BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
New York sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
New York sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

22 Kasım 2017 Çarşamba

ABD, Türkiye'nin Rıza Sarraf sorularını yanıtsız bıraktı.

ABD Dışişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve New York Güney Bölge Savcılığı, "Rıza Sarraf davasının delillerinin kaynağı" ile ilgili sorulara cevap vermekten kaçındı.
ABD Dışişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve New York Güney Bölge Savcılığı, AA muhabirlerinin, "Rıza Sarraf davasının delillerinin ne şekilde elde edildiği"ne ilişkin sorularına yanıt vermekten kaçındı.
Gelecek hafta jürili duruşmasının başlaması beklenen Sarraf davasındaki delillerin kaynağıyla ilgili soru işaretleri cevap bekliyor.
Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bekir Bozdağ'ın konuyla ilgili, "Dosyada kullandığınız sözde deliller, nerede, ne zaman nasıl ve kimden elde ettiniz? Dosyadaki sözde bu delillerin aslı mı var, yoksa kopya mı veya oluşturulmuş sahte deliller mi?" şeklindeki açıklamasının ardından Sarraf dosyasındaki deliller bir kez daha odak noktası oldu.
ÜÇ KURUMDAN DA "YORUM YOK"
AA muhabirleri, söz konusu delillerle ilgili, "Sarraf dosyasındaki deliller ABD yetkili makamları tarafından ne şekilde elde edilmiştir? Söz konusu deliller casusluk faaliyeti sonucunda mı elde edildi?" şeklindeki soruları ABD Adalet Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve New York Güney Bölge Savcılığı yetkililerine yöneltti.
Her üç kurum da AA muhabirlerinin sorularına "yorum yapmayı reddettikleri" şeklinde yanıt verdi.
ABD Adalet Bakanlığı, Sarraf davasıyla ilgili sessizliğini korurken, AA'nın sorularını New York Bölge Savcılığına yönlendirmeyi tercih etti. Bölge Savcılığı ise "Bu konuda şu anda bir yorum yapmayı reddediyoruz." değerlendirmesini yaptı.
Doğrudan New York Bölge Savcılığına yöneltilen "delillerin kaynağı"na ilişkin soru da yetkililer tarafından "yorum yok" şeklinde cevaplandı.
ABD Dışişleri Bakanlığı benzer şekilde bir tutum takındı. AA muhabirine yaptığı yazılı açıklamada, Bakanlık Sözcüsü Heather Nauert'in günlük basın brifingindeki "Bu konu Adalet Bakanlığının alanına girmektedir." sözlerine atıf yaparak, başka bir değerlendirmede bulunmayacaklarını bildirdi.
Basın brifinginde Nauert ayrıca, "Türkiye'deki 15 Temmuz darbe girişimiyle ABD'nin herhangi bir şekilde ilgisi bulunmamaktadır. Bu iddialar gülünçtür." açıklamasını yapmıştı.
JÜRİ SEÇİMLERİNİN ARDINDAN DURUŞMALAR BAŞLAYACAK
New York'ta tutuklu yargılanan iş adamı Rıza Sarraf ve Halkbank eski Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla davasının esastan görülmesine 27 Kasım'daki jüri seçimleri tamamlandığında başlanacağı duyurulmuştu.
Sarraf ve Atilla'nın yargılanmasına başlanmadan önce son kez ara duruşması yapılmış, duruşmaya katılmayan Sarraf'ın "suçunu kabul ederek savcılıkla işbirliği yapacağı yönünde haberler" medyaya yansımıştı.
İran'a yönelik yaptırımları delme, banka dolandırıcılığı ve kara para aklamakla suçlanan Sarraf geçen yıl mart ayından bu yana New York'ta tutuklu bulunuyor. Atilla ise 27 Mart'ta JFK Havalimanı'ndan Türkiye'ye gitmek üzereyken gözaltına alınmış ve ardından tutuklanmıştı.
Savunma ekibinden ABD'li yetkililerin sunduğu delillere itiraz
Öte yandan Atilla'nin avukatlarından Cathy Fleming, ABD'nin New York Güney Bölge Mahkemesi'ne ekim ayında sunduğu yeminli dilekçelerde ABD'li yetkililerin delil olarak sunduğu tartışma yaratan bilgi, belge ve kayıtların "çalıntı ve sahte olduğuna inandıklarını" belirtmişti.
Mahkemeye sunulan ses kayıtlarının delil olarak kullanılamayacağını kaydeden Fleming, "Ses kayıtları ABD'de delil kabul edilebilirlik standartlarını karşılamıyor, eksiklik kuralı altındaki minimum standartlara uymuyor ve ayrıca ses kayıtlarının güvenilir olmadığını gösteren önemli kanıtlar var. Bu da ses kayıtlarının delil olarak kabulünü imkansız kılıyor." ifadelerini kullanmıştı.
"SES KAYITLARI TÜRK HÜKÜMETİNE YÖNELİK DARBE GİRŞİMİNİN BİR PARÇASI"
Ses kayıtlarının "tartışmalı ve şüphe uyandırıcı" olduğuna dikkati çeken Fleming, bunların orijinal olup olmadığının adli olarak kanıtlanmadığını ve ses kayıtlarında eksik kısımlar bulunduğunu belirtmişti. "Ses kayıtlarının Türk hükümetine yönelik darbe girişiminin bir parçası olduğunu ve dinlemeleri yapanların görevden alındığını ve haklarında soruşturma başlatıldığını, bazılarının ülkeden kaçtığını öğrendim." ifadesini kullanan Fleming, kayıtların ABD yönetimi tarafından alınmadığını ve ABD'li yetkililere orijinallerinin (birileri tarafından) ulaştırılıp ulaştırılmadığının sorgulanması gerektiğini anlatmıştı.

Atilla'nın avukatı Fleming'in duruşmalar sırasında da söz konusu belgelere yönelik itirazlarda bulunarak iddianameden çıkarılmasıyla ilgili talepleri davanın yargıcı Richard Berman tarafından reddedilmişti.

8 Ocak 2018 Pazartesi

ABD VE TÜRKİYE HALK BANKASI KUMPASI

Türkiye'nin ihtiyacı azalınca ABD savaş açtı ABD'de süren Türkiye'ye kumpas davasının altında Türkiye'nin dolara olan ihtiyacının azalması yatıyor.
3 Ocak’ta New York/Manhattan Mahkemesi’nde jüri, Hakan Atilla’nın 6 başlıktan 5’inde suçlu olduğuna karar vermişti.
Aynı gün davaya bakan New York Güney Bölgesi Savcılığı tek paragraflık bir açıklama yaptı.
Önce açıklamada yer alan şu ifadeleri, İngilizceden çevirerek buraya aktarayım:
“Yabancı bankalar ya da bankacılar şöyle bir tercih yapabilir:
Ya, ABD hukukunu çiğneyerek İran ya da ambargo altındaki başka uluslara gönüllü olarak yardımcı olabilirsiniz.
Ya da Amerikan dolarının işlem gördüğü uluslararası bankacılık toplumunun bir parçası olabilirsiniz.
Ama ikisini birden yapamazsınız.”
Peki, bu lafları içi dolu, delillere sadık kalınarak yapılmış bir açıklama, ya da bir isnat olarak okuyabilir miyiz?
New York Savcılığı’nın açıklaması üzerine şöyle bir şey yaptım:
ABD’de görülmekte olan davada isnat edilen suçların gerçekten bir karşılığının olup olmadığını bilebilecek durumdaki bir kişiyle, o dönem Halkbank’ın üst kademelerinde görev yapan ve olup bitenleri bütün detaylarıyla bilen bir isimle konuştum.
New York Savcılığı’nın açıklamasından yola çıkarak akla gelebilecek bütün soruları bu kişiye sordum.
Sorduğum soruları ve aldığım yanıtları şöyle özetleyebilirim:
Soru 1: Halkbank’ın ABD’nin İran ambargosunu deldiği doğru mu?
Cevap 1: Zinhar doğru değil. Halkbank o dönemde kılı kırk yararak değil, kırk bin kere yararak hareket etmiştir.
Soru 2: İran’la ticaret ABD’nin ambargo koşullarına uygun biçimde mi yapıldı?
Cevap 2: Evet öyle yapıldı. Ambargonun 3 başlığı vardır. Yasaklı mal, yasaklı firma, yasaklı banka. Ambargo uygulanan mal, firma ve bankaların listeleri çok sık periyotlarla yayınlanır.
Halkbank, kendisine İran’dan gelen talepleri denetledikten sonra, ambargo şartlarına uygun bulunanlarla iş yaptı.
Herhangi bir sapma söz konusu olmadı.
Soru 3: Peki, İran’la bu ticaret niye yapıldı? Halkbank nasıl bir rol üstlendi?
Cevap 3: Obama döneminde İran’a ambargo kararı çıkınca, ambargoyu delmeden bu komşu ülke ile ticareti nasıl sürdürebiliriz sorusu üzerinde çalışıldı.
Türkiye’nin ambargo prensiplerine uygun olarak İran’la komşu olmaktan kaynaklanan bir takım istisnai hakları vardı.
Süreç şöyle işledi: Türkiye’nin İran’dan aldığı petrol ve doğalgazın parası, Halkbank’ta ağırlıklı olarak Türk Lirası, sınırlı bir şekilde de avro olarak tutuldu.
Buna karşılık, Türkiye’nin kendi ürettiği ve yurtdışından ithal ettiği mallar İran’a ihraç edildi.
2013’e kadar altın ihracatı ambargo kapsamı dışındaydı.
Bu tarihte altın ihracatına da ambargo gelince, o andan itibaren bu işlem durduruldu.
Soru 4: Peki bu ticaretin riski yok muydu? Neden Halkbank bu işte rol aldı? İleride sıkıntı olur diye düşünmediniz mi?
Cevap 4: Başka bankalar da bu işe girmek istedi. Halkbank’ın avantajı, Tahran’da bir temsilciliğinin bulunmasıydı.
Ayrıca İran Merkez Bankasının da Halkbank’ta hesabı vardı.
Yapılan işlemlerle ilgili herhangi bir şüpheli durum olsaydı, hiç girilmezdi zaten.
Ortada işlenmiş bir suç yok.
Soru 5: O süreçte ABD tarafından herhangi bir uyarı aldınız mı?
Cevap 5: O dönemde ABD Hazine Bakanlığı Terörizm ve Finansal İstihbarat Müsteşarı David Kohen, Halkbank’a gelip bu işlemlerle ilgili araştırmalar yaptı, sorular sordu. Arkadaşlarımız bütün belgeleri önüne koyup meseleyi anlattıktan sonra kendisi ikna olduğunu belli ederek ülkesine döndü. Sonrasında da herhangi bir uyarısı olmadı.
Soru 6: Peki, o halde ne oldu da böyle oldu?
Cevap 6: Osman Zeki Canıtez isimli FETÖ soruşturmaları başladıktan sonra ABD’ye kaçan bir Bankalar yeminli murakıbı var. Bu meseleler daha Türkiye’de gündeme gelmeden bir yıl önce bu kişiye bu konuda çalışması için özel görev verilmiş. Suç üretmek için yapılmış bir işbirliği var ortada. O günlerde FETÖ’nün İngilizce yayın organı Todays Zaman’da Halkbank aleyhine bir sürü haberler çıktı. O haberlerin hangi amaçla yaptırıldığı bugün daha iyi anlaşılıyor.
Soru 7: Peki, bu durumda ABD’nin asıl derdi ne? Neden böyle bir tablo çıktı?
Cevap 7: Mesele, İran’la ticaret yaparken neden benim paramı değil de kendi paranı kullandın meselesi. ABD, uluslararası alanda doların hakimiyetine zarar verecek, bu düzene çomak sokacak bir şey görmek istemiyor. O nedenle ambargoyu delecek herhangi bir işlemimiz olmadığı halde, buradan suç üretmeye çalışıyor. İkincisi de 40 milyar dolara yakın tutarı olan bir ticaretten söz ediyoruz. Bu ticaretin parası, dolar olarak değil, Türk parası cinsinden Türkiye’de kaldı.

