BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Binyamin Netanyahu sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Binyamin Netanyahu sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

30 Mayıs 2019 Perşembe

'Yüzyılın Anlaşması': Ekonomik yardım siyasi hedefleri gizliyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf

"Yüzyılın Anlaşması" olarak adlandırılan barış planının ekonomik boyutu ABD'li yetkililerin en fazla açıklığa kavuşturduğu kısım. Ancak Arap ülkelerinin dikkat kesildiği siyasi boyut hala belirsiz.

Trump yönetiminin, İsrail-Filistin meselesinin çözümüne yönelik "Yüzyılın Anlaşması" olarak adlandırılan barış planının ekonomik boyutu ABD'li yetkililerin en fazla açıklığa kavuşturduğu kısım. Ancak Arap ülkelerinin dikkat kesildiği siyasi boyut hala müphemliğini koruyor.
ABD Başkanı Donald Trump'ın damadı ve kıdemli başdanışmanı Jared Kushner, şubat ayında gerçekleştirdiği bölge turunda ziyaret ettiği ülkelerin liderlerine (Birleşik Arap Emirlikleri, Umman, Bahreyn, Katar, Suudi Arabistan, Türkiye) planın ekonomik boyutuyla ilgili bilgi vermiş, Kudüs'ün nihai statüsü, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız Filistin devletinin kurulup kurulmayacağı gibi temel anlaşmazlık konularına ise hiç değinilmemişti.
Arap ülkeleri, Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdulaziz Al Suud'un 2002 yılında Beyrut zirvesinde gündeme getirdiği Arap Barış Planı'yla uyumlu şekilde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız Filistin devletinin kurulması için çağrılar yapıyor.

Bağımsız devlete sözde alternatif

"Yüzyılın Anlaşması" planının ilk uygulama adımı olarak Bahreyn'in başkenti Manama'da 25-26 Haziran'da "Refah için Barış" adlı bir ekonomi çalıştayı düzenlenmesi öngörülüyor. Söz konusu toplantıya uluslararası ve bölgesel iş çevrelerinden katılım gösterilmesi, Arap ülkelerinden iş adamı ve yatırımcılar ile bazı ülkelerin dışişleri ve ekonomi bakanlarının iştirak etmesi bekleniyor. Bölgedeki yatırım fırsatlarının ele alınacağı toplantıda potansiyel ekonomik büyüme, beşeri sermaye gelişimi, Filistin başta olmak üzere bölgede teşvik edici bir yatırım ortamı oluşturulması konuları değerlendirilecek.
Filistin topraklarında yatırımı teşvik etmek, daha fazla ekonomik yatırım için bölgesel ve uluslararası destek toplamak, çalıştayın hedefleri arasında. ABD, Filistinlilerin, kendilerini zor sosyal ve ekonomik şartlardan kurtaracak bu yatırım ve teşviklerden memnun olacağını düşünüyor. Washington yönetimi, bu yatırım ve teşviklerin ayrıca, Filistinlilerin İsraillilerle kalıcı barış müzakereleri için şart koştukları bağımsız devlete "sözde" alternatif olacağına inanıyor.
Planın açıklanan ekonomik boyutu, Filistinlilerin ekonomisini güçlendirmeyi ve onlara daha iyi bir gelecek temin etmeyi içeriyor. "Açıklanmayan" siyasi boyutunda ise ABD yönetimi, dönüş hakkı, yerleşim birimleri, Kudüs'ün nihai statüsü gibi önemli temel meselelerin karara bağlanmasını ya da halihazırda tartışılmasını ertelemeyi tercih ediyor.
Bahreyn, ABD ortaklığında çalıştaya ev sahipliği yaparak Filistin'in çıkarlarını koruma sorumluluğunu ifa ettiğini düşünüyor. Bahreyn, "Refah için Barış" adlı çalıştaya, Filistin halkının meşru taleplerini gerçekleştirmek için kaynaklarını güçlendirmesini ve kalkınmasını sağlamak adına sarf edilen çabalara destek kapsamında ev sahipliği yapıyor.
Bahreyn resmi ajansına göre, bu ekonomi çalıştayı, bölgede barışın tesis edilmesine olanak sağlamak için yatırımları ve girişimleri teşvik etmek amacıyla görüş alışverişi ve strateji belirlemede sivil toplum kuruluşları, iş dünyası ve hükümet liderlerinin toplanmasını sağlayan önemli bir fırsat teşkil ediyor.
Bahreyn, Dışişleri Bakanı Halid bin Ahmed'in 21 Mayıs'taki açıklamasına göre, Filistin halkının başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir devlet kurmak başta olmak üzere meşru haklarını geri almasına ve ekonomik durumuna destek olma konusundaki sabit tutumuna bağlı kalıyor.
İsrail medyası, İsrail Maliye Bakanı Moşe Kahlon'un da çalıştaya katılacağına dair haberler naklederken, birçok Arap ülkesi bu konudaki resmi tutumunu açıklamadı.
Suudi Arabistan, Bahreyn'de ABD ile iş birliği içinde düzenlenecek "Refah için Barış" çalıştayına katılacağını duyurdu. Suudi Arabistan resmi ajansı SPA'ya göre Suudi Arabistan, çalıştaya Ekonomi ve Planlama Bakanı Muhammed et-Tuveyciri'nin başkanlığındaki bir heyetle katılacak. Bakanın katılımının, Suudi Arabistan'ın Filistin halkına daimi destek tavrının bir devamı olduğu ifade edildi.
BAE de resmi olarak çalıştayın duyurulmasından memnuniyet duyduğunu ve bir heyetle toplantıya katılacağını açıkladı.
BAE Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada, "BAE'nin bölgeyi kalkındırmayı ve ekonomik büyüme fırsatlarını artırmayı amaçlayan tüm uluslararası çabaların yanında" olduğu belirtilerek, başta Filistin halkı olmak üzere bölge halkının karşılaştığı zorlukların hafifletilmesi gerektiği aktarıldı. BAE, siyasi tutumunun, başkenti Doğu Kudüs olan Filistin devletinin kurulmasının net siyasi tutumu olduğunu vurguluyor.

"Siyasi irade satın alınıyor" suçlaması

Buna mukabil ABD'nin "Yüzyılın Anlaşması" planı kapsamında ilk organizasyon niteliğindeki bu çalıştay, Filistin tarafında tepkilerle karşılandı. Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ve Filistin Kurtuluş Örgütü'nden (FKÖ) siyasi ve ulusal hareketler ile özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarına kadar tüm Filistinli taraflar, toplantıyı boykot edeceklerini açıkladı.
Filistinliler, Suudi Arabistan tarafından 2002 yılında sunulan, 1967 sınırlarında, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız Filistin devletinin kurulmasını öngören Arap Barış Girişimi'ni destekliyor. Girişim, dönüş hakkına ulaşmadan Arap ülkelerinin İsrail ile herhangi bir ilişki kurmaması, İsrail'in Golan tepelerinden çekilmesi gibi bazı şartları içeriyor.
Filistin yönetimi, kendisi adına herhangi bir tarafı müzakere etmeye zorlamadığını ancak bununla birlikte Filistin halkına hizmet etmek isteyenlerin, "Manama çalıştayı gibi reddedilen konularda" ortak tutuma saygı göstermesi gerektiğini vurguluyor. Öte yandan İsrail işgali sonlanmadan, uluslararası hukuka ve BM kararlarına bağlı kalınmadan Filistin'in ekonomik imkanlara sahip olamayacağını teyit ediyor.
ABD Başkanı Donald Trump'ın, Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanımasından bu yana Filistinliler, Washington yönetiminin, bağımsız Filistin devleti taleplerinin bir kenara bırakılmasına karşılık büyük yatırımlar teklif ettiği ve siyasi tutumları satın almaya çalıştığı konusunda uyarıda bulunuyor.
Manama çalıştayı, ABD barış planının ilk aşaması ise Filistin tarafından yönetim, siyasi ve ekonomi alanında herhangi bir katılımın olmaması bunun gibi bir organizasyonun, Filistin halkının bağımsız devletinin kurulması kapsamında meşru haklarını alamayacağı, adil barışın sağlanması yolunda bir adım olmadığını gösteriyor.

İsrail’de seçimlerin yenilenmesi neye işaret ediyor?

İsrail’de seçimlerin yenilenmesi neye işaret ediyor?

