BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Başkan Trump sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Başkan Trump sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

15 Eylül 2018 Cumartesi

Türk-Amerikan ilişkileri

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Trump büyük ihtimalle en az iki sene daha başkan kalacağı için, ABD'nin Türkiye'ye yönelik politikalarında büyük bir değişim bekleyemeyiz.
ABD'de Kasım ayında yapılacak ara seçimler yaklaştıkça, Donald Trump yurtiçi haberlere giderek daha çok kulak kabartıyor. Bu nedenle, öngörülmüş olması gerektiği gibi, Trump'ın Türk hükümetiyle ve rahip Brunson'ın tutukluluk halini devam ettiren Türk yargısıyla meşguliyeti ancak iki hafta sürebildi. Türk liderliğini zorbalıkla bezdiremeyeceği ve Türk ekonomisinin liraya zarar vermeye yönelik aşikar bir siyasi girişimden sağ çıkacağı da kendisine ayan olunca Trump hızla başka konulara yöneldi.
Geçtiğimiz 18 ay boyunca Trump, siyasi açıdan her ne zaman çıkarlarına uygun bulduysa, bir konudan diğerine atlama eğilimi gösterdi. Belli bir konu siyaseten veya medya sahasında arzu edilen neticeyi veremediğinde, bu konuda arzu ettiği neticeyi vermesini umut ettiği başka bir konu, genellikle sabah erken saatlerde atılan “tweet”lerle alelacele kamunun gözüne sokuldu. Trump yönetimini sarıp sarmalamış bulunan kaos, Türk yetkililer sakin kalarak Türk ekonomisini koruyacak ölçülü adımlar attığı takdirde, netice itibariyle fırtınanın bir müddet sonra dineceği anlamına geliyordu. Bu adımları attılar ve fırtına da geldi geçti. Fakat özellikle Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton'ın ve Başkan Yardımcısı Mike Pence'in kendisine Türkiye'yle ilgili iğvalar vermeye devam ettiğinden emin olabileceğimiz için, bu aynı kaosun şu anlama geldiğini de söyleyebiliriz: Trump hemen hiçbir uyarıda bulunmadan, fevri bir şekilde yeni bir saldırı başlatabilir.
John Bolton ve Yeni Muhafazakarlar geri döndü
Yaklaşmakta olan ara seçimler, Trump'ın Türkiye'ye karşı aniden daha düşmanca bir tavır almasının tek nedeni değil. Bolton'ın Trump'ı “gaza getiren” temel bir unsur olduğu su götürmez. Daha Temmuz ayındaki NATO konferansında Trump'la Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında (ikisinin de hoşuna gidiyor gibi görünen) uyum ve ahengi bazı yorumcular ballandıra ballandıra anlatırken, bazıları da bundan şikayet ediyorlardı. Ancak o zaman dahi Trump'ın Cumhurbaşkanı Erdoğan'la münasebetinde gösterdiği samimiyet ikna edicilikten uzaktı. Yabancı toplumlara yönelik son derece sınırlı bir anlayışı olan ve rutin bir şekilde genel olarak yabancıları, özellikle de Müslümanları hor gören bir yönetimin başında bulunan Trump'ın, Cumhurbaşkanı Erdoğan'la içi dolu bir çalışma ilişkisi kurabileceği fikri, her türlü rasyonel beklentinin askıya alınmasını icap ettiriyordu zaten. Bu denli habis olacağı zaten beklenen Boltun'ın nüfuz gücü ise sadece bu gerçeği ön plana çıkarmış oldu.
Pek çok gözlemci, George W. Bush yönetiminden kalma açıkgöz bir “neocon” olan Bolton yeniden Beyaz Saray'a girmeyi başardığında, olabileceklerin en kötüsünü bekledi. Trump ilk olarak Bolton'ı dışişleri bakanı olarak düşünüyordu, fakat Bolton'ın neticede elde ettiği konum, daha bir hoşuna gitmiş olabilir. Ulusal güvenlik danışmanı Kongre'nin onayına tabi değildir, boğuşmak durumunda kalacağı bir bürokrasi yoktur, Ulusal Güvenlik Konsey'ine katılır ve Başkan'a doğrudan ulaşabilme imkanına sahiptir.
Nihayetinde Bolton'ın siyasi bir atamaya nail olmasını sağlayan şey, Trump'ın siyasi tecrübesizliğidir. Trump başkanlık yarışına girdiği sırada hiçbir siyasi tecrübesi bulunmadığı gibi, Amerikan siyaset yelpazesinin aşırı sağından başka siyasi bir tabanı da yoktu. Kendisiyle birlikte seçime girecek aday olarak Mike Pence'i seçmesi bu tabana Evanjelikleri ekledi; fakat her iki seçmen tabanı da, seçilmiş bir yetkili tarafından ancak zaman içinde inşa edilebilecek olan ve taze seçilmiş başkanların normalde kendisiyle birlikte Washington D.C.'ye geldiği 'network'ü Trump'a sağlayamadılar ki birçok adaya yapacakları siyasi atamalar konusunda spesifik beceriler ve tecrübe sağlayan şey de bu ağdır.
Korkulan oldu ve Trump'ın siyasi bir ağa sahip olmaması personel tercihleri konusunda felaketlere yol açtı ve bunun en doğrudan neticesi ise Trump yönetiminde daha önce eşi benzeri görülmemiş derecede fireler verilmesi oldu. Tercih ettiği kişilerin çoğu kifayetsiz çıktı ve kovuldu; yahut cürümleri kısa sürede ifşa edilecek derecede yolsuzluğa bulaşmış kişiler oldukları için hemen azledildiler. Diğerleri ise siyasi tercihleri üzerinden Trump'la çatıştı ve koltuğundan oldu. Trump'ın döner personel kapısının sürekli hareket halinde olması, doğrudan doğruya siyasi bir tabana ve ağa sahip olmayışının belirtisi.
Bu yokluğun ikinci neticesi ise Trump'ın ilk yaptığı personel tercihlerinin başarısız olarak sahneden inmesi üzerine, Cumhuriyetçi Parti'nin Washington ağından yerleşik unsurların yeniden sahnede boy gösterecek fırsatları yakalaması oldu. John Bolton işte bu şekilde Trump'ın sağ kolu derecesinde bir konuma erebildi. Washington D.C.'deki neocon topluluğunun şimdilerde bundan faydalanabilmek için elinden geleni ardına koymadığından emin olabiliriz. Böyle bir neticeye dair uyarıları 2016'da, seçimlerin hemen ardından yapmıştık.