TÜRKİYE'NİN DOLARA İHTİYACI AZALINCA...

Bir anlamda Türkiye’nin dolara olan ihtiyacı azalmış oldu.

Başta aktardığım New York Savcılığı’nın açıklaması, bu son soruya verilen yanıtla örtüşüyor.
Bu durumda, Halkbank da, İran’la ticarette siyasi inisiyatif alan hükümet de aslında, “Sen neden benim paramı kullanmadan bu işleri yaptın” suçlamasına muhatap olmuş oluyor.
İyi de hukuk, adalet bunun neresinde kalıyor?
Bilgileri Yeni Şafak yazarı Mehmet Acet köşesinden paylaştı...

11 Eylül 2017 Pazartesi

TÜRKİYE ATEŞ ÇEMBERİ İÇİNDE

   
   Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın geçtiğimiz Mayıs ayında ABD'ye yaptığı ziyaret sırasında Türkiye'nin Washington Büyükelçiliği önünde bölücü terör örgütleri gösteri yapmış, sonra da saldırmışlardı. Cumhurbaşkanının korumaları, varlık sebeplerinin gereği olarak, bu hainlere müdahale etmiş ve dağıtmışlardı. ABD, sayın Cumhurbaşkanından tedbirlerdeki yetersizlik dolayısı ile özür dileyip, korumalarına teşekkür etmek yerine, eşi-emsali görülmemiş bir pişkinlik gösterdi. Cumhurbaşkanının korumalarına dava açtı ve tutuklama kararı çıkardı.
               
ABD VE ALMANYA'NIN DÜŞMANLIK YARIŞI
         Bu durumun anlaşılır, kabul edilir veya görmezden gelinir hiçbir tarafı yoktur. ABD, NATO'da müttefikimiz ve sözde stratejik ortağımızdır. Ancak, özellikle son dönemlerde yapılanlar müttefiklik ve ortaklıkla izah edilemeyeceği gibi, düpedüz Türkiye'ye karşı bir düşmanlık siyaseti izlenmektedir. Türkiye'nin varlığına ve birliğine saldıran terör örgütü PKK ve uzantısı PYD ile yapılan işbirliği, bu kanlı katillere binden fazla TIR dolusu silah ve mühimmat verilmesi, ordu kurdurulması ve ortak operasyonlar düzenlenmesi tam bir kepazeliktir. Bu kepazelikte Almanya ile yarışılması ayrı bir vahamettir. Ne yazık ki, bu iki ülkenin Türkiye'ye karşı düşmanlık politikaları hergün yeni bir boyut kazanmaktadır.  
             
NEW YORK ZİYARETİ ÖNCESİ GELİŞMELER
         Sayın Cumhurbaşkanı 19 Eylül'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 72. Dönem Toplantıları'na katılmak için New York'a gidecektir. Bu ziyaret öncesinde çok enteresan gelişmeler yaşanmaktadır. Eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan hakkında Rıza Zarrab davasıyla bağlantılı olduğu iddiasıyla tutuklama kararı çıkarılmıştır. Sayın Cumhurbaşkanı bu kararı, "ABD'den pis kokular geliyor" diye değerlendirmiştir. Rıza Zarrab ve karıştığı iddia edilen olaylarla ilgili ne düşündüğümüz, değerli okuyucularımızın malumudur. Bu konularda onlarca yazı yazdık ve hala aynı görüş ve düşüncedeyiz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bir bakanının bu durumlara düşmüş olması çok acı bir durumdur. Ancak bu gelişmeler üzerinden Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanına yönelme teşebbüsü olduğu anlaşılmaktadır.Sayın Cumhurbaşkanının "pis kokular geliyor" sözüyle kast ettiği de büyük ihtimalle budur.
                                     
KEPAZELİK
            New York ziyareti öncesinde ABD'den çok dikkat çekici ve pis kokuları daha arttıran bir hamle gelmiştir. Cumhurbaşkanı  Erdoğan'a eşlik edecek korumalara 'diplomatik nota' verilmesini istenmiştir. ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi, Dışişleri Bakanı Rex Tillerson'dan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın korumalarının yeni bir şiddet olayına karışmamaları için gerekli diplomatik adımların atılmasını talep etmiştir. Bu durum kelimenin tam anlamıyla bir kepazeliktir. Cumhurbaşkanına yönelik bir şiddet eyleminin olmayacağının garantisini vermesi gereken ülke ABD'dir. Bu garantinin verilmesi de yetmez, gereğinin de yerine getirilmesi şarttır. Ancak, gereğinin yerine getirilmesi konusunda ABD sabıkalıdır. Bu durumda görev korumalara düşmektedir ve Mayıs ayında ki ziyaret sırasında yapılan budur.  Korumaların yeni bir şiddet olayına karışmayacaklarını talep etmek, kepazeliğin de ötesindedir. Korumalar sayın Cumhurbaşkanına yönelik en küçük bir tehdit ve tehlikeyi her ne pahasına olursa olsun önlemekle görevlidirler ve bu görevi mutlaka yerine getireceklerdir. Hiç kimse, "Mayıs ayındaki olay Cumhurbaşkanına yönelik bir şiddet değildi, basit bir protestoydu" gibi bir argümanla karşımıza çıkıp, aklımızla alay etmesin. Olay büyükelçiliğimizin 50 metre yakında gerçekleşmiştir ve ABD polisi sadece seyretmekle yetinmiştir. Görüntülerden ve orada bulunanların ifadelerinden anladığımız, Cumhurbaşkanı korumaları müdahale etmeseydi, çok vahim şeyler yaşanabilirdi.   
                                   
KABUL EDİLEMEZ DURUM
         Korumalara görevlerini yapmakta sınır koymak, Cumhurbaşkanına yönelik tehdit ve tehlikelere kapı aralamaktır. Bu kabul edilemez bir durumdur. Arkasından ne geleceği meçhuldür. Rıza Zarrab olayındaki gelişmelerle bu taleplerin aynı zamana denk gelmesi bir tesadüf olmayabilir. ABD'nin sözlerine güvenilemeyeceğini, kendi kirli ve kanlı planları için her türlü oyunu oynayabileceklerini artık çok iyi biliyoruz. Pis kokular artmıştır ve çok dikkatli olunmalıdır. Söz konusu olan Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı'dır. Sayın Cumhurbaşkanı Türkiye Cumhuriyeti'ni ve cumhuru temsil etmektedir. Ona yönelik tahammülsüzlük ve kötü muamele, tüm Türkiye'ye yapılmış sayılacaktır. Unutulmasın ki, Türk milleti her türlü iç ve dış muhasım odaklara karşı bir ve beraberdir. Hiç kimse, hiçbir güç Türkiye'nin imajını, saygınlığını ve prestijini kıramayacak, tahrip edemeyecektir.
                                 
