BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Golan Tepeleri sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Golan Tepeleri sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

6 Aralık 2017 Çarşamba

Kudüs yarım asırdır işgal altında

Filistinliler, İsrail'in 1967'de başlayan Doğu Kudüs, Gazze Şeridi ve Golan Tepeleri'ni işgal etmesiyle sonuçlanan 6 Gün Savaşı'nın başladığı 5 Haziran'ı "Yevmu'n Nekse" (Kayıp Günü) adıyla anıyor.

İsrail, 50 yıl önce bugün Doğu Kudüs'ü işgal ederek bitmeyen bir kavganın da fitilini ateşlemiş oldu.
Kudüs yarım asırdır işgal altında

İSRAİL İŞGALİNİN YARIM ASRI

İsrail'in 1967'deki 6 Gün Savaşı'nda Ürdün, Mısır ve Suriye'yi yenerek Gazze Şeridi, Batı Şeria, Sina Yarımadası ve Golan Tepeleri'ni işgal edişinin üzerinden tam yarım asır geçti.
Gazze'den 2005 yılında çekilen İsrail, o zamandan bu yana abluka altında tuttuğu bölgede insani kriz yaşanmasına yol açarken, doğrudan ilhak ederek başkenti ilan ettiği Doğu Kudüs ve askeri yönetim altında tuttuğu Batı Şeria'yı Yahudileştirme politikalarını da sürdürüyor.
Kudüs yarım asırdır işgal altında

"YEVMU'N NEKSE"

Suriye'de yaşanan iç savaştan yararlanan İsrail, iki yıl önce de işgal altında tuttuğu Golan Tepeleri'ni ilhak ettiğini duyurdu.
Filistinli Araplar, İsrail'in 1967'de Batı Şeria, Doğu Kudüs, Gazze Şeridi, Sina Yarım Adası ve Golan Tepeleri'ni işgal etmesiyle sonuçlanan 6 Gün Savaşı'nın başladığı 5 Haziran'ı "Yevmu'n Nekse" (Kayıp Günü) adıyla anıyor. Filistinliler Nekse'yi, 1948'de İsrail'in bağımsızlığını ilan etmesi anlamında kullandıkları "Nekbe'nin" (Büyük Felaket) devamı olarak görüyor.
Kudüs yarım asırdır işgal altında

İŞGALİN KALBİ: DOĞU KUDÜS

Tam yarım asırdır devam eden bu işgalin en yakıcı şekilde hissedildiği yer ise Doğu Kudüs.
Doğu Kudüs'te yarım asırdır devam eden İsrail işgalinin tarihçesi şöyle:
Müslümanların ilk kıblesi ve Hazreti Muhammed'in Miraç yolculuğuna çıktığı yer olan Mescid-i Aksa ile Hristiyan ve Yahudilerin en kutsal mekanlarına ev sahipliği yapan Doğu Kudüs, 1917'de Osmanlı egemenliğinden çıktığından beri sıkıntılı günler yaşıyor.
Kudüs yarım asırdır işgal altında
İngiliz manda yönetiminin bir asır önce şehri işgal etmesi, Filistinliler için de bir nevi sürgün ve savaşların başlangıcı oldu. İsrail'in 1948'de şehrin batısını, 1967'de de doğusunu işgal etmesiyle Kudüs'ü Yahudileştirme faaliyetleri büyük hız kazandı.

ÖZEL STATÜDEN GASP EDİLEN KENTE

Doğu Kudüs'ün statüsü Filistin-İsrail meselesinin çözümünün önünde duran en büyük engellerden biri. Birleşmiş Milletler'in (BM) tarihi Filistin topraklarını Yahudiler ve Araplar arasında pay etmek üzere yayımladığı 1947 tarihli planda, Kudüs'ün özel bir statüye tabi tutularak uluslararası toplumun kontrolüne verilmesi öngörülüyordu.
Kudüs'e verilen bu özel statünün sebebi üç semavi din için de kutsal şehir olmasından kaynaklanıyordu.
Siyonist güçler 1948 yılındaki savaşta Kudüs'ün batısını ele geçirdi. Ürdün'ün kontrolünde olan surlarla çevrili eski Kudüs'ün doğusunu da 1967'de ele geçiren İsrail, uluslararası hukuku ihlal ederek şehirde İsrail yasalarının geçerli olduğunu ilan etti. İsrail, bu şekilde Doğu Kudüs'ü de fiili olarak ilhak etmiş oldu.
İsrail meclisi 1980'de kabul ettiği bir yasayla Kudüs'ü doğusuyla batısıyla İsrail'in "birleşik başkenti" ilan etti. Böylece Doğu Kudüs'ün ilhakı resmiyet kazanmış oldu.
Buna karşılık BM Güvenlik Konseyi (BMGK) 1980 yılında İsrail'in Doğu Kudüs'ü ilhak ederek başkent ilan etmesini geçersiz sayan 478 sayılı kararı kabul etti.

ABD'NİN İKİ YÜZLÜ TAVRI

ABD dahil uluslararası toplum Doğu Kudüs'ü işgal altında sayıyor. Ayrıca hiçbir ülke Doğu veya Batı Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanımıyor. İsrail'i tanıyan tüm ülkelerin büyükelçilikleri Tel Aviv'de bulunuyor.
İsrail'in yasa dışı şekilde Doğu Kudüs'ü ilhak etmesi, uluslararası hukuktaki "işgalci güç, işgal ettiği topraklar üzerinde hakimiyet hakkına sahip değildir" ilkesinin ihlali anlamına geliyor.

VATANSIZ MİLLET: FİLİSTİNLİLER

İsrail'in Doğu Kudüs'ü fiilen ilhak etmesine rağmen burada yaşayan Filistinliler İsrail vatandaşı sayılmıyor ve vatandaşlık haklarından yararlanamıyor. Doğu Kudüs'te yaşayan 420 bin civarındaki Filistinli, İsrail makamlarının verdiği "Kudüs Kimlik Kartı" ile şehirde sürekli ikamet etme iznine sahip.
Söz konusu Filistinliler aynı zamanda Ürdün pasaportuna da sahipler ancak bu pasaportlarda da vatandaşlık numarası bulunmuyor. Bu nedenle tam olarak Ürdün vatandaşı da sayılmayan Doğu Kudüslü Filistinlilerin Ürdün'de çalışma ve devlet hizmetlerinden yararlanma hakkı da yok.
Bir nevi arafta kalan Doğu Kudüs'teki yüz binlerce Filistinli, ne İsrail ne Ürdün ne de Filistin vatandaşlığına sahip oldukları için "devletsiz" yaşıyor.

YAHUDİLEŞTİRME POLİTİKASI VE SÜRÜLEN FİLİSTİNLİLER

İsrail vatandaşlığı bulunmayan ancak İsrail makamlarının verdiği Kudüs Kimlik Kartı ile şehirde sürekli ikamet izni olan Filistinlilerin, bu hakları da çeşitli bahanelerle ellerinden alınabiliyor. Bu nedenle Doğu Kudüs'teki 420 binin üzerindeki Filistinli sürekli olarak doğdukları şehirden sürülme korkusuyla yaşıyor.
Bu Filistinlilerin Doğu Kudüs'te yaşamaya devam edebilmeleri için İsrail'in belirlediği bir dizi talebi yerine getirmesi gerekiyor. İster yabancı bir ülke, ister Batı Şeria olsun belli bir süre Doğu Kudüs'ün dışında yaşayan Filistinlilerin ikamet izinleri iptal edilerek şehre dönme hakları ellerinden alınıyor.
Doğu Kudüs'te ev yapmalarına izin verilmeyen Filistinliler bu şekilde şehrin dışına çıkmaya zorlanırken, Kudüs dışında ikamet ettikleri tespit edilenlerin de bir daha şehre dönmesi yasaklanıyor. Aile üyelerinden birinin İsrail'in "terör" olarak nitelediği saldırılara karışması da tüm ailenin Kudüs'ten sürülme sebebi sayılıyor.
İsrailli insan hakları kuruluşu B'Tselem'in yayımladığı verilere göre, İsrail 1967'den bu yana 14 bin Filistinlinin ikamet iznini iptal ederek Doğu Kudüs dışına sürdü.
Bununla birlikte İsrail, dünyanın neresinde olursa olsun tüm Yahudileri İsrail'e gelerek Doğu Kudüs dahil istedikleri yere yerleşmeleri ve vatandaşlık almaları için teşvik ediyor.

11 Aralık 2017 Pazartesi

İşgalin 100. yılında Kudüs en zor günlerini yaşıyor

İngilizler'in bundan tam 100 yıl önce bu hafta işgal ettiği Kudüs, bugünlerde en zor zamanlarından birini yaşıyor. Kudüs'te 9 Aralık 1917'den beri devam işgal, ABD Başkanı Trump'ın burayı "İsrail'in başkenti" olarak tanıma planıyla yeni bir boyut kazandı.