“Derin devlet” darbesi muhtemel değil

Fakat bunca kargaşaya rağmen, hiç kimse Trump'ın yakınlarda gideceğini beklememeli. Washington'ı en son New York Times tarafından yayınlanan imzasız bir mektup sarstı. Mektup Trump yönetiminin en üst kademelerinde yer aldığını iddia eden bir kişi tarafından yazılmıştı. Bu kişi, yönetimdeki birçok ferdin, Trump'ın kifayetsiz olduğunu bildiğini, bu yüzden de ya siyaset yapma girişimlerini sınırlandırdıklarını veya bastırdıklarını, yahut kendisini tamamen görmezden geldiklerini söyledi.
Bu mektup, Amerika'nın eli kalem tutan, ağzı laf yapan sektörlerinin hepsinde çok enerjik tepkiler husule getirdi. Amerikan “derin devletinin” Trump'a yönelik bir darbe sürecinde olduğu iddiaları dahi dillendirildi. Bu iddia Türkiye'de, onu kabule dünden razı taraftarlar buldu. Aynı gazete, Bob Woodward'ın Trump yönetimi hakkında henüz basılmamış kitabından çarpıcı bölümler de yayınladı; bu ise yönetimi zaten sarmış bulunan alevli tartışmaların hararet dozunu artırdı. Sonuçta, geçtiğimiz hafta Trump'ın rezil olmasının ve iktidardan düşmesinin yakın olduğuna dair yeni bir beklenti dalgasını tetiklemiş oldu.
Ama bütün bu histerinin ve abartıların ötesine bakıldığında, Trump'ın Beyaz Saray'dan ayrılması, vukuu an meselesi bir şey gibi görünmüyor. Cumhuriyetçi Parti Kasım seçimlerinde Kongre'nin her iki kanadında da üstünlüğünü muhafaza edebilirse, Trump'a normal süresinin sonuna kadar görevde kalacağına dair adeta bir garanti verilmiş olacak.
Konunun özü, Cumhuriyetçi Parti'nin kendi gündemini Kongre üzerinden gerçekleştirebiliyor olması. Trump dikkatleri dağıtan bir unsur, hatta bir utanç kaynağı; ama günün sonunda onlarla aynı safta. Amerikan ana-akım medyasındaki liberal kanadın Trump'a önyargıyla davrandığına dair çok üst perdeden dile getirilen iddialara rağmen gerçek şu ki Trump Cumhuriyetçi Parti seçmenlerinin okuduğu veya izlediği medya kuruluşlarından gayet olumlu muamele görüyor. Bu sebeplerden ötürü, Demokratlar Kongre'nin bir ya da her iki kanadını birden kazansa da Trump'ı görevden aldırmak için yargılatabilmeleri son derece zor olacaktır. Ve Trump yargılansa ve neticesinde görevden alınsa bile, Amerikan evanjelik topluluğuna yakın Başkan Yardımcısı Pence başkan olacaktır. Demokrat Parti,Pence'in başkan olmasına müsaade etmenin Trump'ın görevde kalmasından daha da kötü olacağına kanaat getirebilir.
Ayrıca Trump yönetiminin çeşitli veçhelerine ilişkin süregiden hukuki soruşturmaların (şu anda en yakın işbirlikçilerinden kimisine hapis cezaları veriliyor olsa da) Trump hakkında resmi suçlamalarla neticelenmesi garanti edilemez. Görevdeki bir başkanın mahkemeye çıkarılıp çıkarılamayacağına ve Trump'ın aleyhinde resmiyete dökülebilecek herhangi bir suçlamanın, onu mahkemeye çıkartmaya yetip yetmeyeceğine dair tartışmalar sürüyor.
Aynı şekilde, ABD'de Trump'a karşı bir tür darbe yapmayı planlayan bir “derin devlet” yok. New York Times'da yayınlanan mektubun ismini vermeyen yazarı “derin devlet” yerine “istikrarlı devlete” işaret etmişti. “İstikrarlı devlet” ifadesiyle yazarın kastettiği şey, son yüz senedir her bir başkanın karşı karşıya geldiği siyasi atanmışlar ve bütün kariyerini bürokraside geçirmiş kadrolardır. Herhangi bir modern devlet büyük bir derinliğe sahiptir ve bütün kariyerini bürokraside geçiren kadrolar da haklı olarak, geliştirme ve/veya tatbik etme yükümlülüğünü taşıdıkları politikalarda kendi hakları ve yetkileri olduğunu düşünüyorlar. Politikaların üstünde nüfuz sahibi olabilmek için siyasi atanmışlar ve bürokrasideki kadroların arasında yaşanan rekabet, normdur; zira bürokrasideki kadrolar atanmışları, kendi işlerine burnunu sokuyor olarak görürler.
Atanmışlarda da kendilerini bağımsız hissetme ve hususi menfaat alanlarında kendilerini başkandan daha bilgili görme eğilimi olur. Modern bürokrasilerde müştereken görülen siyasi ve bürokratik iç çatışmalar, Başkan Harry Truman'a bundan 75 sene önce şöyle dedirten şeydir: “Washington'ın kamusal alanında her bir metrekareye düşen Prima Donna'ların sayısı, şimdiye kadar gelmiş geçmiş bütün opera topluluklarında bulunanlardan daha fazladır”. Truman, ismine (Washington D.C.'nin güneybatı sınırını belirleyen Potomak nehrine atfen) “Potomak humması” denilen halden de şikayet etmişti. Truman'a göre bu “Potomak humması”, hükümette kariyer yapmak için Washington'a gelenlere bulaşan bir hastalıktır. Her bir yönetimde bürokratların, siyasi atanmışların ve başkanın arasında sürtüşmeler olur.Diğer bir deyişle “istikrarlı devlet”, Türklerin “derin devlet” dediklerinde kastettikleri şeyden tamamen farklı bir kavram. Böyle bir “derin devlet”, kısmen birden çok devlet kurumunda temelleri olan, fakat aynı zamanda istihbarat, askeriye, paramiliter gruplar ve organize suç yapılarıyla da bağlantılı, adaletin önüne çıkartılamayan, hukuk dışı bir suç ve şiddet ağıdır. Buna benzer bir şey ABD'de kesinlikle mevcut değil.Son olarak, aynı anonim yazar ABD anayasasındaki 25. değişiklik maddesine işaret ediyor. Bu değişiklik, başkanın, kendi yönetimindeki asli üyeler tarafından, Kongre'ye bir dilekçe sunmak suretiyle görevden nasıl alınabileceğini belirten bir madde ihtiva ediyor. Bu maddeye şimdiye kadar hiç müracaat edilmedi, zira başkanın ciddi şekilde yaralandığı veya sağlık problemleri veya hastalık nedeniyle iş göremez hale geldiği durumlar için düşünülmüştü. Dolayısıyla böyle bir adım da ancak Cumhuriyetçi Parti'nin üyeleri tarafından atılabilir; bu ise ABD tarihindeki gelmiş geçmiş en ciddi siyasi krizlerden birini tetikleyecektir. Cumhuriyetçi Parti Kongre'nin kontrolünü hâlâ elinde bulundurduğu ve kendi gündemlerini gerçekleştirebildiği için, neticeleri kestirilemeyen büyük bir siyasi krizi kasten tetiklemek, açıkçası gereksiz ve aşırı bir adım olacaktır.

Süreklilik ummalı

Trump büyük ihtimalle en az iki sene daha başkan kalacağı için, ABD'nin Türkiye'ye yönelik politikalarında büyük bir değişim bekleyemeyiz. Dışişleri bakanlığına Mike Pompeo'nun tayin edilmesi ABD hariciyesinin azalan itibarını artırmış ve Türkiye'ye yönelik politika oluşturulmasındaki ilgisizliğini değiştirmiş değil. ABD Türkiye'ye hâlâ bir büyükelçi tayin etmedi. James Jeffrey'in Suriye'yle ilgili özel temsilci olarak atanması, genel itibariyle iç karartan ilişkilerdeki tek ümit ışığı. Jeffrey 2008-2010 yıllarında ABD'nin Türkiye büyükelçisi olarak olaysız bir şekilde görev yaptı ve son zamanlarda yaptığı yorumlar bölgeyi ve Türkiye'nin endişelerini iyi anladığını gösteriyor.
Öte yandan, ABD'nin Suriye politikası hâlâ ABD ordusunun kontrolünde. Türkiye ve ABD'nin Münbiç'teki ortak devriyeleri devam ediyor, fakat Türk yetkililer ABD'nin son zamanlarda ayak sürümesi olarak algıladıkları bir hale işaret ettiler. Muhtemeldir ki bu durum, ABD'nin planlarında gerçekleşen yeni gelişmelerle ilgili: Trump'ın açıktan ifade ettiği, ABD'nin Suriye'deki operasyonlarını alelacele sona erdirme isteğine rağmen, ABD ordusu Suriye'de daha uzun bir süre kalmaya hazırlanıyor gibi.
Genel olarak, ABD Suriye'deki olayların akışı üstündeki nüfuzunu uzun bir süre önce kaybetti. Nasıl bir işbirliği içinde olmaları gerektiğine dair sıkça görüş ayrılığı yaşıyor olsalar da Rusya ve İran hâlâ Suriye'deki ana güçler ve Esed rejimine aşikâr bir şekilde payanda oluyorlar. Türkiye her ikisiyle de müzakere ediyor ve bazen somut sonuçlar elde edebiliyor. Halbuki ABD'nin etkisi askeri birimlerini bulundurduğu küçük bölgelerle sınırlı ve oralarda dahi müttefiki olan PKK/PYD'nin davranışları üzerinde tam bir kontrol sağlayamıyor.

6 Aralık 2017 Çarşamba

Korkulan oluyor! ABD, Kudüs kararını bugün açıklayacak

Beyaz Saray, Başkan Trump'ın Ortadoğu'yu yangın yerine çevirecek Kudüs kararını bugün kameralar önünde duyuracağını açıkladı.


ABD liderinin hamlesine karşı neredeyse tüm dünya ayakta... Türkiye, Avrupa Birliği, Fransa, İsveç, Suudi Arabistan, Fas, Irak, Tunus, Katar gibi ülkeler açık bir şekilde ABD'nin karşısında pozisyon aldı.

Kudüs'ü işgal altında tutan İsrail'de ise bayram var. Ülkenin ünlü gazetesi Haaretz'de farklı bir analiz dikkat çekiyor, yazının başlığı "Başkan Trump, bize Kudüs konusunda herhangi bir iyilik yapma."

Dünyanın soluğunu tutup beklediği gün geldi çattı. ABD Başkanı Donald Trump, seçim vaatleri arasında yer alan kutsal kent Kudüs'ün İsrail'in başkenti olarak tanınması adımını bugün atıyor. Beyaz Saray, ABD liderinin kameralar önüne çıkarak bugün korkulan açıklamayı yapacağını duyurdu. Trump'ın vereceği karar, daha açıklanmadan dünyanın en büyük haber organlarında manşetten veriliyor. Al Jazeera, CNN, BBC, The Guardian gibi yayın kuruluşları özel haber ve dosyalarla gelişmeleri aktarırken, BBC 'Trump, 'Kudüs İsrail'in başkentidir' diyecek' manşetini attı.
10.30 : Ürdün, Arap Birliği ile İslam İşbirliği Teşkilatı'na (İİT) olağanüstü toplanma çağrısında bulunuyor. Türk, Cezayir ve Faslı mevkidaşlarıyla görüşen Dışişleri Bakanı Eymen es-Safadi, toplantıların hafta sonu gerçekleşeceği bilgisini verdi.

08.25 : Trump'ın söz konusu açıklamayı yapacağını ilk kez net olarak Beyaz Saray Sözcüsü Sarah Sanders söyledi. ABD liderinin kameralar önüne geçeceğini belirten Sanders, "Başkan çok sayıda liderle konuştu ve konuşmaya devam edecek. Ve bu kararını kendisi açıklayacak" dedi.

08.00 : Sözcü Sanders'tan saatler sonra üç üst düzey Beyaz Saray yetkilisinden konuyla ilgili değerlendirmeler geldi. Adları açıklanmayan yetkililer, Trump'ın ABD Büyükelçiliği'nin Kudüs'e taşınması için hazırlıklara başlaması talimatı verdiğini aktardı. Verilen bilgiye göre, talimata rağmen taşınma yıllar alabilir. Washington yönetimi, sıfırdan bir elçilik binası inşa edecek. ABD'nin Tel Aviv'deki büyükelçiliğinde yaklaşık 1000 personel çalışıyor.

İSRAİL'DE MANŞET

07.55 : Kudüs'ü işgal altında tutan İsrail'de bayram var. Neredeyse tüm gazeteler ABD'nin adımını sevinç çığlıklarıyla manşetlerinden okuyucularına duyururken, Haaretz de yer alan bir analizde İsrail'in Batı Şeria ve Kudüs'te ortaya çıkabilecek şiddete karşı hazırlık yaptığı belirtildi.
Haaretz’e yazan Anshel Pfeffer Trump’ın bu hamlesinin herhangi bir etkisi olup olmayacağını sorgularken, Chemi Shalev’in analiz yazısı da "Başkan Trump, bize Kudüs konusunda herhangi bir iyilik yapma" başlığını taşıyor.
1967'den bu yana Kudüs'ün doğusunu işgal altında tutan İsrail, 37 yıl önce kenti başkent olarak ilan etse de bu dünyada kabul görmedi. Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıyan hiçbir devlet yok.
İsrail 50 yıldır işgal altında tuttuğu bölgede en az 10 yerleşim birimi kurdu, 200 bini aşkın Yahudi'yi Kudüs'e yerleştirdi.

