BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
New York Times sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
New York Times sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

17 Ocak 2018 Çarşamba

Amerika'nın gözü Suriye'deki petrol yataklarında

The New York Times, Suriye'nin kuzeyindeki teröristlere 2 yıldır yatırım yapıldığını şimdi devlet kurmanın gündemde olduğunu yazdı.

İç savaşın yaşandığı Suriye'ye barış getireceğini savunan Amerika, bölgeye girdikten sonra terör örgütlerine destek olarak sivil katliamlarının önünü açtı.

Suriye'de milyonlarca insanın hayatını kaybetmesine neden olan Amerikalılar, Türkiye'de kanlı saldırılar düzenleyen PKK'nın Suriye'deki uzantılarına da açık bir şekilde destek sağladı.

PKK'YA 5 BİN TIR SİLAH


YPG'li teröristlere yaklaşık 5 bin tır silah ve mühimmat gönderen Amerika'nın gerçek emellerini The New York Times yazdı.

2 YILDIR YATIRIM YAPILIYOR


Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın kararlı bir şekilde Afrin'e girileceğini söylemesinden sonra Amerikan basınında çıkan haberde, 2 yıldır bölgeye önemli yatırımlar yapıldığına dikkat çekildi.

AMERİKA'NIN SURİYE'DEKİ ASIL HEDEFİ


New York Times'ın söz konusu haberinde; "Amerika, 2 yıldır bölgeye ciddi bir şekilde yatırım yapıyordu. Şimdi bir devlet oluşturma amacı var. Bu bölge aslında Suriye'nin en zengin petrol yataklarına sahip." ifadelerine yer verildi.

15 Aralık 2017 Cuma

SUUDİ ARABİSTAN ATEŞLE OYNUYOR

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Son dönemde ABD'nin eliyle bir çok operasyona imza atan Suudi Arabistan'ın günah defteri..





İŞTE TEHLİKELİ İCRAAT VE KAVŞAKLAR


03.07.2013: Mısır'ın ilk seçilmiş Cumhurbaşkanı Mursi'ye, General Sisi tarafından darbe yapıldı. Darbenin ve sonrasının finansmanını Suudi Arabistan ve BAE karşıladı. 

Siyasi destek ise ABD, İsrail ve AB tarafından sağlandı. Mısır ise iki adasını Suudi Arabistan'a borçları karşılığı verdi. Arabistan da, İsrail'e güvence verdi.

10.09.2016: 15 
Temmuz iç savaş ve işgal girişiminin ardından FETÖ elebaşı ilk olarak BAE ve Suudi rejimlerinin finanse ettiği Politico dergisine konuştu. Gülen, 15 Temmuz'da yaptıklarının 'bağımsızlık mücadelesi' olduğunu söyledi ve “Hiç bir şeyden pişman değilim" dedi.

20.05.2017: 
Şeytanî devlet ABD'nin sarışın faşisti Trump ilk yurt dışı gezisini Suudi Arabistan'a yaptı. Buraya Suudilerin finanse ettiği son firavun Sisi de çağrıldı. Selman, Trump ve Sisi şeytanî figürler taşıyan bir küreye el bastılar.

20.05.2017: 
Trump'ın ziyareti sırasında ABD ile Suud arasında büyük kısmı silahlara gidecek olan 400 milyar dolara yaklaşan bir anlaşma imzalandı.

09.06.2017: 
Trump'ın gezisinin hemen ardından Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn, Katar'a ambargo kararı aldıklarını duyurdu. Katar'ı işgal edecekleri de ortaya çıkan girişimi Türkiye engelledi.

15.08.2017: 
BBC Riyad yönetiminin prensleri gözaltına almaya başladığını ve 3 prensin ise öldürüldüğünü duyurdu.
14.09.2017: Aralarından Selman el-Avde ve Avad el-Karni'nin de bulunduğu muhalif görüşleriyle tanınan 20'den fazla akademisyen ve âlim tutuklandı. Tutuklamalar ise sürekli devam ediyor. Aynı zamanda eski kral Fahd'ın oğlu da tutuklandı.

18.09.2017: 
Suudi imamlardan Abdurrahman es Sudeys'in ABD'de, "Allah'a hamd olsun ki bugün Suudi Arabistan ve ABD dünyanın iki kutbu. Suudi Arabistan lideri Kral Selman ve ABD Başkanı Donald Trump liderliğindeki bu iki güç, dünyayı güvene, barışa, kalkınma ve refaha taşıyorlar" dedi.

19.09.2017: 
Wikileaks Suudi Arabistanlı üst düzey kişilerin İsrailli emekli askerleri ziyaret ettiği ve masa arkasında önemli müzakereler yürüttüğüne dair belgeler yayınladı. Belgelere göre Suudiler İsrail'i ‘gayri resmi müttefik' olarak tanımlıyor.

24.10.2017: 
Veliaht Prens Muhammed, ülkelerinin 'ılımlı İslam'a döndüğünü' duyurdu. Prens, “Tüm dinlere ve Dünya'ya açık olan ılımlı bir İslam ülkesine" ifadelerini kullandı.

05.11.2017: 
Lübnan Başbakanı Saad Hariri, Suudi Arabistan'ı ziyareti sırasında görevinden istifa ettiğini açıkladı. Günlerce rehin tutulduğu söylenen Hariri, uzun bir aradan sonra Fransa'nın girişimi ile görevine döndü.

05.11.2017: 
Siyonist New York Times gazetesi, Suudi Arabistan'ı 5, Irak'ı 3, Suriye'yi 3, Yemen'i 2, Libya'yı 2 devlete bölen bir harita yayınladı.

05.11.2017: 
Yerine oğlunu kral yapmaya çalışan Kral Salman, yolsuzlukla mücadele adı altında, çok sayıda eski ve yeni bakan, bürokrat ile onlarca zengin ve eski prensleri tutukladı ve mallarına el koydu.

07.11.2017: 
ABD Başkanı Trump, "Prens Muhammed bin Selman'ı destekliyoruz" dedi.

14.11.2017: 
Vahhabi Suudi İsrail'in Baş Müftüsü ve “Ulema” Heyeti Başkanı Abdülaziz Al-i Şeyh'i, 'İsrail'e karşı savaşmak caiz değil” dedi, Hamas'ı terör örgütü ilan etti. İsrail İletişim Bakanı Eyüp Kara, Suudileri tebrik etti.

14.11.2017: 
The Times gazetesi, Jared Kushner ile Suudi Veliaht Prensi'nin Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas'a Kudüs baskısı uyguladığını yazdı.

19.11.2017:  
Terör örgütü İsrail ordusundan üst düzey bir yetkili ile iki Suudi prensi Londra'da buluştu. Görüşmesinde İsrail'in Suudi yönetimine "Siz artık bizim düşmanımız değilsiniz" dediği tespit edildi.