 TRUMP'ın Kudüs kararını açıkladığı geçen çarşamba akşamından bu yana İsrail güçlerinin saldırılarında 4 Filistinli şehit oldu, bin 487 Filistinli yaralandı, 150 Filistinli de gözaltına alındı. Kudüs, 9 Aralık 1917'de Osmanlının elinden çıkarak İngiliz işgali sömürge yönetimine girdi. İsrail'in 1948'de batısını, 1967'de de doğusunu işgal etmesiyle Kudüs'ü Yahudileştirme faaliyetleri büyük hız kazandı.  İsrail 1980'de doğusuyla batısıyla bütün Kudüs'ü "birleşik başkenti" ilan ederek ilhak ettiğini duyurdu.
BM Güvenlik Konseyi, aynı yıl İsrail'in Doğu Kudüs'ü ilhak ederek başkent ilan etmesini geçersiz sayan 478 sayılı kararı aldı. ABD, 6 Aralık 2017'de Kudüs'ü "İsrail'in başkenti olarak" tanıdığını duyurdu. Uluslararası hukukun yasaklamasına rağmen Doğu Kudüs'te bugün 200 binin üzerinde Yahudi yerleşimci yaşıyor. Doğu Kudüs'te yaşayan 300 binin üzerindeki Filistinlinin hiçbir ülkeyle vatandaşlık bağı bulunmuyor. Doğu Kudüs'ün statüsü bugün Filistin-İsrailmeselesinin çözümünün önünde duran en büyük engellerden biri olarak görülüyor.
İngilizlerin bundan tam 100 yıl önce bu hafta işgal ettiği Kudüs, bugünlerde en zor zamanlarından birini yaşıyor.
Kudüs'te 9 Aralık 1917'den beri devam işgal, ABD Başkanı Donald Trump'ın burayı "İsrail'in başkenti" olarak tanıma planıyla yeni bir boyut kazandı.
Trump'ın Kudüs kararını açıkladığı geçen çarşamba akşamından bu yana İsrail güçlerinin saldırılarında 4 Filistinli şehit oldu, bin 487 Filistinli yaralandı. İsrail güçleri Batı Şeria ve Doğu Kudüs'te de toplam 150 Filistinliyi gözaltına alındı.
Kadim Kudüs belki de artık tarihinde hiç olmadığı kadar yalnız ve tenha.
Çünkü Batı Şeria'da yaşayan 3 milyona yakın Filistinli, İsrail'in etraflarına ördüğü duvardan dolayı Kudüs'e giremiyor. Abluka altındaki Gazze Şeridi'nde yaşayan 2 milyon Filistinlinin de Kudüs'e girişi yasak.
Vatanlarından sürülerek dünyaya dağılan 5 milyon civarındaki Filistinli mülteci de en büyük rüyası olan Kudüs'e dönme imkanından yoksun. Bugün İsrail işgali altındaki Doğu Kudüs'te yaşayan Filistinli sayısı sadece 300 binin biraz üzerinde. Onlar da ev yıkımlarından tutuklamalara dek pek çok tehdit ve zorluklarla karşı karşıya. Trump'ın kararı ise şehirdeki halkın hissettiği öfke ve hayal kırıklığını daha da artırmış durumda.
İHTİYARLARIN DİLİNDEN KUDÜS'ÜN YAKIN TARİHİ
Eğer şehirde biraz yaşarsanız, İsrail'in Doğu Kudüs'ü işgal ettiği tarih olan 1967'yi hatırlayan ihtiyarlardan, "Kudüs'e eskiden Gazzelisi çilek getirir satardı, El Halillisi üzüm, Tulkerimlisi portakal getirirdi. Kudüs tüm Filistinlilerin buluşma noktasıydı. Özellikle cuma günleri surlarla çevrili bu kadim şehrin ana giriş kapılarından olan Şam Kapısı'nda ülkenin her yerinden gelen insanlara rastlayabilirdiniz. Şimdi ise burada kalabilenler bile Şam Kapısı'nda toplanmaktan çekinir oldu. Dükkanlar bile daha hava kararmadan kepenk indiriyor. İşgal askeri her köşede ellerinde tetikte bekliyor." şeklindeki serzenişleri sürekli duyarsınız.
Bu cümleler aslında Kudüs'ün içinde bulunduğu durumu gayet açık bir şekilde ortaya koyuyor. Peki Kudüs'ü bu hale getiren süreç nasıl başladı? Bu sorunun cevabı için yüz yıl öncesine gitmek gerekiyor.
9 ARALIK 1917'DE BAŞLADI
Müslümanların ilk kıblesi ve Hazreti Muhammed'in Miraç yolculuğuna çıktığı yer olan Mescid-i Aksa ile Hristiyan ve Yahudilerin en kutsal mekanlarına ev sahipliği yapan Kudüs, 1917'de Osmanlı egemenliğinden çıktığından beri sıkıntılı günler yaşıyor.
İngiliz manda yönetiminin bir asır önce şehri işgal etmesi, Filistinliler için de bir nevi sürgün ve savaşların başlangıcı oldu. İsrail'in 1948'de şehrin batısını, 1967'de de doğusunu işgal etmesiyle Kudüs'ü Yahudileştirme faaliyetleri büyük hız kazandı.
Gazze'den 2005'te çekilen İsrail, o zamandan bu yana abluka altında tuttuğu bölgede insani kriz yaşanmasına yol açarken, doğrudan ilhak ederek başkenti ilan ettiği Doğu Kudüs ve askeri yönetim altında tuttuğu Batı Şeria'yı Yahudileştirme politikalarını da sürdürüyor.
Suriye'de yaşanan iç savaştan yararlanan İsrail, iki yıl önce de işgal altında tuttuğu Golan Tepeleri'ni ilhak ettiğini duyurdu.
Filistinli Araplar, İsrail'in 1967'de Batı Şeria, Doğu Kudüs, Gazze Şeridi, Sina Yarım Adası ve Golan Tepeleri'ni işgal etmesiyle sonuçlanan 6 Gün Savaşı'nın başladığı 5 Haziran'ı "Yevmu'n Nekse" (Kayıp Günü) adıyla anıyor.
Filistinliler Nekse'yi, 1948'de İsrail'in bağımsızlığını ilan etmesi anlamında kullandıkları "Nekbe'nin" (Büyük Felaket) devamı olarak görüyor.
Tam 50 yıldır devam eden İsrail işgalinin en yakıcı şekilde hissedildiği yer ise hiç şüphesiz Doğu Kudüs.
ULUSLARARASI TOPLUMUN TAVRI
Doğu Kudüs'te yarım asırdır devam eden İsrail işgalinin tarihçesi şöyle: Doğu Kudüs'ün statüsü Filistin-İsrail meselesinin çözümünün önünde duran en büyük engellerden biri. Birleşmiş Milletler'in (BM) tarihi Filistin topraklarını Yahudiler ve Araplar arasında pay etmek üzere yayımladığı 1947 tarihli planda, Kudüs'ün özel bir statüye tabi tutularak uluslararası toplumun kontrolüne verilmesi öngörülüyordu.
Kudüs'e verilen bu özel statünün sebebi üç semavi din için de kutsal şehir olmasından kaynaklanıyordu.
Siyonist güçler 1948'deki savaşta Kudüs'ün batısını ele geçirdi. Ürdün'ün kontrolünde olan surlarla çevrili Doğu Kudüs'ü de 1967'de ele geçiren İsrail, uluslararası hukuku ihlal ederek şehirde İsrail yasalarının geçerli olduğunu ilan etti. İsrail, bu şekilde Doğu Kudüs'ü de fiilen ilhak etmiş oldu.
İsrail meclisi 1980'de kabul ettiği bir yasayla Kudüs'ü doğusuyla batısıyla İsrail'in "birleşik başkenti" ilan etti. Böylece Doğu Kudüs'ün ilhakı resmiyet kazanmış oldu.
Buna karşılık BM Güvenlik Konseyi (BMGK) 1980'de İsrail'in Doğu Kudüs'ü ilhak ederek başkent ilan etmesini geçersiz sayan 478 sayılı kararı kabul etti.
ABD dahil uluslararası toplum Doğu Kudüs'ü işgal altında sayıyor. Öte yandan geçtiğimiz çarşamba gününe kadar hiçbir ülke Doğu veya Batı Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanımıyordu. Ta ki Trump'ın "Kudüs İsrail'in başkentidir" yönündeki kararına kadar.
ABD, Trump'ın hamlesiyle Kudüs'ü "İsrail'in başkenti" olarak tanıyan ilk ülke oldu. Uluslararası toplumun tepkisini çeken Trump yönetimi, bölgenin kaosa sürükleneceği ve İsrail-Arap ihtilafının daha da çözümsüz hale geleceği yönündeki uyarıları göz ardı etti.
İsrail'i tanıyan tüm ülkelerin büyükelçilikleri Tel Aviv'de bulunuyor. Trump'ın kararına göre ABD, Büyükelçiliğini Tel Aviv'den Kudüs'e taşıyacak. İsrail'in Doğu Kudüs'ü yasa dışı şekilde ilhak etmesi, uluslararası hukuktaki "işgalci güç, işgal ettiği topraklar üzerinde hakimiyet hakkına sahip değildir" ilkesinin ihlali anlamına geliyor.
HİÇBİR ÜLKENİN VATANDAŞI DEĞİLLER
İsrail'in Doğu Kudüs'ü fiilen ilhak etmesine rağmen burada yaşayan Filistinliler İsrail vatandaşı sayılmıyor ve vatandaşlık haklarından yararlanamıyor. Doğu Kudüs'te yaşayan 420 bin civarındaki Filistinli, İsrail makamlarının verdiği "Kudüs Kimlik Kartı" ile şehirde sürekli ikamet etme iznine sahip bulunuyor.
Söz konusu Filistinliler aynı zamanda Ürdün pasaportuna da sahipler ancak bu pasaportlarda da vatandaşlık numarası bulunmuyor. Bu nedenle tam olarak Ürdün vatandaşı da sayılmayan Doğu Kudüslü Filistinlilerin Ürdün'de çalışma ve devlet hizmetlerinden yararlanma hakkı da yok.
Bir nevi arafta kalan Doğu Kudüs'teki yüz binlerce Filistinli, ne İsrail ne Ürdün ne de Filistin vatandaşlığına sahip oldukları için "devletsiz"  yaşıyor.
14 BİN FİLİSTİNLİ DOĞU KUDÜS'TEN SÜRÜLDÜ
İsrail vatandaşlığı bulunmayan ancak İsrail makamlarının verdiği  "Kudüs Kimlik Kartı" ile şehirde sürekli ikamet izni olan Filistinlilerin, bu hakları da çeşitli bahanelerle ellerinden alınabiliyor. Bu nedenle Doğu Kudüs'teki 420 binin üzerindeki Filistinli her an doğdukları şehirden sürülme korkusuyla yaşıyor.
Doğu Kudüs'teki Filistinlilerin burada yaşamaya devam edebilmeleri için İsrail'in belirlediği bir dizi talebi yerine getirmesi gerekiyor. İster yabancı bir ülke, ister Batı Şeria olsun belli bir süre Doğu Kudüs'ün dışında yaşayan Filistinlilerin ikamet izinleri iptal edilerek şehre dönme hakları ellerinden alınıyor.
Doğu Kudüs'te ev yapmalarına izin verilmeyen Filistinliler bu şekilde şehrin dışına çıkmaya zorlanırken, Kudüs dışında ikamet ettikleri tespit edilenlerin de bir daha şehre dönmeleri yasaklanıyor. Aile üyelerinden birinin İsrail'in "terör" olarak nitelediği saldırılara karışması da tüm ailenin Kudüs'ten sürülme sebebi sayılıyor.
İsrailli insan hakları kuruluşu B'Tselem'in yayımladığı verilere göre, İsrail 1967'den bu yana 14 bin Filistinlinin ikamet iznini iptal ederek Doğu Kudüs dışına sürdü.
Buna karşılık İsrail, dünyanın neresinde olursa olsun tüm Yahudileri İsrail'e gelerek Doğu Kudüs dahil istedikleri yere yerleşmeleri ve vatandaşlık almaları için teşvik ediyor.
DOĞU KUDÜS'TE 200 BİN İLLEGAL YAHUDİ YERLEŞİMCİ YAŞIYOR
İsrail'in Doğu Kudüs'teki kontrolünü güçlendirme amacına matuf Yahudi yerleşim birimleri projeleri, uluslararası hukuka göre yasa dışı sayılıyor.
BM'nin aldığı çeşitli kararlara göre "işgalci bir gücün işgal altında tuttuğu topraklara nüfus taşıması" yasak.
Bu yasağı hiçe sayan İsrail 1967'den beri Doğu Kudüs'te bir düzineden fazla Yahudi yerleşim birimi inşa etti. Doğu Kudüs'teki bu yasa dışı Yahudi yerleşim biriminde bugün 200 binden fazla Yahudi yerleşimci yaşıyor.
Polis ve asker tarafından korunan Doğu Kudüs'teki Yahudi yerleşim birimlerine Yahudilerden başkasının girmesi yasak. Bazıları Filistin mahallerinin tam ortasında bulunan bu yerleşim birimleri şehri sarmış durumda.
Sol eğilimli İşçi Partisi yönetimindeki İsrail hükümetinin 1967'de başlattığı Yahudi yerleşim yerleri inşa planları, daha sonra iş başına gelen tüm hükümetler tarafından aralıksız sürdürüldü. İsrail yönetimi son olarak geçen ay Doğu Kudüs'te Yahudi yerleşimciler için 15 bin yeni konut inşa etme kararı aldı.
İsrail'in "Kanal 2" televizyonunun haberine göre İsrail yönetimi, Doğu Kudüs ve Batı Şeria'daki Yahudi yerleşim birimlerine bugüne kadar 20 milyar dolar harcadı.
FİLİSTİNLİLERİN EV YAPMASI ENGELLENİYOR
İsrail'in bu yerleşim birimlerine eklediği her bir konut, demografik yapının Yahudiler lehine değişmesi anlamına geliyor. İsrail makamları bir yandan Yahudi yerleşim yerlerini genişletirken diğer taraftan da şehirdeki yerleşik Arap nüfusun yeni konut inşa etmesinin önüne engeller çıkarıyor.
Bir Filistinlinin İsrailli belediyeden ev yapmak için izin almasının neredeyse imkansız olduğu şehirde, Filistinlilere ait 20 bin ev "ruhsatsız olduğu" gerekçesiyle İsrail güçlerince yıkılma tehlikesi altında bulunuyor.
Belediye ekipleri zaman zaman bu evleri yıkıyor ve yıkım masraflarını da Filistinlilere ödetiyor.
ŞEHİR AYRIM DUVARI İLE FİLİSTİNLİLERDEN KOPARILIYOR
Doğu Kudüs'teki 420 bin Filistinlinin dörtte biri de 2003'te inşa edilen Ayrım Duvarı nedeniyle şehrin diğer bölgelerine geçemiyor. Ebu Dis, Ezeriye, Kufr Akab gibi yoğun nüfuslu mahalleler şehirden bu şekilde koparılan beldeler arasında yer alıyor.

