BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Mahmud Abbas sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Mahmud Abbas sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

22 Aralık 2017 Cuma

Mahmud Abbas ABD'ye Rest Çekti, Macron "Filistin'i Tanıyacağız" Dedi

Abbas "Artık Arabulucu Değil" Deyip ABD'ye Rest Çekti, Macron "Filistin'i Tanıyacağız" Dedi.

Filistin Lideri Abbas, "ABD artık Orta Doğu'da arabulucu değil. Hiçbir ABD planını kabul etmeyeceğiz." deyip rest çekerken, Fransa Cumhurbaşkanı Macron ise "Filistin'i tanıyacağız." dedi.

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas,Paris'te bir araya geldiği Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile ortak basın toplantısı düzenledi. Filistin Lideri Abbas, "Hiçbir ABD planını kabul etmeyeceğiz." diyerek rest çekti. 

Fransa Cumhurbaşkanı Macron ise Filistin'i tanıyacaklarını ilan etti.

"HİÇBİR ABD PLANINI KABUL ETMEYECEĞİZ"

Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas, ABD'nin Kudüs kararı sonrası tarafsızlığını yitirdiğini ve uluslararası hukuku ihlal ettiğini belirterek, bu ülkeden gelecek herhangi bir barış planını kabul etmeyeceklerini bildirdi.

ABD Başkanı Donald Trump'ın Kudüs'ü "İsrail'in başkenti" olarak tanımasının uluslararası hukuka aykırı olduğunu, ABD yönetiminin tarafsızlığını kaybettiğini belirten Abbas, "ABD'den gelecek hiçbir barış planını kabul etmeyeceğiz." dedi.

"PARANIN GÜCÜNÜ KULLANARAK ÜLKELERİ SATIN ALAMAYACAK"

Abbas, dün BM'de düzenlenen oylama hakkında da, dünyaya güç ile şekil verilemeyeceğini, paranın gücünü kullanarak ülkelerin satın alınamayacağını belirtti. 

"İstediğiniz siyasi pozisyonu kabul etmeleri için ülkeleri parayla satın alamazsınız." ifadelerini kullanan Abbas, diplomatik çabaları devam ettireceklerini ve Filistin Devleti ve bağımsızlığını destekleyen ülkelerle ilişkileri geliştireceklerini söyledi.

"ABD ALDIĞI KARAR VE DÜNKÜ OYLAMAYLA YANLIZLAŞTI"

ABD'nin aldığı karar ve dünkü oylama sonrası yalnızlaştığını ve güvenilir müzakereci rolünü kaybettiğini belirten Abbas, "Siyaset yolundan ve barış kültüründen ayrılmayacağız ve bize destek veren ülkelerle yolumuza devam edeceğiz." dedi.

"FRANSA'NIN DESTEĞİNDEN DOLAYI TEŞEKKÜR EDERİZ"

Fransa'nın Filistin için ülke olarak ve AB içerisinde farklı bir rolü olduğunu kaydeden Abbas, dün BM'de yapılan oylamada Fransa'nın desteğinden dolayı da teşekkür etti.

MACRON: FİLİSTİN'İ HİÇBİR BASKI ALTINDA KALMADAN TANIYACAĞIZ

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile yaptığı görüşmenin ardından Fransa'nın Filistin'i 'doğru zamanda' ve hiçbir baskı altında kalmadan tanıyacağını söyledi. Macron, Fransa'nın iki devletli çözüme sadık kalacağını belirtti.

FRANSA, KUDÜS TASARISINA ONAY VERMİŞTİ

Fransa, dün Birleşmiş Milletler'de yapılan olağanüstü Kudüs oturumunda ABD'nin kararını geri almasını öngören tasarıya onay vermişti.

9'A KARŞI 128 OYLA KABUL EDİLDİ

Türkiye'nin girişimleriyle hazırlanan ve Trump'ın Kudüskararını eleştiren karar tasarısı, BM Genel Kurulu'nda ABD'nin tehditlerine rağmen 9'a karşı 128 oyla kabul edilmişti. Oylamada 35 ülke çekimser kalmıştı.

ABD Başkanı Trump, 6 Aralık'ta Beyaz Saray'da düzenlediği basın toplantısında, Kudüs'ü "İsrail'in başkenti" olarak tanıdığını ve ABD Büyükelçiliğinin Tel Aviv'den Kudüs'e taşınması talimatı verdiğini açıklamıştı.

14 Kasım 2017 Salı

SUUDİ ARABİSTAN İSRAİL'İN ASKERİ OLDU

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ




S.Arabistan Filistin liderini istifaya zorluyor

Times gazetesi, S. Arabistan veliaht Prensi Selman'ın Filistin Yönetimi lideri Mahmud Abbas'a 'ABD'nin hazırladığı Orta Doğu barış planını kabul et' baskısı yaptığını yazıyor.

Haberde Mahmud Abbas'ın bir hafta önce Riyad'ı ziyareti sırasında, ABD Başkanı Donald Trump'ın damadı ve danışmanı Jared Kushner öncülüğünde hazırlanan barış planının gündeme geldiği ifade ediliyor.

Gazetenin haberinde, "Prens Muhammed Mahmud Abbas'a 'Trump planı açıkladığında ABD'liler ne önerirse kabul et ya da istifanı ver' dedi" ifadeleri yer alıyor.

Mahmud Abbas'tan bir hafta önce de Jared Kushner Riyad'a sürpriz bir ziyaret gerçekleştirmişti.

Times, Kushner ve veliaht Prens Muhammed arasındaki görüşmenin gece geç saatlere kadar devam ettiğini ve İsrail - Filistin sorununa kalıcı çözüm getirecek bir Orta Doğu barış planı üzerinde görüşmelerin yapıldığını yazıyor.

Haberde, "Kushner, Trump'ın baş müzakerecisi Jason Greenblatt, ulusal güvenlik danışman yardımcısı Dina Powell ve ABD'nin İsrail Büyükelçisi David Friedman bir süredir Orta Doğu barış planı üzerinde çalışıyorlar" deniyor.

Donald Trump'ın kızı Ivanka Trump'la ile evli olan Jared Kushner, Başkan Trump'a Orta Doğu konusunda danışmanlık yapıyor.

'İRAN'A KARŞI İSRAİL'LE İŞBİRLİĞİ AMAÇLANIYOR'

Haberde görüşüne yer verilen üst düzey bir İsrailli yetkili ise "Öyle gözüküyor ki plan konusunda işi ciddiye almaya başladılar" diyor.

Times, "Körfez ülkeleri Filistin'e ihanet ettikleri izlenimi yaratmadan İsrail'le birlikte İran'a karşı daha iyi bir koordinasyon sağlamak için barış planının hayata geçmesini istiyor" yorumunu yapıyor.

7 Aralık 2017 Perşembe

Trump'ın Kudüs Kararı Yeni Bir İntifada Doğurur mu?

ABD Başkanı Trump'ın, Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıma kararının ardından akıllara "Yeni intifada olur mu?" sorusu geldi. Ancak bu sefer Filistin için yeni bir intifadaya kalkışmak kolay değil.

ABD Başkanı Donald Trump dünya kamuoyunun önemli bir kısmını karşısına alarak Tel Aviv'deki Amerikan büyükelçiliğinin Kudüs'e taşınmasına karar verdi.

1995'TE GEÇEN YASAYI UYGULAMAYA KOYDU

Aslında Trump seleflerinin yerine getirmekten kaçındığı ve Kudüs'ü İsrail'in başkenti sayan yasayı hayata geçirmiş oldu. Kongre'den 1995'te geçen yasanın uygulaması, her altı, ayda bir başkanın imzaladığı feragatnameyle erteleniyordu.

Önceki Başkan Barack Obama da 2008'de Yahudi kuruluşu AIPAC'taki konuşmasında "Kudüs, İsrail'in başkenti olarak kalacaktır ve bölünmeden kalmalıdır" demişti.

Başkanların yasayı dondurmalarının nedeni Amerikan çıkarlarının tehlikeye gireceği, Arap-İslam dünyasıyla ilişkilerin bozulacağı ve barış sürecinin sekteye uğrayacağına yönelik kaygılardı.

OLASI SONUÇLAR NE OLABİLİR?

Trump'ın ziyadesiyle kışkırtıcı olan böyle bir adımı atmasında elbette "Önce Amerika" sloganıyla ABD'nin klasik dış ilişkilerdeki yerini umursamayan 'sıra dışı liderlik' anlayışının payı var.

Fakat kendi Dışişleri ve Savunma Bakanlarının da karşı çıktığı bu adımın sıra dışı liderliğin ötesinde 'delilik' ya da 'çılgınlığa' tekabül eden tarafları var.

İsrail'e Doğu Kudüs dahil 1967'de işgal ettiği topraklardan çekilmesi çağrısı yapan Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi kararlarını hiçe sayan bu adım kuşkusuz BM dahil uluslararası aktörler nezdinde bir dirençle karşılaşacaktır.

Bunun yanı sıra bu adımın BM'nin desteklediği iki devletli çözüm planının öldürülmesi, pek çok ülkeye yayılmış Filistinli mültecilerin dönüş umudunun hepten son bulması, olası çözümde Filistin'e başkent olarak kurgulanan Doğu Kudüs'teki Filistinlilerin yok edilmesi, burada yaşayan ve vatandaşlığı bulunmayan 300 bin Filistinlinin kaderinin belirsizliğe bırakılması, Batı Şeria'nın neredeyse yüzde 60'ını teşkil eden yasadışı kolonilerin meşrulaştırılması, güvenlik duvarlarıyla Filistinlilere dayatılan 'apartheid' rejiminin sürmesi, bu tür bir umutsuzluk ve çaresizlik ortamında (Hamas'ın ifadesiyle) 'cehennemin kapılarının açılması', Filistin lideri Mahmud Abbas'ın dediği gibi 'radikal örgütlere zemin sunulması' ve geniş coğrafyalarda şiddetin kışkırtılması gibi yakıcı ve yıkıcı sonuçları olabilir. Kararın arkasındaki motivasyon nedir? Trump birçok şeyi ateşe atma pahasına bu tür bir adımı neden attı ve bundan ne umuyor?

YENİ BİR İNTİFADA DOĞAR MI?


Filistin tarafında Trump'ın bu kararından sonra ABD'nin arabuluculuk rolünü yitirdiğini düşünenler de var.

Fakat yaşamak için yardımlara bağımlı hale gelen ve Ramallah'tan çıkmaları bile İsrailli bir çavuşun iznine bağlı olan Filistinli liderler kendilerini o denli çaresiz duruma soktu ki; birkaç ay sonra ABD'nin rolünü sorgulayacak durumda bile olamayabilirler.

Ayrıca bu yorumlar, İsrailli liderlerin gerçek bir barışı düşünmekten alıkoyan keyfiliklerini, her koşulda İsrail'i koruma ve kollama taahhüdüne bağlı olan Amerikan başkanlarına borçlu olduğu gerçeğini de görmezden geliyor.
Bu öfkeden yeni bir intifada çıkar mı çıkmaz mı, şimdiden kestirmek zor.

Ama bildiğimiz şey şu: Bu adım İslam ülkelerinin birbirine girdiği, mezhep gerilimlerinin tırmandırıldığı, Filistinli direniş unsurlarının zayıfladığı, Gazze'yi tekeline alan Hamas ile Batı Şeria'ya hükmeden El Fetih arasında gerçekleşen zoraki barışa rağmen Filistin Yönetimi'nin kadük olmaktan kurtulamadığı ve İsrail'in Arap dünyasından müttefikler bulduğu bir süreçte geldi.