20.11.2017: 
Terör örgütü İsrail'in Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot, İngiltere merkezli Suudi gazetesi Elaf'a konuştu. Röportajda İsrail'in İran'a karşı Suudi Arabistan'la istihbarat paylaşımına hazır olduğunu söyledi.

23.11.2017: 
Suudi veliaht prensi Muhammed bin Selman'ın yakın dostu olan eski Adalet Bakanı Muhammed bin Abdül Karimissa, İsrail gazetesi Maariv'e konuştu. Karimissa, Filistin'i savunan FKÖ üyesi tüm örgütleri kast ederek, "Hiçbir ülkede, İslam üzerinden kendini meşrulaştırmaya çalışan terör ve şiddet eylemleri kabul edilemez -buna İsrail de dahil" dedi.

24.11.2017:
Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, rakibi tüm prens ve bakanları gözaltına aldıktan sonra siyonist New York Times gazetesine konuştu. NYT'den Thomas L. Friedman'a mülakat veren veliaht prens, “ölmeden reformları kendi gözlerimle görmek istiyorum” dedi.

07.12.2017: 
İsrailli Kanal 10 televizyonu, Trump'ın Kudüs kararının Mısır ve Suudi Arabistan ile ortak aldığını duyurdu.

13.12.2017: 
İslam İşbirliği Teşkilatı, İstanbul'da Kudüs özel zirvesi düzenledi. İİT üyeleri Suudi Arabistan Kralı Selman'ın katılmadığı zirvede Kudüs'ü Filistin'in başşehri ilan etti.

3.12.2017: 
İslam İşbirliği Teşkilatı, Kudüs bildirisini yayınladığı saatlerde zirveye katılmayan ve bu yüzden zor duruma düşen Suudi Arabistan Kralı ise apar topar kameraların karşısına geçerek Filistinlilerin Doğu Kudüs'ü gelecekteki Filistin devletinin başkenti olarak tanıma hakkı olduğu şeklinde abuk sabuk bir cümle kurdu.

13.12.2017: 
İİT İstanbul toplantısı günü Suudi Arabistan'da yayın yapan rejim yanlısı İngiltere merkezli Elaf isimli bir gazete terör örgütü İsrail'in İstihbarat Bakanı Yisrael Katz ile yaptığı mülakattı yayınladı. Gazete, siyonist bakanın Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'ı (MbS)'ı İsrail'e davet ettiğini ayrıca terörist Netanyahu'nun Riyat'ta çağrılması gerektiğini söylediğini duyurdu.

13.12.2017:  
Yine İİT İstanbul toplantısı günü, Suudi Arabistan'da yayın yapan yarı resmi Ukaz gazetesi de terör örgütü PKK'nın elebaşlarından biri ile yaptığı mülakatı yayınladı. Rıza Altun adlı teröristi “PKK'nın Dışişleri Bakanı” olarak takdim etti. Gazete bu alçak yayını bir fırsat olarak tanımadı.

KUDÜS ZİRVESİNE KATILMA CESARETİ GÖSTEREMEDİ


Suudi Arabistan'da yaşanan gelişmeler bunlarla da sınırlı değil. Tatbikatlar bile yapan “İslam Ordusu” sürecinin iptal edilmesi, Yemen'de süren ve büyük acılara yol açan savaş, Türkiye aleyhine açıklama ve icraatlar, Müslümanları terk edip, İsrail ve ABD ile aynı yatağa girme şeklinde devam eden sürece, patlamaya hazır iç gerilimler ile kabileler arasındaki çekişmeler, iş dünyasının el konulan servetleri de eklendiğinde Suudi rejimini maşa olarak kullanan ABD ve İsrail'in Suudi Arabistan'ı tehlikeli bir yola soktuğu açıkça görülüyor. Bunun en iyi delilleri NYT'nin yayınladığı bölünme haritası ve Kral Selman'ı Kudüs zirvesine katılma cesareti bile gösterememiş olmasıdır.

3 Ocak 2019 Perşembe

Bölgesel güvenlikte Türkiye'nin yeni rolü

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Başkan Trump’ın güvenlik meselelerini Türkiye,’ye devretme kararı, Türkiye'ye en üst seviyede bir bölgesel güvenlik rolünü 70 yıl geç de olsa nihayet veriyor; bir Amerikan deyişindeki gibi: "Hiç olmayacağına geç de olsa olsun."



“İngiliz Büyükelçisinin özel kalemi, amirinin, [ABD] Dışişleri Bakanıyla, kendisine Majestelerinin Hükümeti'nden resmi ve önemli bir mesaj anlamı taşıyan 'mavi bir kâğıt parçası' iletmek için görüşebileceği konusunu acil bir şekilde arz etti... 
Henderson kısa bir müddet sonra bir değil, iki belge aldı. Belgeler şok ediciydi. Yunanistan ve Türkiye’ye yönelik İngiliz yardımı, altı hafta içinde sona erecekti… 
İngilizlerin artık iki ülke konusunda da önemli derecede bir yardımlarının olması beklenemezdi. Majestelerinin Hükümeti, hem Yunanistan hem de Türkiye'de bu yükü üstlenebileceğimizi samimiyetle umut ediyordu."

Eski ABD Dışişleri Bakanı Dean Acheson, 21 Şubat 1947'deki olayları "Present at the Creation" adlı hatıratında anlatıyor
"Bakın size ne diyeceğim...Sizin olsun. Ben gidiyorum."
ABD Başkanı Trump, kuzeydoğu Suriye’deki güvenlik sorumluluğunu Türkiye'ye devrederken, 14 Aralık 2018
ABD Başkanı Donald Trump'ın ABD güçlerini Suriye'den çekme kararı, ABD'de 'tam kapsamlı' bir siyasi öfke ile karşılandı. ABD'nin her türlü geri çekilmesinin yasını tutan aşırı sağcı Cumhuriyetçi şahinlerden tutun da ABD'nin "Suriye Demokratik Güçleri" (SDG)'li ortaklarının kaderiyle ilgili ellerini ovuşturan liberal merkezcilere ve solculara, geri çekilmenin ilan edilmesinden sonra gelen kınama mesajları üst perdeden ve öfke doluydu.
Şaşmaz bir PKK/PYD destekçisi olan New York Times (ki, PKK ABD devlet kurumları tarafından "terörist" olarak tanımlanmış bir terör örgütüdür), Suriye'nin ve SDG'nin akıbetinin ne olacağıyla ilgili ağıtlar yakan ve alarm zilleri çalan bir dizi başyazı ve makale yayınladı. SDG'nin, PKK'nın ABD kamuoyu haricinde kimseyi kandıramayan Suriye şubesinden başka bir şey olmadığı ve bu gerçeği kamufle etme gayretlerinin müthiş derecede sırıttığı gerçeğine rağmen yaptılar bu yayınları.

