzun yıllar birbirleriyle savaştılar. Bizim şirketlerimiz zenginleşmeye devam ettiler.

Guatemala’da hükümet, komünist rejim tehlikesi bahane edilerek CIA yardımıyla 1953 yılında devrildi ve bugüne kadar bizim tayin ettiğimiz askeri hükümetlerle ülke sonsuz bir kargaşa içinde yönetilmektedir.

Şili’de General Pinochet, 1973 yılında iktidarı ele geçirerek, yıllarca bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkeyi yönetti. Amerika Birleşik Devletleri’ne aktardığı milyarlarca dolarla ülke ekonomisi bataklığa sürüklendi. Ülke insanları sefalet içinde yüzerken, bizler daha zengin olduk.

Brezilya'da komünizmden kurtarılan bir diğer ülkeydi. Ülke yönetimi 1964 yılında bir darbe ile devrildi, ülke Amerika Birleşik Devletleri’nin Güney Amerika’daki en güvenilir müttefiklerinden biri oldu.

Dominik Cumhuriyeti, aynı şekilde 1963 yılında bir darbe ile bizim istediğimiz yöneticilere kavuştu. Ülkenin serveti bizlere aktı.

1990’lı yıllarda Kolombiya’da uyuşturucu ile mücadele etmek maskesi altında ülke yönetimi ele geçirildi. CIA bu ülkeden gelen uyuşturucu parasıyla dünyanın çeşitli ülkelerindeki operasyonlarını finanse ediyor.

Fiji, Grenada, Panama, Somali, El Salvador işgal edildi. Sarin, hardal gazı gibi sinir gazları halk üzerinde denendi. Yüz binlerce insan öldü ve hala ölmeye devam ediyor.

Bolivya, Gana, Ekvator, Haiti, Filipinler, Peru, Uruguay, Angola, Seyşel adaları gibi üçüncü dünya ülkelerinde yapılan darbeler ve karışıklıklar hep bizim planlarımızın bir parçasıydı.

BÜTÜN ÜLKE YÖNETİMLERİNİ KONTROL ALTINDA TUTUYORUZ, AKSİ HALDE TERÖR OLAYLARINI DEVREYE SOKUYORUZ

Avrupa ülkelerinde kurulan İtalya Gladio’su benzeri istihbarat örgütleri sayesinde, bütün ülke yönetimlerini kontrol altında tutmaktayız.

İstanbul’daki sinagoglara yapılan saldırılar ve Madrid’deki tren bombalama olayları, bu ülkelere bizim isteklerimizi görmezden geldiklerini hatırlatmak için yaptırıldı.

New York İkiz Kuleler, Pentagon saldırıları, Kenya ve Suudi Arabistan’daki bombalama olayları ise tamamen bizim planlarımız doğrultusunda icra edildiler.

Ben “dünyada el atmadıkları başka ülke kaldı mı acaba” diye düşünüyordum. Rockefeller böyle beni şaşkınlığa uğratmanın zevkiyle içkisini bir yudumda bitirerek sözlerini tamamladı;


DÜNYADA HİÇBİR YERDE MAFYA VE KAÇAKÇILIK OLAYLARI BİZİM İZNİMİZ OLMADAN YAPILAMAZ

“Bu arada, bütün organizasyonların çok yüksek olan maliyetleri konusu var. Onların kaynağı ise vergiden muaf olan vakıflarımızın topladığı bağışlardan ve mafya ile olan bağlantılarımız sayesinde finanse diliyor. Dünyanın hiçbir ülkesine mafya veya kaçakçılık faaliyetleri, o devletin haberi ve izni olmadan yapılamaz. Yapılması için, üst kademelerde işbirlikçilerin olması gerekir. Bu işbirlikçiler gözünü para hırsı bürümüş insanlar seçilir ve bir kere bu işlere bulaşıldı mı, bir daha çıkış yoktur. Dünyanın her yerinde tamamen bizim kontrolümüz altında çalışan mafya, özellikle uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile ilgilenir, çünkü en tatlı para bu alanlardadır. Bu paradan biz en büyük payı alırız ve bu parayla birlikte masum görünüşlü vakıflarımızın desteğiyle bütün bu faaliyetlerimiz finanse edilir ve buna işbirlikçilere dağıtılan para ve rüşvetler dahildir.

NEDEN KUZEY AMERİKA VE BATI AVRUPA VARLIKLI BİR YAŞAM SÜRER DÜNYADAKİ 5 MİLYAR İNSAN, BİZİM 1 MİLYAR İNSANIMIZ İÇİN ÇALIŞIR