Geçen sene savunma bakanlığından istifa ederek erken seçimin yolunu açan Liberman, 9 Nisan sonrasında da koalisyon şartı olarak Netanyahu’nun önüne siyaseten kabul edemeyeceği maddeler koymuştu.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu 9 Nisan’a giden süreçteki seçim kampanyasını neredeyse tamamen sol karşıtı bir söylem üzerine inşa etti. Her fırsatta kendi tabanına, sol gelirse İsrail’in ne hallere düşeceğini, İran’ın İsrail’in başına olmadık çoraplar öreceğini anlattı. Ülkesine sürekli olarak Hizbullah’la ve İran’la savaş olasılığını hatırlattı. Bu süreçte diğer sağ partiler Netanyahu için muhtemel koalisyon ortaklarından öteye geçemeyecek kadar küçüklerdi. Dolayısıyla bir kez sağ partiler Knesset’te çoğunluğu ele geçirirse Netanyahu İsrail’in doğal lideri olarak ortaya çıkacaktı. Ancak işler Netanyahu’nun beklediği gibi gitmedi. Zira her ne kadar 9 Nisan’da sağ partiler bir sandalye farkla Benny Gantz’ın başını çektiği Mavi-Beyaz ittifakına karşı siyasi bir zafer kazanmış olsalar da, bu defa sağdaki liderlerden biri (Netanyahu’nun eski savunma bakanı Avigdor Liberman) Netanyahu’nun çantasında keklik olmayı reddedecekti. Dahası Liberman bunun sinyallerini Kasım 2018’den beri veriyordu.
Bunlardan en büyüğü Ultra-Ortodoks Yahudilerin askerlik yapma zorunluluğuna dair bir yasaydı. Devletin kurulduğu dönemden bu yana Ultra-Ortodoks Yahudilerin askerlik yapmaması ve kendilerine tanınan vergi muafiyetleri, İsrailli seküler kesimlerin gündeminde daha yoğun olarak yer almaya başladı.
Netanyahu Paris’te Vladimir Putin’le zar zor ayarlayabildiği görüşmeyi yaparken Liberman Gazze’ye İsrailli bir tim göndererek üst düzey bir Hamas komutanına suikast düzenleyecek, operasyon sarpa saracak, İsrailli bir asker öldürülecek ve Liberman da operasyonun başarısızlığı üzerinden Netanyahu karşıtı bir propaganda körükleyecekti. Netanyahu olayın üzerinden uzun zaman geçmeden apar topar İsrail’e döndü ve vakit kaybetmeden Hamas’la ateşkesi sağladı. Her ne kadar Gazze saldırıları Netanyahu için işe yarayan bir araç olsa da, kendi çıkarmadığı bir savaşın Liberman tarafından götürülmek istendiği yer belliydi. Bazı analistler bu olayı Liberman’ın Netanyahu’ya bir darbesi olarak yorumladı. Nihayetinde Netanyahu’nun Hamas’la ateşkes kararı almasının ardından, Liberman kabinedeki savunma bakanlığı koltuğundan istifa ederek erken seçimin yolunu açmış oldu. Dolayısıyla mevcut durumu anlamak için Avigdor Liberman’ın Binyamin Netanyahu’yu uzunca bir süredir hedef aldığını göz önünde bulundurmak gerekiyor. O günlerde erken seçimin yolunu açan Liberman, 9 Nisan sonrasında da koalisyon şartı olarak Netanyahu’nun önüne siyaseten kabul edemeyeceği bazı maddeler koydu. Bunlardan en büyüğü Ultra-Ortodoks Yahudilerin askerlik yapma zorunluluğuna dair bir yasaydı. Devletin kurulduğu dönemden bu yana Ultra-Ortodoks Yahudilerin askerlik yapmaması ve kendilerine tanınan vergi muafiyetleri, İsrailli seküler kesimlerin gündeminde daha yoğun olarak yer almaya başladı. Bunda, başlarda 400 civarında olan Haredi nüfusunun 2005’te 42 bine yaklaşmış olmasının da ciddi bir rolü vardı. Bu durum İsrail’deki milliyetçi-seküler çizgi için ciddi bir siyasi sermaye anlamına gelmekteydi.
Eğer ikinci seçimde de manzara çok değişmezse, Netanyahu sağ bir hükümet kurmak yerine, kendini başbakanlıkta tutacak bir koalisyon arayışına girebilir. 
2012’de bu durumu düzenleyen Tal yasasının İsrail Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilmesi ve Binyamin Netanyahu’nun da Ultra-Ortodoksları kendinden uzaklaştıracak bir yasayı çok da gündeme getirmemesi seküler İsrailliler için bir probleme dönüştü. Avigdor Liberman gibi seküler-milliyetçi Rus Yahudilerinin desteğiyle ayakta duran bir siyasetçi için bu mesele göz ardı edilemeyecek kadar önemli bir siyasi sermayeye dönüşecekti. Bugün gelinen noktadan bakıldığında, Liberman’ın 9 Nisan seçimlerinden sonra bu meseleyi bir araç olarak kullanmak istediği oldukça açık. Bu mesele üzerinden Netanyahu’yla Ultra-Ortodoks partilerin arasını açarak hem dört dönemdir başbakanlık yapan Netanyahu’yu yalnızlaştıracak hem de kendi siyasi payını artıracak hamleler yapıyor. Liberman Netanyahu’nun kurduğu koalisyon sistemini sarsmaksızın Netanyahu’dan bir şey alamayacağının son derece farkında.
Kasım 2018’de kaleme alınan bir yazıda da geçtiği şekliyle, [1] İsrail’de kurulamayan koalisyon için Gazze Mayıs’ın başında ciddi bir bedel ödedi. Her ne kadar Netanyahu Gazze’ye saldırılar ve Gazze’den de İsrail’e atılan roketler üzerinden ciddi bir güvenlik atmosferi oluşturup koalisyon pazarlıkları sırasında sağ partiler üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmak istese de bu pek işe yaramadı. Diğer yandan Amerika’nın İran’la savaşın eşiğine gelmesi bile bir şey değiştirmedi. Bu da aslında Netanyahu’nun sıcak çatışma üzerinden oluşturduğu olağanüstü halin seçmen üzerinde işe yararken muhtemel koalisyon ortağı siyasi elitler üzerinde pek bir etkisi olmadığının kanıtı. Diğer yandan Netanyahu’nun güvenlik kartının da sınırlarını gözler önüne seriyor.
Gelinen yer itibariyle İsrail sağının bölünmeleri her zamankinden daha derin ve önümüzdeki süreçte daha da derinleşecekmiş gibi bir izlenim veriyor. En başından, seçimin maliyeti ciddi bir tartışma konusuna dönüştü. İsrail Maliye Bakanlığı yeni seçimin maliyeti olan yaklaşık 500 milyon şekel için yaptığı açıklamada, bütçede böyle bir miktarın yer almadığını belirtti. Bu da sağdaki liderlerin hanesine düşülecek notlardan biri. Diğer yandan toplumda, sağdaki liderlerin tavizsiz tutumları fazla rahatlık olarak görülüyor. Dolayısıyla Mavi-Beyaz Bloku’nun ve sol partilerin bu seçimde bir sandalyelik farkı kapatma şansları daha yüksek olabilir. Bu da solun kendi tabanını mobilize edebilmesine bağlı. 9 Nisan’daki seçimlerde sandıklara gitmeyen Arap seçmeni oy kullanmaya ikna etmekle işe başlayabilirler. 1977 seçimlerinden bu yana İsrail solunun bu kadar avantajlı olduğu bir süreç belki de hiç olmamıştır. Bu başarısızlık sürecinden en büyük motivasyonu kazanacak diğer iki siyasetçi ise Aralık 2018’de bir araya gelip Yeni Sağ Partisi’ni kuran Naftali Bennett ve Ayelet Şaked. Her ikisi de sağda yer alıp barajı geçemeyen adaylar. Her ne kadar Şaked’in artık Yeni Sağ’da yer almayacağı açıklansa da İsrail’in sağ seçmeni bu iki siyasetçiyi destekleyebilir. Ancak bu iki figürden herhangi birinin yükselişi bile Netanyahu’yu geride bırakacak sağcı bir siyasetin kapısını aralar.
Şu an için ihtimalleri bir kenara bırakıp en gerçekçi görünen senaryoyu düşünecek olursak, Binyamin Netanyahu’nun çok bir şey kaybetmeyeceğini söyleyebiliriz. Her ne kadar şu anda sağcı siyasetçilerin ciddi bir kısmı Avigdor Liberman’ı katı tutumuyla koalisyonu engellemekle suçlasa da, seçmenlerinin pozisyonundan taviz vermediği için o da oy tabanını koruyacaktır. Diğer yandan dindar partilerin oy oranlarında da büyük bir değişim olmaması muhtemel. Eylül ayına kadarki süreçte, sağcı partilerin birbirlerini suçlayarak tabanlarını konsolide etmeye çalışmaları, seçim kampanyalarının temelini oluşturabilir. Netanyahu’nun Liberman’ı solcu olarak yaftalaması ve Ultra-Ortodoks isimlerin Netanyahu’yu sonucu bile bile Liberman’ın peşinden koşmakla suçlaması da bu durumun habercisi. Diğer yandan seküler milliyetçilerin Ultra-Ortodoksları kendi imtiyazlarının peşinden koşmakla itham etmesi de İsrail toplumunda dindar ve seküler kesimler arasındaki fay hattının derinleşeceğinin bir göstergesi. Kısa vadede Knesset içi dengelerde büyük değişiklikler göremesek de orta-uzun vadede İsrail sağındaki iç gerilim artacağa benziyor.
Peki, Knesset içi dağılım değişmezse ne olur? Bu durum Likud’un birkaç gün önce kendi içinde pragmatik bir yaklaşımla kabul ettiği, merkez sağdan bir partinin koalisyona dahil edilmesi senaryosunu akıllara getiriyor. Zira Netanyahu’nun partisi, İsrail Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin’in koalisyon kurma görevini Benny Gantz’a verme ihtimaline karşılık, merkezde yer alan bir partiyi koalisyona dahil ederek Avigdor Liberman’ı “bypass” etmeyi göze almıştı. Eğer ikinci seçimde de manzara çok değişmezse, Netanyahu sağ bir hükümet kurmak yerine, kendini başbakanlıkta tutacak bir koalisyon arayışına girebilir. Tabii eğer o güne kadar yargılanma sürecinde bir değişiklik olmazsa. Zira 9 Nisan sonrasındaki koalisyon görüşmelerinin sihirli kelimelerinden biri de dokunulmazlık yasasıydı. Fakat Netanyahu şu ana dek böyle bir yasa çıkarmak konusunda başarılı olamadı. Dolayısıyla bu sürecin Netanyahu’nun sonunu getirme ihtimali de var ve bu durum bütün manzarayı değiştirebilir. İsrailli yorumcular Netanyahu’nun halihazırda tüm politik kariyerinin en büyük yenilgisini aldığı yorumunu yapıyor.
Koalisyon kurulamamasının yol açtığı tek yenilgi Netanyahu’nun politik kariyerinde olmadı. ABD Başkanı Donald Trump’ın Ramazan’dan sonra açıklamaya hazırlandığı ve basına sızdırıldığı kadarıyla bir barış vizyonu içermeyen “yüzyılın anlaşması” açısından da durum pek iç açıcı değil. Zira bütün bir anlaşma Binyamin Netanyahu’nun başbakanlığı üzerine inşa edilmiş durumda. Anlaşmayla ilgili görüşmeler için bugün İsrail’e giden Donald Trump’ın damadı Jared Kushner’in bir başbakan yerine koltuğu sallanan bir siyasetçiyle konuşacak olması, anlaşmanın belirsiz geleceğine dair çok şey söylüyor. Bu belirsizlik sadece ABD-İsrail eksenini etkilemekle kalmaz; ABD üzerinden İsrail’in ilişkilerini ilerlettiği Körfez ülkelerinin de kendi pozisyonlarını yeniden düşünmelerine neden olabilir.

27 Eylül 2018 Perşembe

Trump'ın "Sanırım iki devletli çözüm en iyisi olur." sözleri İsrail'i karıştırdı!

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN  REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Trump'ın sözleri İsrail'i karıştırdı!


ABD Başkanı Donald Trump'ın Filistin-İsrail meselesinin çözümüne ilişkin yaptığı, "Sanırım iki devletli çözüm en iyisi olur." değerlendirmesi, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun liderlik ettiği Likud Partisi üyeleri ve koalisyondaki bakanlar tarafından eleştirilirdi.




New York’taki dünkü konuşmasında Trump'ın "iki devletli çözüm" önerisine itiraz etmeyen Netanyahu, ardından gelen "tek devletli çözüm" önerisinin de kendisi için kabul edilebilir olduğunu ancak sorunun Filistin devletinin adı değil devletin mahiyeti olduğunu söyledi.

The Times Of Israel gazetesine göre, Netanyahu, Washington'un, iki devletli bir çözüme ulaşılması halinde, İsrail'in Batı Şeria'daki kapsamlı güvenlik kontrolünü devam ettirmesini kabul ettiğini aktardı.

Trump'un açıklamalarına karşı Netanyahu'nun "diplomatik yaklaşımının" kabul görmediği Likud Partisi ve hükümet ortaklarından ayrıca Trump'ın iki devletli çözüm açıklamasına eleştiriler geldi.


''FİLİSTİN UMURUMDA DEĞİL''


İsrail Savunma Bakanı Avigdor Liberman Golan Tepelerine düzenlediği ziyarette yaptığı açıklamada, "Filistin devleti umurumda değil. 

Filistin Devleti beni ilgilendirmiyor, beni ilgilendiren şey Yahudi devletidir. Burada daha birçok büyük sorunlar var." dedi.


''GERİSİ DAHA AZ ÖNEMLİ''


Liberman, "İsrail'deki Araplar nüfusun yüzde 20'sini oluşturuyor. İsrail bayraklarıyla değil de Filistin bayrakları ile gösteriler ve protestolar düzenledikleri gerçeği var. Benim bununla ilgili sorunum var. 

Bu gerçek bir problem. Bir Yahudi devletine sahip olma kaygısı duymak zorundayız, gerisi daha az önemli." şeklinde konuştu.