David Halbfinger'ın, Trump’ın kararının “Ortadoğu’nun jeopolitiğini aniden karıştırdığını” iddia ettiği 20 Aralık tarihli “ABD'nin Suriye’den Çekilmesi Ortadoğu’yu Allak Bullak Etti" başlıklı makalesi çok tipikti. Halbfinger, belli ki bölgeye daha yeni gelmiş. Buralarda PKK dışında hiç kimsenin "allak bullak" olduğu falan yok. 

Suriye'deki asıl aktörler Rusya, İran ve Türkiye, son iki yıldır ülkenin kaderini müzakere ederken ABD, kuzeydoğu Suriye'deki PKK kantonuna tırlarca silah taşımakla meşguldü.
Nitekim, Başkan Obama'nın 'topu elinden düşürerek' Rusya’nın Suriye’de hâkimiyet ortaya koymasına müsaade ettiği 2012-2013'ten beri ABD'nin oradaki hadiselerin üzerinde ancak 'çok azla hiç' arası bir skalada etkisi olabildi. Alışılageldik insan hakları edebiyatı ve ABD iç kamuoyunda tüketilmek üzere ara ara gerçekleştirilen Tomahawk saldırılarına rağmen, “hiç olmayan meşhur kırmızı çizgileri” ABD'nin, Suriye krizini yeni bir istikamete doğru itme konusunda ne bir isteği ne de kabiliyeti olduğunu gösterdi.

Bunun yerine, ABD yönetimleri, işlerin yolunda gittiğine dair ancak ve ancak ABD kamuoyunu ikna edebilen bir suret cambazlığı ve medya manipülasyonu yapmayı tercih ettiler. Başkan Obama'nın eski dış politika danışmanı Ben Rhodes'un New York Times Magazine'den David Samuels'e , bir ABD yönetiminin dış politika meselelerinde tek yapması gereken şeyin, ne yayınlamaları gerektiğini medya kuruluşlarına söylemek olduğuna dair açıklamasından da ABD kamuoyu bir ders almadı. Dolayısıyla, ABD yönetiminin kamuoyunu kandırma gayretleri, Türkiye'nin içinde bulunduğu bölgede üç-beş kişi hariç kimseyi etkileyebilmiş değil. “[ABD kamuoyu] resmen hiçbir şey bilmiyor,” iddiasında bulunmuştu Rhodes; bu sayede herhangi bir ABD yönetiminin tek yapması gereken şey, bilinmesini istediği bilginin propagandasını yapmaktır; bundan sonra herkes anlatılan hikayeyi kesinlikle yutacaktır.

Netice itibariyle, ABD'nin Suriye konusunda elde ettiği yegâne başarı, kendisini çok yoğun, ezici bir şekilde kandırması olmuştur; Trump'ın kararıyla ilgili koparılan bütün yaygara, bu "başarı" yanılsamasından ve sahte dürüstlük gösterileriyle mevcut iktidarsızlığı gizleme çabalarından ileri gelmektedir. Sonuç olarak, Başkan Trump'ın kararının Türkiye'de ortaya çıkardığı duygular kimisinde ancak kerahetle dolu bir eğlenme hissi olurken kimilerinde de bildiğiniz, başkalarının mutsuzluğundan keyif alma haliydi.

ABD sonrası Suriye

Şimdilik en önemli mesele, ABD'nin kuzeydoğu Suriye'den çekilmesinin, Suriye rejiminin ancak PKK/PYD/YPG'yle işbirliği yaparak doldurabileceği bir güç boşluğuna yol açıp açmayacağı. Kimse bu ihtimale şaşırmış gibi yapmasın, zira PKK/PYD/YPG'nin geçmişte her ne zaman gerekli gördüyse tam olarak yaptığı şey, Şam'la işbirliğine gitmek olmuştur. Bu ihtimali bertaraf etmek için, Türkiye ve ABD, devir-teslimi koordine etmeye çalışıyor.

ABD'nin resmi açıklamalarında, ayrıca, tamamen geri çekilme için en fazla üç aylık bir süre öngörüldüğüne işaret edildi. Bu açıklama, ABD’nin Suriye’den çekilmesinin birkaç ay boyunca yakından gözlemlenmeye ihtiyaç duyacağı anlamına geliyor. Türkiye için hayati öneme sahip bir diğer konu, ABD’nin PKK/PYD/YPG’ye verdiği silahların toplanması. ABD'nin bu silahların geri alınacağını defalarca iddia etmiş olmasına rağmen bu konuda büyük ve haklı şüpheler var. Açıkçası, ABD'nin çekilmesinin ve silah toplama işlemlerinin tatmin edici bir şekilde neticeye ulaştığına, ancak Türk istihbarat ve güvenlik görevlileri ABD’nin PKK’ya sağladığı tüm silahları geri alarak gerçekten de toplanıp eve döndüğüne dair kamuoyuna bir açıklama yaptığında inanacağım.

Orta Doğu Komutanlığı'ndan Suriye'ye

Görüşü daha net olan gözlemcilerin üzerinde durması gereken şey, bu kararın tarihsel anlamıdır. ABD, İngilizlerin bölgenin güvenlik sorumluluklarını paldır küldür kendisine devrettiği Şubat 1947'den beri Doğu Akdeniz'i kendisinin 'tepinme sahası' olarak görüyor. Geçtiğimiz 70 yıl boyunca ABD, anlamadığı, ama jeopolitik stratejinin mantığına göre de kendi kontrolünde kalmasını gerektiren bir bölgede, müdahaleden müdahaleye ve felaketten felakete tökezleyerek, “uzmanlık, planlama ve ekipmandaki eksikliklere rağmen işi düşe kalka da olsa kotarmak” şeklinde özetlenebilecek meşhur İngiliz usûlü iş yapmanın kendi versiyonunu gerçekleştirdi.