Bu örnekler inanın bana sadece buzdağının dışarıdan görünen başı. Gördüğünüz gibi dünyanın her noktası kontrolümüz altında. Hegel Diyalektiği’nin amacımız doğrultusunda ne kadar çok işe yaradığını görüyorsunuz. Hiç düşündünüz mü, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa ülkeleri vatandaşlarına rahat ve varlıklı yaşam olanakları sunarken, dünyanın diğer ülkelerinde neden sefalet ve bitmeyen bir kargaşa var? Çünkü bizim ırkımız seçilmiş ırktır, diğerleri sadece köledirler. Eğer yaşamak istiyorlarsa ömür boyu bize bu şekilde hizmet etmek zorundadırlar. Dünyadaki 5 milyar insanı bizim toplumlarımızdaki 1 milyar insan için çalışıyorlar. Bütün zenginlikleri bizim şirketlerimize ve dolayısıyla bizim ülkelerimize atkılıyor. Biz gelişmiş ülkeler, her geçen gün daha da zenginleşirken, üçüncü dünya ülkeleri, ekonomileri çökertilmiş, halkı uydurma savaşlar ve olaylarla sefalete sürüklenmiş çaresiz bir halde; refah içinde yaşayan işbirlikçi yöneticileri ve zengin tabakları bizim emirlerimizi bekliyorlar.

Bizimle işbirliği yapanlar, çok yakında yeni dünya hükümetinde kendi bölgelerini bizim idaremiz altında yönetecekler. Üçüncü sınıf ülkelerin halkları eğitim düzeylerine göre işçi olarak çalışacaklar, bizim gibi gelişmiş halklar da bunların üstünde bir hiyerarşi içinde yönetici olarak görev yapacaklar. Bu sınıfa giren ülke insanları için cumartesi günleri dışında bütün bayram ve tatil günleri kaldırılacak ve ancak karınlarını doyurabilecekleri bir maaş karşılığında, bütün yıl boyunca haftanın altı günü çalışacaklar. Bizim insanlarımız günün çok az bir kısmını çalışmaya ayıracak ve günün geri kalan kısmını zevk ve eğlenceyle geçirecekler.

İlk önce bütün bu anlatılanları çok büyük hayaller olarak görmüştüm; ama diğer ülkelerin durumu aklıma gelince gerçekleşme olasılıklarının olduğunu hesapladım. Gerçekten de çok az televizyon seyretmeme rağmen savaş ve ayaklanma haberleri gözüme çarpıyor, açlıktan ve sefaletten sürünen insanları seyrettiğimi hatırlıyorum. Ama ben İş adamıydım ve bütün bunların sebeplerini araştıracak zamanım yoktu…
Sevgi ile kalın...

27 Şubat 2019 Çarşamba

Samimi Ülkücülük riyasız siyaset

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



6 Temmuz’da yapılan kongrede Devlet Bahçeli 697 oy alarak Genel Başkan seçildi. O artık Merhum Başbuğ Alparslan Türkeş’in koltuğunda oturacaktı. Başbuğ’un, “Hepiniz birer Türk bayrağısınız. Bayrağı lekelemeyin, kirletmeyin yere düşürmeyin” talimatına, o koltukta oturduğu sürece sadık kalacak, kirletmeye kalkışanları da asla affetmeyecektir.
 MİLLİYETÇİ-ülkücü hareketin, Türk dünyasının efsanevi Başbuğu, MHP’nin Kurucu Genel Başkanı Alparslan Türkeş, 4 Nisan 1997 Cuma günü beka âlemine irtihal etti. 8 Nisan 1997 Salı günü yapılan cenaze törenine milyonlar katıldı. Atatürk’ün cenaze töreninden sonra, karlı ve soğuk havaya rağmen Türkiye’nin gördüğü en kalabalık cenaze töreniydi. Lakin hayat devam edecek, MHP kendisine bir genel Başkan seçerek siyasi hayatını sürdürecekti. 18 Mayıs 1997’de toplanan kurultayda, başlangıçtaki diğer adayların sonradan Devlet Bahçeli lehine adaylıktan çekilmeleri üzerine iki aday kaldı: Devlet Bahçeli ve Tuğrul Türkeş. Devlet Bahçeli’nin kazanacağı belli olmuştu. Siyaset mühendisleri bir kere daha devreye girdiler. Ülkü Ocakları Eski Başkanlarından Azmi Karamahmutoğlu, “Kongreyi tanımıyoruz” diyerek kürsüyü devirtti. Kongre ertelendi. 6 Temmuz’da yapılan kongrede Devlet Bahçeli 697 oy alarak Genel Başkan seçildi. Başbuğun, “Hepiniz birer Türk bayrağısınız. Bayrağı lekelemeyin, kirletmeyin yere düşürmeyin.” talimatına o koltukta oturduğu sürece sadık kalacak, her şeyden önce bir Ülkücü olarak, Türk milliyetçilerinin ve ülkücülerin lideri olarak, bayrağı lekelemeyecek, kirletmeyecek, yere düşürmeyecek daima gönderde tutacaktır. Bayrağı lekelemeye, kirletmeye ve düşürmeye kalkışanları da asla affetmeyecektir. 23 Kasım 1997’de yapılan Başbuğsuz ilk olağan kongre olan 5. Olağan MHP Kurultayı’nda dört adayla yarışan Bahçeli ikinci turda 671 oyla yeniden Genel Başkanlığa seçildi. Tuğrul Türkeş ise 483 oy almıştı. Bu kongrede söylenen bir slogan, bundan sonraki süreci de, Bahçeli’nin liderliğini de devlet adamlığını da işaret ediyor, Ülkücülerin iktidara yürüyüşünü haykırıyordu: “Devletin Başına Devlet Gelecek!” Lider Devlet Bahçeli, Kurultay konuşmasını, “Ben sizleri ülkemizin zenginliklerini ortaya çıkarmaya, önce dürüst, ilkeli, seviyeli siyaseti inşa etmeye çağırıyorum. Ben sizleri 21. yüzyılın güçlü Türkiyesi’ni kurmaya çağırıyorum” diyerek tamamladı. (s. 35) Semih Yalçın’ın ifadesi ile, “MHP lideri Devlet Bahçeli, burada verdiği sözü daima tuttu; dürüst, ilkeli ve seviyeli siyaseti şiar edindi… O zaman (bu iki kurultayda A. G.) Devlet Bahçeli’nin karşısında yer alan isimlerin çoğu, partiden kopsalar da sonraları yine Devlet Bahçeli’nin onayıyla MHP’ye katıldılar. Bununla birlikte bazı muhalif isimler her fırsatta Devlet Bahçeli’nin liderliğini içlerine sindirememiş olmalarının sevkiyle muhalefetten geri durmadılar. Zaman zaman partinin altını oyan gizli ve açık faaliyetlerde bulundular; nifak, tefrika ve fitne saçan adımlar atmaktan geri durmadılar.” (s. 35). Evet, Başbuğ sonrasında onun koltuğuna oturmak da kolay olmadı. Devlet Bahçeli, hareketin hafızasına sahip bir akademisyen-siyasetçi olarak her Başbuğ’un emanetine sahip çıkacak, milliyetçi Hareket gemisini en sıkıntılı, en çalkantılı günlerde dahi sağ salim karaya demirlemesini bilecektir.

