BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Brunson sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Brunson sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

27 Temmuz 2018 Cuma

Abd Ve Türkiye İlişkileri Fetö-Pkk

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Rahip Brunson olayı ve ABD siyasetinde Evanjelik etki 

Trump ve Pence’in Twitter üzerinden rahip Brunson için Türkiye’yi tehdit açıklamalarının Evanjelik arka plana dayanan teo-politik yönü çok belirgin.

Terör örgütleri FETÖ ve PKK adına suç işlediği ve casusluk yaptığı suçlamasıyla 2016’dan bu yana tutuklu yargılanan ABD’li rahip Andrew Craig Brunson’ın tutukluluğunun sağlık sorunları sebebiyle ev hapsine çevrilmesi üzerine, ABD’den en üst düzeyde Türkiye’yi yaptırımla tehdit eden açıklamalar geldi. Önce başkan yardımcısı “koyu Evanjelik” Pence, daha sonra da Başkan Trump, Brunson serbest bırakılmadığı takdirde Türkiye’ye geniş yaptırımlar uygulayacakları yönünde açıklamalarda bulundular.
Bu meyanda önce Twitter üzerinden Pence, “Türkiye Rahip Andrew Brunson’ı serbest bırakmaz ve ABD’deki evine gönderilmesi konusunda harekete geçmezse, bu masum din adamı serbest kalana kadar ABD Türkiye’ye önemli yaptırımlar uygulayacaktır” açıklamasını yaptı. Pence’in bu ‘tweet’i hesabının başına sabitlemesi dikkat çekti. Pence’in tweetinden sonra yine Twitter hesabından Trump “ABD dindar bir Hıristiyan, aile babası ve muhteşem bir insan olan Rahip Andrew Brunson’ın uzun süreli tutukluluğu sebebiyle Türkiye’ye geniş yaptırımlar uygulayacak. Bu masum din adamı derhal serbest bırakılmalı” şeklinde bir tweet attı.
Buna karşılık Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy’un Brunson davasının hukuk kuralları çerçevesinde yürüdüğünü ifade eden açıklamasının ötesinde, Trump ve Pence’in tehditkâr açıklamalarına yine sosyal medya üzerinden Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu şu ifadelerle cevap verdi: “Hiç kimse bize talimat veremez. Kimsenin tehdidine de boyun eğecek değiliz. Hukuk kuralları istisnasız herkes için geçerlidir.” Bu minvaldeki bir diğer cevap ise Adalet Bakanı Gül’ün –yine Twitter üzerinden– Brunson davasında tam bağımsız ve egemen bir ülke olan Türkiye’nin yargısının nihai sözü söyleyeceğini belirten açıklamasıyla geldi. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay “Türkiye bir hukuk devletidir ve Türk adaleti herkese eşit mesafededir. Ucuz tehditlere karşı da tahammülümüz yoktur” açıklamasını yaparken İbrahim Kalın ise yine hukuk vurgusunu öne çıkararak “FETÖ konusunda bugüne kadar hiçbir adım atmayan ABD yönetimi, bağımsız Türk yargısının yetki alanında olan bir hususu bahane ederek, Türkiye’ye karşı tehditler savurarak netice alamayacağını bilmelidir” açıklamasını yaptı.
Bütün bu gelişmelerin, 24 Haziran sonrasında Brüksel’deki NATO toplantısında Sayın Cumhurbaşkanımız ile ABD Başkanı Trump arasındaki samimi görüşmeyle uyumsuz olduğu ortada. Bu yeni durumun Münbiç ve F35’ler konusundaki mutabakatı nasıl etkileyeceğini göreceğiz. Zira ABD tarafının en üst ağızlarının Twitter üzerinden yaptığı Brunson’a dair açıklamalar, zikri geçen mutabakat ve görüşmelerdeki tutumlarla çelişkili ve ABD’nin Türkiye ile ilişkilerinde kafaları fena halde karıştırıcı bir durum arz ediyor.

“Twitter diplomasisi” ve Türkiye’ye yaptırım tehdidi

Trump’ın bu açıklamayı Twitter üzerinden yapması, daha önce yazıp vazgeçtiği veya Beyaz Saray tarafından düzeltilen tweetlerini de akla getirmiyor değil. Ne var ki Trump’ın bu yöntemi bir anlamda “Twitter diplomasisi” olarak kullandığı da bir gerçek. Tabiatıyla burada, Twitter üzerinden yapılan bu açıklamaların “bağlayıcı/resmi” beyan olup olmadığı veya diplomasideki yerinin ne olduğu soruları da akla geliyor. Hem Trump’ın hem de yardımcısı Pence’in (Twitter üzerinden de olsa) bir rahiple ilgili olarak Türkiye gibi bir ülkeyi tehdit eden ifadelere yer vermesi, nereden bakılırsa bakılsın ABD ile Türkiye arasında pek çok alanda son yıllarda baş gösteren “örtülü kriz”in aşikâr, somut hale gelmesidir. Bu açıklamalar, Türkiye ile ABD arasında zaten var olan güven bunalımı ve krizi daha da derinleştirme potansiyeli taşıyor.
Öte yandan Brunson olayına dair Trump-Pence ikilisinin açıklamalarındaki ortak kritik nokta, Türkiye’ye uygulayacaklarını söyledikleri “geniş çaplı yaptırımlar”. Açıklamalarda bu yaptırımların niteliğine dair bilgi yok. Ancak bunun en önemli ayağının “ekonomik” olacağı düşünülebilir. Nitekim ABD Senatosu ve Dış İlişkiler Komitesi Brunson olayına dair gelişmeyi de gerekçe göstererek, “Türkiye Uluslararası Finans Kuruluşları Yasası” başlıklı Türkiye’nin uluslararası kuruluşlardan kredi almasını kısıtlayan tasarıyı kabul etti. Bu gelişme ile ABD yaptırımların ilk somut işaretini de vermiş oldu.
Rahip Brunson olayında Evanjelik Pence’in etkisi
Brunson olayıyla alakalı belki de göz önünde tutulması gereken husus, ABD adına Türkiye’de önemli hizmetlerde bulunmuş Brunson’ın Evanjelik bir misyoner olması. Bu durum, Brunson olayının politik olmaktan ziyade “teo-politik” bir arka plana sahip olduğunun, ABD yönetiminin (özellikle de Pence’in) blok halinde oy aldıkları Evanjeliklerin istekleri doğrultusunda politika belirlediklerinin göstergesidir.
Nitekim, Trump’ın başkan seçilmesi üzerine kaleme aldığımız “Trump’ın zaferinde Evanjeliklerin rolü ve İslam karşıtlığı”  ve daha sonra Kudüs kararının ardından “Trump’ın Kudüs kararında Evanjeliklerin rolü”  başlıklı yazılarımızda, Trump’tan ziyade, “beyaz, milliyetçi, koyu bir Evanjelik” olan yardımcısı Pence’in, blok halinde kendilerini destekleyen ve sayıları 100 milyonu bulan, ABD’deki “Siyonist Hıristiyanlar” olarak da anılan Evanjeliklerin isteklerini politikaya yansıtacak adımların atılmasını sağlayacağını belirtmiştik. Dolayısıyla Trump’tan ziyade Pence’in seçilmesi, ABD ve AB başta olmak üzere bütün dünyadaki Protestanlar-Evanjeliklerde bir umut olarak görülmüş, muhafazakâr taleplerini, Pence üzerinden gerçekleştirmeye çalışacakları öngörülmüştü.
Pence’in yön verdiği bu anlamdaki en önemli adım, ABD’nin Tel Aviv’deki büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararı olmuştu. Türkiye başta olmak üzere İslam dünyası ve Müslüman halklar üzerinde infiale yol açan bu karar uygulamaya da konulmuştu.
Koyu Evanjelik Pence’in yön verdiği ikinci önemli gelişme ise Rahip Brunson hakkında yukarıda andığımız ve tamamen Evanjelik saiklerle yapıldığı anlaşılan açıklamadır. Nitekim bu açıklama karşısında, Trump da kayıtsız kalmamış ve Brunson hakkında kendisine blok halinde oy veren Evanjelikleri sevindirecek açıklamasını yapmıştır. Bir rahip sebebiyle en önemli müttefiklerinden biri olan Türkiye’yi “geniş çaplı yaptırımlarla” tehdit edebilmeyi göze alan Trump, ABD’deki Evanjelikler arasında sürekli Türkiye karşıtı bir malzeme olarak gündemde tutulan Brunson olayında, blok halinde oylarını aldığı kesimi memnun eden, popülist tonu yüksek bu açıklamayı yapmıştır. Üstelik neredeyse 150 yıllık tarihi süreçte en önemli illerinde Amerikan Protestan (Evanjelik) misyoner okullarının açılmasına izin vermiş, casusluktan tutuklanana kadar geçen uzun sürede Brunson’ın misyonerlik faaliyetlerine de müdahale etmemiş Türkiye’ye, “din özgürlüğü” ihlali imasıyla birlikte bunu yapmıştır.
Aslında özellikle Müslümanlara yönelik ihlallerin alabildiğine artış gösterdiği ABD’de, bu ihlale dair en son açıklamayı yapması gerekenler, belki de Trump ve Pence’tir. Nitekim Trump ve Pence’in söz konusu tweetlerine yapılan yorumlarda, din özgürlüğü ve hukukun üstünlüğüne dair meselelerde onların iç çelişkilerini öne çıkaran ve Evanjeliklerin istekleri doğrultusunda politika belirlediklerini ima eden yorumlar mevcuttur.
Öyle anlaşılıyor ki Brunson olayına dair Trump ve Pence’in Twitter üzerinden yaptıkları (Türkiye’ye yaptırım tehdidi içeren) açıklamaların Evanjelik arka plana dayanan teo-politik yönü belirgindir. Ne var ki Brunson olayının sadece Brunson’dan ibaret olmadığı da bir gerçektir. Burada en dikkat çeken detay, Trump’ın bu açıklamasının, Cumhurbaşkanımızın BRICS toplantısı için bulunduğu Güney Afrika’da, Rusya ve Çin devlet başkanlarıyla görüşmesinin hemen öncesinde yapılmış olmasıdır. Ayrıca Hazine ve Maliye Bakanımız Berat Albayrak’ın Çinli finans kuruluşlarından elde ettiklerini duyurduğu 3,6 milyar dolarlık kredi paketinin de bu açıklamalardaki etkisini göz ardı etmemek gerekir.
Bütün bunlar, 24 Haziran sonrasında Türkiye-ABD ilişkilerinin seyrine dair oldukça kafa karıştırıcı gelişmeleri işaret ediyor. Brunson olayına dair önümüzdeki günlerde yapılacak açıklamalar ve bu minvalde atılacak adımlar, bu kafa karışıklığını azaltacak veya daha da çoğaltacak. Bekleyip göreceğiz.