Ayrım Duvarı aynı zamanda Batı Şeria'daki 3 milyona yakın Filistinlinin de Doğu Kudüs'e geçişini engelliyor. Abluka altındaki 2 milyon nüfuslu Gazze Şeridi'nden de kimse ne Batı Şeria'ya ne de Doğu Kudüs'e geçebiliyor. Böylece Doğu Kudüs tarihi hinterlandından koparılarak Filistinlilerden izole ediliyor.  (AA)

10 Mayıs 2018 Perşembe

Suriye'de İsrail-İran savaşına doğru

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

İran ve İsrail’in Suriye’de bir çatışmaya sürüklenmesi için iki kritik eşik vardı ve halihazırda bu iki eşik de fazlasıyla aşıldı.


Bu yazıya konu olan açık-kaynaklı istihbarat analizi ve stratejik tahmin, iddialı bir araştırma sorusuna dayanıyor: İran ve İsrail’in Suriye’de bir çatışmaya sürüklenmesi mümkün mü?
Açıkçası, bundan birkaç yıl önce bahse konu olasılık üzerine bir profesyonel bir çalışma hazırlasaydık, bu senaryo için geçilmesi gereken en önemli eşik olarak, İsrail’in Suriye’de İran’ın müttefiklerini değil, doğrudan Devrim Muhafızları personelini hedef almasını ifade edebilirdik. Muhtemelen ikinci ciddi eşik de Tahran’ın Baas rejimini ve Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri’nin muharip kapasitesini desteklemenin ötesine geçerek, LübnanHizbullahı’na açılan kapısını İsrail’e karşı kalıcı ve agresif bir hibrit harp tahkimatı haline getirmeye başlaması olacaktı. Halihazırda bu iki eşik de fazlasıyla aşıldı. Dolayısıyla, gelinen merhalede daha detaylı bir değerlendirme yapmak gerekiyor. Fakat baştan söylemeliyiz ki Suriye’de İsrail-İran çatışması artık çok güçlü bir olasılık ve Suriye’de etkin tüm aktörler, hesaplarını bu ihtimalin üzerinde durarak yapmalı.

Neden şimdi?

Zamanlamayla başlayalım: İsrail Suriye’deki İran ve Lübnan Hizbullahı varlığına yönelik kapsamlı bir harekatı neden şimdi –ya da yakın gelecekte– başlatsın? Çünkü söz konusu harekatı ertelediği her gün, durum kendisi açısından biraz daha riskli hale geliyor.
İsrail Hava Kuvvetleri Suriye’de halihazırda bir F-16 kaybetti. Üstelik, tıpkı Şayrat taarruzundan sonra gerçekleşen Pantsir S-1 kısa-orta menzilli gelişmiş hava savunma sistemleri transferi –ve muhtemelen, Sovyet döneminden kalan uzun menzilli S-200 sistemlerinin modernizasyonu– gibi, bu kez de ABD, Fransa ve Birleşik Krallık tarafından icra edilen son askeri müdahaleden sonra, Rusya Federasyonu Suriye Arap Hava Savunma Kuvvetleri’ne S-300 transferini gündeme getirdi. Ayrıca birçok gelişmiş elektronik harp sistemi de bölgede konuşlu vaziyette. Özetle, Suriye hava sahası İsrail Hava Kuvvetleri açısından giderek daha riskli bir profil sergiliyor.
Elbette İsrail için Suriye’de en büyük değişimi beraberinde getiren gelişme, Rusya Federasyonu’nun savaşın gidişatına müdahil olması, daha da önemlisi, Tartus ve Hmeymim üslerine dayanarak Suriye’de caydırıcı bir A2/AD (anti-access/area denial) sahası oluşturması.
Moskova ile kurulan kırmızı hat şimdiye dek işledi ve İsrail ile Rusya’yı bir çatışmadan uzak tuttu. Bu çok önemliydi; zira İsrail’in vurduğu bazı Suriye ve İran hedefleri, bölgedeki Rus birliklerine gerçekten yakındı. Ancak elbette Netanyahu yönetiminin Rusya ile diplomatik çabalara sonsuza kadar güvenebileceğine işaret eden herhangi bir garanti yok. Ayrıca İran ile nükleer antlaşmadan çekilen ve Tahran’a karşı sert bir tutum takınan Trump yönetimi de önemli bir cesaretlendirici faktör. Dolayısıyla Suriye hava sahasına ilişkin parametreler daha fazla karmaşık hale gelmeden ve Beyaz Saray’daki mevcut duruştan da yararlanarak, İsrail’in İran’ı ve Lübnan Hizbullahı başta olmak üzere müttefiklerini Suriye’den çıkarmak hedefiyle önleyici bir müdahalede bulunması, artık ciddiye alınması gereken bir olasılık.

Risk ve tehdit analizi



Şimdi ikinci kritik soruya geçelim: Peki, İsrail açısından Suriye’de İran ve Lübnan Hizbullahı, varlığı gerçekten bir askeri harekat riskini alabilecek kadar önemli bir tehdit düzeyinde mi? İsrail strateji çevrelerinin bu soruya yanıtı “evet”.
Suriye’nin ve daha da önemlisi İran’ın Suriye’yi kalıcı bir hibrit harp tahkimatı haline getirmesinin, İsrail savunma elitleri açısından gerçekten ne anlama geldiğini görebilmek için sırasıyla 1973, 2006, 2007 yıllarına gitmemiz gerekiyor.
1973 yılı Arap-İsrail Savaşı sırasında, güney cephesi olan Sina’da, İsrail Savunma Kuvvetleri karşılarında, gelişmiş hava savunma sistemlerinin harp sahasına getirdiği yenilikleri çok iyi kavramış, ayrıca personel tarafından kullanılan tanksavar füzelerinin piyadeye zırhlı birlikler karşısında önemli avantaj sağladığını bilen, 1967’nin hatalarını tekrarlamayan Mısır Silahlı Kuvvetleri’ni buldu. Ortadoğu için kullanılan tabirle “füzelerin Kalaşnikof’u” haline gelen Scud füzeleri de gerçek harp koşullarında ilk defa 1973’te Mısır tarafından kullanıldı. Üstelik Sovyetler tarafından Kahire’ye yapılan sevkiyatın konvansiyonel harp başlıklarından farklı seçenekler içerip içermediği de bilinmemekteydi. Son olarak, bahse konu askeri gücün ardında, Enver Sedat gibi, savaşın siyasetin farklı araçlarla icra edilen bir uzantısı olduğunu iyi bilen bir stratejik akıl vardı.
İşte tüm bu koşullar altında, iki cepheli bir savaşa sürüklenen İsrail’in yapması gereken şey, kuzeyde Hafız Esed’in ordularına karşı direnmekti. Aksi durum, İsrail için yaşamsal bir tehdidi beraberinde getirebilir ya da stratejik silah sistemlerine başvurulmasını zaruri kılabilirdi. İkinci olasılık gerçekleşseydi, Sovyetlerin vereceği tepki yıkıcı olacaktı. İsrail Savunma Kuvvetleri kuzey cephesine ilk başta büyük bir güç ayıramadı. Küçük bir zırhlı birlik, müdafaa hattını 1967’den itibaren fiili olarak kontrol edilen Golan tepelerinde kurmuştu ve Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri taarruzunu durdurmayı başardı. Harp tarihi açısından bir ders niteliğinde olan 1973 Harbi, Sina’da başlayarak gelişmiş, ancak savaşın kaderini Golan tepeleri belirlemişti. Harp tarihine kalanlar açısından savaşın iki kazananı vardı: İlki Süveyş’in doğusuna geçişi başarıyla planlayan Mısır komuta kademesi, diğeri ise güney cephesinde yaşadığı krizi kuzey cephesinde çözen İsrail kriz yönetimiydi. Nitekim her iki durum da özü itibariyle, askeri zekanın coğrafyaya ilişkin analitik yaklaşımına dayanmaktaydı.
Askeri-jeostratejik önemi bir kez daha anlaşılan Golan tepeleri, halen sözü edilen referanslarla, İsrail strateji çevreleri için, ifade ettiği önemi koruyor. Bölgedeki en hakim arazi olan bahse konu yükselti, İsrail için herhangi bir barış anlaşmasından daha kritik. Zira askeri coğrafya bağlamında bir alternatifi yok ve İsrail’in jeopolitik derinliği de yeterli değil. Dolayısıyla, Devrim Muhafızları Kudüs Güçleri’nin ve Lübnan Hizbullahı’nın söz konusu alanda etkinliğini arttırması –hatta insansız hava aracı uçuracak düzeye gelmeleri– İsrail’in İran’a yönelik daha ciddi bir askeri reaksiyonuna neden olabilir.
İkinci olarak, olası bir çatışmanın köklerini 2006 yılında aramamız gerekiyor. Hatırlanacağı üzere, İran’ın roket ve balistik füze alanındaki deneyimlerinden de yararlanan Lübnan Hizbullahı, 34 gün boyunca kesintisiz biçimde İsrail’i baskı altında tutmuş, Hava Kuvvetleri kökenli General Dan Halutz’un Genelkurmay Başkanlığı’ndaki İsrail Savunma Kuvvetleri ve Ehud Olmert hükümeti, söz konusu tehdidi, kalıcı olarak bertaraf edememişti. Aradan 12 yıl geçti ve bugün Lübnan Hizbullahı’ndan kaynaklanan füze ve roket tehdidi hem niteliksel hem de niceliksel olarak çok daha kritik bir düzeye erişti. İsrail, Iron Dome (Demir Kubbe) ve David’s Sling gibi sistemlerle roketlere ve taktik balistik füzelere yönelik ciddi kabiliyetler geliştirmiş olsa da, füze ve roket savunmasına ilişkin birkaç teknik detayı anımsatmakta yarar var. İlki, roket ve füze operasyonlarının “taarruz-dominant” karakterine sahip olduğu gerçeği. Daha açık ifade etmek gerekirse, roket ve füzelere karşı savunma yapan taraf, tehdit arz ettiği hesaplanan unsurlar karşısında, söz gelimi, yüzde 70 oranında havada imha performansına ulaşsa dahi –ki bu üst düzey bir orandır– popülasyon merkezlerine ve kritik milli altyapıya düşecek geriye kalan yüzde 30’luk paketin sonuçları hem psikolojik hem de kinetik olarak yıkıcı olabilir. Taarruz-dominant karakteristiğin bir diğer etkisi de, gelen roket ve füze tehdidinin tamamen havada imha edildiği hayali bir durumda dahi, taarruz altındaki ülkede sosyal ve ekonomik yaşamın durmasıdır. Dolayısıyla, taarruz eden taraf taarruzun şiddetini koruyabildiği sürece, büyük olasılıkla kazançlı olacaktır. Son olarak, savunma ekonomisi açısından roketlere ve taktik balistik füzelere yapılan yatırımın, roket ve füze savunması için birkaç kat daha fazla yatırımla karşılanması gerektiğinin de altını çizelim.
2006 senesini hatırlamak, bugün Suriye’de İran-İsrail çatışmasını anlamak açısından üç nedenle önem taşıyor. Öncelikle, açık-kaynaklı istihbarat verileri, Tahran’ın balistik füze üretim kapasitesinin bir bölümünü Suriye’ye taşıma gayreti içinde olduğunu gösteriyor. Özellikle Banyas yakınlarında hızla inşa edilen tesise ilişkin uydu verileri, bu hususta oldukça düşündürücü. Tahran doğrudan Suriye topraklarında füze ve roket üretim kapasitesine erişirse, vekaleten harp yetenekleri açısından çok büyük avantaj sahibi olacaktır. İkincisi, İran’ın geçtiğimiz yıl Deyr ez-Zor’a yönelik kendi topraklarından düzenlediği füze taarruzu, Batılı strateji çevreleri Şahab ve Sejil gibi daha uzun menzilli balistik füze ailelerine odaklanmışken, İran’ın güdümlü roketler ve taktik balistik füzeler alanında (özellikle quasi-ballistic uçuş yolu olan sistemlere ilişkin) gerçek bir atılım yaptığını ortaya koydu. Bu tip sistemler, harp sahasında kullanılabilen taktik nitelikleri ve hassas isabetleri ile dikkat çekiyor. İran’ın Fatih-110, Fatih-330 ve Zülfikar merhaleleriyle gelişen güdümlü roket/taktik balistik füze ailesi, Suriye’de üretilir ve Lübnan Hizbullahı’na transfer edilirse, İsrail 2006 yılından çok daha zor bir tabloyla karşı karşıya kalacaktır. Bu nedenle İsrail, işler bu düzeye gelmeden müdahaleyi seçebilir.
Son olarak 2007 yılına giderek, İsrail Hava Kuvvetleri’nin Suriye’nin el Kibar nükleer tesisini vurduğu hava saldırısını anımsamak gerekiyor. Meir Dagan liderliğindeki İsrail istihbaratının, Kuzey Kore ile Suriye Baas rejimi arasındaki kritik işbirliğini çözmesiyle ortaya çıkarılan bu gizli tesis, 2007 yılında vurulmuştu. Söz konusu nokta harekatı, İsrail makamlarınca resmi olarak ancak kısa bir süre önce sahiplenildi. Stratejik olarak 2007 müdahalesi, İsrail’in Begin Doktrini’ne dayanmakta idi. Eski Başbakan Menahem Begin’in adıyla anılan doktrin, İsrail’in çevresinde ofansif stratejik silah sistemleri üretimine, özellikle de nükleer silahlara yönelik önleyici müdahaleyi öngörüyor. 1981 yılında Irak’ın Osirak nükleer tesisine yönelik taarruz ve geçtiğimiz yıllarda İran’ın nükleer programında çalışan kilit personele yönelik faaliyetler Begin Doktrini çerçevesinde gerçekleştirildi,
Halihazırda Suriye Baas rejiminin kimyasal silahsızlanma rejimine muhalefet ettiği kesinleşti. Ayrıca ABD liderliğindeki Suriye’yi hedef alan son harekata ilişkin yapılan açıklamalarda, biyolojik silahlardan açıkça söz edilmesi de anlamlı. Dahası, Suriye’de silahsızlanma rejimi çok dar bir çerçevede uygulandığı için, Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri balistik füze yeteneklerini korudu, hatta önemli bir muharip tecrübe de edindi. Dolayısıyla Kuzey Kore ile yakın ilişkilerini sürdüren, kimyasal harp faaliyetlerine ara vermeyen Suriye’de, nükleer antlaşmayla kontrol edilemediği düşünülen İran’ın varlığı, İsrail açısından stratejik silah sistemleri segmentinde de kritik bir konu.