ARAP DÜNYASI YANIYOR

Dün Filistin konusunda Arap Birliği'ni sürükleme kapasitesi olan ülkeler bugün kendi dertleriyle meşgul: 2011'den beri Suriye yanıyor, NATO müdahalesi ve silahlı isyan sonrası Libya bitti, Irak Amerikan işgalinden beri cehennemde, Sudan bölündü, Arap isyanlarının çıkış yeri Tunus ve Mısır hala belini doğrultamadı.

Pek çok yerde Sünni-Şii gerilimi inanılmaz boyutlara taşındı. Yemen İran destekli unsurları temizleme adına iki yıldır Suudi Arabistan'ın başını çektiği koalisyonun ateşi altında.

ARABİSTAN, BAHREYN VE BAE İSRAİL'LE ORTAK PAYDADA BULUŞTU

İran'a karşı Sünni cephe yaratmak istenirken Müslüman Kardeşler'in destekçisi Katar yüzünden Sünni koalisyon birbirine girdi. İran düşmanlığı Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn gibi ülkeleri İsrail'le ortak paydada buluşturdu.

Bu şekilde birbirini törpüleyen bu coğrafyadan Birinci ve İkinci İntifada sırasında olduğu gibi Filistin davasına güçlü bir destek çıkar mı? Tepkiler sel olsa da sonuç getirecek ortak duruşun şekillenmesi zor.

ÇARPICI İDDİA

Hatta iddia o ki; Suudi Arabistan'da ipleri eline alan Veliaht Prens Muhammed bin Selman, BAE'nin yönlendirmesiyle İsrail'le anlaştı; Kushner'le görüşmesinden sonra Mahmud Abbas'ı Kudüs ve mültecilerin dönüş hakkını unutan, Batı Şeria'daki Yahudi yerleşimlerine dokunmayan, Doğu Kudüs yerine kentin dışındaki Abu Dis'i başkent yapan bir çözüm önerisini kabul etmesi için markaja aldı.

Abbas'a "Kabul etmen için iki vaktin var, yoksa yerini başkası alır" mesajı verildi.

Körfez'de birçok etkili yazar ve gazetecinin son zamanlarda Filistinlileri 'baş belası' ve Filistin davasını 'yük' olarak gören, mültecileri ve Kudüs'ü de Allah'a havale eden yorumların artması bu gizli anlaşmaya bağlanıyor.

DİRENİŞ CEPHESİNDE DURUM KÖTÜ

Direniş cephesinde de durum kötü: Suriye krizi sırasında Şam-Tahran ekseninden çıkıp Katar ve Türkiye ile saf tutan Hamas en kötü dönemini yaşıyor. Lübnan'daki Hizbullah ise fazlasıyla Suriye'de meşgul ve bu dönemde ateşin Lübnan'a sıçramaması konusunda bir dikkat söz konusu.

TRUMP DİNİ LİDERLERİ DE DİNLEMEDİ

Filistinli Hıristiyanlar da son derece tepkili ama bu tepki caydırıcı bir etki yaratmıyor. Kudüs'ten ikisi patrik ve sekizi başpiskopos 13 dini lider, karar öncesi Trump'a mektup yazıp çözüm bulunmadan Kudüs'ü İsrail'in başkenti yapmanın onarılamaz sonuçları olacağı uyarısında bulundu. Trump bunları da dinlemedi.

TRUMP İSLAM ALEMİNİN BÖLÜNMÜŞLÜĞÜNDEN CESARET ALIYOR

Belli ki Trump, Körfez'de İran karşıtlığı ile satın aldığı uyumlu pozisyondan ve Arap-İslam aleminin bir araya gelmesi imkansız halinden cesaret alıyor.

Trump tepkilerin köpük gibi bir süre sonra sönümleneceğini düşünüyor olabilir. Fakat burası Orta Doğu; asla söylenmemesi gereken şey "Yok, bu olmaz" sözüdür. Burası bütün senaryolara açık bir coğrafya. Epey zamandan beri hakim örgüt ve liderlerden bağımsız olarak kendini gösteren bir dip dalga var. Başsız ve örgütsüz gençler ve çocuklarla köpüren bu dalganın nasıl çarpacağını öngörmek zor.

31 Ocak 2020 Cuma

'Yüzyılın Anlaşması' mı, 'Yüzyılın İhaneti' mi?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD Başkanı Trump'ın açıkladığı sözde barış planı tüm hükümleri ABD ile İsrail arasında kararlaştırılan bir metindir ve Filistinlilerin de bu “teslim anlaşması”nı bütünüyle kabul etmeleri beklenmektedir.



Amerikan ve İsrail yönetimlerinin “Yüzyılın Anlaşması” olarak lanse ettiği, gerçekte “Yüzyılın İhaneti” olarak tanımlanması gereken Filistin’in geleceğine dair plan, nihayet kamuoyuna açıklandı. Bu, gerçekte bir İsrail planı olup, Trump yönetimi bu planı hemen hemen bütünüyle onaylamış olmaktadır.
Bu “sahte” barış planının kamuoyuna açıklanması sonrasında, Amerikan yönetimi bölgede bulunan vatandaşlarını olası saldırılara karşı güçlü bir şekilde uyardı. ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, Kudüs ve Batı Şeria'da bu plana tepki olarak şiddet olaylarının meydana gelebileceği ifade edildi. Sadece bu uyarı bile “Yüzyılın Anlaşması”nın, nasıl, hiçbir hukukî ya da ahlâkî kaygı gözetmeyen, Filistin’i imha planı olduğu hususunda Amerikan yönetiminin de aslında şüphesini olmadığını ortaya koymaktadır. Öyle olmasaydı, Amerikan vatandaşları bu meşum planın Filistin tarafında yol açtığı öfke ve hayal kırıklığının sebep olabileceği muhtemel şiddete karşı herhalde bu denli güçlü bir şekilde uyarılmazdı.
“Yüzyılın Anlaşması” olarak tesmiye edilen bu Trumpesk girişime “anlaşma” demek için, herhalde (uluslararası) anlaşmaların nasıl yapıldığı hususundan habersiz olmak gerekir. Uluslararası anlaşmalar, inter alia, aralarında uyuşmazlık olan taraflar arasında karşılıklı hak ve yükümlülükler doğuran ve bir müzakere süreci sonunda nihaileştirilerek yazılı metin haline getirilen belgelerdir. Bu olayda ise, kendilerini âdeta sorgulanamaz birer Titan gibi gören ABD-İsrail ikilisi sorunun asıl muhatabı olan Filistinlilere herhangi bir söz hakkı vermiş değildir. Bu süreçte İsrail ile Filistinliler arasında herhangi bir müzakere yapılmış değildir. Aksine, ortada, tüm hükümleri ABD ile İsrail arasında kararlaştırılan bir metin ve bu “teslim anlaşması”nı bütünüyle kabul etmeleri beklenen Filistinliler vardır. 

"Uyduruk" Filistin devleti

ABD Başkanı Donald Trump’ın açıkladığı “Yüzyılın Anlaşması”, gerçekte egemen olmayan, dahası etrafı bütünüyle İsrail tarafından kuşatılmış, ordusuz ve Kudüs’ü hemen hemen bütünüyle İsrail’e terk etmiş olan bir Filistin devletinin kurulmasını öngörmektedir. Tabii, buna ‘devlet’ denirse! Üstelik bu “devlet”in kurulması, dört yıllık müzakere süreci sonunda Filistinlilerin “kendilerinden istenen şartları yerine getirmeleri halinde” mümkün olabilecektir. Başka bir deyişle, Filistinliler şayet “müzakere” sürecinde İsrail’in dayattığı tüm şartlara teslim olmaz ise, burada sözü edilen “uyduruk” devletin bile kurulmasına izin verilmeyecektir.
Bu planda öngörülen Filistin devletinin toprakları Gazze, Negev çölünde Gazze’ye yakın iki arazi parçası ve İsrail işgali altındaki Batı Yakası’nın yalnızca bir bölümünden oluşuyor. Dahası, bu devletin başkenti, birçok BM kararının öngörmüş olduğu Doğu Kudüs değil, onun bir kısım mahallelerinden müteşekkil bir yerleşim yeri olacaktır. Bu plana göre, Oslo anlaşmaları çerçevesinde Batı Yakası içinde C bölgesi olarak tanımlanmış olup, Batı Yakası’ndaki toplam arazinin yüzde 61’ine tekabül eden ve şu anda bütünüyle İsrail’in denetiminde olan toprakların yaklaşık üçte biri, İsrail tarafından ilhak edilecek. Dahası, Ürdün Vadisi de bütünüyle İsrail’e bırakılacaktır ki, burası tüm Batı Yakası’nın yaklaşık üçte birini teşkil ediyor.
Bu plana göre, başta El-Aksa Camii olmak üzere, Kudüs’teki Müslümanlara ait ibadethaneler ve kutsal mekânlar İsrail’in egemenliğinde olacaktır. Yine plan “bağımsız” Filistin devletinin kendi kara sınırları ve hava sahası üzerinde herhangi bir denetim yetkisinin olmayacağını öngörmektedir. Bu devletin başka devletlerle anlaşma yapma yetkisi de olmayacaktır. Plan, sayıları altı milyon civarında olan Filistinli mültecilerin dönüş hakkını reddetmektedir. Dahası, metnin İsrail’in “Yahudi” karakterine vurgu yapması nedeniyle, İsrail vatandaşı olan Filistinlilerin de bu topraklardaki geleceğinin tehlikeye düşürüldüğünü ileri sürmek mümkündür.
Plana göre, Gazze ile Batı Yakası arasında irtibatı sağlamak için yeraltından tünel inşa edilecektir. Tünel projesi henüz İsrail tarafınca kabul edilmiş değildir. Yine bu planın hayata geçirilme sürecinde, Hamas ve İslami Cihad gibi silahlı örgütler silahlarını bırakmak zorunda kalacaklardır. Öte yandan, kurulması öngörülen Filistin devleti için çeşitli yatırım projelerinde kullanılmak üzere 50 milyar dolarlık bir fon oluşturulacaktır ki, bunun önemli bir kısmı Körfez bölgesindeki Arap devletlerince karşılanacaktır. Nitekim bu ülkelerin büyük çoğunluğu bu meşum planın malî yükünü çekmeyi kabullenmiş görünmektedir.
Aslında Amerikan yönetimi bu planın bugüne dek İsrail ile -çoğu zaman kendi halkının tepkilerine rağmen- her türden girift ilişkiye girmeyi içine sindirmiş olan Mahmud Abbas yönetimince (bile) reddedileceğini baştan beri tahmin ediyordu. Şayet Mahmud Abbas plana “hayır” demekte ısrar ederse, o zaman muhtemelen ABD-İsrail ikilisi Filistin’e “liderlik” etmek üzere kendileriyle işbirliği yapmaya daha yatkın birisini bulma arayışına gireceklerdir.
Planın yaslandığı temel mantıksal çerçeve, İsrail’in ilhak etmek amacıyla göz koyduğu Filistin topraklarını bütünüyle bu ülkeye peşkeş çekmek; İsrail’in bir “Yahudi devleti” olarak elde etmek istediği tüm imtiyazları tanımaktır.