'ABD kendisini Türkiye'ye hukuk dersi verecek düzeyde görmesin'

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Öznur Çalık, "Amerika hiçbir zaman ve hiçbir şekliyle kendisini Türkiye'ye hukuk dersi verecek ayarda ve düzeyde görmesin." dedi.
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Öznur Çalık, "Amerika hiçbir zaman ve hiçbir şekliyle kendisini Türkiye'ye hukuk dersi verecek ayarda ve düzeyde görmesin. Türkiye'nin hukuk devleti olduğunu bütün dünya biliyor. Buna müdahale etmeye hiç kimsenin hakkı da haddi de yok." dedi.
Çalık, özel bir hastaneyi ziyaretinin ardından gazetecilere yaptığı açıklamada, CHP'nin 100 yıllık bir siyasi parti olduğunu dile getirerek 36 olağan ve 19 olağanüstü kongre yaptığını belirtti.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun "Aday olmayacağım" dedikten bir hafta sonra genel başkanlığa talip olduğunu hatırlatan Çalık, Muharrem İnce'nin de cumhurbaşkanı adayı olduğunda genel başkanlığa aday olmayacağını deklare ettiğini söyledi.
Çalık, bu süreçte yaşananların herkes tarafından izlendiğini ifade ederek şöyle konuştu:
"Cumhuriyet Halk Partisine genel başkan olan kişilerin profili değişmiyor. Önce 'Ben genel başkanın karşısında aday olmayacağım.' diye açıklama yapıyorlar, bir hafta sonra ise aday olacaklarını açıklıyorlar. Öncelikle vatandaşın, milletin nezdinde ana muhalefetin lideri olarak güven hissi oluşturmanız lazım. Güven verebilen bir genel başkan olmanız lazım. Lider olabilmeniz için öncelikle güven vermeniz lazım. Lider olunmaz, doğulur."
"Türkiye Cumhuriyeti muz cumhuriyeti değildir"
Bir siyasi partinin genel başkanını göndermek istediğini, bir diğerinin ise genel başkanını partinin başına tekrar getirmek için çalıştığını anlatan Çalık, "Bizim derdimiz ise millete hizmet etmek. Siyasi partiler genel başkanlarının kim olacağını arayadursunlar, birbirleriyle kavga ededursunlar biz milletimize hizmet etmeye devam ediyoruz. CHP'nin yaptığı kendine yakışıyor, durumu da zaten bu. CHP'nin tarihine baktığımızda canları sıkıldıkça olağanüstü kongre yaptığını görüyoruz. Bizim ise milletimizle dertlenecek çok işimiz var. Biz hizmet edeceğiz." değerlendirmesini yaptı.
Çalık, bir gazetecinin "ABD Başkanı Donald Trump ve Kongrenin Türkiye'ye yönelik tehditkar söylemleri" hakkındaki görüşlerini sorması üzerine, Türkiye'nin özgür, bağımsız bir hukuk devleti olduğunu ve bunun tüm dünya tarafından bilinmesi gerektiğini vurgulayarak şunları kaydetti:
"Sadece ülkeler kendilerine lazım olduklarında hukuk talebinde bulunmamalı. Karşılıklı ülkelerin hukuklarını korumakla mükellef olanlar gereğini yerine getirmeli. Amerika hiçbir zaman ve hiçbir şekliyle kendisini Türkiye'ye hukuk dersi verecek ayarda ve düzeyde görmesin. Türkiye'nin hukuk devleti olduğunu bütün dünya biliyor. Buna müdahale etmeye hiç kimsenin hakkı da haddi de yok. Amerika önce kendi elindeki bize teslim etmesi gereken papazla ilgili işlemlerini yapsın. Türkiye Cumhuriyeti devleti hukuk devleti olarak gereğini yerine getirmiş, hukukun gerekleri neyse onu yerine getirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti muz cumhuriyeti değildir. Bilsinler ki Türkiye kendi kararını hukuki çerçevede verecektir. Kim olursa olsun, hangi ülkenin vatandaşı olursa olsun gereğini yerine getirecektir hukuk çerçevesinde."

AB-ABD görüşmesi tansiyonu düşürdü, sorunu çözmedi

ABD Başkanı Trump ve AB Komisyonu Başkanı Juncker arasında ticari gerginliği çözmek için gerçekleştirilen görüşme, taraflar arasındaki tansiyonu düşürdü ancak soruna kalıcı bir çözüm ortaya koymadı.
Avrupa Birliği (AB) ile ABD arasında son dönemde transatlantik ilişkileri zora sokan ticari gerginliği çözmek için düzenlenen liderler görüşmesi, tansiyonu düşürmesine rağmen sorunlara kalıcı çözüm ortaya koymadı.
Washington'da buluşan ABD Başkanı Donald Trump ve AB Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, son dönemde ticaret alanında giderek tırmanan gerginliği azaltmaya yönelik adım attı.
Görüşmenin ardından yayımlanan ortak bildiride, "Bugün öncelikli olarak otomotiv sektörü dışındaki sanayi ürünlerine ilişkin gümrük vergilerini ve tarife dışı kısıtlamaları sıfırlamaya yönelik birlikte çalışma kararı aldık." ifadesi dikkati çekti.
Ticari gerginliğin başlangıcı TTIP
Son dönemde adeta bir ticaret savaşının yaşandığı AB ile ABD arasındaki ilk gerginlik, Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) anlaşmasına yönelik taraflar arasında yürütülen müzakerelerin Trump'ın görevi devralmasının ardından rafa kaldırılmasıyla başladı.
Korumacı ekonomi politikalarını savunan Trump, 2013'ten beri müzakereleri süren TTIP'e yönelik müzakereleri askıya aldı. Bu adım, TTIP'e güçlü destek veren AB'yle ilk gerginliğin tohumunu atmış oldu.

Gümrük vergisi krizi

Transatlantik ilişkilerde savaş rüzgarı estiren temel adım ise ABD'nin "ulusal güvenlik gerekçesini" öne sürerek ithal çelik ve alüminyuma ilave gümrük vergileri uygulaması kararı oldu. ABD'nin geleneksel müttefiki AB'yi de sonradan bu ilave gümrük vergilerine dahil etmesi, taraflar arasında ticaret savaşını tetikledi.
AB'nin vergilerden muafiyet için yoğun diplomasi trafiği sonuç vermeyince birliğin ABD'ye misillemesi gecikmedi.
AB, kısa süre içinde, ilave gümrük vergilerine karşı dengeleyici tedbirleri devreye soktu. Böylelikle AB, ABD'den ithal ettiği kot pantolon, motosiklet, çelik, mısır, fıstık ezmesi, portakal suyu, viski ve puro gibi yüzlerce farklı ürüne yüzde 25 oranında gümrük vergisi koydu.
Trump, AB'nin kararına büyük bir tehditle karşılık vererek taraflar arasındaki ticaret savaşını ateşledi. ABD Başkanı Trump, AB'yi, Avrupa'dan ithal edilen tüm araçlara yüzde 20 ek gümrük vergisi uygulamakla tehdit etti.
ABD'nin AB ekonomisi için kilit öneme sahip otomotiv sektörünü hedef almasının ardından birlikte kapsamlı bir misilleme listesi hazırlığı başladı.
Trump-Juncker görüşmesinin gerçekleşeceği gün AB, ithal araçlara gümrük vergisi uygulanması halinde tarım, makine ve yüksek teknoloji ürünlerini kapsayacak 20 milyar dolarlık ticari misilleme listesi hazırladığını duyurdu.
Liderler, bu karşılıklı çekişme ve yüksek gerilimli bir atmosferde ikili görüşmeye gitti.
Görüşmeden ne çıktı?
Taraflar, görüşmenin ardından temel başarılarını, küresel ekonominin en başat oyuncuları arasındaki ticari konularda yaşanan uzlaşmazlıkların müzakere edilerek çözülmesi konusunda anlaşma sağlanması olarak lanse etti.
Temel olarak, görüşmeden otomotiv sektörü dışındaki sanayi ürünlerine ilişkin gümrük vergilerini ve tarife dışı kısıtlamalarını sıfırlamaya yönelik birlikte çalışma kararı çıktı.
Taraflar hizmet sektörü, kimyasal, ilaç, tıbbı ürünler ve soya fasulyesi alanındaki ticareti artırma konusunda ortak çalışma yapacaklarını duyurdu. Bu adımların, iki taraftaki çiftçilere ve yatırımlara fayda sağlayacağı savunuldu.
Avrupa'nın enerji kaynaklarını çeşitlendirmek için ABD'den daha fazla sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ithal etmek istediği ve enerji alanında stratejik iş birliğinin güçlendirilmesi konusunda mutabık kalındı.
Ayrıca, karşılıklı ticareti kolaylaştırmak, bürokratik engel ve maliyetleri azaltmak amacıyla ortak standartlar belirlemek üzere diyalog yürütülmesi kararı alındı.
Avrupa ve ABD şirketlerini haksız ticaret uygulamalarından korumak için güç birliği yapılması konusunda anlaşıldı.
Dünya Ticaret Örgütü'nün reform edilmesi ile fikri mülkiyet, zorla teknoloji transferi, sanayi desteklemeleri ve fazla kapasite gibi sorunlar karşısında yakın iş birliği yapılması kararlaştırıldı.
Tüm bu adımları gerçekleştirmek için derhal bir çalışma grubunun oluşturulacağı, bu grubun mevcut gümrük vergileri konusunda kısa vadede sorunları belirlemek için çalışma yapması karara bağlandı.
Taraflar, bu anlaşmanın müzakereler devam ettiği ve bir tarafın çalışmaları sonlandırmadığı sürece geçerli olacağını vurguladı.

ABD ve AB'nin elde ettikleri



ABD Başkanı Trump, görüşmeyle birlikte AB'nin daha fazla enerji ve tarım ürünü satın almasını sağladı. Aynı zamanda, ABD- Çin arasında devam eden ticari gerginliklerde AB'yi yanına çekerek elini güçlendirmiş oldu.
AB ise kritik olan otomotiv sektörüne, müzakereler sürdükçe ilave gümrük vergisi uygulanmamasını sağlayarak zaman kazanmış oldu.
İki taraf da, "elde ettikleri" başarıyı son anda bir basın toplantısı düzenleyerek ön plana çıkardı.
Juncker de Trump da "başarı hikayesine" muhtaç
İki liderin içinde bulunduğu siyasi konjonktür, "başarı hikayesinin" iki taraf için de neden önemli olduğunu açıklamaya yardımcı oluyor.
Başkan Trump, iç siyasette özellikle Helsinki’de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'le görüşmesinin yarattığı rahatsızlıkla baş etmeye çalışıyor.
NATO, İngiltere ve Finlandiya görüşmelerinin ardından AB’yi "düşman" olarak nitelendiren Trump'ın, iç siyasetin yarattığı ve Çin ile ticari alanda gerilen ilişkilerin oluşturduğu baskıyla eski dostu Avrupa ile tekrar yakınlık kurmaya çalıştığı görülüyor.
Öte yandan, AB Komisyonu Başkanı Juncker da evde çözüm bulunamayan göçmen krizinin yarattığı baskı ve bazı üye ülkelerde aşırı sağın yükselmesinin yarattığı sıkıntılarla boğuşuyor.
Juncker'ın 2014'ün kasımında devraldığı görev 2019'da sona erecek. Özellikle 2015 yılında patlak veren göçmen krizine kalıcı çözüm bulma konusunda başarısız olan Juncker, birlik için büyük önem arz eden ilave gümrük vergileri konusunda ABD’yle anlaşma sağladığını göstererek olumlu bir siyasi miras bırakmak istiyor.
Görüşmeden çıkan sonuç detaylı bir şekilde ele alındığında, esasen sorunun çözülmediği, iki tarafın da müzakerelere başlamayı teyit ederek zaman kazandığı, günün sonunda statükonun korunduğu görülüyor.

28 Mart 2018 Çarşamba

ABD’NİN KÜRTLERİ HRİSTİYANLAŞTIMA ÇALIŞMALARI

Fotoğraflar ortaya çıktı maskesi düştü


Türkiye, İzmir Diriliş Kilisesi Papazı Brunson’un adını FETÖ’den tutuklanmasıyla duydu. Ardından da ABD propaganda yürüterek, Brunson’u masummuş gibi gösterdi. ABD, saklamaya çalıştığı gerçeklerin ortaya çıkmasından korkarak, serbest bırakılma talebini ısrarla yinelerken, ortaya çıkan fotoğraflar, Brunson'un "maskesini" düşürdü.
ABD Başkanı Donald Trump'ın, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmesi sırasında 3 kez serbest bırakılmasını talep ettiği, 35 yıl hapis cezası istemi ile yargılanan İzmir Diriliş Kilisesi'nin Amerikalı papazı Andrew Craig Brunson'ın, terör örgütü PKK ile işbirliği Yeni Asır'ın ulaştığı çok özel fotoğraflarla belgelendi. Kilise adına hayır işleri yaptıklarını belirterek FETÖ üyeleri aracılığı ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ndeki illerde bölücü faaliyetlerde bulunan Brunson'un, sözde Kürdistan'ın kurulması amacı ile Kürt kökenli vatandaşları nasıl Hristiyanlaştırıp ayrıştırmak için çaba harcadığı da fotoğraflarda gözler önüne serildi. 2014-2017 yıllarında 1360 kez Şanlıurfa'nın Suruç ilçesine, pek çok kez de Diyarbakır ve Mardin illerine giden Brunson'un, Türkiye'nin 'milli güvenlik aleyhine tahdit' suçlaması ile sınır dışı ettiği Gaziantep'teki Yeni Yaşam Kilisesi'nin eski pastörü Patrick Jensen ile birlikte 2014 yılında Kobani sınırına gittiği de ortaya çıktı..


KİRLİ BAĞLANTI

Yeni Asır, İzmir Cumhuriyet Savcısı Berkant Karakaya tarafından hazırlanıp, İzmir 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nce kabul edilen ve hakkında toplamda 35 yıla kadar hapsi istenen İzmir'in Alsancak semtindeki İzmir Diriliş Kilisesi pastörü Andrew Craig Brunson ile ilgili çok konuşulacak fotoğraflara ulaştı. Hakkında hazırlanan iddianamede Evangelist kilise pastörü maskesi altında istihbarat ve psikolojik savaş doktrini ile gayri nizami harp elemanı gibi hareket ettiği belirtilen Brunson'un 2014 yılı Ekim ayındaki Kobani Olayları sonrasında Suriye sınırında olduğu tespit edildi. Brunson'un 15 Temmuz darbe girişimi öncesi Türkiye'nin sınır dışı ettiği Gaziantep Yeni Yaşam Kilisesi'nin eski pastörü Patrick Jensen ile 2014 yılı Kasım ayında Kobani sınırında olduğunu gösteren çok özel fotoğraflara da ulaşıldı.