Felakete doğru adım adım



Lübnan Hizbullah’ına yönelik kritik silah sevkiyatlarına, Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri’nin kimyasal harp kapasitesinin bazı eşikleri aşmasına ve Golan tepelerindeki fiili duruma yönelik herhangi bir tasarrufa karşı askeri müdahalede bulunacağını ilan eden İsrail’in, son beş yılda 120 kadar hava ve füze taarruzu gerçekleştirdiği biliniyor.
Konunun önemli veçhelerini analiz edebilmek için, bu müdahaleler sonucunda İsrail Savunma Kuvvetleri’nin neleri başardığına değil, nelere engel olamadığına bakalım. Öncelikle açık-kaynaklı istihbarat verileriyle teyit edebildiğimiz üzere, İsrail İran’ın Banyas yakınlarında gelişmiş bir füze üretim tesisi inşa etmesine engel olamadı. T-4 (Tiyas) üssünde İranlıların insansız hava araçları üretmesini ve Suriye’de kullanmasını akamete uğratamadı. Devrim Muhafızları’nın dünyanın dört bir yanından Şii milisleri sistematik biçimde Suriye’ye yönlendirmesinin, Lübnan Hizbullahı’nın ülkede en ciddi askeri belirleyenlerden biri olmasının ve Başkent Şam’ın önemli noktalarına kalıcı görünen biçimde yerleşmesinin, Kudüs Güçleri’nin –fiili olarak– Golan tepelerine çok yakın askeri üsler kurmasının da önüne geçemedi.
Açıkçası Suriye’de savaşın ilk yıllarında, İsrail strateji çevrelerinde ve siyasa yapıcılarında gözlemlenen eğilim, oyun-değiştirici bir müdahaleden kaçınmak, Golan tepelerine komşu alanlarda krizleri engellemek ve en nihayetinde, Saddam Hüseyin’in savaş makinesinden sonra bir başka Baas Arap ordusunun, hatta İsrail’i dengelemeye yönelik gerçek bir stratejik silah sistemleri programı olan son Arap silahlı kuvvetlerinin, tedrici olarak yok oluşunu seyretmek idi. Gerçekten de 2011-2012 yılları anımsandığında rejimin, elindeki mezhep esasına göre kurgulanmış birkaç birlikle hareket etmeye çalıştığı, askeri istihbarat başkanı, savunma bakanı gibi üst düzey figürlerin başkent Şam’da suikasta uğradığı, neredeyse her gün Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri’nin bir generalinin muhalefet saflarına geçtiğini belirten videolar yayımladığı bir dönem akla geliyor.
Öte yandan, 2013-2015 yılları arasında yaşanan gelişmeler, İsrail açısından farklı anlamlar taşıyor. İran Suriye’ye tüm gücüyle yerleşti ve kolay sökülebilecek gibi de durmuyor. Benzer şekilde, Lübnan Hizbullahı da yeteneklerini ve Suriye’deki yerini konsolide ediyor.
İran ve İsrail arasında Suriye’de yaşanan gerilimlerin daha da tehlikeli bir hal alması, hatta Orta Doğu’da bölgesel bir savaşı tetikleyecek mahiyete ulaşması mümkün. Bu hususta önümüzde iki önemli eğilim bulunuyor. Bunlardan ilki, İsrail’in Suriye’de nokta taarruzları bırakıp İran ve Lübnan Hizbullahı’nı hedef alan geniş çaplı bir harekata girişmesi. İkincisi de İran topraklarını doğrudan, mahdut hedefli bir taarruzla vurması. Her iki durumda da olayların kontrolden çıkması kaçınılmaz.
Peki, İsrail böyle bir harekatı başarabilir mi? Bu sorunun yanıtı ayrı bir değerlendirmeyle bulunabilir. Ancak, konuyla profesyonel seviyede ilgilenenler için birkaç ipucu verelim. Öncelikle, İsrail strateji çevrelerinin, Tahran’ın nükleer programını akamete uğratmak için gerçekleştirilen Stuxnet siber saldırısının askeri-teknik hedefinde İran bulunsa da, siyasi hedefinde İsrail olduğuna ilişkin değerlendirmelerinin üzerinde durmak gerekiyor. Bu yaklaşım çerçevesinde, İsrail’in o dönemde önleyici bir taarruza karar verdiği, böyle riskli bir girişimin önüne geçmek için de ABD’nin kinetik etkileri olan siber seçeneğe yöneldiği belirtiliyor.
İkinci olarak da böyle bir müdahale için sadece İsrail Hava Kuvvetleri’ne bakmamak gerekiyor. Taktik balistik füzeler, denizaltı platformlarından ateşlenen akıllı mühimmat yetenekleri ve elektronik harp kabiliyetleri, dikkatle izlenmesi gereken diğer unsurlar.

Suriye'de İsrail'in istedikleri oluyor 

ABD'li kurt politikacı Henry Kissinger'in "Her şey yolunda giderse, yakında Ortadoğu'nun yarısı İsrail'in olacaktır" sözü Suriye bağlamında gerçekleşmek üzere.

Demokrasi getirmek bahanesiyle 6 yıldır taşeron teröristler aracılığıyla yakılıp yıkılan Suriye, adım adım Yahudilerin Arzı Mevud hedefine hazırlanıyor. Bu hedefe ulaşmak için öncelikle Suriye'nin kuzeyinde bir federasyon ilan edilmesi planlanıyor. Reuters’a açıklamalarda bulunan Suriye'nin kuzeyindeki Kobani kentinin dış ilişkiler yetkilisi İdris Nassan, Suriye’de Kürtlerin kontrolündeki bölgelerde yakın bir zamanda federal sistem ilan edilmesini beklediğini söyledi. Federasyon ilanının özyönetim çerçevesinin genişletilmesi anlamına geldiğini ifade eden Nassan, bölgenin adının ‘Kuzey Suriye Federasyonu’ olacağını ve burada yaşayan tüm etnik grupların temsil edileceğini duyurdu. Suriye'nin kuzeyinde, Türkiye sınırı boyunca yer alan Cezire, Kobani ve Afrin olarak adlandırılan üç bölge PYD unsurlarının kontrolünde bulunuyor.

29 Temmuz 2018 Pazar

ABD'nin İsrail'e desteği Ortadoğu barışını tehdit ediyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

İsrail’in ırkçı Ulus Devlet Yasası Trump’ın barış planına hazırlık mı? 

ABD’deki Evanjelistler ve İsrail,’deki Yahudilerin bir kısmı için Trump asla sıradan bir ABD başkanı değil. İsrail’deki Tapınak Enstitüsü Keyhüsrev ve Trump’ı yan yana gösteren bir hatıra parası bile bastırdı.


Pers Kralı Keyhüsrev’le ABD Başkanı Donald Trump’ın nasıl bir alakası olabilir ki? İlk duyulduğunda kulağa alakasız gelse de ABD’deki Evanjelik Hıristiyanlar ve İsrail’deki Dindar-Siyonist Yahudiler için kesinlikle öyle değil. Özellikle ABD’deki Evanjelik güruhtan bazıları Trump’ın başkanlığına Tevrat’tan deliller getiriyor ve dahası pek çok “Televanjelist” vaize göre Donald Trump, moden çağın Keyhüsrevi.
Tevrat’a göre Keyhüsrev, Kudüs’teki tapınakları yıkılan ve vadedilen topraklardan Babil’e sürülen Yahudileri, Babil’i ele geçirerek kurtarmıştı. Dahası o dönem, kendisinin yakınında olan Yahudi peygamberi Ezra’ya ciddi imkanlar verip Kudüs’teki tapınağın yeniden inşasını sağlayarak sürgüne giden Yahudilerin yeniden kendilerine vaadedilen topraklara geri dönmelerine yardım etti. Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan ve yakın bir zamanda İsrail’in Batı Şeria’daki işgalini uluslararası düzlemde legalize edecek bir planla gelmeye hazırlanan Trump, neden modern çağın Keyhüsrevi olmasın ki? Tapınak hayalleri kuran Dindar-Siyonist kamp için dahası da var. Onlara göre Kubbetu's Sahra’nın yerinde yükselecek Yahudi tapınağı da Trump’ın başkanlığı sırasında inşa edilecek. Tapınakçı Yahudiler için Trump’ın Kudüs’ü başkent olarak tanıması yeterli bir 'mucize'. Bunun anısına İsrail’deki Tapınak Enstitüsü Keyhüsrev ve Trump’ı yan yana gösteren bir hatıra parası bile bastırdı. Yani ABD’deki Evanjelistler ve İsrail’deki Yahudilerin bir kısmı için Trump asla sıradan bir ABD başkanı değil.
İsrail merkeze alınarak bakıldığında 21. yüzyılın -şimdilik- ilk çeyreğine İsrail’in altın dönemi demek hiç de yanlış olmaz. İkinci Irak savaşından bu yana hemen hemen bütün bölgesel değişimler, İsrail’in güvenliğine doğrudan katkıda bulundu. Saddam rejiminin Amerikan işgaliyle son bulmasından İran’a uygulanan yaptırımlara, Mısır’daki darbeden Suriye’deki kaosa kadar birçok gelişme İsrail’i tehdit eden unsurları saf dışı bıraktı. İsrail’in bu mevcut konumunu komplo teorilerine başvurmak yerine İsrail’in Batılı ülkelerle kurduğu ittifaklar ve ABD’nin verdiği koşulsuz destek bağlamında düşünmek gerekiyor. Barack Obama’nın başkanlığının son döneminde İsrail’e sağlanan mali ve askeri destek, ABD-İsrail ilişkilerinin tarihindeki en yüksek miktara ulaşırken, Donald Trump’ın ABD başkanı olmasıyla, İsrail’e verilen politik ve finansal destek yeni zirveleri gördü. Bugün İsrail’in gerek dış politika söylemi gerekse içeride yaptığı çeşitli düzenlemelerin hiçbiri ABD desteğinden bağımsız olarak anlaşılamaz. Birkaç gün önce İsrail Parlamentosu'nda oylanan Ulus Devlet Yasası da buna dahil. Yasanın hem içeriği hem de zamanlaması ABD’nin Kudüs hamlesi ve ardından gelecek olan “Yüzyılın Anlaşması” için bir hazırlık olarak görülebilir.