DEVLET BAHÇELİ LİDERLİĞİNDE

MHP İKTIDAR OLUYOR Semih Yalçın’ın eserinde ağırlıklı bölümlerden biri de Devlet Bey liderliğinde MHP’nin iktidar ortağı olduğu “57. Hükümet”le ilgili gelişmelerin anlatıldığı bölümdür. (s. 37-84). Türkiye’nin 80 öncesi ve sonrasındaki kutuplaşma, gerilim ortamından çıkması, 28 Şubat sürecinde siyasete, siyaset dışı müdahalenin yarattığı tahribat ve ekonomik sıkıntıların ortadan kaldırılabilmesi, toplumun normalleşmesi için önemli bir fırsatın hayata geçirildiği 57. Cumhuriyet Hükümeti’nden bahsediyoruz. 18 Nisan 1999 Genel Seçimleri’nde Devlet Bahçeli yönetimindeki MHP, önemli bir hamle yapmış, yaklaşık %18 oy alarak 129 milletvekili çıkarmıştır. %22.2 oy alarak 136 milletvekili çıkaran Merhum Bülent Ecevit’in DSP’sinin ardından 2. parti olmuştur. “Türkiye’nin cepheleşmeye değil, güçlü bir hükümete ihtiyacı var.” mesajını veren Bahçeli, seçimlerden iki gün sonra (20 Nisan 1999) Hürriyet Gazetesi’ne verdiği söyleşide, MHP’nin DSP’den gelebilecek bir koalisyon teklifine açık olduğunu ortaya koyuyordu. Devlet Bey, o söyleşi ve daha sonra mayıs ayı başında (1 Mayıs 1999) yaptığı basın toplantısında, 28 Şubat süreci dahil toplumsal yarılmayı, kutuplaşmayı besleyen ordu-siyaset ilişkileri, demokrasinin geleceği, irtica konusu, türban meselesi, MHP’nin Türk siyasetindeki konumu, cumhuriyetin temel niteliklerinin korunması gibi temel konularda çok açık ve samimi değerlendirmelerde bulundu. Devlet Bahçeli, sonraki yıllarda “vesayet tartışmaları” olarak önümüze gelecek olan ordunun konumu ve “demokrasinin işletilmesi” konularında 28 Şubat tartışmalarını merkeze alarak, bugün de önem taşıyan şu değerlendirmeyi yapmıştır:

“28 Şubat sürecine nasıl bakıyorsunuz?

Tabii, 28 Şubat süreci belli kurum ve çevrelerin hassasiyetlerini ifade ettiği bir süreçtir. Burada ölçü önemlidir. Eğer irticai faaliyeti yakın bir tehdit olarak değerlendiriyorlarsa, irticanın tarifi ve kapsamı ve bu kapsam içine girenlerle samimi, inançlı kitleyi ayırmak lazım. Samimi Müslüman kitleyi incitecek, kıracak davranışları tasvip etmemek lazım. Bunu artık Türkiye’nin gündeminden çıkarmak lazım…

İrtica tehdidi konusunda hemfikirsiniz, ama bunun tarifinin iyi yapılmasını istiyorsunuz…

Evet. cumhuriyetin temel nitelikleri üzerinde MHP’nin hassasiyeti var.

Siz ordunun Türkiye’de oynadığı rolü nasıl görüyorsunuz?