Başkan Harry Truman ve Dışişleri Bakanı Dean Acheson tarafından kuvvetle desteklenen bir Orta Doğu Komutanlığı (MEC) için tasarlanan özgün plan uygulanabilmiş olsaydı, bu felaketlerin en azından bir kısmı engellenebilirdi. Türkiye (ve Yunanistan'ın) NATO’ya kabul edilmesinin gerekçelerinden biri, NATO'nun, Türkiye'nin başlıca bir rol oynayacağı bir Doğu Akdeniz güvenlik yapısının önerilen kuruluşu olmasıydı. Daha sonra da Türkiye'nin bölgeye dair bilgisi bölgeyi etkileyen sorunlara daha doğrudan uygulanabilirdi.
İsmi sonradan Orta Doğu Savunma Teşkilatı (MEDO) olarak değiştirilen Orta Doğu Komutanlığı (MEC), Eisenhower yönetiminin bölgeden yükselen güçlü direniş karşısında planı sürdürmemeye karar vermesi nedeniyle asla gerçekleşmedi. Onun yerine nihayetinde başarısızlığa mahkum olan Bağdat Paktı ve aynı şekilde başarısızlığa mahkum olan Merkezi Antlaşma Örgütü gibi başka düzenlemelere gidildi.
Günümüzde Türkiye'nin bölgedeki itibarı, sanayileşen ekonomisi ve gelişmiş askeri kapasiteleri ile birlikte büyük ölçüde artmıştır. Başkan Trump’ın güvenlik meselelerini Türkiye’ye devretme kararı, dolayısıyla, Türkiye'ye en üst seviyede bir bölgesel güvenlik rolünü 70 yıl geç de olsa nihayet veriyor; bir Amerikan deyişindeki gibi: "hiç olmayacağına geç de olsa olsun."
Türkiye, geçtiğimiz yirmi yılda çok sayıda örneğin de ortaya koyduğu gibi, hayati güvenlik yüklerini üstlenebilecek kabiliyete sahip. Afganistan gibi yerlerde üstlendiği işbirliği temelli güvenlik vazifeleri, Türkiye'nin gelişmekte olan kapasitesinin erken göstergelerinden biriydi. Fakat Türkiye'nin kuzey Suriye’deki son derece başarılı operasyonları -Fırat Kalkanı Harekatı ve Zeytin Dalı Harekatı- aynı zamanda Türkiye'nin zorlu arazilerde karmaşık askeri operasyonları bağımsız bir şekilde planlayıp yürütebileceğini kanıtladı. Obama yönetimi, ancak daha belirgin olarak Başkan Obama, Ben Rhodes ve Dışişleri Bakanı John Kerry Türkiye'nin kapasitelerini altı yıl önce takdir edip de onlara güvenmiş olsaydı, bu dönemde Türk-Amerikan ilişkilerini sarsan olumsuz gelişmelerin çoğunu savuşturmuş olabilirdik. Başkan Trump'ın, Suriye çatışmasında mündemiç meseleleri tam olarak ne derecede anlayabildiği konusu net değil, ancak önemli bir bölgesel güvenlik meselesi konusunda Türkiye'ye güvenmek, doğru tercih oldu.
Sonuç olarak, Türkiye, Türkiye'nin dış politikası ve Türkiye'nin Doğu Akdeniz ve NATO'daki rolü için yeni bir dönem başlamıştır. Dean Acheson bugün hayatta olsaydı eminim ki bu kararı sadece onaylamaz, aynı zamanda ABD'nin ve NATO'daki ortaklarının, mantıklılığı bu kadar ortada olan bir şeyi yapması neden bu kadar uzun sürdü, merak ederdi.
Bu kararın sadece Türkiye'ye değil, tüm bölgeye hayırlar getirmesini dilerim.


22 Aralık 2017 Cuma

ABD basını Kudüs kararını manşetlere taşıdı

ABD basını, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda Kudüs için alınan kararı manşetlerine taşıdı.

ABD basını, Trump'ın Kudüs'ü İsrail'in başkenti ilan etmesini kınayan tasarıyı 128'e karşı 9'la kabul eden BM Genel Kurulu'nu manşetlerine taşıdı. New York Times, Reuters ve CNN gibi önde gelen basın organları, tehditlere boyun eğilmediğini vurguladı.
ABD basını Kudüs kararını manşetlere taşıdı
"HALEY'İN TEHDİDİNE RAĞMEN"
CNN haberi, "Haley'in tehdidine rağmen BM, Trump'un Kudüs kararını kınama yönünde oy kullandı" başlığıyla duyurdu.
Kararın, ABD'nin tehditlerine karşın ezici çoğunlukla kabul edildiğine değinilen haberde, oylamanın ABD'nin BM Daimi Temsilcisi Nikki Haley'in, Trump'ın kararının kınanması yönünde oy kullanılması halinde ABD'nin dünya genelinde fon sağlama konusunda iki kez düşüneceğini söyleyerek yayımladığı direkt tehdidin ardından yapıldığına dikkat çekildi.
"TRUMP'A KARŞI GELEREK KARARI KINADILAR"
New York Times gazetesi de haberi, "BM Genel Kurulu, Trump'a karşı gelerek, ABD'nin Kudüs kararını kınadı" başlığıyla servis etti.
Haberde, dünya devletlerinin çoğunun, Trump'ın tehdidini görmezden gelerek ve ABD'nin Kudüs kararının geçersiz olduğunu belirterek ABD'yi sert bir şekilde payladığı yorumu yapıldı.
"TRUMP'A MEYDAN OKUYARAK REDDETTİLER"
Reuters, "BM'de 120'den fazla ülke Trump'a meydan okuyarak Kudüs kararını kınadı" başlığıyla verdiği haberde, 120'den fazla ülkenin BM Genel Kurulu'nda Trump'a karşı geldiğini belirtti.

Haberde, Trump'ın lehte oy kullanan ülkelere finansal yardımı kesme tehdidinin, Filistin ile ilgili alınan diğer kararlarda olduğundan daha fazla ülkenin çekimser ya da ret oyu kullanmasında etkili olmuşa benzediği değerlendirmesinde bulunuldu.