TERÖRİSTLERLE GEZİ

İzmir Diriliş Kilisesi papazıyken 9 Aralık 2016'da örgüte üye olmamakla birlikte terör örgütleri FETÖ ve PKK adına suç işlediği gerekçesi ile tutuklanarak Buca Cezaevi'ne konulan Brunson'un kiliseye gelenlerle birlikte gitar çalıp ilahiler seslendirdiği fotoğraflar da ilk kez ortaya çıktı. Diriliş Kilisesi'nde Kürt kökenli Hristiyan vatandaşların da yer aldığı toplulukla ilahiler söyleyen Brunson'un kiliseye gelen Protestan cemaatinde kendisine yakın olan bazı isimlerle 2015 yılı Şubat ayında Mardin'in Nusaybin ilçesini de ziyaret ettiği belirlendi. Ulaşılan fotoğraflarda Brunson'un gezi bahanesi ile eşi Norine Lyn Brunson ve terör örgütü sempatizanları ile poz verip zafer işareti yapanların arasında olduğu göze çarptı.

HAİN PAYLAŞIMLAR YAPILDI

BRUNSON'IN yakın ilişki içerisinde olduğu bazı Kürt kökenli Hristiyanların, terör örgütü sempatizanı olduğu fotoğraflarla belgelendi. Brunson'ın 2015 yılında Mardin'i birlikte ziyaret ettiği kişilerin sosyal medya hesaplarında yayınladıkları fotoğraflarda ilginç detaylar göze çarptı.


KÜRDİSTAN HEDEFİ

BRUNSON ile birlikte İzmir'den Mardin'e giden kişilerin sosyal medya hesaplarında 'YPG terörist değildir', 'Kürdistan'ın özgürlüğü için evet' şeklinde çok sayıda paylaşım yaptığı da ortaya çıktı.

5 Ağustos 2018 Pazar

Papaz Brunson’un gerçek kimliği ortaya çıktı!

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


‘Din adamı’ olduğu iddia edilen papaz Brunson’la ilgili yeni bilgiler ortaya çıkmaya başladı. Brunson ve Türkiye’deki yardımcılarının ABD Özel Kuvvetleri’nden olduğu anlaşıldı.



ABD’nin ‘tutuklu din adamı’ dediği ancak Türkiye’de ajanlık faaliyetlerinden tutuklanan rahip Andrew Craig Brunson ve diğer ABD’li ajanların kendini hep din adamı ya da emekli iş adamı gibi tanıttığı ama Türkiye’ye gelmeden önce hepsinin ABD Özel Kuvvetleri ve Pentagon subayı oldukları ortaya çıktı. “Brunson rahip değil ABD askeri” diyen güvenlik ve terör uzmanı Coşkun Başbuğ, “Brunson, ABD’nin Türkiye’deki kara kutusu. Çözülürse Amerika’nın bütün kirli işleri ortaya çıkar” diye konuştu.

RAHİP KILIKLI ABD ASKERLERİ

Amerikalı Papaz Andrew Craig Brunson, İzmir’de 9 Aralık 2016’da tutuklandı. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı Brunson için ‘Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek’ suçundan 15 yıl ve ‘Devletin gizli kalması gereken bilgileri casusluk amacıyla temin etmek” suçundan 20 yıl olmak üzere toplamda 35 yıla kadar hapis cezası talep etti. Ardından mahkeme elektronik kelepçe ile evde tutukluk haline karar verdi.
Brunson dosyasını inceleyen Coşkun Başbuğ, papazın ABD Özel kuvvetlerindeki başarısı nedeniyle CIA tarafından Türkiye’ye rahip kılığında gönderilmiş bir ajan olduğunu iddia etti.
Başbuğ, Brunson’ın yardımcısı pozisyonunda ve ilişki içinde olduğu çok sayıda Amerikalı’nın ajan olduğu iddiasıyla soruşturulduğuna ve hepsinin eski ABD askeri olduğuna dikkat çekti: “Hepsi tıpkı Brunson gibi eski askerdi. Kenneth C. Abney, emekli itfaiyeci olduğunu söyledi ama ABD Özel Kuvvetleri’nden emekli albay çıktı. 
Tıpkı Brunson gibi o da kendini Mormon Kilisesi adına Türkiye’de misyonerlik faaliyeti yürüten bir rahip olarak tanıtıyor ve 2011’de 
Türkiye’den ayrılıyor. Stewart Kirckpatrik ve eşi Elane önce kendisini muhasebeci olarak tanıtmıştı. Daha sonradan bu şahsın Amerikan Hava Kuvvetleri’nde ve Pentagon’da çalıştığı ve Vietnam’da gizli görevlerde yer aldığı ortaya çıktı. Aynı şekilde Laesli Pasket, Richard Lousli ve Charles Millet de kendilerini emekli iş adamı gibi tanıttı ama onlar da emekli ABD askeriydi. Steve Canfield ‘Diş doktoruyum’ dedi, o da emekli askerdi. Kim Fentonharris ‘öğretmenim’ dedi, eski ABD Deniz Kuvvetleri mensubu olduğu ortaya çıktı.”

22 Ağustos 2018 Çarşamba

Türkiye'de ABD'ye karşı 4'lü plan!

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Numan Kurtulmuş, ekonomik saldırıya geçen ABD'ye karşı "4 alanlı plan" diye niteleyerek yapılacakları şöyle sıraladı: AB ile yeniden, Çin ile yakınlaşma, Rusya ve ABD ilişkileri, Yapısal değişim.




ABD'den kaynaklı Türkiye'ye dönük bir ekonomik saldırının yanı sıra, dünyanın da farklı bir dönemin içinde olduğunu vurgulayan AK Parti Genel Başkan Vekili Numan Kurtulmuş, bunu "Ticaret savaşları" olarak isimlendirdi.

"ABD Başkanı Trump bu savaş ortamında Türkiye'yi test ediyor" tespitini yapan Kurtulmuş, sonrasında yapılması gerekenleri "4 alanlı plan" diye niteledi.


"TÜRKİYE'Yİ TEST ETME OPERASYONU"


Habertürk'ün haberine göre, Numan Kurtulmuş ABD'nin Rusya, Çin, Japonya, hatta hemen yanı başında Kanada ile olan yakın geçmişteki çekişmelerini anımsattı ve "ABD Başkanı Trump bu savaş ortamında Türkiye'yi test ediyor" tespitini yapıp sözlerine şöyle devam etti:

"Trump, Türkiye'ye 'bu savaşta bizden misin, yoksa karşı cepheden mi?' sorgusu çekiyor. Ekonomik, siyasi ve teolojik, hepsi üst üste bindi. Bu yapılanların adı Türkiye'yi test etme operasyonudur."


ABD'YE KARŞI 4'LÜ PLAN


Kurtulmuş, ardından bundan sonrasında yapılması gerekenleri "4 alanlı plan" diye niteleyerek şöyle sıraladı:

1-AB İLE YENİDEN: Avrupa Birliği ile ilişkiler yeniden düzenlenmeli. AB tarafından gelen sinyaller önemli, bu pratik olarak da ekonomi açısından olumlu sinyaller yaratıyor. AB ile biran önce gerilim yaratan çatışmacı faktörleri ortadan kaldırmalıyız.

2- ÇİN YAKINLAŞMASI: Orta vadede Çin ile yakınlaşmayı tamamlamalı. "Yeni kuşak, yeni yol" projesini Çin de çok önemsiyor. İlişkilerde önemli bir aşamaya gelindi, bu yıl çok sayıda Çinli turist de gelmeye başladı. Bundan sonrasında tempoyu arttırıp hızlı gidilmeli.

3- RUSYA VE ABD İLİŞKİLERİ: Rusya ile var olan ilişkilerin devamı sağlanmalı. Bölgesel işbirliği geliştirilebilir. Ki gelişiyor da…

ABD ile PKK ve PYD konusunda yaşanan muamma da bitirilmeli. Menbiç konusu askeri açıdan iyi gidiliyor. 

Ancak bu yeterli olmamalı. Tabii, milli paralarla ticaret, altına dayalı yeni para sistemi, Türkiye'nin BRICS'e üyelik niyeti, Rusya ve Çin ile ilişkilerin geliştirilmesi ABD'yi telaşlandırmış olabilir. Ama ABD, Türkiye ile ilişkilerini asla koparamaz. 

Unutmaması gereken, karşılarında bundan böyle bir emir kulu Türkiye artık karşılarında yok. İlişkiler buna göre yeniden tesis edilmeli. Bölgede zayıflamış bir Türkiye'nin ABD'ye fayda getirmeyeceği, bu bölgedeki birçok direncini kaybedeceğini de görmeli.

4- YAPISAL DEĞİŞİM: Dördüncü alanı önemsiyorum, Türkiye kendi içinde bugüne kadar yapması gereken yapısal dönüşümü ve değişimi de ekonomik alanda gerçekleştirmek zorunda. Bunun daha ileriye ötelenecek hali kalmadı, biran önce hayata geçirilmeli... 


ABD'den Türkiye ve Brunson açıklaması 


Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, 'Türkiye Brunson'u koşulsuz serbest bırakırsa kriz anında biter' sözleriyle pervasızlığını gözler önüne serdi.

ABD Başkanı Donald Trump'ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, İsrail ziyareti sırasında Reuters Haber Ajansı'na verdiği röportajda Brunson konusunda Türkiye ile yaşanan kriz ile ilgili açıklamalarda bulundu.

Türkiye'nin Brunson'ı serbest bırakmama konusunda büyük bir hata yaptığını ileri süren Bolton, "Her gün bu hatayla devam ediyor. (Türkiye) NATO müttefiki Batı'nın bir parçası olarak doğru şeyi yaparsa ve Pastör Brunson'ı şartsız serbest bırakırsa kriz anında biter” ifadelerini kullandı.



3 ülkeden uyarı! Harekete geçeriz...




ABD, İngiltere ve Fransa, "Esed rejiminin tekrar kimyasal kullanması durumunda harekete geçmekte kararlıyız." mesajı verdi.

3 ülkeden uyarı! Harekete geçeriz...


ABD, İngiltere ve Fransa'nın yaptığı ortak açıklamada, "Guta'daki  korkunç sarin gazısaldırısının 5. yılında, Esed rejiminin kimyasal silah  kullanmasını kınadığımızı bir kez daha vurguluyoruz." ifadesi kullanıldı.

Suriye rejiminin 2012'den bu yana sadece Guta'da değil Han Şeyhun,  Latamina ve Duma'da da binlerce insanın ölümüne ve yaralanmasına yol açan  kimyasal silah kullanımına başvurduğu anımsatılan açıklamaya, şöyle devam edildi:

"Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) daimi üyeleri olarak  Suriye rejiminin kimyasal silah kullanmasını engellemek ve böyle bir kullanımda  rejimi sorumlu tutmak konusundaki ortak kararlılığımızı bir kez daha teyit  ederiz."

16 Ağustos 2018 Perşembe

Değişen sistem ve Ortadoğu denkleminde Türk-Amerikan ilişkileri

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Türk-Amerikan ilişkilerinde, papaz Brunson olayı, buzdağının su üzerinde kalan parçasıdır ve sorun çok daha derinlerdedir.