ATEŞ ÇEMBERİ İÇİNDEYİZ
           Bizim içerideki mesellerimiz ayrıdır ve burayla karıştırılmamalıdır. CHP'nin her milli meselede olduğu gibi, bu konuda da yalpaladığını, vatan-millet düşmanlarını sevindirecek ve cesaretlendirecek söz ve davranışlarda bulunduğunu ibretle izliyoruz. Bir ateş çemberinin içindeyiz. İktidar hesaplarımızı her zaman yaparız. ABD'nin PKK ile işbirliği yaparken siyasi parti ayırmıyor, Almanya'nın düşmanlık politikaları izlerken CHP'yi bir kenara koymuyor, doğrudan Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti hedef alınıyor. Hiç olmazsa milli meselelerde ve dış odaklara karşı siyasi ayrılıklarımızı bir kenara bırakmak, yumruk gibi olmak ve aynı şeyi söylemek zorundayız. Cumhurbaşkanı ile hesaplaşmak, AKP'yi devirmek uğruna ülkenin felakete sürüklenmesini göze alamayız. Önce ülkemizi düze çıkaralım, siyasi hesaplarımızı sonra yine devam ettiririz.

22 Aralık 2017 Cuma

İSRAİL SEVER ARAP SAHTE MÜSLÜMANLAR

Fahrettin Paşa’ya iftira atan BAE Dışişleri Bakanı Zayed’in, 2010'da üst düzey Hamas yetkilisi bir Filistinliyi infaz etmeleri için Mossad’a ihbarda bulunduğu ortaya çıktı.



HAMAS’IN ÜST DÜZEY YETKİLİSİNİ MOSSAD’A İNFAZ ETTİRDİ.

Mahmut el Mabhuh Hamas’ın üst düzey yetkililerinden biriydi. Sürgündeki Filistinli lider, 19 Ocak 2010 tarihinde Dubai’de kaldığı otelde infaz edilmişti.

Suikastın arkasından Mossad çıkmıştı.

Mossad ajanlarının bir çok farklı ülke vatandaşının pasaportlarını kopyalayıp, otele girdikleri ve suikastı gerçekleştirdikleri anlaşılmıştı.

Cinayeti işleyen Mossad ajanlarıydı. Fakat izah edilemeyen noktalar vardı.

Mossad ajanları, Filistinli yetkilinin Dubai’ye gittiğini nasıl öğrenmişlerdi?

Hangi otelde kaldığını nereden biliyorlardı?

Otele giriş-çıkışlarını nasıl tespit etmişlerdi?

Suikastta bir çok soru işareti vardı.

Silah kullanılmamış, Mahmut el Mabhuh, damarına enjekte edilen zehirle öldürülmüştü.

Olay sonrası Dubai polisi doğal ölüm raporu bile vermişti.
Güvenlik kameralarındaki kayıtlarda, Mabhuh’u takip edenler, odasına girenler yani suikast timi açıkça görülüyordu.
Ancak o kayıtlardan sadece bunun bir Mossad işi olduğu ve ajanların kopya pasaportlar taşıdıkları gibi bilgiler elde edilmişti.

Asıl soru Mossad’a bu suikast için yardımı kim yapmıştı?
Çünkü o yıllarda Birleşik Arap Emirlikleri, İsrail’le temas halinde değildi. Sürgündeki Filistinliler, Katar gibi Dubai’ye rahatlıkla girip, çıkabiliyorlardı.

Mossad tehlikesi onlar için uzak ihtimaldi.

Yanıldılar. Zira Hamas’ın üst düzey komutanlarından olan el Mabhuh’u Dubai’de Mossad’a yem edenler, Birleşik Arap Emirliklerinin ta kendisiydi.

NETANYAHU İLE GİZLİCE OTEL ODASINDA BULUŞTU

Bu suikast 2010’da olmuştu.
2 yıl sonra 28 Eylül 2012’de İsrail Başbakanı Netanyahu, Birleşik Arap Emirliklerinin Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zayed ile New York’ta East 61st Street and Park Avenue adresinde bulunan Loews Regency Hotel’de çok gizli bir görüşme gerçekleştirdi.

Netanyahu BM Genel Kurul toplantıları için gittiği New York’ta o otelde kalıyordu.

Arap Emirliklerinin işbirlikçi bakanı da Netanyahu’nun kaldığı otele gitti, oto parktan gizlice girip, servis asansörüne bindikten sonra kimselere görünmeden Netanyahu’nun süit odasına çıktı.

O görüşme Netanyahu’nun Hamas suikastından dolayı Birleşik Arap Emirliklerine bir teşekkürüydü.

O gizli görüşme yıllar sonra ortaya çıktı.

Bundan iki-üç ay önce İsrail Haaretz gazetesi görüşmenin detaylarını ilk kez yazdı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın başlattığı Suudi Arabistan-BAE ikilisini İsrail ile iyice yakınlaştırma hamlesi artık resmen gün yüzüne çıkmış durumda.

Ancak bu ilişkinin temeli 2010’ların başlarına dayanıyordu.
2010’da Dubai’deki Hamas suikastı, Birleşik Arap Emirlikleriyle Mossad arasındaki ilk temastı.

2012’de İsrail Başbakanı Netanyahu ile Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanının New York’taki gizli görüşmesi ise yakınlaşma sürecindeki en etkili toplantıydı.

Netanyahu adeta Birleşik Arap Emirliklerinin Dışişleri Bakanı Abdullah Bin Zayed’e Mossad’a yaptığı hizmetten dolayı teşekkür ediyor, iki ülke arasındaki işbirliğinin daha da arttırılmasını istiyor, işbirlikçi bakan da BAE’yi yöneten ailesi adına yeni ittifak için sözler veriyordu.

100 yıl önce Mekke ve Medine’yi Siyonistlere satan bir grup işbirlikçinin torunları bugün Filistinlileri Mossad’a ihbar ediyor, Kudüs’ü de İsrail’e peşkeş çekiyor.

100 yıllık bir Siyonist proje var ortada.

Bu adamlar ve dedeleri o projenin bir parçası.

Projenin karşısında tek engel olarak gördükleri Türkiye’ye saldırmaları da ondan.

17 Ocak 2018 Çarşamba

Amerika'nın gözü Suriye'deki petrol yataklarında

The New York Times, Suriye'nin kuzeyindeki teröristlere 2 yıldır yatırım yapıldığını şimdi devlet kurmanın gündemde olduğunu yazdı.

İç savaşın yaşandığı Suriye'ye barış getireceğini savunan Amerika, bölgeye girdikten sonra terör örgütlerine destek olarak sivil katliamlarının önünü açtı.

Suriye'de milyonlarca insanın hayatını kaybetmesine neden olan Amerikalılar, Türkiye'de kanlı saldırılar düzenleyen PKK'nın Suriye'deki uzantılarına da açık bir şekilde destek sağladı.

PKK'YA 5 BİN TIR SİLAH


YPG'li teröristlere yaklaşık 5 bin tır silah ve mühimmat gönderen Amerika'nın gerçek emellerini The New York Times yazdı.

2 YILDIR YATIRIM YAPILIYOR


Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın kararlı bir şekilde Afrin'e girileceğini söylemesinden sonra Amerikan basınında çıkan haberde, 2 yıldır bölgeye önemli yatırımlar yapıldığına dikkat çekildi.

AMERİKA'NIN SURİYE'DEKİ ASIL HEDEFİ


New York Times'ın söz konusu haberinde; "Amerika, 2 yıldır bölgeye ciddi bir şekilde yatırım yapıyordu. Şimdi bir devlet oluşturma amacı var. Bu bölge aslında Suriye'nin en zengin petrol yataklarına sahip." ifadelerine yer verildi.

27 Eylül 2018 Perşembe

Trump'ın "Sanırım iki devletli çözüm en iyisi olur." sözleri İsrail'i karıştırdı!

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN  REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Trump'ın sözleri İsrail'i karıştırdı!


ABD Başkanı Donald Trump'ın Filistin-İsrail meselesinin çözümüne ilişkin yaptığı, "Sanırım iki devletli çözüm en iyisi olur." değerlendirmesi, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun liderlik ettiği Likud Partisi üyeleri ve koalisyondaki bakanlar tarafından eleştirilirdi.




New York’taki dünkü konuşmasında Trump'ın "iki devletli çözüm" önerisine itiraz etmeyen Netanyahu, ardından gelen "tek devletli çözüm" önerisinin de kendisi için kabul edilebilir olduğunu ancak sorunun Filistin devletinin adı değil devletin mahiyeti olduğunu söyledi.

The Times Of Israel gazetesine göre, Netanyahu, Washington'un, iki devletli bir çözüme ulaşılması halinde, İsrail'in Batı Şeria'daki kapsamlı güvenlik kontrolünü devam ettirmesini kabul ettiğini aktardı.