Koalisyon ortaklarından Yahudi Evi partisi lideri ve İsrail Eğitim Bakanı Naftali Benet, sosyal paylaşım hesabından yaptığı açıklamada, Trump'ın İsrail'in gerçek bir dostu olduğunu ancak Yahudi Evi Partisi hükümette kaldığı müddetçe, Filistin devletinin kurulamayacağını iddia etti.

İsrail'in Kanal 2 televizyonunda açıklama yapan, Kültür Bakanı Miri Regev, "İki devletli çözüm kötü bir çözümdür. Filistinlilerle çözüm İsrail'in zararına olmamalı." ifadelerini kullandı.


''FİLİSTİN DEVLETİ YOKTU, OLMAYACAKTA''


Yahudi Evi Partisi Milletvekili Moti Yogev de "Daha önce bir Filistin devleti yoktu, olmayacakta. 

Çünkü bu topraklar İsrail'in. Bu sebepten dolayı İsrail'in güvenliğini tehdit edecek Yahuda ve Samara'da (Batı Şeria) bir devlet kurulmasına izin verilemez." diye konuştu.

''ASLA KURULMAYACAK''

Likud Partisinden Gidon Saer, "İsrail topraklarında asla Filistin devleti kurulmayacak." ifadelerini kullanırken söz konusu ayni partiden milletvekili olan Miki Zohar ise Trump'ın sözlerinin hayal kırıklığı oluşturduğunu ve İsrail'in ABD başkanını iki devletli bir çözümü kabul etmekten vazgeçirmeye çalışması gerektiğini söyledi.

Yahudi Evi Milletvekili Bezalel Smotrich ise ''sorunun çözümü İsrail topraklarının bölünmesi temelinde olmamalıdır.'' diye konuştu.

ABD Başkanı Trump ve Başbakan Netanyahu, Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna katılmak için geldikleri New York’ta dün bir araya gelmişti.

Görüşmenin ardından Netanyahu ile birlikte basın mensuplarına açıklama yapan Trump, İsrail’in yanında oldukları mesajını yinelemişti.

Trump Filistin-İsrail meselesinin çözümüne ilişkin yaptığı değerlendirmede, ''Sanırım iki devletli çözüm en iyisi olur.'' demişti.

Filistinlilerin müzakere masasına geri döneceğinin ''kesin'' olduğunu öne süren Trump, ''İsrail de diğer taraf için iyi bir şeyler yapmalı.'' diyerek Tel Aviv yönetiminin de sorunun çözümü için taviz vermesi gerektiği imasında bulunmuştu.

Filistin'den açıklama: Trump bize savaş açtı!



Filistin Dışişleri Bakanı Riyad el-Maliki, mevcut ABD yönetiminin Filistin halkına karşı açıktan savaş açtığını söyledi.

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile birlikte Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'na katılmak için New York'ta bulunan Bakan Maliki, ABD Başkanı Donald Trump'ın dün Filistin-İsrail meselesine dair yaptığı açıklamaları basına değerlendirdi.

Maliki, Başkan Trump'ın Filistin-İsrail meselesine yönelik iki devletli çözümden yana olduğu açıklamasının beklentilerinin altında olduğunu belirterek, "Başkan Trump, birini bölgemiz için gerçek bir barışı istediğine inandırmak istiyorsa 1967 sınırlarında iki devletli çözümü desteklediğini, Doğu Kudüs ve Batı Şeria'nın işgal altındaki topraklar olduğunu söylemeli." dedi.

Trump yönetiminin Filistin'e yönelik politikalarını eleştiren el-Maliki, "Mevcut ABD yönetimi Filistin halkına karşı açıktan savaş açtı." diye konuştu.

ABD Başkanı Trump, dün İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile görüşmesinin ardından yaptığı açıklamada Filistin-İsrail meselesine ilişkin, "Sanırım iki devletli çözüm en iyisi olur." ifadesini kullanmıştı.

Trump, dün akşam düzenlediği basın toplantısında ise İsrail ve Filistin halkının iki devletli bir çözümü kabul edeceğine inandığını kaydederek, "İsrailliler ve Filistinliler tek devlet istiyorlarsa bana uyar, iki devlet istiyorlarsa bu da bana uyar. Onlar mutluysa ben de mutluyum." açıklamasını yapmıştı.

22 Ekim 2020 Perşembe

İsrail siyasetindeki yükselen güçler: Eymen Avde ve Birleşik Liste

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


İsrail vatandaşı Filistinlilerin ağırlıkta olduğu dört büyük siyasi partinin ittifakından oluşan ve iki devletli çözümün en büyük destekçisi olan Birleşik Liste, 2015 yılından itibaren İsrail muhalefetinde yükselen bir pozisyona sahip.


On iki yıla yakın süredir İsrail’de başbakanlık görevinde bulunan Binyamin Netanyahu, İsrail siyasetinin sağ kanadını domine eden bir lider profili çiziyor. Netanyahu, başbakanlığının ötesinde, koalisyon hesaplarının ana merkezi, fazlasını talep eden diğer sağ parti liderlerini siyaseten cezalandıran bir otorite ve kendisine yöneltilen adli suçlara karşı yargı mercilerinin meşruiyetini halka sorgulatacak etkiye sahip gücün bir diğer adıdır.


Birleşik Liste ve İsrail siyasetindeki etkisi, ağırlıklı olarak İsrail vatandaşı 2 milyon Arap’ın sandığa gitmesiyle paralellik gösterse de, bilhassa 2020 seçimlerinde Eymen Avde’nin hem listedeki farklı siyasal eğilimleri toparlaması hem de iki devletli çözümü savunan sol görüşlü Yahudilerin de oylarına talip olması hasebiyle, Birleşik Liste’ye alışılmışın dışında bir başarı getirdi.

 

Netanyahu’nun şahsi popülaritesi kendi taraftarları ve koalisyon ortaklığını kaybetmek istemeyen diğer partilerce devam ettirilmeye çalışılsa da, son iki yıllık süreçte Yisrael Beytanu (Evimiz İsrail) ve Yamina (Sağa Doğru) gibi sağ partilerin koalisyon ortağı dindar partilerle sorunlar yaşaması ve bakanlık dağılımlarından memnun olmamaları gibi sebeplerle sarsılmış durumda. 2019 yılını seçimlerle geçiren ve 2020 Mayıs ayına kadar hükümetsiz kalan İsrail toplumu ise bu yeni süreçte siyasal tercihlerini çeşitlendirdi ve tek adam hegemonyasını kırabilmek için alternatif siyasi çıkış yollarına yöneldi. Bu çıkış yolları genel manada siyasi ortamın oluşturduğu tepkiler neticesinde şekillenmişse de, muhalif siyasi figürlerin fırsatları iyi değerlendirmeleri Netanyahu’ya karşı güçlü rakiplerin ortaya çıkmasına neden oldu.


İsrail vatandaşı Filistinlilerin ağırlıkta olduğu dört büyük siyasi partinin ittifakından oluşan ve iki devletli çözümün en büyük destekçisi olan Birleşik Liste, 2015 yılından itibaren İsrail muhalefetinde yükselen bir pozisyona sahip.

 

2019 yılında Netanyahu’ya karşı İsrail muhalefetinin iki bloğu adından sıkça söz ettirdi; biri hükümet ortaklığına kadar yükselirken diğeri “kral yapıcı” bir pozisyonda seçimlere damga vurdu. Bunlardan ilki merkez-sol çizgide yer alan, Savunma Bakanı Benny Gantz liderliğindeki Mavi-Beyaz bloğu. Gantz 2019 yılında İsrail solunun ve Netanyahu karşıtı cephenin sembol isimlerinin başında geldi ve şartların getirdiği alternatif olarak da hatırı sayılır oy oranlarına ulaştı. Ne var ki Mayıs 2020’den bu yana, doğal rakibi olarak görülen Netanyahu’nun boyunduruğu altında koalisyon ortağı olarak bulunması, Gantz’ı her gün biraz daha eksilten bir hata oldu. Kendi bloğundan seçilen bakanların istifa etmesi, dışişleri bakanlığına sahip olunsa da uluslararası anlaşmalarda yetki belirsizliği sebebiyle pasif durumda kalınması ve Netanyahu’nun Gantz’ı güçten düşürerek yeni alternatifler oluşturma çabaları Mavi-Beyaz’ı düşüşe geçirdi.


Mart 2020’de yüzde 12,67 oy alarak 120 kişilik Knesset’e 15 vekil gönderip tarihi bir rekora imza atan Birleşik Liste, aynı zamanda bir yıldır süregelen koalisyon hesaplarında Likud’un elini en çok zorlayan unsur oldu.

 

Öte yandan 2019’un ve Mart 2020 seçimlerinin bir diğer kilit unsuru olan, Filistin asıllı İsrail Parlamentosu Milletvekili Eymen Avde liderliğindeki Birleşik Liste ise İsrail siyaseti içindeki istikrarlı muhalif tavrı sayesinde, parti politikaları gereği herhangi bir koalisyonda bulunmayacak olsa bile, nevi şahsına münhasır bir pozisyon yakaladı. Eymen Avde liderliğindeki Hadaş (Yeni Parti), Ahmet Tibi liderliğindeki Ta’al (Arap Yenilenme Hareketi), Mansur Abbas liderliğindeki Ra’am ve Mtanes Shehadeh liderliğindeki Balad gibi Arap siyasetçilerin ağırlıkta olduğu partilerden oluşan Birleşik Liste, Arap nüfusun da ötesinde, özellikle Eylül 2019 ve Mart 2020 seçimlerinde Yahudi solundan oy devşirebilmiştir.


İsrail vatandaşı Filistinlilerin ağırlıkta olduğu dört büyük siyasi partinin ittifakından oluşan ve iki devletli çözümün en büyük destekçisi olan Birleşik Liste, 2015 yılından itibaren İsrail muhalefetinde yükselen bir pozisyona sahip. Birleşik Liste ve İsrail siyasetindeki etkisi, ağırlıklı olarak İsrail vatandaşı 2 milyon Arap’ın sandığa gitmesiyle paralellik gösterse de, bilhassa 2020 seçimlerinde Eymen Avde’nin hem listedeki farklı siyasal eğilimleri toparlaması hem de iki devletli çözümü savunan sol görüşlü Yahudilerin de oylarına talip olması hasebiyle, Birleşik Liste’ye alışılmışın dışında bir başarı getirdi. Mart 2020’de yüzde 12,67 oy alarak 120 kişilik Knesset’e 15 vekil gönderip tarihi bir rekora imza atan Birleşik Liste, aynı zamanda bir yıldır süregelen koalisyon hesaplarında Likud’un elini en çok zorlayan unsur oldu.