İSTANBUL - Prof. Dr. Cengiz Tomar
Rahip Brunson hadisesi nedeniyle gündemimizi yoğun bir şekilde işgal eden Türk-Amerikan ilişkileri, şu veya bu şekilde Soğuk Savaş’ın nihayete ermesi ve Irak’ın işgalinden beri giderek kötüleşen bir seyir izlemekte, linear bir şekilde aşağıya doğru inmektedir. Bu hengâmede “papaz” denilerek hafife alınan doktoralı evanjelik misyoner Andrew Brunson’un, FETÖ ve PKK’ya yardım suçlamasıyla gözaltına alınıp, yargılanması bardağı taşıran son damla oldu; tabiri caizse iki ülke bu sebeple tam manasıyla “papaz oldu”.
Halbuki Rahip Brunson olayı buzdağının su üzerinde kalan parçasıdır ve maalesef sorun çok daha derinlerdedir. Türkiye’nin, Rus ve komünizm tehdidi nedeniyle 1952’den beri bağlandığı NATO şemsiyesi altındaki Amerikan çıpasından ayrılarak, kendi çıkarları doğrultusunda yeni denizlere yelken açmak istemesi, Ortadoğu’nun başat dili Arapça’nın gramer terimleriyle mefûl olmaktan fâil olmaya; güzel Türkçemizin yeni tabirleriyle nesne olmaktan özne olmaya dönüşmek istemesi, bölge dillerini iyi bilmeyen ABD tarafından anlaşılamamakta ya da anlaşılmak istenmemektedir. Ortadoğu’da Türkiye, İran ile pek çok Arap ülkesini komünizm, Rusya veya Müslüman Kardeşler tehdidini kullanarak bazen seçtirdiği, bazen de darbelerle alaşağı edip yenilerini getirdiği “kendi adamlarıyla” (our boys) vesayet altına alan Big Brother (ülkeyi yap-satçı patron edasıyla yöneten Trump’la birlikte Big Boss da diyebiliriz), ne 1979 devrimi sonrası İran, ne bağımsız hareket etmek isteyen güçlü bir Türkiye, ne de Arap Baharı süreçlerinde gördüğümüz gibi halkları tarafından seçilmiş demokratik Arap ülkeleri görmek istememekte. Zaten ideologlarından Bernard Lewis de Ortadoğu’nun pek demokrasiye uygun olmadığını! Söylememiş miydi?
Soğuk Savaş yıllarında Türkiye’nin, konumu nedeniyle kuzey komşusu Rusya’nın “komünizm” tehdidine karşı, “coğrafya kaderdir” anonim sözündeki soğuk gerçeklik sebebiyle, kadere boyun eğmemizden ve mecburi teslimiyetçiliğimizden yararlanan ABD, bütün süper güçlerde görülen her şeye muktedir olmanın verdiği kendine aşırı güven ve bundan kaynaklanan kibir nedeniyle, artık sistemin değiştiğini Rusya’nın geri döndüğünü, Türkiye’nin eskisinden daha güçlü olduğunu ve bağımsız hareket etmek istediğini bir türlü idrak edememekte. Tıpkı Osmanlıların Avrupa’da 18. yüzyılda meydana gelen değişmeleri ve Sanayi Devrimi’ni vaktinde ve derinlemesine analiz edemeyerek, çarenin hep eskiye dönüşte, kendi tabirleriyle “kanun-ı kadim”de olduğunu düşünmeleri gibi. Nitekim geriye dönüşün mümkün olmadığını, savaş meydanlarında düşman ordularının teknolojik üstünlükleri karşısında acı bir şekilde tecrübe eden Osmanlı, 19. yüzyılda tek yolun değişmek olduğunu geç de olsa idrak etmişti. Zira tarih devamlı bir değişim-dönüşüm içindedir ve asla geri döndürülemez. Herakleitos’un meşhur sözünün çok veciz ifade ettiği gibi “Aynı nehirde iki defa yıkanılmaz”
ABD de bu yüzden, hâlâ tek süper güç olmakla birlikte, 1990 başlarında SSCB ve Varşova paktının çökmesinin ardından çaylak filozof Fukuyama’nın kaleme aldığı “Tarihin Sonu ve Son İnsan” adlı kitabıyla artık tarihin ereğine ulaştığı, liberal demokrasi ve serbest piyasa ekonomisinin Dünya’nın tek gerçeği, insanlığın son düzeni ve dönemin zeitgest’i olduğu tezinden vazgeçmesine ve liberal demokrasinin bir krizde olduğunu ilan etmesine rağmen, henüz ABD yönetimlerinin bunun idrak edemedikleri ve tekrar “kanun-ı kadime” yani eskiye dönmek istediği çok açık. Halbuki pek çok Avrupa ülkesinde İslamofobik ve zenofobik siyasi partilerin güçlenmesi, bizatihi Trump’un ABD başkanı olması bile liberal demokrasilerin hâl-i pürmelâlinin apaçık bir göstergesi.
Özel olarak 1990’lardan itibaren Türk Amerikan ilişkilerine bir göz attığımızda I. Körfez Savaşından itibaren başlayan bu kötüleşmenin, aslında ne kadar derin olduğunu anlayabiliriz. Irak’ı tarumar eden ABD’nin, Türkiye’nin bütün karşı çıkışlarına rağmen “uçuşa yasak bölge” ve “çekiç güç” vasıtasıyla ülkeyi fiilen parçaladığı ve kuzeyde bir yönetim oluşturduğu açıktır. Türk halkının demokratik iradesini temsil eden TBMM’nin, ABD askerlerinin Türkiye üzerinden geçişleriyle ilgili 1 Mart 2003 tarihli tezkereyi reddi ve ardından 4 Temmuz 2003’te Süleymaniye’de Türk subaylarının başlarına çuval geçirilerek gözaltına alınıp sorgulanmak üzere Bağdat’a götürülmeleri, Türk-Amerikan ilişkilerinde tahribatı büyük bir deprem meydana getirdiği gibi Türk halkının kollektif hafızasında da Amerika’ya karşı onulmaz bir yara açtı.
Özellikle Arap Baharı sürecinde, Suriye meselesinde, Esed yönetimine karşı öncelikle Türkiye ile birlikte hareket eden ABD, müttefikini yalnız bıraktığı gibi, müttefiki için bir beka meselesi olan PYD/YPG ile Türkiye’nin bütün ısrarlarına rağmen hareket etmeye devam etti. Bu krizlerin en büyüğü de 15 Temmuz 2016’da FETÖ tarafından Türkiye’nin halk tarafından seçilmiş meşrû yönetimine karşı yapılan darbe teşebbüsünde ikircikli ve hatta destekleyici bir tutum takınan ABD’nin, FETÖ’nün yıllardır ülkesinde yaşayan elebaşısını teslim etmeye yanaşmamasıdır. Tabi bir de Halkbank genel müdür yardımcısının tutuklanması hadisesi mevcut. Bunlara 2017’de ABD konsolosluk çalışanı Metin Topuz’un tutuklanması ve vize krizi ile son yaşadığımız Rahip Brunson krizini eklemek gerekir.
ABD ile Türkiye ilişkilerini etkileyen tavırlardan biri de Türkiye’nin Kudüs ve Filistin meselesindeki tutumu ile ABD’nin bölgede müttefik bir cephe oluşturduğu İsrail, Mısır ve bazı Körfez ülkelerinin yönetimleriyle olan iyi olmaya ilişkileri ve Katar meselesindeki farklı tutumu. Tabi bunlara İran’la nükleer anlaşmanın feshi ve yaptırımlar hususundaki ayrılık ile bir NATO üyesi ülkenin kendisine verilemeyen silahlar ve füzeleri Rusya’dan almak istemesi ve güçlenen iyi ilişkilerini eklemek gerekir.
Bu karmaşık ve oldukça sorunlu ilişkiler yumağını görmezden gelirsek, konuyu kendisini Tanrı’ya adamış bir din adamının ailesine kavuşması gibi teolojik-dramatik bir zeminde değerlendirmek elbette mümkündür. Maalesef Batı’da FETÖ meselesi de genellikle bu bağlamda ele alınmaktadır. Fakat mesele bir papazın iadesi gibi son derece tâlî ve sıradan bir mevzu olmanın çok ama çok ötesindedir. Şayet olay sadece bir papaz meselesiyse, yazıyı her zaman olduğu gibi bir son sözle bitirelim: “Ver FETÖ elebaşını, al Evanjelik papazı”

KAYNAK:AA
Değişen sistem ve Ortadoğu denkleminde Türk-Amerikan ilişkileri

11 Ağustos 2018 Cumartesi

ABD medyasından Trump'a Türkiye tepkisi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Amerikan medyası, ABD Başkanı Donald Trump'ın Türkiye'ye yönelik ek vergi uygulama kararını tartışırken, CNN ve New Yorker dergisi söz konusu kararla ilgili sert eleştirilerde bulundu.

ABD Başkanı Trump'ın Türkiye'ye yönelik ilave çelik ve alüminyum vergisi kararı, Amerikan kamuoyunda tartışılmaya devam ediyor.
Amerikan medyasında, kararın "son dönemdeki Türk-Amerikan ilişkilerinin gidişatı" ile ilgili olduğuna işaret edilirken, Türkiye'de yargı süreci süren ABD'li din adamı Andrew Brunson konusuna vurgu yapılarak ayrı bir paragraf açıldı.

'YATIRIMCILARI ENDİŞELENDİRİYOR'

ABD'nin önemli dergilerinden New Yorker'da yer alan "Trump'ın Türkiye'ye vergi kararı neden yatırımcıları endişelendiriyor" başlıklı makalede ise söz konusu ilave vergilerin kayda değer bir gerekçeye dayanmadığı belirtildi.
Makalede, "Başkan Trump, herhangi bir geçerli nedeni olmamasına karşın Amerika'nın Türkiye'ye uyguladığı metal gümrük vergilerini 2 katına çıkaracağını açıkladı." ifadesine yer verildi.
Eric Levitz imzalı makalede, söz konusu kararın, Brunson ile ilgili olduğu ancak Trump yönetiminin bu konuda ekonomik bir aparatı kullanması "yanlış yöntem" şeklinde yorumlandı.

'BU ADIM YASAL DEĞİL'

Söz konusu yazıda, "Fakat bu durum, yine de Trump'ın son ticari adımı için iyi bir gerekçe değil, çünkü bu adım yasal değil. Konuyu ulusal güvenlik gerekçesine bağlamak, Trump'ın ABD kanunlarını ve Dünya Ticaret Örgütünün (DTÖ) kurallarını aşmasının yegane yoluydu." değerlendirmesinde bulunuldu.
Amerikan CNN kanalında yer alan haberde ise Beyaz Saray'ın konuyla ilgili açıklamasında söz konusu ilave vergi kararının "ABD'nin ulusal güvenliği" ile nasıl ilgili olduğunun izah edilmediğine dikkati çekildi.
Washington Post gazetesi de ABD yönetiminin Brunson konusunda elini güçlendirmek için her şeyi yaptığı ancak kararın ilişkileri daha da olumsuz etkilemekten başka bir işe yaramayacağı değerlendirmesini yaptı.

'ANLAŞILMAZ KARAR'

Makalede ayrıca söz konusu kararın ilgili Amerikalı üreticilere zarar verdiğine ve üreticileri güçlendirmeyi vaat eden Trump yönetiminin bu kararının anlaşılamaz olduğuna işaret edildi.
ABD Başkanı Trump, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, "Türk lirasının ABD doları karşısında hızla düştüğünü" ifade ederek, Türkiye'den gelen çelik ve alüminyum üzerindeki gümrük vergilerinin 2'ye katlanmasına onay verdiğini duyurmuştu. Trump, "Alüminyumda bu oran artık yüzde 20, çelikte de yüzde 50 olacak. Türkiye ile ilişkilerimiz bu dönemde iyi değil." ifadelerini kullanmıştı.
Trump'ın açıklamalarına tepki gösteren Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy da "ABD Başkanı Donald Trump'ın, çelik ve alüminyum ihracatımıza ek vergi uygulama kararını devlet ciddiyetiyle bağdaştırmak mümkün değildir." değerlendirmesinde bulunmuştu

13 Ağustos 2018 Pazartesi

Amerika’nın derdi ne?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Amerika iki dönemdir uluslararası sistemde istikrarı korumak gibi bir siyasetle ilgilenmiyor. Kendisinin merkezinde bulunduğu uluslararası düzeni korumak bir kenara onun yıkılması için uğraşıyor bile denebilir.