07.50 : Gece saatlerinde Batı Şeria'da gösteri yapan Filistinliler, Trump posterlerini yaktı.

EN SERT TEPKİ TÜRKİYE'DEN

07.45 : ABD'nin hamlesine dünyadan tepki yağıyor. Türkiye, en net pozisyon alan ülkelerden biri olarak öne çıkıyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, "Kudüs Müslümanların kırmızı çizgisidir" dedi, İsrail'le diplomatik ilişkilerin koparılabileceğini söyledi. Erdoğan, "Böyle bir  şey olamaz. Böyle bir adım atamazsınız. Zira artık dünya bir bütündür. Bu bütünün içerisinde 'Ben istediğim gibi hareket ederim' noktasında hareket ettiğiniz takdirde bu bölgede meydana gelecek sıkıntıları gözardı edemezsiniz" ifadelerini kullandı.

İSVEÇ: BU BİR FELAKETTİR!

07.30 : İsveç Dışişleri Bakanı Margot Wallström, kararı "Bu bir felakettir. Bunun bölgede çok büyük  bir etkisi olacak, kaygıları da artıracaktır" dedi.
07.25 : Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, ABD lideri Trump'ı arayarak endişelerini iletti ve söz konusu hamleden vazgeçilmesini istedi.

07.20 : Avrupa Birliği'nden (AB) yapılan yazılı açıklamada, "AB, Kudüs'ün statüsünde değişikliğe neden olacak herhangi bir karar ya da bireysel eylemin ciddi sonuçları olacağını düşünüyor. Böyle bir karar, dünya çapındaki kamuoyunda yankı uyandırabilir" denildi.

07.15 : ABD lideri Trump'la telefonda konuşan Suudi Arabistan Kralı Selman Bin Abdulaziz, girişimin barış müzakerelerine zarar vereceğini ve bölgede gerginliği tırmandıracağını aktardı. Kral Selman, böylesi tehlikeli bir adımın dünyadaki tüm Müslüman halkları tahrik edeceği uyarısını yaptı.

DİĞER ÜLKELER

07.10 : Fas Kralı 6. Muhammed, Trump'a "Arap ve İslam ülkelerinin halkları, ABD'nin Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıma niyetinden büyük endişe duyuyor" mesajını gönderdi.
Irak Başbakanı Haydar el-İbadi, kararı kabul etmediklerini belirtti. İbadi, "ABD Büyükelçiliğinin Kudüs'e taşınmasını kabul etmiyoruz. Bunun olumsuz yansımaları konusunda uyarıda bulunuyoruz" diye konuştu.

Katar da, atılacak hiçbir adımı kabul etmeyeceğini duyurdu.
Ürdün Kralı Abdullah, başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devletinin kurulmasını sağlayacak kapsamlı bir çözüm dışında herhangi bir karar alınmasının tehlikeli olduğunu söyledi.

Tunus Dışişleri Bakanlığı, yazılı açıklamasında Kudüs'ün konumunun muhafaza edilmesine vurgu yaptı.
Arap Birliği, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ın çağrısı üzerine olağanüstü toplandı. Toplantıdan sonra yapılan açıklamada, barış görüşmelerinin etkileneceği dile getirildi.

07.05 : ABD'nin Tel Aviv'deki büyükelçilik binasını Kudüs'e taşıma kararı, bundan 22 yıl önce Kongre'de onaylandı. Bugüne kadar her altı ayda bir ertelenen adım, Başkan Trump'ın seçim vaatleri arasındaydı.

07.00 : ABD'nin Kudüs kararı ve tepkileri gün boyunca canlı blogla aktaracağız.

4 Ekim 2018 Perşembe

Trump, Kral Selman'ı açık açık tehdit etti

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Dünyanın yarısından çoğu ile kavgaya tutuşan ABD Başkanı Trump, son olarak Suudi Arabistan yönetimini açık bir dille tehdit etti. Mississippi’deki mitingte konuşan Trump, “Kral Salman’ı severim, ama ona dedim ki, ‘Bak Kral seni koruyoruz. Biz olmasak orada (iktidarda) 2 hafta bile duramazsın. Ordun için ödeme yapmalısın” dedi.




“10 yıl boyunca bedava petrol vermezseniz…”

ABD Başkanı Donald Trump bir süredir Suudi Arabistan’ı tehdit ediyor. Son olarak direk Kral Selman’ı hedef aldı, “ben olmasam orada 2 hafta duramazsın” dedi. Trump’ın geçtiğimiz yıl Riyad’daki Saray krizinde göz altına alınan Türkiye yanlısı prensleri de tehdit ettiği ortaya çıktı.


TRUMP SUUDİ ARABİSTAN’I TEHDİT EDİYOR


Tarih: 20 Eylül. Donald Trump Suudi Arabistan başta olmak üzere körfez ülkelerine yönelik petrol fiyatları konusundaki ilk sert çıkışını yaptı. “Sizin güvenliğiniz biz sağlıyoruz ama siz petrol fiyatlarını düşürmüyorsunuz” dedi.
Tarih: 3 Ekim Donald Trump, Mississippi’de mitingde konuştu. Ve Suudi Arabistan Kralı Selman’a tehdit ağzıyla “Suudi Arabistan’ı koruyoruz, biz olmasak o koltukta 2 hafta oturamazsın, o kadar çok paranız var, ordunuz için para harcayın” dedi.




Trump tehdit yoluyla Suudi Arabistan’dan para koparmaya çalışıyor. Bu çok açık. Bunu ABD seçimlerinden önce de yapmıştı. Bir örnek verelim.


BAŞKANLIKTAN 2 YIL ÖNCE DE BEDAVA PETROL İSTEYİP, TEHDİT ETMİŞTİ


Tarih: 10 Eylül 2014 Yani Trump o günlerde ABD Başkanlığına aday bile değil. Ama Suudi Arabistan’ı tehdit ediyor ve “Suudi Arabistan’la diğerlerine anlatın, önümüzdeki 10 yıl boyunca bedava petrol istiyoruz yoksa özel Boeinglerinizi korumayız” diyor. 
Yani Trump başkanlıktan önce Suudi Arabistan’a kafayı takmış. Açık açık bedava petrol istemiş, verilmezse kralların özel uçaklarının düşürebileceğini ima etmiş.


BAŞKAN OLUNCA SUUDİ ARABİSTAN’I ELE GEÇİRMEYE KALKTI


Trump başkan olduktan sonra ilk ziyaretini Suudi Arabistan’a gerçekleştirdi. Sisi ve Kral Selman’la birlikte meşhur küre pozunu verdi. Ardından da Suudi Arabistan’da garip şeyler olmaya başladı.

Tarih: 6 Haziran 2017 
O gün Suudi Arabistan ile Katar arasında diplomatik kriz patlak verdi. Krizin sonunda ABD, Suudi Arabistan’a milyarlarca dolar silah sattı.
Trump kaynaklı krizler bununla sınırlı değildi. Bir sonraki aşamada Trump, kendi politikalarına karşı çıkan Suudi prenslerin hedef alınmasını sağladı.




O isimlerin başında da Türkiye’de yatırımları olan Türkiye’yle ilişkilerin daha iyi hale gelmesi yönünde politikalar uygulayan Velid bin Talal’dı. Trump Talal’a daha seçim sürecindeyken kafayı takmıştı.


TÜRKİYE YANLISI PRENSE YÖNELİK TEHDİTLER


Tarih: 12 Aralık 2015 
Trump başkan aday adayıyken, Suudi Arabistan prensi Velit bin Talal’ı tehdit ediyor ve “salak prens Talal, babasının parasına güvenerek Amerikan politikalarını kontrol etmeye çalışıyor, ben başkan seçilince bunu yapamayacak” diyor.


TÜRKİYE’DE YATIRIM YAPAN TALAL’I DİREK HEDEF ALDI


Trump Velit bin Talal’ı hedef alan bu açıklamasından yaklaşık 2 yıl sonra düğmeye basıyor. Tarih: 5 Kasım 2017 Trump’ın damadı Kushner’in Riyad’da olduğu gün Suudi Arabistan’da ABD destekli veliaht Prens Muhammed Bin Selman’a muhalif olan onlarca prens göz altına alındı. O prenslerin çoğu Türkiye’de yatırımları olan Türkiye ile yakın ilişkileri destekleyen isimlerdi. En başta da Velit bin Talal geliyordu.

SİLAH SATTI YETMEDİ ARAMCO’YA GÖZ KOYDU

Trump bununla da yetinmedi. Suudi Arabistan petrol şirketi Aramco’nun hisselerine göz dikti. Yine damadı Kushner vasıtasıyla Kral Selman’ın oğlunu etki altında tutup, BAE baskısını da kullanarak, Aramco’nun ABD’de halka açılma sürecini başlattı. Tabi bu arada Trump yönetimi ile Suudi Arabistan arasında 110 milyar doları silah satışı olan toplam 350 milyar dolarlık anlaşma yapıldı.


KATALOGDAN SİLAH SATIŞI BARDAĞI TAŞIRDI


Tarih: 21 Mart 2018 
Trump Suudi Arabistan’a yönelik bu tutumunu öylesine abarttı ki, Beyaz Saray’da konuk ettiği veliaht prens Selman’a katalogdan silah satışı yapmaya bile kalktı.

Elinde silah kataloğuyla Suudi Arabistan prensine silah satan ve “siz de para çok” diye konuşan Trump’ın o tavrı belki de bardağı taşıran son damlaydı. Trump, damadı Kushner, onun yakın dostu BAE veliaht Prensi Muhammed bin Zayed ve Muhammed bin Selman dörtlüsü Suudi Arabistan’a dayatma, tehdit ve şantajla her istenileni yaptırma şansı verse de Riyad yönetimi ve bilhassa da Kral Selman “bir yere kadar” dedi.
İşte bu noktada Suudi Arabistan Kralı Selman, ABD Başkanı Donald Trump’ın tehditlerine karşı önemli bir hamle yaptı.