Trump'un açıklamalarına karşı Netanyahu'nun "diplomatik yaklaşımının" kabul görmediği Likud Partisi ve hükümet ortaklarından ayrıca Trump'ın iki devletli çözüm açıklamasına eleştiriler geldi.


''FİLİSTİN UMURUMDA DEĞİL''


İsrail Savunma Bakanı Avigdor Liberman Golan Tepelerine düzenlediği ziyarette yaptığı açıklamada, "Filistin devleti umurumda değil. 

Filistin Devleti beni ilgilendirmiyor, beni ilgilendiren şey Yahudi devletidir. Burada daha birçok büyük sorunlar var." dedi.


''GERİSİ DAHA AZ ÖNEMLİ''


Liberman, "İsrail'deki Araplar nüfusun yüzde 20'sini oluşturuyor. İsrail bayraklarıyla değil de Filistin bayrakları ile gösteriler ve protestolar düzenledikleri gerçeği var. Benim bununla ilgili sorunum var. 

Bu gerçek bir problem. Bir Yahudi devletine sahip olma kaygısı duymak zorundayız, gerisi daha az önemli." şeklinde konuştu.

Koalisyon ortaklarından Yahudi Evi partisi lideri ve İsrail Eğitim Bakanı Naftali Benet, sosyal paylaşım hesabından yaptığı açıklamada, Trump'ın İsrail'in gerçek bir dostu olduğunu ancak Yahudi Evi Partisi hükümette kaldığı müddetçe, Filistin devletinin kurulamayacağını iddia etti.

İsrail'in Kanal 2 televizyonunda açıklama yapan, Kültür Bakanı Miri Regev, "İki devletli çözüm kötü bir çözümdür. Filistinlilerle çözüm İsrail'in zararına olmamalı." ifadelerini kullandı.


''FİLİSTİN DEVLETİ YOKTU, OLMAYACAKTA''


Yahudi Evi Partisi Milletvekili Moti Yogev de "Daha önce bir Filistin devleti yoktu, olmayacakta. 

Çünkü bu topraklar İsrail'in. Bu sebepten dolayı İsrail'in güvenliğini tehdit edecek Yahuda ve Samara'da (Batı Şeria) bir devlet kurulmasına izin verilemez." diye konuştu.

''ASLA KURULMAYACAK''

Likud Partisinden Gidon Saer, "İsrail topraklarında asla Filistin devleti kurulmayacak." ifadelerini kullanırken söz konusu ayni partiden milletvekili olan Miki Zohar ise Trump'ın sözlerinin hayal kırıklığı oluşturduğunu ve İsrail'in ABD başkanını iki devletli bir çözümü kabul etmekten vazgeçirmeye çalışması gerektiğini söyledi.

Yahudi Evi Milletvekili Bezalel Smotrich ise ''sorunun çözümü İsrail topraklarının bölünmesi temelinde olmamalıdır.'' diye konuştu.

ABD Başkanı Trump ve Başbakan Netanyahu, Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna katılmak için geldikleri New York’ta dün bir araya gelmişti.

Görüşmenin ardından Netanyahu ile birlikte basın mensuplarına açıklama yapan Trump, İsrail’in yanında oldukları mesajını yinelemişti.

Trump Filistin-İsrail meselesinin çözümüne ilişkin yaptığı değerlendirmede, ''Sanırım iki devletli çözüm en iyisi olur.'' demişti.

Filistinlilerin müzakere masasına geri döneceğinin ''kesin'' olduğunu öne süren Trump, ''İsrail de diğer taraf için iyi bir şeyler yapmalı.'' diyerek Tel Aviv yönetiminin de sorunun çözümü için taviz vermesi gerektiği imasında bulunmuştu.

Filistin'den açıklama: Trump bize savaş açtı!



Filistin Dışişleri Bakanı Riyad el-Maliki, mevcut ABD yönetiminin Filistin halkına karşı açıktan savaş açtığını söyledi.

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile birlikte Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'na katılmak için New York'ta bulunan Bakan Maliki, ABD Başkanı Donald Trump'ın dün Filistin-İsrail meselesine dair yaptığı açıklamaları basına değerlendirdi.

Maliki, Başkan Trump'ın Filistin-İsrail meselesine yönelik iki devletli çözümden yana olduğu açıklamasının beklentilerinin altında olduğunu belirterek, "Başkan Trump, birini bölgemiz için gerçek bir barışı istediğine inandırmak istiyorsa 1967 sınırlarında iki devletli çözümü desteklediğini, Doğu Kudüs ve Batı Şeria'nın işgal altındaki topraklar olduğunu söylemeli." dedi.

Trump yönetiminin Filistin'e yönelik politikalarını eleştiren el-Maliki, "Mevcut ABD yönetimi Filistin halkına karşı açıktan savaş açtı." diye konuştu.

ABD Başkanı Trump, dün İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile görüşmesinin ardından yaptığı açıklamada Filistin-İsrail meselesine ilişkin, "Sanırım iki devletli çözüm en iyisi olur." ifadesini kullanmıştı.

Trump, dün akşam düzenlediği basın toplantısında ise İsrail ve Filistin halkının iki devletli bir çözümü kabul edeceğine inandığını kaydederek, "İsrailliler ve Filistinliler tek devlet istiyorlarsa bana uyar, iki devlet istiyorlarsa bu da bana uyar. Onlar mutluysa ben de mutluyum." açıklamasını yapmıştı.

4 Haziran 2020 Perşembe

ABD’de protesto dalgası tüm ülkeyi sardı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD’de Floyd cinayetinin ardından başlayan polis karşıtı protesto eylemleri devam ediyor. Protesto eylemlerinde şiddet olaylarının artması üzerine çok sayıda kentte sokağa çıkma yasağı uygulanmaya başlandı.

ABD'nin başkenti Washington'da George Floyd'un ölümünü protesto eden eylemciler

Minneapolis'de bir polisin gözaltına aldığı siyah Amerikalı George Floyd’u yaklaşık dokuz dakika boyunca nefessiz bırakarak ölümüne sebep olmasının ardından başlayan protestolar Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) dört bir yanında devam ediyor.

Dün gece de çok sayıda şehirde on binlerce kişi Floyd cinayetinin faili polis memuru Derek Chauvin’in yargılanmasının yanı sıra, cinayetle ilişkili daha fazla yargılama, tutuklama ve adalet talebiyle yürüdü.

New York'un da aralarında olduğu birçok şehirde göstericiler polisle karşı karşıya geldi, polis eylemlere biber gazıyla müdahale ederken, bazı eylemciler polis araçlarını ateşe verdi, mağazaların camlarını indirdi.

ABD polisinin ırkçı şiddeti New Orleans kentinde de protesto edildi

New York'un yanı sıra, Miami, Chicago ve Los Angeles gibi ABD'nin önde gelen kentlerinin de aralarında bulunduğu onlarca şehirde düzenlenen ve beşinci gününe giren eylemlerde göstericiler, "I can't breathe!" (Nefes alamıyorum) sloganları attı. George Floyd da, polisin müdahalesi esnasında defalarca nefes alamadığını söylemesine rağmen, polisin sert tavrı değişmemiş ve Floyd hayatını kaybetmişti. 

Sokağa çıkma yasağı

Bu arada öfkeli protestocularla güvenlik güçleri arasında çatışmaların ve şiddet olaylarınınn artması üzerine, Atlanta, Los Angeles, Philadelphia, Denver, Cincinnati, Portland/oregon ve Louisville gibi pek çok kentte sokağa çıkma yasağı uygulanmaya başlandı.

Yasağa uymayarak protesto eylemlerine devam eden gruplara ise polis, yine biber gazı ve plastik mermilerle müdahale etti.

Trump’tan eylemcilere tehdit

ABD Başkanı Donald Trump’ın talimatıyla Ulusal Muhafız Birlikleri’nin de devreye sokulduğu Washington’da, Beyaz Saray’ın önünde toplanan göstericilerle gizli servis görevlileri ve polis arasında arbede yaşandı.

Öte yandan BaşkanTrump, göstericilere yönelik tehditkar mesajlarını sürdürüyor. Olaylardan "ANTIFA"yı ve "radikal solu" sorumlu tutan Trump, attığı tweetlerde göstericilerle Beyaz Saray'ın önünde karşı karşıya gelen gizli servis elemanlarını övdü. Trump, olup bitenleri içerden izlediğini belirterek, "daha güvende hissedemezdim" diye yazdı. Eylemcilerin çitleri aşmaya çalışmadığını kaydeden ABD Başkanı, "eğer buna yeltenselerdi, gördüğüm en saldırgan köpekler ve en uğursuz silahlarla karşılanacaklardı" ifadelerini kullandı. Trump, tweetinde ayrıca kendine iletilen "ön saflara genç gizli servis elemanlarını yerleştirdik efendim, buna bayılıyorlar, onlara pratik de olmuş oluyor" şeklindeki raporu da alıntıladı.