İsrail meclisindeki ilk başörtülü vekil olan İman Hatib’in seçilmesi ise Yahudi Milli Devleti Temel Yasasını meclisten geçiren Netanyahu’ya ve onun İsrail toplumunu ayrıştıran politikalarına karşı seçmenin bir cevabı niteliğinde değerlendirilebilir. Zira İsrail devletinde ayrıcalıklı bir vatandaşlık sınıfı oluşturulma çabası Arap seçmeni daha çok sandık başına götürdüğü gibi, aynı zamanda birlikte yaşama ilkesine bağlı Yahudi seçmenleri de alternatif siyasi merkezlere doğru yönlendirmeye başlamış durumda. Bu yönelimde aslan payını Mavi-Beyaz alternatifi kapsa da, Eymen Avde’nin Hayfa, Tel Aviv ve Celile üçgeninde yapmış olduğu Yahudi seçmene yönelik hamleler de az ya da çok sandığa yansıdı. Bir yıl süren seçim sürecinde popülerliğini koruyan Mavi-Beyaz ve Birleşik Liste ilişkileri İsrailli uzmanlara göre sürekli değişiklik gösterirken, “Birleşik Liste Mart 2020 seçimleri öncesinde gösterdiği performans sayesinde herhangi bir sol-merkez hükümetinde yer alabilir mi” soruları da sıkça gündeme geldi. Eymen Avde’nin söylemleri, Mavi-Beyaz ve Benny Gantz’ın Filistinlilere yönelik tutumlarının bir ortaklığa dönüştürülemeyeceği yönünde olsa da Birleşik Liste’nin öncelikli amacı Netanyahu liderliğindeki sağ bloğun iktidardan indirilmesi. Nitekim iki muhalif bloğun bir koalisyon içinde yer almaması Gantz’ı Netanyahu’ya iterken Avde’nin ise istikrarlı duruşunu muhafaza etmesini sağladı.


Yahudi Milli Devleti Temel Yasasını, Trump Planı doğrultusunda Batı Şeria’nın işgal hazırlıklarını ve Netanyahu’nun tek adamlığına aranan alternatif çözümleri, Birleşik Liste’ye olan teveccühün politik atmosferden kaynaklı sebepleri olarak kategorize edebiliriz. Lakin Birleşik Liste’nin başarısının altındaki lider karizmasının etkisine de değinmemiz gerekiyor. Eymen Avde şüphesiz hem politik tavrını muhafaza ederek hem de diyalog yollarını geliştirerek blok içine ve seçmen çeşitliliğine yönelik başarılı bir sınav verdi. Daha önceleri kişisel popülaritesi uluslararası basında nispeten göz ardı edilen, fakat yaptığı hamlelerle Birleşik Liste’yi çok etkin bir konuma yükselten Eymen Avde, 2019’da Time dergisinin dünyayı değiştirebilecek 100 kişi sıralamasına girdi. Bu sıralamaya girmesinde Birleşik Liste’yi ve 48 Araplarını İsrail siyasetinde etkin bir politik konuma taşıması en büyük etmendir. Açıkçası Yahudi Devleti Temel Yasası Knesset’ten geçtikten sonra Yahudi olmayan bir politik aktörün bu kadar hızlı yükseleceğini kimse tahmin edememiş olsa gerek; Avde bu yükselişindeki temel meşruiyeti sadece 1948 yılından sonra İsrail sınırlarında kalan Arap nüfusu temsil ile değil, Netanyahu hükümetinin baskıcı politikalarından bezmiş tüm muhalefete makul görünerek elde etti. Ayrıca İsrail muhalefetinin parlayan diğer yıldızı olan Benny Gantz’ın siyasi hatalarını tekrar etmeyerek Birleşik Liste’nin politik duruşundan taviz vermedi ve Netanyahu-Gantz koalisyonunun dağılması durumunda gerçekleşecek yeni bir seçimde daha fazla Yahudi-Sol seçmene ulaşabilecek bir potansiyele kavuştu.


Öte yandan, Avde’nin siyasi bir figür olarak başarılı olması, sadece İsrail muhalefeti içinde Netanyahu hükümetiyle kavgasını etkin bir araç olarak kullanmasıyla ilgili değil. Avde aynı zamanda Birleşik Liste içindeki diğer partilerle müşterek bir denge kurmayı da bildi. Avde’nin liderlik ettiği Hadaş’ın iki devletli çözüm arayışı ve seküler tavrına karşın Balat’ın tek devletli çözümü savunması ve İslami kimliği bile Birleşik Liste içinde ciddi bir ikilik unsuru; bu zıtlıkları bir arada tutabilmek ise Avde’nin siyasi becerilerinin sadece biri.


Eymen Avde iki devletli çözümü savunan Yahudi solu kadar, Filistin siyasetinde yeniden birliğin sağlanması konusunda da İsrail-Filistin ilişkilerine aracılık edebilecek bir köprü potansiyeline de sahip. Trump Planının hayata geçirilmesi için yeni tip koronavirüs (Kovid-19) pandemisine rağmen ciddi adımlar atan Netanyahu hükümetine karşı, Fetih ve Hamas’ın diyalog çabaları hızlanmış durumda. Bu çabaların içinde İsrail siyasetinin parlayan ismi Eymen Avde de bulunuyor. Temmuz ayında Ramallah’ta gerçekleştirilen Fetih-Hamas görüşmelerine iştirak eden Avde, İsrail sağından ağır eleştiriler alsa da, İsrail solunda olduğu kadar Filistin siyasetinde de bir karşılığa sahip olduğunu kanıtladı. Eymen Avde, nihai hedefin iki devletli çözüm olduğunu savunan İsrailli seçmenlerin Filistin tarafıyla en yakın bağ kurabileceği yerel bir siyasi figür haline geldi.


Kısacası, Birleşik Liste’nin İsrail solundaki istikrarlı yükselişinin baş mimarı Eymen Avde, İsrail siyasetinin karşılaştığı pek çok sorunda kilit rol oynayabilecek bir figür olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Gantz’ın doğurduğu hayal kırıklığı, Netanyahu’nun toplum nezdinde rüşvet soruşturmasından aklanamamış olması, geleceği muğlak fakat agresif bir pozisyonda gündemde tutulan Batı Şeria’nın işgal planı gibi nedenlerin İsrail siyasetinin sol cenahında güç birikmesine neden olacağı kesin. Kırk beş yaşında bir hukukçu olan Eymen Avde’nin bir sonraki dönem için yapacağı hamleler ise bu politik teveccühü kendi üstüne ve Birleşik Liste’ye mal edip edemeyeceğini gösterecektir. Yine de şimdiye kadar ortaya koyduğu siyasi performans sayesinde, siyaset sahnesindeki spot ışıkları bir müddet daha Avde’nin üstünde kalacağa benziyor.



24 Kasım 2017 Cuma

İSRAİL'DEN SAVAŞ ÇIĞLIKLARI

Netanyahu: İzin vermeyeceğiz
İsrail Başbakanı Netanyahu, ülkesinin İran’ın nükleer silah edinmesine ve Suriye’de konuşlanmasına izin vermeyeceği yönündeki açıklamalarını yineleyip sert açıklamalar yaptı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ülkesinin İran’ın nükleer silah edinmesine ve Suriye’de konuşlanmasına izin vermeyeceği yönündeki açıklamalarını yinelerken Arap ülkeleriyle "perde arkasından" yürüttükleri iş  birliğinin verimli olduğuna vurgu yaptı.   
"KİM BİZİ HEDEF ALIRSA ONU VURURUZ"
İsrail’in kurucusu David Ben Gurion’un 44. ölüm yılı münasebetiyle Batı Kudüs’te düzenlenen bir programda konuşan İsrail Başbakanı Netanyahu, "Kim bizi hedef alırsa onu vururuz. Her kim ki bizi yeniden soykırıma maruz bırakmaya  çalışırsa, hayatını tehlikeye atar". dedi.
İZİN VERMEYECEĞİZ
Netanyahu, İran’ın nükleer programına ve Suriye’deki varlığına ilişkin  ise "Çok defa İran’ın nükleer silah edinmesine izin vermeyeceğimizi belirttik. Aynı zamanda İran güçlerinin sınırımıza yakın veya Suriye’nin herhangi bir  yerinde konuşlanmasına da izin vermeyeceğiz.” diye konuştu.
İsrail’in Arap ülkeleriyle olan ilişkilerine de değinen Netanyahu, “Arap ülkeleriyle verimli iş birliğimiz çoğu zaman gizli yürümekte. Bu ilişkilerimizin daha da olgunlaşacağına ve barış çerçevesini genişletecek olan meyvelerini de vereceğine inanıyorum. Bu sonunda olacaktır çünkü perde arkasında süren budur.” ifadelerini kullandı.
ISRARCI DAVRANMAYA DEVAM EDECEĞİZ
Netanyahu, İsrail’e illegal yollardan giren Afrikalı göçmenlerle ilgili de “Mısır sınırı boyunca inşa ettiğimiz duvar Necef Çölü’ne ve ülkemize giren tüm illegal göçmenleri durdurmuş bulunmakta. Ülkemize illegal olarak girenleri de çıkarmakta ısrarcı davranmaya devam edeceğiz.” dedi.
İSRAİL'İN 'KIRMIZI ÇİZGİLERİ'
İsrail hükümeti, "İran'ın Suriye'de etkinliğini artırmasının kendileri için kırmızı çizgi" olduğunu belirtiyor.
Başbakan Netanyahu daha önce yaptığı bir açıklamada, "İran ve  vekillerine, genel olarak Suriye'de, özel olarak da Suriye'nin güneyinde askeri  bir varlık kurma imkânı sağlanmamalı." ifadelerini kullanmıştı.
Netanyahu, İsrail'in, sınırları ötesinde yaşanan gelişmeleri izlemeye  ve kırmızı çizgilerini muhafazaya devam edeceğini vurgulayarak, bu kırmızı  çizgileri ise "Hizbullah ya da İran güçlerinin Suriye'de güçlenmesini, özellikle  de hassas silahlar elde etmesini önlemek", "bu güçlerin İsrail sınırı boyunca  sahada varlık göstermesine engel olmak" ve "İran'ın genel olarak Suriye'nin  tamamında askeri varlık kurmasını engellemek" şeklinde sıralamıştı.
İsrail, Suriye'ye ait Golan Tepeleri'ni 1967'den bu yana işgal altında  tutuyor.

İsrail ordusu, iç savaşın başladığı 2011 yılından bu yana zaman zaman  Suriye'den topraklarına roket atıldığını iddiasıyla, İran destekli Hizbullah  güçlerine ve rejime ait askeri noktalara saldırılar düzenliyor.

22 Aralık 2017 Cuma

Dünyanın Tarihi Ayarıyla Bozulan İsrail'den İlk Açıklama Geldi: BM'nin Kararını Reddediyoruz!

BM'deki Kudüs oylaması sonrası İsrail Başbakanı Netanyahu'dan ilk açıklama geldi. Trump'a teşekkür eden Netanyahu, "BM'nin kararını reddediyoruz." dedi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'dan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda ABD'nin Kudüs kararını geri almasını öngören bir tasarıyı onaylamasının ardından ilk açıklama geldi.
TRUMP'A TEŞEKKÜR ETTİ
Netanyahu, "Kararı ret ediyoruz." ifadelerini kullanırken ABD Başkanı Trump'a da teşekkür etti.
Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nda bugün yapılan Kudüs oylaması öncesinde Amerika ve İsrail'den sert açıklamalar yapılmıştı. Oylama öncesi İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, BM'yi "yalanlar evi" olarak niteledi.
"OYLAMA NE OLURSA OLSUN, KUDÜS BAŞKENT"
Karar tasarısının muhtemelen büyük oy farkıyla geçeceğini kabul eden Netanyahu, İsrail'in "Bu oylamayı daha yapılmadan tamamen ret ettiğini" söyledi.