Ordunun bu rolü herkes tarafından biliniyor. Demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla işlerliği noktasında da bir toplumsal talep var. Artık bu talebin karşılanması lazım. Demokrasiyi de tam işler hale getirmek lazım. Bu işlediği takdirde ordu kendi mevziine çekilir zaten.” (s. 42-43). Bahçeli, basın toplantısında MHP’nin siyaset ve fikir hayatımızdaki duruşunu, misyonunu ve ekonomik konulara bakışını da şu şekilde açıklıyordu: “Bu çerçevede sık sık gündeme getirilen ‘MHP değişti mi, değişmedi mi?’ sorusunu da anlamlı bulmadığımızı ifade etmek istiyorum. Milliyetçiliğimizi besleyen, şekillendiren ve var eden vatan ve millet sevgimiz, milli kültürümüzü ve değerlerimizi koruma anlayışımız, dünyada etkin ve saygın bir ülke olma hedefimiz değişmemiştir. Tabii ki, her canlı organizma gibi partimiz de yeni ihtiyaçlara, yeni sorunlara yeni cevaplar ve çözümler üretmekte, dünyadaki gelişmeleri yakından takip etmektedir… Partimiz Türkiye’de kardeşliğin, barışın karşılıklı anlayış ve hoşgörünün hâkim olmasını, demokratik hukuk devletinin standardının mutlaka yükseltilmesi gerektiğini savunmaktadır. Milletimizin her mensubunun refah ve mutluluk içinde yaşamasını arzulamaktadır. Sosyoekonomik gelişmesini, rekabetçi piyasa ekonomisi çerçevesi içinde sürdürmesinin gerekliliğine inanmaktadır. MHP’nin farkı, rekabetin sağlanması ile toplumsal duyarlılıkların göz önünde bulundurulmasıdır. Dünyanın her yerinde kalıcı bir istikrar ve iş birliğinin hâkim olmasını savunmaktadır. MHP, içe kapanmacı değil, bilakis dünya ile rekabet edebileceğimiz alanların tespitini ve yatırımların bu yönde teşvikini öngören bir yaklaşıma sahiptir. Zaten lider ülke Türkiye hedefimiz, kendi milli kimliğini ve onurunu koruyarak dünyaya açılmış, güçlü, etkin bir Türkiye’yi inşa etmektir.” (s. 46). Aslında MHP’nin temel meselelere bakışını özetleyen bu konuşma, Türkiye’nin o zamana kadar olan siyasi hayatı içinde nasıl bir rol oynadığını ve bundan sonraki siyasi hayatı içinde nasıl bir misyon üstleneceğini de göstermekteydi. Devlet Bahçeli ve onun liderliğindeki MHP, demokratik Parlamenter sistem ne zaman içeriden ve dışarıdan veya iç-dış mihrakların birlikteliği ile sıkıntıya girse, demokrasimiz ne zaman tıkansa, vesayet odakları ne zaman Türk milletine tasalluta yeltense, devreye girecek ve millet iradesi esaslı demokratik sistem işletilecektir. Bu misyon, ülkenin ve milletin beka sorunları ne zaman gündeme gelse harekete geçecek ve Türk milletinin var olma mücadelesi Devlet Bahçeli ve MHP tarafından başarıya ulaştırılacaktır. MHP, DSP ve ANAP arasında yürütülen ve 40 gün süren koalisyon görüşmeleri, bütün engellemelere rağmen nihayet başarıya ulaşmış ve üç parti 28 Mayıs 1999’da 57. Cumhuriyet Hükümeti’ni kurmuşlardır. 57. Hükümet, 1999-2002 yılları arasında ekonomi, bölücü terör, anayasa kitapçığı krizi, ABD’nin Irak’ı işgali gibi Türkiye’nin çok temel sorunları ile mücadele etmiştir. Sonuçta, “MHP’siz bir hükümet” senaryolarının dayatıldığı, yeni bir siyaset mühendisliğinin uygulamaya konulduğu bir ortamda Sayın Devlet Bahçeli bütün oynanmak istenen oyunları bozacak bir çıkış yapmıştır. 7 Temmuz 2002 günü Kocayayla Türkmen Kurultayı’nda yaptığı konuşmada milletin iradesini işaret etmiş, 3 Kasım 2002 tarihini vererek erken seçim çağrısı yapmıştır. Devlet Bahçeli, bazıları tarafından sonradan çok eleştirilen bu çıkışı ile aslında partisinin baraj altında kalması riskini de üstlenerek Türk demokrasisini kurtarmıştır. O zaman anlaşılamayan bu Devlet Bahçeli tavrı, bugün için milletimizin vicdanında küresel mahfillerin ve yerli uzantıları olan vesayet odaklarının “oyunlarının bozulduğu, milletin iradesinin kurtarıldığı” şeklinde saygın yerini almıştır. Millete rağmen siyaset yapmaya çalışanlar, iradesini, siyasetini kendilerini var eden milletin iradesine değil, küresel sisteme ve taşeronlarına bağlayanlar her siyaset mühendisliği faaliyetlerinde karşılarında Devlet Bahçeli ve MHP misyonunu bulacaklardır. Semih Yalçın Bey eserinde 57. Hükümet döneminde MHP ve Sayın Bahçeli’ye yöneltilen en önemli eleştirilerden biri olan bebek katili A. Öcalan’ın idamı meselesini, “Bölücübaşı Öcalan’ın İdam Meselesi ve Devlet Bahçeli” başlığı altında ayrıntıları ile anlatmaktadır. (s. 73-84).