Uluslararası hukuk ve BM kararlarının açık ihlâli

Sözü eğip bükmeden şunu söyleyelim: “Yüzyılın Anlaşması”nın yaslandığı temel mantıksal çerçeve, İsrail’in ilhak etmek amacıyla göz koyduğu Filistin topraklarını bütünüyle bu ülkeye peşkeş çekmek; İsrail’in bir “Yahudi devleti” olarak elde etmek istediği tüm imtiyazları tanımak; buna karşılık Filistin halkının güvenilir sınırlar içinde, egemen ve sürdürülebilir bir devlet kurma ihtimalini tamamıyla ortadan kaldırmaktır. Bu acı gerçeğe rağmen, Donald Trump, “büyük” planını ifşa ettiği basın toplantısında, âdeta Filistinlilerle dalga geçercesine, bu planın “Filistinlilerin kendi bağımsız devletlerine kavuşmaları için tarihî bir fırsat olduğunu” söyleme cüretini de göstermiştir.
“Yüzyılın İhaneti” olarak isimlendirilmesi gereken bu meşum planın uluslararası hukukun ve BM kararlarının açık bir ihlâli olduğu ortadadır. Uluslararası toplumun barış ve güvenlik meseleleri konusunda bir tür “anayasası” olarak görebileceğimiz 1945 tarihli BM Kurucu Andlaşması’nın 2/4. maddesine göre, devletler uluslararası ilişkilerde askerî güce başvuramaz, askerî güç tehdidinde de bulunamaz. BM Genel Kurulunca 1970’te uzlaşma (consensus) ile kabul edilen Devletler Arasında Dostça İlişkiler Bildirisi’ne göre “askerî güç kullanım tehdidinden ya da kullanımından kaynaklanan hiçbir toprak kazanımı yasal sayılmayacaktır.” Benzer şekilde, 1974 tarihli Saldırganlığın Tanımına İlişkin Karar’da, “saldırganlıktan kaynaklanan hiçbir toprak kazanımı ya da özel imtiyazlar ‘yasal’ kabul edilmeyecektir” (5/3. madde) ifadesine yer verilmiştir. BM içinde alınan birçok karar ile Uluslararası Adalet Divanı’nın içtihatları da bu durumu teyit etmiştir. O nedenle, uluslararası hukuka göre, İsrail’in işgal ettiği -Filistinlilere ve bazı Arap ülkelerine ait- tüm topraklardan çekilmesi gerekmektedir. Buna, kuşkusuz, (Doğu) Kudüs’ü de içinde barındıran Batı Yakası dâhildir.
Bu plan, aynı zamanda, 1990’lı yıllarda uluslararası düzeyde genel bir kabul görmüş olan iki-devletli çözüm formülünün de tamamıyla terk edilmiş olduğunu âdeta gözlerimizin içine sokarcasına (bir kez daha) göstermiştir. Oslo "barış süreci", en azından bu süreci Polyannacı bir hâlet-i ruhiye içinde yorumlayan aktörlere göre, İsrail’in 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda işgal etmiş olduğu Filistin topraklarında, yani Batı Yakası (Doğu Kudüs dâhil) ve Gazze’de, bağımsız bir Filistin devletinin kurulması ile nihayete erecekti. Hem BM hem de uluslararası toplumun önemli bir bölümü, kurulacak Filistin devletinin başkentinin Doğu Kudüs olacağı beklentisi içindeydi. Trump ve Netanyahu ikilisinin açıkladığı “Yüzyılın İhaneti” ise, Kudüs’ü tümüyle İsrail’e bırakmaktadır.
Bu meşum planda öngörülen Filistin devleti aslında devletten başka her şeye benzemektedir. Bir kez, bu devletin sahip olacağı topraklar kantonlardan oluşmaktadır. Yani, ortada bir ülkesel süreklilik yoktur. İkincisi, Batı Yakası’nda Filistinlilere bırakılan topraklar, tamamıyla İsrail tarafından çevrelenecektir. Üçüncüsü, bu, ordusuz bir devlet, askersizleştirilmiş bir ülke olacaktır. Dördüncüsü, kara sınırları üzerinde bile denetim hakkı olmayan, kendi hava sahası üzerinde denetim hakkından yoksun bırakılmış bir devlet olacaktır. Beşincisi, bu devletin uluslararası anlaşma yapma yetkisi olmayacaktır. Filistin devletinin ülkesini oluşturan birbirinden kopuk kantonlar bu plana göre tüneller ve köprülerle birleştirilecektir. Doğrusu, bu “proce”den haberdar olsaydı, herhalde “Zihni Sinir” bile kahkahalarla gülmekten kendini alamazdı!
 “Arap” olan Filistin halkının yine “Arap parası” ile “siyasî bir varlık olarak” yok edilmeye çalışılması, kuşku yok ki, Körfez bölgesindeki Arap yönetimlerinin “utanç” hanesine yazılacak affedilmez bir cürüm olacaktır.

Körfez yönetimlerinin utanç verici tutumu

Filistin’i ilanihaye yok etmek isteyen bu ihanet planının hayata geçirilmesi için, başta Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri olmak üzere, birçok Arap ülkesi Filistin halkına ‘rüşvet’ olarak önerilen parasal desteği ödemeyi yükümlenerek, bu büyük ihanetin fâillerinin işbirlikçisi haline gelmişlerdir. “Arap” olan Filistin halkının yine “Arap parası” ile “siyasî bir varlık olarak” yok edilmeye çalışılması, kuşku yok ki, Körfez bölgesindeki Arap yönetimlerinin “utanç” hanesine yazılacak affedilmez bir cürüm olacaktır. Bu yönetimlerin bu cürmün altından kalkıp kalkamayacağı önemli bir soru işaretidir. Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt ise, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, bu plana açıkça karşı çıkmak yerine, topu Filistinlilere atmıştır. Hem darbeci Sisi yönetimindeki Mısır hem de ABD-İsrail ikilisinin bu meşum senaryosundaki “para musluğu” rolünü daha küçük bazı Körfez ülkeleriyle birlikte kendisine yakıştıran Suudi Arabistan, -muhtemelen kapalı kapılar ardında- Filistin liderliğini bu teslim planına “ikna” etmeyi vazife edinmiş görünmektedir. Bütün bunlara karşılık, başta Türkiye ve İran olmak üzere, Müslüman ülkelerin büyük çoğunluğunun bu teslim planına karşı çıktığını/çıkacağını ifade etmek mümkündür.
Mevcut durumda Filistin’e somut bir destek vermeksizin sadece söylem düzeyinde İsrail’i ve ABD’yi kınamak ya da müzakere yoluyla erişilecek iki-devletli çözüm formülünü tekrarlamak, sadece ve sadece bariz bir samimiyetsizliğin ve Filistinlileri kendi makûs talihlerine terk etmişliğin bir işareti sayılabilir.
Filistin’in ve Filistinlilerin dostları olarak bu ihanet planının arkasında hangi güçlerin olduğu hususunda sabah akşam nefesimizi tüketmektense, Filistin topraklarının sömürgeci-yerleşimci bir devlet olarak İsrail’den nasıl kurtarılabileceği hususuna kafa yormamız herhalde daha isabetli olacaktır. Dahası, Filistin sorununun diplomatik müzakere masasında çözülebileceği zannıyla iki-devletli çözüm mantrasını tekrar etmenin de, bundan böyle Filistinlilere hiçbir faydası olmayacaktır. Ne İsrail’in ne de ABD’nin bu türden çağrılara kulak asmayacağı âşikârdır. Üstelik 1993’te başlayan Oslo müzakere süreci çerçevesinde İsrail ile Filistin arasında imzalanan anlaşmalara İsrail'in uymadığı herkesin mâlûmudur. Bu durum ortadayken, Filistin’e somut bir destek vermeksizin sadece söylem düzeyinde İsrail’i ve ABD’yi kınamak ya da müzakere yoluyla erişilecek iki-devletli çözüm formülünü tekrarlamak, sadece ve sadece bariz bir samimiyetsizliğin ve Filistinlileri kendi makûs talihlerine terk etmişliğin bir işareti sayılabilir.
Filistin sorununa âşinâ olanların bilmeleri beklenebilecek bir gerçek vardır ki, o da, bu sorunu çözmek için küresel sistem içinde bugün öne çıkmış olan hiçbir güçlü devletin elini taşın altına sokmayacağıdır. Nitekim Yüzyılın İhaneti’ne Avrupa kıtasından, Rusya, Çin ve Hindistan’dan gelen tepkiler, bunların plana açıkça karşı çıkmaktan uzak durduğunu gösteriyor.
Bilindiği üzere, I. Dünya Savaşı sonrasında dünyanın değişik coğrafyalarındaki Müslüman toplumların kahir ekseriyeti sömürgeciliğin ve emperyalizmin kıskacı altına alınmıştı. Belki yüz yıldır bu toplumların ortak iradelerine ket vurmak için, başta, önce Britanya İmparatorluğu, ardından ABD olmak üzere, küresel tahakküm düzeninin önde gelen aktörleri İslam dünyasının yarı-bağımlılığını devam ettirmek için bu coğrafyaya yönelik pek çok doğrudan ya da dolaylı müdahalede bulunmuşlardır. 11 Eylül (2001) sonrasına sözüm ona “Teröre Karşı Savaş” söylemi altında bu emperyalist ve yeni-sömürgeci kıskaç âdeta İslam dünyasını bir bütün olarak “teslim almaya” yönelmiştir. Filistin sorununun geldiği noktayı bu parantezin dışında okumak, ne sorunun vahametinin anlaşılmasına ne de Filistin sorununa palyatif olmayan bir çözüm getirilmesine katkı sunabilir. Filistin sorununa âşinâ olanların bilmeleri beklenebilecek bir gerçek vardır ki, o da, bu sorunu çözmek için küresel sistem içinde bugün öne çıkmış olan hiçbir güçlü devletin elini taşın altına sokmayacağıdır. Nitekim Yüzyılın İhaneti’ne Avrupa kıtasından, Rusya, Çin ve Hindistan’dan gelen tepkiler, bunların plana açıkça karşı çıkmaktan uzak durduğunu gösteriyor. Hatta birçoğu bu meşum planı “incelemeye değer gördüklerini” belirttiler. Bunların hiçbirisinin Filistinlilerin “haklı davası”nı destekleme adına, ABD, İsrail ya da güçlü Siyonist yapılarla ters düşmek istemediği iyi bilinmektedir. Üstelik önde gelen devletlerin hemen hepsinin bu aktörlerle -ABD, İsrail ve Siyonist yapılar- oldukça girift ilişkileri vardır; dahası, bunlar, İslam dünyasının güçlü bir blok olarak temayüz etmesini, kendi iktisadî ve jeopolitik çıkar ve stratejileri açısından oldukça “sakıncalı” görmektedir. O nedenle Filistin sorununu Müslüman aktörlerden başkasının çözebileceğini düşünmek safdillik olur.
İslam dünyası özgürleştikçe Filistin de İsrail’e karşı yeni mevziler kazanacak, Filistin’de kazanılacak yeni mevziler İslam dünyasına hem İsrail’e karşı hem de diğer “yıkıcı” uluslararası güçlere karşı yeni hamleler yapması için gerekli özgüveni ve hareket kabiliyetini verecektir.

