BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Sina sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Sina sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

26 Kasım 2017 Pazar

DEAŞ'ı Sina'ya taşıdılar

ABD ve İsrail, Suriye’de mevzi kaybedince kendine bağlı terör örgütlerini başka bölgelere taşımaya başladı. Bunun ilk örneği önceki gün Sina'da görüldü. 
Mısır'ın Ariş kentinde DEAŞ'ın Ravza camiine saldırısı sonucu 305 kişi hayatını kaybetti. Mısır halkından İsrail halkına büyük tepki var.
Suriye ve Irak’ta terör projesi çöken ABD-İsrail, DEAŞ’ı Mısır’ın Sina bölgesine taşıdı. Cuma günü Ariş kentinde 305 kişinin hayatını kaybettiği Ravza Camisi saldırısı bölgedeki yeni yapılanmanın ilk sonucu oldu. Mısırlı yetkililer saldırıyı ciplerle gelen ve DEAŞ bayrağı taşıyan 25-30 kişilik bir grubun yaptığını açıkladı. Ordu Sözcüsü Albay Tamir er-Rufai, yaptığı yazılı açıklamada hava kuvvetlerinin teröristleri takip ettiğini, Ariş’in El-Hades bölgesinde yerlerini tespit ettikten sonra saldırganların içinde bulunduğu bazı araçları imha ettiğini belirtti ancak sayıya ilişkin bir bilgi vermedi. Irak ve Suriye’de misyonunu tamamlayan DEAŞ’ın Sina Yarımadası’ndaki yapılanmasının arkasında İsrail parmağının olduğu kanaati Mısır’da siyaset ve medyada yaygın bir kabul görüyor. Mısır’da yarı resmi Al-Ahram gazetesi, 13 Nisan 2017’de Sina’daki terör örgütlerinin varlığından İsrail’i sorumlu tuttu. Aynı sayıda yayınlanan bir makalede Mısır’daki terör saldırılarının İsrail’in çıkarlarına hizmet ettiğini vurguladı.
SİNA TERÖR MIKNATISINA DÖNDÜ
Sina Yarımadası, İsrail’in bölgeyi 1989’da tamamen terk etmesinden bu yana adeta kanunsuz bir terör üssü ve mıknatısına döndü. İsrail, 1967’de Altı Gün Savaşı’nda işgal ettiği Sina Yarımadası’ndan çekilmeyi 1978 Camp David anlaşması çerçevesinde kabul etti. 1982’de başlayan çekilme 1989 Taba bölgesinin de boşaltılmasıyla tamamlandı. Ancak 2004 yılında Tevhid ve Cihad örgütünün Taba’da Hilton Oteli’ne düzenlediği saldırıyla yeni bir terör dönemi aralandı.
DEAŞ’A BAĞLILIKLA GELEN PARA VE SİLAH
Silahlı gruplar, El-Kaide ile bağlantılı irili ufaklı hücreler ve Sisi rejiminin evlerini yıktığı Bedevi topluluk üyeleri 2011 yılında Ensar Beyt el-Makdis örgütü etrafında toparlanmaya başladı. Örgüt, 10 Kasım 2014'te DEAŞ’a biat ettiğini, 4 gün sonra da adını “Sina Vilayeti” olarak değiştirdiğini açıkladı. Sina Yarımadası’nda DEAŞ çatısına girmeyi kabul eden gruplar daha önce hayal dahi edemedikleri para ve silah kaynaklarına erişmeye başladı.
ÇEKİRDEK KADROYA ÜST DÜZEY GÜVENLİK
DEAŞ’a bağlılık kararı, örgütün üst düzey isimlerinin 2014’te Rakka’yı ziyaretinden sonra geldi. Beytül Makdis’in militan sayısı tam olarak bilinmiyorsa da gelişmiş savaş teknikleriyle örgüte yön veren unsurların sayısı 25-30 kişi civarında olduğu biliniyor. Çekirdek kadro dikkat çekici biçimde yüksek güvenlikle korunuyor. Ögütün kalanı ise kanlı cephe hattına gönderilen militanlardan oluşuyor.

4 Aralık 2017 Pazartesi

Kudüs'ü İsrail'in Başkenti Yapma Tezgâhı

24 Kasım 2017 tarihinde Mısır'ın Sina Yarımadası'nda bulunan El Ariş kentinde bulunan bir camiye, Cuma namazı sırasında düzenlenen terör saldırısı sonucunda aralarında çocukların da olduğu 309 Müslüman hayatını kaybetmişti.
Saldırının ardından Türkiye bir günlük resmi yas ilan ederken, kınama ve başsağlığı mesajlarını da her seviyeden iletmişti.
Yaşanan bu terör saldırısı bir yandan vahşetin ne derecede büyük olduğunu gözler önüne sererken, diğer yandan Sina ve özellikle de Filistin meselesiyle alakalı bazı kuşkuları gündeme getirdi.
Zira uzun süreden bu yana İsrail'in, Kudüs'ü alma pahasına gerek bu şehirde bulunan gerekse diğer bazı bölgelerde yaşayan Filistinlileri Sina Yarımadasına sürerek, bu bölgede oluşturulacak bir saha ile Gazze'nin birleşmesinden oluşacak topraklarda Filistin devletini hayata geçirmeye yönelik planlarını olduğu biliniyordu.
Böylelikle Batı Şeria meselesinin üzerinin örtülmesi, Filistinlilere suni ve temeli olmayan bir heyecan yaşatılması, "vatanınıza kavuştunuz" algısının oturtularak Kudüs'ün İsrail'e katılması hedefleniyordu.
Ortadoğu sorununun ana merkezini teşkil eden Filistin meselesini böylesine suni bir şekilde çözüme kavuşturmak ve ortaya güya iki devletli bir sonuç çıkarabilmek için İsrail ve ABD uzun süreden bu yana beraberce çalışıyorlardı.
İşte Sina yarımadasında yaşanan terör saldırısı bu yöndeki kuşkuları güçlendirmiştir.
Görünüşe bakılırsa Suriye ve Irak'ta sınır değişikliği çabaları için taşeron olarak kullanılan ve bölgede sözde bir Kürt devlerinin oluşturulması için faaliyet gösteren terör örgütü IŞİD, bu iki ülkede istenilen gündemde ilerleme kaydedilmesinin ardından bu kez bir başka sahaya daha taşınmak istemektedir.
Ortaya çıktığı günden bu yana IŞİD üç temel özelliği ile meşhur olmuştur. 
Bunlardan ilki eylem düzenlediği sahada insanlığın daha önce şahit olmadığı vahşet örneğini sergileyerek toplu katliamlar yapmasıdır. 
İkincisi bu katliamlar karşısında bölge sakinlerinin yerlerini hayati gerekçelerle terk etmek durumunda kalmalarıdır. 
Üçüncüsü ise aynı yerleşim yerlerinin bu kez kendi sakinlerine değil, sınırların değiştirilmek istendiği ölçüde yeni sözde sahiplerine devredilmesine olanak sağlayan siyasi ve askeri oluşturmaktır.
IŞİD'in bu üç özelliğini şimdiye kadar Suriye ve Irak'ta çok açık bir şekilde müşahede ettik.
2011 yılından bu yana kadar geçen süreye bakıldığında, yukarıdaki üç temel özellik paralelinde Suriye'de PKK/PYD terör örgütünün, Irak'ta ise Barzani'nin kontrol sahalarını ABD ve İsrail'in de istediği ölçüde genişlettiğine tanık olduk.
Şimdilerde Suriye'nin kuzeyi ve Fırat Nehri'nin aynı ülkedeki doğu kısmında kalan topraklarında PKK/PYD'nin ABD desteğiyle suni bir hâkimiyetinin oluştuğunu ve Irak ile Suriye'nin kuzeyi boyunca uzanan sahada bir terör devleti oluşturabilme noktasında önemli yol kat edildiğini görüyoruz.
Ne var ki Türkiye bu oyunu görerek Fırat Kalkanı Harekâtı'nı icara etmiş, terör koridorunun önlenmesine büyük ölçüde darbe vurmayı başarmıştır.
İşte bu tecrübe bizlere Sina Yarımadası'nda ama özellikle de İsrail'in Kudüs'e tabir yerindeyse çökme çabalarında yeniden benzer bir oyunun daha tezgâhlandığını gösteriyor.
El Ariş'te düzenlenen terör saldırısından sadece iki gün sonra yani 26 Kasım 2017 tarihinde Mısır'ın başkenti Kahire'ye giden İsrail Sosyal Eşitlik Bakanı Gila Gamliel'in, burada yaptığı bir açıklamasında Filistinliler için "Sina Yarımadası Filistinlilerin devlet kurması için en iyi yer" ifadelerini kullanması, gerek yaşanan son terör saldırısının nedenini, gerekse Ortadoğu bölgesinde uygulamaya koyulması hedeflenen yeni planı açık etmiştir. (Mısırlı yetkililer şuan için bu açıklamanın karşısında olduklarını duyurdular. Ancak benzer bir sürecin Kızıldeniz'de bulunan iki adanın Suudi Arabistan'a verilmesinde de gözlemlenilmiş olması ve sonuçta aynı adaların Riyad yönetimine bırakılması Mısır iktidarının mevcut konudaki tutumlarını da kuşkuya düşürmektedir.)
Nitekim İsrailli bakanın Kahire'de yaptığı aynı açıklamanın peşinden gelen birkaç gün içerisinde bu kez İsrail parlamentosunun, binlerce Filistinlinin yaşadığı iki mahallenin Kudüs'ten ayrılması ve böylece Kudüs'teki Filistinli sayısının azaltılmasını öngören bir kanun teklifini onaylaması karanlık planın bir başka açıdan hızlandırıldığını işaret etmiştir.
Bu gelişmelerle birlikte neredeyse bir aydır Suudi Arabistan'ın "ılımlı İslam'a geçeceğiz" gibi saçma bir tanımlamayla İslam'ın özünü aslından saptırılmış bir yaklaşımla, siyasi emelleri uğruna araç etme çabalarının sürdürüldüğünü, bunda da asıl amacın Suudilerle beraber Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerde yaşayan Müslümanlara nezdinde İsrail ile yakın gelecekte yürütülecek bölgesel işbirliğini makul gösterebilmek adına yürütülen çalışmalara şahit oluyorduk.
Hatta aynı söylemin arkasına sığınan yine Suudi Arabistan başta olmak üzere kimi ülkelerde yüce kitabımız Kur'an'da Kudüs'ün İsrail'e bırakılması gerektiği gibi zerre kadar dahi gerçekliği olmayan söylemlerle kimi sözde din adamlarının konuşturulduğunu da gördük.
Bunca olan bitenlerin Sina'daki terör saldırısının ardından çok daha iyi anlaşıldığını düşünüyorduk ki yaşanan son bir gelişme daha, aynı yöndeki hiçbir kuşkuya yer bırakılmaması gerektiğini herkesin gözünün önüne serdi.
Reuters haber ajansı geride bıraktığımız gün bazı ABD'li resmi kaynaklara dayandırdığı haberinde, ABD Başkanı Trump'ın Çarşamba günü (6 Aralık) Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıdığını ilan edeceğini ileri sürdü.
Tam da ABD'de Trump'ın başkanlığının düşürülmesinin giderek daha kuvvetli bir hal aldığı ifade edilen bir dönemde, İsrail dostu Jared Kushner'in kayınbabası olan Başkan Trump'ın aniden böylesi bir adım atması da diğer gelişmeler gibi asla tesadüfle izah edilemeyecek bir anlama ve zamanlamaya sahip.
Şayet Trump böylesi bir adım atarsa Ortadoğu'da büyük bir kargaşanın fitili ateşlenmiş, sonu açıkça savaşa varıncaya kadar uzanacak çok önemli olaylara sebebiyet verilmiş olur.
Filistin ve İsrail meselesinde olması gereken İsrail'in, Birleşmiş Milletler nezdinde alınan kararlara riayet ederek kendisine tanınan sınırlara çekilmesi ve işgal ettiği topraklardan bir an evvel çıkmasıdır.
Aksi bir durumun ne İslam âleminde, ne de uluslararası alanda kabulü mümkün değildir, sonuçları çok ama çok ağır olur.
Bütün bunlar yaşanırken, hafta sonu Sayın Cumhurbaşkanının, Filistin lideri Mahmud Abbas'la gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde kalıcı barış ve istikrar için, 1967 sınırları dâhilinde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız ve egemen bir Filistin devleri kurulmasının ve Kudüs ile birlikte Harem-i Şerif'in statüsünün muhafazasının önemini vurgulaması son derece yerinde ve anlamlı olmuştur.
Yaşanan bunca gelişme bizlere bir kez daha Türkiye'nin neden güçlü ve her alanda tam bağımsız bir ülke olması gerektiğini yeniden hatırlatmıştır.
Çünkü Türkiye güçlü olmazsa ne bizler, ne coğrafyamızda bulunan geçmişin emanetlerini taşıdığımız insanlar, ne de diğer bölgelerdeki mazlumlar huzuru ve hakları olan yaşamı elde edemeyecekler.
Özellikle de Ortadoğu'da bunca kokuşmuş rejimler iktidar ve menfaat uğruna bölgesel istikrar, barış, adalet ve haktan sapma eğilimini her fırsatta gösterirlerken.