ÖNCE ÜLKEM VE MİLLETİM, SONRA PARTİM VE BEN

Prof. Dr. E. Semih Yalçın tarafından kaleme alınan “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ve Devlet Bahçeli” (Berikan Yayınevi, Ankara, 2019, 1-110 s.) isimli eser de bundan sonraki yazılarımızda tanıtacağımız eserler arasında olacaktır. Bu vesile ile Sayın E. Semih Yalçın Bey’i tebrik ediyor, teşekkürlerimizi iletiyorum. Yazımızı Semih Hoca’nın şu satırları ile bitirmek istiyorum: “MHP lideri Devlet Bahçeli; hayatı boyunca gösterişsiz bir mücadeleyi, riyasız bir siyaseti, samimi ama sade bir ülkücülüğü tercih etti. Peygamber Efendimizin, ‘Dinini gösterişten uzak tut. Az amel sana yeter’ sözüyle çerçevesini çizdiği gibi; Müslümanlıkta da ülkücülükte de ihlas, dürüstlük, tevazu ve sadeliği seçti. Müslümanlıkta işlediği hayrı Allah için başkalarından gizlediği gibi, siyasette de yaptığı başarılı işleri, muvaffakiyetleri çevresinin ve başkalarının görüp idrak ve takdir etmesini yeğledi; bunu insanların gözüne sokmaktan daima imtina etti. ‘Önce ülkem ve milletim, sonra partim ve ben’ sloganını, hem MHP’nin prensibi hem de ülkücü hareketin ideolojik umdesi haline getirdi. Bu kuvvetli ilkenin toplum bilincine, maşeri vicdana sirayeti sayesinde; Türkiye’nin zorlu, badireli günlerinde MHP’nin fedakârlıkları milletimize ilham, ümit, ışık ve şevk kaynağı oldu. Bu yönleriyle Devlet Bahçeli, klasik siyasi parti lideri tanımlamasının ötesinde hususi evsaf ve hasletlere sahip olduğunu ispatladı…” BİTTİ

‘VER ELİNİ ÖPECEĞİM, DEVLETİN SAHİBİ GELDİ’

Devlet Bey, 24 Haziran 2018 seçimleri sırasında bir yere giderken veya Ankara’ya dönerken mola yerlerinin birinde çay içmek için duruyor. Tesisin kapısında yaşlıca, başı örtülü bir Anadolu kadını Devlet Bey’i görüyor. Merdivenlerde kenara çekilerek, “Devletin sahibi geldi. Ver elini öpeceğim” diyor. Devlet Bey her zamanki tevazuu içinde “olmaz, öptürmem” diyerek takılıyor. Teyzemiz, parmağını da sallayarak, “olmaz, öpeceğim” diyor.
Devlet Bahçeli ve liderliğini en iyi anlatan sözlerden biri bu Türk anasının sözlerdir: “Devletin sahibi.” Türk milletinin Devlet Bahçeli ile ilgili bu algısı nasıl oluştu? Diye merak edenlerin Semih Bey’in kitabını okuması lazımdır.

Prof. Dr. E. Semih Yalçın tarafından kaleme alınan “Davaya Adanmış Bir Ömür: Devlet Bahçeli” isimli kitabı bundan sonraki yazılarımızda tanıtmaya devam edeceğiz. Burada şunu söyleyelim ki, Semih Bey’in çalışması şimdiye kadar yazılmış en iyi Devlet Bahçeli biyografisi olma özelliğini taşıyan bir eserdir. Bu eser aynı zamanda MHP tarihi bakımından da önemli bir eserdir.