Mücadelenin yol haritası

İslam dünyasındaki sorunların “anası” olan Filistin trajedisinin çözüm çerçevesini üçlü bir bağlam içinde görmek gerekir. Bu üçlü bağlamı şöylece tasnif etmek mümkündür: birincisi, Osmanlı Devleti’nin bölgeden çekilmesi sonrasında Filistin’in İngiliz manda yönetiminin gözetimi altında Yahudilerce sömürgeleştirilmesi; ikincisi, I. Dünya Savaşı sonrasında manda rejimlerinin kurulmasıyla başlayan süreçte Arap dünyasının yarı-sömürge durumuna düşürülmesi ve bugün de bu durumun fiilen devam etmesi; üçüncüsü, İslam dünyasının bir bütün olarak kendi ayağı üzerinde durmasının emperyalist güçlerin doğrudan ve dolaylı askerî ve siyasî müdahaleleri yoluyla engellenmesi. O nedenle, şu iddiayı ileri sürmek herhalde abartı sayılmamalıdır: “Filistin’in kurtuluşu” ve “İslam dünyasının kurtuluşu” birbiri ile yakından ilişkilidir ve bundan da ötesi karşılıklı bir bağımlılık ilişkisi içindedir. İslam dünyası özgürleştikçe Filistin de İsrail’e karşı yeni mevziler kazanacak, Filistin’de kazanılacak yeni mevziler İslam dünyasına hem İsrail’e karşı hem de diğer “yıkıcı” uluslararası güçlere karşı yeni hamleler yapması için gerekli özgüveni ve hareket kabiliyetini verecektir. İslam dünyasının tarihi uyanışının ve ayağa kalkışının en önemli karinesi, Filistin halkının Siyonist sömürgeciliğe karşı mücadelesinin hedefine ulaşması olacaktır. O halde, açıktır ki, “Filistin’in kurtuluşu” aynı zamanda “İslam dünyasının kurtuluşu” olacaktır.
Yukarıda sözü edilen üç düzlemdeki kurtuluş mücadelesi (Filistinliler, Arap dünyası, İslam dünyası) Trump’ın ihanet planına karşı izlenmesi gereken strateji konusunda bize bir yol haritası sunmaktadır. Sorunun çözümü hususunda bugünün “Düvel-i Muazzama”sından pek bir şey beklememek gerektiği aşikâr olduğuna göre, Yüzyılın İhaneti’ne karşı hem Filistinlilerin, hem Arap dünyasının, hem de daha genel olarak İslam dünyasının şu kapsamlı eylem planını vakit geçirmeden hayata geçirmesi gerekir: birincisi, Filistinlilerin aralarındaki siyasî bölünmüşlüğe son vererek İsrail’e karşı uzun soluklu bir direniş başlatması elzemdir; ikincisi, Arap Birliği’nin geçmişte İsrail'e karşı almış olduğu ambargo kararını bundan böyle sıkı bir şekilde uygulaması gerekir; üçüncüsü, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın İsrail’e karşı topyekûn ambargo kararı alması gerekir; dördüncüsü, Müslüman ülkelerin, “Barış İçin Birleşme” kararı çerçevesinde BM Genel Kurulu’nda İsrail’e karşı –kuşkusuz ‘tavsiye’ niteliğinde- kapsamlı bir ambargo kararı alınması için uzun soluklu bir diplomatik mücadele başlatması gerekir; son olarak, Müslüman ülkelerin Filistinlilere İsrail'e karşı mücadelelerinde bundan böyle gereken desteği vermelidir.
Filistin’in ve bilhassa Kudüs’ün esareti İslam dünyasının ortak acısı ve davasıdır. Kudüs’teki El-Aksa Camii Müslümanların ilk kıblesidir. “Etrafı mübarek kılınmış olan” Kudüs, Hazreti Peygamber’in miractaki ilk durağı olmuştur. Kudüs ve Filistin’e olan bağlılık ve muhabbet Müslüman kimliğinin aslî bir unsurudur ve dahası bu belde hem dinî, hem siyasî, hem de jeopolitik olarak Âlem-i İslam için bir hayat memat meselesidir. O nedenle, İslam dünyasına mensup aktörlerin -en başta devletlerin ve uluslararası örgütlerin- iş bu noktaya geldikten sonra hâlâ “ipe un sermeye” devam etmesi, söz gelimi, Yüzyılın İhaneti’ni sadece kuru bir “kınama” ile geçiştirmesi, Filistin’e ihanetler silsilesinin tabutuna çakılmış son çivi olacaktır. İslam dünyasının bugün vakit geçirmeden elini taşın altına sokması ve harekete geçmesi gerekiyor. Şayet bundan sonra da işler “eski tas eski hamam” olursa, muhtemelen, bir zaman sonra ortada konuşulacak bir Filistin Sorunu bile olmayacaktır.


8 Aralık 2017 Cuma

Neden şimdi Kudüs?

Tamer Ashraf
11 Aralık 1917’de, Kudüs’ü işgal eden İngiliz General Allenby’nin Haçlı seferlerinin artık sona erdiğini söylediği rivayet edilir. Ortadoğu’da zaten her şey toz dumanken, Arapçanın Şam lehçesiyle ifade edersek “fevkanîn tahtanîn”, yani altüst olduğu bir kaos ortamındayken, Trump’ın Doğu Kudüs’ü de içine alacak şekilde İsrail’in başkenti olarak kabul ve ilanının, bir atom bombası etkisi yaratarak bölgenin kıyameti olabilecek, belki de Ortadoğu’da “büyük patlama”ya yol açacak bu açıklamanın, 1917 işgalinden tam yüz yıl sonra yapılması bir sembolizm içeriyor mu? Buna 2 Kasım 1917 tarihli Balfour Deklerasyonunu’nun yüzüncü yıl dönümü ve 1967 Altıgün Savaşı sonucunda Doğu Kudüs’ün işgalinin 50. yıl dönümü sembolizmlerini de ilave edebiliriz. En azından Trump’ın bu sembolizmi idrak edebilecek rafine bir şahsiyet olmadığı hususunda hepimizin ittifak ettiği kesin gibi. Peki, öyleyse ne oldu da ABD başkanı bu günlerde böyle bir karar aldı?
Şayet sembolizm çok inandırıcı gelmiyorsa, Trump’ın seçim çalışmaları esnasında Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyacağını vadettiğini söyleyerek bu soruyu cevaplayabilirsiniz. Ama bu yanıt da “neden şimdi” sorusuna tatmin edici bir karşılık değil gibi.
Ne yüzüncü yıl sembolizminin ne de Trump’ın bu konuda söz vermiş olmasının, Kudüs’ün bugünlerde başkent olarak tanınması için yeterli sebep olmadığını düşünüyorsanız, cevabı daha derinlerde, son yıllarda Ortadoğu’da meydana gelen değişikliklerde aramamız gerekecek. Ortadoğu’ya bir bahar meltemi getiremeyen “Arap Baharı”nın, bölge sosyolojisinde mevcut canlı etnik ve mezhebi toplumsal fay hatlarını, bir daha onarılamayacak şekilde ayrıştıran bir depreme dönüştüğü çok açık. Şüphesiz bölge bundan sonra asla eskisi gibi olmayacak. Ancak bu kaostan sonra da şöyle veya böyle bir düzen kurulacak. ABD başkanının son Kudüs hamlesi ise bu kırık fay hatlarını darmadağın ederek kendi çevresinde yeni bir uydular düzeni yaratmaya yönelik bir çaba gibi duruyor. Ama tıpkı Barzani’nin referandum kumarında olduğu gibi, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma ihtimali, daha açık tabirle tüm Arap ve İslam dünyasını kaybetme riskini de içeriyor.
ABD Kongresi 1995 yılında aldığı bir kararla ABD büyükelçiliğinin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınmasını onaylasa da, ABD başkanları, durumun nezâketine binaen, altı aylık periyodlar halinde bu kararı erteliyorlardı. Peki, bugün ne oldu da ABD bu karardan tam 22 yıl sonra böyle bir işe kalkıştı?
ABD’nin özel olarak Suriye ve Irak’ta, genel olarak Ortadoğu’daki stratejik hataları, en nihayetinde Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyarak bölgede yapmış olduğu vahim hatalar zincirine bir yenisini eklemesiyle sonuçlanmakta. Terörizm ve radikallikle savaş adı altında Irak, Suriye ve Yemen gibi ülkelerdeki devlet sistemlerinin çökertilerek fiilen bu ülkelerin bölünmesi, en çok ABD’nin bölgedeki rakipleri olan Rusya ve İran’a yaradı. Rusya Suriye’deki etkisini pekiştirip neredeyse batı Suriye’yi fiilen manda yönetimine dönüştürdü. İran ise Irak ve Suriye’de nüfuz kazanarak Lübnan ve Hizbullah vasıtasıyla karadan İsrail’e ulaşma imkanını yakaladığı gibi, Yemen ve Bahreyn gibi ülkeler yoluyla ABD’nin körfezdeki müttefiklerini muhasara ederek tehdit eder hâle gelmiş durumda. ABD, müttefiki ve stratejik ortağı Türkiye’yi Suriye meselesinde terk ettiği gibi, ülke için tehdit oluşturan PKK, PYD/YPG ve FETÖ gibi örgütlere destek vermek suretiyle bölgedeki en önemli müttefikini Rusya ve İran ile işbirliği yapmak zorunda bırakmış durumda. Buna bir de Körfez’de Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından sıkıştırılan Katar’ı ekleyelim.
ABD, Ortadoğu’daki hatalı politikaları sonucunda oluşan Türkiye, Rusya, İran ve Katar bloğuna karşı, kendi liderliğinde Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri ile Mısır ve İsrail’den müteşekkil bir blok oluşturmuş durumda. DEAŞ’ın alan hakimiyetinin bitmekte olduğu esnada atılan bu adım, Trump öncülüğünde ABD, Muhammed bin Selman öncülüğünde Suudi Arabistan (ve Körfez) ile İsrail arasında son dönemde ortaya çıkmaya başlayan mutabakatın bir ürünüymüş gibi görünüyor. Zira İran’ın son zamanlarda bölgede ele geçirdiği nüfuz en çok İsrail, Suudi Arabistan ve dolayısıyla ABD’yi tehdit ediyor.
Hem Hariri’nin Riyad’da istifaya zorlanması hem de Mahmud Abbas’ın Filistin yönetimi adına kabul edilmesi, imkansız şartlar ihtiva eden bir barış anlaşmasına zorlanması da bu mutabakatla açıklanabilir. Zira Abbas da son günlerde Doğu Kudüs yerine şehrin hemen güney doğusundaki Ebû Dîs kasabasını Filistin’in başkenti olarak kabul etmeye zorlandı. Sina’dan bir kısım toprağın Filistin yönetimine (muhtemelen tazminat olarak) verilmesiyle Mısır’ın da bu bloğun oluşmasında katkısının olması istendi. Mısır’ın çok yakın bir zamanda Kızıldeniz’deki iki stratejik adayı Suudi Arabistan’a vermesini de bu mutabakat çerçevesinde değerlendirelim. Muhtemelen Sisi de bu mutabakat sayesinde mali yardım ve siyasi destek almak suretiyle iktidarını pekiştirmek istemiştir.
Ancak evdeki bu hesap her zaman Ortadoğu çarşısına uymayabilir. Trump Kudüs’ü İsrail Başkenti olarak tanıyarak satrançtaki hamlesini yapmış durumda. Şüphesiz başta Türkiye olmak üzere Ürdün ve İslam dünyasından pek çok ülke bu karara büyük tepki gösterecek. Ama burada esas belirleyici olan Mısır ve Suudi Arabistan (Körfez) halklarının ve yönetimlerinin tutumları olacak. Mısır ve Suudi Arabistan halkları büyük bir tepki gösterirse, yönetimlerin buna karşı reaksiyonu Ortadoğu’da bütün düzeni değiştirebilir...
Son söz: Kudüs’e barış gelmeden Ortadoğu’ya barış gelmez.


Filistin toprakları üzerinde İsrail devletinin kurulmasına zemin hazırlayan "Balfour Deklarasyonu"nun üzerinden 100 yıl geçti.

Dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour, Siyonist hareketin önemli isimlerinden Baron Walter Rothschild'e 100 yıl önce bugün (2 Kasım 1917) yazdığı mektupta Filistin topraklarında Yahudilere bir "vatan" kurulmasını vadediyordu.
"Halksız vatana, vatansız halkı yerleştirme" söylemiyle yapılan kampanyalar çerçevesinde yazılan mektubun ardından tarihi Filistin topraklarına büyük bir Yahudi göçü başlatıldı.