Kudüs'ü İsrail'in Başkenti Yapma Tezgâhı

İsmail Özdemir / 2017-12-04 07:48:35

10 Şubat 2019 Pazar

İsrail ve Körfez: Bölgesel entegrasyon arayışı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


İsrail’in Körfez monarşileriyle ilişkilerinin yoğunlaşmasına yol açan başat neden, elbette ki İran'dan kaynaklanan tehdit algısı.


Aslına bakılırsa bölgesel entegrasyon tabiri, İsrail ve Körfez monarşilerinin güncel ilişkileri göz önüne alındığında, oldukça abartılı bir ifade olarak görünebilir. Nihayetinde bölgesel entegrasyon kavramıyla anılan en belirgin yapı, Avrupa Birliği’dir. Avrupa Birliği’nin ulaştığı bölgesel entegrasyon düzeyi, İsrail ve Körfez monarşileri için uzak bir hedef olarak belirse de son dönemde tanık olunan kimi gelişmeler aslında bölgesel bir kurumsallaşmanın hedeflendiğine işaret ediyor. Unutulmamalıdır ki Avrupa Birliği de ortak bir tehdide (Sovyetler Birliği) karşı, kontrolsüz silahlanmayı engelleyebilmek adına (kömür ve çelik anlaşması), düşman kardeşleri (Almanya-Fransa) barıştırarak ve bütün bu süreci finanse eden (Marshall Planı) bir hegemonla (ABD) yola çıkmıştır. Bu bağlamda değerlendirildiğinde, şimdilik gelecek vizyonu olarak da beliren ‘temenniler’, kurulmakta olduğu aşikâr olan bir takım askeri iş birliklerinin devamı niteliğinde olabilirler.
Söz konusu bölgesel entegrasyon sürecinin iki ayaklı yürüdüğünü gözlemleyebiliriz. Bunlardan biri, İran’ın ortak bir tehdit olarak algılanmasına yaslanarak, ittifak ilişkilerinin konsolide edilmesini sağlıyor. Dolayısıyla askeri/güvenlik sektörünü ilgilendiriyor. Bir diğeri ise şimdilik inşa edilmesine yönelik niyet beyanlarının yapıldığı entegre ulaşım sistemlerini kapsıyor. Bu da hem ticari hem de askeri opsiyonlara, Arap yarımadasını kabaca kuzey-güney hattında denetim altına alacak bir alan açıyor.

Askeri ittifak ve şerhleri

İsrail’in Körfez monarşileriyle ilişkilerinin yoğunlaşmasına yol açan başat neden, elbette ki İran'dan kaynaklanan tehdit algısı. İran’ın bir tehdit olarak ortak kabulü, söz konusu devletlerin birlikte hareket edebilmelerine zemin hazırlamış ve süreç, İran’a karşı ortak askeri kurumsallaşma seçeneklerinin değerlendirilmesine kadar varmıştır.
Söz konusu askeri kurumsallaşma ile bugün bir şekilde ayakta kalabilmiş NATO gibi ortak tehdit algısına yaslanan askeri ittifaklar kastediliyor. Hatta Ortadoğu Stratejik İttifakı olarak isimlendirilen muhayyel yapı, daha ziyade Arap NATO’su olarak anılıyor. Lakin NATO’nun tarihçesi, ortak tehdit algısına yaslanan askeri ittifakların işlevselliği ve kullanım ömrü hususunda soru işaretlerine de yol açıyor.
NATO, Soğuk Savaş sona erdiğinde temel misyonunu kaybetmiş bir yapı olarak, sorgulandığı bir evreye sürüklendi. Nihayetinde, Sovyetler ve dolayısıyla komünizm tehdidi ortadan kalkmış ve ‘hür dünyanın’ geleceğini tehlike altına sokabilecek rekabetçi potansiyel artık yok olmuştu. NATO’nun varlık sebebi de böylece ortadan kalkmış ve misyonunu kaybetmiş bir örgüt olarak yeni alanlara açılmak durumunda kalmıştı. Alan dışı müdahale doktrini, tam olarak bu sorgulama sürecinde ortaya atıldı. Üye ülkelerin savunma kapasitelerini geliştirmek, standardize etmek ve eşgüdümlü hale getirmek amacıyla inşa edilmiş yapı, bir süre sonra kendisini devlet dışı tehditlerle mücadele ederken buldu. 1990’lı yıllarda Balkanlarda ve 2000’li yıllarda da Afganistan’daki varlığının gerekçesi buydu.
Ortadoğu’da bölgesel bir güvenlik örgütü kurma hevesi, aslında hiç de yeni değil. Soğuk Savaş’ın dayattığı süper güçler arası rekabetin bölgesel yansımaları, Ortadoğu’da ortak tehdit olarak kodlanan Sovyetler Birliği ve komünizme karşı kurumsallaşma önerilerine sebep olmuştur. Bu minvalde, 1950’li yıllardan itibaren çeşitli önerilerin gündeme geldiği ve fakat hemen hiç birisinin başarılı olamadığı bilinmektedir. Söz gelimi Bağdat Paktı, yalnızca 3 sene ayakta kalabilmiş ve 1958 yılında Irak monarşisine karşı girişilen askeri bir darbe sonucu ismini aldığı başkenti kaybetmiş bir oluşum olarak anlamını yitirmiştir. Bölgesel güvenliğin kurumsal bir zemine çekilmesi, Ortadoğu’da arzu edilen ve fakat kotarılamamış bir hevese işaret eder.
Günümüzde de benzer bir yapılanmanın bu sefer İran tehdidine karşı ortak bir payda üretilmesiyle mümkün olabileceği konuşulmaktadır. En son Ortadoğu Stratejik İttifakı olarak isimlendirilen girişim, İsrail’in de bir ihtimal parçası olacağı bir askeri ittifakı imlemektedir. Özellikle Suudi Arabistan monarşisinin İsrail perspektifindeki radikal dönüşümü, söz konusu kurumsallaşmanın gerçekleşebileceğine dair beklentileri de güçlendirmektedir.
1990’lı yılların panoramasını inşa eden küresel ve bölgesel gelişmeler, yine İsrail tarafında bölgesel bir organizasyon kurulması ihtimaline yönelik beklenti yaratmıştı. Sovyetler Birliği’nin dağılması, revizyonist Saddam rejiminin geriletilmesi ve Madrid Barış Konferansı ve devamındaki Oslo süreciyle oluşan barışçıl atmosfer, İsrail’in bölgesel bir yapılanmayı gündeme getirmesine vesile olmuştur. Bu dönemdeki tahayyül, daha ziyade karşılıklı diplomatik tanınmaya dayalı AGİT benzeri gevşek bir organizasyondur. Özellikle de Araplar arası rekabet, bölgesel düzeyde askeri bir ittifak kurulabilmesinin önündeki başlıca engel olarak görülmektedir.