15 Eylül 2018 Cumartesi

Türk-Amerikan ilişkileri

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Trump büyük ihtimalle en az iki sene daha başkan kalacağı için, ABD'nin Türkiye'ye yönelik politikalarında büyük bir değişim bekleyemeyiz.
ABD'de Kasım ayında yapılacak ara seçimler yaklaştıkça, Donald Trump yurtiçi haberlere giderek daha çok kulak kabartıyor. Bu nedenle, öngörülmüş olması gerektiği gibi, Trump'ın Türk hükümetiyle ve rahip Brunson'ın tutukluluk halini devam ettiren Türk yargısıyla meşguliyeti ancak iki hafta sürebildi. Türk liderliğini zorbalıkla bezdiremeyeceği ve Türk ekonomisinin liraya zarar vermeye yönelik aşikar bir siyasi girişimden sağ çıkacağı da kendisine ayan olunca Trump hızla başka konulara yöneldi.
Geçtiğimiz 18 ay boyunca Trump, siyasi açıdan her ne zaman çıkarlarına uygun bulduysa, bir konudan diğerine atlama eğilimi gösterdi. Belli bir konu siyaseten veya medya sahasında arzu edilen neticeyi veremediğinde, bu konuda arzu ettiği neticeyi vermesini umut ettiği başka bir konu, genellikle sabah erken saatlerde atılan “tweet”lerle alelacele kamunun gözüne sokuldu. Trump yönetimini sarıp sarmalamış bulunan kaos, Türk yetkililer sakin kalarak Türk ekonomisini koruyacak ölçülü adımlar attığı takdirde, netice itibariyle fırtınanın bir müddet sonra dineceği anlamına geliyordu. Bu adımları attılar ve fırtına da geldi geçti. Fakat özellikle Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton'ın ve Başkan Yardımcısı Mike Pence'in kendisine Türkiye'yle ilgili iğvalar vermeye devam ettiğinden emin olabileceğimiz için, bu aynı kaosun şu anlama geldiğini de söyleyebiliriz: Trump hemen hiçbir uyarıda bulunmadan, fevri bir şekilde yeni bir saldırı başlatabilir.
John Bolton ve Yeni Muhafazakarlar geri döndü
Yaklaşmakta olan ara seçimler, Trump'ın Türkiye'ye karşı aniden daha düşmanca bir tavır almasının tek nedeni değil. Bolton'ın Trump'ı “gaza getiren” temel bir unsur olduğu su götürmez. Daha Temmuz ayındaki NATO konferansında Trump'la Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında (ikisinin de hoşuna gidiyor gibi görünen) uyum ve ahengi bazı yorumcular ballandıra ballandıra anlatırken, bazıları da bundan şikayet ediyorlardı. Ancak o zaman dahi Trump'ın Cumhurbaşkanı Erdoğan'la münasebetinde gösterdiği samimiyet ikna edicilikten uzaktı. Yabancı toplumlara yönelik son derece sınırlı bir anlayışı olan ve rutin bir şekilde genel olarak yabancıları, özellikle de Müslümanları hor gören bir yönetimin başında bulunan Trump'ın, Cumhurbaşkanı Erdoğan'la içi dolu bir çalışma ilişkisi kurabileceği fikri, her türlü rasyonel beklentinin askıya alınmasını icap ettiriyordu zaten. Bu denli habis olacağı zaten beklenen Boltun'ın nüfuz gücü ise sadece bu gerçeği ön plana çıkarmış oldu.
Pek çok gözlemci, George W. Bush yönetiminden kalma açıkgöz bir “neocon” olan Bolton yeniden Beyaz Saray'a girmeyi başardığında, olabileceklerin en kötüsünü bekledi. Trump ilk olarak Bolton'ı dışişleri bakanı olarak düşünüyordu, fakat Bolton'ın neticede elde ettiği konum, daha bir hoşuna gitmiş olabilir. Ulusal güvenlik danışmanı Kongre'nin onayına tabi değildir, boğuşmak durumunda kalacağı bir bürokrasi yoktur, Ulusal Güvenlik Konsey'ine katılır ve Başkan'a doğrudan ulaşabilme imkanına sahiptir.
Nihayetinde Bolton'ın siyasi bir atamaya nail olmasını sağlayan şey, Trump'ın siyasi tecrübesizliğidir. Trump başkanlık yarışına girdiği sırada hiçbir siyasi tecrübesi bulunmadığı gibi, Amerikan siyaset yelpazesinin aşırı sağından başka siyasi bir tabanı da yoktu. Kendisiyle birlikte seçime girecek aday olarak Mike Pence'i seçmesi bu tabana Evanjelikleri ekledi; fakat her iki seçmen tabanı da, seçilmiş bir yetkili tarafından ancak zaman içinde inşa edilebilecek olan ve taze seçilmiş başkanların normalde kendisiyle birlikte Washington D.C.'ye geldiği 'network'ü Trump'a sağlayamadılar ki birçok adaya yapacakları siyasi atamalar konusunda spesifik beceriler ve tecrübe sağlayan şey de bu ağdır.
Korkulan oldu ve Trump'ın siyasi bir ağa sahip olmaması personel tercihleri konusunda felaketlere yol açtı ve bunun en doğrudan neticesi ise Trump yönetiminde daha önce eşi benzeri görülmemiş derecede fireler verilmesi oldu. Tercih ettiği kişilerin çoğu kifayetsiz çıktı ve kovuldu; yahut cürümleri kısa sürede ifşa edilecek derecede yolsuzluğa bulaşmış kişiler oldukları için hemen azledildiler. Diğerleri ise siyasi tercihleri üzerinden Trump'la çatıştı ve koltuğundan oldu. Trump'ın döner personel kapısının sürekli hareket halinde olması, doğrudan doğruya siyasi bir tabana ve ağa sahip olmayışının belirtisi.
Bu yokluğun ikinci neticesi ise Trump'ın ilk yaptığı personel tercihlerinin başarısız olarak sahneden inmesi üzerine, Cumhuriyetçi Parti'nin Washington ağından yerleşik unsurların yeniden sahnede boy gösterecek fırsatları yakalaması oldu. John Bolton işte bu şekilde Trump'ın sağ kolu derecesinde bir konuma erebildi. Washington D.C.'deki neocon topluluğunun şimdilerde bundan faydalanabilmek için elinden geleni ardına koymadığından emin olabiliriz. Böyle bir neticeye dair uyarıları 2016'da, seçimlerin hemen ardından yapmıştık.