Önce Mekke Şerifi Hüseyin bin Ali'ye Arap Krallığı'nı vadeden, ardından Sykes-Picot Antlaşması'yla Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarını Fransa ile paylaşan İngiltere, manda yönetimi öncesi süreçte işgal altında tuttuğu tarihi Filistin topraklarında bir İsrail devletinin kurulmasına uzanan yolu hazırlamış oldu.
Balfour'un 100 yıl önce yazdığı mektup ve ardından sürdürdüğü manda yönetimi ile Filistin topraklarını Yahudilere "vatan" kılan ve devlet kurmalarına yol açan İngiltere, 2012'deki Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde Filistin'in devlet olarak tanınmasına ilişkin oylamada ise çekimser oy kullanmıştı.
"İsrail devletinin kurulmasında sahip oldukları rolden dolayı gurur duyduklarını ve Balfour Deklarasyonu'nun 100'üncü yıl dönümünü gururla kutlayacaklarını" söyleyen İngiltere Başbakanı Theresa May'in ülkesi ise 100 yıl önce Filistin halkını yok sayarak 1948'de Filistin topraklarında İsrail devletinin kurulmasına zemin hazırladı.

Balfour Deklarasyonu nelere yol açtı?

İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour'un Birinci Dünya Savaşı'nın üçüncü yılında Siyonist hareketin önde gelen figürlerinden Rothschild'e hitaben yazdığı "Filistin topraklarında Yahudiler için bir vatan vadeden" mektup, tarihe "Balfour Deklarasyonu" olarak geçti. Deklarasyon, İsrail devletinin kurulmasına giden süreçte en önemli kilometre taşı olarak görülüyor.
Rothschild ve Balfour arasında karşılıklı yazışmalar sonunda hazırlanan deklarasyon, İngiltere'nin savaşa yeni dahil olan ABD'de güçlü olduğuna inandığı Yahudi diasporasını etkilemeyi amaçlıyordu.
"Saygıdeğer Lord Rotschild, Majestelerinin Hükümeti adına kabineye sunulan ve kabul edilen Yahudi Siyonist isteklerini sempati ile karşılayan müteakip deklarasyonu iletmekten memnuniyet duyarım." sözleriyle başlayan Balfour'un mektubu şöyle devam ediyordu:
"Majestelerinin Hükümeti, Filistin'de Museviler için bir milli yurt kurulmasını uygun karşılamaktadır ve bu hedefin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elinden geleni yapacaktır. Filistin'deki mevcut Musevi olmayan toplumların sivil ve dini hakları ile başka ülkelerde yaşayan Musevilerin sahip oldukları hak ve politik statülerine zarar verecek hiçbir şeyin yapılmayacağı açıkça anlaşılmalıdır."
Balfour'un, "Bu deklarasyonu Siyonist Federasyonu'nun bilgisine sunmanızdan memnuniyet duyacağım." sözleriyle son verdiği mektup, daha sonra İtalya, Fransa ve ABD'nin de desteğini almıştı.

Filistin topraklarına Yahudi göçü arttı

Mektubun yazıldığı 2 Kasım 1917 tarihinden bir hafta sonra basınla paylaşılan Balfour Deklarasyonu'na savaş sonunda Osmanlı Devleti'nin imzaladığı Sevr Anlaşması'nda yer verildi. Milletler Cemiyeti'nde 1922 yılında kabul edilen Filistin topraklarındaki İngiliz manda yönetiminin temelini de bu deklarasyon oluşturdu.
Balfour Deklarasyonu sonrasında İngiliz mandası altındaki Filistin'e 1920-1940 arası dönemde Yahudi göçü hız kazandı ve son olarak Avrupa'da İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilere yönelik Nazilerin gerçekleştirdiği soykırım sebebiyle göç oranı giderek arttı.
Bu süreçte Filistinliler, topraklarındaki Yahudi nüfusun artışına karşı çıkmaya çalıştı. Ancak İngilizlerin manda yönetimini sonlandırarak Filistin'den çekilmesinin ardından, 1948 yılında Filistinlilerin Nekbe (Büyük Felaket) diye andığı İsrail devletinin kuruluşu gerçekleşti.
İngiltere Filistin'den çekildikten sonra İsrail devletinin kurulmasıyla işgal süreci daha da yoğunlaştı, yüz binlerce Filistinli yurtlarından sürüldü, büyük can ve mal kayıpları yaşandı.
Balfour'un öncülük ettiği süreçte tarihi Filistin toprakları üzerinde kurulan İsrail devleti, yarısından fazlasını zorunlu göçe maruz bıraktığı Filistinlilerin halihazırda yaşadığı bölgelere hâlâ "halksız vatan" muamelesi yapıyor.
Balfour Deklarasyonu'nun 100'üncü yılında Filistinli mülteciler
Balfour Deklarasyonu'nun üzerinden bir asır geçmesine rağmen etkileri Filistinlilerin hayatında hâlâ hissediliyor.

Balfour Deklarasyonu sonrasında İsrail'in kurulması ile 1948'den itibaren topraklarını geride bırakarak göç etmek zorunda kalan ve bugün "Filistinli mülteciler" olarak tanımlanan kitle olaydan en fazla etkilenen kesim oldu.
Dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour, 2 Kasım 1917'de siyonist kampanyanın önemli figürlerinden Lord Walter Rothschild'e yazdığı mektupla ilan ettiği bildiri, İsrail devletinin kurulmasına giden süreçte en önemli kilometre taşı olarak görülüyor.
Silahlı Siyonist çeteler, 1948'de Filistin'deki tarihi köylerden ve şehirlerden yaklaşık 957 bin Filistinliyi zorla göç ettirdikten sonra aynı yıl 14 Mayıs günü İsrail'in kuruluşunu ilan etti.
Geçen asrın ortalarında başlayan binlerce Filistinlinin topraklarından edilmesi faciası halen durmadı. Birçok Filistinli zorlu şartlarda yaklaşık 69 yıldır kamplarda yaşamaya devam ediyor.
Filistin nüfusunun yaklaşık yarısı mülteci durumunda
Bugün ise Filistin İstatistik Merkezine göre, Filistinli mültecilerin sayısı 5 milyon 900 bine ulaşmış durumda, Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım Kuruluşu (UNRWA) ise bu rakamın 5 milyon 300 bine yaklaştığını belirtiyor.
Filistinlilerin toplam nüfusu 12 milyon 400 bine tekabül ediyor, mülteciler ise bu rakamın neredeyse yarısını oluşturuyor.
Filistinlilerin yaşadığı BM tarafından yaptırılan kampların alanı ise nüfusun artmasına rağmen aynı kalıyor.
İsrail'in 2006'dan bu yana Gazze'de uyguladığı ambargo sebebiyle Gazze'deki mülteciler, insani krizle karşı karşıya kalırken BM'ye göre Gazze'deki nüfusun yüzde 80'i fakirlik ve işsizlik sebebiyle yaşamak için uluslararası yardıma muhtaç durumda.
Kamplardaki en büyük sıkıntı yoksulluk
Batı Şeria'daki Avrupa-Akdeniz Gözlemevi Müdürü Maha el-Hüseyni, Filistinli mültecilerin kamplardaki sıkı kısıtlamalardan dolayı yoksulluk ve işsizlikle boğuştuğunu söyledi.
Hüseyni "İsrail güçleri, Batı Şeria'daki Filistinli mültecilere karşı idari cezalar ve fiziksel şiddet gibi tehlikeli ihlallerde bulunuyor." dedi.
Lübnan'daki kamplarda yaşayan Filistinlilerin ise çok kötü koşullarda yaşadığını ifade eden Hüseyni, "Lübnan'daki kamplarda bulunan nüfusun yüzde 80'i, hükümetin mültecilerin çalışmaları konusundaki yasal kısıtlamalarından dolayı yoksulluk sınırının altında." diye konuştu.


13 Eylül 2020 Pazar

Filistin'e sırt çeviren Arap Birliği varlık sebebini geçersiz kılıyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Arap Birliği, İİT ve KİK gibi kuruluşların şekillenmesinde belirleyici rolü olan Filistin meselesi, bazı statükocu Arap devletlerinin İsrail ile ittifak yolunu seçmesiyle fonksiyonunu tamamen kaybetti.

Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)-İsrail arasında Ağustos ayında imzalanan normalleşme anlaşması ve sonrasında yaşanan gelişmeler, Arap dünyasında siyasi/ekonomik/askeri birlik düşüncesinin anlamını yitirdiğini ortaya koyarak Orta Doğu siyasi tarihinde önemli bir kırılmayı gün yüzüne çıkardı. Çünkü bu anlaşmayla Orta Doğu siyasi tarihinde Araplar arasındaki birlik fikrinin en önemli motivasyonu olan Filistin meselesi, bazı statükocu Arap devletleri nezdinde, bu fonksiyonunu tamamen kaybetti. Aslında statükocu Arap devletlerinin son dönemde İsrail’le perde gerisinden yürüttüğü normalleşme süreçleri, Filistin meselesinin Arap siyasi elitleri nezdinde azalan önemini göstermekteydi. Fakat BAE-İsrail normalleşme anlaşmasıyla bu malumun ilamı gerçekleşmiş oldu.


Filistin meselesinin Arap ülkeleri nezdindeki yeni konumunu en iyi ifade eden olay geçtiğimiz hafta Filistin yönetiminin normalleşme anlaşmasını reddetme gündemiyle Arap Birliği’ni toplantıya çağırmasıyla ortaya çıktı. Bahreyn’in bu toplantı girişimini engellemesi ve Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt’ın, “Arap ülkeleri arasındaki bölünmelerden kaçınmak için Filistin’in toplantı talebinin ertelenmesini” istemesi, kurulduğu günden bugüne Filistin meselesinde kayıtsız şartsız Filistinlilere destek veren birliğin bu politikasının geçerliliğinin ortadan kalktığını gösterdi. Filistin yönetiminin çağrısıyla hafta başında gecikmeli olarak toplanan Arap Birliği’nin, normalleşme anlaşmasının kınanması önerisini reddederek önümüzdeki dönemde İsrail’le normalleşme eğiliminde olan üye ülkeleri cesaretlendirmesi de Filistin meselesinde birliğin politika değişikliğinin başka bir işareti. Yine Arap dünyasının önemli bir örgütü olan Körfez İşbirliği Konseyi’nin (KİK) Genel Sekreteri Nayif el-Hacraf’ın Pazartesi günü düzenlediği basın toplantısında Filistin yönetiminin, normalleşme anlaşmasına yönelik tepkilerini provokatif olarak nitelemesi ve Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı bu açıklamalardan dolayı özür dilemeye çağırması da Filistin meselesi ve Arap dünyasındaki birlik hususunda yukarıda işaret edilen kanaati besliyor.
Bbölgesel meseleler karşısında Arap Birliği içerisinde yaşanan çatlaklara yakından baktığımızda da siyasi elitler arasında Arap dünyasındaki birlik fikrinin ne kadar zayıfladığını görebiliriz. 2017 yılında Katar’a yönelik başlatılan ambargo, İsrail’in bir Arap Birliği üyesi olan Suriye’ye ait olan Golan tepelerini ilhak etmesi ve Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak ilan edilmesi konusunda Arap Birliği ve birliğe üye ülkeler ortak ve güçlü bir tavır ortaya koyamadı. Hatta Kudüs’ün statüsünün görüşüleceği İİT’nin 2017 yılındaki İstanbul zirvesine Suudiler alt düzeyde bir katılım göstererek bu konuda hayret uyandıracak bir duyarsızlık sergilediler. Yine bazı Arap ülkelerinin kendisi de bir Arap Birliği üyesi olan Katar’a karşı uyguladıkları ambargo ve yaptırımların bir benzerini işgalci İsrail’e uygulamaktan imtina etmesi Araplar arasındaki birliğin ne kadar imkânsız olduğunun bir göstergesi oldu. 