Başkanın aynı tweet zincirinde polisi devreye sokmamakla ve her daim yardım arayışında olmakla suçladığı Washington Belediye Başkanı Muriel Bowser, Trump’ın ifadelerine tepki gösterdi. Başkan Trump’ın Amerikan halkını bölmeye çalıştığını söyleyen Bowser, göstericilere itidal çağrısı yaparak, "gücümüzün barışta, sesimizde ve sonuç olarak da sandıkta olduğunun bilincindeyiz" diye konuştu.

Demokratların başkan aday adayı Joe Biden da protesto eylemlerinde yaşanan "şiddeti" kınadı. "Böyle bir acımasızlığı protesto etmek bir hak ve gerekliliktir. Ancak kamuyu ateşe vermek ve gereksiz tahribata yol açmak için aynı şey söylenemez" diye konuştu.

Polis basın mensuplarını hedef alıyor

Bu arada Amerikan polisinin, eylemleri takip eden gazetecileri hedef aldığı görüntüler de ekranlara yansıdı. Louisville’de bir yerel televizyon ekibinin canlı yayında doğrudan hedef alındığı ve sosyal medya üzerinden yayılan görüntüler tepki topladı.

Minneapolis’teki eylemlerde de Reuters TV’nin ekibinin plastik mermiyle yaralandığı bildirildi. Kameraman Julio-Cesar Chavez çekim yaptığı esnada bir polis memurunun silahını doğrudan kendisine doğrultarak ateş ettiğini söyledi. Chavez, ekip arkadaşı Rodney Seward’ın da yüzünden vurulduğunu ve taktığı gaz maskesinin kendisini koruduğunu belirtti.

İki eylemci hayatını kaybetti

St. Louis’de bir göstericinin FedEx'e ait bir tırın altında kalarak sürüklendiği ve hayatını kaybettiği bildirildi. Cuma gecesi de Detroit'teki eylemler esnasında SUV tipi bir araçtan kalabalığın üzerine ateş açılmış ve bir eylemci yaşamını yitirmişti. İki olaya ilişkin de soruşturmalar sürüyor.


3 Ocak 2019 Perşembe

Bölgesel güvenlikte Türkiye'nin yeni rolü

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Başkan Trump’ın güvenlik meselelerini Türkiye,’ye devretme kararı, Türkiye'ye en üst seviyede bir bölgesel güvenlik rolünü 70 yıl geç de olsa nihayet veriyor; bir Amerikan deyişindeki gibi: "Hiç olmayacağına geç de olsa olsun."



“İngiliz Büyükelçisinin özel kalemi, amirinin, [ABD] Dışişleri Bakanıyla, kendisine Majestelerinin Hükümeti'nden resmi ve önemli bir mesaj anlamı taşıyan 'mavi bir kâğıt parçası' iletmek için görüşebileceği konusunu acil bir şekilde arz etti... 
Henderson kısa bir müddet sonra bir değil, iki belge aldı. Belgeler şok ediciydi. Yunanistan ve Türkiye’ye yönelik İngiliz yardımı, altı hafta içinde sona erecekti… 
İngilizlerin artık iki ülke konusunda da önemli derecede bir yardımlarının olması beklenemezdi. Majestelerinin Hükümeti, hem Yunanistan hem de Türkiye'de bu yükü üstlenebileceğimizi samimiyetle umut ediyordu."

Eski ABD Dışişleri Bakanı Dean Acheson, 21 Şubat 1947'deki olayları "Present at the Creation" adlı hatıratında anlatıyor
"Bakın size ne diyeceğim...Sizin olsun. Ben gidiyorum."
ABD Başkanı Trump, kuzeydoğu Suriye’deki güvenlik sorumluluğunu Türkiye'ye devrederken, 14 Aralık 2018
ABD Başkanı Donald Trump'ın ABD güçlerini Suriye'den çekme kararı, ABD'de 'tam kapsamlı' bir siyasi öfke ile karşılandı. ABD'nin her türlü geri çekilmesinin yasını tutan aşırı sağcı Cumhuriyetçi şahinlerden tutun da ABD'nin "Suriye Demokratik Güçleri" (SDG)'li ortaklarının kaderiyle ilgili ellerini ovuşturan liberal merkezcilere ve solculara, geri çekilmenin ilan edilmesinden sonra gelen kınama mesajları üst perdeden ve öfke doluydu.
Şaşmaz bir PKK/PYD destekçisi olan New York Times (ki, PKK ABD devlet kurumları tarafından "terörist" olarak tanımlanmış bir terör örgütüdür), Suriye'nin ve SDG'nin akıbetinin ne olacağıyla ilgili ağıtlar yakan ve alarm zilleri çalan bir dizi başyazı ve makale yayınladı. SDG'nin, PKK'nın ABD kamuoyu haricinde kimseyi kandıramayan Suriye şubesinden başka bir şey olmadığı ve bu gerçeği kamufle etme gayretlerinin müthiş derecede sırıttığı gerçeğine rağmen yaptılar bu yayınları.

David Halbfinger'ın, Trump’ın kararının “Ortadoğu’nun jeopolitiğini aniden karıştırdığını” iddia ettiği 20 Aralık tarihli “ABD'nin Suriye’den Çekilmesi Ortadoğu’yu Allak Bullak Etti" başlıklı makalesi çok tipikti. Halbfinger, belli ki bölgeye daha yeni gelmiş. Buralarda PKK dışında hiç kimsenin "allak bullak" olduğu falan yok. 

Suriye'deki asıl aktörler Rusya, İran ve Türkiye, son iki yıldır ülkenin kaderini müzakere ederken ABD, kuzeydoğu Suriye'deki PKK kantonuna tırlarca silah taşımakla meşguldü.
Nitekim, Başkan Obama'nın 'topu elinden düşürerek' Rusya’nın Suriye’de hâkimiyet ortaya koymasına müsaade ettiği 2012-2013'ten beri ABD'nin oradaki hadiselerin üzerinde ancak 'çok azla hiç' arası bir skalada etkisi olabildi. Alışılageldik insan hakları edebiyatı ve ABD iç kamuoyunda tüketilmek üzere ara ara gerçekleştirilen Tomahawk saldırılarına rağmen, “hiç olmayan meşhur kırmızı çizgileri” ABD'nin, Suriye krizini yeni bir istikamete doğru itme konusunda ne bir isteği ne de kabiliyeti olduğunu gösterdi.

Bunun yerine, ABD yönetimleri, işlerin yolunda gittiğine dair ancak ve ancak ABD kamuoyunu ikna edebilen bir suret cambazlığı ve medya manipülasyonu yapmayı tercih ettiler. Başkan Obama'nın eski dış politika danışmanı Ben Rhodes'un New York Times Magazine'den David Samuels'e , bir ABD yönetiminin dış politika meselelerinde tek yapması gereken şeyin, ne yayınlamaları gerektiğini medya kuruluşlarına söylemek olduğuna dair açıklamasından da ABD kamuoyu bir ders almadı. Dolayısıyla, ABD yönetiminin kamuoyunu kandırma gayretleri, Türkiye'nin içinde bulunduğu bölgede üç-beş kişi hariç kimseyi etkileyebilmiş değil. “[ABD kamuoyu] resmen hiçbir şey bilmiyor,” iddiasında bulunmuştu Rhodes; bu sayede herhangi bir ABD yönetiminin tek yapması gereken şey, bilinmesini istediği bilginin propagandasını yapmaktır; bundan sonra herkes anlatılan hikayeyi kesinlikle yutacaktır.

Netice itibariyle, ABD'nin Suriye konusunda elde ettiği yegâne başarı, kendisini çok yoğun, ezici bir şekilde kandırması olmuştur; Trump'ın kararıyla ilgili koparılan bütün yaygara, bu "başarı" yanılsamasından ve sahte dürüstlük gösterileriyle mevcut iktidarsızlığı gizleme çabalarından ileri gelmektedir. Sonuç olarak, Başkan Trump'ın kararının Türkiye'de ortaya çıkardığı duygular kimisinde ancak kerahetle dolu bir eğlenme hissi olurken kimilerinde de bildiğiniz, başkalarının mutsuzluğundan keyif alma haliydi.

ABD sonrası Suriye

Şimdilik en önemli mesele, ABD'nin kuzeydoğu Suriye'den çekilmesinin, Suriye rejiminin ancak PKK/PYD/YPG'yle işbirliği yaparak doldurabileceği bir güç boşluğuna yol açıp açmayacağı. Kimse bu ihtimale şaşırmış gibi yapmasın, zira PKK/PYD/YPG'nin geçmişte her ne zaman gerekli gördüyse tam olarak yaptığı şey, Şam'la işbirliğine gitmek olmuştur. Bu ihtimali bertaraf etmek için, Türkiye ve ABD, devir-teslimi koordine etmeye çalışıyor.

ABD'nin resmi açıklamalarında, ayrıca, tamamen geri çekilme için en fazla üç aylık bir süre öngörüldüğüne işaret edildi. Bu açıklama, ABD’nin Suriye’den çekilmesinin birkaç ay boyunca yakından gözlemlenmeye ihtiyaç duyacağı anlamına geliyor. Türkiye için hayati öneme sahip bir diğer konu, ABD’nin PKK/PYD/YPG’ye verdiği silahların toplanması. ABD'nin bu silahların geri alınacağını defalarca iddia etmiş olmasına rağmen bu konuda büyük ve haklı şüpheler var. Açıkçası, ABD'nin çekilmesinin ve silah toplama işlemlerinin tatmin edici bir şekilde neticeye ulaştığına, ancak Türk istihbarat ve güvenlik görevlileri ABD’nin PKK’ya sağladığı tüm silahları geri alarak gerçekten de toplanıp eve döndüğüne dair kamuoyuna bir açıklama yaptığında inanacağım.