“Derin devlet” darbesi muhtemel değil

Fakat bunca kargaşaya rağmen, hiç kimse Trump'ın yakınlarda gideceğini beklememeli. Washington'ı en son New York Times tarafından yayınlanan imzasız bir mektup sarstı. Mektup Trump yönetiminin en üst kademelerinde yer aldığını iddia eden bir kişi tarafından yazılmıştı. Bu kişi, yönetimdeki birçok ferdin, Trump'ın kifayetsiz olduğunu bildiğini, bu yüzden de ya siyaset yapma girişimlerini sınırlandırdıklarını veya bastırdıklarını, yahut kendisini tamamen görmezden geldiklerini söyledi.
Bu mektup, Amerika'nın eli kalem tutan, ağzı laf yapan sektörlerinin hepsinde çok enerjik tepkiler husule getirdi. Amerikan “derin devletinin” Trump'a yönelik bir darbe sürecinde olduğu iddiaları dahi dillendirildi. Bu iddia Türkiye'de, onu kabule dünden razı taraftarlar buldu. Aynı gazete, Bob Woodward'ın Trump yönetimi hakkında henüz basılmamış kitabından çarpıcı bölümler de yayınladı; bu ise yönetimi zaten sarmış bulunan alevli tartışmaların hararet dozunu artırdı. Sonuçta, geçtiğimiz hafta Trump'ın rezil olmasının ve iktidardan düşmesinin yakın olduğuna dair yeni bir beklenti dalgasını tetiklemiş oldu.
Ama bütün bu histerinin ve abartıların ötesine bakıldığında, Trump'ın Beyaz Saray'dan ayrılması, vukuu an meselesi bir şey gibi görünmüyor. Cumhuriyetçi Parti Kasım seçimlerinde Kongre'nin her iki kanadında da üstünlüğünü muhafaza edebilirse, Trump'a normal süresinin sonuna kadar görevde kalacağına dair adeta bir garanti verilmiş olacak.
Konunun özü, Cumhuriyetçi Parti'nin kendi gündemini Kongre üzerinden gerçekleştirebiliyor olması. Trump dikkatleri dağıtan bir unsur, hatta bir utanç kaynağı; ama günün sonunda onlarla aynı safta. Amerikan ana-akım medyasındaki liberal kanadın Trump'a önyargıyla davrandığına dair çok üst perdeden dile getirilen iddialara rağmen gerçek şu ki Trump Cumhuriyetçi Parti seçmenlerinin okuduğu veya izlediği medya kuruluşlarından gayet olumlu muamele görüyor. Bu sebeplerden ötürü, Demokratlar Kongre'nin bir ya da her iki kanadını birden kazansa da Trump'ı görevden aldırmak için yargılatabilmeleri son derece zor olacaktır. Ve Trump yargılansa ve neticesinde görevden alınsa bile, Amerikan evanjelik topluluğuna yakın Başkan Yardımcısı Pence başkan olacaktır. Demokrat Parti,Pence'in başkan olmasına müsaade etmenin Trump'ın görevde kalmasından daha da kötü olacağına kanaat getirebilir.
Ayrıca Trump yönetiminin çeşitli veçhelerine ilişkin süregiden hukuki soruşturmaların (şu anda en yakın işbirlikçilerinden kimisine hapis cezaları veriliyor olsa da) Trump hakkında resmi suçlamalarla neticelenmesi garanti edilemez. Görevdeki bir başkanın mahkemeye çıkarılıp çıkarılamayacağına ve Trump'ın aleyhinde resmiyete dökülebilecek herhangi bir suçlamanın, onu mahkemeye çıkartmaya yetip yetmeyeceğine dair tartışmalar sürüyor.
Aynı şekilde, ABD'de Trump'a karşı bir tür darbe yapmayı planlayan bir “derin devlet” yok. New York Times'da yayınlanan mektubun ismini vermeyen yazarı “derin devlet” yerine “istikrarlı devlete” işaret etmişti. “İstikrarlı devlet” ifadesiyle yazarın kastettiği şey, son yüz senedir her bir başkanın karşı karşıya geldiği siyasi atanmışlar ve bütün kariyerini bürokraside geçirmiş kadrolardır. Herhangi bir modern devlet büyük bir derinliğe sahiptir ve bütün kariyerini bürokraside geçiren kadrolar da haklı olarak, geliştirme ve/veya tatbik etme yükümlülüğünü taşıdıkları politikalarda kendi hakları ve yetkileri olduğunu düşünüyorlar. Politikaların üstünde nüfuz sahibi olabilmek için siyasi atanmışlar ve bürokrasideki kadroların arasında yaşanan rekabet, normdur; zira bürokrasideki kadrolar atanmışları, kendi işlerine burnunu sokuyor olarak görürler.
Atanmışlarda da kendilerini bağımsız hissetme ve hususi menfaat alanlarında kendilerini başkandan daha bilgili görme eğilimi olur. Modern bürokrasilerde müştereken görülen siyasi ve bürokratik iç çatışmalar, Başkan Harry Truman'a bundan 75 sene önce şöyle dedirten şeydir: “Washington'ın kamusal alanında her bir metrekareye düşen Prima Donna'ların sayısı, şimdiye kadar gelmiş geçmiş bütün opera topluluklarında bulunanlardan daha fazladır”. Truman, ismine (Washington D.C.'nin güneybatı sınırını belirleyen Potomak nehrine atfen) “Potomak humması” denilen halden de şikayet etmişti. Truman'a göre bu “Potomak humması”, hükümette kariyer yapmak için Washington'a gelenlere bulaşan bir hastalıktır. Her bir yönetimde bürokratların, siyasi atanmışların ve başkanın arasında sürtüşmeler olur.Diğer bir deyişle “istikrarlı devlet”, Türklerin “derin devlet” dediklerinde kastettikleri şeyden tamamen farklı bir kavram. Böyle bir “derin devlet”, kısmen birden çok devlet kurumunda temelleri olan, fakat aynı zamanda istihbarat, askeriye, paramiliter gruplar ve organize suç yapılarıyla da bağlantılı, adaletin önüne çıkartılamayan, hukuk dışı bir suç ve şiddet ağıdır. Buna benzer bir şey ABD'de kesinlikle mevcut değil.Son olarak, aynı anonim yazar ABD anayasasındaki 25. değişiklik maddesine işaret ediyor. Bu değişiklik, başkanın, kendi yönetimindeki asli üyeler tarafından, Kongre'ye bir dilekçe sunmak suretiyle görevden nasıl alınabileceğini belirten bir madde ihtiva ediyor. Bu maddeye şimdiye kadar hiç müracaat edilmedi, zira başkanın ciddi şekilde yaralandığı veya sağlık problemleri veya hastalık nedeniyle iş göremez hale geldiği durumlar için düşünülmüştü. Dolayısıyla böyle bir adım da ancak Cumhuriyetçi Parti'nin üyeleri tarafından atılabilir; bu ise ABD tarihindeki gelmiş geçmiş en ciddi siyasi krizlerden birini tetikleyecektir. Cumhuriyetçi Parti Kongre'nin kontrolünü hâlâ elinde bulundurduğu ve kendi gündemlerini gerçekleştirebildiği için, neticeleri kestirilemeyen büyük bir siyasi krizi kasten tetiklemek, açıkçası gereksiz ve aşırı bir adım olacaktır.