Muhtemel senaryo AGİT benzeri gevşek yapılanma

Konjonktürel olarak günümüzün politiği ise biraz farklı bir mecrada ilerlemektedir. Öncelikle Araplar arasındaki dengeler radikal biçimde dönüşmüştür. Mısır’da iktidarı elinde tutan darbeci Sisi rejimi, Körfez monarşileri tarafından finanse edilmektedir. Bu da doğal olarak Mısır’ın tarihsel iddialarından feragat edebileceğini göstermektedir. Ayrıca Suudi Arabistan’da yaşanan taht oyunları neticesinde oldukça güçlü bir pozisyona kavuşan Veliaht Prens Muhammed bin Selman, fazlasıyla iddialı ve agresif bir profil sunmaktadır. Arabistan yarımadasını bölgenin merkezi olarak konumlandıracak finansal kaynaklara sahip olmakla birlikte, askeri harcamalarının devasa ölçeğine rağmen Yemen’de ‘başarılı’ olamamış ve bir dönem Arap milliyetçiliğinin öncüsü olarak kabul edilen Mısır Devlet Başkanı Nasır’la aynı kaderi paylaşıyor görünmektedir. Bu bağlamda Yemen, panarabizmin tarihsel turnusol kâğıdıdır.
İsrail açısından Körfez monarşileriyle kurulacak askeri bir ittifak, tarihinde bir benzeri olmadığından, olası gözükmemektedir. Sıkça tartışılan yapılanma, NATO benzeri bir savunma örgütünü önermektedir. Lakin İsrail, ABD ile dahi resmi bir ittifak ilişkisi içerisinde olmamıştır. Bu durumun istisnası, İsrail’in Türkiye ile imzaladığı 1996 anlaşması olmakla birlikte, söz konusu anlaşmanın kapsamı, NATO’nun 5. maddesi gibi askeri savunmayı ortaklaştıracak bir düzenleme içermemektedir. Kaldı ki bu madde, üyelerden birine yönelecek herhangi bir tehdide topyekûn savunmayı vurgular. Ortadoğu’daki devletlerin çok çeşitli düzeylerde yaşadıkları sorunlar göz önünde bulundurulursa NATO benzeri bir ittifak, bölge devletlerinin bir biçimde devamlı savaş halinde olmasına yol açabilir. Bu bağlamda İsrail’in, bölgedeki Arap devletleriyle de benzer bir ilişki biçimi geliştirme ihtimali oldukça yüksektir. Askeri istihbarat ve eğitim faaliyetleri, İsrail’in olası bir Arap ittifakına verebileceği maksimum katkıyı simgelemektedir.
Ayrıca Arap devletlerini anakronik bir monarşinin öncülüğünde çağdaş bir panarabizme sevketmek anlamına da gelebilecek olan ittifak, uzun vadede İsrail açısından son derece olumsuz sonuçlara yol açabilir. Günümüzde İran tehdidi dolayısıyla ortak bir payda yakalayan bölge devletleri, İran’daki rejimin olası düşüşüyle birlikte farklı arayışlara sahne olabilir. NATO örneğinde de görülebileceği üzere, bu tipolojideki askeri ittifaklar yeterli ödeneklere ve belirgin bir hegemona sahiplerse bir biçimde ayakta kalmak için uğraş vermektedirler. Böylesi bir durumda İsrail’in yeniden hedef tahtasına konmayacağına dair bir garanti yoktur. Her ne kadar karşılıklı diplomatik tanınma şartı bir ön koşul olarak yerine gelecekse de bu da yeterli bir koruma sağlamayacaktır.
Bir diğer negatif görünüm ise Arap ordularının yetenekleriyle alakalıdır. Yukarıda da ifade edilen Suudi Arabistan’ın Yemen müdahalesindeki askeri başarısızlığı, bölgedeki Arap devletleri arasında askeri anlamda başat güç olduğu kabul gören Suudilerin de aslında o denli güçlü olmadıklarına delalet etmektedir. Kaldı ki Suudiler askeri yapılanmalarına milyarlarca dolar harcamaktadırlar. Bölgesel bir güvenlik örgütünün lideri pozisyonuna talip olduğu bilinen Suudilerin Yemen’deki performansı, askeri ittifakın ilerleyen dönemlerdeki olası performansına dair de fikir verebilir.
İsrail açısından bölgenin askeri entegrasyonu, yukarıda anılan olumsuzluklara rağmen gerçekleştirilebilir görünmektedir. Özellikle de ABD’nin dışarıdan vereceği kuvvetli destek, bölge devletlerini hiyerarşik bir dizilime zorlayacaktır. Böylece başarısız olacağına yönelik güçlü belirtiler olsa da ittifak, belki AGİT benzeri gevşek bir yapılanma kurgulanarak, bölge devletlerinin istişare mekanizması işlevi üstlenecektir. Zira İsrail açısından gevşek bir yapılanma, tercihe şayan olandır. Böylece Arap devletlerinin bir düzeyde entegrasyonu gerçekleştirilmiş olacak ve cari görünümde İran tehdidine karşı ortak bir duruş sergilenmiş olacaktır. Ayrıca üst politika (high politics) girdisi olarak belirecek yapılanma, alt politika (low politics) girdisi olarak belirecek ulaşım ağıyla ve dolayısıyla Arabistan yarımadasının jeostratejik entegrasyonuyla desteklenecektir.

Yol ve tahakküm: Arabistan yarımadasının entegrasyonu

Klişe bir ifadeyle otorite, kontrol/denetim sağlanabildiği ölçüde mümkün olur. Kontrol edilemeyen coğrafyalar, insanlar vb. otoriteye tabi değildir. Bir otorite kurgulamanın başat kuralı, ulaşabilmekten geçer. Ancak ulaşılabilir kılınan coğrafyalar ve insanlar, tahakküm altına alınabilir. Bu bağlamda devletin geçirdiği tarihsel dönüşüm ve çağdaş ulus devletin çekirdek değeri, kontrol/denetim mekanizmalarına yaslanır.
Demiryolları, esasa odaklanıldığında, sivil taşımacılığından çok daha ötede imkanlar sağlamaktadır. Sivil taşımacılığı, demiryolları üzerinden yapılan ulaşım faaliyetlerinin oldukça cüzi bir kısmını karşıladığı gibi, stratejik amaçlı kullanımı sayesinde devletlerin askeri ve ekonomik faaliyetlerini kolaylaştırmaktadır.
Devletler, inşa ettikleri demiryolları aracılığıyla, stratejik ulaşım hatları tesis ederler ve bu hatları, olağanüstü hallerde devreye sokarak, askeri/güvenlik sektöründeki hamlelerini somutlaştırırlar. Söz gelimi, güncel ve tanıdık bir örnek olarak, Türkiye’nin Kuzey Suriye’de yürüttüğü askeri operasyonların hazırlık süreci, bu bağlamda oldukça açıklayıcıdır. Özellikle demiryolları (duble yolların da benzer bir stratejik işlevi vardır) vasıtasıyla, askeri birlikler ve silah sistemleri oldukça kısa bir süre içerisinde sınır bölgelerine transfer edilebilmiş ve demiryollarının stratejik kullanımına rafine bir örnek oluşturmuştur.
Arabistan yarımadasının jeostratejik entegrasyonuna vesile olacak demiryolu projeleri, Doğu Akdeniz’i Umman Denizi’ne bağlamayı hedeflemektedir. Arabistan yarımadasını, Yemen hariç tutulacak şekilde, kuzey-güney ekseninde entegre edecek projeler, Ürdün’ü de ulaşım merkezi olarak tasarlamaktadır. Suudi Arabistan’ın planladığı projesi itibariyle, Riyad’ı Ürdün sınırındaki El Hadisa’ya bağlayacak demiryolu hattı da benzer bir kazanım sağlayacaktır. Ayrıca Birleşik Arap Emirlikleri’nin de hem Suudi Arabistan hem de Umman sınırlarına kadar geliştireceği demiryolu hatları, bölgeyi örümcek ağı gibi saracak stratejik bir araç olacaktır.
Bunlara ek olarak, Suudi Arabistan Kralı Selman’ın Mısır’ın darbeci lideri Sisi’yle 2016 yılında anlaşmaya vardığı ve devraldığı Tiran ve Sanafir adalarına dair projeleri de ilgi çekicidir. Akabe körfezinin girişinde konumlanan Tiran ve Sanafir adaları, 1950 yılında Mısır’a gönüllü bir şekilde terk edilmiş ve bu adaların, İsrail’e karşı geliştirilecek saldırı/savunma hamlelerinde işlevselleştirilmeleri öngörülmüştür. Tiran boğazının Mısır tarafından kapatılabilmesi, söz konusu adalardaki tahkimat sayesinde mümkün olabilmiştir. Hatta öyle ki 1956’daki Süveyş krizinin sonrasında İsrail, Sina yarımadasından çekilmekle birlikte, Tiran boğazını tutabilmesini sağlayacak teritoryal bir şeridi işgale devam etmiştir. Günümüzde adaların egemenliği, Suudi Arabistan’a devredilmiş ve bölgeye yönelik yeni projeler de gündeme gelmiştir. Bu projelerin başında ise Tiran ve Sanafir adalarını, Suudi Arabistan ve Mısır arasında inşa edilecek köprüye payanda kılmak gelmektedir. Böylece Suudi anakarası, Sina yarımadasıyla karayolu marifetiyle birleştirilmiş olacak ve tıpkı Bahreyn ile sağlanan bağlantı benzeri bir entegrasyonun önü açılacaktır. Böylece Sina yarımadasında kendiliğinden gelişecek Suudi etkisinden söz etmek hatalı bir çıkarım olmayacaktır.
Özellikle Umman’ın demiryolu projeleri, bu bağlamda ilgi çekicidir. Umman’ın açıklanan projelerine göre ülke, kuzey-doğu ve kuzey-güney akslarında demiryollarıyla birbirlerine bağlanacaktır. Kuzeyde, Birleşik Arap Emirlikleri sınırında yer alan El Buraimi’den başlayacak hat, ülkenin doğusunda konumlanmış Sohar limanına ulaşacak. Sohar’dan başlayacak bir diğer hat ise ülkenin coğrafi merkezine doğru yol alarak, İbri’ye uğrayacak ve buradan da güney kıyılarında yer alan El Dukm limanına stratejik bir yay çizecektir. Arabistan yarımadasının diğer bölgelerinde inşa edilecek diğer hatlarla birlikte düşünüldüğünde, yarımadanın kuzey-güney aksında stratejik bir ulaşım/denetim imkanına kavuşacağını söylemek, abartılı bir çıkarım olmayacaktır.
Umman’da inşaatı planlanan demiryollarının varış noktaları da ayrıca stratejik bir tercihe işaret ediyor. Ülkenin doğusundaki Sohar limanı ve güneyindeki El Dukm limanı, Hürmüz boğazını by-pass etmeleri hasebiyle, olası istikrar bozucu hamlelerin etkisini de minimize etmiş olacaktır. Bu noktada, İran’ın mütemadiyen Hürmüz boğazını uluslararası geçişlere kapatma tehdidinde bulunduğu düşünüldüğünde, söz konusu hatlar hem ticari faaliyetleri stabilize edecek hem de olası bir politik istikrarsızlık halinde ilgili devletlere müdahale imkanını kolaylaştıracaktır. Bu bağlamda, Arap Baharı sürecinde Bahreyn’de gerçekleşen gösterilere, Suudi Arabistan önderliğindeki Körfez İşbirliği Konseyi’ne ait askeri birliklerin Kral Fahd köprüsünü kullanarak müdahale ettiklerini akılda tutmakta fayda var.
Söz konusu demiryolu ve karayolu projeleri, orta ve uzun vadede Arabistan yarımadasının stratejik entegrasyonuna kapı aralayacağı için oldukça mühim gelişmelerdir. Her ne kadar kısa vadede bir sonuç üretemeyecek olsa da İsrail’in Hayfa kentini hem askeri hem de ticari bağlamlarıyla Arabistan yarımadasına ve Umman denizine çıkartacak bir projeler silsilesi söz konusudur. Geniş bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde, ABD’nin değil belki ama İsrail’in ‘yüzyılın anlaşmasını’ ele almış olabiliriz.