KRAL SELMAN’DAN TRUMP’I ŞOK EDEN HAMLE, TAM 2 TRİLYON DOLAR 


Tarih: 28 Ağustos 2018 
Trump’ın Kasım 2017’de dayattığı Aramco anlaşmasını Kral Selman iptal etti. Petrol şirketinin ABD’de halka arzını içeren süreç bu şekilde sonlandı. Trump’ın hayali Aramco üzerinden tam 2 trilyon dolarlık gelir elde etmekti. Ancak Kral Selman buna “hayır” dedi.
Aramco hayali sona eren Trump Eylül ayına gelindiğinde petrol üzerinden Suudi Arabistan’ı tehdit etmeye başladı. Petrol fiyatlarının düşürülmesi için yaptığı baskıya Rusya da karşı çıktı.
2015’te ABD’nin petrol fiyatlarına yönelik spekülasyonu sonrası Ruslar ağır ekonomik krize girmişlerdi. Putin bu nedenle Trump’ın Suudi Arabistan’a yönelik tehditlerine tepki gösterdi.

27 Eylül 2018 Perşembe

Trump'ın "Sanırım iki devletli çözüm en iyisi olur." sözleri İsrail'i karıştırdı!

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN  REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Trump'ın sözleri İsrail'i karıştırdı!


ABD Başkanı Donald Trump'ın Filistin-İsrail meselesinin çözümüne ilişkin yaptığı, "Sanırım iki devletli çözüm en iyisi olur." değerlendirmesi, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun liderlik ettiği Likud Partisi üyeleri ve koalisyondaki bakanlar tarafından eleştirilirdi.




New York’taki dünkü konuşmasında Trump'ın "iki devletli çözüm" önerisine itiraz etmeyen Netanyahu, ardından gelen "tek devletli çözüm" önerisinin de kendisi için kabul edilebilir olduğunu ancak sorunun Filistin devletinin adı değil devletin mahiyeti olduğunu söyledi.

The Times Of Israel gazetesine göre, Netanyahu, Washington'un, iki devletli bir çözüme ulaşılması halinde, İsrail'in Batı Şeria'daki kapsamlı güvenlik kontrolünü devam ettirmesini kabul ettiğini aktardı.

Trump'un açıklamalarına karşı Netanyahu'nun "diplomatik yaklaşımının" kabul görmediği Likud Partisi ve hükümet ortaklarından ayrıca Trump'ın iki devletli çözüm açıklamasına eleştiriler geldi.


''FİLİSTİN UMURUMDA DEĞİL''


İsrail Savunma Bakanı Avigdor Liberman Golan Tepelerine düzenlediği ziyarette yaptığı açıklamada, "Filistin devleti umurumda değil. 

Filistin Devleti beni ilgilendirmiyor, beni ilgilendiren şey Yahudi devletidir. Burada daha birçok büyük sorunlar var." dedi.


''GERİSİ DAHA AZ ÖNEMLİ''


Liberman, "İsrail'deki Araplar nüfusun yüzde 20'sini oluşturuyor. İsrail bayraklarıyla değil de Filistin bayrakları ile gösteriler ve protestolar düzenledikleri gerçeği var. Benim bununla ilgili sorunum var. 

Bu gerçek bir problem. Bir Yahudi devletine sahip olma kaygısı duymak zorundayız, gerisi daha az önemli." şeklinde konuştu.

Koalisyon ortaklarından Yahudi Evi partisi lideri ve İsrail Eğitim Bakanı Naftali Benet, sosyal paylaşım hesabından yaptığı açıklamada, Trump'ın İsrail'in gerçek bir dostu olduğunu ancak Yahudi Evi Partisi hükümette kaldığı müddetçe, Filistin devletinin kurulamayacağını iddia etti.

İsrail'in Kanal 2 televizyonunda açıklama yapan, Kültür Bakanı Miri Regev, "İki devletli çözüm kötü bir çözümdür. Filistinlilerle çözüm İsrail'in zararına olmamalı." ifadelerini kullandı.


''FİLİSTİN DEVLETİ YOKTU, OLMAYACAKTA''


Yahudi Evi Partisi Milletvekili Moti Yogev de "Daha önce bir Filistin devleti yoktu, olmayacakta. 

Çünkü bu topraklar İsrail'in. Bu sebepten dolayı İsrail'in güvenliğini tehdit edecek Yahuda ve Samara'da (Batı Şeria) bir devlet kurulmasına izin verilemez." diye konuştu.

''ASLA KURULMAYACAK''

Likud Partisinden Gidon Saer, "İsrail topraklarında asla Filistin devleti kurulmayacak." ifadelerini kullanırken söz konusu ayni partiden milletvekili olan Miki Zohar ise Trump'ın sözlerinin hayal kırıklığı oluşturduğunu ve İsrail'in ABD başkanını iki devletli bir çözümü kabul etmekten vazgeçirmeye çalışması gerektiğini söyledi.

Yahudi Evi Milletvekili Bezalel Smotrich ise ''sorunun çözümü İsrail topraklarının bölünmesi temelinde olmamalıdır.'' diye konuştu.

ABD Başkanı Trump ve Başbakan Netanyahu, Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna katılmak için geldikleri New York’ta dün bir araya gelmişti.

Görüşmenin ardından Netanyahu ile birlikte basın mensuplarına açıklama yapan Trump, İsrail’in yanında oldukları mesajını yinelemişti.

Trump Filistin-İsrail meselesinin çözümüne ilişkin yaptığı değerlendirmede, ''Sanırım iki devletli çözüm en iyisi olur.'' demişti.

Filistinlilerin müzakere masasına geri döneceğinin ''kesin'' olduğunu öne süren Trump, ''İsrail de diğer taraf için iyi bir şeyler yapmalı.'' diyerek Tel Aviv yönetiminin de sorunun çözümü için taviz vermesi gerektiği imasında bulunmuştu.

Filistin'den açıklama: Trump bize savaş açtı!



Filistin Dışişleri Bakanı Riyad el-Maliki, mevcut ABD yönetiminin Filistin halkına karşı açıktan savaş açtığını söyledi.

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile birlikte Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'na katılmak için New York'ta bulunan Bakan Maliki, ABD Başkanı Donald Trump'ın dün Filistin-İsrail meselesine dair yaptığı açıklamaları basına değerlendirdi.

Maliki, Başkan Trump'ın Filistin-İsrail meselesine yönelik iki devletli çözümden yana olduğu açıklamasının beklentilerinin altında olduğunu belirterek, "Başkan Trump, birini bölgemiz için gerçek bir barışı istediğine inandırmak istiyorsa 1967 sınırlarında iki devletli çözümü desteklediğini, Doğu Kudüs ve Batı Şeria'nın işgal altındaki topraklar olduğunu söylemeli." dedi.

Trump yönetiminin Filistin'e yönelik politikalarını eleştiren el-Maliki, "Mevcut ABD yönetimi Filistin halkına karşı açıktan savaş açtı." diye konuştu.

ABD Başkanı Trump, dün İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile görüşmesinin ardından yaptığı açıklamada Filistin-İsrail meselesine ilişkin, "Sanırım iki devletli çözüm en iyisi olur." ifadesini kullanmıştı.

Trump, dün akşam düzenlediği basın toplantısında ise İsrail ve Filistin halkının iki devletli bir çözümü kabul edeceğine inandığını kaydederek, "İsrailliler ve Filistinliler tek devlet istiyorlarsa bana uyar, iki devlet istiyorlarsa bu da bana uyar. Onlar mutluysa ben de mutluyum." açıklamasını yapmıştı.

12 Mayıs 2018 Cumartesi

ABD’nin Ortadoğu’yu kaosla yönetme planı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


WASHINGTON’da çalışmakta olan ulusal güvenlik yazarlarını en fazla meşgul eden konu, Başkan Trump’ın bir konuda karar alırken hangi ilkeler doğrultusunda hareket ettiği ve eğer varsa uyguladığı stratejilerin ana prensiplerini anlayıp netleştirmektir.

Arkadaşlarla aramızdaki sohbetlerin değişmeyen, cevap bulmakta zorlandığımız konusu budur. Bazı arkadaşlar ortada bir strateji, bir düşünce olmadığı ve her kararın işi şansa bırakılarak alındığı görüşünde.

Ben ise görünürde böyle gibi olsa da temelde mutlaka bir yönetim anlayışının bulunduğunu, eğer gerçekten yoksa bile Amerikan devletinin içindeki müesses nizamın temsilcilerinin böylesine gözü kapalı ve işleri şansa bırakan bir gidişatı kabul etmelerinin mümkün olmadığını düşünüyordum.

Bu yüzden ortada hiçbir kural yokmuş gibi olsa da Trump’ın davranışlarını kontrol eden bir strateji kümesi bulunması gerektiğini düşünmekteydim ve bunu bulmak için bayağı kafa yordum. Üzerinde çok çalıştım, insanlarla konuştum ve sonunda Trump’ın yönetim felsefesini anladığımı zannediyorum.

KAOSTAN DÜZEN ÇIKARMAK




Bunun için öncelikle Trump’ın iç politikada yaptıklarına, davranışlarına bakmak ve bunları iyi anlamak gerekiyor. Biraz sonra anlatacağım konuları derinine incelediğimde şu sonuca vardım: Başkan Trump kaostan kendiliğinden bir düzen çıkacağını ve her el attığı işte kaos çıkarırsa sonunda düzeni yakalayacağını düşünüyor İç politikada başlıca iki konuya konsantre oldum:

1- Beyaz Saray’da olanlar: Trump başkanlık koltuğuna oturduğu günden bu yana Beyaz Saray’da bir türlü düzen sağlanamadı. Normalde başkanlar, iyi işleyen bir Beyaz Saray olmadığı takdirde işlerini katiyen götüremezler. Trump ise aksine düzensizlikten, kuralsızlıktan, hiyerarşilerin yıkılmasından hoşlanıyor ve yönetimini böyle sağlıyor gibi görünüyor.