Süreklilik ummalı

Trump büyük ihtimalle en az iki sene daha başkan kalacağı için, ABD'nin Türkiye'ye yönelik politikalarında büyük bir değişim bekleyemeyiz. Dışişleri bakanlığına Mike Pompeo'nun tayin edilmesi ABD hariciyesinin azalan itibarını artırmış ve Türkiye'ye yönelik politika oluşturulmasındaki ilgisizliğini değiştirmiş değil. ABD Türkiye'ye hâlâ bir büyükelçi tayin etmedi. James Jeffrey'in Suriye'yle ilgili özel temsilci olarak atanması, genel itibariyle iç karartan ilişkilerdeki tek ümit ışığı. Jeffrey 2008-2010 yıllarında ABD'nin Türkiye büyükelçisi olarak olaysız bir şekilde görev yaptı ve son zamanlarda yaptığı yorumlar bölgeyi ve Türkiye'nin endişelerini iyi anladığını gösteriyor.
Öte yandan, ABD'nin Suriye politikası hâlâ ABD ordusunun kontrolünde. Türkiye ve ABD'nin Münbiç'teki ortak devriyeleri devam ediyor, fakat Türk yetkililer ABD'nin son zamanlarda ayak sürümesi olarak algıladıkları bir hale işaret ettiler. Muhtemeldir ki bu durum, ABD'nin planlarında gerçekleşen yeni gelişmelerle ilgili: Trump'ın açıktan ifade ettiği, ABD'nin Suriye'deki operasyonlarını alelacele sona erdirme isteğine rağmen, ABD ordusu Suriye'de daha uzun bir süre kalmaya hazırlanıyor gibi.
Genel olarak, ABD Suriye'deki olayların akışı üstündeki nüfuzunu uzun bir süre önce kaybetti. Nasıl bir işbirliği içinde olmaları gerektiğine dair sıkça görüş ayrılığı yaşıyor olsalar da Rusya ve İran hâlâ Suriye'deki ana güçler ve Esed rejimine aşikâr bir şekilde payanda oluyorlar. Türkiye her ikisiyle de müzakere ediyor ve bazen somut sonuçlar elde edebiliyor. Halbuki ABD'nin etkisi askeri birimlerini bulundurduğu küçük bölgelerle sınırlı ve oralarda dahi müttefiki olan PKK/PYD'nin davranışları üzerinde tam bir kontrol sağlayamıyor.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html