Brunson olayı Türk-Amerikan ilişkilerinde son gündem maddesi. Hem Başkan Trump hem de yardımcısı Pence Türkiye’yi en üst perdeden açıkça tehdit ettiler. Hemen ertesinde sanki bu tehdidi daha somut bir çerçeveye büründürmek istercesine Hazine Bakanlığı tuhaf ve anlamsız bir yaptırım kararı aldı. Türkiye’nin Adalet ve İçişleri bakanlarını baş sorumlular olarak ilan edip ikisinin de Amerika’da olmayan mal varlıklarına blok konulacağını duyurdu. Amerika’da herhangi bir mal varlığı bulunmayan iki bakan ise bu gayriciddi tedbir kararlarına gerekli biçimde cevap verdi. Onlar da Twitter üzerinden Amerika’da herhangi bir mal varlıklarının olmadığını yazdılar.
Daha ilk andan itibaren bu yaptırım kararının bir ciddiyeti olmadığı ortaya çıktı. Maalesef siyaseten çok etkisi olmasa da ekonomik etkileri oldu. Zaten uzun süredir yükselme eğiliminde olan döviz kuru Türkiye’de tekrar yükselişe geçti. Amerika’yla yaşanan bu gerilimin siyasi sonuçları olmasa da ekonomik sonuçları olduğu görülüyor. Dolayısıyla Türkiye tabii ki böyle bir gerilimin parçası olmak istemiyor. Ancak bu Türkiye’nin tek başına kurtulabileceği ve düzeltebileceği bir durum değil. Zira bu çatışmanın kaynağı Türkiye değil.
Aslında Türkiye Amerika’nın çatıştığı tek ülke de değil. Amerika halihazırda, Çin’le bir ticaret savaşı başlattı. Çin’in tüm yatıştırma gayretlerine rağmen geri durmadı. Hatta tırmandırmaya devam ediyor. Çin bir tur cevap verdi ama ikinci tur misillemeyi yapamadı. Buna rağmen Amerika savaşı bırakacak gibi görünmüyor. Çin dahi Amerika’yla arasındaki bu gerilimi tek taraflı düşüremiyor. Amerika aynı esnada Rusya’yla da gerilim siyaseti takip ediyor. Soğuk Savaş’ta bile eşine az rastlanır gelişmelere şahitlik ediyoruz. Taraflar diplomatik personelleri casusluk suçlamalarıyla sınır dışı ediyor. Yani Amerika Rusya’yla da kavga veriyor. Kuzey Kore’yle olanlar herkesin malumu. Nükleer silah kullanma ihtimali bile masaya geldi. Son dönemde Amerika’nın en çok yüklendiği ülkelerin başında ise İran geliyor. Trump uzun süredir tehdit ettiği İran’a karşı uygulanması planlanan geniş kapsamlı yaptırımlar için gerekli adımları attı. Kasım ayında yaptırımlar tüm hızıyla devreye girecek. O zaman asıl hedef İran haline gelecek demek mümkün.
Brunson olayı ana kriz sürecinin ürünü Fakat Amerika sadece muhtemel rakipleriyle değil klasik müttefikleriyle de kavga veriyor. Fransa, Suudi Arabistan ve İsrail hariç neredeyse tüm klasik müttefikleriyle gerilim üretmeyi başardı. Özellikle Almanya ve İngiltere bu anlamda Amerikan baskısıyla karşı karşıya. Merkel defalardır Trump’ın son derece münasabetsiz tavırlarına açıkça maruz kalıyor. Brüksel’de yapılan son NATO zirvesinde Amerika’nın müttefiklerine bakış açısı birkez daha ortaya çıktı. Trump tüm Avrupalı ortaklarını şovunun bir parçası haline getirdi. Bütçeye yeterince destek vermedikleri suçlamasını yaptı. Bunun üzerinden kendi iç kamuoyuna sinyal vererek Avrupalı ortakları dize getiriyormuş gösterisi yaptı. Halbuki NATO üyelerinin NATO bütçesine yapacağı katkı meselesi zaten 2014 Galler Zirvesi’nde Obama zamanında konuşulmuştu. Yüzde ikilik seviyeye 2024 yılı itibariyle ulaşılması bekleniyordu. Ama Trump için bunların pek önemi yok. Kendi siyasi kariyeri için kullanmaya devam etti. Aynı şekilde hemen ardından geçtiği İngiltere’de de çeşitli rezilliklere imza atmaktan çekinmedi.
Bu geniş resme bakıldığında Amerika’nın sadece Türkiye’yle sorunlu olmadığı çok net ortaya çıkar. Amerika tüm ülkelerle birer kriz süreci inşa ediyor. Tüm ülkelerle sadece anlık krizler yaşamıyor. Veya yaşanan bir kriz bir sonrakini tetiklemiyor. Aksine, uzun kriz süreçleri var ve bunların içinde çeşitli kriz göstergesi olaylar doğuyor ve batıyor. Aslında kriz süreçlerinin kendisi birer kronik durum. Onların içerisinde boy gösteren olaylar krizin akut göstergeleri ve örnekleri olarak görülebilir. Yani mesela Türkiye’yle Amerika arasında uzun bir kriz süreci var. Bu süreç Brunson davasıyla başlamadı. Dolayısıyla Brunson davası krizin kendisi değil veya bu krizin sebebi de değil. Brunson davası bu kriz sürecinin bir ürünü. Aynı şekilde bu krizin kaynağı Halkbank davası da değil. Bu krizin kaynağı Amerikan Büyükelçiliğinin aldığı vize randevularını iptal kararı da değil. Hatta daha da derine gitmek mümkün. Bu krizin sebebi tek başına FETÖ meselesi değil. Veya bu krizin nedeni Suriye de değil. Suriye’den FETÖ’ye, Halkbank davasından vize meselesine bütün olaylar ana kriz sürecinin ürünleri. Bu olaylar hep başka bir olgunun sonucu.
Bunlar aynı tarlada büyüyen, aynı topraktan beslenen ürünler gibi. Toprak kriz çıkarmak için elverişli olduğundan kriz ürünleri veriyor. Bu ürünler birbirinden bağımsız ama hepsi aynı kaynağa bağlı. Bu nedenle bahsi geçen olaylar birbirini tetiklemiyor veya birbiri üzerine birikmiyor. Yani aslında Suriye meselesi FETÖ meselesini tetiklemiyor. Veya vize meselesi Halkbank meselesini tetiklemiyor. Birinden doğan tepkinin diğerini doğurduğu zannedilebilir. Ancak bunların herhangi birinde üretilen çözüm de bir diğerine yansımıyor. Veya bunların birindeki çözümsüzlük diğerinde otomatik bir çözümsüzlük anlamına da gelmiyor. Dolayısıyla bu olaylar arasında geçişkenlik olmak zorunda değil. Fakat hepsi aynı kaynağa bağlı olduğu için birbiriyle ilişkisiz de değil. Fakat söz konusu ilişki doğrudan bir ilişki değil. Dolayısıyla asıl ele alınması gereken şey, ana kriz sürecidir. Ana kriz sürecinin ne olduğu veya neden kaynaklandığı doğru düzgün anlaşılmazsa bu geçici kriz göstergesi olayların herbiri yanlış biçimde yorumlanır.
Peki nedir bu asıl kriz süreci? Ve nasıl açıklanabilir? Kriz sürecini doğru düzgün tanımlamanın birincil şartı bunun sadece Türkiye-Amerika ilişkilerine has olmadığını kabul etmektir. Ki bu zaten yukarıda gösterildi. İkinci ön şart, bunun bir an değil bir süreç olduğunu düşünmektir. Yani Türkiye gibi bir ülkenin her ne yaparsa yapsın bu kriz süreci nedeniyle tek tek olayları çözse de yeni olaylarla karşılaşacağını kabul etmek gerekir. Üçüncü olarak bu kriz süreçlerinin Amerika tarafından inşa edildiğini anlamak gerekir. Amerika dostlarıyla veya düşmanlarıyla destek ya da angajman siyaseti izlemekten kaçıyor. Dostlarını yalnız bırakmaktan kaçınmıyor. Onları sorumluluk almaya ve maliyet yüklenmeye itiyor. Düşmanlarını ise sıkıştırarak bedel ödemeye itiyor. Onları işbirliğine davet edip kazan-kazan formülasyonu üretmek yerine kendisinin kazandığı düşmanın kaybettiği bir sonuç için uğraşıyor.
Bunun birçok tanımı olabilir. Ama kısaca şöyle özetlemek lazım: Amerika kâr etmenin peşinde. Bu yeni bir hadise de değil. Obama döneminde de böyleydi. Trump döneminde de böyle. Bu bakımdan Obama ve Trump birbirinin çok benzeri. Aralarındaki tek fark ise tarzları. Obama bunu çok daha incelikli bir tarzda yaparken, Trump çok daha küstah ve alışılmadık biçimde yapıyor. İkisi de Amerika’yı uluslararası sorumluluklarından çekip maliyetleri kısma peşinde. Siyasi, askeri ve diplomatik angajmanları en aza indirip dünyanın çeşitli bölgelerinde ya maşalar kullanmak ya da farklı aktörleri birbiriyle dengelemek bu siyasetin temel merkezi. Amerika iki dönemdir uluslararası sistemde istikrarı korumak gibi bir siyasetle ilgilenmiyor. Kendisinin merkezinde bulunduğu uluslararası düzeni korumak bir kenara onun yıkılması için uğraşıyor bile denebilir. Dostlarını kendinden uzaklaştırıyor. Düşmanlarını savaşmaya davet ediyor. NAFTA, NATO, AB, Dünya Ticaret Örgütü, BM gibi kendi eliyle kurduğu veya kurulmasına açıktan destek verdiği, yıllarca uluslararası sistemi idare etmede kullandığı kurumların hepsini ateşe veriyor. On dokuzuncu yüzyıldan beri desteklediği serbest ticaret, liberal değerler ve küreselleşmeyi bir kenara bırakıp korumacılığa, popülizme, ulusalcılığa yöneliyor.