Yüzyılın Anlaşması'nın ayrıntıları

Her ne kadar detayları kamuoyuyla paylaşılmamış olsa da Yüzyılın Anlaşması’na dair pek çok kanaldan çeşitli yorumlar geliyor. Bu da aslında detayların yavaş yavaş siyasetçilerle paylaşılarak suyun ısıtıldığının bir göstergesi. Bir yandan İsrail’in yanında duran Suudi Arabistan, Filistin meselesinde barışı savunur bir söylem benimserken, diğer yandan Filistinli yetkililer Trump’ın önerisinin kabul edilemeyeceğini söylüyor. İsrailli yorumculara göre İsrail’in işleri yolunda. Yüzyılın Anlaşması kabul görecek bir öneri olmasa bile ABD’nin İsrail’e Batı Şeria’nın İsrail egemenliğine girmesi ve Kudüs’ün hızla Yahudileştirmesi konusunda engel olmayacağı yorumları yapılıyor. Trump’ın Ortadoğu diplomasisi açısından bu kötü ihtimal. İyi ihtimalse Yüzyılın Anlaşması’nın çeşitli baskılarla masada tutularak uluslararası topluma yegâne meşru çözüm şeklinde sunulması. Halihazırda şimdiden anlaşma merkezli bir koalisyon oluşmuş gibi bir görüntü mevcut. İsrail, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün’ün Amerika’nın liderliğinde bir araya geldiği henüz adı konmamış koalisyona, Trump’ın planını Müslümanlara empoze edecek ittifak gözüyle bakılıyor
Geçtiğimiz aylarda Ramazan’dan sonra açıklanacağı söylenen ama açıklanmayan planın içeriği çokça tartışılırken, kimi yorumcular da ABD’nin detayları kontrollü olarak çeşitli politik çevrelerde sızdırıp içeriği gelen tepkilere göre belirlediğini söylüyor. Şimdiye dek farklı çevrelerde konuşulan ve birbirini doğrulayan ayrıntılar da mevcut. Bunlardan biri şehrin doğusunu da içine alacak şekilde Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak taraflarca tanınması. Bu zaten ABD’nin büyükelçilik hamlesiyle de facto olarak dayattığı bir durumdu. Aynı derecede kritik bir madde de Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimleriyle alakalı. Yüzyılın Anlaşması’yla mevcut yerleşimlerin İsrail’in tam egemenlik alanına dahil edilmesi öngörülüyor. İsrail halihazırda yerleşimleri sadece yerleşimcilerin üzerine ev inşa edip kullandığı araziden ibaret görmeyip, güvenliklerini sağlamak bahanesiyle etraflarındaki arazileri de yerleşime dahil ediyor. Her ne kadar anlaşma, Batı Şeria’da “Filistin Devleti’nin egemenliğinde” olacak bir miktar toprak öngörse de bu önceki barış planlarında Batı Şeria’da gelecekteki bir Filistin devletine bırakılacak toprak miktarının yüzde sadece 11’ine tekabül ediyor. Diğer yandan Gazze’ye “özel bir statü verilerek” orada ayrı bir devletin kurulması ve güvenliğinin de Mısır’a devredilmesi öngörülüyor. Son olarak da İsrail’in kuruluşundan bugüne sürgün ettiği Filistinli mültecilerin geri dönüşüne dair umutlar da son buluyor. Trump’ın planına göre konunun gündeme gelmesi bile imkansız gibi.

Trump'ın planı İsrail'in tarihsel eğilimine uygun

Trump’ın planının İsrail’in kuruluşundaki vizyonla uyuşan bir yönü var. İsrail’in kurucuları, yani ilk Başbakan David Ben Gurion ve etrafındakiler İsrail’in bağımsızlığı ilan ederken aslında devletin konvansiyonel manada devlet özellikleri taşımadığının farkındaydı. Yeni devletin sınırları, nüfusun nitelikli bir çoğunluk oluşturmaması ve mevcut Yahudi toplumunun kolektif kimlikler bakımından görece homojen bir görünüm vermemesi gibi meseleler, Ben Gurion’un İsrail’i yerli yerinde bir devlet olarak görmesine imkan vermiyordu. Bu sorunların çözümlenerek, İsrail’in bütünleşmiş bir devlet olarak ortaya çıkışı zaman alacak bir meseleydi.
Diğer yandan David Ben Gurion, o dönemde sayıları 1000’i bulmayan ve Siyonizmi reddeden ultra-Ortodoks Yahudilere bazı imtiyazlar vermişti. Bu imtiyazların temelinde de ulusal bütünlüğü sağlama noktasında desteklerinin alınmasıydı. Ben Gurion zaman içerisinde ulusun gittikçe sekülerleşeceğini ve bütünleşeceğini düşünüyordu. Ne var ki süreç öyle gelişmedi ve günümüz İsrail’i, aşırı sağın gittikçe yükseldiği ve çeşitli Yahudi grupların bile birbirini dışladığı bir yapıya dönüştü. Ancak Ben Gurion’un bu bütünleşme beklentisinin sonuçlarından birisi de kuruluşun hemen sonrasında yapılacak bir anayasaya karşı çıkmasıydı. Böyle bir anayasa sınırları, vatandaş tanımını ve başka birçok unsuru sabitleyerek tamamlanma sürecinde İsrail devletinin esneklik göstermesini engelleyecekti. Sabit bir hukuki metnin varlığında, sınırlar bu metinle sabitlenmiş olacak ve Doğu Kudüs’ün ya da Batı Şeria’nın İsrail topraklarına katılması mümkün olmayacaktı. Dolayısıyla bir anayasa devletin tamamlanmasının önündeki en büyük engeldi.
Gerek jeopolitik olarak İsrail’in güvenliği gerek de tarihsel miras Batı Şeria’nın ve Kudüs’ün tamamının İsrail egemenliğine girmesini gerektiriyordu. Bu noktadan bakıldığında İsrail’in attığı adımlar; 67 Savaşı, sonrasında Yahudi yerleşimlerinin genişlemesi, Doğu Kudüs’te İsrail egemenliğinin sağlanması ve bu çerçevede İsrail’in attığı uluslarası adımlar İsrail’in jeopolitik olarak sürekli tamamlanma arayışında olduğunu gösteriyor. Bu durum kolektif kimlikler için de geçerli. İsrail’deki güvenlik söylemiyle iç içe geçen kimlik politikaları 67 Savaşı’ndan bugüne Dindar-Siyonist Blok’un kontrolsüz yükselişini beraberinde getirdi ve toplumdaki temel siyasi blok sağın sağında konumlandı. Bu çerçevede Donald Trump’ın gerek Kudüs hamlesi gerekse “Yüzyılın Anlaşması” gibi bir planla gelmesi, İsrail’in bu tarihsel eğilimine ciddi bir katkı sağlıyor.
Ulus Devlet Yasası Trump’ın barış planına İsrail içinde hukuki bir zemin hazırlamak bağlamında incelenebilir. Ulus Devlet Yasası’yla vatandaşlık tanımının üstü örtük bir şekilde değiştirilerek “ülkenin kaderini belirleme hakkının Yahudilere münhasır” hale getirilmesi ve Arapça’nın devletin resmi dillerinden biri olmaktan çıkarılması, Arapların tehcirini kolaylaştırıp toplumun Yahudileştirilmesini ve böylelikle nitelikli Yahudi çoğunluğun sağlanmasını kolaylaştıracaktır. Diğer yandan yasada Yahudi yerleşimlerinin geliştirilip güçlendirilmesi milli bir değer olarak belirlenmektedir. Bu çerçevede yasa bir türlü açıklanamamış “Yüzyılın Anlaşması’na” İsrail iç hukukunda bir hazırlık olarak görülebilir. Nitekim mevcut yasa ilk defa 2011 yılında parlamentoya getirilmişti ve ancak Trump’ın ABD başkanı olduğu bir konjonktürde parlamentodan geçirilebilirdi.

ABD'nin İsrail'e desteği Ortadoğu barışını tehdit ediyor



ABD yönetimi, maddi ve askeri yardımlarının yanı sıra BM'de İsrail'in koruyucu kalkanı gibi davranarak Ortadoğu barışını sekteye uğratan en önemli konulardan Filistin meselesinin çözümüne engel oluyor.
Ortadoğu'nun "şımarık çocuğu" olarak tabir edilen ve Filistinlilerden gasbedilen topraklar üzerine kurulan İsrail'in en büyük destekçilerinin başında ABD geliyor.
Washington yönetimi, maddi ve askeri yardımlarının yanı sıra Birleşmiş Milletler'de (BM) İsrail'in koruyucu kalkanı gibi davranarak Ortadoğu barışını sekteye uğratan en önemli konulardan Filistin meselesinin çözümüne engel oluyor.
Beyaz Saray'daki başkanlar, yıllar içinde değişse de ülkedeki güçlü Yahudi lobisi sayesinde ABD'nin İsrail politikasında kayda değer bir değişiklik gözlenmiyor.
Başta İsrail'in yasa dışı Yahudi yerleşim birimleri politikası olmak üzere Filistinlilerin topraklarından sürülmesi ve her geçen gün İsrail işgalinin artması gibi konularda Washington yönetimi Tel Aviv'e bazen açıktan bazen de gizliden destek veriyor.
Uzmanlara göre, Beyaz Saray'ın İsrail'e verdiği bu destek, Filistin meselesinin gün geçtikçe daha da içinden çıkılmaz bir hâl almasına ve Ortadoğu, dolayısıyla da dünya barışının bir türlü sağlanamamasına neden oluyor.