Arap dünyasında birlik fikrinin en önemli motivasyonu: Filistin Meselesi

Çoğu II. Dünya Savaşı sonrasında bağımsızlığına kavuşan Arap devletleri için en önemli tehdit, Batılı sömürge yönetimleri desteğinde Filistin’de bir Yahudi devleti oluşturma fikri oldu. Kurulduğu 1948’den günümüze Siyonist İsrail’in işgalci ve saldırgan politikaları Arap siyasi elitleri nezdinde bu tehdit algısını sürekli canlı tuttu. İsrail’in bölgede takip ettiği bu politika sadece Arap devlet adamlarını endişelendirmedi, Arap kamuoyunda da ciddi bir öfkeye neden oldu. 1948 ve 1967 savaşları sonucu toprakları işgal edilen ve ülkelerinden sürülerek Suriye, Ürdün, Irak ve Mısır gibi ülkelere iltica eden yüzbinlerce Filistinli, Arap kamuoyunun bu bilincini takviye etti.
İsrail’in işgalci ve saldırgan tutumunun, Arap birliği rüyasının, yakın geçmişte Arapların içine düştüğü durum karşısında hayal kırıklığına uğrayan milyonlarca kişi tarafından paylaşılan bir olgu haline gelmesinde önemli bir katkısı olmuştur. Böylece hem siyasi elitlerin hem de Arap kamuoyunun İsrail karşıtı duyguları Filistin meselesini, Araplar arasında birlik fikrinin en önemli motivasyonu haline getirdi. 1945 yılında kurulan Arap Birliği, 1969 yılında kurulan İslam Konferansı Örgütü (yeni ismiyle İslam İşbiriği Teşkilatı-İİT) gibi Arap ve İslam dünyasının çatı örgütleri Filistin meselesini merkeze alan bu siyasi ve toplumsal vizyonun birer ürünüydü. Örneğin İİT, Müslümanların üçüncü mukaddes mabedi olan ve İsrail işgali altındaki Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’nın, 21 Ağustos 1969 tarihinde Avustralyalı radikal bir Yahudi tarafından kundaklanması sonrasında İslam dünyasında uyanan tepkiler üzerine, 1969 tarihlerinde Rabat’ta ilk kez düzenlenen İslam Zirve Konferansı’nda alınan bir kararla kurulmuştu. Aslen bölgesel ekonomik, siyasal ve kültürel işbirliği için 1945 yılında kurulan ve merkezi Kahire olan Arap Birliği örgütü ise, kısa zamanda üye Arap devletlerinin Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasına yönelik hoşnutsuzluklarını ifade ettikleri bir foruma dönüşmüştü. Bu tarihten sonra da Filistin meselesi birliğin en önemli varlık gayesi, Arap Birliği ve birliğe üye devletler de Filistin meselesinin bölgesel ve küresel düzlemde en önemli savunucusu haline geldi.
Birlik fikrinin bölge genelindeki siyasi elitler ve Arap halkları nezdindeki popülaritesi Arap Birliği ve İİT’nin dışında çok sayıda birleşme projesini de açığa çıkardı. Bunlardan en önemli ikisi eski Mısır Cumhurbaşkanı Nasır’ın “pan-Arabizm” (sosyalist Arap milliyetçiliği) fikriyle eski Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın İslami dayanışmayı merkeze alan “İslami blok” projesidir. Her iki isim de Arap ve İslam davalarının temelini teşkil eden Filistin meselesine kalıcı bir çözüm bularak ülkesini Arap ve İslam dünyasını kendi liderliği etrafında birleştirmeye çalışmıştır.
1950’li yıllardan 1970’li yıllara kadar pan-Arabizm ideolojisinin liderliğini yapan Mısır Cumhurbaşkanı Nasır’ın temel motivasyonu Araplar arasında askeri kapasite açısından İsrail’i dengeleyecek bir birlik oluşturmak oldu. Nasır’ın anti-emperyalist söylemi önemli oranda Filistin’i işgalcilerin elinden kurtarma vaadi içeriyordu. Filistin’in işgalden kurtulmasının tek yolunun İsrail’in savaş alanında yenilmesiyle olacağı ve İsrail’e karşı askeri bir zaferin ancak Arapların birleşmesiyle mümkün olacağı gerçeği pan-Arabizm’i bölge halkları arasında da cazip bir ideoloji haline getirdi. Nasır’ın pan-Arabizm fikri Suriye ve Mısır arasında 1958 yılında Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin (BAC) kurulmasıyla önemli bir başarı şansı yakaladı, fakat BAC’ın 1961 yılında Suriye’de yaşanan askeri darbeyle son bulması bu girişimi akamete uğrattı.
1964 yılında Suud tahtına çıkan Faysal bin Abdülaziz’in dış politikada yaptığı en önemli değişiklik pan-İslamizmin resmi devlet politikası haline dönüşmesi oldu. Nasır’ın sosyalist Arap milliyetçiliği yerine tüm Müslümanların birliğine dayanan İslam Ümmeti söylemi Faysal’ın dış politikasının anahtar kavramı oldu. Kral Faysal, tahta oturmasını takip eden yılda, dokuz Müslüman ülkeyi ziyaret ederek Nasır’ın sosyalist pan-Arabizm fikrine karşı Müslüman ülkeler arasında teşekkül edecek İslami bir blok oluşturma fikrine taraftar bulmaya çalıştı. Faysal’ın temel iddiası Suudilerin, yönetiminde baskın olduğu “muhafazakâr İslami blok” hem bölgesel meselelerde (Filistin meselesi) hem de küresel meselelerde Suudilerin elini güçlendirecek etkili bir araç olacaktı.
Filistin meselesinin Arap ülkeleri nezdindeki yeni konumunu en iyi ifade eden olay geçtiğimiz hafta Filistin yönetiminin normalleşme anlaşmasını reddetme gündemiyle Arap Birliği’ni toplantıya çağırmasıyla ortaya çıktı. Bahreyn’in bu toplantı girişimini engellemesi ve Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmed Ebu Gayt’ın, “Arap ülkeleri arasındaki bölünmelerden kaçınmak için Filistin’in toplantı talebinin ertelenmesini” istemesi, kurulduğu günden bugüne Filistin meselesinde kayıtsız şartsız Filistinlilere destek veren birliğin bu politikasının geçerliliğinin ortadan kalktığını gösterdi. Filistin yönetiminin çağrısıyla hafta başında gecikmeli olarak toplanan Arap Birliği’nin, normalleşme anlaşmasının kınanması önerisini reddederek önümüzdeki dönemde İsrail’le normalleşme eğiliminde olan üye ülkeleri cesaretlendirmesi de Filistin meselesinde birliğin politika değişikliğinin başka bir işareti. 

Birlik fikrinde yaşanan dönüşümün ilk işaretleri

2000 sonrası dönemde özellikle de Arap Baharı sürecinde Filistin meselesinin Arap dünyasındaki birliğin motivasyonu olma rolünü tartışmalı hale getiren çok sayıda gelişmeye şahit olduk. Bu yeni durumun en önemli sebebi Arap devletlerinin güvenlik algısında yaşanan radikal değişimdir. Bugün Arap devletleri açısından İsrail’in işgal ve genişleme politikası, 2000 öncesi dönemin aksine, hayati bir tehdit olmaktan çıkmış durumda. Günümüz Arap siyasi elitleri açısından en önemli hayati tehdit kaynağı; Arap halklarının insan hakları, özgürlük ve ekonomik refah talep eden değişim talepleridir. Yönetilenlerin otokratik rejimleri baskılayan bu taleplerinin en önemli sonucu bazı Arap devletlerinin İsrail politikasındaki değişimin en önemli motivasyonu haline geldi. Geçmişte Arap ve İslam toplumu için en hayati tehdit olarak algılanan İsrail, son dönemde içeriden yükselen politik değişim talepleri karşısında zor günler yaşayan bazı Arap rejimleri tarafından can simidi olarak algılanmaya başlandı. Bu dönemde Türkiye ve İran’ın takip ettiği politikanın, değişim talep eden kitlelere kötü örnek olarak (!) içeride rejim karşıtı eğilimleri cesaretlendirdiğine dair kanaat bazı Arap siyasi elitlerinde, Arap halklarının yanına, Türkiye ve İran’ın da durdurulması gereken düşman olarak kaydedilmesi ile sonuçlandı.
Arap siyasi elitlerinde yaşanan bu vizyon değişikliğini son dönemde oluşturulmaya çalışılan İslam Ordusu ve Arap NATO’su gibi organizasyonlar ve Arap Birliği içerisinde yaşanan çatlaklara bakarak anlayabiliriz.
İlk olarak Suudi Veliaht Prensi ve ülkenin de-facto yöneticisi olan, o zaman Savunma Bakanı olan Muhammed bin Selman tarafından 15 Aralık 2015 tarihinde kuruluşu ilan edilen “İslam Ordusu”nu ele alalım: Muhammed bin Selman Aralık ayında yaptığı basın toplantısında Suudi Arabistan liderliğinde kurulan İslam Ordusu ittifakının ideolojik, ekonomik ve askeri olmak üzere her yöntemi kullanarak terörle mücadele edeceğini açıkladı. Her ne kadar girişimin ismi İslam Ordusu olsa da ittifaka katılan ülkeler göz önüne alındığında (örneğin İran, İslam Ordusu’na alınmadı), ittifakın, pan-Sünni bir nitelik taşıdığı ve yükselen İran tehdidini dengelemek için oluşturulmaya çalışılan askeri bir cevap olduğu yönünde yorumlar yapıldı. Çünkü 2015 yılı İran destekli Husilerin Yemen’in stratejik mevkilerin kontrolünü ele geçirdiği ve Suudilerin Yemen’e yönelik askeri müdahaleye başladığı dönemdi.
İkinci olarak yine 2015 yılında oluşturulmaya çalışılan Arap NATO’su olarak da bilinen Birleşik Arap Gücü’ne bakalım: 2015 yılındaki Şarm eş-Şeyh zirvesinde, Arap Birliği sekreteri bölgede artan tehditlerin ancak Arap savunma sözleşmesi etkinleştirilerek engellenebileceğini söyleyip çok uluslu Birleşik Arap Gücü kurulması çağrısı yapınca bu konu zirveye katılan üye ülkeler tarafından müzakereye açıldı. Yapılan müzakereler sonucunda Arap ülkelerinin ulusal güvenliğine zarar verecek her türlü girişimin engellenmesi ve teröre karşı savaş için 40 bin askeri mevcutlu Birleşik Arap Ordusu kurulması konusunda üye ülkeler arasında bir anlaşmaya varıldı. Birleşik Arap Ordusu ile Arap devletlerinin, dışarıdan gelecek saldırılardan, içeriden rejimlere yönelen tehditlerden ve terör tehdidinden korunması hedeflendiği resmi olarak belirtildi. Birleşik Arap Ordusu girişiminde de, girişimin amaçlarından açıkça anlaşıldığı üzere, ana hedef içeride yükselen rejim karşıtı eğilimlerin baskılanmasıdır. Hevesli beyanlara ve birkaç savunma bakanları toplantısına rağmen Arap Birliği’ne üye devletlerin ortak bir savunma konseptine sahip olmamaları yüzünden Birleşik Arap Ordusu fikri ölü doğmuş bir girişim gibi görünüyor.
Birlik fikrinin bölge genelindeki siyasi elitler ve Arap halkları nezdindeki popülaritesi Arap Birliği ve İİT’nin dışında çok sayıda birleşme projesini de açığa çıkardı. Bunlardan en önemli ikisi eski Mısır Cumhurbaşkanı Nasır’ın “pan-Arabizm” (sosyalist Arap milliyetçiliği) fikriyle eski Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın İslami dayanışmayı merkeze alan “İslami blok” projesidir. Her iki isim de Arap ve İslam davalarının temelini teşkil eden Filistin meselesine kalıcı bir çözüm bularak ülkesini Arap ve İslam dünyasını kendi liderliği etrafında birleştirmeye çalışmıştır.
Her iki girişimin ortak tehdit algısının da terör ve rejim muhalifi hareketlerle mücadele olarak belirtilmiş olması dikkat çekici. Geçmiş yıllarda Filistin meselesi ve İsrail’in saldırgan politikaları, Arap devlet başkanlarının zirve toplantılarının değişmez gündemiyken son dönemde düzenlenen zirve toplantılarında İsrail’in yerini rejim muhalifi hareketlerin aldığı gözleniyor. Burada bazı statükocu Arap rejimlerinin terör tanımının da son dönemde radikal bir şekilde değiştiğine vurgu yapmak gerekiyor. Örneğin BAE-Suudi Arabistan gibi ülkeler, hiçbir zaman silahlı mücadeleye başvurmayan daha çok eğitim ve davet çalışmaları yürüten Müslüman Kardeşler hareketini 2014 yılından beri terör örgütü olarak tanımlıyorlar.
Son olarak bölgesel meseleler karşısında Arap Birliği içerisinde yaşanan çatlaklara yakından baktığımızda da siyasi elitler arasında Arap dünyasındaki birlik fikrinin ne kadar zayıfladığını görebiliriz. 2017 yılında Katar’a yönelik başlatılan ambargo, İsrail’in bir Arap Birliği üyesi olan Suriye’ye ait olan Golan tepelerini ilhak etmesi ve Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak ilan edilmesi konusunda Arap Birliği ve birliğe üye ülkeler ortak ve güçlü bir tavır ortaya koyamadı. Hatta Kudüs’ün statüsünün görüşüleceği İİT’nin 2017 yılındaki İstanbul zirvesine Suudiler alt düzeyde bir katılım göstererek bu konuda hayret uyandıracak bir duyarsızlık sergilediler. Yine bazı Arap ülkelerinin kendisi de bir Arap Birliği üyesi olan Katar’a karşı uyguladıkları ambargo ve yaptırımların bir benzerini işgalci İsrail’e uygulamaktan imtina etmesi Araplar arasındaki birliğin ne kadar imkânsız olduğunun bir göstergesi oldu.