15 Eylül 2018 Cumartesi

Türk-Amerikan ilişkileri

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Trump büyük ihtimalle en az iki sene daha başkan kalacağı için, ABD'nin Türkiye'ye yönelik politikalarında büyük bir değişim bekleyemeyiz.
ABD'de Kasım ayında yapılacak ara seçimler yaklaştıkça, Donald Trump yurtiçi haberlere giderek daha çok kulak kabartıyor. Bu nedenle, öngörülmüş olması gerektiği gibi, Trump'ın Türk hükümetiyle ve rahip Brunson'ın tutukluluk halini devam ettiren Türk yargısıyla meşguliyeti ancak iki hafta sürebildi. Türk liderliğini zorbalıkla bezdiremeyeceği ve Türk ekonomisinin liraya zarar vermeye yönelik aşikar bir siyasi girişimden sağ çıkacağı da kendisine ayan olunca Trump hızla başka konulara yöneldi.
Geçtiğimiz 18 ay boyunca Trump, siyasi açıdan her ne zaman çıkarlarına uygun bulduysa, bir konudan diğerine atlama eğilimi gösterdi. Belli bir konu siyaseten veya medya sahasında arzu edilen neticeyi veremediğinde, bu konuda arzu ettiği neticeyi vermesini umut ettiği başka bir konu, genellikle sabah erken saatlerde atılan “tweet”lerle alelacele kamunun gözüne sokuldu. Trump yönetimini sarıp sarmalamış bulunan kaos, Türk yetkililer sakin kalarak Türk ekonomisini koruyacak ölçülü adımlar attığı takdirde, netice itibariyle fırtınanın bir müddet sonra dineceği anlamına geliyordu. Bu adımları attılar ve fırtına da geldi geçti. Fakat özellikle Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton'ın ve Başkan Yardımcısı Mike Pence'in kendisine Türkiye'yle ilgili iğvalar vermeye devam ettiğinden emin olabileceğimiz için, bu aynı kaosun şu anlama geldiğini de söyleyebiliriz: Trump hemen hiçbir uyarıda bulunmadan, fevri bir şekilde yeni bir saldırı başlatabilir.
John Bolton ve Yeni Muhafazakarlar geri döndü
Yaklaşmakta olan ara seçimler, Trump'ın Türkiye'ye karşı aniden daha düşmanca bir tavır almasının tek nedeni değil. Bolton'ın Trump'ı “gaza getiren” temel bir unsur olduğu su götürmez. Daha Temmuz ayındaki NATO konferansında Trump'la Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında (ikisinin de hoşuna gidiyor gibi görünen) uyum ve ahengi bazı yorumcular ballandıra ballandıra anlatırken, bazıları da bundan şikayet ediyorlardı. Ancak o zaman dahi Trump'ın Cumhurbaşkanı Erdoğan'la münasebetinde gösterdiği samimiyet ikna edicilikten uzaktı. Yabancı toplumlara yönelik son derece sınırlı bir anlayışı olan ve rutin bir şekilde genel olarak yabancıları, özellikle de Müslümanları hor gören bir yönetimin başında bulunan Trump'ın, Cumhurbaşkanı Erdoğan'la içi dolu bir çalışma ilişkisi kurabileceği fikri, her türlü rasyonel beklentinin askıya alınmasını icap ettiriyordu zaten. Bu denli habis olacağı zaten beklenen Boltun'ın nüfuz gücü ise sadece bu gerçeği ön plana çıkarmış oldu.
Pek çok gözlemci, George W. Bush yönetiminden kalma açıkgöz bir “neocon” olan Bolton yeniden Beyaz Saray'a girmeyi başardığında, olabileceklerin en kötüsünü bekledi. Trump ilk olarak Bolton'ı dışişleri bakanı olarak düşünüyordu, fakat Bolton'ın neticede elde ettiği konum, daha bir hoşuna gitmiş olabilir. Ulusal güvenlik danışmanı Kongre'nin onayına tabi değildir, boğuşmak durumunda kalacağı bir bürokrasi yoktur, Ulusal Güvenlik Konsey'ine katılır ve Başkan'a doğrudan ulaşabilme imkanına sahiptir.
Nihayetinde Bolton'ın siyasi bir atamaya nail olmasını sağlayan şey, Trump'ın siyasi tecrübesizliğidir. Trump başkanlık yarışına girdiği sırada hiçbir siyasi tecrübesi bulunmadığı gibi, Amerikan siyaset yelpazesinin aşırı sağından başka siyasi bir tabanı da yoktu. Kendisiyle birlikte seçime girecek aday olarak Mike Pence'i seçmesi bu tabana Evanjelikleri ekledi; fakat her iki seçmen tabanı da, seçilmiş bir yetkili tarafından ancak zaman içinde inşa edilebilecek olan ve taze seçilmiş başkanların normalde kendisiyle birlikte Washington D.C.'ye geldiği 'network'ü Trump'a sağlayamadılar ki birçok adaya yapacakları siyasi atamalar konusunda spesifik beceriler ve tecrübe sağlayan şey de bu ağdır.
Korkulan oldu ve Trump'ın siyasi bir ağa sahip olmaması personel tercihleri konusunda felaketlere yol açtı ve bunun en doğrudan neticesi ise Trump yönetiminde daha önce eşi benzeri görülmemiş derecede fireler verilmesi oldu. Tercih ettiği kişilerin çoğu kifayetsiz çıktı ve kovuldu; yahut cürümleri kısa sürede ifşa edilecek derecede yolsuzluğa bulaşmış kişiler oldukları için hemen azledildiler. Diğerleri ise siyasi tercihleri üzerinden Trump'la çatıştı ve koltuğundan oldu. Trump'ın döner personel kapısının sürekli hareket halinde olması, doğrudan doğruya siyasi bir tabana ve ağa sahip olmayışının belirtisi.
Bu yokluğun ikinci neticesi ise Trump'ın ilk yaptığı personel tercihlerinin başarısız olarak sahneden inmesi üzerine, Cumhuriyetçi Parti'nin Washington ağından yerleşik unsurların yeniden sahnede boy gösterecek fırsatları yakalaması oldu. John Bolton işte bu şekilde Trump'ın sağ kolu derecesinde bir konuma erebildi. Washington D.C.'deki neocon topluluğunun şimdilerde bundan faydalanabilmek için elinden geleni ardına koymadığından emin olabiliriz. Böyle bir neticeye dair uyarıları 2016'da, seçimlerin hemen ardından yapmıştık.