İsrail'i tanıyan ilk ülke ABD oldu

İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour'un, 2 Kasım 1917'de siyonizmin ünlü hamisi Lord Rothchild'e gönderdiği ve "Balfour Deklarasyonu" olarak bilinen mektup, Yahudilerin Filistin toprakları üzerinde bir İsrail devleti kurma hayalini gerçekleştirmeleri için atılan en önemli adımlardan biri olarak gösteriliyor.
Balfour mektubunda, "Majestelerinin hükümeti, Yahudilere Filistin'de bir yurt tesisi fikrini hararetle desteklemektedir. Bu maksatla her ne gerekiyorsa yapılacaktır." cümleleriyle İsrail'in kurulmasına İngiltere'nin vereceği desteği açıkça ifade etti.
İngilizlerin desteği, 2. Dünya Savaşı sırasında yaşanan ve Holokost olarak adlandırılan Yahudi soykırımı olayları, Filistin üzerinde bir İsrail devletinin kurulması sürecini hızlandırdı.
BM Genel Kurulu'nda 29 Kasım 1947'de Filistin topraklarının ikiye ayrılarak İsrail ve Filistin'in kurulması planı, dönemin ABD Başkanı Harry S. Truman'ın bizzat yürüttüğü lobi faaliyetleri sayesinde kabul edildi.
İngilizlerin Filistin'deki manda yönetimine son vermesiyle 14 Mayıs 1948'de İsrail'in ilk başbakanı David Ben Gurion, beraberindeki 25 kişiyle Tel Aviv Müzesi'nde İsrail'in Bağımsızlık Bildirgesi'ni dünya kamuoyuna ilan etti.
Bildirgenin yayımlanmasından saatler sonra Başkan Truman, gasbedilen Filistin toprakları üzerinde kurulan İsrail'i tanıdıklarını duyurdu. Böylece, İsrail'i tanıyan ilk ülke ABD oldu.
ABD'nin bu adımı, Ortadoğu'daki barış sürecini ateşe atan ve onlarca yıldır çözüme kavuşturulamayan Filistin meselesinin başlamasına neden oldu.
Bağımsızlık ilanından kısa süre sonra Mısır, Suriye, Ürdün ve Lübnan, İsrail'e karşı savaş ilan etti.
Ancak savaş sonrası kazanan taraf İsrail, Filistin topraklarının bir kısmını işgal etti.
Bu savaşın ardından İsrail, 5 Haziran 1967'de de Mısır'a saldırdı. Daha sonra Suriye ve Ürdün'ün de katıldığı ve "Altı Gün Savaşı" olarak bilinen bu savaşa hazırlıksız yakalanan Arap ülkeleri hezimete uğradı.
Savaşı kazanan İsrail, Sina Yarımadası, Golan Tepeleri'nin yanı sıra Doğu Kudüs ve Batı Şeria'yı işgal ederek Filistin topraklarında iki devletli çözüm olasılığının ortadan kalkmasına giden yolu başlatmış oldu.
Ayrıca Golan Tepeleri'nin işgal edilmesi, İsrail ile Suriye arasındaki düşmanlığı daha da pekiştirdi.
İsrail, işgal ettiği Mısır toprağı Sina Yarımadası'ndan 1979'da imzalanan Camp David Barış Antlaşması'yla çekildi.
ABD yardımları sayesinde İsrail, işgal politikalarını pekiştiriyor
Bağımsızlığını ilan ettiği günden bu yana ABD'nin İsrail'e yaptığı finansal ve askeri yardım tutarının 120 milyar dolardan fazla olduğu belirtiliyor.
Bu yardımlar sayesinde bugün İsrail ile Filistin arasındaki güç dengesi yok olmuş durumda. Bir tarafta ABD yardımlarıyla Ortadoğu'nun en güçlü ülkelerinden biri hâline gelen İsrail, diğer tarafta ise 6 milyona yakın insanı mülteci konumunda olan, işgal altındaki bir Filistin bulunuyor.
Bu orantısız güç dengesi ve ABD'nin desteği sebebiyle İsrail, Filistin meselesinin çözümü için olumlu adımlar atmak yerine her geçen gün işgal politikalarına bir yenisini ekliyor.

İsrail'in koruyucu kalkanı: "ABD vetoları"

Washington yönetimi, yaptığı finansal ve askeri yardımların yanı sıra BM'de elindeki veto kartını kullanarak İsrail'in Filistin'deki işgalini daha da pekiştiriyor ve her fırsatta Tel Aviv'in hamiliğini üstleniyor.
BM'de bugüne kadar veto kartına 80'den fazla başvuran Washington yönetiminin, bu vetoların yarısından çoğunu İsrail'i korumak için kullanması dikkati çekiyor.
ABD'nin bu tutumu, İsrail'in Filistin üzerindeki işgalinin güçlenmesine yol açtığı gibi Tel Aviv'in uluslararası baskı altına alınmasına da engel oluyor.

Trump yönetiminin İsrail'e açık desteği

ABD Başkanı Donald Trump'ın Beyaz Saray'daki koltuğuna oturduktan sonra Filistin meselesinde attığı adımlar, işgali devam ettirmesi konusunda İsrail'i daha da cesaretlendirdi.
Trump, ilk olarak Aralık 2017'de Kudüs'ü "İsrail'in başkenti" olarak tanıdıklarını açıklayarak, Tel Aviv'deki ABD büyükelçiliğinin Kudüs'e taşınmasına onay verdi.
Bu karar, yeni ABD yönetiminin Filistin'de iki devletli çözüm yerine İsrail'in işgal politikalarına destek vereceğinin ilk sinyali oldu. Trump'ın bu adımı bölgede az da olsa devam eden barış umutlarını tamamen suya düşürdü.
Nitekim, 14 Mayıs 2018'de ABD'nin Kudüs'teki elçilik açılışı için Amerikalı ve İsrailli yetkililerin katılımıyla görkemli bir tören düzenlenirken, aynı esnada abluka altındaki Gazze Şeridi sınırında kararı protesto eden 60 Filistinli, İsrail askerleri tarafından şehit edildi.
ABD'nin, İsrail'in barışçıl göstericilere karşı kullandığı orantısız gücü eleştirmek yerine Hamas'ı suçlaması, Trump yönetiminin meselenin çözümünde ara bulucu özelliğini yitirdiğini ve açıkça taraf olduğunu ortaya koydu.
Filistin meselesinde tarafını belli eden Trump yönetimi, Gazze sınırında İsrail'in uyguladığı orantısız gücün önüne geçmek için 1 Haziran'da Filistin halkı için koruma talep eden Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) tasarısını da veto etti.

"Yüzyılın Anlaşması" ya da "Yüzyılın Şamarı"

ABD yönetiminin, Filistin-İsrail sorununun çözümü için yeni bir plan hazırlığında olduğu biliniyor. Başkan Trump'ın "Yüzyılın Anlaşması" dediği plan henüz açıklanmasa da ayrıntıları basına sızmış durumda.
Basında yer alan iddialara göre, hazırlanmaya devam edilen "Yüzyılın Anlaşması" planı, Filistin tarafına getirdiği ağır şartlar nedeniyle meseleye çözüm olmaktan çok İsrail işgalini pekiştiriyor.
Söz konusu iddialara göre plan, "Kudüs'ün tamamının İsrail'in başkenti olması, Batı Şeria'daki yasa dışı Yahudi yerleşim birimlerinin büyük kısmının boşaltılmaması" gibi İsrail'in lehine maddeler içeriyor.
Planda ayrıca İsrail'in topraklarından çıkardığı 6 milyona yakın Filistinli mültecinin geri dönüş hakkına değinilmediği dile getiriliyor. Bu da Trump yönetiminin yurtlarından olan milyonlarca Filistinlinin topraklarına geri dönme hayalini görmezden geldiği şeklinde yorumlanıyor.
İsrail işgalini pekiştireceği dile getirilen planın, Filistin halkına bazı ekonomik yardımların dışında bir şey vadetmediği belirtiliyor.
Bu nedenle "Yüzyılın Anlaşması" Filistin meselesine çözümden çok sorunun daha da derinleşmesine ve bölgedeki gerginliğin giderek artmasına neden olacak gibi gözüküyor.
Plana karşı çıkan ve "Yüzyılın Anlaşması" planını "Yüzyılın Şamarı" olarak nitelendiren Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, planla ilgili ABD'li yetkililerle görüşmeye yanaşmıyor.

Trump'ın Filistin politikası Yahudilere emanet



ABD Başkanı Trump'ın Filistin politikasına yön veren kişilerin çoğunlukla Yahudi olması dikkati çekiyor. Bu kişilerin başında Trump'ın damadı Jared Kushner geliyor.
New York'un önde gelen Yahudi ailelerinden birine mensup Kushner, ABD yönetiminin İsrail-Filistin politikalarını belirlemede en etkili isimlerden biri olarak gösteriliyor.
ABD'nin Tel Aviv'deki büyükelçiliğinin 14 Mayıs'ta Kudüs'e taşınma törenine de katılan Kushner'in Trump'ın elçilik kararını almasında büyük etkisi olduğu belirtiliyor.
Daha önce hiçbir diplomatik tecrübesi olmayan 36 yaşındaki Yahudi damadı Kushner'i işaret eden Trump, "Jared (Kushner) çok iyi bir çocuktur. İsrail ile kimsenin yapamayacağı anlaşmayı yapacaktır. Pazarlık yeteneği ona doğuştan verilmiş. Ortadoğu'da barışı Kushner sağlayamazsa hiç kimse sağlayamaz." ifadelerini kullanmıştı.
Trump'ın Filistin politikasına yön veren bir diğer önemli isim ise ABD'nin İsrail Büyükelçisi David Friedman. ABD'de aşırı sağ kanada yakın duran ve yine Yahudi bir aileden gelen Friedman'ın da ABD'nin büyükelçiliğini Kudüs'e taşımasında etkili olan bir diğer isim olduğu dile getiriliyor.
Seçim kampanyası boyunca Trump'a İsrail konusunda danışmanlık yapan Friedman, yaptığı bir açıklamada, "İsrail hükümetinin işgal altındaki Filistin topraklarında yeni yerleşim birimleri inşa etmesinin barışın önünde engel olmadığını" savunmuştu.
ABD Başkanı'nın Filistin politikasına yön veren diğer bir isim ise Trump'ın Uluslararası Müzakereler Özel Temsilcisi Jason Greenblatt. New York'ta yıllarca Trump'ın avukatlığını yapan Greenblatt, Haredim Yahudisi bir aileden geliyor.
Washington yönetiminin İsrail ile gündelik iletişimini de organize eden isim olarak bilinen Greenblatt da Kushner gibi Filistin konusunda diplomatik bir tecrübeye sahip değil.

11 Ağustos 2018 Cumartesi

İdlib düğümü nasıl çözülecek?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Rejim güçleri her ne kadar hızını almış bir şekilde ilerliyor olsa da İdlib’e yönelik kapsamlı bir operasyonun önünde ciddi engeller söz konusu. Bu engeller nedeniyle “geniş çaplı” operasyonun kesin olmadığı söylenebilir.