Netanyahu, oylamanın neticesi ne olursa olsun Kudüs'ün İsrail'in başkenti olduğunu vurguladı.
TRUMP'IN KARARI ULUSLARARASI UZLAŞIYA TERS
Trump'ın Kudüs kararı, kentin statüsünün müzakereler yoluyla belirlenmesi gerektiği şeklinde ABD'nin yıllardır benimsediği politikaya ve uluslararası uzlaşıya ters düşüyor.

BM Genel Kurulu'ndaki oylama öncesinde Donald Trump da, Kudüs konusundaki kararına karşı oy kullanan ülkelere Amerikan yardımlarını kesme tehdidinde bulunmuştu. Tepkilere neden olan bu açıklamayı bir Müslüman ülkeler, "kabadayılık ve zorbalık" olarak nitelendirdi.

20 Temmuz 2018 Cuma

Yahudi ulus devletinin perde arkası

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf
İsrail Parlamentosunda kabul edilen ‘yahudi ulus devleti’ yasasının görünen yüzü Filistinliler için ikinci Nekbe demek. Irkçı yasanın bir de yazılı olmayan maddeleri var. İşte asıl felaket orada üstü örtülü şekilde duruyor.
Yazılı maddelerle başlayalım, hepsi ırkçı.
-İsrail artık bir Yahudi devletidir.
-Tek resmi dil İbranice.
-Kudüs İsrail’in başkentidir.
-Dünyadaki tüm Yahudiler İsrail’e yani Filistin topraklarına yerleşebilir.
-Bundan sonra hukukta Tevrat kullanılacak.
-Kudüs ve Batı Şeria’daki Yahudi yerleşim birimleri meşrulaşacak.

İsrail Filistin topraklarındaki işgal devletini 14 Mayıs 1948’de kurmuştu.

Filistinliler o günü Nekbe yani felaket günü olarak kabul etti.
Dün kabul edilen yasa Filistinlilerin ikinci Nekbe’sidir.
Yasa İsrail Parlamentosunda kabul edildi.
Orada 13 de Filistin asıllı milletvekili vardı.
Onlar yasaya şiddetle karşı çıktı.
Peki kim bunlar. İsrail madem Filistinlileri bu kadar eziyor, bir Filistinli nasıl oluyor da İsrail parlamentosuna seçilebiliyor, diye soranlar olabilir.
Filistinlilerin nüfusu 6 milyondan fazla.
Bir o kadar da 1948’de sürgün edilenlerin torunları olan ve bugün Ürdün, Lübnan ile Suriye’de mülteci olan Filistinliler var.

Yahudi Ulus Devletinin Perde Arkası

Filistin’dekiler ise 4 ayrı toprak parçasında yaşam mücadelesi vermekte.
Kudüs, Gazze ve Batı Şeria’dalar.
Bir de 48 şehirleri var.
Yafa, Hayfa, Akka, Berşeba, Umm Fahm, Ramle gibi İsrail haritasında kalan şehirler.
Buralarda yaklaşık 2 milyon Filistinli bulunuyor.
Onlar 1948’deki sürgün döneminde İsrail işgal devleti kurulurken evlerinde kalmayı başaran Filistinlilerin çocukları ve torunları.
Bu Filistinliler aynı zamanda İsrail vatandaşı.
Gazze, Batı Şeria ya da Kudüs’tekilere oranla daha şanslı gibi görünseler de tamamen ikinci sınıf insan konumundalar.
İsrail onlara ‘Filistinli’ bile demiyor, ‘İsrailli Arap’ ifadesini kullanıyor.
İşte o Filistinlilerden 13’ü Filistinlilerin oylarıyla seçilebiliyor.
Ama bu yeni yasa tüm bu hakların Filistinlilerin elinden alınmasına yol açacak.
İsrail ‘Arap’ dediği o Filistinlileri bu yasayla zorla Siyonist ordusunda asker yapmaya kalkacak.
Yahudi şeriatına biat etmeyen Müslüman Filistinliler, vatandaşlıktan çıkarılacak, evlerine, arazilerine el konulacak, hepsi sürgün edilecek.
Kudüs ve Batı Şeria’da yıllardır devam eden toprak gaspı bu yasayla birlikte 48 şehirlerinde de olacak.
Yani Filistinlilerin Filistin topraklarındaki varlığının imhası hızlanarak, 4 koldan devam edecek.

Yahudi yasasının yazılı olmayan maddeleri neler?

Kudüs’ün başkent ilan edilmesi, ABD’nin Kudüs’te büyükelçilik açması ve Yahudi Ulus Devleti yasasının kabul edilmesi. Son 6 ayda ki bu 3 gelişme spontane değil birbirleriyle bağlantılı.
Üçü de ABD, İsrail, BAE ve Mısır’ın içinde bulunduğu  “Yüzyılın anlaşması” diye adlandırılan projenin parçaları.
Bu anlaşmayla Filistinliler Gazze’den bile çıkarılarak, Sina’ya göçe zorlanacak.

Abbas'da İşin İçinde

Anlaşmanın bir tarafında maalesef Filistin Devlet Başkanı Abbas da var.
İsrail Gazze’yi abluka altında tutarken, Abbas yönetimi de aylardır Gazze’deki memurların maaşını ödemeyerek, Gazze’nin elektrik faturalarını ödemeyerek, Gazze’deki Filistinlilere ambargo uyguluyor.
Gazze Filistin direnişinin merkezi. Tüm amaç Gazze’ye biat ettirmek, bu nedenle İsrail Abbas yönetimi üzerinden de Gazzelileri cezalandırıyor.
Haziran ayında “Gazze Filistin yönetimine bağlı bu nedenle İsrail gibi Gazze’ye yaptırım uygulayamazsınız, Gazze’deki memurların maaşlarını ödeyin” diye Ramallah’ta gösteri yapan Filistinliler bizzat Abbas’ın adamları tarafından dövülerek, göz altına alınmışlardı.

Yahudi Yasası İle Filistin diye Biryer olmayacak

Projeye göre Yahudi yasalarını kabul etmeyen İsrail vatandaşı olan Filistinliler 48 şehirlerinden çıkarılacak.
Kudüs’te bir Filistinli bile bırakılmayacak.
Batı Şeria toprakları zaten 3’e bölünmüştü, yüzde 70’e yakını İsrail kontrolünde tutuluyordu şimdi tamamı İsrail haritasına eklenecek.

Geriye bir tek Gazze kalıyor.



Filistinliler ‘uslu çocuk’ olmayı kabul ederse, Kudüs ve Batı Şeria’dan sürgün edilenler Gazze’ye gönderilecek, Gazze Sina çölü ile birleştirilip yıllardır konuşulan iki devletli çözüm adı altında çölün ortasında Filistinlilere sözde bir devlet verilecek. Yani Filistin toprağı diye bir şey kalmayacak.
İşte bu nedenle Filistinliler 30 Mart’tan bu yana Büyük Dönüş Yürüyüşü adını verdikleri direnişe ısrarla devam ediyorlar.
Filistin: “Yahudi ulus devlet” yasası kabul edilemez
FKÖ Genel Sekreteri Saib Ureykat, Yahudi ulus devlet” yasa tasarısının onaylanmasına “etnik temizliğe hazırlık adımı” ifadesiyle tepki gösterdi.
Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Genel Sekreteri Saib Ureykat, İsrail devletini, tüm dünya Yahudilerinin temsilcisi etnik-dini bir devlet olarak tanımlayan ve tüm Yahudilerin İsrail’e dönme hakkı olduğunu vurgulayan “Yahudi ulus devlet” yasa tasarısının onaylanmasını, “etnik temizliğe hazırlık adımı” şeklinde değerlendirdi.
Ofisinden yapılan yazılı açıklamada Ureykat’ın, Ramallah kentinde Fransa Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu ve Kuzey Afrika Koordinatörü Jerome Bonnafont ile bir araya geldiği belirtildi.
Görüşmenin detaylarının verildiği açıklamaya göre Ureykat, yasanın, Doğu Kudüs’ün de dahil olduğu Batı Şeria’yı İsrail’e ilhak etmek ve Gazze’de ayrı bir devlet kurmak şeklindeki İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun planını destekler nitelikte olduğunu belirtti.
Yasanın Birleşmiş Milletler (BM) sözleşmeleri ve uluslararası kanunlara aykırı olduğunu kaydeden Ureykat, “Irkçılığı yasalaştıran bir devletin, BM’nin de içinde bulunduğu uluslararası kurum ve kuruluşlara üyeliği nasıl devam edebilir?” ifadesini kullandı.
Ureykat, 1967 sınırlarında iki devletli çözüme bağlı olduklarını vurguladı.
“Yahudi ulus devlet” yasa tasarısına ilişkin oylama sabah erken saatlerde yapılarak, 55 “hayır” oyuna karşılık 62 “evet” oyuyla meclisten geçmişti.

Yahudi Ulus Devlet Yasa Tasarısı

İsrail’in bir anayasası olmadığı için devletin anayasası mesabesindeki “temel kanunlarının” içine girecek olan yasayla İsrail devleti, tüm dünya Yahudilerinin temsilcisi etnik-dini bir devlet olarak tanımlanıyor.
Halihazırda uygulamada var olduğu belirtilen ayrımcı politikaları yasayla hükme bağlayacak tasarıyla, Arapça resmi dil olmaktan çıkacak ve ülkenin tek resmi dili İbranice olacak. Bununla birlikte tasarının en çok tepki çeken diğer maddeleri arasında şu hükümler yer alıyor:
“Ülkede kendi kaderini tayin etme hakkı sadece Yahudilere aittir, İsrail bir Yahudi devletidir, İsrail dünyadaki tüm Yahudilerin tarihi anavatanıdır, hukukta bir boşluk olduğunda Yahudi şeriatı referans alınacaktır, dünyadaki tüm Yahudilerin İsrail’e dönme hakkı vardır, Yahudilerin dini günleri resmi tatil sayılacaktır ve İsrail’in başkenti Kudüs’tür.”
Yasa tasarısında yer alan bir diğer madde olan “Tüm İsrail vatandaşları eşit haklara sahiptir” hükmünün ise diğer maddelerle çeliştiği, göstermelik olduğu belirtiliyor ve uygulamada bir anlam ifade etmeyeceği kaydediliyor.
Tasarıda, “İsrail, tüm dünyadaki Yahudilerin tarihi ana vatanıdır” denilerek Filistinlilerin bu topraklar üzerindeki tarihi varlığı ve hakları da görmezden gelinmiş oluyor.
İsrail dünyanın değişik bölgelerinde bulunan Yahudileri İsrail’e gelip yerleşmeye teşvik ederken, 1948’de vatanlarından sürdüğü Filistinlilere geri dönme hakkını tanımayı ise reddediyor.