“Derin devlet” darbesi muhtemel değil

Fakat bunca kargaşaya rağmen, hiç kimse Trump'ın yakınlarda gideceğini beklememeli. Washington'ı en son New York Times tarafından yayınlanan imzasız bir mektup sarstı. Mektup Trump yönetiminin en üst kademelerinde yer aldığını iddia eden bir kişi tarafından yazılmıştı. Bu kişi, yönetimdeki birçok ferdin, Trump'ın kifayetsiz olduğunu bildiğini, bu yüzden de ya siyaset yapma girişimlerini sınırlandırdıklarını veya bastırdıklarını, yahut kendisini tamamen görmezden geldiklerini söyledi.
Bu mektup, Amerika'nın eli kalem tutan, ağzı laf yapan sektörlerinin hepsinde çok enerjik tepkiler husule getirdi. Amerikan “derin devletinin” Trump'a yönelik bir darbe sürecinde olduğu iddiaları dahi dillendirildi. Bu iddia Türkiye'de, onu kabule dünden razı taraftarlar buldu. Aynı gazete, Bob Woodward'ın Trump yönetimi hakkında henüz basılmamış kitabından çarpıcı bölümler de yayınladı; bu ise yönetimi zaten sarmış bulunan alevli tartışmaların hararet dozunu artırdı. Sonuçta, geçtiğimiz hafta Trump'ın rezil olmasının ve iktidardan düşmesinin yakın olduğuna dair yeni bir beklenti dalgasını tetiklemiş oldu.
Ama bütün bu histerinin ve abartıların ötesine bakıldığında, Trump'ın Beyaz Saray'dan ayrılması, vukuu an meselesi bir şey gibi görünmüyor. Cumhuriyetçi Parti Kasım seçimlerinde Kongre'nin her iki kanadında da üstünlüğünü muhafaza edebilirse, Trump'a normal süresinin sonuna kadar görevde kalacağına dair adeta bir garanti verilmiş olacak.
Konunun özü, Cumhuriyetçi Parti'nin kendi gündemini Kongre üzerinden gerçekleştirebiliyor olması. Trump dikkatleri dağıtan bir unsur, hatta bir utanç kaynağı; ama günün sonunda onlarla aynı safta. Amerikan ana-akım medyasındaki liberal kanadın Trump'a önyargıyla davrandığına dair çok üst perdeden dile getirilen iddialara rağmen gerçek şu ki Trump Cumhuriyetçi Parti seçmenlerinin okuduğu veya izlediği medya kuruluşlarından gayet olumlu muamele görüyor. Bu sebeplerden ötürü, Demokratlar Kongre'nin bir ya da her iki kanadını birden kazansa da Trump'ı görevden aldırmak için yargılatabilmeleri son derece zor olacaktır. Ve Trump yargılansa ve neticesinde görevden alınsa bile, Amerikan evanjelik topluluğuna yakın Başkan Yardımcısı Pence başkan olacaktır. Demokrat Parti,Pence'in başkan olmasına müsaade etmenin Trump'ın görevde kalmasından daha da kötü olacağına kanaat getirebilir.
Ayrıca Trump yönetiminin çeşitli veçhelerine ilişkin süregiden hukuki soruşturmaların (şu anda en yakın işbirlikçilerinden kimisine hapis cezaları veriliyor olsa da) Trump hakkında resmi suçlamalarla neticelenmesi garanti edilemez. Görevdeki bir başkanın mahkemeye çıkarılıp çıkarılamayacağına ve Trump'ın aleyhinde resmiyete dökülebilecek herhangi bir suçlamanın, onu mahkemeye çıkartmaya yetip yetmeyeceğine dair tartışmalar sürüyor.
Aynı şekilde, ABD'de Trump'a karşı bir tür darbe yapmayı planlayan bir “derin devlet” yok. New York Times'da yayınlanan mektubun ismini vermeyen yazarı “derin devlet” yerine “istikrarlı devlete” işaret etmişti. “İstikrarlı devlet” ifadesiyle yazarın kastettiği şey, son yüz senedir her bir başkanın karşı karşıya geldiği siyasi atanmışlar ve bütün kariyerini bürokraside geçirmiş kadrolardır. Herhangi bir modern devlet büyük bir derinliğe sahiptir ve bütün kariyerini bürokraside geçiren kadrolar da haklı olarak, geliştirme ve/veya tatbik etme yükümlülüğünü taşıdıkları politikalarda kendi hakları ve yetkileri olduğunu düşünüyorlar. Politikaların üstünde nüfuz sahibi olabilmek için siyasi atanmışlar ve bürokrasideki kadroların arasında yaşanan rekabet, normdur; zira bürokrasideki kadrolar atanmışları, kendi işlerine burnunu sokuyor olarak görürler.
Atanmışlarda da kendilerini bağımsız hissetme ve hususi menfaat alanlarında kendilerini başkandan daha bilgili görme eğilimi olur. Modern bürokrasilerde müştereken görülen siyasi ve bürokratik iç çatışmalar, Başkan Harry Truman'a bundan 75 sene önce şöyle dedirten şeydir: “Washington'ın kamusal alanında her bir metrekareye düşen Prima Donna'ların sayısı, şimdiye kadar gelmiş geçmiş bütün opera topluluklarında bulunanlardan daha fazladır”. Truman, ismine (Washington D.C.'nin güneybatı sınırını belirleyen Potomak nehrine atfen) “Potomak humması” denilen halden de şikayet etmişti. Truman'a göre bu “Potomak humması”, hükümette kariyer yapmak için Washington'a gelenlere bulaşan bir hastalıktır. Her bir yönetimde bürokratların, siyasi atanmışların ve başkanın arasında sürtüşmeler olur.Diğer bir deyişle “istikrarlı devlet”, Türklerin “derin devlet” dediklerinde kastettikleri şeyden tamamen farklı bir kavram. Böyle bir “derin devlet”, kısmen birden çok devlet kurumunda temelleri olan, fakat aynı zamanda istihbarat, askeriye, paramiliter gruplar ve organize suç yapılarıyla da bağlantılı, adaletin önüne çıkartılamayan, hukuk dışı bir suç ve şiddet ağıdır. Buna benzer bir şey ABD'de kesinlikle mevcut değil.Son olarak, aynı anonim yazar ABD anayasasındaki 25. değişiklik maddesine işaret ediyor. Bu değişiklik, başkanın, kendi yönetimindeki asli üyeler tarafından, Kongre'ye bir dilekçe sunmak suretiyle görevden nasıl alınabileceğini belirten bir madde ihtiva ediyor. Bu maddeye şimdiye kadar hiç müracaat edilmedi, zira başkanın ciddi şekilde yaralandığı veya sağlık problemleri veya hastalık nedeniyle iş göremez hale geldiği durumlar için düşünülmüştü. Dolayısıyla böyle bir adım da ancak Cumhuriyetçi Parti'nin üyeleri tarafından atılabilir; bu ise ABD tarihindeki gelmiş geçmiş en ciddi siyasi krizlerden birini tetikleyecektir. Cumhuriyetçi Parti Kongre'nin kontrolünü hâlâ elinde bulundurduğu ve kendi gündemlerini gerçekleştirebildiği için, neticeleri kestirilemeyen büyük bir siyasi krizi kasten tetiklemek, açıkçası gereksiz ve aşırı bir adım olacaktır.