Hatta öyle ki belki inanmayacaksınız ama her başkanın kendisinin olmazsa olmazı olarak gördüğü özel kalem müdürlüğü (chief of staff) görevini bile ortadan kaldırmayı düşünüyor. Yani şu anda bu görevi sürdüren John Kelly’nin gönderileceği zaten konuşuluyordu Washington’da, ama Trump sadece onu göndermekle kalmayıp tarihte ilk özel kalem müdürsüz çalışan başkan da olmak itiyor.

Washington’un iç işleyişlerini iyi bilen kaynaklar, hiçbir başkanın özel kalem müdürü olmadan çalışmasının mümkün olmadığını, işlerin yürümeyeceğini söyleseler de Trump bunun Beyaz Saray içindeki kaotik ortamı şiddetlendirip bu durumdan kendine bir yönetim çıkaracağını düşünüyor.

2- Stormy Daniels olayı: Bir hayat kadınına avukatı vasıtasıyla para verildiği ortaya çıktığından bu yana olay büyüdükçe büyüdü. Trump tartışmaları kontrol altına almak yerine işlerin daha da büyümesini teşvik etmek ister gibi davranıyor. 

Hatta son olarak ekibine dahil ettiği Rudolph Giuliani aracılığıyla işleri daha da karıştırmaya başladı. Giuliani de işleri karıştırmak için göreve geldiğini ağzından kaçırınca Trump’ın kaos çıkarma taktiği bence açığa da çıkmış oldu.

Trump içeride ve dışarıda kaostan hem zevk alıyor hem de kaosu çıkaran ve kuralları koyan kendi olduğu takdirde sonucun da kendi çıkarına olacağını düşünüyor.

SAVAŞ DANSI


Dış politikada da kaosun peşinde olacağının ilk işaretini Başkan olur olmaz ziyaret ettiği Suudi Arabistan’da vermişti. Orada eline kılıcı alıp savaş dansı yapmıştı. Yani savaş düşünebilecek en büyük kaos olduğundan, kaostan düzen çıkarmanın yönetiminin dış politika prensibi olacağını göstermişti.

Son verdiği İran kararı da bunun bir başka örneğini oluşturuyor. Bu konuda kendisine verilen tek makul tavsiye, “Nükleer anlaşmada kalalım ve anlaşmanın daha iyileştirilmesi için çalışalım, aksi halde bölgede kaos çıkabilir” olmuştu. O tabii ki makul olanı değil, kaosa götürecek yolu seçti.

En yakınına atadığı isimler de daima kaostan yana kişiler oluyor. Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, CIA başkan adayı Gina Haspel ve Dışişleri Bakanı Mike Pompeo bu tür insanlar örneğin. Kaostan tabii ki bir düzen çıkması mümkün olabilir, ama bunun hep Trump’ın istediği şekilde sonuçlanıp sonuçlanmayacağını göreceğiz.

9 Nisan 2018 Pazartesi

Trump dönemi ABD dış politikasını anlamak

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Trump dönemi ABD dış politikasının nasıl şekillendiği, cevabı en çok merak edilen sorulardan biri olmaya devam ediyor.

Trump’ın bütünlüklü bir dış politikasının olmadığı, mevcut güvenlik bürokrasisinin halihazırda yetersiz ya da başkan karşısında etkisiz olduğu yönünde yoğunlaşan tartışmalar sürüyor. Atanamayan onlarca diplomat, sadece bir yıldan biraz fazla görevde kalabilen bir dışişleri bakanı ve kaotik yönetim, ABD devlet stratejisi hakkında kafa karışıklığını artırıyor. Trump’ın günlük politikada bir silah gibi kullandığı alışılmadık siyasal söyleminin abartılı ve aldatıcı yönleri de bu konudaki belirsizliği fazlalaştırıyor. Bürokratik keşmekeşin üstüne kurumsal iç savaşı da ekleyince, anlama çabası iyice zorlaşıyor. Öte yandan, eldeki nadir verilerden olan ve Trump yönetimince geçtiğimiz aylarda açıklanan Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nin de dış politika yapımı ve istikameti hakkında bir fikir verdiğini söylemek zor. Dolayısıyla kesin kanaat belirtmek için elimizde yeterince belge/veri yok.
Bu tür durumlarda yazılı veya sözlü kaynaklara değil icraata bakmak gerekir. Biriken icraatlarına baktığımızda, Trump dönemi ABD dış politikası hakkında söylenmesi gereken ilk şey, karşımızda sanılanın aksine izolasyoncu veya içine kapanan bir Amerika değil, bilakis mevcut hegemonyasını koruyup kollamak adına uluslararası alanda çeşitli hamlelerde bulunan bir ABD yönetimi var. Trump yönetiminin seleflerinden temel farkı şu: Hegemonyasını korumak için yerleşik kural ve normlara uymayan, uluslararası toplumun rızasını önemsemeyen, müttefiklerinin çıkarlarını gözetmeyen ve sırf maddi kazançlarını artırmak adına her yolu mübah gören bir Amerika var artık.
Trump, kerhen kucağında bulduğu ABD’nin hegemonya siyasetini ve dünya jandarmalığı “hizmetini” artık belli bir ücret/bedel mukabilinde sürdüreceğini söylüyor; Çin, Kuzey Kore ve Rusya üzerinden pozisyon alıyor. Katar krizi, uluslararası tüm itirazlara rağmen aldığı Kudüs büyükelçiliği kararı, Suriye’deki askeri varlığı, Çin ile ticaret savaşları gibi dış politika tercihlerinden de anlaşılacağı gibi, Obama döneminin aksine ABD dünyada çok daha aktif. Peki, bu şaşırtıcı dış politika aktivizminin kaynakları neler?


Aktörler ve bağlantılar

ABD’de dış politika yapımı, teoride başkanın tasarruflarıyla şekillenense de, 1970’lerde Vietnam savaşının bitişinden bugüne, başka etkili aktörler de ön plana çıkmış durumda. ABD dış politikasında karar alma mekanizmalarını etkileyen temel aktörler hükümet (başkan ve ekibi/Milli Güvenlik Konseyi), formel siyasal kanallar (Kongre, Senato) ve hükûmetin görece özgür dış politika yapımını etkileyen (ekonomik elit, mevcut bürokratik sınıf gibi) aktörlerdir. Günümüz dış politika yapımını anlamak için, bu tarihsel ve geleneksel denge siteminin yanına, Trump dönemine ait bir takım hususi dinamikleri eklememiz gerekir. Bunlardan birincisi Trump’ın insan kaynakları sorunu. Her ne kadar Trump her daim kendi dış politika ajandasını ortaya sürmek istese de, boş duran bürokratik kadroları doldurma konusunda yaşadığı sorunlar ve yetersizlikler elini kolunu bağlıyor. Çünkü dünya siyasetini yönlendirirken ihtiyaç duyduğu tecrübeli insan kaynağını kendi parti tabanından değil, kariyer diplomatlardan, lobilerden, bankalardan, hukuk firmalarından, şirketlerden ve siyaset bilimcilerden seçmek zorunda kalıyor. Bu kesimlerin çıkarları ve dünyaya bakışları farklılık gösterse de ortak bir ideolojik paydaları var: Liberal siyasal çatı. Yansımasını demokrasi ihracı, serbest ticaret anlaşmaları, insan hakları rejimleri gibi liberal değerler etrafında bulan bu çatıyla mücadele, Trump’ın dış politikasını şekillendiren dinamiklerden biri.
Başka bir ifadeyle, Trump emrindeki uzman dışişleri personelinden hiç memnun olmasa da mevcut askeri ve sivil devlet bürokrasisine muhtaç. Trump yönetimi, dışişlerinde iki bakan yardımcısı (Sullivan ve Goldstein) hariç, üst düzey görevleri yürütecek büyükelçi atamalarının çoğunu hâlâ yapamadı. Elbette bunun bir sebebi Demokratların, Trump’ın adaylarını onaylamaması. Ancak daha önemli bir sebebi de bizzat Trump’ın milli güvenlik ve dış siyaset yapımını sahadaki kariyer diplomatlardan alıp güvenebileceği kesimlere vermek istemesi. “Benim generallerim” dediği kişilerle çalışmayı tercih eden Trump’ın Beyaz Saray özel kalem müdürü orgeneral John Kelly, eski Ulusal Güvenlik Danışmanı tuğgeneral Herbert Raymond McMaster ve eski CENTCOM komutanı orgeneral James Mattis bunlara örnek olarak anılabilir. ABD dış politikasının genel hatları bu dar çekirdek kadronun tasarrufuna bırakılmış durumda. Bizi ilgilendiren bir örnek vermek gerekirse, ABD’yle yaşanan vize krizi, sanılanın aksine Trump’a rağmen değil, Trump’ın A-takımından McMaster ve Mattis’in onayıyla meydana gelmişti. Türkiye ve İran’ı radikal ideolojilerin kaynağı olarak zihninde mimleyen, İran’ı Ortadoğu'da istikrarın önündeki en kalıcı tehdit olarak tanımlayan nispeten ılımlı Mattis, CENTCOM komutanıyken Obama’nın İran politikalarını kamuoyu önünde eleştirmiş bir savaşçı “keşiş” idi.
Özetle, Trump dönemi ABD dış politikasını anlamak için, Amerikan politik sisteminde karar alma mekanizmalarını etkileyen hegemonik blokun sadece hükümet veya formel siyasal kanallardan oluşmadığını, ekonomik elit ve mevcut bürokratik sınıf çıkarlarını kapsadığını görmemiz gerekir. Daha somut söylemek gerekirse, askeri bürokrasi (Pentagon’un Irak-Suriye bölge mümessilleri ve onların kalıplaşmış bazı davranışları), politik toplum (Kongre’deki Çay Partisi ve Evanjelik temsilcilerin baskıları), yeni ekonomik elitlerin (Kudüs kararında etkili Sheldon Adelson veya Cambridge Analytica’nın sahibi Robert Mercer) ve sivil toplumun (Council on Foreign Relations ve Demokrasiyi Savunma Kurumu gibi kuruluşların) Trump dönemi dış politika yapımını etkilediğini söylememiz gerekir.