 “İsrail, Apartheid rejimi olduğunu teyit etti”

Bu kanunla beraber özgürlükler üzerinde gerilimin artacağına, örgütlenme ve siyasal yapılanma konusunda Filistinlilere kısıtlamaların olabileceğini belirten Şeyh Hatib, “İbranice resmi dil, Arapça da özel dil muamelesi görecek. İsrail’in Yahudi devleti sayılması da Filistinli vatandaşların ikinci sınıf vatandaş sayılması ve hiçbir hakka sahip olamayacağı anlamına geliyor. Halbuki Arapça bu toprakların asıl dili, Filistinliler de bu ülkenin asli unsurlarıdır.” dedi.
Şeyh Hatip, İsrail’in Apartheid (Irkçı, ayrımcı devlet) rejimi olduğunu bu kanunla teyit ettiğini belirterek, “İsrail eskiden beri bir Apartheid rejimi olarak varlığını sürdürüyordu, şimdi bu kanunla da bu Apartehid rejimi olduğunu pekiştirmiş oldu.” ifadelerini kullandı.
Filistinli mültecilerin ana vatanlarına geri dönmesini engelleyen İsrail’in dünyadaki Yahudilere kapılarını açtığını belirten Şeyh Hatip, “Bu kanun, dünyanın dört bir tarafından İsrail’e Yahudi göçünün önünü açarken, Filistinlilerin kendi vatanlarına, kendi ülkelerine dönmesini engelliyor.” şeklinde konuştu.
“Yahudi Ulus Devlet yasası Batı Şeria’yı da hedef alıyor”
Öte yandan İsrail vatandaşı Filistinlileri temsil eden İsrail parlamentosundaki Ortak Arap Listesi Bloku Milletvekili Mesud Ganayim de AA muhabirine yaptığı açıklamada, Yahudi Ulus Devlet yasasının sadece İsrail vatandaşı Filistinlileri hedef almadığını bilakis işgal altındaki Batı Şeria’yı da hedef aldığını söyledi.
Milletvekili Ganayim, İsrail devletini, tüm dünya Yahudilerinin temsilcisi etnik-dini bir devlet olarak tanımlayan ve tüm Yahudilerin İsrail'e dönme hakkı olduğunu vurgulayan "Yahudi ulus devlet" yasanın tam olarak, ‘İsrail devletini’ değil ‘İsrail topraklarını’ vatan olarak öngördüğünü ve tam olarak “İsrail toprakları (Tarihi Filistin topraklarının tamamı) Yahudi halkının tarihi vatandır.” cümlesinden oluştuğunu ifade etti.
Kanunun İsrail topraklarının sınırlarını belirtmediğini, dolayısıyla ‘İsrail devleti’ yerine ‘İsrail toprakları’ söyleminin kullanıldığını belirten Ganayim, Tarihi Filistin topraklarının tamamı yani Batı Şeria da dahil olmak üzere tüm bölgeyi hedef aldığını vurguladı.
Ganayim, başta İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu olmak üzere İsrailli yetkililerin geçen yıllar boyunca Batı Şeria’yı da İsrail’in bir parçası olarak gördüklerini deklare ettiklerini hatırlatarak, “Kanunu tasarlayan ve onaylayan sağcı milletvekillerine göre, Batı Şeria da İsrail’in bir parçası. Bu gizli bir şey değil zaten, her açıklamalarında dile getiriyorlar.” dedi.
Kanunun İsrail’in Filistinli vatandaşlardan temizlenmesini öngören kanunun apartheid rejimini kökleştirdiğini ve ayrımcılığı arttıracağını belirten Ganayim, “Bu kanun İsrail’in 1948’den beri izlediği politikaları meşrulaştırıyor ve Filistinli vatandaşları ikinci sınıf görüyor.” ifadelerini kullandı.
Ganayim, kanun metninde tek bir defa dahi “demokrasi” veya “eşitlik” kelimelerinin olmadığını belirterek, “Bu kanun bizim yıllarca buradaki demokrasinin sadece Yahudiler için geçerli olduğu şeklindeki sözlerimizi teyit ediyor. İsrail demokrasi söylemini sadece Araplara karşı işlediği suçları örtmek için bir örtü olarak kullanıyordu.” dedi.
Uluslararası topluma İsrail’e karşı harekete geçme çağrısı yapan Ganayim, Ortak Arap Listesi Bloku olarak da kanunun iptal edilmesi için gerekli çalışmaları yürüttüklerini ve gerekirse İsrail Yüksek Mahkemesi’ne başvurabileceklerini söyledi.
Muhalefetin karşı çıktığı, İsrail devletini, tüm dünya Yahudilerinin temsilcisi etnik-dini bir devlet olarak tanımlayan ve tüm Yahudilerin İsrail'e dönme hakkı olduğunu vurgulayan "Yahudi ulus devlet" yasa tasarısına ilişkin oylama sabah erken saatlerde yapılarak, 55 "hayır" oyuna karşılık 62 "evet" oyuyla meclisten geçmişti.

Yahudi ulus devlet yasa tasarısı



İsrail'in bir anayasası olmadığı için devletin anayasası mesabesindeki "temel kanunlarının" içine girecek olan yasayla İsrail devleti, tüm dünya Yahudilerinin temsilcisi etnik-dini bir devlet olarak tanımlanıyor.
Halihazırda uygulamada var olduğu belirtilen ayrımcı politikaları yasayla hükme bağlayacak tasarıyla, Arapça resmi dil olmaktan çıkacak ve ülkenin tek resmi dili İbranice olacak. Bununla birlikte tasarının en çok tepki çeken diğer maddeleri arasında şu hükümler yer alıyor:
"Ülkede kendi kaderini tayin etme hakkı sadece Yahudilere aittir, İsrail bir Yahudi devletidir, İsrail dünyadaki tüm Yahudilerin tarihi ana vatanıdır, hukukta bir boşluk olduğunda Yahudi şeriatı referans alınacaktır, dünyadaki tüm Yahudilerin İsrail'e dönme hakkı vardır, Yahudilerin dini günleri resmi tatil sayılacaktır ve İsrail'in başkenti Kudüs'tür."
Yasa tasarısında yer alan bir diğer madde, "Tüm İsrail vatandaşları eşit haklara sahiptir." hükmünün ise diğer maddelerle çeliştiği, göstermelik olduğu belirtiliyor ve uygulamada bir anlam ifade etmeyeceği kaydediliyor.
Tasarıda "İsrail tüm dünyadaki Yahudilerin tarihi ana vatanıdır" denilerek Filistinlilerin bu topraklar üzerindeki tarihi varlığı ve hakları da görmezden gelinmiş oluyor.
İsrail dünyanın değişik bölgelerinde bulunan Yahudileri İsrail'e gelip yerleşmeye teşvik ederken, 1948'de vatanlarından sürdüğü Filistinlilere geri dönme hakkını tanımayı ise reddediyor.

Mısır'ın uzlaşı teklifinin detayları belli oldu

Mısır tarafından sunulan ve en geç 5 hafta içinde ulusal birlik hükümeti kurulmasını da öngören Filistin uzlaşı teklifi, 4 aşama ve 10 maddeden oluşuyor.
Filistin'deki bölünmüşlüğü sona erdirmeyi amaçlayan Mısır'ın uzlaşı teklifinin 4 aşama ve 10 maddeden oluştuğu bildirildi.
AA muhabirinin siyasi bir kaynaktan edindiği bilgiye göre, Hamas'ın kabul ettiğini açıkladığı Filistin uzlaşısına dair Mısır'ın sunduğu teklifin detayları ortaya çıktı.
Uygulaması yaklaşık iki aya yayılan Kahire'nin teklifi toplam 4 aşama ve 10 maddeden oluşuyor.
Gazze'ye uygulanan cezai yaptırımlar ivedilikle kaldırılmalı
Bir haftada uygulanması planlanan ilk aşamada, Gazze'ye uygulanan cezai yaptırımların ivedilikle kaldırılarak, memur maaşlarının tamamen ödenmesi ve bakanlıkların Gazze'deki işletme bütçelerinin ödenmesi ve elektrik santrallerine vergisiz yakıt sağlanması konuları çözüme kavuşturulacak.
İdari ve hukuki komisyonun uzlaşıyla almış olduğu karar uygulanıncaya dek, mevcut yapıda herhangi bir değişiklik yapılmaksızın, bakanlar bakanlıklarına dönüş yapacak.
İlk aşamanın son maddesinde ifade edildiği üzere en fazla 5 hafta içinde tamamlanmış olmak kaydıyla ulusal uzlaşı hükümetini kurma görüşmelerine başlanacak.
Hamas, sınır kapılarındaki engellemelere son vermeli
Üç hafta sürmesi planlanan ikinci aşamada da komisyon, Filistin'deki taraflara ve hükümete uygulamaya geçilmesi için yürüttüğü çalışmaların sonuçlarını teslim edecek. Bu arada maaş politikası, Batı Şeria ve Gazze'deki tüm memurlara uygulanacak. Bu aşamanın üçüncü maddesine göre Hamas Hareketi, Gazze'de kendi atadığı güvenlik memurlarının maaşlarını ayırarak, vergilerden kalanını Filistin hükümetine teslim edecek. Bu aşamanın son maddesindeki sınır kapılarına ilişkin verilen teklifte, Hamas'ın, İsrail ve Mısır'la olan Gazze sınır kapılarındaki engellemelerinin kaldırılması gerektiği belirtiliyor.
Teklifin üçüncü aşamasının ilk maddesi, yaklaşık bir ay sürmesi planlanan konular arasında Mısır'ın gözetiminde Batı Şeria ve Gazze'den güvenlik komisyonlarının bir araya gelerek güvenlik konuları ve uygun mekanizmaların kurulması yönünde çalışmalar yapılmasını içeriyor.
Yargı ve Filistin topraklarının yönetimine bakan kurumların birleştirilmesi
İkinci maddede ise her iki taraftaki yargı ve Filistin topraklarının yönetimine bakan kurumların birleştirilmesine dair Hamas ve Fetih tarafından uzmanların bir araya gelerek çalışmalar yapması isteniyor. Taraflar bu konuya ilişkin görüşmeleri de yine Mısır'ın gözetiminde yürütecek.
Mısır'ın uzlaşı teklifinde sunduğu konuların son aşamada tek madde altında toplandığı görülüyor.
Buna göre Mısır'ın başkenti Kahire'de toplanacak Filistin Kurtuluş Örgütünün Geliştirme ve Aktivasyon Komisyonu, 2011'deki anlaşmada geçen konuların icrası için uygun mekanizmanın kurulması üzerine çalışmalarda bulunacak.
Söz konusu anlaşmaya göre Ulusal Meclis, seçimler, yasama meclisi, Batı Şeria ve Gazze'deki toplumsal uzlaşı, kamu özgürlüklerine ilişkin konular ele alınacak.
Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye'nin ofisinden bugün yapılan açıklamada, Heniyye'nin, Mısır İstihbarat Başkanı Abbas Kamil'i telefonla aradığı ve Hamas'ın geçen hafta Mısır tarafından sunulan Filistin uzlaşı önerisini kabul ettiğini ilettiği belirtilmişti.
Gazze'de yönetimi 2007'de devralan Hamas, Batı Şeria'daki Filistin hükümetinin Gazze'deki memurlardan işe gitmemelerini istemesi üzerine yaklaşık 40 bin memur atamıştı.

"Memur maaşları dosyası" Hamas ile Fetih arasında geçen yıl 12 Ekim'de, Filistin'deki bölünmüşlüğü bitirme amacıyla imzalanan son uzlaşı anlaşmasında da aksaklıklara neden olmuştu.