Süreklilik ummalı

Trump büyük ihtimalle en az iki sene daha başkan kalacağı için, ABD'nin Türkiye'ye yönelik politikalarında büyük bir değişim bekleyemeyiz. Dışişleri bakanlığına Mike Pompeo'nun tayin edilmesi ABD hariciyesinin azalan itibarını artırmış ve Türkiye'ye yönelik politika oluşturulmasındaki ilgisizliğini değiştirmiş değil. ABD Türkiye'ye hâlâ bir büyükelçi tayin etmedi. James Jeffrey'in Suriye'yle ilgili özel temsilci olarak atanması, genel itibariyle iç karartan ilişkilerdeki tek ümit ışığı. Jeffrey 2008-2010 yıllarında ABD'nin Türkiye büyükelçisi olarak olaysız bir şekilde görev yaptı ve son zamanlarda yaptığı yorumlar bölgeyi ve Türkiye'nin endişelerini iyi anladığını gösteriyor.
Öte yandan, ABD'nin Suriye politikası hâlâ ABD ordusunun kontrolünde. Türkiye ve ABD'nin Münbiç'teki ortak devriyeleri devam ediyor, fakat Türk yetkililer ABD'nin son zamanlarda ayak sürümesi olarak algıladıkları bir hale işaret ettiler. Muhtemeldir ki bu durum, ABD'nin planlarında gerçekleşen yeni gelişmelerle ilgili: Trump'ın açıktan ifade ettiği, ABD'nin Suriye'deki operasyonlarını alelacele sona erdirme isteğine rağmen, ABD ordusu Suriye'de daha uzun bir süre kalmaya hazırlanıyor gibi.
Genel olarak, ABD Suriye'deki olayların akışı üstündeki nüfuzunu uzun bir süre önce kaybetti. Nasıl bir işbirliği içinde olmaları gerektiğine dair sıkça görüş ayrılığı yaşıyor olsalar da Rusya ve İran hâlâ Suriye'deki ana güçler ve Esed rejimine aşikâr bir şekilde payanda oluyorlar. Türkiye her ikisiyle de müzakere ediyor ve bazen somut sonuçlar elde edebiliyor. Halbuki ABD'nin etkisi askeri birimlerini bulundurduğu küçük bölgelerle sınırlı ve oralarda dahi müttefiki olan PKK/PYD'nin davranışları üzerinde tam bir kontrol sağlayamıyor.

27 Eylül 2018 Perşembe

Trump'ın "Sanırım iki devletli çözüm en iyisi olur." sözleri İsrail'i karıştırdı!

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN  REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Trump'ın sözleri İsrail'i karıştırdı!


ABD Başkanı Donald Trump'ın Filistin-İsrail meselesinin çözümüne ilişkin yaptığı, "Sanırım iki devletli çözüm en iyisi olur." değerlendirmesi, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun liderlik ettiği Likud Partisi üyeleri ve koalisyondaki bakanlar tarafından eleştirilirdi.




New York’taki dünkü konuşmasında Trump'ın "iki devletli çözüm" önerisine itiraz etmeyen Netanyahu, ardından gelen "tek devletli çözüm" önerisinin de kendisi için kabul edilebilir olduğunu ancak sorunun Filistin devletinin adı değil devletin mahiyeti olduğunu söyledi.

The Times Of Israel gazetesine göre, Netanyahu, Washington'un, iki devletli bir çözüme ulaşılması halinde, İsrail'in Batı Şeria'daki kapsamlı güvenlik kontrolünü devam ettirmesini kabul ettiğini aktardı.

Trump'un açıklamalarına karşı Netanyahu'nun "diplomatik yaklaşımının" kabul görmediği Likud Partisi ve hükümet ortaklarından ayrıca Trump'ın iki devletli çözüm açıklamasına eleştiriler geldi.


''FİLİSTİN UMURUMDA DEĞİL''


İsrail Savunma Bakanı Avigdor Liberman Golan Tepelerine düzenlediği ziyarette yaptığı açıklamada, "Filistin devleti umurumda değil. 

Filistin Devleti beni ilgilendirmiyor, beni ilgilendiren şey Yahudi devletidir. Burada daha birçok büyük sorunlar var." dedi.


''GERİSİ DAHA AZ ÖNEMLİ''


Liberman, "İsrail'deki Araplar nüfusun yüzde 20'sini oluşturuyor. İsrail bayraklarıyla değil de Filistin bayrakları ile gösteriler ve protestolar düzenledikleri gerçeği var. Benim bununla ilgili sorunum var. 

Bu gerçek bir problem. Bir Yahudi devletine sahip olma kaygısı duymak zorundayız, gerisi daha az önemli." şeklinde konuştu.

Koalisyon ortaklarından Yahudi Evi partisi lideri ve İsrail Eğitim Bakanı Naftali Benet, sosyal paylaşım hesabından yaptığı açıklamada, Trump'ın İsrail'in gerçek bir dostu olduğunu ancak Yahudi Evi Partisi hükümette kaldığı müddetçe, Filistin devletinin kurulamayacağını iddia etti.

İsrail'in Kanal 2 televizyonunda açıklama yapan, Kültür Bakanı Miri Regev, "İki devletli çözüm kötü bir çözümdür. Filistinlilerle çözüm İsrail'in zararına olmamalı." ifadelerini kullandı.


''FİLİSTİN DEVLETİ YOKTU, OLMAYACAKTA''


Yahudi Evi Partisi Milletvekili Moti Yogev de "Daha önce bir Filistin devleti yoktu, olmayacakta. 

Çünkü bu topraklar İsrail'in. Bu sebepten dolayı İsrail'in güvenliğini tehdit edecek Yahuda ve Samara'da (Batı Şeria) bir devlet kurulmasına izin verilemez." diye konuştu.

''ASLA KURULMAYACAK''

Likud Partisinden Gidon Saer, "İsrail topraklarında asla Filistin devleti kurulmayacak." ifadelerini kullanırken söz konusu ayni partiden milletvekili olan Miki Zohar ise Trump'ın sözlerinin hayal kırıklığı oluşturduğunu ve İsrail'in ABD başkanını iki devletli bir çözümü kabul etmekten vazgeçirmeye çalışması gerektiğini söyledi.

Yahudi Evi Milletvekili Bezalel Smotrich ise ''sorunun çözümü İsrail topraklarının bölünmesi temelinde olmamalıdır.'' diye konuştu.

ABD Başkanı Trump ve Başbakan Netanyahu, Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna katılmak için geldikleri New York’ta dün bir araya gelmişti.

Görüşmenin ardından Netanyahu ile birlikte basın mensuplarına açıklama yapan Trump, İsrail’in yanında oldukları mesajını yinelemişti.

Trump Filistin-İsrail meselesinin çözümüne ilişkin yaptığı değerlendirmede, ''Sanırım iki devletli çözüm en iyisi olur.'' demişti.

Filistinlilerin müzakere masasına geri döneceğinin ''kesin'' olduğunu öne süren Trump, ''İsrail de diğer taraf için iyi bir şeyler yapmalı.'' diyerek Tel Aviv yönetiminin de sorunun çözümü için taviz vermesi gerektiği imasında bulunmuştu.

Filistin'den açıklama: Trump bize savaş açtı!



Filistin Dışişleri Bakanı Riyad el-Maliki, mevcut ABD yönetiminin Filistin halkına karşı açıktan savaş açtığını söyledi.

Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile birlikte Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'na katılmak için New York'ta bulunan Bakan Maliki, ABD Başkanı Donald Trump'ın dün Filistin-İsrail meselesine dair yaptığı açıklamaları basına değerlendirdi.

Maliki, Başkan Trump'ın Filistin-İsrail meselesine yönelik iki devletli çözümden yana olduğu açıklamasının beklentilerinin altında olduğunu belirterek, "Başkan Trump, birini bölgemiz için gerçek bir barışı istediğine inandırmak istiyorsa 1967 sınırlarında iki devletli çözümü desteklediğini, Doğu Kudüs ve Batı Şeria'nın işgal altındaki topraklar olduğunu söylemeli." dedi.