Parametreler ve örüntüler

Trump yönetiminde kristalize olmuş bir dış politika örüntüsü veya “tarzı” bulmak zorsa olsa da, dünya siyasetinin muhtelif konu veya alanlarında uygulanmak üzere, Başkan Trump ve Pentagon arasında (metazori) bir iş bölümünden bahsedebiliriz. Bu iş bölümün en belirgin niteliği ideolojik ve kurumsal aygıtlarla yürütülüyor olması. İdeolojik açıdan Trump ve yönetici ekibinin paylaştığı zemin, ifadesini “Önce Amerika” söyleminde bulan (beyaz) milliyetçi ideoloji. Bu ideolojik çerçeveyi kısmen paylaşsa da bazı alanlarda onu sürecin dışına itebilen ve özellikle çatışma bölgelerinde, dış politika yapımına ipotek koyan Pentagon bürokrasisinin etkisini unutmamak gerekir. Başkanlık sisteminin kendisine verdiği siyasi imtiyazı kullanabildiği zamanlarda, Trump’ın dış politika davranışlarında öne çıkan temel saik ideolojik ve özünde Obama/Demokrat Parti dönemi dış politika tercihlerini tahrip veya sabote etmeyi amaçlıyor. Küba ile ilişkilerde eskiye dönüş, Venezuela’ya ve İran’a yeniden ambargo uygulama çabaları, Kuzey Kore ve Çin ile ilişkilerde şahin politikalar ve Kudüs kararı gibi örneklerde, bu ideolojik bakışın yansımalarını bulmak mümkün. Ancak konu çatışma bölgelerine gelince, dış politika yapım sürecinde imtiyazlı konum, başta Pentagon olmak üzere kurumsal aygıtlara geçiyor.
Bu geçiş kurumsal/bürokratik siyasetin gidişatına uygun, ancak siyaseten beklenmedik bir sonuç üretiyor: Trump dönemi ABD dış politikası Bush/Obama hegemonya siyasetini geri getiriyor. Yani, Trump dönemi sanılanın aksine ABD’nin dünya siyasetinden elini ayağını çektiği değil, daha fazla müdahil olduğu bir dönem oluyor. 2017’de nükleer silah modernizasyonu programına trilyonlarca dolar aktarmayı düşünen, müttefikleriyle beraber Asya-Pasifik’te yıllık ortalama 160 tatbikat yapan, Rusya’ya karşı Doğu Avrupa ülkelerinin güvenliği için “Avrupa Güvencesi İnisiyatifi” adı altında binlerce yeni askeri bölgeye gönderen, Ukrayna’ya tanksavar füze satışını onaylayan bir dış politikası var, Trump yönetiminin. Geçtiğimiz günlerde Japonya’da konuşlanmış 7. filoya ait 4 geminin, tarihte ilk kez fazla mesaiden dolayı birbiriyle çarpışması, Trump dönemi dış politika aktivizmini anlatmak için yeterli olacaktır.
Trump döneminde sürpriz bir şekilde karşımıza çıkan bu dış politika aktivizmini ideolojik ve kurumsal parametrelerle açıklamak daha faydalı olacaktır. İdeolojik olarak beyaz milliyetçi bakışın yansımasını, Çin ile ticaret savaşlarında veya siyasal İslam’ın taşıyıcısı olarak suçlanan ülkelere karşı Amerika ve Suudi Arabistan yakınlaşmasında görebiliriz. ABD Trump döneminde “Suudiler Ortadoğu’yu İranlılarla paylaşmalı” diyen Obama’nın tercih ettiği Şii-Sünni güç dengesi politikasından, seçili bazı Sünni ülkelerin İsrail lehine İran’ı sınırlama politikasına geçmiş bulunuyor. Hatırlamak gerekirse, Obama döneminde ABD’nin sıklet merkezini Asya-Pasifik’e kaydırması ve Suriye savaş alanından büyük ölçüde çekilmesi sonucunda, Ortadoğu’da manevra alanı genişleyen İran bölgesel güç dengesini lehine çevirmesini bilmişti. İran’ın özellikle devlet dışı aktörleri kullanarak başta Suriye ve Irak olmak üzere tüm bölgede etkisini artırması, İsrail’in ve baş destekçisi Trump yönetiminin dikkatinden kaçmamıştır. Kurumsal açıdan ise Suriye, Türkiye (Trump’ın şahsi karşı hamlelerine rağmen) ve Rusya’nın dâhil olduğu dünya nüfuz bölgelerinde ABD’nin askeri-sivil bürokratik hâkimiyetini gözlemlemek mümkün.
ABD dış politikasına daha pratik ve küresel bir düzlemden bakarsak, ideolojik olarak 2016 Amerikan seçimlerine müdahale ettiği gerekçesiyle tepki çeken Rusya Federasyonu, Beyaz Saray hariç diğer etkili tüm dış politika elitlerinin (soğuk savaştan kalma) reflekslerini, yeniden ateşlemiş görünüyor. Geçtiğimiz günlerde Rusya ile yaşanan siber savaş ve casus krizlerinde, başta İngiltere Başbakanı Theresa May olmak üzere nerdeyse tüm Batı kampının Rusya’yı hedef almasını bu bağlamda değerlendirmek gerekir. İran ve Rusya’nın Ortadoğu politikalarından pek hazzetmeyen ve Suriye’de Astana sürecinin karşısına ısrarla Cenevre sürecini çıkaran Pentagon’un da Rusya karşıtlığını paylaştığı görülebilir. Türkiye’nin Rusya ve İran ile son dönemlerde işbirliğini artırması, ABD’li ve Batılı dış politika elitlerinin uzun yıllardır içinde yetiştiği ve büyük oranda Rusya ve İran karşıtlığına dayalı ideolojik ve kurumsal kültürün dışına çıkmasından ötürü tepki çekiyor.
Özetle, aktif çatışma bölgesi olmayan ve kurumsal hafızanın pekişmediği alanlarda Trump yönetiminin ideolojik tercihlerinin daha fazla öne çıkmasını bekleyebiliriz. Aktif çatışma bölgelerinde ve bürokratik aktörlerin uzun yıllardır baskın olduğu alanlarda ise Trump yönetimi ideolojik tercihlerini ya ötelemekte ya da tamamen bir kenara bırakabilmektedir. Örneğin İran’da baş gösteren hükümet ve rejim karşıtı gösterilere demokratik haklar temelinde açıktan destek verip İran rejimi aleyhine pozisyon alırken, aynı hassasiyeti Rusya’da Putin karşıtı gösteriler için göstermemektedir. Aktif çatışma bölgesi olmayan ve dışişleri bürokrasinin hâkimiyetinin pekişmediği İran ve Venezuela’ya ambargo, Küba’da ilişkileri tekrar dondurmaya yönelik ideolojik tercihlerde bulan Trump, Suriye ve Irak’ta kurumsal tercihlerden yana tavır almaktadır. Detayları başka bir yazının konusu olsa da, Trump’ın yeni ulusal güvenlik danışmanı olarak general McMaster yerine avukat John Bolton’ı seçmesi, bahsi geçen kurumsal parametrenin, ideolojiyle dengelenmesidir.

27 Temmuz 2018 Cuma

Abd Ve Türkiye İlişkileri Fetö-Pkk

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Rahip Brunson olayı ve ABD siyasetinde Evanjelik etki 

Trump ve Pence’in Twitter üzerinden rahip Brunson için Türkiye’yi tehdit açıklamalarının Evanjelik arka plana dayanan teo-politik yönü çok belirgin.

Terör örgütleri FETÖ ve PKK adına suç işlediği ve casusluk yaptığı suçlamasıyla 2016’dan bu yana tutuklu yargılanan ABD’li rahip Andrew Craig Brunson’ın tutukluluğunun sağlık sorunları sebebiyle ev hapsine çevrilmesi üzerine, ABD’den en üst düzeyde Türkiye’yi yaptırımla tehdit eden açıklamalar geldi. Önce başkan yardımcısı “koyu Evanjelik” Pence, daha sonra da Başkan Trump, Brunson serbest bırakılmadığı takdirde Türkiye’ye geniş yaptırımlar uygulayacakları yönünde açıklamalarda bulundular.
Bu meyanda önce Twitter üzerinden Pence, “Türkiye Rahip Andrew Brunson’ı serbest bırakmaz ve ABD’deki evine gönderilmesi konusunda harekete geçmezse, bu masum din adamı serbest kalana kadar ABD Türkiye’ye önemli yaptırımlar uygulayacaktır” açıklamasını yaptı. Pence’in bu ‘tweet’i hesabının başına sabitlemesi dikkat çekti. Pence’in tweetinden sonra yine Twitter hesabından Trump “ABD dindar bir Hıristiyan, aile babası ve muhteşem bir insan olan Rahip Andrew Brunson’ın uzun süreli tutukluluğu sebebiyle Türkiye’ye geniş yaptırımlar uygulayacak. Bu masum din adamı derhal serbest bırakılmalı” şeklinde bir tweet attı.
Buna karşılık Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy’un Brunson davasının hukuk kuralları çerçevesinde yürüdüğünü ifade eden açıklamasının ötesinde, Trump ve Pence’in tehditkâr açıklamalarına yine sosyal medya üzerinden Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu şu ifadelerle cevap verdi: “Hiç kimse bize talimat veremez. Kimsenin tehdidine de boyun eğecek değiliz. Hukuk kuralları istisnasız herkes için geçerlidir.” Bu minvaldeki bir diğer cevap ise Adalet Bakanı Gül’ün –yine Twitter üzerinden– Brunson davasında tam bağımsız ve egemen bir ülke olan Türkiye’nin yargısının nihai sözü söyleyeceğini belirten açıklamasıyla geldi. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay “Türkiye bir hukuk devletidir ve Türk adaleti herkese eşit mesafededir. Ucuz tehditlere karşı da tahammülümüz yoktur” açıklamasını yaparken İbrahim Kalın ise yine hukuk vurgusunu öne çıkararak “FETÖ konusunda bugüne kadar hiçbir adım atmayan ABD yönetimi, bağımsız Türk yargısının yetki alanında olan bir hususu bahane ederek, Türkiye’ye karşı tehditler savurarak netice alamayacağını bilmelidir” açıklamasını yaptı.
Bütün bu gelişmelerin, 24 Haziran sonrasında Brüksel’deki NATO toplantısında Sayın Cumhurbaşkanımız ile ABD Başkanı Trump arasındaki samimi görüşmeyle uyumsuz olduğu ortada. Bu yeni durumun Münbiç ve F35’ler konusundaki mutabakatı nasıl etkileyeceğini göreceğiz. Zira ABD tarafının en üst ağızlarının Twitter üzerinden yaptığı Brunson’a dair açıklamalar, zikri geçen mutabakat ve görüşmelerdeki tutumlarla çelişkili ve ABD’nin Türkiye ile ilişkilerinde kafaları fena halde karıştırıcı bir durum arz ediyor.