Güvenlik algısında yaşanan sahici olmayan değişim, birlik fikrini ortadan kaldırdı

2000 sonrası dönemde BAE, Suudi Arabistan ve Mısır gibi bazı Arap ülkelerinin güvenlik algılarında önemli bir değişime şahit olduk. Bu değişim sonucu bu ülkeler nezdinde, geçmiş yıllarda Arap ve İslam dünyası için en hayati tehdit olarak algılanan İsrail yakın bir müttefike dönüştü. Güvenlik algısında yaşanan bu radikal değişimin en önemli sonuçlarından biri Arap dünyasında yaklaşık yüz yıllık bir geçmişi olan birlik ideallerinin derin yara almasıdır. Yine bu süreçte Filistin meselesi Arap dünyasında siyasi/ekonomik/askeri birlik düşüncesinin en önemli motivasyonu olmaktan çıktı. Değişim talep eden Arap halkları ve onları, kötü örnek olarak (!) cesaretlendiren Türkiye, durdurulması gereken bir tehdit olarak algılanmaya başladı.
Yukarıda sayılan Arap devletlerinin ülke ve bölge gerçekleriyle örtüşmeyen, Arap toplumlarının hissiyatını yansıtmayan ve sahici temellere dayanmayan bu güvenlik algısı daha çok rejimlerin kendi içlerindeki güvenliğiyle yakından alakalı. Bütün bunlara ilaveten yukarıda sayılan her devletin kendine özgü güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya gelmesi, ortak bir güvenlik konseptini ve dolayısıyla Araplar arasındaki birlik idealini de baltalıyor ve anlamsızlaştırıyor.


30 Mayıs 2019 Perşembe

'Yüzyılın Anlaşması': Ekonomik yardım siyasi hedefleri gizliyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf

"Yüzyılın Anlaşması" olarak adlandırılan barış planının ekonomik boyutu ABD'li yetkililerin en fazla açıklığa kavuşturduğu kısım. Ancak Arap ülkelerinin dikkat kesildiği siyasi boyut hala belirsiz.

Trump yönetiminin, İsrail-Filistin meselesinin çözümüne yönelik "Yüzyılın Anlaşması" olarak adlandırılan barış planının ekonomik boyutu ABD'li yetkililerin en fazla açıklığa kavuşturduğu kısım. Ancak Arap ülkelerinin dikkat kesildiği siyasi boyut hala müphemliğini koruyor.
ABD Başkanı Donald Trump'ın damadı ve kıdemli başdanışmanı Jared Kushner, şubat ayında gerçekleştirdiği bölge turunda ziyaret ettiği ülkelerin liderlerine (Birleşik Arap Emirlikleri, Umman, Bahreyn, Katar, Suudi Arabistan, Türkiye) planın ekonomik boyutuyla ilgili bilgi vermiş, Kudüs'ün nihai statüsü, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız Filistin devletinin kurulup kurulmayacağı gibi temel anlaşmazlık konularına ise hiç değinilmemişti.
Arap ülkeleri, Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdulaziz Al Suud'un 2002 yılında Beyrut zirvesinde gündeme getirdiği Arap Barış Planı'yla uyumlu şekilde başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız Filistin devletinin kurulması için çağrılar yapıyor.

Bağımsız devlete sözde alternatif

"Yüzyılın Anlaşması" planının ilk uygulama adımı olarak Bahreyn'in başkenti Manama'da 25-26 Haziran'da "Refah için Barış" adlı bir ekonomi çalıştayı düzenlenmesi öngörülüyor. Söz konusu toplantıya uluslararası ve bölgesel iş çevrelerinden katılım gösterilmesi, Arap ülkelerinden iş adamı ve yatırımcılar ile bazı ülkelerin dışişleri ve ekonomi bakanlarının iştirak etmesi bekleniyor. Bölgedeki yatırım fırsatlarının ele alınacağı toplantıda potansiyel ekonomik büyüme, beşeri sermaye gelişimi, Filistin başta olmak üzere bölgede teşvik edici bir yatırım ortamı oluşturulması konuları değerlendirilecek.
Filistin topraklarında yatırımı teşvik etmek, daha fazla ekonomik yatırım için bölgesel ve uluslararası destek toplamak, çalıştayın hedefleri arasında. ABD, Filistinlilerin, kendilerini zor sosyal ve ekonomik şartlardan kurtaracak bu yatırım ve teşviklerden memnun olacağını düşünüyor. Washington yönetimi, bu yatırım ve teşviklerin ayrıca, Filistinlilerin İsraillilerle kalıcı barış müzakereleri için şart koştukları bağımsız devlete "sözde" alternatif olacağına inanıyor.
Planın açıklanan ekonomik boyutu, Filistinlilerin ekonomisini güçlendirmeyi ve onlara daha iyi bir gelecek temin etmeyi içeriyor. "Açıklanmayan" siyasi boyutunda ise ABD yönetimi, dönüş hakkı, yerleşim birimleri, Kudüs'ün nihai statüsü gibi önemli temel meselelerin karara bağlanmasını ya da halihazırda tartışılmasını ertelemeyi tercih ediyor.
Bahreyn, ABD ortaklığında çalıştaya ev sahipliği yaparak Filistin'in çıkarlarını koruma sorumluluğunu ifa ettiğini düşünüyor. Bahreyn, "Refah için Barış" adlı çalıştaya, Filistin halkının meşru taleplerini gerçekleştirmek için kaynaklarını güçlendirmesini ve kalkınmasını sağlamak adına sarf edilen çabalara destek kapsamında ev sahipliği yapıyor.
Bahreyn resmi ajansına göre, bu ekonomi çalıştayı, bölgede barışın tesis edilmesine olanak sağlamak için yatırımları ve girişimleri teşvik etmek amacıyla görüş alışverişi ve strateji belirlemede sivil toplum kuruluşları, iş dünyası ve hükümet liderlerinin toplanmasını sağlayan önemli bir fırsat teşkil ediyor.
Bahreyn, Dışişleri Bakanı Halid bin Ahmed'in 21 Mayıs'taki açıklamasına göre, Filistin halkının başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir devlet kurmak başta olmak üzere meşru haklarını geri almasına ve ekonomik durumuna destek olma konusundaki sabit tutumuna bağlı kalıyor.
İsrail medyası, İsrail Maliye Bakanı Moşe Kahlon'un da çalıştaya katılacağına dair haberler naklederken, birçok Arap ülkesi bu konudaki resmi tutumunu açıklamadı.
Suudi Arabistan, Bahreyn'de ABD ile iş birliği içinde düzenlenecek "Refah için Barış" çalıştayına katılacağını duyurdu. Suudi Arabistan resmi ajansı SPA'ya göre Suudi Arabistan, çalıştaya Ekonomi ve Planlama Bakanı Muhammed et-Tuveyciri'nin başkanlığındaki bir heyetle katılacak. Bakanın katılımının, Suudi Arabistan'ın Filistin halkına daimi destek tavrının bir devamı olduğu ifade edildi.
BAE de resmi olarak çalıştayın duyurulmasından memnuniyet duyduğunu ve bir heyetle toplantıya katılacağını açıkladı.
BAE Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada, "BAE'nin bölgeyi kalkındırmayı ve ekonomik büyüme fırsatlarını artırmayı amaçlayan tüm uluslararası çabaların yanında" olduğu belirtilerek, başta Filistin halkı olmak üzere bölge halkının karşılaştığı zorlukların hafifletilmesi gerektiği aktarıldı. BAE, siyasi tutumunun, başkenti Doğu Kudüs olan Filistin devletinin kurulmasının net siyasi tutumu olduğunu vurguluyor.

"Siyasi irade satın alınıyor" suçlaması

Buna mukabil ABD'nin "Yüzyılın Anlaşması" planı kapsamında ilk organizasyon niteliğindeki bu çalıştay, Filistin tarafında tepkilerle karşılandı. Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ve Filistin Kurtuluş Örgütü'nden (FKÖ) siyasi ve ulusal hareketler ile özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarına kadar tüm Filistinli taraflar, toplantıyı boykot edeceklerini açıkladı.
Filistinliler, Suudi Arabistan tarafından 2002 yılında sunulan, 1967 sınırlarında, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız Filistin devletinin kurulmasını öngören Arap Barış Girişimi'ni destekliyor. Girişim, dönüş hakkına ulaşmadan Arap ülkelerinin İsrail ile herhangi bir ilişki kurmaması, İsrail'in Golan tepelerinden çekilmesi gibi bazı şartları içeriyor.
Filistin yönetimi, kendisi adına herhangi bir tarafı müzakere etmeye zorlamadığını ancak bununla birlikte Filistin halkına hizmet etmek isteyenlerin, "Manama çalıştayı gibi reddedilen konularda" ortak tutuma saygı göstermesi gerektiğini vurguluyor. Öte yandan İsrail işgali sonlanmadan, uluslararası hukuka ve BM kararlarına bağlı kalınmadan Filistin'in ekonomik imkanlara sahip olamayacağını teyit ediyor.
ABD Başkanı Donald Trump'ın, Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanımasından bu yana Filistinliler, Washington yönetiminin, bağımsız Filistin devleti taleplerinin bir kenara bırakılmasına karşılık büyük yatırımlar teklif ettiği ve siyasi tutumları satın almaya çalıştığı konusunda uyarıda bulunuyor.
Manama çalıştayı, ABD barış planının ilk aşaması ise Filistin tarafından yönetim, siyasi ve ekonomi alanında herhangi bir katılımın olmaması bunun gibi bir organizasyonun, Filistin halkının bağımsız devletinin kurulması kapsamında meşru haklarını alamayacağı, adil barışın sağlanması yolunda bir adım olmadığını gösteriyor.

İsrail’de seçimlerin yenilenmesi neye işaret ediyor?

İsrail’de seçimlerin yenilenmesi neye işaret ediyor?