6 Aralık 2017 Çarşamba

Kudüs yarım asırdır işgal altında

Filistinliler, İsrail'in 1967'de başlayan Doğu Kudüs, Gazze Şeridi ve Golan Tepeleri'ni işgal etmesiyle sonuçlanan 6 Gün Savaşı'nın başladığı 5 Haziran'ı "Yevmu'n Nekse" (Kayıp Günü) adıyla anıyor.

İsrail, 50 yıl önce bugün Doğu Kudüs'ü işgal ederek bitmeyen bir kavganın da fitilini ateşlemiş oldu.
Kudüs yarım asırdır işgal altında

İSRAİL İŞGALİNİN YARIM ASRI

İsrail'in 1967'deki 6 Gün Savaşı'nda Ürdün, Mısır ve Suriye'yi yenerek Gazze Şeridi, Batı Şeria, Sina Yarımadası ve Golan Tepeleri'ni işgal edişinin üzerinden tam yarım asır geçti.
Gazze'den 2005 yılında çekilen İsrail, o zamandan bu yana abluka altında tuttuğu bölgede insani kriz yaşanmasına yol açarken, doğrudan ilhak ederek başkenti ilan ettiği Doğu Kudüs ve askeri yönetim altında tuttuğu Batı Şeria'yı Yahudileştirme politikalarını da sürdürüyor.
Kudüs yarım asırdır işgal altında

"YEVMU'N NEKSE"

Suriye'de yaşanan iç savaştan yararlanan İsrail, iki yıl önce de işgal altında tuttuğu Golan Tepeleri'ni ilhak ettiğini duyurdu.
Filistinli Araplar, İsrail'in 1967'de Batı Şeria, Doğu Kudüs, Gazze Şeridi, Sina Yarım Adası ve Golan Tepeleri'ni işgal etmesiyle sonuçlanan 6 Gün Savaşı'nın başladığı 5 Haziran'ı "Yevmu'n Nekse" (Kayıp Günü) adıyla anıyor. Filistinliler Nekse'yi, 1948'de İsrail'in bağımsızlığını ilan etmesi anlamında kullandıkları "Nekbe'nin" (Büyük Felaket) devamı olarak görüyor.
Kudüs yarım asırdır işgal altında

İŞGALİN KALBİ: DOĞU KUDÜS

Tam yarım asırdır devam eden bu işgalin en yakıcı şekilde hissedildiği yer ise Doğu Kudüs.
Doğu Kudüs'te yarım asırdır devam eden İsrail işgalinin tarihçesi şöyle:
Müslümanların ilk kıblesi ve Hazreti Muhammed'in Miraç yolculuğuna çıktığı yer olan Mescid-i Aksa ile Hristiyan ve Yahudilerin en kutsal mekanlarına ev sahipliği yapan Doğu Kudüs, 1917'de Osmanlı egemenliğinden çıktığından beri sıkıntılı günler yaşıyor.
Kudüs yarım asırdır işgal altında
İngiliz manda yönetiminin bir asır önce şehri işgal etmesi, Filistinliler için de bir nevi sürgün ve savaşların başlangıcı oldu. İsrail'in 1948'de şehrin batısını, 1967'de de doğusunu işgal etmesiyle Kudüs'ü Yahudileştirme faaliyetleri büyük hız kazandı.

ÖZEL STATÜDEN GASP EDİLEN KENTE

Doğu Kudüs'ün statüsü Filistin-İsrail meselesinin çözümünün önünde duran en büyük engellerden biri. Birleşmiş Milletler'in (BM) tarihi Filistin topraklarını Yahudiler ve Araplar arasında pay etmek üzere yayımladığı 1947 tarihli planda, Kudüs'ün özel bir statüye tabi tutularak uluslararası toplumun kontrolüne verilmesi öngörülüyordu.
Kudüs'e verilen bu özel statünün sebebi üç semavi din için de kutsal şehir olmasından kaynaklanıyordu.
Siyonist güçler 1948 yılındaki savaşta Kudüs'ün batısını ele geçirdi. Ürdün'ün kontrolünde olan surlarla çevrili eski Kudüs'ün doğusunu da 1967'de ele geçiren İsrail, uluslararası hukuku ihlal ederek şehirde İsrail yasalarının geçerli olduğunu ilan etti. İsrail, bu şekilde Doğu Kudüs'ü de fiili olarak ilhak etmiş oldu.
İsrail meclisi 1980'de kabul ettiği bir yasayla Kudüs'ü doğusuyla batısıyla İsrail'in "birleşik başkenti" ilan etti. Böylece Doğu Kudüs'ün ilhakı resmiyet kazanmış oldu.
Buna karşılık BM Güvenlik Konseyi (BMGK) 1980 yılında İsrail'in Doğu Kudüs'ü ilhak ederek başkent ilan etmesini geçersiz sayan 478 sayılı kararı kabul etti.

ABD'NİN İKİ YÜZLÜ TAVRI

ABD dahil uluslararası toplum Doğu Kudüs'ü işgal altında sayıyor. Ayrıca hiçbir ülke Doğu veya Batı Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanımıyor. İsrail'i tanıyan tüm ülkelerin büyükelçilikleri Tel Aviv'de bulunuyor.
İsrail'in yasa dışı şekilde Doğu Kudüs'ü ilhak etmesi, uluslararası hukuktaki "işgalci güç, işgal ettiği topraklar üzerinde hakimiyet hakkına sahip değildir" ilkesinin ihlali anlamına geliyor.

VATANSIZ MİLLET: FİLİSTİNLİLER

İsrail'in Doğu Kudüs'ü fiilen ilhak etmesine rağmen burada yaşayan Filistinliler İsrail vatandaşı sayılmıyor ve vatandaşlık haklarından yararlanamıyor. Doğu Kudüs'te yaşayan 420 bin civarındaki Filistinli, İsrail makamlarının verdiği "Kudüs Kimlik Kartı" ile şehirde sürekli ikamet etme iznine sahip.
Söz konusu Filistinliler aynı zamanda Ürdün pasaportuna da sahipler ancak bu pasaportlarda da vatandaşlık numarası bulunmuyor. Bu nedenle tam olarak Ürdün vatandaşı da sayılmayan Doğu Kudüslü Filistinlilerin Ürdün'de çalışma ve devlet hizmetlerinden yararlanma hakkı da yok.
Bir nevi arafta kalan Doğu Kudüs'teki yüz binlerce Filistinli, ne İsrail ne Ürdün ne de Filistin vatandaşlığına sahip oldukları için "devletsiz" yaşıyor.

YAHUDİLEŞTİRME POLİTİKASI VE SÜRÜLEN FİLİSTİNLİLER

İsrail vatandaşlığı bulunmayan ancak İsrail makamlarının verdiği Kudüs Kimlik Kartı ile şehirde sürekli ikamet izni olan Filistinlilerin, bu hakları da çeşitli bahanelerle ellerinden alınabiliyor. Bu nedenle Doğu Kudüs'teki 420 binin üzerindeki Filistinli sürekli olarak doğdukları şehirden sürülme korkusuyla yaşıyor.
Bu Filistinlilerin Doğu Kudüs'te yaşamaya devam edebilmeleri için İsrail'in belirlediği bir dizi talebi yerine getirmesi gerekiyor. İster yabancı bir ülke, ister Batı Şeria olsun belli bir süre Doğu Kudüs'ün dışında yaşayan Filistinlilerin ikamet izinleri iptal edilerek şehre dönme hakları ellerinden alınıyor.
Doğu Kudüs'te ev yapmalarına izin verilmeyen Filistinliler bu şekilde şehrin dışına çıkmaya zorlanırken, Kudüs dışında ikamet ettikleri tespit edilenlerin de bir daha şehre dönmesi yasaklanıyor. Aile üyelerinden birinin İsrail'in "terör" olarak nitelediği saldırılara karışması da tüm ailenin Kudüs'ten sürülme sebebi sayılıyor.
İsrailli insan hakları kuruluşu B'Tselem'in yayımladığı verilere göre, İsrail 1967'den bu yana 14 bin Filistinlinin ikamet iznini iptal ederek Doğu Kudüs dışına sürdü.
Bununla birlikte İsrail, dünyanın neresinde olursa olsun tüm Yahudileri İsrail'e gelerek Doğu Kudüs dahil istedikleri yere yerleşmeleri ve vatandaşlık almaları için teşvik ediyor.

20 Temmuz 2018 Cuma

Yahudi ulus devletinin perde arkası

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf
İsrail Parlamentosunda kabul edilen ‘yahudi ulus devleti’ yasasının görünen yüzü Filistinliler için ikinci Nekbe demek. Irkçı yasanın bir de yazılı olmayan maddeleri var. İşte asıl felaket orada üstü örtülü şekilde duruyor.
Yazılı maddelerle başlayalım, hepsi ırkçı.
-İsrail artık bir Yahudi devletidir.
-Tek resmi dil İbranice.
-Kudüs İsrail’in başkentidir.
-Dünyadaki tüm Yahudiler İsrail’e yani Filistin topraklarına yerleşebilir.
-Bundan sonra hukukta Tevrat kullanılacak.
-Kudüs ve Batı Şeria’daki Yahudi yerleşim birimleri meşrulaşacak.