“Twitter diplomasisi” ve Türkiye’ye yaptırım tehdidi

Trump’ın bu açıklamayı Twitter üzerinden yapması, daha önce yazıp vazgeçtiği veya Beyaz Saray tarafından düzeltilen tweetlerini de akla getirmiyor değil. Ne var ki Trump’ın bu yöntemi bir anlamda “Twitter diplomasisi” olarak kullandığı da bir gerçek. Tabiatıyla burada, Twitter üzerinden yapılan bu açıklamaların “bağlayıcı/resmi” beyan olup olmadığı veya diplomasideki yerinin ne olduğu soruları da akla geliyor. Hem Trump’ın hem de yardımcısı Pence’in (Twitter üzerinden de olsa) bir rahiple ilgili olarak Türkiye gibi bir ülkeyi tehdit eden ifadelere yer vermesi, nereden bakılırsa bakılsın ABD ile Türkiye arasında pek çok alanda son yıllarda baş gösteren “örtülü kriz”in aşikâr, somut hale gelmesidir. Bu açıklamalar, Türkiye ile ABD arasında zaten var olan güven bunalımı ve krizi daha da derinleştirme potansiyeli taşıyor.
Öte yandan Brunson olayına dair Trump-Pence ikilisinin açıklamalarındaki ortak kritik nokta, Türkiye’ye uygulayacaklarını söyledikleri “geniş çaplı yaptırımlar”. Açıklamalarda bu yaptırımların niteliğine dair bilgi yok. Ancak bunun en önemli ayağının “ekonomik” olacağı düşünülebilir. Nitekim ABD Senatosu ve Dış İlişkiler Komitesi Brunson olayına dair gelişmeyi de gerekçe göstererek, “Türkiye Uluslararası Finans Kuruluşları Yasası” başlıklı Türkiye’nin uluslararası kuruluşlardan kredi almasını kısıtlayan tasarıyı kabul etti. Bu gelişme ile ABD yaptırımların ilk somut işaretini de vermiş oldu.
Rahip Brunson olayında Evanjelik Pence’in etkisi
Brunson olayıyla alakalı belki de göz önünde tutulması gereken husus, ABD adına Türkiye’de önemli hizmetlerde bulunmuş Brunson’ın Evanjelik bir misyoner olması. Bu durum, Brunson olayının politik olmaktan ziyade “teo-politik” bir arka plana sahip olduğunun, ABD yönetiminin (özellikle de Pence’in) blok halinde oy aldıkları Evanjeliklerin istekleri doğrultusunda politika belirlediklerinin göstergesidir.
Nitekim, Trump’ın başkan seçilmesi üzerine kaleme aldığımız “Trump’ın zaferinde Evanjeliklerin rolü ve İslam karşıtlığı”  ve daha sonra Kudüs kararının ardından “Trump’ın Kudüs kararında Evanjeliklerin rolü”  başlıklı yazılarımızda, Trump’tan ziyade, “beyaz, milliyetçi, koyu bir Evanjelik” olan yardımcısı Pence’in, blok halinde kendilerini destekleyen ve sayıları 100 milyonu bulan, ABD’deki “Siyonist Hıristiyanlar” olarak da anılan Evanjeliklerin isteklerini politikaya yansıtacak adımların atılmasını sağlayacağını belirtmiştik. Dolayısıyla Trump’tan ziyade Pence’in seçilmesi, ABD ve AB başta olmak üzere bütün dünyadaki Protestanlar-Evanjeliklerde bir umut olarak görülmüş, muhafazakâr taleplerini, Pence üzerinden gerçekleştirmeye çalışacakları öngörülmüştü.
Pence’in yön verdiği bu anlamdaki en önemli adım, ABD’nin Tel Aviv’deki büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararı olmuştu. Türkiye başta olmak üzere İslam dünyası ve Müslüman halklar üzerinde infiale yol açan bu karar uygulamaya da konulmuştu.
Koyu Evanjelik Pence’in yön verdiği ikinci önemli gelişme ise Rahip Brunson hakkında yukarıda andığımız ve tamamen Evanjelik saiklerle yapıldığı anlaşılan açıklamadır. Nitekim bu açıklama karşısında, Trump da kayıtsız kalmamış ve Brunson hakkında kendisine blok halinde oy veren Evanjelikleri sevindirecek açıklamasını yapmıştır. Bir rahip sebebiyle en önemli müttefiklerinden biri olan Türkiye’yi “geniş çaplı yaptırımlarla” tehdit edebilmeyi göze alan Trump, ABD’deki Evanjelikler arasında sürekli Türkiye karşıtı bir malzeme olarak gündemde tutulan Brunson olayında, blok halinde oylarını aldığı kesimi memnun eden, popülist tonu yüksek bu açıklamayı yapmıştır. Üstelik neredeyse 150 yıllık tarihi süreçte en önemli illerinde Amerikan Protestan (Evanjelik) misyoner okullarının açılmasına izin vermiş, casusluktan tutuklanana kadar geçen uzun sürede Brunson’ın misyonerlik faaliyetlerine de müdahale etmemiş Türkiye’ye, “din özgürlüğü” ihlali imasıyla birlikte bunu yapmıştır.
Aslında özellikle Müslümanlara yönelik ihlallerin alabildiğine artış gösterdiği ABD’de, bu ihlale dair en son açıklamayı yapması gerekenler, belki de Trump ve Pence’tir. Nitekim Trump ve Pence’in söz konusu tweetlerine yapılan yorumlarda, din özgürlüğü ve hukukun üstünlüğüne dair meselelerde onların iç çelişkilerini öne çıkaran ve Evanjeliklerin istekleri doğrultusunda politika belirlediklerini ima eden yorumlar mevcuttur.
Öyle anlaşılıyor ki Brunson olayına dair Trump ve Pence’in Twitter üzerinden yaptıkları (Türkiye’ye yaptırım tehdidi içeren) açıklamaların Evanjelik arka plana dayanan teo-politik yönü belirgindir. Ne var ki Brunson olayının sadece Brunson’dan ibaret olmadığı da bir gerçektir. Burada en dikkat çeken detay, Trump’ın bu açıklamasının, Cumhurbaşkanımızın BRICS toplantısı için bulunduğu Güney Afrika’da, Rusya ve Çin devlet başkanlarıyla görüşmesinin hemen öncesinde yapılmış olmasıdır. Ayrıca Hazine ve Maliye Bakanımız Berat Albayrak’ın Çinli finans kuruluşlarından elde ettiklerini duyurduğu 3,6 milyar dolarlık kredi paketinin de bu açıklamalardaki etkisini göz ardı etmemek gerekir.
Bütün bunlar, 24 Haziran sonrasında Türkiye-ABD ilişkilerinin seyrine dair oldukça kafa karıştırıcı gelişmeleri işaret ediyor. Brunson olayına dair önümüzdeki günlerde yapılacak açıklamalar ve bu minvalde atılacak adımlar, bu kafa karışıklığını azaltacak veya daha da çoğaltacak. Bekleyip göreceğiz.


'ABD kendisini Türkiye'ye hukuk dersi verecek düzeyde görmesin'