Orta Doğu Komutanlığı'ndan Suriye'ye

Görüşü daha net olan gözlemcilerin üzerinde durması gereken şey, bu kararın tarihsel anlamıdır. ABD, İngilizlerin bölgenin güvenlik sorumluluklarını paldır küldür kendisine devrettiği Şubat 1947'den beri Doğu Akdeniz'i kendisinin 'tepinme sahası' olarak görüyor. Geçtiğimiz 70 yıl boyunca ABD, anlamadığı, ama jeopolitik stratejinin mantığına göre de kendi kontrolünde kalmasını gerektiren bir bölgede, müdahaleden müdahaleye ve felaketten felakete tökezleyerek, “uzmanlık, planlama ve ekipmandaki eksikliklere rağmen işi düşe kalka da olsa kotarmak” şeklinde özetlenebilecek meşhur İngiliz usûlü iş yapmanın kendi versiyonunu gerçekleştirdi.

Başkan Harry Truman ve Dışişleri Bakanı Dean Acheson tarafından kuvvetle desteklenen bir Orta Doğu Komutanlığı (MEC) için tasarlanan özgün plan uygulanabilmiş olsaydı, bu felaketlerin en azından bir kısmı engellenebilirdi. Türkiye (ve Yunanistan'ın) NATO’ya kabul edilmesinin gerekçelerinden biri, NATO'nun, Türkiye'nin başlıca bir rol oynayacağı bir Doğu Akdeniz güvenlik yapısının önerilen kuruluşu olmasıydı. Daha sonra da Türkiye'nin bölgeye dair bilgisi bölgeyi etkileyen sorunlara daha doğrudan uygulanabilirdi.
İsmi sonradan Orta Doğu Savunma Teşkilatı (MEDO) olarak değiştirilen Orta Doğu Komutanlığı (MEC), Eisenhower yönetiminin bölgeden yükselen güçlü direniş karşısında planı sürdürmemeye karar vermesi nedeniyle asla gerçekleşmedi. Onun yerine nihayetinde başarısızlığa mahkum olan Bağdat Paktı ve aynı şekilde başarısızlığa mahkum olan Merkezi Antlaşma Örgütü gibi başka düzenlemelere gidildi.
Günümüzde Türkiye'nin bölgedeki itibarı, sanayileşen ekonomisi ve gelişmiş askeri kapasiteleri ile birlikte büyük ölçüde artmıştır. Başkan Trump’ın güvenlik meselelerini Türkiye’ye devretme kararı, dolayısıyla, Türkiye'ye en üst seviyede bir bölgesel güvenlik rolünü 70 yıl geç de olsa nihayet veriyor; bir Amerikan deyişindeki gibi: "hiç olmayacağına geç de olsa olsun."
Türkiye, geçtiğimiz yirmi yılda çok sayıda örneğin de ortaya koyduğu gibi, hayati güvenlik yüklerini üstlenebilecek kabiliyete sahip. Afganistan gibi yerlerde üstlendiği işbirliği temelli güvenlik vazifeleri, Türkiye'nin gelişmekte olan kapasitesinin erken göstergelerinden biriydi. Fakat Türkiye'nin kuzey Suriye’deki son derece başarılı operasyonları -Fırat Kalkanı Harekatı ve Zeytin Dalı Harekatı- aynı zamanda Türkiye'nin zorlu arazilerde karmaşık askeri operasyonları bağımsız bir şekilde planlayıp yürütebileceğini kanıtladı. Obama yönetimi, ancak daha belirgin olarak Başkan Obama, Ben Rhodes ve Dışişleri Bakanı John Kerry Türkiye'nin kapasitelerini altı yıl önce takdir edip de onlara güvenmiş olsaydı, bu dönemde Türk-Amerikan ilişkilerini sarsan olumsuz gelişmelerin çoğunu savuşturmuş olabilirdik. Başkan Trump'ın, Suriye çatışmasında mündemiç meseleleri tam olarak ne derecede anlayabildiği konusu net değil, ancak önemli bir bölgesel güvenlik meselesi konusunda Türkiye'ye güvenmek, doğru tercih oldu.
Sonuç olarak, Türkiye, Türkiye'nin dış politikası ve Türkiye'nin Doğu Akdeniz ve NATO'daki rolü için yeni bir dönem başlamıştır. Dean Acheson bugün hayatta olsaydı eminim ki bu kararı sadece onaylamaz, aynı zamanda ABD'nin ve NATO'daki ortaklarının, mantıklılığı bu kadar ortada olan bir şeyi yapması neden bu kadar uzun sürdü, merak ederdi.
Bu kararın sadece Türkiye'ye değil, tüm bölgeye hayırlar getirmesini dilerim.


22 Aralık 2017 Cuma

ABD basını Kudüs kararını manşetlere taşıdı

ABD basını, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda Kudüs için alınan kararı manşetlerine taşıdı.

ABD basını, Trump'ın Kudüs'ü İsrail'in başkenti ilan etmesini kınayan tasarıyı 128'e karşı 9'la kabul eden BM Genel Kurulu'nu manşetlerine taşıdı. New York Times, Reuters ve CNN gibi önde gelen basın organları, tehditlere boyun eğilmediğini vurguladı.
ABD basını Kudüs kararını manşetlere taşıdı
"HALEY'İN TEHDİDİNE RAĞMEN"
CNN haberi, "Haley'in tehdidine rağmen BM, Trump'un Kudüs kararını kınama yönünde oy kullandı" başlığıyla duyurdu.
Kararın, ABD'nin tehditlerine karşın ezici çoğunlukla kabul edildiğine değinilen haberde, oylamanın ABD'nin BM Daimi Temsilcisi Nikki Haley'in, Trump'ın kararının kınanması yönünde oy kullanılması halinde ABD'nin dünya genelinde fon sağlama konusunda iki kez düşüneceğini söyleyerek yayımladığı direkt tehdidin ardından yapıldığına dikkat çekildi.
"TRUMP'A KARŞI GELEREK KARARI KINADILAR"
New York Times gazetesi de haberi, "BM Genel Kurulu, Trump'a karşı gelerek, ABD'nin Kudüs kararını kınadı" başlığıyla servis etti.
Haberde, dünya devletlerinin çoğunun, Trump'ın tehdidini görmezden gelerek ve ABD'nin Kudüs kararının geçersiz olduğunu belirterek ABD'yi sert bir şekilde payladığı yorumu yapıldı.
"TRUMP'A MEYDAN OKUYARAK REDDETTİLER"
Reuters, "BM'de 120'den fazla ülke Trump'a meydan okuyarak Kudüs kararını kınadı" başlığıyla verdiği haberde, 120'den fazla ülkenin BM Genel Kurulu'nda Trump'a karşı geldiğini belirtti.

Haberde, Trump'ın lehte oy kullanan ülkelere finansal yardımı kesme tehdidinin, Filistin ile ilgili alınan diğer kararlarda olduğundan daha fazla ülkenin çekimser ya da ret oyu kullanmasında etkili olmuşa benzediği değerlendirmesinde bulunuldu.

4 Haziran 2020 Perşembe

ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Özkan, "ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. " dedi.



Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Mehmet Özkan, ABD'de siyahi George Floyd'un polis şiddetiyle ölmesinin ardından çıkan olaylara ilişkin, "ABD’deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. Beyaz Amerikalılarla siyahilerin aynı sosyal sözleşmede buluşmaları şu aşamada çok zor." dedi.

ABD'de 26 Mayıs'ta başlayan Floyd gösterileri, şiddetini artırarak sürüyor. Eyalet meydanlarını dolduran binlerce gösterici, "Floyd için adalet, adalet yoksa huzur yok, nefes alamıyorum, siyahilerin hayatı önemlidir." gibi sloganlar eşliğinde polis şiddetini protesto ediyor. Bazı eyaletlerde yağma olayları yaşanırken, göstericilerle polis arasında yaşanan çatışmalarda yaralananlar da oluyor.

Washington DC Belediye Başkanı Muriel Bowser, yerel saatle pazar 23.00'ten pazartesi 06.00'ya kadar kent genelinde sokağa çıkma yasağı ilan ettiğini duyurdu. Ayrıca Bowser, gösterilerde güvenliğin sağlanması için Ulusal Muhafızları da görevlendirdiğini bildirdi.

New York Times gazetesi ABD Başkanı Donald Trump'ın cuma gecesi Beyaz Saray önündeki protestolar sırasında yeraltı sığınağa saklandığını yazdı. Gazete, cuma akşamı Beyaz Saray çevresinde protestoların patlak vermesi üzerine "gizli servis ajanlarının Trump ve ailesini geçmişte terör saldırılarında kullanılan yeraltı sığınağına götürdüğünü" belirtti. 2001'deki 11 Eylül saldırılarında dönemin Başkan Yardımcısı Dick Cheney de bu sığınağa saklanmıştı. Sığınağın bir yolcu uçağının Beyaz Saray'a çakılmasına dayanabilecek kadar sağlam olduğu belirtiliyor.