İsrail Filistin topraklarındaki işgal devletini 14 Mayıs 1948’de kurmuştu.

Filistinliler o günü Nekbe yani felaket günü olarak kabul etti.
Dün kabul edilen yasa Filistinlilerin ikinci Nekbe’sidir.
Yasa İsrail Parlamentosunda kabul edildi.
Orada 13 de Filistin asıllı milletvekili vardı.
Onlar yasaya şiddetle karşı çıktı.
Peki kim bunlar. İsrail madem Filistinlileri bu kadar eziyor, bir Filistinli nasıl oluyor da İsrail parlamentosuna seçilebiliyor, diye soranlar olabilir.
Filistinlilerin nüfusu 6 milyondan fazla.
Bir o kadar da 1948’de sürgün edilenlerin torunları olan ve bugün Ürdün, Lübnan ile Suriye’de mülteci olan Filistinliler var.

Yahudi Ulus Devletinin Perde Arkası

Filistin’dekiler ise 4 ayrı toprak parçasında yaşam mücadelesi vermekte.
Kudüs, Gazze ve Batı Şeria’dalar.
Bir de 48 şehirleri var.
Yafa, Hayfa, Akka, Berşeba, Umm Fahm, Ramle gibi İsrail haritasında kalan şehirler.
Buralarda yaklaşık 2 milyon Filistinli bulunuyor.
Onlar 1948’deki sürgün döneminde İsrail işgal devleti kurulurken evlerinde kalmayı başaran Filistinlilerin çocukları ve torunları.
Bu Filistinliler aynı zamanda İsrail vatandaşı.
Gazze, Batı Şeria ya da Kudüs’tekilere oranla daha şanslı gibi görünseler de tamamen ikinci sınıf insan konumundalar.
İsrail onlara ‘Filistinli’ bile demiyor, ‘İsrailli Arap’ ifadesini kullanıyor.
İşte o Filistinlilerden 13’ü Filistinlilerin oylarıyla seçilebiliyor.
Ama bu yeni yasa tüm bu hakların Filistinlilerin elinden alınmasına yol açacak.
İsrail ‘Arap’ dediği o Filistinlileri bu yasayla zorla Siyonist ordusunda asker yapmaya kalkacak.
Yahudi şeriatına biat etmeyen Müslüman Filistinliler, vatandaşlıktan çıkarılacak, evlerine, arazilerine el konulacak, hepsi sürgün edilecek.
Kudüs ve Batı Şeria’da yıllardır devam eden toprak gaspı bu yasayla birlikte 48 şehirlerinde de olacak.
Yani Filistinlilerin Filistin topraklarındaki varlığının imhası hızlanarak, 4 koldan devam edecek.

Yahudi yasasının yazılı olmayan maddeleri neler?

Kudüs’ün başkent ilan edilmesi, ABD’nin Kudüs’te büyükelçilik açması ve Yahudi Ulus Devleti yasasının kabul edilmesi. Son 6 ayda ki bu 3 gelişme spontane değil birbirleriyle bağlantılı.
Üçü de ABD, İsrail, BAE ve Mısır’ın içinde bulunduğu  “Yüzyılın anlaşması” diye adlandırılan projenin parçaları.
Bu anlaşmayla Filistinliler Gazze’den bile çıkarılarak, Sina’ya göçe zorlanacak.

Abbas'da İşin İçinde

Anlaşmanın bir tarafında maalesef Filistin Devlet Başkanı Abbas da var.
İsrail Gazze’yi abluka altında tutarken, Abbas yönetimi de aylardır Gazze’deki memurların maaşını ödemeyerek, Gazze’nin elektrik faturalarını ödemeyerek, Gazze’deki Filistinlilere ambargo uyguluyor.
Gazze Filistin direnişinin merkezi. Tüm amaç Gazze’ye biat ettirmek, bu nedenle İsrail Abbas yönetimi üzerinden de Gazzelileri cezalandırıyor.
Haziran ayında “Gazze Filistin yönetimine bağlı bu nedenle İsrail gibi Gazze’ye yaptırım uygulayamazsınız, Gazze’deki memurların maaşlarını ödeyin” diye Ramallah’ta gösteri yapan Filistinliler bizzat Abbas’ın adamları tarafından dövülerek, göz altına alınmışlardı.

Yahudi Yasası İle Filistin diye Biryer olmayacak

Projeye göre Yahudi yasalarını kabul etmeyen İsrail vatandaşı olan Filistinliler 48 şehirlerinden çıkarılacak.
Kudüs’te bir Filistinli bile bırakılmayacak.
Batı Şeria toprakları zaten 3’e bölünmüştü, yüzde 70’e yakını İsrail kontrolünde tutuluyordu şimdi tamamı İsrail haritasına eklenecek.

Geriye bir tek Gazze kalıyor.



Filistinliler ‘uslu çocuk’ olmayı kabul ederse, Kudüs ve Batı Şeria’dan sürgün edilenler Gazze’ye gönderilecek, Gazze Sina çölü ile birleştirilip yıllardır konuşulan iki devletli çözüm adı altında çölün ortasında Filistinlilere sözde bir devlet verilecek. Yani Filistin toprağı diye bir şey kalmayacak.
İşte bu nedenle Filistinliler 30 Mart’tan bu yana Büyük Dönüş Yürüyüşü adını verdikleri direnişe ısrarla devam ediyorlar.
Filistin: “Yahudi ulus devlet” yasası kabul edilemez
FKÖ Genel Sekreteri Saib Ureykat, Yahudi ulus devlet” yasa tasarısının onaylanmasına “etnik temizliğe hazırlık adımı” ifadesiyle tepki gösterdi.
Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Genel Sekreteri Saib Ureykat, İsrail devletini, tüm dünya Yahudilerinin temsilcisi etnik-dini bir devlet olarak tanımlayan ve tüm Yahudilerin İsrail’e dönme hakkı olduğunu vurgulayan “Yahudi ulus devlet” yasa tasarısının onaylanmasını, “etnik temizliğe hazırlık adımı” şeklinde değerlendirdi.
Ofisinden yapılan yazılı açıklamada Ureykat’ın, Ramallah kentinde Fransa Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu ve Kuzey Afrika Koordinatörü Jerome Bonnafont ile bir araya geldiği belirtildi.
Görüşmenin detaylarının verildiği açıklamaya göre Ureykat, yasanın, Doğu Kudüs’ün de dahil olduğu Batı Şeria’yı İsrail’e ilhak etmek ve Gazze’de ayrı bir devlet kurmak şeklindeki İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun planını destekler nitelikte olduğunu belirtti.
Yasanın Birleşmiş Milletler (BM) sözleşmeleri ve uluslararası kanunlara aykırı olduğunu kaydeden Ureykat, “Irkçılığı yasalaştıran bir devletin, BM’nin de içinde bulunduğu uluslararası kurum ve kuruluşlara üyeliği nasıl devam edebilir?” ifadesini kullandı.
Ureykat, 1967 sınırlarında iki devletli çözüme bağlı olduklarını vurguladı.
“Yahudi ulus devlet” yasa tasarısına ilişkin oylama sabah erken saatlerde yapılarak, 55 “hayır” oyuna karşılık 62 “evet” oyuyla meclisten geçmişti.

Yahudi Ulus Devlet Yasa Tasarısı

İsrail’in bir anayasası olmadığı için devletin anayasası mesabesindeki “temel kanunlarının” içine girecek olan yasayla İsrail devleti, tüm dünya Yahudilerinin temsilcisi etnik-dini bir devlet olarak tanımlanıyor.
Halihazırda uygulamada var olduğu belirtilen ayrımcı politikaları yasayla hükme bağlayacak tasarıyla, Arapça resmi dil olmaktan çıkacak ve ülkenin tek resmi dili İbranice olacak. Bununla birlikte tasarının en çok tepki çeken diğer maddeleri arasında şu hükümler yer alıyor:
“Ülkede kendi kaderini tayin etme hakkı sadece Yahudilere aittir, İsrail bir Yahudi devletidir, İsrail dünyadaki tüm Yahudilerin tarihi anavatanıdır, hukukta bir boşluk olduğunda Yahudi şeriatı referans alınacaktır, dünyadaki tüm Yahudilerin İsrail’e dönme hakkı vardır, Yahudilerin dini günleri resmi tatil sayılacaktır ve İsrail’in başkenti Kudüs’tür.”
Yasa tasarısında yer alan bir diğer madde olan “Tüm İsrail vatandaşları eşit haklara sahiptir” hükmünün ise diğer maddelerle çeliştiği, göstermelik olduğu belirtiliyor ve uygulamada bir anlam ifade etmeyeceği kaydediliyor.
Tasarıda, “İsrail, tüm dünyadaki Yahudilerin tarihi ana vatanıdır” denilerek Filistinlilerin bu topraklar üzerindeki tarihi varlığı ve hakları da görmezden gelinmiş oluyor.
İsrail dünyanın değişik bölgelerinde bulunan Yahudileri İsrail’e gelip yerleşmeye teşvik ederken, 1948’de vatanlarından sürdüğü Filistinlilere geri dönme hakkını tanımayı ise reddediyor.