Suriye’nin Ürdün sınırında yer alan Dera ve İsrail sınırında yer alan Kuneytra vilayetindeki muhalif bölgeleri Rusya, ABD ve Ürdün arasında varılan anlaşma neticesinde çatışmasızlık bölgesi ilan edilmişti. Ancak ülkenin orta kesimlerindeki operasyonlarını sonlandıran Suriye rejimi güçleri yeni hedef olarak bu iki vilayete yöneldi.
Rusya, bu süreçte sorunun tarafları olan ABD, Ürdün, İsrail, Suriye ve muhalifler ile görüşerek güney Suriye cephesi konusunda bir çözüm haritası oluşturmaya çalıştı. İsrail ve ABD’nin güney Suriye cephesine ilişkin temel kaygısı İran ve İran destekli milis grupların bu bölgeye girmesi. ABD ve İsrail, söz konusu güçlerin güney cephesi operasyonuna katılmaması ve İsrail sınırından 80-90 km içeri çekilmesi karşılığında operasyona karşı sesini yükseltmedi. ABD ise uzun yıllardır desteklediği güney cephesindeki Suriyeli muhalifleri rejim karşısında yalnız bıraktı.
Bu mutabakat çerçevesinde Rusya destekli Suriye güçleri haziran ayının ortasında güney cephesi operasyonuna başladı ve ilk olarak Dera şehri yaklaşık üç hafta boyunca havadan hedef alındı. Rejim güçlerinin hızlı ilerleyişi neticesinde muhalifler ile müzakere ve ateşkes süreci başladı. Rusya’nın arabuluculuğunda gerçekleşen görüşmeler sonucunda, muhaliflerin ağır silahlarını teslim etmesi, Ürdün sınırı ve Nasib sınır kapısının rejime bırakılması, uzlaşmayı kabul etmeyen muhaliflerin aileleri ile birlikte İdlib veya Fırat Kalkanı bölgesine tahliye edilmesi konusunda uzlaşıya varıldı. 6 Temmuz’da neticelenen ateşkes anlaşmasını takiben, 12 Temmuz’da rejim ve destekçileri Dera şehir merkezine girerek kontrolü sağladı. Buna paralel olarak Suriye rejimi kısa süre içinde Kuneytra’da da kontrolü ele aldı ve Golan Tepeleri sınırına ulaşmayı başardı. Dera ve Kuneytra operasyonlarının ortaya çıkardığı en önemli sonuç, İsrail ve Ürdün hükümetlerinin kendi sınırlarında Suriye rejim güçlerinin varlığını kabul etmiş olmasıydı.
Muhtemel İdlib operasyonu ve riskler Bu operasyonlar ile konumunu daha da güçlendiren Şam’ın bir sonraki hedefinin Türkiye sınırında yer alan İdlib olması bekleniyor. Hem Suriyeli siyasi ve askeri yetkililerce yapılan açıklamalar hem de Dera sonrasında Suriye ordusunun elit unsurları “Kaplan Güçleri”nin İdlib çevresinde konuşlanmaya başlaması bu ihtimali güçlendiriyor. Suriye ordusu her ne kadar hızını almış bir şekilde ilerliyor olsa da İdlib’e dönük kapsamlı bir operasyonun önünde ciddi engeller söz konusu. Bu engeller nedeniyle İdlib’e dönük “geniş çaplı” operasyonun kesin olmadığı söylenebilir.
Operasyon zorlaştıran ilk faktör, İdlib’de aşırı yoğunlaşmış sivil ve silahlı insan sayısı. Suriye genelindeki ateşkes anlaşmalarının sonucunda bütün sivil ve silahlı unsurlar İdlib’e nakledilmişti. Bu çerçevede İdlib’de 3 milyon civarında sivil nüfus barınıyor. İkinci olarak farklı gruplara mensup yaklaşık 80 bin civarında savaşçı da İdlib’de konuşlanmış durumda. Dolayısıyla İdlib’e yönelik askeri operasyonun ağır bir insani krize ve Türkiye’ye dönük bir göç dalgasına yol açması kesin. Göç dalgası Avrupa’nın da güvenliğini riske edeceği için bu sefer uluslararası tepkinin diğer bölgelerdeki operasyonlara göre yüksek olması beklenebilir.
Ancak bundan önemlisi İdlib’deki yoğun muhalif savaşçı varlığı, Suriye ordusunun operasyonunun başarı şansını düşürebilir. İdlib’de dört muhalif çatı yapılanmanın varlığından bahsedilebilir. Bunlar Özgür Suriye Ordusu (ÖSO), Nureddin Zengi ve Ahrar eş-Şam gruplarının birleşmesi ile kurulan Suriye Özgürlük Cephesi (Cephe Tahrir Suriya-CTS), İdlib’in halen en güçlü grubu olan ve El-Kaide ile bağını kopardığını açıklayan Heyet Tahrir Şam (HTŞ) ve son olarak HTŞ’den ayrılan El-Kaideci unsurların Şubat 2018 tarihinde kurdukları Hurras ed-Din’dir. Bunlara halen hiçbir çatı yapılanma içine girmeden bağımsız hareket etmeyi tercih eden Türkistan İslami Partisi gibi gruplar da eklenebilir. Bu oluşumlar son döneme kadar İdlib’in kontrolü konusunda kendi aralarında yoğun bir çatışma içindeydi. Ancak olası bir rejim saldırısı durumunda söz konusu çatı yapılanmalar, el-Kaide unsurlarını içine almayacak şekilde ortak tehdide karşı kolayca bir araya gelebilir. İdlib operasyonunun gündeme gelmesi ile bu yönde ilk adım atıldı ve ÖSO grupları CTS ile birleştiklerini açıkladı.
Rejim Rusya'dan beklediği desteği alamayabilir İdlib operasyonunu zorlaştıran ikinci faktör Türkiye’nin pozisyonu ve bölgedeki askeri varlığıdır. İdlib, Suriye ordusunun son dönemde ele geçirdiği muhalif bölgelerden farklı olarak Türkiye açısından yaşamsal önem taşımakta; zira bu operasyonun Türkiye’ye doğrudan yayılma etkisi göstermesi söz konusu. Bu nedenle Türkiye’nin kendisi ile koordine edilmeden düzenlenecek bir operasyona karşılık verme ihtimali yüksek. İkincisi İdlib 12 adet Türk gözlem noktası ile çevrelenmiş durumda ve İdlib’in güvenliği, anlaşma kapsamında fiilen Türkiye’ye bırakılmış durumda. Türkiye’nin gözlem noktalarındaki askeri varlığı caydırıcı çapta olmasa da TSK unsurlarına dönük herhangi bir saldırı Türk ordusunu çatışmanın içine çekecektir. İdlib’in Türkiye ile sınır olması da Türkiye’nin gerektiğinde İdlib’deki gelişmelere müdahil olmasını sağlayacaktır. Bu durum diğer bölgelerdeki savaşlarda muhaliflerin sahip olmadığı bir avantaj idi.
İdlib operasyonunu engelleyecek ya da sınırlandıracak en önemli faktör ise Rusya’nın pozisyonu olacaktır. Rusya Astana sürecinin çökmemesi, Türkiye ile işbirliğinin sürmesi için Türkiye ile Suriye’nin karşı karşıya gelmemesine yönelik çaba sergileyecektir. Suriye’de Türkiye ile işbirliğine önem veren Rusya, İdlib operasyonunu Türkiye ile koordine etmeye açık olacaktır. Buna dönük olarak bazı çabalar söz konusu. Temmuz 2018 ayının son haftasında Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Lavrentiev başkanlığındaki Rus heyet Türkiye’ye gelerek görüşmeler gerçekleştirdi. Bu görüşmelerde İdlib konusunun da ele alınmış olması yüksek ihtimal. Türkiye 7 Eylül tarihinde de Rusya, Almanya ve Fransa’nın katılacağı “mülteciler ve Suriye’nin yeniden inşası” konu başlıklı zirveye evsahipliği yapacak. Bu zirve de Suriye’de Türkiye-Rusya işbirliğinin sürmeye devam edeceğinin bir göstergesi. Bütün bu nedenlerle Rusya’nın İdlib operasyonu konusunda Suriye rejimine beklediği tam desteği vermesi söz konusu olmayabilir.
En muhtemel senaryo, anlaşmaya varılması İdlib operasyonunun başlaması ve çapının belirlenmesi konusunda İran’ın pozisyonu da etkili olacak. İran, Rusya’dan farklı olarak tüm muhalif unsurları ortadan kaldırana kadar askeri mücadelenin devam etmesini savunuyor. Bu açıdan Şam’ın beklentilerine daha yakın durduğu söylenebilir. İran ve Rusya arasındaki bu görüş farklılığı en net olarak Afrin operasyonunda su yüzüne çıkmıştı. Rusya Afrin operasyonunda tarafsız kalırken İran destekli milis unsurlar ve rejime bağlı güçler YPG’ye destek olmak için Afrin’e girmişti. Ancak Rusya’nın tarafsız kalması ile Türkiye rahat bir şekilde YPG ile birlikte savaşan bu unsurları da hedef alarak etkisiz hale getirmişti. İdlib konusunda da benzer bir durum yaşanmıştı. Türkiye her ne kadar üçlü anlaşma kapsamında İdlib’e asker göndermiş olsa da bundan çok memnun olmayan İran’a bağlı milis güçler, Türk ordusunun intikali sırasında saldırı gerçekleştirmişti. İran İdlib operasyonunun gündeme geldiği şu dönemde de muhtemelen Şam ile paralel şekilde şehri tamamen ele geçirecek ve muhalifleri yok edecek bir yöntem tercih ediyor. Ancak artan ABD baskısı sebebiyle İran bölgede giderek sıkışıyor. İran’ın İdlib konusundaki pozisyonunu belirleyecek faktör, yerel düzeydeki beklentilerinden ziyade daha geniş çerçevede çıkarlarının korunması olacaktır. İran’ın büyük baskı altına girmeye başladığı bu dönemde Türkiye’yi tamamen karşısına alacak bir hamlede bulunması zor görünüyor.
Bütün bu faktörler nedeniyle İdlib’e dönük geniş kapsamlı askeri harekatın kesin olmadığı söylenebilir. Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Lavrentiev de bunu destekler şekilde “İdlib’e geniş çaplı operasyonun gündemlerinde olmadığı” açıklaması yaptı. Muhtemel senaryo, İdlib konusunda bir anlaşmaya varılması. Bu anlaşmanın nasıl olabileceğinin ipucu yine Lavrentiev’in açıklmasında gizli. Rus yetkili “El-Kaide sorununun çözülmesi durumunda İdlib operasyonuna gerek kalmayacağını” belirtti. Dolayısıyla İdlib için en muhtemel senaryo sadece radikal unsurlara ve bunların kontrol ettiği bölgelere dönük sınırlı bir operasyon. Suriye rejimi Rusya desteğini almadan bağımsız olarak geniş çaplı bir operasyon başlatabilir. Ancak bu şartlar altında gerçekleşecek bir operasyonun başarı şansının düşük veya en iyi ihtimalle aşırı maliyetli olacağı söylenebilir.

28 Şubat 2018 Çarşamba

Suriye hava sahasının kontrolü

Suriye hava sahasının kontrolü: Mayın tarlasında uçmak
Tamer Ashraf
Suriye’de savaşın ve savaş sonrasında kurulacak olan siyasi düzenin çok tartışılmayan unsurlarından biri de hava sahası kontrolü.Suriye hava sahası, önümüzdeki on yılların statükosunu oluşturacak şekilde yeniden biçimlendiriliyor.
Hemen yanı başımızda bir zaman makinesi olduğunu farzedelim ve bu zaman makinesi ile çok eskilere değil, sekiz sene öncesine, 2010 yılına seyahat ettiğimizi varsayalım. 2010 yılında, dünyanın herhangi bir düşünce kuruluşunda ya da istihbarat servisinde çalışan, portföyünde hava ve füze savunmasına ilişkin dosyalar olan bir analisti düşünelim. Normal koşullarda, bahse konu hayali karakterin, NATO’nun 2010 Lizbon Zirvesi sonrasındaki füze savunma duruşunu, 2008 yılında, Gürcistan müdahalesi sırasında Rus hava gücünün performansını ya da İran’ın orta menzilli balistik füze denemelerini değerlendirmesi beklenebilir.