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Öznur Çalık, "Amerika hiçbir zaman ve hiçbir şekliyle kendisini Türkiye'ye hukuk dersi verecek ayarda ve düzeyde görmesin." dedi.
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Öznur Çalık, "Amerika hiçbir zaman ve hiçbir şekliyle kendisini Türkiye'ye hukuk dersi verecek ayarda ve düzeyde görmesin. Türkiye'nin hukuk devleti olduğunu bütün dünya biliyor. Buna müdahale etmeye hiç kimsenin hakkı da haddi de yok." dedi.
Çalık, özel bir hastaneyi ziyaretinin ardından gazetecilere yaptığı açıklamada, CHP'nin 100 yıllık bir siyasi parti olduğunu dile getirerek 36 olağan ve 19 olağanüstü kongre yaptığını belirtti.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun "Aday olmayacağım" dedikten bir hafta sonra genel başkanlığa talip olduğunu hatırlatan Çalık, Muharrem İnce'nin de cumhurbaşkanı adayı olduğunda genel başkanlığa aday olmayacağını deklare ettiğini söyledi.
Çalık, bu süreçte yaşananların herkes tarafından izlendiğini ifade ederek şöyle konuştu:
"Cumhuriyet Halk Partisine genel başkan olan kişilerin profili değişmiyor. Önce 'Ben genel başkanın karşısında aday olmayacağım.' diye açıklama yapıyorlar, bir hafta sonra ise aday olacaklarını açıklıyorlar. Öncelikle vatandaşın, milletin nezdinde ana muhalefetin lideri olarak güven hissi oluşturmanız lazım. Güven verebilen bir genel başkan olmanız lazım. Lider olabilmeniz için öncelikle güven vermeniz lazım. Lider olunmaz, doğulur."
"Türkiye Cumhuriyeti muz cumhuriyeti değildir"
Bir siyasi partinin genel başkanını göndermek istediğini, bir diğerinin ise genel başkanını partinin başına tekrar getirmek için çalıştığını anlatan Çalık, "Bizim derdimiz ise millete hizmet etmek. Siyasi partiler genel başkanlarının kim olacağını arayadursunlar, birbirleriyle kavga ededursunlar biz milletimize hizmet etmeye devam ediyoruz. CHP'nin yaptığı kendine yakışıyor, durumu da zaten bu. CHP'nin tarihine baktığımızda canları sıkıldıkça olağanüstü kongre yaptığını görüyoruz. Bizim ise milletimizle dertlenecek çok işimiz var. Biz hizmet edeceğiz." değerlendirmesini yaptı.
Çalık, bir gazetecinin "ABD Başkanı Donald Trump ve Kongrenin Türkiye'ye yönelik tehditkar söylemleri" hakkındaki görüşlerini sorması üzerine, Türkiye'nin özgür, bağımsız bir hukuk devleti olduğunu ve bunun tüm dünya tarafından bilinmesi gerektiğini vurgulayarak şunları kaydetti:
"Sadece ülkeler kendilerine lazım olduklarında hukuk talebinde bulunmamalı. Karşılıklı ülkelerin hukuklarını korumakla mükellef olanlar gereğini yerine getirmeli. Amerika hiçbir zaman ve hiçbir şekliyle kendisini Türkiye'ye hukuk dersi verecek ayarda ve düzeyde görmesin. Türkiye'nin hukuk devleti olduğunu bütün dünya biliyor. Buna müdahale etmeye hiç kimsenin hakkı da haddi de yok. Amerika önce kendi elindeki bize teslim etmesi gereken papazla ilgili işlemlerini yapsın. Türkiye Cumhuriyeti devleti hukuk devleti olarak gereğini yerine getirmiş, hukukun gerekleri neyse onu yerine getirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti muz cumhuriyeti değildir. Bilsinler ki Türkiye kendi kararını hukuki çerçevede verecektir. Kim olursa olsun, hangi ülkenin vatandaşı olursa olsun gereğini yerine getirecektir hukuk çerçevesinde."

AB-ABD görüşmesi tansiyonu düşürdü, sorunu çözmedi

ABD Başkanı Trump ve AB Komisyonu Başkanı Juncker arasında ticari gerginliği çözmek için gerçekleştirilen görüşme, taraflar arasındaki tansiyonu düşürdü ancak soruna kalıcı bir çözüm ortaya koymadı.
Avrupa Birliği (AB) ile ABD arasında son dönemde transatlantik ilişkileri zora sokan ticari gerginliği çözmek için düzenlenen liderler görüşmesi, tansiyonu düşürmesine rağmen sorunlara kalıcı çözüm ortaya koymadı.
Washington'da buluşan ABD Başkanı Donald Trump ve AB Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, son dönemde ticaret alanında giderek tırmanan gerginliği azaltmaya yönelik adım attı.
Görüşmenin ardından yayımlanan ortak bildiride, "Bugün öncelikli olarak otomotiv sektörü dışındaki sanayi ürünlerine ilişkin gümrük vergilerini ve tarife dışı kısıtlamaları sıfırlamaya yönelik birlikte çalışma kararı aldık." ifadesi dikkati çekti.
Ticari gerginliğin başlangıcı TTIP
Son dönemde adeta bir ticaret savaşının yaşandığı AB ile ABD arasındaki ilk gerginlik, Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) anlaşmasına yönelik taraflar arasında yürütülen müzakerelerin Trump'ın görevi devralmasının ardından rafa kaldırılmasıyla başladı.
Korumacı ekonomi politikalarını savunan Trump, 2013'ten beri müzakereleri süren TTIP'e yönelik müzakereleri askıya aldı. Bu adım, TTIP'e güçlü destek veren AB'yle ilk gerginliğin tohumunu atmış oldu.

Gümrük vergisi krizi

Transatlantik ilişkilerde savaş rüzgarı estiren temel adım ise ABD'nin "ulusal güvenlik gerekçesini" öne sürerek ithal çelik ve alüminyuma ilave gümrük vergileri uygulaması kararı oldu. ABD'nin geleneksel müttefiki AB'yi de sonradan bu ilave gümrük vergilerine dahil etmesi, taraflar arasında ticaret savaşını tetikledi.
AB'nin vergilerden muafiyet için yoğun diplomasi trafiği sonuç vermeyince birliğin ABD'ye misillemesi gecikmedi.
AB, kısa süre içinde, ilave gümrük vergilerine karşı dengeleyici tedbirleri devreye soktu. Böylelikle AB, ABD'den ithal ettiği kot pantolon, motosiklet, çelik, mısır, fıstık ezmesi, portakal suyu, viski ve puro gibi yüzlerce farklı ürüne yüzde 25 oranında gümrük vergisi koydu.
Trump, AB'nin kararına büyük bir tehditle karşılık vererek taraflar arasındaki ticaret savaşını ateşledi. ABD Başkanı Trump, AB'yi, Avrupa'dan ithal edilen tüm araçlara yüzde 20 ek gümrük vergisi uygulamakla tehdit etti.
ABD'nin AB ekonomisi için kilit öneme sahip otomotiv sektörünü hedef almasının ardından birlikte kapsamlı bir misilleme listesi hazırlığı başladı.
Trump-Juncker görüşmesinin gerçekleşeceği gün AB, ithal araçlara gümrük vergisi uygulanması halinde tarım, makine ve yüksek teknoloji ürünlerini kapsayacak 20 milyar dolarlık ticari misilleme listesi hazırladığını duyurdu.
Liderler, bu karşılıklı çekişme ve yüksek gerilimli bir atmosferde ikili görüşmeye gitti.
Görüşmeden ne çıktı?
Taraflar, görüşmenin ardından temel başarılarını, küresel ekonominin en başat oyuncuları arasındaki ticari konularda yaşanan uzlaşmazlıkların müzakere edilerek çözülmesi konusunda anlaşma sağlanması olarak lanse etti.
Temel olarak, görüşmeden otomotiv sektörü dışındaki sanayi ürünlerine ilişkin gümrük vergilerini ve tarife dışı kısıtlamalarını sıfırlamaya yönelik birlikte çalışma kararı çıktı.
Taraflar hizmet sektörü, kimyasal, ilaç, tıbbı ürünler ve soya fasulyesi alanındaki ticareti artırma konusunda ortak çalışma yapacaklarını duyurdu. Bu adımların, iki taraftaki çiftçilere ve yatırımlara fayda sağlayacağı savunuldu.
Avrupa'nın enerji kaynaklarını çeşitlendirmek için ABD'den daha fazla sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ithal etmek istediği ve enerji alanında stratejik iş birliğinin güçlendirilmesi konusunda mutabık kalındı.
Ayrıca, karşılıklı ticareti kolaylaştırmak, bürokratik engel ve maliyetleri azaltmak amacıyla ortak standartlar belirlemek üzere diyalog yürütülmesi kararı alındı.
Avrupa ve ABD şirketlerini haksız ticaret uygulamalarından korumak için güç birliği yapılması konusunda anlaşıldı.
Dünya Ticaret Örgütü'nün reform edilmesi ile fikri mülkiyet, zorla teknoloji transferi, sanayi desteklemeleri ve fazla kapasite gibi sorunlar karşısında yakın iş birliği yapılması kararlaştırıldı.
Tüm bu adımları gerçekleştirmek için derhal bir çalışma grubunun oluşturulacağı, bu grubun mevcut gümrük vergileri konusunda kısa vadede sorunları belirlemek için çalışma yapması karara bağlandı.
Taraflar, bu anlaşmanın müzakereler devam ettiği ve bir tarafın çalışmaları sonlandırmadığı sürece geçerli olacağını vurguladı.

ABD ve AB'nin elde ettikleri



ABD Başkanı Trump, görüşmeyle birlikte AB'nin daha fazla enerji ve tarım ürünü satın almasını sağladı. Aynı zamanda, ABD- Çin arasında devam eden ticari gerginliklerde AB'yi yanına çekerek elini güçlendirmiş oldu.
AB ise kritik olan otomotiv sektörüne, müzakereler sürdükçe ilave gümrük vergisi uygulanmamasını sağlayarak zaman kazanmış oldu.
İki taraf da, "elde ettikleri" başarıyı son anda bir basın toplantısı düzenleyerek ön plana çıkardı.
Juncker de Trump da "başarı hikayesine" muhtaç
İki liderin içinde bulunduğu siyasi konjonktür, "başarı hikayesinin" iki taraf için de neden önemli olduğunu açıklamaya yardımcı oluyor.
Başkan Trump, iç siyasette özellikle Helsinki’de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'le görüşmesinin yarattığı rahatsızlıkla baş etmeye çalışıyor.
NATO, İngiltere ve Finlandiya görüşmelerinin ardından AB’yi "düşman" olarak nitelendiren Trump'ın, iç siyasetin yarattığı ve Çin ile ticari alanda gerilen ilişkilerin oluşturduğu baskıyla eski dostu Avrupa ile tekrar yakınlık kurmaya çalıştığı görülüyor.
Öte yandan, AB Komisyonu Başkanı Juncker da evde çözüm bulunamayan göçmen krizinin yarattığı baskı ve bazı üye ülkelerde aşırı sağın yükselmesinin yarattığı sıkıntılarla boğuşuyor.
Juncker'ın 2014'ün kasımında devraldığı görev 2019'da sona erecek. Özellikle 2015 yılında patlak veren göçmen krizine kalıcı çözüm bulma konusunda başarısız olan Juncker, birlik için büyük önem arz eden ilave gümrük vergileri konusunda ABD’yle anlaşma sağladığını göstererek olumlu bir siyasi miras bırakmak istiyor.
Görüşmeden çıkan sonuç detaylı bir şekilde ele alındığında, esasen sorunun çözülmediği, iki tarafın da müzakerelere başlamayı teyit ederek zaman kazandığı, günün sonunda statükonun korunduğu görülüyor.

google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html