6 Temmuz 2017 Perşembe

İsrail'den Barzani'ye 'bağımsız Kürdistan' desteği

Büyük İsraile Doğru Bir Adım Daha

İsrailli uzman Edy Cohen, Barzani’ye yakınlığıyla bilinen Rudaw'da yazdığı makalede, İsrail'in bağımsız Kürdistan'ı desteklediğini belirtti.
İsrail merkezli Begin Sadat Stratejik Araştırmalar Merkezi uzmanı Edy Cohen, 'İsrail'in bağımsız Kürdistan'a ihtiyacı var' başlıklı yazısında, İsrail’in bağımsız Kürdistan’ı destekleyeceğine vurgu yaptı.

REFERANDUM İLK ADIM

IKBY'de 25 Eylül’de gerçekleştirilmesi planlanan referanduma dikkat çeken Cohen, "Referandum, yüz yıllık hayalleri olan bağımsız Kürdistan devletini gerçekleştirmek için Irak Kürtlerinin ilk fiili adımı olacak." dedi.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında Batı’nın Kürdistan vaadini hatırlatan Cohen, "Birinci Dünya Savaşı'nda sonra kazanan güçler, Kürtlere bağımsızlık sözünü verdi ancak bu söz yerine getirilmedi. Temel sebep ise yeni Türkiye'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'tü." diye yazdı.

İSRAİL'İN DESTEĞİNDE ŞÜPHE YOK

"Son zamanlarda Suudi Arabistan'dan Kürdistan'a beklenmedik bir destek geldi. Bu destek Katar'ı destekleyen Türkiye'den alınan bir intikam olabilir” ifadelerini kullanan Cohen, İsrail’in de Suudi Arabistan gibi 'bağımsız Kürdistan’ı destekleyeceğine dikkat çekerek şöyle dedi: "İsrail’le ilgili, her ne kadar resmi olarak büyük bir sessizlik olsa da, Orşelim'in bağımsız Kürdistan devletini destekleyeceği konusunda şüphe yok. Üç yıl önce Başbakan Binyamin Netanyahu, İsrail'in Kürtlerin otonomiye sahip olduğu bölgede bağımsız bir devleti destekleyeceğini belirterek, ‘Bizim, Kürtlerin bağımsızlık arzusunu desteklememiz lazım’ demişti. Netanyahu, Tel Aviv'de Ulusal Güvenlik Enstitüsü'nde yaptığı bir konuşma sırasında bunları söylemişti.

İSRAİL, KÜRDİSTAN'DA ÜS KURMALI

İsrail’in IKBY'de askeri üs kurulması gerektiğini de ifade eden Cohen, şöyle devam etti: "İsrail için hem ekonomik hem de güvenlik açısından Kürdistan devletini desteklemek kendi çıkarınadır. Suriye ve Irak'taki cihatçı milislerin hareketlenmelerini sınırlandırmak için Orşelim'in Kürdistan'daki gelişmelerde rol üstlenmesi lazım. Bu yüzden Kürdistan'dan gelecek peşmergelere eğitim vermesi, İsrail ordusunun yararınadır. Bunun da ötesine giderek, Kürdistan'da askeri üs kurulabilir ve bu sayede Kürdistan devletini koruyabilirler. Bunların yanı sıra, bağımsız Kürdistan devleti, zamanında Irak devletinin, mal varlıklarına el koyarak gönderdiği Yahudilerin dönmesini sağlayabilir. Bu gelecekte Araplarla yapacağı barış anlaşmasında İsrail'in konumunu güçlendiriyor."

1 Ağustos 2017 Salı

İsrail'de Türkiye karşıtı Haddini Aşmaya Başladı

Türkiye'nin Mescid-i Aksa'ya yönelik hassasiyeti, İsrail siyasetinde ve basınında çeşitli karşı propagandalarla tepki gördü.
Doğu Kudüs ve Batı Şeria'yı yarım asırdır işgal altında tutan, uluslararası hukuku hiçe sayarak buralardaki Filistinlilerin topraklarını gasp eden ve Müslümanların ilk kıblesi Mescid-i Aksa'daki ibadet özgürlüğünü kısıtlamaya kalkan Tel Aviv yönetimi, "Cam evde yaşayanlar taş atmasalar kendileri için daha iyi olur." açıklamasında bulunarak Türkiye'ye mesaj vermeye çalışmıştı.
"OSMANLI'NIN DEVRİ GEÇTİ"

Hüküm sürdüğü 400 yıl boyunca Kudüs'e, tarihindeki en huzurlu dönemi yaşatan ve tüm semavi dinlerin mensuplarının da haklarını koruyan Osmanlı Devleti'ne dil uzatmaktan da çekinmeyen İsrail Dışişleri, "Osmanlı'nın günü geçti. Kudüs Yahudilerin başkentiydi ve başkenti kalacak." şeklinde bir açıklamada bulunmuştu.
(Siyonistlerin hayalini kurduğu, başkenti Kudüs olan Büyük İsrail)
"KUZEY KIBRIS İŞGAL ALTINDA"
Açıklamada, Türkiye'nin "Kuzey Kıbrıs'ı işgal altında tuttuğu ve Kürtlere baskı uyguladığı" da öne sürülmüştü.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun ofisinden yapılan yazılı açıklamada da, "Erdoğan'ın Kuzey Kıbrıslılara ve Kürtlere ne diyeceğini görmek ilginç olurdu." ifadelerine yer verilmişti.
İsrail yönetiminden bu yönde açıklamalar gelirken, basında da bu konu geniş yer bulmaya başladı.
"İSRAİL, BAĞIMSIZ KÜRT DEVLETİNİ DESTEKLEMELİ"
İsrail'in en büyük gazetelerinden sağcı Jerusalem Post gazetesinde yayınlanan başyazıda, İsrail'in Türkiye'ye karşı bir Kürt devletini desteklemesinin "zorunluluk" olduğu iddia edildi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, dünyadaki tüm Müslümanlara Mescid-i Aksa'yı savunma çağrısı yaptığı ve "İsrail askerleri Harem-i Şerif-i botlarıyla kirletiyor" ifadelerini kullandığı hatırlatılan yazıda, İsrail hükümetinin yukarıdaki Türkiye karşıtı açıklamalarına gazete olarak kendilerinin de destek verdiği belirtildi.
"Türk lokumuna hayır: İsrail'in Kürt devletini destekleme zorunluluğu" başlıklı yazıda, "İsrail'in Siyonist destekçileri, Yahudi ve İsrail devleti olarak bizlerin, Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme hakkını destekleme yükümlüğümüz var." ifadelerine yer verildi.
"ERMENİ SOYKIRIMINI TANIMALIYIZ"
İsrail hükümetinden ve basınından gelen bu açıklamalara bir destek de muhalefetten geldi. Bir önceki hükümette maliye bakanlığı görevini yürüten ve şimdi muhalefetteki Yeş Adit partisinin lideri olan Yair Lapid, hükümete Türkiye'ye karşı daha saldırgan bir politika izlemesi çağrısında bulundu.
Netanyahu'ya rakip olarak gösterilen Lapid, İsrail hükümetinin "bir Kürt devletinin kurulmasını desteklemesi" ve sözde "Ermeni soykırımını" tanıması gerektiğini savundu.
İsrail basınına yansıyan haberlere göre Tel Aviv'de gazetecilere açıklamalarda bulunan Lapid, şöyle konuştu:

"Her seferinde bizi daha sert bir şekilde tekmeleyen Türklere kendimizi sevdirmeye çalışmaktan vazgeçme zamanı geldi. Artık şunu dememiz lazım: Tamam, anlıyoruz. Şimdi biz de kendi politikalarımızı uygulamak zorundayız. Şu andan itibaren bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasını destekliyoruz. Ermeni soykırımını tanımamız gerekiyor. Türkiye ile ilişkilerimiz iyiyken yapmadığımız her şeyi şimdi yapmalıyız."
"TÜRKİYE'YE DOĞALGAZ SATMAYALIM"
Lapid ayrıca İsrail'in Türkiye'ye ve Türkiye üzerinden Avrupa'ya doğal gaz satmayı planladığı boru hattı fikrinden de vazgeçmesi gerektiğini söyledi.
Lapid, "İsrail kendisine karşı düşmanca hedefleri olan bir müşteriye bağımlı hale gelmesine müsaade edemez. Türkler, bize her zaman tekme atacaklarını ve bizim de her seferinde daha fazla tekme istemeye devam edemeyeceğimizi bilmek zorundalar." dedi.
Yerel basına yansıyan haberlere göre İsrail Emniyet Müdürü Roni Şeyh de, Mescid-i Aksa'da yaşanan olaylar için İsrail'in haksız uygulamaları yerine bu uygulamalara karşı çıkan Türkiye'yi suçlayanlar arasında yer alıyor.

İsrail Devleti ve İsrail Halkı şunu bilmelidir.Türkiye Olmaz ise İsraile bölgede yaşama hakkı verilmez.Türkiye'nin desdeğine ihtiyacı vardır.
İsrail Ateş ile oynamaktadır.
Tarihten kaynaklanan Türk ve Musevi dostluğu İsrailin Devlet politikası sonrası Türk halkından ve devletinden desdeğini kesmesi noktasına gelmiştir.
İsrail Devleti Tüm milletlere,Dinlerine,kültürlerine saygı duymayı bilmelidir.

9 Ağustos 2020 Pazar

Patlama Lübnan siyasetinde bir milat olabilir

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Beyrut patlaması öncesi Lübnan’daki siyasi ve ekonomik tablo hiç iç açıcı değildi. Patlamayla birlikte Başbakan Diyab’ın da ifade ettiği gibi içeride “büyük bir imtihan verilecek” ve bu, siyaset sahnesinde kimlerin silineceğini gösteren süreç olacak.


İç savaş geçirdiler, Suriye’nin müdahalesine, İsrail bombardımanına maruz kaldılar, siyasi suikastlarla sarsıldılar ama böylesi bir felaketi daha önce hiç yaşamadılar. Lübnan halkı, Beyrut limanındaki korkunç patlamayla benzeri görülmemiş bir felaket yaşıyor.


Lübnanlı yetkililerin yaptığı resmî açıklamalara göre Beyrut Limanı’ndaki patlamaya bir depoda bulundurulan 2 bin 750 ton amonyum nitrat sebep oldu. Patlamadan sonra yaptığı açıklamada Başbakan Hassan Diyab “Sorumlular cezalandırılacak” dese de sorumluların kim veya kimler olduğuyla ilgili ulusal ve uluslararası kamuoyundaki şüpheleri gideremedi. Bu olayın bir saldırı olabileceği ve deponun Hizbullah’a ait olduğuna dair iddialar bir yana, bu kadar fazla patlayıcı maddenin yerleşim yerlerine bu kadar yakın bir depoda tutulmasını şüpheli bulanların sayısı da epey fazla. Nitekim Beyrut Limanı müdürünün konuyla ilgili “Gümrük İdaresi bu patlayıcı maddelerin limandan çıkarılması için yetkili mercilere başvurdu, ancak altı yıl boyunca herhangi bir cevap alınmadı” demesi doğrudan bir isim vermese de sorumluluğun kendilerini aşan bir makama ait olduğunu ima ediyor. Patlamanın ardından resmî açıklamanın geç yapılması medyada ciddi şekilde bilgi kirliliğine de neden oldu. İlk gelen görüntülerin havai fişek patlamasına benzetilmesine rağmen patlamanın yıkıcılığının ilerleyen saatlerde çok daha net anlaşılmasıyla bunun bir saldırı olduğu iddiaları öne çıktı. Nihayetinde resmî açıklamalar reddetse de patlamanın kazadan ziyade sabotaj olduğu fikri hâlâ hâkim görünüyor.