Dünyanın en tehlikeli hava sahası

Ancak biz, söz konusu analistin, daha 2010 yılının başlarında, şöyle bir tahmin yaptığını hayal edelim: “Önümüzdeki iki yıldan başlayarak, Suriye hava savunma sistemleri uluslararası hava sahasında keşif görevindeki bir Türk savaş uçağını düşürecek, aynı yıl Baas rejimine bağlı kuvvetler Halep’e yönelik yoğun bir balistik füze kullanımına başlayacak; NATO, Ankara’nın talebi üzerine Türkiye’de üç şehirde füze savunma sistemleri konuşlandıracak; yine 2012 yılında, Suriye Arap Hava Kuvvetleri’ne ait bir Mig-23 muhaliflerce düşürülecek, bir yıl sonra Suriye Arap Hava Kuvvetleri ülke topraklarında sistematik bir kimyasal harp faaliyetine başlayacak; 2013 yılı içinde, rejimin bazı hava üsleri çeşitli devlet-dışı silahlı gruplarca kontrol altına alınmış ya da kuşatılmış olacak; Suriye’de rejim güçlerinin envanterinde bulunmadığı açık-kaynaklarca bilinen silahlar da dahil olmak üzere, personel tarafından kullanılan hava savunma sistemleri (MANPADS) kullanılarak birçok helikopter düşürülmüş olacak; 2014 yılına gelindiğinde İsrail’e ait bir Patriot hava ve füze savunma sistemi bir Suriye Su-24’ünü Golan Tepeleri üzerinde düşürecek; aynı yıl, Ürdün Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne ait bir F-16, Rakka üzerinde düşecek ya da düşürülecek, pilotu teröristlerce ele geçirilip trajik bir şekilde hayatını kaybedecek; bir yıl sonra, 2015’te, bu kez Rusya Federasyonu’na ait aynı tipte bir uçak NATO üyesi bir ülke olan Türkiye tarafından hava sahasını ihlal ederken düşürülecek; Ruslar, Suriye’ye S-400’ler konuşlandırmaya başlayacak; aynı yıl, Suriye Arap Hava Savunma Kuvvetleri, ABD’ye ait bir MQ-1 Predator insansız hava aracını Lazkiye üzerinde düşürecek; 2016 yılında Ruslar, tek uçak gemileri olan Amiral Kuznetsov’u Doğu Akdeniz’e gönderecek; 2017 yılında ABD Donanma Havacılığına bağlı uçaklar bir Suriye Su-22’si düşürecekler, ayrıca ABD Donanması, Suriye’nin önemli hava üslerinden Şayrat’a yönelik Tomahawk seyir füzeleri ile bir taarruz düzenleyecek. Aynı yıl, İran kendi topraklarından Suriye’nin doğusundaki terörist hedeflere bir balistik füze taarruzu düzenleyecek. Dahası, 2018 yılında, bir hafta içinde, Türk Kara Havacılığı’na ait bir T-129 taarruz helikopteri, bir Rus Su-25’i, İsrail Hava Kuvvetleri’ne ait bir F-16I ve İran Devrim Muhafızlarına ait bir insansız hava aracı, Suriye’deki çatışma ortamında düşecek ya da düşürülecek.
Acaba, 2010 yılında, hemen birkaç yıllık bir dönemi tahmin eden bu hayali analist ve yazdığı rapor hakkında ne düşünürdünüz? Zira, sekiz yıl içinde, yukarıda örnek olarak verilen olaylardan çok daha fazlası gerçekleşti.

Hava sahası kontrolü haritayı da belirleyecek

Suriye’de savaşın ve savaş sonrasında kurulacak olan siyasi düzenin çok tartışılmayan unsurlarından biri de hava sahası kontrolü. Açıkçası, uluslararası toplum Suriye ‘topraklarında’ neler olduğu ile ilgilenirken, Suriye ‘semalarında’ önemli bir jeostratejik mücadele yaşanıyor. Konunun mahiyetini anlatmak için birkaç örnek verelim:
Aralık 2017’de, ABD Hava Kuvvetleri’nin en kıymetli platformlarından biri olan ve stealth yeteneği de bulunan bir F-22, Suriye hava sahasında, Rusya’ya ait, yakın hava desteği görevlerinde kullanılan iki Su-25 tipi savaş uçağına önleme yaptı. Bunun üzerine, gelişmiş Rus avcı uçağı olan bir Su-35, duruma müdahale etti ve tehlikeli bir gerilim yaşandı. Konuyu daha da ilginç kılan, Rusya Federasyonu ve ABD makamlarının, tıpkı milli hava sahalarına ilişkin bir anlaşmazlık yaşayan iki ülke gibi, -çatışmasızlık mutabakatı gereği- karşı tarafı, sorumluluğunda bulunan hava sahasını ihlal etmekle suçlayan farklı diplomatik retorikler kullanması idi.

Benzer şekilde, geçtiğimiz haftalarda ABD, Suriye’nin doğusunda bulunan Deyr ez-Zor’da Baas rejimine bağlı kuvvetleri bombaladı. İddialara göre, hayatını kaybedenler arasında Rus özel askeri şirketleri bünyesinde faaliyet gösteren çok sayıda personel de bulunmakta idi.
Son olarak, 2017 yılında, yine Deyr ez-Zor üzerinde, Baas rejimine ait bir Su-22, ABD desteğindeki -nüvesini YPG’nin oluşturduğu -Suriye Demokratik Güçleri’ne bağlı unsurları bombaladığı gerekçesiyle düşürüldü.
Yukarıda betimlenen tablo, basit bir anlaşmazlıklar dizisinden çok daha fazlasını ifade ediyor. Suriye hava sahası, önümüzdeki on yılların statükosunu oluşturacak şekilde yeniden biçimlendiriliyor. Tüm bu transformasyon esnasında, Rusya’nın Suriye’ye konuşlandırdığı stratejik silah sistemleri ise oyun-değiştirici nitelikte.

Rus ‘A2/AD’ Kapasitesi

Rusya’ya ait bir Su-24’ün, Türkiye hava sahasını ihlal ettikten sonra düşürülmesi, Moskova’nın Suriye’ye, yüksek irtifa hava ve füze savunma sistemlerini (örn. S-400, S-300V4) konuşlandırmasını beraberinde getirmişti. Bu stratejik silah sistemleri, orta ve alçak irtifalarda etkili SA-17 ve Pantsir S-1 gibi diğer karadan-havaya füzeler (SAM) ile çok katmanlı bir mimari oluşturacak şekilde tamamlandı. Ayrıca, Krasukha-4 elektronik harp sistemleri, hava üstünlüğünü tahkim etmek üzere Su-35 avcı uçakları, SS-26 İskender kısa menzilli balistik füzeleri gibi birçok sofistike unsur da Suriye’ye gönderilmişti.
Dönemin NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanı General Philip Breedlove, Suriye’deki Rus askeri varlığını açıkça Doğu Akdeniz’de bir A2/AD (anti-access / area denial -bir bölgeyi düşman unsurlarına kapatma ya da o bölgede düşman unsurlarının hareketlerini kısıtlama) merkezi olarak tasvir etmişti.
Bu yeteneklere, Rus hava savunma sistemleri ile enteroperabilite gösterebilen Suriye Arap Hava Savunma Kuvvetlerini eklemekte de yarar var. Zira, Şayrat Üssü’ne yönelik ABD taarruzundan sonra Rusya Federasyonu Savunma Bakanlığı, açıkça, Suriye’nin askeri yeteneklerinin geliştirileceğini vurgulamıştı. Kimi uzmanlar, İsrail uçağının düşürülmesinin de, Suriye’nin, Rusya tarafından desteklenen imkan ve kabiliyetlerinden kaynaklandığını öne sürüyorlar.
Suriye hava sahasının öncelikle Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetlerinin bölgedeki A2/AD unsurları sayesinde, ikincil olarak da Suriye Arap Hava Savunma Kuvvetleri’nin tahkim edilmiş yetenekleri nedeniyle giderek daha tehlikeli bir hal almasının jeopolitik sonuçları olacaktır.

Begin Doktrini risk altında mı?

Bu sonuçlardan en çarpıcısı, İsrail Hava Kuvvetleri’nin Suriye’ye olan müdahalelerinde daha zor bir güvenlik ortamı ile karşı karşıya kalması. İsrail’in 2007 yılında, Deyr ez-Zor’da inşa edilen el-Kibar nükleer tesisine yönelik hava harekatı, esasen, eski Başbakanlardan Menahem Begin’in adıyla anılan Begin Doktrini’nin Suriye’de kısmen de olsa askıya alınması anlamına gelecek. Bilindiği gibi Begin Doktrini, İsrail Devleti’nin bölgedeki rakiplerinin kitle imha silahları elde etme çabalarına, askeri güç kullanımı da dahil olmak üzere, doğrudan müdahaleyi öngörmekte. 1981 yılında Irak’ta bulunan Osirak Reaktörü’ne yönelik hava harekatı, 2007 yılında Suriye’de bulunan el-Kibar nükleer tesisine yönelik müdahale ve hatta İran’ın nükleer programını akamete uğratmak için gerçekleştirilen siber saldırılar hep söz konusu doktrin çerçevesinde icra edilmişti. Dahası İsrail, Suriye’de savaşın başından itibaren Lübnan Hizbullahı’na yönelik silah sevkıyatlarına, Baas rejiminin kimyasal harp kapasitesi başta olmak üzere stratejik silah sistemlerine ve son olarak da, İran’ın Suriye’de kalıcı olma çabalarına yönelik önleyici askeri müdahalelerde bulunmuştu.
Suriye hava sahasının İsrail Hava Kuvvetleri açısından giderek daha tehlikeli hale gelmesi, elbette İsrail’in müdahalelerini tamamen durdurması anlamına gelmiyor. Zira, karadan-karaya güdümlü silah sistemleriye de bir müdahale kapasitesi var. Ancak, Suriye Arap Hava Savunma Kuvvetleri’nin gösterdiği ivme ve son yaşanan F-16I hadisesi, gerçekten sarsıcı oldu. Bundan sonra, İsrail Hava Kuvvetleri’nin operasyonel seyrini izlemekte yarar var.

Yarından sonrası

Elbette, bu makalenin girişinde verilen örnek gibi geleceği görmek veya zamanda yolculuk, mevcut teknolojiler ve bilgi birikimi ile mümkün değil. Ancak, Suriye hava sahasında ciddi fay hatlarının olduğunu söyleyebiliriz. Bu fay hatları, Rusya ile ABD arasındaki mücadele nedeniyle, Suriye Arap Hava Savunma Kuvvetleri’nin, Türkiye’ye karşı girişmeye cesaret edebileceği bir macera ile ya da İsrail’in, İran’ın Suriye’de inşa ettiği üsleri topyekun hedef alma girişimi ile tetiklenebilir.
Son notu da, özel olarak Türkiye’ye ayıralım.
Türk Hava Kuvvetleri, Zeytin Dalı Harekatı’nın başındaki yüksek operasyonel tempo ile Fırat Kalkanı’ndan alınan derslerin etkin biçimde özümsendiğini ortaya koydu. Öte yandan, hava gücünün kullanımının arkasında Ankara’nın Moskova ile yürüttüğü üst düzey temaslar ile elde edilen diplomasi başarısı var. İlginçtir ki, Zeytin Dalı Harekatı Fırat Nehri’nin doğusunda yürütülüyor olsa idi, bu kez aynı diplomatik zemini ABD ile oluşturmak gerekecekti. Suriye hava sahasının gerçekliği artık budur. Bir de elbette alçak irtifada dikkat çekilmesi gereken MANPADS tehdidi var, ancak o, ayrı bir çalışmanın konusu.
Suriye’nin kuzeyinde PKK terör örgütünün ve uzantılarının varlığı, Türkiye’nin milli güvenliğine yönelik en ciddi tehdit niteliğinde. Bu tehdidi bertaraf etmek için de Zeytin Dalı icra ediliyor. Bu makalenin yayıma hazırlandığı sıralarda, Baas rejimi -ve iddialara göre İran- destekli militanlar ise PKK/YPG terörist unsurlarının konuşlandığı Afrin kent merkezine girmeye çalışıyordu. Türk basını, kara çatışmaları ile değişen haritalara ve Afrin’e girmeye çalışan rejime bağlı milis kuvvetlerine odaklansa dahi, Türkiye’nin savunması açısından çok kıymetli olan Zeytin Dalı Harekatı’nım güvenliği için şu soruların çalışılmasında büyük yarar var: İsrail’e ait F-16’yı düşüren Suriye Arap Hava Savunma Kuvvetleri, bunu Rusya ile bir koordinasyon halinde mi gerçekleştirdi? (açıkçası aksini düşünmek pek mümkün değil.) Daha da önemlisi, Suriye Arap Hava Savunma Kuvvetleri üzerindeki Rusya-İran dengesinin etkileri nasıl?
Bu soruların yanıtları, yakın dönemde Türkiye’nin Suriye stratejisinde de önemli yer tutacaktır.

[Dr. Can Kasapoğlu İstanbul merkezli bir düşünce kuruluşu olan Ekonomi ve Dış Politika Araştırma Merkezi'nde (EDAM) savunma analistidir]
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html