ABD zenginliğini artırma gayretinde

Peki bunu neden yapıyor? Bu, normal şartlar altında beklenecek bir davranış değil. Uluslararası sistemin tepesindeki aktörler genelde statüko kendi lehlerine olduğu için statükoyu korumak isterler. Tarih boyunca birçok hegemon devlet doğmuş, büyümüş ve sonra da çökmüştür. Çöküş sürecinde genelde sistemi sürdürme maliyetleri abartılı düzeylere ulaştığından, hegemonun sağladığı istikrarlı düzende ona meydan okuyan yeni aktörler doğmuştur. Bu aktörler hegemonu yakalamadan az önce hegemonun önleyici bir savaşa girdiği düşünülür. Yeni yükselmekte olan potansiyel hegemonun başını erkenden ezmek istediği söylenir. Bu mantık üzere düşünenler Amerika’nın da böyle bir sürece girdiğini ve çöküş nedeniyle telaşla tüm dünyaya savaş açtığını iddia ediyorlar.
Ancak ampirik bulgular bu iddiayı desteklemek için yeterli değil. Aklı başında ölçüm unsurlarıyla yaklaşıldığında Amerika’nın merkezinde olduğu tek kutuplu uluslararası sistemin bozulduğuna ya da çok kutuplu bir sisteme geçildiğine dair hiçbir emare yok. Ne Çin, ne Rusya ne de bir başka aktör tek başına Amerika’nın karşısına çıkabilecek halde. Daha da önemlisi, bir araya gelip Amerika’ya karşı birleşme ihtimalleri bile yok. Mesela bugün Amerika Çin’e karşı yaptırımlarda bulunurken aynı anda Rusya ve Türkiye’ye de yaptırım yapma kararı alabiliyor. Fakat bu ülkeler kendi aralarında koordineli bir tepki belirleyebilme şansına sahip değil. Amerika Türkiye’ye Ortadoğu’da ve belli alanlarda baskı uygularken Çin’e ticaret alanında baskı uyguluyor. Ama Türkiye Çin’e Ortadoğu’da Amerikan karşıtı bir rol teklif etse Çin buna yanaşmaz. Veya Çin böyle bir role soyunsa bile Türkiye Suriye gibi bir örnekte Çin’in muhtemel pozisyonundan çok daha fazla rahatsızlık duyar. Veya Türkiye ile Çin arasında hâlâ dolar harici bir para birimiyle ticaret yapma ihtimali gerçekleştirilemiyor. Hem Çin, hem Rusya, hem Türkiye hem de diğer herkes birbiriyle sahip olduğu ilişkiden daha fazla Amerika’yla ilişkiye sahip ve kimse bu ilişkiyi sonuna kadar tehlikeye atmaya yanaşamıyor. Çünkü kimse bunun maliyetini karşılayabileceğini düşünmüyor.
Öte taraftan Amerika öylesine yüksek bir özgüvene sahip ki, diğer aktörlerin kendisine meydan okuyamayacağını veya bir araya gelemeyeceğini düşünüyor. Bu nedenle de son derece umursamaz, son derece cüretkar, son derece şımarık hareketlere girişmekte sorun görmüyor. Mesela Kudüs konusunda tüm dünyaya karşı takındığı tavrın kendisine doğrudan ve somut bir maliyet çıkaracağını düşünmüş olsa bu adımı atmazdı. Trump, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma yolundaki adımı attı çünkü bunun kendisini iç siyasette kurtarabileceğini düşündü. Dış siyasetteki maliyetin ise katlanabilir bir maliyet olduğunu hesapladı. Amerika eğer çökmekten korkuyor olsaydı, düşman sayısını artırmak yerine dost biriktirmek isterdi. Amerika şayet kendini güvenlik tehdidi altında görseydi, o zaman dengeleme siyaseti takip eder, bir tarafı diğerine karşı desteklerdi. Ancak Amerika kendini güvende ve güçlü hissettiği için güvenlik tehditlerini göz ardı edebilecek ve onun yerine iç siyasete odaklanabilecek bir lükse sahip olduğuna inanıyor. Güç ve güvenlik değil, zenginliğini artırma gayretinde. Obama Irak ve Afganistan gibi maliyetli görevleri terk ederek ve Amerika’yı içeride inşa ederek bunu yapmayı denedi. Trump ise diğer ülkelere hesap keserek bunu yapmaya çalışıyor. Suud’a silah satıyor. Çin’i sıkıştırıyor. Çin’in serbest ticaretten faydalanmasına engel olmak istiyor. En fazla kendi faydalanıyor olmasına rağmen Çin’in ikinci en fazla faydalanan aktör olmasına bile tahammülü yok. Bu tür ticari değeri olan işlemlere önem verirken, bunun dışındaki güvenlik meselelerinde son derece umursamaz bir tavır takınıyor. İran’la imzalanmış olan ve uluslararası istikrar ve güvenliğe katkı sunan bir anlaşmayı bile umursamazca bozmakta bir beis görmüyor. Bu umursamazlık sadece Trump’a has bir hal de değil. Yukarıda bahsedildiği gibi Obama da benzer bir tavır içindeydi. Mesela Suriye’de Rusya’nın böylesine güçlenmesini zerre kadar önemsemedi. Hatta ona yol bile verdi. Böylece Suriye kilitlenecek, Türkiye ve Rusya gibi taraflar birbirine düştüğü için birbirini zayıflatacaktı. Kenardan izleyen Amerika bu ülkeler bataklıkta zayıflarken göreli olarak kâra geçmiş olacaktı. Yani Obama’nın temel hedefi de kâra geçmekti. Amerikan güvenliği adına hiçbir endişesi yoktu.
Amerikan tarzı: İzolasyonculuk, umursamazlık ve halden anlamazlık Ama bu, sadece Trump ve Obama’ya has bir hal de değil. Washington çevrelerinde, siyaset elitlerinde yıllardır benzerleri tekrarlanan görüşler de bu hale uygun. Washington’da yıllardır kime dokunsanız Amerika’nın gereksiz savaşlara katılmasından şikayet eder. Çin’in uluslararası düzenden kârlı çıktığından şikayet eder.
Hatta daha derine indiğinizde bu halin tüm Amerikan toplumunda yaygın biçimde var olduğunu görürsünüz. Zira Obama ve Trump bahsi geçen siyasi hali savunarak seçim kampanyası yürüttüler. Obama Bush’un zarara uğrattığı Amerika’yı diriltme sözü verdi. Irak’tan ve Afganistan’dan çekilip Amerika’yı zengileştireceğini söyledi. Trump daha da öteye geçti. Amerika’yı daha büyük yapmak için tüm dünya düzenini ateşe verebileceğini söyledi. Bu iki iddia da Amerikan toplumundan ciddi destek buldu. Çünkü Amerikan toplumu da kendini güvende hissediyor. Aslında kendisine meydan okuyacak bir gücün varlığını hep biliyor. Çin’in yükselişi hikayesi gibi hikayeler 1960’lardan beri anlatılıyor olmasına rağmen gerçekleşmeyen hikayelerdir. Amerikan halkı refah içinde dünya siyasetini umursamamak için her türlü şansa sahip.
Öylesine bir hal ki bu, sistemden en fazla faydalanan ülke olmasına rağmen en fazla şikayet eden ülkedir. Mesela 2003 Irak işgalinden Iraklılar bile bu kadar şikayet edemedi. Iraklıların ülkesi çöktü, yüzbinlerce insan öldü. Milyarlarca dolar zarar edildi. Irak talan edildi. Paramparça oldu. Ancak Amerikalıların 4 bin 500 ölüsü kadar konu olmadı. Filmi yapılmadı. Acısı çekilmedi. Haberi yapılmadı. Amerika NAFTA sayesinde hem ticari olarak çevre ülkeleri kendine bağımlı hale getirdi hem de en fazla kârı elde etti. Ancak hiçbir ülke NAFTA’dan Amerika kadar şikayetçi olmadı. Bugün Latin Amerika ülkelerinin hepsi Amerika’nın doğrudan kontrolü altında. Kontrolden çıkmaya çalışan Brezilya gibi ülkelerde yargı darbeleri yapıldı. Kontrol edilemeyen Venezula gibi ülkelerde korkunç ekonomik krizler üretildi. Ama bugün Venezuela’nın Amerika’dan çektiği değil, Venezuela’nın kötü yönetimi şikayet konusu ediliyor. NATO, Rusya’nın burnunun dibine kadar girdi. Doğu Avrupa’da yıllarca Amerika yanlısı darbeler yapıldı. Hatta bu iş Gürcistan ve Ukrayna’ya kadar uzandı. Putin cevap verince Amerika Rus yayılmacılığından yakındı. Putin’in eski Sovyet İmparatorluğu hayali kuran bir psikopat olduğu söylendi. Almanya Amerikan işgali altında ama Amerika Almanya’nın NATO bütçesine yeterince katkı sunmadığından yakınır. Ama bütün bunlara rağmen Amerika hiç bedel ödemez. Ama yine de en çok Amerika şikayet eder.
Bu hal Amerikan izolasyonculuğu nedeniyle Amerika’da geleneksel bir tutumdur. On dokuzuncu yüzyıl boyunca Amerikalılar bu duyguyla hareket ettiler. İngiltere serbest ticareti bir sömürgeci olarak sürdürürken, Amerika onun sırtına binerek yaptığı ticaretle kâra geçti. Büyüdükçe büyüdü. İngilizler masraflı savaşları yaparken, Amerikalılar kârlı ticareti yaptı. Birinci Dünya Savaşı sonunda Avrupa çöktü. Amerika liderlik için sahneye çıktı. Wilsoncular tüm dünyayı kontrol etmeye kalkmışken ve dünyaya barış, demokrasi vaazı verirken, onların ülke içindeki karşıtları eski güzel izolasyoncu günlere dönmenin peşindeydi. Ve istediklerini aldılar. Dünya siyasetinin ne yöne gideceğini zerre kadar önemsemeden kendi kurdukları Milletler Cemiyeti’ni terk ettiler. Hastalıklı Avrupa siyasetinden uzak durup para kazanmanın peşine düştüler. Öylesine ki, İkinci Dünya Savaşı’nın en kritik anlarına kadar müdahale etmek bir yana, daha fazla silah satarak zenginlik artırmanın peşinde oldular. Savaşa dahil olduktan sonra bile ancak Sovyetlerin Almanya’yı bütünüyle elde etme ihtimali doğduğunda karşı adım attılar. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Soğuk Savaş başlarken, ilk günden itibaren Sovyet Rusya’yı köşeye sıkıştırmak için her türlü adım atıldı. Ortada Varşova Paktı falan yokken, NATO kuruldu. Marshal Planı’yla ülkeler Amerikan merkezli bir siyasete sürüklendi. Bretton Woods sistemiyle ekonomi kontrol altına alındı. Soğuk Savaş sonrası daha da kontrolsüz hareket edebilme şansına sahip oldu. İki kutuplu sistemin zincirlerinden kurtulan Amerika gücünü dünyanın dört bir tarafında denedi. 2009 ekonomik krizinde maliyet yüksek çıkınca işgal ettiği ülkeleri ve bölgeleri suçlamaya başladı. Zaten Obama ve Trump iktidarlarını doğuran hava da o tarihte doğdu. Genel izolasyonculuk, umursamazlık ve halden anlamazlık hep bir Amerikan tarzıydı. Ancak 2009 ekonomik krizi ve Irak Savaşı sonrasında tekrar şlddetli bir hal aldı. Sonuç olarak bu toplum önce Obama’yı çıkardı. Yetmedi Trump’ı sahneye sürdü.
Kimse uluslararası sistemin mevcut krizi için Trump’ı suçlamasın. Trump bu Amerikan toplumunun bir ürünüdür. Tüm umursamazlığı, tüm küstahlığıyla bir gerçekliğe karşılık gelmektedir. Amerikan profilini gayet başarılı biçimde yansıtmaktadır. Bırakın telaşla karar almayı, dünya yıkılsa umrunda olmayacak bir tavırla hem her ülkeyi tehdit ediyor, hem bunların bir araya gelme ihtimalini göz ardı ediyor hem de kendi kurduğu uluslararası düzeni ateşe veriyor. Önemsediği şey iç siyaset. Amerikan kıtası. Çünkü dışarıdaki maliyet katlanılabilir bir maliyet gibi görülüyor.
Bunun yanlış bir hesap olma ihtimali hep var. Belki gerçekten Amerika kendine bu kadar fazla güvenerek büyük hata yapıyor olabilir. Belki böyle davrandığı müddetçe kendi çöküşünü getirebileceği de iddia edilebilir. Ancak henüz o noktada değiliz. Ne Amerikalı siyasetçiler ne bürokratlar ne de Amerikan toplumu böyle bir algıya sahip. Aslında böyle bir algıyı destekleyecek yeterli gösterge de yok. Bakmayın zaman zaman Amerikan akademisinde ve siyasetinde “Amerikan çöküşü” başlıklı yazılar yazıldığına, konuşmalar yapıldığına. Aynı hikaye on yıllardır anlatılır. İlk kez 60’lı yılarda ortaya saçılan bu söyleme göre Amerika 70’lerde çökecekti. Ama 80’lerde tekrar doğdu Amerika. Doksanlarda tek güç haline geldi. Ama 90’larda bile bu çöküş hikayesi anlatıldı. O da gerçek değildi. Japon mucizesi hiçbir zaman gerçek olmadı. Şimdi Çin aday gösteriliyor. Halbuki Çin’in öylesine stratejik ve yapısal sorunları var ki, anlatmakla bitmez. Bu apayrı bir ampirik değerlendirmenin konusudur.
Amerika gerçekten bir güvenlik tehdidi hissetmiş olsa ya güvenlik ya da güç arayışına düşerdi, zenginlik arayışına değil. Amerika’ya dair değerlendirmeler yaparken bu gerçeklik üzerinden hareket etmeyen her analiz kendini çıkmaz sokakta bulur. Boş inançlar veya umutlu beklentiler çerçevesinde Amerika’nın çöktüğü gibi bir önyargı üretilecek olursa bu yanlış hesabı yapmanın bedeli olur. Bir kimsenin düşmanını küçümsemesi yapabileceği en büyük hatalardan biridir. Ancak gücünün abartılması da aynı derecede hatalı bir yöntemdir. Evet Amerika hâlâ tek süpergüç. Ancak bir değil 200 ülkeyle ve çok daha fazla sayıda konuyla baş etmek zorunda. Hiçbir aktör kâdir-i mutlak değildir.
Türkiye özgürleşmesini tamamlama yolunda Mesela Amerika sadece Türkiye’yle başbaşa kaldığına Türkiye için hiç de hoş olmayan sonuçlar doğar. Ancak Amerika’nın tek sorunu Türkiye’yle değil. Dolayısıyla buraya uygulayabileceği baskının bir üst sınırı var. Rusya, İran ve Çin gibi ülkelere bile saldırmayan Amerika Türkiye’ye savaş falan açacak değil. Evet, darbe yapanları organize edebilir. Onlara destek verebilir. Koruma sağlayabilir. Ancak Türkiye direndikçe deviremez. Suriye’de Rusya’ya karşı Türkiye’yi yalnız bırakabilir. Ama Türkiye Rusya’yla müzakereyi becerebildiği müddetçe Suriye’deki güvenliğini yeniden inşa edebilir. Bu örneğin de gösterdiği gibi, böylesi bir süpergüçle baş etmenin yolları vardır. En garantili yöntem onu ne tek dost ne de tek düşman olarak görmektir. Eğer tek dostunuz olursa yalnız bırakır, tek düşmanı olursanız ciddi zarar verir. Mümkün olduğunca başka hedeflere yüklenmesi tercih edilir ama peşine takılmaktan da kaçınılır.
Amerika tüm dünyayla böylesine kriz süreçleri inşa ettiği için Türkiye adına da bunun devam edeceğini öngörmek lazım. Amerika bu umursamaz tavrını sürdürdüğü müddetçe Türkiye Amerika’nın her türlü isteğine boyun eğse de krizler bitmeyecektir. Hep yenileri çıkacaktır. Çünkü sorunun bizatihi kendisi Amerika’dır. Amerikan umursamazlığı ve küstahlığı FETÖ’yü de Suriye’yi de doğuran haldir. Vize kararının kaynağıdır. Brunson davasındaki ciddiyetsizliğin göstergesidir. F-35’ler ve S-400’ler etrafında kopartılan fırtınanın sebebidir. Türkiye hem Amerika’yla hem de diğerleriyle olmak istedikçe Amerika ‘ne benimle ne de bensiz’ tutumunu benimsemeye devam edecektir. Türkiye’ye ne yardımcı olacaktır ne de başkasıyla iş yapmasını kabul edecektir. Her meseleyi krize çevirmek isteyecektir. Türkiye gibi bir ülkenin böyle bir sorunla uğraşmasının en iyi yolu da yine sorunun kaynağındadır. Amerika umursamazlığıyla dünyayı sallayıp Türkiye’ye zarar verirken, Türkiye bu umursamazlıktan faydalanarak kendi dik duruşunu sürdürebilir. Çünkü bir davranışın maliyeti artıp elde edilebilirliği azaldıkça bu umursamaz aktörün ona yönelik kararlılığı da azalacaktır. Amerika için Suriye haritada bir ülkedir. Türkiye içinse ölüm-kalım meselesidir. Kararlılık dengesi genelde güç dengesinin tersine çalışır. Güçlüler daha az maliyete bile katlanmak istemezlerken, onlar kadar güçlü olmayanlar her şeyi göze almak zorunda kalabilirler. Döviz kurlarının yükselmesi gibi maddi zararlar çok can yakıcı olmasına rağmen öldürücü değildir. Bu gibi salvoları atlattıkça Türkiye özgürleşmesini tamamlama yolunda ilerleyecektir. Türkiye her bir krizde yeniden müzakereye oturmalı ama teslim olmamalı. Almadan vermemeli.