Geçen sene savunma bakanlığından istifa ederek erken seçimin yolunu açan Liberman, 9 Nisan sonrasında da koalisyon şartı olarak Netanyahu’nun önüne siyaseten kabul edemeyeceği maddeler koymuştu.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu 9 Nisan’a giden süreçteki seçim kampanyasını neredeyse tamamen sol karşıtı bir söylem üzerine inşa etti. Her fırsatta kendi tabanına, sol gelirse İsrail’in ne hallere düşeceğini, İran’ın İsrail’in başına olmadık çoraplar öreceğini anlattı. Ülkesine sürekli olarak Hizbullah’la ve İran’la savaş olasılığını hatırlattı. Bu süreçte diğer sağ partiler Netanyahu için muhtemel koalisyon ortaklarından öteye geçemeyecek kadar küçüklerdi. Dolayısıyla bir kez sağ partiler Knesset’te çoğunluğu ele geçirirse Netanyahu İsrail’in doğal lideri olarak ortaya çıkacaktı. Ancak işler Netanyahu’nun beklediği gibi gitmedi. Zira her ne kadar 9 Nisan’da sağ partiler bir sandalye farkla Benny Gantz’ın başını çektiği Mavi-Beyaz ittifakına karşı siyasi bir zafer kazanmış olsalar da, bu defa sağdaki liderlerden biri (Netanyahu’nun eski savunma bakanı Avigdor Liberman) Netanyahu’nun çantasında keklik olmayı reddedecekti. Dahası Liberman bunun sinyallerini Kasım 2018’den beri veriyordu.
Bunlardan en büyüğü Ultra-Ortodoks Yahudilerin askerlik yapma zorunluluğuna dair bir yasaydı. Devletin kurulduğu dönemden bu yana Ultra-Ortodoks Yahudilerin askerlik yapmaması ve kendilerine tanınan vergi muafiyetleri, İsrailli seküler kesimlerin gündeminde daha yoğun olarak yer almaya başladı.
Netanyahu Paris’te Vladimir Putin’le zar zor ayarlayabildiği görüşmeyi yaparken Liberman Gazze’ye İsrailli bir tim göndererek üst düzey bir Hamas komutanına suikast düzenleyecek, operasyon sarpa saracak, İsrailli bir asker öldürülecek ve Liberman da operasyonun başarısızlığı üzerinden Netanyahu karşıtı bir propaganda körükleyecekti. Netanyahu olayın üzerinden uzun zaman geçmeden apar topar İsrail’e döndü ve vakit kaybetmeden Hamas’la ateşkesi sağladı. Her ne kadar Gazze saldırıları Netanyahu için işe yarayan bir araç olsa da, kendi çıkarmadığı bir savaşın Liberman tarafından götürülmek istendiği yer belliydi. Bazı analistler bu olayı Liberman’ın Netanyahu’ya bir darbesi olarak yorumladı. Nihayetinde Netanyahu’nun Hamas’la ateşkes kararı almasının ardından, Liberman kabinedeki savunma bakanlığı koltuğundan istifa ederek erken seçimin yolunu açmış oldu. Dolayısıyla mevcut durumu anlamak için Avigdor Liberman’ın Binyamin Netanyahu’yu uzunca bir süredir hedef aldığını göz önünde bulundurmak gerekiyor. O günlerde erken seçimin yolunu açan Liberman, 9 Nisan sonrasında da koalisyon şartı olarak Netanyahu’nun önüne siyaseten kabul edemeyeceği bazı maddeler koydu. Bunlardan en büyüğü Ultra-Ortodoks Yahudilerin askerlik yapma zorunluluğuna dair bir yasaydı. Devletin kurulduğu dönemden bu yana Ultra-Ortodoks Yahudilerin askerlik yapmaması ve kendilerine tanınan vergi muafiyetleri, İsrailli seküler kesimlerin gündeminde daha yoğun olarak yer almaya başladı. Bunda, başlarda 400 civarında olan Haredi nüfusunun 2005’te 42 bine yaklaşmış olmasının da ciddi bir rolü vardı. Bu durum İsrail’deki milliyetçi-seküler çizgi için ciddi bir siyasi sermaye anlamına gelmekteydi.
Eğer ikinci seçimde de manzara çok değişmezse, Netanyahu sağ bir hükümet kurmak yerine, kendini başbakanlıkta tutacak bir koalisyon arayışına girebilir. 
2012’de bu durumu düzenleyen Tal yasasının İsrail Yüksek Mahkemesi tarafından iptal edilmesi ve Binyamin Netanyahu’nun da Ultra-Ortodoksları kendinden uzaklaştıracak bir yasayı çok da gündeme getirmemesi seküler İsrailliler için bir probleme dönüştü. Avigdor Liberman gibi seküler-milliyetçi Rus Yahudilerinin desteğiyle ayakta duran bir siyasetçi için bu mesele göz ardı edilemeyecek kadar önemli bir siyasi sermayeye dönüşecekti. Bugün gelinen noktadan bakıldığında, Liberman’ın 9 Nisan seçimlerinden sonra bu meseleyi bir araç olarak kullanmak istediği oldukça açık. Bu mesele üzerinden Netanyahu’yla Ultra-Ortodoks partilerin arasını açarak hem dört dönemdir başbakanlık yapan Netanyahu’yu yalnızlaştıracak hem de kendi siyasi payını artıracak hamleler yapıyor. Liberman Netanyahu’nun kurduğu koalisyon sistemini sarsmaksızın Netanyahu’dan bir şey alamayacağının son derece farkında.
Kasım 2018’de kaleme alınan bir yazıda da geçtiği şekliyle, [1] İsrail’de kurulamayan koalisyon için Gazze Mayıs’ın başında ciddi bir bedel ödedi. Her ne kadar Netanyahu Gazze’ye saldırılar ve Gazze’den de İsrail’e atılan roketler üzerinden ciddi bir güvenlik atmosferi oluşturup koalisyon pazarlıkları sırasında sağ partiler üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmak istese de bu pek işe yaramadı. Diğer yandan Amerika’nın İran’la savaşın eşiğine gelmesi bile bir şey değiştirmedi. Bu da aslında Netanyahu’nun sıcak çatışma üzerinden oluşturduğu olağanüstü halin seçmen üzerinde işe yararken muhtemel koalisyon ortağı siyasi elitler üzerinde pek bir etkisi olmadığının kanıtı. Diğer yandan Netanyahu’nun güvenlik kartının da sınırlarını gözler önüne seriyor.
Gelinen yer itibariyle İsrail sağının bölünmeleri her zamankinden daha derin ve önümüzdeki süreçte daha da derinleşecekmiş gibi bir izlenim veriyor. En başından, seçimin maliyeti ciddi bir tartışma konusuna dönüştü. İsrail Maliye Bakanlığı yeni seçimin maliyeti olan yaklaşık 500 milyon şekel için yaptığı açıklamada, bütçede böyle bir miktarın yer almadığını belirtti. Bu da sağdaki liderlerin hanesine düşülecek notlardan biri. Diğer yandan toplumda, sağdaki liderlerin tavizsiz tutumları fazla rahatlık olarak görülüyor. Dolayısıyla Mavi-Beyaz Bloku’nun ve sol partilerin bu seçimde bir sandalyelik farkı kapatma şansları daha yüksek olabilir. Bu da solun kendi tabanını mobilize edebilmesine bağlı. 9 Nisan’daki seçimlerde sandıklara gitmeyen Arap seçmeni oy kullanmaya ikna etmekle işe başlayabilirler. 1977 seçimlerinden bu yana İsrail solunun bu kadar avantajlı olduğu bir süreç belki de hiç olmamıştır. Bu başarısızlık sürecinden en büyük motivasyonu kazanacak diğer iki siyasetçi ise Aralık 2018’de bir araya gelip Yeni Sağ Partisi’ni kuran Naftali Bennett ve Ayelet Şaked. Her ikisi de sağda yer alıp barajı geçemeyen adaylar. Her ne kadar Şaked’in artık Yeni Sağ’da yer almayacağı açıklansa da İsrail’in sağ seçmeni bu iki siyasetçiyi destekleyebilir. Ancak bu iki figürden herhangi birinin yükselişi bile Netanyahu’yu geride bırakacak sağcı bir siyasetin kapısını aralar.
Şu an için ihtimalleri bir kenara bırakıp en gerçekçi görünen senaryoyu düşünecek olursak, Binyamin Netanyahu’nun çok bir şey kaybetmeyeceğini söyleyebiliriz. Her ne kadar şu anda sağcı siyasetçilerin ciddi bir kısmı Avigdor Liberman’ı katı tutumuyla koalisyonu engellemekle suçlasa da, seçmenlerinin pozisyonundan taviz vermediği için o da oy tabanını koruyacaktır. Diğer yandan dindar partilerin oy oranlarında da büyük bir değişim olmaması muhtemel. Eylül ayına kadarki süreçte, sağcı partilerin birbirlerini suçlayarak tabanlarını konsolide etmeye çalışmaları, seçim kampanyalarının temelini oluşturabilir. Netanyahu’nun Liberman’ı solcu olarak yaftalaması ve Ultra-Ortodoks isimlerin Netanyahu’yu sonucu bile bile Liberman’ın peşinden koşmakla suçlaması da bu durumun habercisi. Diğer yandan seküler milliyetçilerin Ultra-Ortodoksları kendi imtiyazlarının peşinden koşmakla itham etmesi de İsrail toplumunda dindar ve seküler kesimler arasındaki fay hattının derinleşeceğinin bir göstergesi. Kısa vadede Knesset içi dengelerde büyük değişiklikler göremesek de orta-uzun vadede İsrail sağındaki iç gerilim artacağa benziyor.
Peki, Knesset içi dağılım değişmezse ne olur? Bu durum Likud’un birkaç gün önce kendi içinde pragmatik bir yaklaşımla kabul ettiği, merkez sağdan bir partinin koalisyona dahil edilmesi senaryosunu akıllara getiriyor. Zira Netanyahu’nun partisi, İsrail Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin’in koalisyon kurma görevini Benny Gantz’a verme ihtimaline karşılık, merkezde yer alan bir partiyi koalisyona dahil ederek Avigdor Liberman’ı “bypass” etmeyi göze almıştı. Eğer ikinci seçimde de manzara çok değişmezse, Netanyahu sağ bir hükümet kurmak yerine, kendini başbakanlıkta tutacak bir koalisyon arayışına girebilir. Tabii eğer o güne kadar yargılanma sürecinde bir değişiklik olmazsa. Zira 9 Nisan sonrasındaki koalisyon görüşmelerinin sihirli kelimelerinden biri de dokunulmazlık yasasıydı. Fakat Netanyahu şu ana dek böyle bir yasa çıkarmak konusunda başarılı olamadı. Dolayısıyla bu sürecin Netanyahu’nun sonunu getirme ihtimali de var ve bu durum bütün manzarayı değiştirebilir. İsrailli yorumcular Netanyahu’nun halihazırda tüm politik kariyerinin en büyük yenilgisini aldığı yorumunu yapıyor.
Koalisyon kurulamamasının yol açtığı tek yenilgi Netanyahu’nun politik kariyerinde olmadı. ABD Başkanı Donald Trump’ın Ramazan’dan sonra açıklamaya hazırlandığı ve basına sızdırıldığı kadarıyla bir barış vizyonu içermeyen “yüzyılın anlaşması” açısından da durum pek iç açıcı değil. Zira bütün bir anlaşma Binyamin Netanyahu’nun başbakanlığı üzerine inşa edilmiş durumda. Anlaşmayla ilgili görüşmeler için bugün İsrail’e giden Donald Trump’ın damadı Jared Kushner’in bir başbakan yerine koltuğu sallanan bir siyasetçiyle konuşacak olması, anlaşmanın belirsiz geleceğine dair çok şey söylüyor. Bu belirsizlik sadece ABD-İsrail eksenini etkilemekle kalmaz; ABD üzerinden İsrail’in ilişkilerini ilerlettiği Körfez ülkelerinin de kendi pozisyonlarını yeniden düşünmelerine neden olabilir.

google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html