"Siyasal sistemden dışlandığını hisseden vatandaşların isyanı"

Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Mehmet Özkan, Afro- Amerikanlara (siyahi) yönelik polis şiddeti üzerine ABD'de yaşanan olayları, "polisi en üst düzeyde koruyan ve devletin bekçisi gibi sahip çıkan siyasal sistemden dışlandığını hisseden vatandaşların isyanı" olarak görmek gerektiğini söyledi.

Olayları bu düzeye taşıyan, tetikleyen birkaç önemli faktör olduğuna vurgu yapan Doç. Dr. Özkan, şu görüşleri dile getirdi:

"Yıllardır süren polislerin siyahilere yönelik haksızlıkları, Trump'ın dışlayıcı söylemi, kendilerine siyasal ve sosyal anlamda sahip çıkılmadığını düşünen siyahiler dahil kitleleri harekete geçirdi. Protestocular Amerikan iç siyasetinde kurumsallaşmış olarak normal görülen dışlayıcı yapının değişmesini istiyor, ama bu mümkün değil. ABD'de polis reformu yapmak için öncelikle silahlanma konusuna el atılması lazım. Herkesin rahat silahlandığı bir yerde polis zayıf olursa, içeride muhtemelen sistem çöker; herkes kendisini savunmaya kalkar. Bu anlamda protestocuların haklı isteklerinin kolay bir çözümü yok, doğrudan Amerika'daki iç sistemi dönüştürmek çok da kolay değil. Sırf bu yüzden ümitsizlik içerisinde hayal kırıklığıyla hareket ediyorlar. Kendileri bile değişim olacağına inanmıyor."

Doç. Dr. Özkan, birçok şehirde yaşanan yağmalama olaylarıyla ilgili şu değerlendirmede bulundu:

"Yağmalamalar, yılların bıraktığı hayal kırıklığıyla doğrudan bağlantılı. Protestocular devletten alacakları olduğunu düşünüyorlar. Ama yağmalama başlayınca meşru taleplerine yönelik desteği kaybediyorlar. ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. Beyaz Amerikalılarla siyahilerin aynı sosyal sözleşmede buluşmaları şu aşamada çok zor. Olay yayıldı birçok şehre ama her şehirde şiddetli değil, dolayısıyla ciddi bir sorun olmasına rağmen ben yine de ABD için küçük bir kriz olduğunu düşünüyorum."

Yağmalama yaptıkları için protestoculara siyasilerin hiç sahip çıkmadığını belirten Özkan, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Gösterilere sol gruplar da dahil olduğu için ne Demokrat Başkan adayı Joe Biden ne de Cumhuriyetçiler buna sahip çıkıyor. Yani protestocular siyaseten şu an sahipsiz, çünkü olay meşru hak talebinden çıkıp suç işlemeye döndü. Eski Başkan Barack Obama bile sahip çıkamıyor.
Obama ilk başta suskundu, sonradan sakinleştirici bir açıklama yaptı. Son olarak da 'Siyaset ve protesto arasında seçim yapmak zorunda değiliz, ikisi de lazım.' şeklinde bir açıklama yaptı.
Senatör Bernie Sanders ise ortalıkta hiç görünmedi bile. Çünkü zaten kendisi demokratlar içinde bile sol eğiliminden dolayı eleştiriliyor. Eğer öne çıksaydı millet faturayı ona ve demokrat partiye keserdi."

"Trump'ın açıklamaları olayları körükledi"

Bahçeşehir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Doç. Dr. Burak Küntay, ABD'de siyahilere karşı polis şiddetinin mütemadiyen yaşandığını belirterek, daha önceki yıllara oranla olayların bu kadar büyümesinin dikkati çekici olduğunu söyledi.

ABD'deki polis şiddetinin sadece siyahilere karşı değil, aynı şekilde Asya kökenlilere yönelik de sergilendiğini dile getiren Küntay, "Peki son dönemde yaşananlar neden bu boyuta vardı? Trump'ın seçimlere giderken yaptığı körükleyici açıklamaların olayların bu boyuta varmasında büyük bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Olaylar sadece ırkçı bir polis şiddeti ile açıklanmayacak kadar ciddi bir sürece sürükleniyor. Eski liberal düzen ile daha ırkçı bir politika arasında bir kayma yaşanıyor. Son olaylar bu heyelanın dile gelmesi oldu." diye konuştu.

Doç. Dr. Küntay, 3 Kasım'da yapılacak başkanlık seçimlerinin ABD'nin aslında nereye yöneleceğini, nasıl bir hareket içinde olacağını göstereceğini anlatarak, şunları kaydetti:

"Bakın iş nerelere doğru kayacak? Çok basit bir örnek vereyim. Hillary Clinton seçimleri kesin kazanıyor diyorduk. Dünyada bunun aksini iddia eden bilim insanı yoktu. Neden? Çünkü elimizde veriler vardı. Ama Clinton kazanamadı. Bunun en büyük sebebi, bizlerin de ön göremediği şey, Hillary Clinton, eski Başkan Barack Obama'yı iktidara iki kere taşıdı. Üstelik ikincide ekonomi çok kötüydü. Clinton'un yaşadığı hezimet aslında siyahi seçmenin oyunu alma başarısızlığıydı. ABD'de Demokrat Parti'nin iktidara gelebilmesi için Latinler, siyahiler, Asya kökenlilerden oy alması gerekiyor. Bu kitleler oy vermediği zaman Demokrat Parti'nin başkan çıkarması mümkün değil. Bugüne gelelim, enteresan şeyler oluyor aslında. Demokrat aday Joe Biden, Obama'nın yardımcısı olması sebebiyle arkasında Clinton ile kıyaslanmayacak kadar fazla siyahi seçmen var. Bunu da ön seçimlerde de gördük, yani bütün demokrat rakiplerine göre siyahi seçmen desteği Biden'da Trump'a göre fazlaydı. Ama Amerika'daki siyahiler, Asyalılar veya diğer azınlıklar tam anlamıyla Trump'a karşı bir blok oluşturup Biden'ın yanında yer alıyor mu? Cevap hayır. Hala tam anlamıyla yer almıyorlar. Yani hala sandığa gitmiyorlar. Bu olay, önümüzdeki günlerde daha da büyür ve daha büyük bir hezeyana dönüşürse, Amerika seçimlerini etkileyecek bir noktaya gelebilir. Bu sadece bir ırkçılık olayı veya bir polis şiddeti değildir. Belli bir ivme yakalarsa bu süreç Amerika'da ciddi anlamda Biden'ı başkan yapar. Hele Biden yardımcısını azınlık, bilhassa da siyahi bir azınlık kadın seçerse durum çok daha farklı bir noktaya gelir."

"ABD'de Trump gibi düşünen milyonlar var"

Doç. Dr. Burak Küntay, Amerika için Trump'ın bir sebep değil, sonuç olduğunu belirterek, Trump'ın seçim söylemlerinin halkın belli kesimleri tarafından zaten dillendirildiğini, bu söylemin de ilk defa Trump'ta vücut bulduğunu kaydetti.

ABD'de hala bu söylemlerin en üst seviyede dillendirildiğine vurgu yapan Burak Küntay, şunları aktardı:

"Trump'ın bu üslubu ile aynı kanaatte olan milyonlar var. Yine de şu anda yaşanan gerilim Biden'ı başkanlığa taşıyabilir. Trump'a seçmen desteği ocak, şubatta yüzde 65-70 iken şimdi birdenbire yüzde 55'e düştü. Ama Trump yine bunu yüzde 70'e çıkarabilir. Parayı nasıl kullanacağına, salgın sürecinde daralan ekonomi ve 30 milyona yaklaşan işsizliğe ne tür destek paketleri açıklayacağına bağlı. Farkındaysanız seçimlere yaklaşırken Trump yine Çin'i ve İran'ı kendisine hedefe aldı. Öyle görülüyor ki seçimlere yaklaştıkça Hong Kong, Venezuela ve İran meselelerindeki çıkışları orada kalmaz daha da artar."

Doç. Dr. Küntay, iç ve dış politikadaki bu sert tepkilerin, "seçmeni dinamik tutmak için başkanın klasik düşman oluşturma manevrası" olduğu değerlendirmesinde bulunarak, şöyle devam etti:

"Trump içerideki o düşmanı zaten demokratlar ve Temsilciler Meclisi Üyesi Nancy Pelosi üzerinden yarattı. Trump ayrıca 'Demokratlar, işimizi, ekmeğimizi elimizden alıyor.' söylemini çokça kullanmaya başladı. Yani uzun lafın kısası seçimlerin sonuçları için ABD'deki şu an yaşanan olaydan kaynaklı ayrışmanın ne kadar büyüyeceği çok önemli. Eğer ciddi anlamda büyür ve toplumsal olarak bir insiyatif haline gelirse o zaman Trump'ın şansı daha da azalır. Ama bu nerede biter, nerede başlar, birinde vücut bulur mu? Bunlar önemli şeyler. Size çok basit bir şey söyleyeyim, şu an Afro-Amerikan kökenli Demokrat bir kadın siyasetçi bu konuda söylem oluşturacak bir liderlik rolü üstlenirse ve başkan yardımcısı olursa 'yandı gülüm keten helva' olur Trump için."