 “İsrail, Apartheid rejimi olduğunu teyit etti”

Bu kanunla beraber özgürlükler üzerinde gerilimin artacağına, örgütlenme ve siyasal yapılanma konusunda Filistinlilere kısıtlamaların olabileceğini belirten Şeyh Hatib, “İbranice resmi dil, Arapça da özel dil muamelesi görecek. İsrail’in Yahudi devleti sayılması da Filistinli vatandaşların ikinci sınıf vatandaş sayılması ve hiçbir hakka sahip olamayacağı anlamına geliyor. Halbuki Arapça bu toprakların asıl dili, Filistinliler de bu ülkenin asli unsurlarıdır.” dedi.
Şeyh Hatip, İsrail’in Apartheid (Irkçı, ayrımcı devlet) rejimi olduğunu bu kanunla teyit ettiğini belirterek, “İsrail eskiden beri bir Apartheid rejimi olarak varlığını sürdürüyordu, şimdi bu kanunla da bu Apartehid rejimi olduğunu pekiştirmiş oldu.” ifadelerini kullandı.
Filistinli mültecilerin ana vatanlarına geri dönmesini engelleyen İsrail’in dünyadaki Yahudilere kapılarını açtığını belirten Şeyh Hatip, “Bu kanun, dünyanın dört bir tarafından İsrail’e Yahudi göçünün önünü açarken, Filistinlilerin kendi vatanlarına, kendi ülkelerine dönmesini engelliyor.” şeklinde konuştu.
“Yahudi Ulus Devlet yasası Batı Şeria’yı da hedef alıyor”
Öte yandan İsrail vatandaşı Filistinlileri temsil eden İsrail parlamentosundaki Ortak Arap Listesi Bloku Milletvekili Mesud Ganayim de AA muhabirine yaptığı açıklamada, Yahudi Ulus Devlet yasasının sadece İsrail vatandaşı Filistinlileri hedef almadığını bilakis işgal altındaki Batı Şeria’yı da hedef aldığını söyledi.
Milletvekili Ganayim, İsrail devletini, tüm dünya Yahudilerinin temsilcisi etnik-dini bir devlet olarak tanımlayan ve tüm Yahudilerin İsrail'e dönme hakkı olduğunu vurgulayan "Yahudi ulus devlet" yasanın tam olarak, ‘İsrail devletini’ değil ‘İsrail topraklarını’ vatan olarak öngördüğünü ve tam olarak “İsrail toprakları (Tarihi Filistin topraklarının tamamı) Yahudi halkının tarihi vatandır.” cümlesinden oluştuğunu ifade etti.
Kanunun İsrail topraklarının sınırlarını belirtmediğini, dolayısıyla ‘İsrail devleti’ yerine ‘İsrail toprakları’ söyleminin kullanıldığını belirten Ganayim, Tarihi Filistin topraklarının tamamı yani Batı Şeria da dahil olmak üzere tüm bölgeyi hedef aldığını vurguladı.
Ganayim, başta İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu olmak üzere İsrailli yetkililerin geçen yıllar boyunca Batı Şeria’yı da İsrail’in bir parçası olarak gördüklerini deklare ettiklerini hatırlatarak, “Kanunu tasarlayan ve onaylayan sağcı milletvekillerine göre, Batı Şeria da İsrail’in bir parçası. Bu gizli bir şey değil zaten, her açıklamalarında dile getiriyorlar.” dedi.
Kanunun İsrail’in Filistinli vatandaşlardan temizlenmesini öngören kanunun apartheid rejimini kökleştirdiğini ve ayrımcılığı arttıracağını belirten Ganayim, “Bu kanun İsrail’in 1948’den beri izlediği politikaları meşrulaştırıyor ve Filistinli vatandaşları ikinci sınıf görüyor.” ifadelerini kullandı.
Ganayim, kanun metninde tek bir defa dahi “demokrasi” veya “eşitlik” kelimelerinin olmadığını belirterek, “Bu kanun bizim yıllarca buradaki demokrasinin sadece Yahudiler için geçerli olduğu şeklindeki sözlerimizi teyit ediyor. İsrail demokrasi söylemini sadece Araplara karşı işlediği suçları örtmek için bir örtü olarak kullanıyordu.” dedi.
Uluslararası topluma İsrail’e karşı harekete geçme çağrısı yapan Ganayim, Ortak Arap Listesi Bloku olarak da kanunun iptal edilmesi için gerekli çalışmaları yürüttüklerini ve gerekirse İsrail Yüksek Mahkemesi’ne başvurabileceklerini söyledi.
Muhalefetin karşı çıktığı, İsrail devletini, tüm dünya Yahudilerinin temsilcisi etnik-dini bir devlet olarak tanımlayan ve tüm Yahudilerin İsrail'e dönme hakkı olduğunu vurgulayan "Yahudi ulus devlet" yasa tasarısına ilişkin oylama sabah erken saatlerde yapılarak, 55 "hayır" oyuna karşılık 62 "evet" oyuyla meclisten geçmişti.

Yahudi ulus devlet yasa tasarısı



İsrail'in bir anayasası olmadığı için devletin anayasası mesabesindeki "temel kanunlarının" içine girecek olan yasayla İsrail devleti, tüm dünya Yahudilerinin temsilcisi etnik-dini bir devlet olarak tanımlanıyor.
Halihazırda uygulamada var olduğu belirtilen ayrımcı politikaları yasayla hükme bağlayacak tasarıyla, Arapça resmi dil olmaktan çıkacak ve ülkenin tek resmi dili İbranice olacak. Bununla birlikte tasarının en çok tepki çeken diğer maddeleri arasında şu hükümler yer alıyor:
"Ülkede kendi kaderini tayin etme hakkı sadece Yahudilere aittir, İsrail bir Yahudi devletidir, İsrail dünyadaki tüm Yahudilerin tarihi ana vatanıdır, hukukta bir boşluk olduğunda Yahudi şeriatı referans alınacaktır, dünyadaki tüm Yahudilerin İsrail'e dönme hakkı vardır, Yahudilerin dini günleri resmi tatil sayılacaktır ve İsrail'in başkenti Kudüs'tür."
Yasa tasarısında yer alan bir diğer madde, "Tüm İsrail vatandaşları eşit haklara sahiptir." hükmünün ise diğer maddelerle çeliştiği, göstermelik olduğu belirtiliyor ve uygulamada bir anlam ifade etmeyeceği kaydediliyor.
Tasarıda "İsrail tüm dünyadaki Yahudilerin tarihi ana vatanıdır" denilerek Filistinlilerin bu topraklar üzerindeki tarihi varlığı ve hakları da görmezden gelinmiş oluyor.
İsrail dünyanın değişik bölgelerinde bulunan Yahudileri İsrail'e gelip yerleşmeye teşvik ederken, 1948'de vatanlarından sürdüğü Filistinlilere geri dönme hakkını tanımayı ise reddediyor.

Mısır'ın uzlaşı teklifinin detayları belli oldu

Mısır tarafından sunulan ve en geç 5 hafta içinde ulusal birlik hükümeti kurulmasını da öngören Filistin uzlaşı teklifi, 4 aşama ve 10 maddeden oluşuyor.
Filistin'deki bölünmüşlüğü sona erdirmeyi amaçlayan Mısır'ın uzlaşı teklifinin 4 aşama ve 10 maddeden oluştuğu bildirildi.
AA muhabirinin siyasi bir kaynaktan edindiği bilgiye göre, Hamas'ın kabul ettiğini açıkladığı Filistin uzlaşısına dair Mısır'ın sunduğu teklifin detayları ortaya çıktı.
Uygulaması yaklaşık iki aya yayılan Kahire'nin teklifi toplam 4 aşama ve 10 maddeden oluşuyor.
Gazze'ye uygulanan cezai yaptırımlar ivedilikle kaldırılmalı
Bir haftada uygulanması planlanan ilk aşamada, Gazze'ye uygulanan cezai yaptırımların ivedilikle kaldırılarak, memur maaşlarının tamamen ödenmesi ve bakanlıkların Gazze'deki işletme bütçelerinin ödenmesi ve elektrik santrallerine vergisiz yakıt sağlanması konuları çözüme kavuşturulacak.
İdari ve hukuki komisyonun uzlaşıyla almış olduğu karar uygulanıncaya dek, mevcut yapıda herhangi bir değişiklik yapılmaksızın, bakanlar bakanlıklarına dönüş yapacak.
İlk aşamanın son maddesinde ifade edildiği üzere en fazla 5 hafta içinde tamamlanmış olmak kaydıyla ulusal uzlaşı hükümetini kurma görüşmelerine başlanacak.
Hamas, sınır kapılarındaki engellemelere son vermeli
Üç hafta sürmesi planlanan ikinci aşamada da komisyon, Filistin'deki taraflara ve hükümete uygulamaya geçilmesi için yürüttüğü çalışmaların sonuçlarını teslim edecek. Bu arada maaş politikası, Batı Şeria ve Gazze'deki tüm memurlara uygulanacak. Bu aşamanın üçüncü maddesine göre Hamas Hareketi, Gazze'de kendi atadığı güvenlik memurlarının maaşlarını ayırarak, vergilerden kalanını Filistin hükümetine teslim edecek. Bu aşamanın son maddesindeki sınır kapılarına ilişkin verilen teklifte, Hamas'ın, İsrail ve Mısır'la olan Gazze sınır kapılarındaki engellemelerinin kaldırılması gerektiği belirtiliyor.
Teklifin üçüncü aşamasının ilk maddesi, yaklaşık bir ay sürmesi planlanan konular arasında Mısır'ın gözetiminde Batı Şeria ve Gazze'den güvenlik komisyonlarının bir araya gelerek güvenlik konuları ve uygun mekanizmaların kurulması yönünde çalışmalar yapılmasını içeriyor.
Yargı ve Filistin topraklarının yönetimine bakan kurumların birleştirilmesi
İkinci maddede ise her iki taraftaki yargı ve Filistin topraklarının yönetimine bakan kurumların birleştirilmesine dair Hamas ve Fetih tarafından uzmanların bir araya gelerek çalışmalar yapması isteniyor. Taraflar bu konuya ilişkin görüşmeleri de yine Mısır'ın gözetiminde yürütecek.
Mısır'ın uzlaşı teklifinde sunduğu konuların son aşamada tek madde altında toplandığı görülüyor.
Buna göre Mısır'ın başkenti Kahire'de toplanacak Filistin Kurtuluş Örgütünün Geliştirme ve Aktivasyon Komisyonu, 2011'deki anlaşmada geçen konuların icrası için uygun mekanizmanın kurulması üzerine çalışmalarda bulunacak.
Söz konusu anlaşmaya göre Ulusal Meclis, seçimler, yasama meclisi, Batı Şeria ve Gazze'deki toplumsal uzlaşı, kamu özgürlüklerine ilişkin konular ele alınacak.
Hamas Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye'nin ofisinden bugün yapılan açıklamada, Heniyye'nin, Mısır İstihbarat Başkanı Abbas Kamil'i telefonla aradığı ve Hamas'ın geçen hafta Mısır tarafından sunulan Filistin uzlaşı önerisini kabul ettiğini ilettiği belirtilmişti.
Gazze'de yönetimi 2007'de devralan Hamas, Batı Şeria'daki Filistin hükümetinin Gazze'deki memurlardan işe gitmemelerini istemesi üzerine yaklaşık 40 bin memur atamıştı.