Halk açısından daha önce sıkça dile getirilen mezhepsel sisteme yönelik itirazların patlama sonrasında daha da şiddetlenmesi bekleniyor. 

Patlama öncesi Lübnan’da siyaset ve ekonomi

Lübnan’ın patlama öncesindeki uzun süreç boyunca yaşamakta olduğu ekonomik, siyasi ve toplumsal sorunların anlaşılması, ülkenin bu patlamadan ne kadar zarar gördüğünü ve göreceğini de kestirmek açısından önem arz ediyor. Lübnan zaten bir süredir tarihinin iç savaştan bu yana en büyük ekonomik sorunlarıyla boğuşmaktaydı. Geçmişte Orta Doğu’nun finans başkenti, güçlü bankacılığın merkezi olarak kabul edilen Beyrut, insanların hesaplarındaki 100 doları çekebilmek için bile bankaların önünde uzun kuyruklar oluşturduğu bir ülkeye dönüşmüştü. Küresel ve bölgesel krizlerden etkilenen kırılgan ekonomik yapısıyla Lübnan, özellikle Suriye iç savaşının etkilerini doğrudan yaşamış ve döviz rezervlerinin tükenmesi, para biriminin aşırı değer kaybetmesiyle hem maddi hem de manevi bir buhrana sürüklenmişti.

İran bu dönemde yeterli maddi desteği sunamazsa İngiltere, Fransa, Suudi Arabistan karşısında etkisini kaybedebilir ve müttefiki Hizbullah’ın zayıflamasına sebep olabilir.

Geçtiğimiz yılın Ekim ayında hayat pahalılığına karşı başlayan gösteriler ülkede bir hükümet değişikliğine sebep olsa da yeni gelen hükümet de sadra şifa bir çözüm sunamaması sebebiyle eleştiri oklarının hedefi oldu. Lübnan, ekonomik kriz, siyasi elitlere yönelik tepkiler, bölgesel düzlemde kronikleşmiş Hizbullah-İsrail gerginliği ve küresel boyuttaki salgının etkisiyle Beyrut Limanı patlamasından çok önce zor günler yaşamaya başlamıştı. Kovid-19 salgınının ardından ekonomi ve siyaset kaynaklı gösteriler göreceli olarak azalsa da özellikle salgınla birlikte ekonomik koşullar daha da kötüleşti. Zira Lübnan’ın ekonomisi ekseriyetle hizmet sektörüne ve turizme dayanıyor. Ülkedeki malların önemli bir çoğunluğunun ithal olması, dolarla alım gücünün tükenmesi sebebiyle iç piyasada yaşanan ürün yokluğu ve şişirilmiş fiyatlar sebebiyle insanlar hijyen ürünleri ve en temel ihtiyaç olan ekmeğe bile ulaşmakta zorluk yaşıyorlar. Buna bir de yerli sermayenin ülkeden peyderpey çıkması, yerel para biriminin Merkez Bankası’nın bütün müdahalelerine rağmen karaborsada dolar karşısında sürekli düşüş göstermesi ve kamu borçlarının 90 milyarın üstüne çıkması da eklenince Lübnan ekonomik açıdan iflas noktasına geldi. Kredi almak için Uluslararası Para Fonu’yla (IMF) görüşmeler yürüten ancak bir sonuç alamayan Lübnan, enflasyon oranının 30 günde yüzde 50 oranında artmasıyla Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da hiperenflasyona giren ilk ülke oldu.

Ekonomik sorunların sebep olduğu grevler ise şehir hayatını ciddi şekilde etkiledi. Atık toplama şirketlerinin çalışanlarının yaptığı grevler sebebiyle çöplerin toplanamaması atıkların yol kenarlarında birikmesine sebep oluyor ve şehir sağlığını tehdit ediyor. Çöp toplama şirketi Ramco’nun müdürü Velid Saad “Hükümet bir çözüm sunmadığı için her ay bir çöp krizi yaşayacağımızı düşünüyorum” diyerek aslında çöp krizinin müsebbiplerinin siyasetçiler olduğunu belirtiyor.

Dış yardım meselesine gelince Beyrut Amerikan Üniversitesinden Siyasal Bilimler profesörü Hilal Khashan durumu şu ifadelerle özetliyor: “Batılı ülkeler yardım yapma şartı olarak reform öne sürüyor. Körfez ülkeleri ise yardım şartı olarak Hizbullah’ın dizginlenmesini istiyor. İktidar ise ikisini de yapmaktan aciz.”

Hassan Diyab hükümeti “topal ördek’’ mi?

Hizbullah’ın da dahil olduğu Suriye yanlısı bloğun ülkedeki kronikleşmiş mezhepsel, siyasal ve ekonomik sorunlara somut bir çözüm bulamaması, Lübnan’da sıkça gerçekleşen hükümet krizini tekrar tetikledi. Başbakanlık görevini üstlenen Hassan Diyab’ın Hizbullah’la arasına mesafe koyamaması ve Hizbullah’a mesafeli olan Sünnilerin bu hükümette yaşadığı temsiliyet sorunu, hükümetin uzun ömürlü olmayacağının sinyallerini veriyordu. Protestolar sebebiyle başbakanlık görevinden istifa eden Saad Hariri başta olmak üzere birçok etkili Sünni ismin Hassan Diyab’ı sert bir şekilde eleştirmesi ve Diyab’ın ikna edici olamaması sebebiyle özellikle Sünni kesimin hükümete yönelik bakış açısı daha da olumsuzlaştı. Hükümet dışından olduğu kadar içeriden de ciddi itirazların olduğunu Dışişleri ve Göçmen İşleri Bakanı Nassif Hitti’nin istifası gösterdi. Hitti’nin istifa gerekçesi olarak “görevini yerine getiremediğini” öne sürmesi, hükümet içindeki çatlağı da gün yüzüne çıkardı. Bu bağlamda Ketaib Partisi başkanının Hitti’ye istifa hususunda verdiği destek özellikle Hristiyan partileri arasında hükümete desteğin azaldığını ortaya koyuyor. Hükümete yönelik bir diğer eleştiri de Maruni Patriği Beşara er-Rai’den geldi. Er-Rai, hükümetin tarafsızlığını kaybettiğini ifade ederek ülkedeki krizlerin çözümüne ilişkin “tarafsızlık” vurgusu yaptı.

İsrail-Hizbullah gerginliği: Kim kazandı?

Patlamanın öncesinde Lübnan yerel kaynakları İsrail’in sıklıkla Lübnan hava sahasını ihlal ettiğini ve Hizbullah’ın İsrail’e ait bir insansız hava aracını düşürdüğü aktardı. Hemen akabinde İsrail’in Lübnan sınırına ciddi bir askeri sevkiyat yaptığı haberleri yeni bir İsrail-Hizbullah çatışması mı başlayacak endişesine sebep oldu. Hizbullah kaynakları drone düşürme iddialarını reddetse de İsrailli yetkililer Hizbullah’ı suçlayan açıklamalarda bulundular. Bu gergin ortamda İsrail’de Binyamin Netanyahu karşıtı gösterilerin devam etmesi, Netanyahu’nun Hizbullah’la yaşanan gerginliği içerideki baskıyı azaltmak için kullanıldığı yorumlarına sebep oldu. Prof. Khashan Hizbullah’ın İsrail karşısında işinin zor olduğunu ve misilleme yapsa da yapmasa da kendisini eleştirecek ciddi bir kitlenin var olduğuna değinerek Hizbullah’ın ikilem içinde olduğunu belirtiyor. İsrail’in Lübnan sınırına yönelik düzenlemeyi planladığı kapsamlı askeri tatbikatı iptal etmesi ve sonrasında Beyrut Limanı’nda yaşanan patlama dikkat çekici. Akla doğrudan bir çatışma yerine sabotaj ihtimalini getiriyor. İsrail cephesi patlamanın ardından olayla ilgilerinin olmadığını ivedilikle açıklasa da İsrail ordu sözcüsünün Arapça Twitter hesabından 23 Temmuz 2019’da yaptığı bir paylaşımda dönemin başbakanı ve dışişleri bakanını etiketleyerek Refik Hariri Havaalanı ve Beyrut Limanı’nın Hizbullah-Suriye ve İran hattındaki silah akışı için kullanıldığını söylemesi ve yetkilileri bu hususta uyarmış olması dikkatlerden kaçmadı.

Patlama Lübnan’da siyasal değişime sebep olabilir

Beyrut patlaması öncesi Lübnan’daki siyasi ve ekonomik tablo yukarıda da görüleceği üzere hiç iç açıcı değildi. Patlamayla birlikte Başbakan Hassan Diyab’ın da ifade ettiği gibi içeride “büyük bir imtihan verilecek” ve kimlerin siyasi sahnede kalıp kimlerin silineceğini de gösteren bir süreç olacak. Hizbullah’ın limanı kontrol ettiği iddiası ve patlayıcı dolu depoyla bir alakası olduğu eğer somut verilerle desteklenir ve soruşturma dosyasında yer alırsa bu Hizbullah açısından epey sıkıntılı bir sürecin başlaması demek. Siyasal açıdan hükümet değişimine yol açması muhtemel olan bu patlama, ekonomik açıdan ise yeniden inşa sürecinin dış yardımlar üzerinden yürütülmesini zorunlu kılacak. İran bu dönemde yeterli maddi desteği sunamazsa İngiltere, Fransa, Suudi Arabistan karşısında etkisini kaybedebilir ve müttefiki Hizbullah’ın zayıflamasına sebep olabilir. Hizbullah’la ilgili olarak bir diğer önemli mesele de uluslararası mahkeme tarafından Refik Hariri suikastının faillerinin tespitiyle ilgili nihai kararın açıklanması. 18 Ağustos’ta açıklanacak nihai kararda eğer mahkeme, yargılanan Hizbullah üyelerine “Refik Hariri suikastını düzenleme” suçundan ceza verirse hem Hizbullah hem de Hizbullah’ın desteklediği Diyab hükümeti ülke içinde ve dışında meşruiyet krizi yaşayabilir.

Son olarak bu dönemde Lübnan’daki bölgesel rekabetin etkileri “yardım” meselesiyle öne çıkacaktır. Halk açısından ise daha önce sıkça dile getirilen mezhepsel sisteme yönelik itirazların patlama sonrasında daha da şiddetlenmesi bekleniyor. Zira sistemin bu haliyle siyasal elitlerin Lübnan’ı felakete sürüklemesine sebep olduğu düşüncesi şimdiden dillendirilmeye başladı. Lübnan’ın önde gelen gazetelerinden An-Nahar, patlamayla ilgili haberi “Başarısız devlet kendi kendini vurdu” başlığıyla verdi. Yaşanan bu büyük tahribattan sonra Lübnan’ın tekrar ayağa kalkabilmesi ise içerideki siyasi değişimin yumuşak bir şekilde gerçekleştirilmesiyle mümkün.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html