4 Ağustos 2018 Cumartesi

Son Dakika! Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu'ndan ABD'ye Gözdağı

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu'ndan ABD'ye Gözdağı: Türk Milleti Tehditlere Boyun Eğmez Son dakika! Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, ABD ile yaşanan rahip Brunson krizine dair yaptığı açıklamada, "Türk milleti tehdide boyun eğmez, ters teper. Sorunların müzakereyle ve diyalogla çözüleceğine inanıyoruz." dedi.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, ABD ile Rahip Brunson krizine dair açıklamasında, ''Tehdit dili ile değil uzlaşı ve müzakere ile çözeceğiz'' dedi

"SORUNLARI DİPLOMASİ İLE ÇÖZER İŞİMİZE BAKARIZ"

Çavuşoğlu, yaptığı açıklamada, ''Yaptırım yaparsan, yaptırım görürsün. Türk milleti yaptırıma boyun eğmez, tam tersi sen de yaptırım görürsün. Tehdit diliyle bir sonuç elde edilebildi mi? Singapur'da Pompeo ile görüşmemiz son derece yapıcı geçti. Böyle olması gerekiyor. Sorunlar var mı var, çözmek istiyorsanız oturalım çözelim. Sorunları diplomasiyle çözer işimize bakarız. Dünyamızın bölgemizin en çok da ABD'nin pozitif gündeme ihtiyacı var. Dayatmayla tehditle değil uzlaşı diplomasi müzakere ve iyi niyetle çözebileceğimizi düşünüyorum.'' ifadelerini kullandı.

27 Ağustos 2018 Pazartesi

ABD derin devletinin piyonu Trump

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD derin devletini ‘Neocon paralel yapı’ olarak özetleyen Güvenlik ve Strateji Uzmanı Hüseyin Bayazıt, Trump’ın ABD derin devletinin piyonu olduğunu kaydetti. Bayazıt, kur savaşları üzerinden güç gösterisine girişen Neoconların çöktüğünü vurguladı.


Amerika’da, Başkan Donald Trump’ın “görevden azledilmesi”ne yönelik tartışmalar artarken, Güvenlik ve Strateji Uzmanı Hüseyin Bayazıt yaşanan süreci, 15 Temmuz’da Türkiye’deki parmağı açıkça görülen Amerikan derin devletinin Trump üzerindeki etkisini arttırmak suretiyle yaptığı planlamalar olarak değerlendirdi. Bayazıt, Amerikan derin devletinin Trump üzerindeki etki ve müdahaleleri ile Türkiye’ye yönelik planlarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

NEOCON PARALEL YAPI

Amerikan derin devletini, FETÖ’nün yanısıra PKK ve DEAŞ gibi terör örgütlerini de taşeron olarak kullanan Neocon paralel devlet yapılanması olarak özetleyen Bayazıt, “Uluslararası sistemde 15 Temmuz önemli bir dönüm noktasıdır. Neoconların çizdiği plan Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türk milleti tarafından bozuldu. FETÖ eliyle gerçekleştirilen askeri kalkışma, Neoconların çizdiği bir plandı ve buradaki başarısızlık, Amerika’nın itibar ve hegemonyasını zedeledi” dedi.

TRUMP KONU MANKENİ

Amerikan derin devletinin düşmanca tutumunun Türkiye’yi doğu bloğuna ittiğinin yadsınamaz bir gerçek olduğunu vurgulayan Bayazıt, Trump’ın bu süreçte derin devletin konu mankeni haline geldiğini söyledi. Trump’a seçimleri de senaryo dahilinde kazandırdıklarını kaydeden Bayazıt şöyle konuştu: “Amerika’da Trump karar veremez, onun önüne seçenekler konulur. Amerika’daki sistemde söz sahibi kimse kararı da o verir.”

ARTIK DEDİĞİNİ YAPTIRAMIYOR

Bayazıt, Amerika’nın ekonomik yaptırımlar ve Türkiye ile ilişkileri geren son dönem politikaları konusunda şu değerlendirmelerde bulundu: “Bugün baktığımızda, küresel Atlantik temelli Neoconların çizdiği sistem çöküyor. Doları manipüle ederek, kur savaşları üzerinden güç gösterisi yapıyor, bunu da başaramıyorlar. Çünkü yapılan hiçbir şey yasalara uygun değil, uluslararası anlaşmalara zıt. Amerika önceden dediğini yaptırıyordu ama artık yaptıramıyor.”

İDLİB'İ KAŞIYORLAR

Güvenlik ve Strateji Uzmanı Hüseyin Bayazıt şunları söyledi: “Amerika, Neocon politikası sonucu Türkiye’yi kaybetti. Türkiye’yi Avrasya eksenine itti. Bu da Amerika’ya bu bölgede kaybettirdi. Bugün hiçbir konuda güven vermiyor. Münbiç sözünden de çok umutlanmamalıyız. Amerikan derin devleti bir yandan ekonomi üzerinden saldırırken, bir yandan da başka yollar deniyor. Bugün Türkiye’yi içeriden karıştıramayacağını biliyor. Bu kez Türkiye’de istikrarsızlık oluşturmak için dışarıdan müdahale etmeye çalışıyor, İdlib’i karıştırıyor. Amaç, Türkiye’nin dışarıdaki konumunu manipüle ederek içte dengesizlik oluşturmak, sonra da kurtarıcı rolüne soyunmak. Erdoğan’ı deviremiyor, Suudiler üzerinden darbe kehanetleri yaptırıyorlar.”

KÜRESEL BOYUTTA KAYBEDEN ABD

Bugün sadece Türkiye’de değil küresel anlamda büyük bir gerginlik olduğunu belirten Hüseyin Bayazıt, şöyle konuştu: “Bu gelişmelerden hiç kimse memnun değil. NATO’daki İngiliz uçakları Romanya’dan kalkan Rus uçaklarının önünü kesmeye başladı. Amerika agresifleşiyor. Yeni ittifakların mesajları daha yüksek tondan veriliyor. Önemli bir bölgede olan Türkiye’nin tarafı merak ediliyor. Türkiye’nin Rusya ile artan üst düzey görüşme trafiği ve ASEAN Zirvesi’nde ortaya konulan tutum, modern ipek yoluna sadece Türkiye’den değil, batılı ülkelerin de ilgisini gösteriyor. Artık uluslararası ilişkileri anlama parametreleri çok başka. Artık çözümler askeri değil. Dünya dengesinin yeniden kurulduğu bir dönemdeyiz. Sadece Türkiye değil herkes bu dönemde geriliyor. Hangi gerilimi çıkarırlarsa çıkarsınlar, Türkiye bölgesinde küresel etkisi olan önemli bir aktör. Ve yeni dengelerde de büyük güç olarak yerini almıştır. Bu denklemde kaybeden de Amerika’dır.”

Trump’a Türkiye uyarısı: Felaket olur!


Eski NATO Komutanı Amiral Stavridis, “Trump, NATO’ya büyük katkı yapan Türkiye’nin önemini anlamalı. Kriz diplomasiyle çözülebilir. Türkiye’nin ayrılması NATO için felaket olur” dedi
ABD Başkanı Donald Trump'ın Türkiye aleyhine attığı tek taraflı adımlar ve tehdit politikası ABD'de de tartışma yarattı.
NATO'nun eski Avrupa Müttefik Yüksek Komutanı Amiral James Stavridis, Bloomberg'e geçen hafta verdiği mülakatta, rahip Andrew Brunson krizinin ancak diplomatik yollarla çözülebileceğini söyledi. Stavridis, Trump'ın Brunson konusunda adımlar atarken Türkiye'nin NATO ittifakı için öneminin gözden kaçırılmaması gerektiğini belirtti.

'RUSYA ALARMI'

Türk ordusunun Afganistan'dan Libya'ya kadar NATO'ya yaptığı katkıları gözlerinle gördüğünü belirten Stavridis şöyle konuştu: "Bu soruna bir numaralı çözüm, Türkiye'ye bir büyükelçi atamak. Hala orada elçimiz yok. Bu meseleyi diplomatik bir şekilde çözmeliyiz." Türkiye'nin NATO'dan ayrılması ihtimalini yüzde 10 gördüğünü belirten Stavridis, bu olasılığın tartışılmasının kendisini şoka uğrattığını çünkü bunun oldukça kaygı verici bir gelişme olacağını söyledi. Türkiye'nin son günlerde Rusya ile yakınlaşmasının endişeleri daha da artırdığını belirten Stavridis, Türkiye'nin NATO'dan ayrılmaması için gerekçeleri de şöyle saydı: "Birincisi kapasitesi. Türkiye, NATO'daki en büyük ikinci orduya sahip. İkincisi jeopolitik açıdan en sorunlu bölgenin sınırında oturuyorlar. Üçüncüsü sembolik olarak, bugüne dek çok önemli bir şekilde öne çıkacak bir ülke NATO'dan ayrılmadı. Bu NATO için felaket olur."

ABD TARİHİNİN ÜÇÜNCÜ KRİZİ

ABD Başkanı Trump'ı, temmuz ayında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptığı görüşme sonrasında kendisini "vatan hainliğiyle" suçlayan ve bu nedenle gizli belgelere erişimi engellenen eski CIA Başkanı John Brennan'ın verdiği bir röportajda, "Trump'ın iç savaş ve devrim savaşlarından sonra ülke tarihinin yaşadığı en büyük kriz olduğu" yorumunu yaptı. HBO kanalında yayımlanan komedyen Bill Maher'in sunduğu programa katılan Bennan, "Durum iyiye değil, kötüye gidecek. Trump hala ABD Başkanlığı yetkilerini elinde tutuyor ve ülke içinde veya dışında yurtdışına yönelik bazı maceralara girebilir. Bu askeri veya başka şekillerde olabilir. Yaptığı şey, bu ülkeyi bölmek" dedi.

HİZMETÇİSİNDEN ÇOCUĞU MU VAR?

ABD Başkanı Donald Trump'ın 1980'lerde hizmetçisiyle yaşadığı ilişkiden bir çocuğu olduğu iddiasını ortaya atan eski kapıcısı Dio Sajudin'in avukatı Marc Held, müvekkilinin Trump'a yakın The National Enquirer dergisiyle anlaşması gereği kimseye konuşmadığını, ancak artık bu anlaşmadan muaf olduğu için konuşmakta özgür olduğunu bildirdi. Trump'a yakın The National Enquirer dergisi para karşılığı bu iddiayı yayınlama hakkını aldığına dair Sajudin ile bir anlaşma yapmış ama daha sonra yayımlamayarak Sajudin'i susturmuş olmuştu. Avukat Held, derginin bağlı olduğu American Media Inc. (AMI) ile görüşülerek sözleşme iki taraflı iptal edildiğini söyledi.

8 Aralık 2018 Cumartesi

Türk-Amerikan ilişkilerinde kriz: Neden, nasıl ve nereye?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


2018 yazında zirveyi gören Türkiye Amerikan ilişkilerindeki kriz, son birkaç ayda yatışma emareleri gösterse de, bu beş yıllık krizin Türk-Amerikan ilişkilerine etkisi uzun süre daha devam edecek.





İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Türkiye ve ABD arasında yapılan ittifak “sözleşmesi” tarihinin en uzun süreli krizlerinden birini yaşıyor. 2013’ün ikinci yarısıyla birlikte başlayan kriz dönemi beşinci yılını geride bıraktı. Üstelik öncekilerle karşılaştırıldığında, bu yeni kriz sadece uzun süre devam etmedi, aynı zamanda artan bir şekilde tırmandı ve 2018 yazında zirveyi gördü. Son birkaç ayda yatışma emareleri gösterse de, bu beş yıllık krizin Türk-Amerikan ilişkilerine etkisi uzun süre daha devam edecek. Peki, bu kriz neydi, nasıl gelişti, öncekilerden neden farklıydı ve muhtemel etkileri neler olacak? Yazının geri kalanı bu soruya bazı cevaplar verme çabasıdır.

Kriz nasıl başladı?

2011 yılında Türkiye’nin Brezilya ile birlikte İran’ın “nükleer sorununa” çözüm bulma girişimi ve ardından ABD’ye rağmen BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a yönelik ambargo kararına Ankara’nın “hayır” oyu kullanması bir güven bunalımına neden olmuştu. Fakat bu durum, 2013 yılı sonuna kadar ciddi bir krize dönüşmedi. 17/25 Aralık (2013) operasyonlarında Halkbank’ın hedeflerden biri olması, Türkiye’nin ABD’nin tepkisine ve uyarılarına rağmen İran’a yönelik ekonomik ambargoyu delme politikasını gündemin üst sıralarına taşıdı. Türkiye’deki hükümet 17/25 Aralık’ı ve Halkbank etrafında yaşanan gelişmeleri, ABD’nin bir cezalandırma operasyonu olarak gördü. 2013 yılı ikili ilişkilerde bir başka önemli krize daha sahne oldu. Ankara ile Washington arasında, Suriye’de hangi muhalif gurupların destekleneceğine yönelik görüş ayrılıkları başladı. Bu görüş ayrılığı zamanla, ABD’nin Türkiye tarafından PKK’nın uzantısı olarak görülen ve terör örgütü olarak kabul edilen PYD’yi desteklemesine kadar vardı.
2014 yılı Suriye’deki görüş ayrılığını çok daha derinleştirdi. DEAŞ’ın PYD’nin kontrolündeki Kobane’yi kuşatması sırasında, PYD’yi terör örgütü olarak görmesi nedeniyle, ABD basını Türkiye’yi üstü örtülü olarak DEAŞ’ı desteklemekle suçladı. Bu suçlamayla paralel şekilde, ABD yönetimi de DEAŞ ile mücadele stratejisi olarak PYD’yi açık bir şekilde desteklemeye başladı. Dış politikada bunlar yaşanırken, 17/25 Aralık’ın ardından FETÖ’nün (bürokrasi başta olmak üzere) basın ve ekonomi aygıtlarına yönelik operasyonlar düzenlenmesi, ABD nezdinde “temel hakların ihlali” şeklinde karşılık buldu. Bu sebeple Amerikan yönetimi, FETÖ lideri Fetullah Gülen’i Türkiye’ye iade etmeyi reddetti. Dolayısıyla, ABD bir taraftan Türkiye’nin ulusal güvenlik kaygılarını tırmandıracak bir politika izlerken, diğer taraftan da (demokratik bir devletten otoriter devlete kayış iddiasıyla) Türkiye’nin uluslararası statüsünü tahrip eden bir söylemi besledi.

Kriz neden tırmandı?

Önce İran, daha sonra Suriye konusunda Türkiye’nin açık ettiği otonomi arayışı, ABD’yi neden rahatsız etti? Truman doktriniyle birlikte Türkiye ve ABD arasında basit bir sözleşme yapılmıştı. Buna göre, ABD Türkiye’nin Sovyetler Birliği’nden kaynaklanan güvenlik kaygılarını giderecek, Türkiye de dış politikadaki otonomisinin bir kısmını ABD’ye devredecekti. Dolayısıyla Türk dış politikası önemli ölçüde ABD’nin belirlediği ilkeler ve çizdiği sınırlar doğrultusunda şekillendi. Bu ilke ve sınırlar Kıbrıs konusunda ABD ile Türkiye’yi karşı karşıya getirince, Ankara dış politikadaki otonomisini genişletecek şekilde, Washington ile yaptığı ilk sözleşmeyi bazı noktalarda revize etti. 1960 ve 1970’lerde yaşanan krizler iki nedenden dolayı, tırmanmak yerine Türkiye lehine revizyonla sonuçlandı. Birincisi, Türkiye hiçbir zaman Sovyetler Birliği’ni güvenlik ihtiyaçlarını karşılayacak bir muhatap olarak görmedi ve ABD ile yaptığı güvenlik sözleşmesine sadık kaldı. İkincisi, ABD Soğuk Savaş ortamında, Türkiye’yi yaşanan bütün krizlere rağmen kaybedilmeyecek bir müttefik olarak gördü.
2013 sonrası kriz iki nedenle yatışmak yerine tırmanmaya devam etti. Birincisi, Rusya önce Gürcistan müdahalesi daha sonra Suriye ve Ukrayna müdahaleleriyle, Türkiye’nin etrafındaki bölgede ABD’nin askeri operasyon tekelini önemli ölçüde kırdı. Bu durum Rusya’yı, ABD ile kriz yaşayan bölge ülkeleri için güçlü bir dengeleyici konumuna taşıdı. Türkiye bir taraftan ABD ile ters düştüğü konularda (örneğin Suriye krizi) Rusya ile çalışırken, diğer taraftan da güvenlik temelinde işbirliğine (S-400 satın alımı) gitti. Diğer bir ifadeyle, ABD Türkiye’yi çıkarları dışında adım atmaya zorladıkça (PYD ile ilişkiler, Gülen’in iadesi, F-35 satışındaki pürüzler gibi), Ankara Moskova’yı bir dengeleyici olarak devreye sokma yoluna gitti. Bu nedenle, yani Rusya’nın bir dengeleyici olarak mevcudiyeti sayesinde, Türkiye ABD’den gelen otonomi kısıtlayıcı talepleri geri çevirdi ve otonomi arayışındaki ısrara devam etti. Dolayısıyla kriz, yatışmak yerine, özellikle 2016 darbe girişiminden sonra tırmanmaya devam etti ve 2018 yazında ABD’nin Türkiye’ye koyduğu ekonomik yaptırımlara kadar vardı.
İkincisi, ABD politikalarının (Gülen’in iadesi meselesi ve New York’taki Rıza Zarrab ve Halkbank davası gibi) hükümet açısından bir “varoluş” meselesine dönüşmesi, krizi çözmenin maliyetini Türkiye’deki iktidar açısından fazlasıyla yükseltti. 17/25 Aralık’ın hükümeti devirmeye yönelik bir operasyon olarak görülmesi ve bu operasyonun temel sorumlusu olduğu düşünülen Gülen’in ABD’de kalmaya devam etmesi “varoluş kaygısını” başlatan gelişme oldu. Daha sonra ordudaki Gülen destekçilerinin düzenlediği darbe girişimi ve ardından ABD ile Gülen’in iadesi konusunda yaşananlar, krizi hükümet için bir “beka” sorununa dönüştürdü. Krizi çözme maliyetinin aşırı yüksek olması, risk almanın maliyetini düşürdü ve hükümet (bekası ile karşılaştırıldığında) krizin beraberinde getirdiği ekonomik ve siyasi maliyetleri daha tercih edilebilir gördü.

Krizin neresindeyiz?

Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan New York Times için Ağustos 2018’de yazdığı bir yazıda şu ifadeleri kullandı: “Çok geç olmadan önce, Washington ilişkimizin asimetrik olabileceği yanılgısından kurtulmalı ve Türkiye’nin alternatifleri olduğunu kabul etmeli”. Bu ifade iki şeyi açık şekilde deklare ediyor. Birincisi, Türkiye ile ABD arasındaki (ilkinin otonomisini sınırlayan) ittifak ilişkisi revize edilmelidir. Bu revizyonun yapılması hususunda Türkiye alternatif ittifakları gündeme getirecek kadar kararlıdır. Bu yazıdan sonra Türk-Amerikan ilişkilerinde yatışma emareleri olarak görülebilecek birçok gelişme yaşandı. Türkiye uzun süredir tutuklu olan Pastör Andrew Brunson’u serbest bıraktı. Ankara ve Washington bazı bakanlara uyguladıkları yaptırımları karşılıklı olarak kaldırdı. Türkiye Trump’ın İran’a yönelik yeniden başlattığı ekonomik yaptırımlardan muaf tutuldu. Fakat krizin ana konuları hâlâ çözüm bekliyor: Gülen’in iadesi, Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın durumu, Halkbank’a yönelik yaptırımlar, ABD’nin PYD’ye devam eden askeri yardımları, Türkiye’deki hükümetin uluslararası düzlemde karalanan imajı, ve en önemlisi de S-400 ve F-35lerin durumu.
Krizin ana konularında bir ilerleme olmaması, Erdoğan’ın yazısıyla birlikte düşünüldüğünde, mevcut duruma ilişkin iki temel tespit yapmayı mümkün kılıyor. Birincisi, Türkiye’nin otonomisi dışında vereceği tavizler ABD’nin tavizleriyle aynı büyüklükte değil. Dolayısıyla bir tavizler asimetrisi durumu söz konusu. Brunson’un serbest bırakılmasından sonra, yukarıdaki sorunları lehine çözebilmek için, Türkiye üçüncü ülkelerle olan ilişkilerini (Rusya ile olan yakınlaşma) pazarlık masasına koyabilir. Fakat bu ilişkiler, otonomi imkanını ortaya çıkaran temel dinamik, diğer bir ifadeyle krizlerin temel sebebi olduğu için, böyle bir taviz, otonomi arayışından vazgeçmek anlamına gelebilir. İkincisi, krizin çözümü değil de, kontrolden çıkmamak kaydıyla devam etmesi Türkiye için daha makul bir seçenek mi? Diğer bir ifadeyle, krizin temel konularını çözmedeki zorluk, krizin devamını, kriz öncesi duruma dönmekle kıyaslandığını daha mümkün bir seçenek kılıyor.

Kriz nereye evrilir?

Krizin önünde kabaca üç temel seçenek bulunuyor: ABD ile ilişkilerde kriz öncesine dönmek, Türkiye’nin Rusya eksenine kayması ve krizin iniş ve çıkışlarla devamı. Kriz öncesine dönmek iki farklı şekilde olabilir. Birincisi, Türkiye’nin saldırgan bir şekilde bölgeye dönen Rusya’yı dengeleme hususunda değerli bir müttefik olduğunu kabul eden ABD, tahrip olan statüsünü yeniden onarmak ve güvenlik kaygılarını yatıştırmak (Gülen’in iadesi ve PYD’ye desteğin sonlandırılması gibi) yoluyla Türkiye’yi kazanabilir. İkincisi, Türkiye’nin Rusya kartını kaybetmesi, Ankara’yı kriz konularında taviz vermeye zorlayabilir. Fakat bu krizlerin hükümet için temelde bir beka sorunu olduğu düşünülürse, maliyeti çok yüksek bir geri dönüş olur.
İkinci seçenek, yani Rusya eksenine kaymak, cevap bulunması zor bazı riskler taşıyor. Birincisi, ABD’nin güvenlik şemsiyesi ortadan kalktığında Rusya aynı “iyiliksever” siyasetini devam ettirecek mi? Hemen yanı başındaki büyük bir güçle yalnız başına kalmak, uzaktaki bir güçle ittifakta verilen otonomi tavizinden daha büyük bir tavizi gerektirebilir. Rusya’nın Gürcistan ve Ukrayna politikası, Türk karar vericiler için ürkütücü bir analoji olarak ortada duruyor. İkincisi, Rusya’nın bölgeye alternatif olarak dönüşü ne kadar sürdürülebilir bir geri dönüştür? Diğer bir ifadeyle, Rusya’nın göreli zayıf ekonomisi askeri angajmanlarını sekteye uğrattığında, ABD ekseninden çıkmış Türkiye Washington’un gazabını nasıl bertaraf edebilecektir? Bu iki temel belirsizlik Rusya eksenine kayma seçeneğini önemli ölçüde zayıflatıyor.
ABD ile, bir eksen kayması yaşamaksızın, krizin devamı iki temel sebep dolayısıyla daha muhtemel görünüyor. Birincisi, yukarıda belirtildiği gibi Rusya eksenine kaymak fazlasıyla riskli, ABD ile yeniden kriz öncesi aşamaya dönmek ise fazlasıyla maliyetli. İkincisi, bir tercih yapmaktan ziyade bölgede Rusya ve ABD arasındaki rekabeti kullanmak, otonomi artışını mümkün kılabilecek en makul seçenek. Rusya’nın saldırgan siyasetine devam etmesi, ABD’yi ve genel olarak Batı’yı Türkiye’ye taviz verme hususunda zorlayacaktır.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html