"Memur maaşları dosyası" Hamas ile Fetih arasında geçen yıl 12 Ekim'de, Filistin'deki bölünmüşlüğü bitirme amacıyla imzalanan son uzlaşı anlaşmasında da aksaklıklara neden olmuştu.

10 Mayıs 2018 Perşembe

Suriye'de İsrail-İran savaşına doğru

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

İran ve İsrail’in Suriye’de bir çatışmaya sürüklenmesi için iki kritik eşik vardı ve halihazırda bu iki eşik de fazlasıyla aşıldı.


Bu yazıya konu olan açık-kaynaklı istihbarat analizi ve stratejik tahmin, iddialı bir araştırma sorusuna dayanıyor: İran ve İsrail’in Suriye’de bir çatışmaya sürüklenmesi mümkün mü?
Açıkçası, bundan birkaç yıl önce bahse konu olasılık üzerine bir profesyonel bir çalışma hazırlasaydık, bu senaryo için geçilmesi gereken en önemli eşik olarak, İsrail’in Suriye’de İran’ın müttefiklerini değil, doğrudan Devrim Muhafızları personelini hedef almasını ifade edebilirdik. Muhtemelen ikinci ciddi eşik de Tahran’ın Baas rejimini ve Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri’nin muharip kapasitesini desteklemenin ötesine geçerek, LübnanHizbullahı’na açılan kapısını İsrail’e karşı kalıcı ve agresif bir hibrit harp tahkimatı haline getirmeye başlaması olacaktı. Halihazırda bu iki eşik de fazlasıyla aşıldı. Dolayısıyla, gelinen merhalede daha detaylı bir değerlendirme yapmak gerekiyor. Fakat baştan söylemeliyiz ki Suriye’de İsrail-İran çatışması artık çok güçlü bir olasılık ve Suriye’de etkin tüm aktörler, hesaplarını bu ihtimalin üzerinde durarak yapmalı.

Neden şimdi?

Zamanlamayla başlayalım: İsrail Suriye’deki İran ve Lübnan Hizbullahı varlığına yönelik kapsamlı bir harekatı neden şimdi –ya da yakın gelecekte– başlatsın? Çünkü söz konusu harekatı ertelediği her gün, durum kendisi açısından biraz daha riskli hale geliyor.
İsrail Hava Kuvvetleri Suriye’de halihazırda bir F-16 kaybetti. Üstelik, tıpkı Şayrat taarruzundan sonra gerçekleşen Pantsir S-1 kısa-orta menzilli gelişmiş hava savunma sistemleri transferi –ve muhtemelen, Sovyet döneminden kalan uzun menzilli S-200 sistemlerinin modernizasyonu– gibi, bu kez de ABD, Fransa ve Birleşik Krallık tarafından icra edilen son askeri müdahaleden sonra, Rusya Federasyonu Suriye Arap Hava Savunma Kuvvetleri’ne S-300 transferini gündeme getirdi. Ayrıca birçok gelişmiş elektronik harp sistemi de bölgede konuşlu vaziyette. Özetle, Suriye hava sahası İsrail Hava Kuvvetleri açısından giderek daha riskli bir profil sergiliyor.
Elbette İsrail için Suriye’de en büyük değişimi beraberinde getiren gelişme, Rusya Federasyonu’nun savaşın gidişatına müdahil olması, daha da önemlisi, Tartus ve Hmeymim üslerine dayanarak Suriye’de caydırıcı bir A2/AD (anti-access/area denial) sahası oluşturması.
Moskova ile kurulan kırmızı hat şimdiye dek işledi ve İsrail ile Rusya’yı bir çatışmadan uzak tuttu. Bu çok önemliydi; zira İsrail’in vurduğu bazı Suriye ve İran hedefleri, bölgedeki Rus birliklerine gerçekten yakındı. Ancak elbette Netanyahu yönetiminin Rusya ile diplomatik çabalara sonsuza kadar güvenebileceğine işaret eden herhangi bir garanti yok. Ayrıca İran ile nükleer antlaşmadan çekilen ve Tahran’a karşı sert bir tutum takınan Trump yönetimi de önemli bir cesaretlendirici faktör. Dolayısıyla Suriye hava sahasına ilişkin parametreler daha fazla karmaşık hale gelmeden ve Beyaz Saray’daki mevcut duruştan da yararlanarak, İsrail’in İran’ı ve Lübnan Hizbullahı başta olmak üzere müttefiklerini Suriye’den çıkarmak hedefiyle önleyici bir müdahalede bulunması, artık ciddiye alınması gereken bir olasılık.

Risk ve tehdit analizi



Şimdi ikinci kritik soruya geçelim: Peki, İsrail açısından Suriye’de İran ve Lübnan Hizbullahı, varlığı gerçekten bir askeri harekat riskini alabilecek kadar önemli bir tehdit düzeyinde mi? İsrail strateji çevrelerinin bu soruya yanıtı “evet”.
Suriye’nin ve daha da önemlisi İran’ın Suriye’yi kalıcı bir hibrit harp tahkimatı haline getirmesinin, İsrail savunma elitleri açısından gerçekten ne anlama geldiğini görebilmek için sırasıyla 1973, 2006, 2007 yıllarına gitmemiz gerekiyor.
1973 yılı Arap-İsrail Savaşı sırasında, güney cephesi olan Sina’da, İsrail Savunma Kuvvetleri karşılarında, gelişmiş hava savunma sistemlerinin harp sahasına getirdiği yenilikleri çok iyi kavramış, ayrıca personel tarafından kullanılan tanksavar füzelerinin piyadeye zırhlı birlikler karşısında önemli avantaj sağladığını bilen, 1967’nin hatalarını tekrarlamayan Mısır Silahlı Kuvvetleri’ni buldu. Ortadoğu için kullanılan tabirle “füzelerin Kalaşnikof’u” haline gelen Scud füzeleri de gerçek harp koşullarında ilk defa 1973’te Mısır tarafından kullanıldı. Üstelik Sovyetler tarafından Kahire’ye yapılan sevkiyatın konvansiyonel harp başlıklarından farklı seçenekler içerip içermediği de bilinmemekteydi. Son olarak, bahse konu askeri gücün ardında, Enver Sedat gibi, savaşın siyasetin farklı araçlarla icra edilen bir uzantısı olduğunu iyi bilen bir stratejik akıl vardı.
İşte tüm bu koşullar altında, iki cepheli bir savaşa sürüklenen İsrail’in yapması gereken şey, kuzeyde Hafız Esed’in ordularına karşı direnmekti. Aksi durum, İsrail için yaşamsal bir tehdidi beraberinde getirebilir ya da stratejik silah sistemlerine başvurulmasını zaruri kılabilirdi. İkinci olasılık gerçekleşseydi, Sovyetlerin vereceği tepki yıkıcı olacaktı. İsrail Savunma Kuvvetleri kuzey cephesine ilk başta büyük bir güç ayıramadı. Küçük bir zırhlı birlik, müdafaa hattını 1967’den itibaren fiili olarak kontrol edilen Golan tepelerinde kurmuştu ve Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri taarruzunu durdurmayı başardı. Harp tarihi açısından bir ders niteliğinde olan 1973 Harbi, Sina’da başlayarak gelişmiş, ancak savaşın kaderini Golan tepeleri belirlemişti. Harp tarihine kalanlar açısından savaşın iki kazananı vardı: İlki Süveyş’in doğusuna geçişi başarıyla planlayan Mısır komuta kademesi, diğeri ise güney cephesinde yaşadığı krizi kuzey cephesinde çözen İsrail kriz yönetimiydi. Nitekim her iki durum da özü itibariyle, askeri zekanın coğrafyaya ilişkin analitik yaklaşımına dayanmaktaydı.
Askeri-jeostratejik önemi bir kez daha anlaşılan Golan tepeleri, halen sözü edilen referanslarla, İsrail strateji çevreleri için, ifade ettiği önemi koruyor. Bölgedeki en hakim arazi olan bahse konu yükselti, İsrail için herhangi bir barış anlaşmasından daha kritik. Zira askeri coğrafya bağlamında bir alternatifi yok ve İsrail’in jeopolitik derinliği de yeterli değil. Dolayısıyla, Devrim Muhafızları Kudüs Güçleri’nin ve Lübnan Hizbullahı’nın söz konusu alanda etkinliğini arttırması –hatta insansız hava aracı uçuracak düzeye gelmeleri– İsrail’in İran’a yönelik daha ciddi bir askeri reaksiyonuna neden olabilir.
İkinci olarak, olası bir çatışmanın köklerini 2006 yılında aramamız gerekiyor. Hatırlanacağı üzere, İran’ın roket ve balistik füze alanındaki deneyimlerinden de yararlanan Lübnan Hizbullahı, 34 gün boyunca kesintisiz biçimde İsrail’i baskı altında tutmuş, Hava Kuvvetleri kökenli General Dan Halutz’un Genelkurmay Başkanlığı’ndaki İsrail Savunma Kuvvetleri ve Ehud Olmert hükümeti, söz konusu tehdidi, kalıcı olarak bertaraf edememişti. Aradan 12 yıl geçti ve bugün Lübnan Hizbullahı’ndan kaynaklanan füze ve roket tehdidi hem niteliksel hem de niceliksel olarak çok daha kritik bir düzeye erişti. İsrail, Iron Dome (Demir Kubbe) ve David’s Sling gibi sistemlerle roketlere ve taktik balistik füzelere yönelik ciddi kabiliyetler geliştirmiş olsa da, füze ve roket savunmasına ilişkin birkaç teknik detayı anımsatmakta yarar var. İlki, roket ve füze operasyonlarının “taarruz-dominant” karakterine sahip olduğu gerçeği. Daha açık ifade etmek gerekirse, roket ve füzelere karşı savunma yapan taraf, tehdit arz ettiği hesaplanan unsurlar karşısında, söz gelimi, yüzde 70 oranında havada imha performansına ulaşsa dahi –ki bu üst düzey bir orandır– popülasyon merkezlerine ve kritik milli altyapıya düşecek geriye kalan yüzde 30’luk paketin sonuçları hem psikolojik hem de kinetik olarak yıkıcı olabilir. Taarruz-dominant karakteristiğin bir diğer etkisi de, gelen roket ve füze tehdidinin tamamen havada imha edildiği hayali bir durumda dahi, taarruz altındaki ülkede sosyal ve ekonomik yaşamın durmasıdır. Dolayısıyla, taarruz eden taraf taarruzun şiddetini koruyabildiği sürece, büyük olasılıkla kazançlı olacaktır. Son olarak, savunma ekonomisi açısından roketlere ve taktik balistik füzelere yapılan yatırımın, roket ve füze savunması için birkaç kat daha fazla yatırımla karşılanması gerektiğinin de altını çizelim.
2006 senesini hatırlamak, bugün Suriye’de İran-İsrail çatışmasını anlamak açısından üç nedenle önem taşıyor. Öncelikle, açık-kaynaklı istihbarat verileri, Tahran’ın balistik füze üretim kapasitesinin bir bölümünü Suriye’ye taşıma gayreti içinde olduğunu gösteriyor. Özellikle Banyas yakınlarında hızla inşa edilen tesise ilişkin uydu verileri, bu hususta oldukça düşündürücü. Tahran doğrudan Suriye topraklarında füze ve roket üretim kapasitesine erişirse, vekaleten harp yetenekleri açısından çok büyük avantaj sahibi olacaktır. İkincisi, İran’ın geçtiğimiz yıl Deyr ez-Zor’a yönelik kendi topraklarından düzenlediği füze taarruzu, Batılı strateji çevreleri Şahab ve Sejil gibi daha uzun menzilli balistik füze ailelerine odaklanmışken, İran’ın güdümlü roketler ve taktik balistik füzeler alanında (özellikle quasi-ballistic uçuş yolu olan sistemlere ilişkin) gerçek bir atılım yaptığını ortaya koydu. Bu tip sistemler, harp sahasında kullanılabilen taktik nitelikleri ve hassas isabetleri ile dikkat çekiyor. İran’ın Fatih-110, Fatih-330 ve Zülfikar merhaleleriyle gelişen güdümlü roket/taktik balistik füze ailesi, Suriye’de üretilir ve Lübnan Hizbullahı’na transfer edilirse, İsrail 2006 yılından çok daha zor bir tabloyla karşı karşıya kalacaktır. Bu nedenle İsrail, işler bu düzeye gelmeden müdahaleyi seçebilir.
Son olarak 2007 yılına giderek, İsrail Hava Kuvvetleri’nin Suriye’nin el Kibar nükleer tesisini vurduğu hava saldırısını anımsamak gerekiyor. Meir Dagan liderliğindeki İsrail istihbaratının, Kuzey Kore ile Suriye Baas rejimi arasındaki kritik işbirliğini çözmesiyle ortaya çıkarılan bu gizli tesis, 2007 yılında vurulmuştu. Söz konusu nokta harekatı, İsrail makamlarınca resmi olarak ancak kısa bir süre önce sahiplenildi. Stratejik olarak 2007 müdahalesi, İsrail’in Begin Doktrini’ne dayanmakta idi. Eski Başbakan Menahem Begin’in adıyla anılan doktrin, İsrail’in çevresinde ofansif stratejik silah sistemleri üretimine, özellikle de nükleer silahlara yönelik önleyici müdahaleyi öngörüyor. 1981 yılında Irak’ın Osirak nükleer tesisine yönelik taarruz ve geçtiğimiz yıllarda İran’ın nükleer programında çalışan kilit personele yönelik faaliyetler Begin Doktrini çerçevesinde gerçekleştirildi,
Halihazırda Suriye Baas rejiminin kimyasal silahsızlanma rejimine muhalefet ettiği kesinleşti. Ayrıca ABD liderliğindeki Suriye’yi hedef alan son harekata ilişkin yapılan açıklamalarda, biyolojik silahlardan açıkça söz edilmesi de anlamlı. Dahası, Suriye’de silahsızlanma rejimi çok dar bir çerçevede uygulandığı için, Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri balistik füze yeteneklerini korudu, hatta önemli bir muharip tecrübe de edindi. Dolayısıyla Kuzey Kore ile yakın ilişkilerini sürdüren, kimyasal harp faaliyetlerine ara vermeyen Suriye’de, nükleer antlaşmayla kontrol edilemediği düşünülen İran’ın varlığı, İsrail açısından stratejik silah sistemleri segmentinde de kritik bir konu.