15 Aralık 2017 Cuma

SUUDİ ARABİSTAN ATEŞLE OYNUYOR

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Son dönemde ABD'nin eliyle bir çok operasyona imza atan Suudi Arabistan'ın günah defteri..





İŞTE TEHLİKELİ İCRAAT VE KAVŞAKLAR


03.07.2013: Mısır'ın ilk seçilmiş Cumhurbaşkanı Mursi'ye, General Sisi tarafından darbe yapıldı. Darbenin ve sonrasının finansmanını Suudi Arabistan ve BAE karşıladı. 

Siyasi destek ise ABD, İsrail ve AB tarafından sağlandı. Mısır ise iki adasını Suudi Arabistan'a borçları karşılığı verdi. Arabistan da, İsrail'e güvence verdi.

10.09.2016: 15 
Temmuz iç savaş ve işgal girişiminin ardından FETÖ elebaşı ilk olarak BAE ve Suudi rejimlerinin finanse ettiği Politico dergisine konuştu. Gülen, 15 Temmuz'da yaptıklarının 'bağımsızlık mücadelesi' olduğunu söyledi ve “Hiç bir şeyden pişman değilim" dedi.

20.05.2017: 
Şeytanî devlet ABD'nin sarışın faşisti Trump ilk yurt dışı gezisini Suudi Arabistan'a yaptı. Buraya Suudilerin finanse ettiği son firavun Sisi de çağrıldı. Selman, Trump ve Sisi şeytanî figürler taşıyan bir küreye el bastılar.

20.05.2017: 
Trump'ın ziyareti sırasında ABD ile Suud arasında büyük kısmı silahlara gidecek olan 400 milyar dolara yaklaşan bir anlaşma imzalandı.

09.06.2017: 
Trump'ın gezisinin hemen ardından Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn, Katar'a ambargo kararı aldıklarını duyurdu. Katar'ı işgal edecekleri de ortaya çıkan girişimi Türkiye engelledi.

15.08.2017: 
BBC Riyad yönetiminin prensleri gözaltına almaya başladığını ve 3 prensin ise öldürüldüğünü duyurdu.
14.09.2017: Aralarından Selman el-Avde ve Avad el-Karni'nin de bulunduğu muhalif görüşleriyle tanınan 20'den fazla akademisyen ve âlim tutuklandı. Tutuklamalar ise sürekli devam ediyor. Aynı zamanda eski kral Fahd'ın oğlu da tutuklandı.

18.09.2017: 
Suudi imamlardan Abdurrahman es Sudeys'in ABD'de, "Allah'a hamd olsun ki bugün Suudi Arabistan ve ABD dünyanın iki kutbu. Suudi Arabistan lideri Kral Selman ve ABD Başkanı Donald Trump liderliğindeki bu iki güç, dünyayı güvene, barışa, kalkınma ve refaha taşıyorlar" dedi.

19.09.2017: 
Wikileaks Suudi Arabistanlı üst düzey kişilerin İsrailli emekli askerleri ziyaret ettiği ve masa arkasında önemli müzakereler yürüttüğüne dair belgeler yayınladı. Belgelere göre Suudiler İsrail'i ‘gayri resmi müttefik' olarak tanımlıyor.

24.10.2017: 
Veliaht Prens Muhammed, ülkelerinin 'ılımlı İslam'a döndüğünü' duyurdu. Prens, “Tüm dinlere ve Dünya'ya açık olan ılımlı bir İslam ülkesine" ifadelerini kullandı.

05.11.2017: 
Lübnan Başbakanı Saad Hariri, Suudi Arabistan'ı ziyareti sırasında görevinden istifa ettiğini açıkladı. Günlerce rehin tutulduğu söylenen Hariri, uzun bir aradan sonra Fransa'nın girişimi ile görevine döndü.

05.11.2017: 
Siyonist New York Times gazetesi, Suudi Arabistan'ı 5, Irak'ı 3, Suriye'yi 3, Yemen'i 2, Libya'yı 2 devlete bölen bir harita yayınladı.

05.11.2017: 
Yerine oğlunu kral yapmaya çalışan Kral Salman, yolsuzlukla mücadele adı altında, çok sayıda eski ve yeni bakan, bürokrat ile onlarca zengin ve eski prensleri tutukladı ve mallarına el koydu.

07.11.2017: 
ABD Başkanı Trump, "Prens Muhammed bin Selman'ı destekliyoruz" dedi.

14.11.2017: 
Vahhabi Suudi İsrail'in Baş Müftüsü ve “Ulema” Heyeti Başkanı Abdülaziz Al-i Şeyh'i, 'İsrail'e karşı savaşmak caiz değil” dedi, Hamas'ı terör örgütü ilan etti. İsrail İletişim Bakanı Eyüp Kara, Suudileri tebrik etti.

14.11.2017: 
The Times gazetesi, Jared Kushner ile Suudi Veliaht Prensi'nin Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas'a Kudüs baskısı uyguladığını yazdı.

19.11.2017:  
Terör örgütü İsrail ordusundan üst düzey bir yetkili ile iki Suudi prensi Londra'da buluştu. Görüşmesinde İsrail'in Suudi yönetimine "Siz artık bizim düşmanımız değilsiniz" dediği tespit edildi.

20.11.2017: 
Terör örgütü İsrail'in Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot, İngiltere merkezli Suudi gazetesi Elaf'a konuştu. Röportajda İsrail'in İran'a karşı Suudi Arabistan'la istihbarat paylaşımına hazır olduğunu söyledi.

23.11.2017: 
Suudi veliaht prensi Muhammed bin Selman'ın yakın dostu olan eski Adalet Bakanı Muhammed bin Abdül Karimissa, İsrail gazetesi Maariv'e konuştu. Karimissa, Filistin'i savunan FKÖ üyesi tüm örgütleri kast ederek, "Hiçbir ülkede, İslam üzerinden kendini meşrulaştırmaya çalışan terör ve şiddet eylemleri kabul edilemez -buna İsrail de dahil" dedi.

24.11.2017:
Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, rakibi tüm prens ve bakanları gözaltına aldıktan sonra siyonist New York Times gazetesine konuştu. NYT'den Thomas L. Friedman'a mülakat veren veliaht prens, “ölmeden reformları kendi gözlerimle görmek istiyorum” dedi.

07.12.2017: 
İsrailli Kanal 10 televizyonu, Trump'ın Kudüs kararının Mısır ve Suudi Arabistan ile ortak aldığını duyurdu.

13.12.2017: 
İslam İşbirliği Teşkilatı, İstanbul'da Kudüs özel zirvesi düzenledi. İİT üyeleri Suudi Arabistan Kralı Selman'ın katılmadığı zirvede Kudüs'ü Filistin'in başşehri ilan etti.

3.12.2017: 
İslam İşbirliği Teşkilatı, Kudüs bildirisini yayınladığı saatlerde zirveye katılmayan ve bu yüzden zor duruma düşen Suudi Arabistan Kralı ise apar topar kameraların karşısına geçerek Filistinlilerin Doğu Kudüs'ü gelecekteki Filistin devletinin başkenti olarak tanıma hakkı olduğu şeklinde abuk sabuk bir cümle kurdu.

13.12.2017: 
İİT İstanbul toplantısı günü Suudi Arabistan'da yayın yapan rejim yanlısı İngiltere merkezli Elaf isimli bir gazete terör örgütü İsrail'in İstihbarat Bakanı Yisrael Katz ile yaptığı mülakattı yayınladı. Gazete, siyonist bakanın Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'ı (MbS)'ı İsrail'e davet ettiğini ayrıca terörist Netanyahu'nun Riyat'ta çağrılması gerektiğini söylediğini duyurdu.

13.12.2017:  
Yine İİT İstanbul toplantısı günü, Suudi Arabistan'da yayın yapan yarı resmi Ukaz gazetesi de terör örgütü PKK'nın elebaşlarından biri ile yaptığı mülakatı yayınladı. Rıza Altun adlı teröristi “PKK'nın Dışişleri Bakanı” olarak takdim etti. Gazete bu alçak yayını bir fırsat olarak tanımadı.

KUDÜS ZİRVESİNE KATILMA CESARETİ GÖSTEREMEDİ


Suudi Arabistan'da yaşanan gelişmeler bunlarla da sınırlı değil. Tatbikatlar bile yapan “İslam Ordusu” sürecinin iptal edilmesi, Yemen'de süren ve büyük acılara yol açan savaş, Türkiye aleyhine açıklama ve icraatlar, Müslümanları terk edip, İsrail ve ABD ile aynı yatağa girme şeklinde devam eden sürece, patlamaya hazır iç gerilimler ile kabileler arasındaki çekişmeler, iş dünyasının el konulan servetleri de eklendiğinde Suudi rejimini maşa olarak kullanan ABD ve İsrail'in Suudi Arabistan'ı tehlikeli bir yola soktuğu açıkça görülüyor. Bunun en iyi delilleri NYT'nin yayınladığı bölünme haritası ve Kral Selman'ı Kudüs zirvesine katılma cesareti bile gösterememiş olmasıdır.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html