Felakete doğru adım adım



Lübnan Hizbullah’ına yönelik kritik silah sevkiyatlarına, Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri’nin kimyasal harp kapasitesinin bazı eşikleri aşmasına ve Golan tepelerindeki fiili duruma yönelik herhangi bir tasarrufa karşı askeri müdahalede bulunacağını ilan eden İsrail’in, son beş yılda 120 kadar hava ve füze taarruzu gerçekleştirdiği biliniyor.
Konunun önemli veçhelerini analiz edebilmek için, bu müdahaleler sonucunda İsrail Savunma Kuvvetleri’nin neleri başardığına değil, nelere engel olamadığına bakalım. Öncelikle açık-kaynaklı istihbarat verileriyle teyit edebildiğimiz üzere, İsrail İran’ın Banyas yakınlarında gelişmiş bir füze üretim tesisi inşa etmesine engel olamadı. T-4 (Tiyas) üssünde İranlıların insansız hava araçları üretmesini ve Suriye’de kullanmasını akamete uğratamadı. Devrim Muhafızları’nın dünyanın dört bir yanından Şii milisleri sistematik biçimde Suriye’ye yönlendirmesinin, Lübnan Hizbullahı’nın ülkede en ciddi askeri belirleyenlerden biri olmasının ve Başkent Şam’ın önemli noktalarına kalıcı görünen biçimde yerleşmesinin, Kudüs Güçleri’nin –fiili olarak– Golan tepelerine çok yakın askeri üsler kurmasının da önüne geçemedi.
Açıkçası Suriye’de savaşın ilk yıllarında, İsrail strateji çevrelerinde ve siyasa yapıcılarında gözlemlenen eğilim, oyun-değiştirici bir müdahaleden kaçınmak, Golan tepelerine komşu alanlarda krizleri engellemek ve en nihayetinde, Saddam Hüseyin’in savaş makinesinden sonra bir başka Baas Arap ordusunun, hatta İsrail’i dengelemeye yönelik gerçek bir stratejik silah sistemleri programı olan son Arap silahlı kuvvetlerinin, tedrici olarak yok oluşunu seyretmek idi. Gerçekten de 2011-2012 yılları anımsandığında rejimin, elindeki mezhep esasına göre kurgulanmış birkaç birlikle hareket etmeye çalıştığı, askeri istihbarat başkanı, savunma bakanı gibi üst düzey figürlerin başkent Şam’da suikasta uğradığı, neredeyse her gün Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri’nin bir generalinin muhalefet saflarına geçtiğini belirten videolar yayımladığı bir dönem akla geliyor.
Öte yandan, 2013-2015 yılları arasında yaşanan gelişmeler, İsrail açısından farklı anlamlar taşıyor. İran Suriye’ye tüm gücüyle yerleşti ve kolay sökülebilecek gibi de durmuyor. Benzer şekilde, Lübnan Hizbullahı da yeteneklerini ve Suriye’deki yerini konsolide ediyor.
İran ve İsrail arasında Suriye’de yaşanan gerilimlerin daha da tehlikeli bir hal alması, hatta Orta Doğu’da bölgesel bir savaşı tetikleyecek mahiyete ulaşması mümkün. Bu hususta önümüzde iki önemli eğilim bulunuyor. Bunlardan ilki, İsrail’in Suriye’de nokta taarruzları bırakıp İran ve Lübnan Hizbullahı’nı hedef alan geniş çaplı bir harekata girişmesi. İkincisi de İran topraklarını doğrudan, mahdut hedefli bir taarruzla vurması. Her iki durumda da olayların kontrolden çıkması kaçınılmaz.
Peki, İsrail böyle bir harekatı başarabilir mi? Bu sorunun yanıtı ayrı bir değerlendirmeyle bulunabilir. Ancak, konuyla profesyonel seviyede ilgilenenler için birkaç ipucu verelim. Öncelikle, İsrail strateji çevrelerinin, Tahran’ın nükleer programını akamete uğratmak için gerçekleştirilen Stuxnet siber saldırısının askeri-teknik hedefinde İran bulunsa da, siyasi hedefinde İsrail olduğuna ilişkin değerlendirmelerinin üzerinde durmak gerekiyor. Bu yaklaşım çerçevesinde, İsrail’in o dönemde önleyici bir taarruza karar verdiği, böyle riskli bir girişimin önüne geçmek için de ABD’nin kinetik etkileri olan siber seçeneğe yöneldiği belirtiliyor.
İkinci olarak da böyle bir müdahale için sadece İsrail Hava Kuvvetleri’ne bakmamak gerekiyor. Taktik balistik füzeler, denizaltı platformlarından ateşlenen akıllı mühimmat yetenekleri ve elektronik harp kabiliyetleri, dikkatle izlenmesi gereken diğer unsurlar.

Suriye'de İsrail'in istedikleri oluyor 

ABD'li kurt politikacı Henry Kissinger'in "Her şey yolunda giderse, yakında Ortadoğu'nun yarısı İsrail'in olacaktır" sözü Suriye bağlamında gerçekleşmek üzere.

Demokrasi getirmek bahanesiyle 6 yıldır taşeron teröristler aracılığıyla yakılıp yıkılan Suriye, adım adım Yahudilerin Arzı Mevud hedefine hazırlanıyor. Bu hedefe ulaşmak için öncelikle Suriye'nin kuzeyinde bir federasyon ilan edilmesi planlanıyor. Reuters’a açıklamalarda bulunan Suriye'nin kuzeyindeki Kobani kentinin dış ilişkiler yetkilisi İdris Nassan, Suriye’de Kürtlerin kontrolündeki bölgelerde yakın bir zamanda federal sistem ilan edilmesini beklediğini söyledi. Federasyon ilanının özyönetim çerçevesinin genişletilmesi anlamına geldiğini ifade eden Nassan, bölgenin adının ‘Kuzey Suriye Federasyonu’ olacağını ve burada yaşayan tüm etnik grupların temsil edileceğini duyurdu. Suriye'nin kuzeyinde, Türkiye sınırı boyunca yer alan Cezire, Kobani ve Afrin olarak adlandırılan üç bölge PYD unsurlarının kontrolünde bulunuyor.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html