Trump yönetiminin Filistin'e yönelik politikalarını eleştiren el-Maliki, "Mevcut ABD yönetimi Filistin halkına karşı açıktan savaş açtı." diye konuştu.

ABD Başkanı Trump, dün İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile görüşmesinin ardından yaptığı açıklamada Filistin-İsrail meselesine ilişkin, "Sanırım iki devletli çözüm en iyisi olur." ifadesini kullanmıştı.

Trump, dün akşam düzenlediği basın toplantısında ise İsrail ve Filistin halkının iki devletli bir çözümü kabul edeceğine inandığını kaydederek, "İsrailliler ve Filistinliler tek devlet istiyorlarsa bana uyar, iki devlet istiyorlarsa bu da bana uyar. Onlar mutluysa ben de mutluyum." açıklamasını yapmıştı.

4 Haziran 2020 Perşembe

ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Özkan, "ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. " dedi.



Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Mehmet Özkan, ABD'de siyahi George Floyd'un polis şiddetiyle ölmesinin ardından çıkan olaylara ilişkin, "ABD’deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. Beyaz Amerikalılarla siyahilerin aynı sosyal sözleşmede buluşmaları şu aşamada çok zor." dedi.

ABD'de 26 Mayıs'ta başlayan Floyd gösterileri, şiddetini artırarak sürüyor. Eyalet meydanlarını dolduran binlerce gösterici, "Floyd için adalet, adalet yoksa huzur yok, nefes alamıyorum, siyahilerin hayatı önemlidir." gibi sloganlar eşliğinde polis şiddetini protesto ediyor. Bazı eyaletlerde yağma olayları yaşanırken, göstericilerle polis arasında yaşanan çatışmalarda yaralananlar da oluyor.

Washington DC Belediye Başkanı Muriel Bowser, yerel saatle pazar 23.00'ten pazartesi 06.00'ya kadar kent genelinde sokağa çıkma yasağı ilan ettiğini duyurdu. Ayrıca Bowser, gösterilerde güvenliğin sağlanması için Ulusal Muhafızları da görevlendirdiğini bildirdi.

New York Times gazetesi ABD Başkanı Donald Trump'ın cuma gecesi Beyaz Saray önündeki protestolar sırasında yeraltı sığınağa saklandığını yazdı. Gazete, cuma akşamı Beyaz Saray çevresinde protestoların patlak vermesi üzerine "gizli servis ajanlarının Trump ve ailesini geçmişte terör saldırılarında kullanılan yeraltı sığınağına götürdüğünü" belirtti. 2001'deki 11 Eylül saldırılarında dönemin Başkan Yardımcısı Dick Cheney de bu sığınağa saklanmıştı. Sığınağın bir yolcu uçağının Beyaz Saray'a çakılmasına dayanabilecek kadar sağlam olduğu belirtiliyor.

"Siyasal sistemden dışlandığını hisseden vatandaşların isyanı"

Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Mehmet Özkan, Afro- Amerikanlara (siyahi) yönelik polis şiddeti üzerine ABD'de yaşanan olayları, "polisi en üst düzeyde koruyan ve devletin bekçisi gibi sahip çıkan siyasal sistemden dışlandığını hisseden vatandaşların isyanı" olarak görmek gerektiğini söyledi.

Olayları bu düzeye taşıyan, tetikleyen birkaç önemli faktör olduğuna vurgu yapan Doç. Dr. Özkan, şu görüşleri dile getirdi:

"Yıllardır süren polislerin siyahilere yönelik haksızlıkları, Trump'ın dışlayıcı söylemi, kendilerine siyasal ve sosyal anlamda sahip çıkılmadığını düşünen siyahiler dahil kitleleri harekete geçirdi. Protestocular Amerikan iç siyasetinde kurumsallaşmış olarak normal görülen dışlayıcı yapının değişmesini istiyor, ama bu mümkün değil. ABD'de polis reformu yapmak için öncelikle silahlanma konusuna el atılması lazım. Herkesin rahat silahlandığı bir yerde polis zayıf olursa, içeride muhtemelen sistem çöker; herkes kendisini savunmaya kalkar. Bu anlamda protestocuların haklı isteklerinin kolay bir çözümü yok, doğrudan Amerika'daki iç sistemi dönüştürmek çok da kolay değil. Sırf bu yüzden ümitsizlik içerisinde hayal kırıklığıyla hareket ediyorlar. Kendileri bile değişim olacağına inanmıyor."

Doç. Dr. Özkan, birçok şehirde yaşanan yağmalama olaylarıyla ilgili şu değerlendirmede bulundu:

"Yağmalamalar, yılların bıraktığı hayal kırıklığıyla doğrudan bağlantılı. Protestocular devletten alacakları olduğunu düşünüyorlar. Ama yağmalama başlayınca meşru taleplerine yönelik desteği kaybediyorlar. ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. Beyaz Amerikalılarla siyahilerin aynı sosyal sözleşmede buluşmaları şu aşamada çok zor. Olay yayıldı birçok şehre ama her şehirde şiddetli değil, dolayısıyla ciddi bir sorun olmasına rağmen ben yine de ABD için küçük bir kriz olduğunu düşünüyorum."

Yağmalama yaptıkları için protestoculara siyasilerin hiç sahip çıkmadığını belirten Özkan, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Gösterilere sol gruplar da dahil olduğu için ne Demokrat Başkan adayı Joe Biden ne de Cumhuriyetçiler buna sahip çıkıyor. Yani protestocular siyaseten şu an sahipsiz, çünkü olay meşru hak talebinden çıkıp suç işlemeye döndü. Eski Başkan Barack Obama bile sahip çıkamıyor.
Obama ilk başta suskundu, sonradan sakinleştirici bir açıklama yaptı. Son olarak da 'Siyaset ve protesto arasında seçim yapmak zorunda değiliz, ikisi de lazım.' şeklinde bir açıklama yaptı.
Senatör Bernie Sanders ise ortalıkta hiç görünmedi bile. Çünkü zaten kendisi demokratlar içinde bile sol eğiliminden dolayı eleştiriliyor. Eğer öne çıksaydı millet faturayı ona ve demokrat partiye keserdi."

"Trump'ın açıklamaları olayları körükledi"

Bahçeşehir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Doç. Dr. Burak Küntay, ABD'de siyahilere karşı polis şiddetinin mütemadiyen yaşandığını belirterek, daha önceki yıllara oranla olayların bu kadar büyümesinin dikkati çekici olduğunu söyledi.

ABD'deki polis şiddetinin sadece siyahilere karşı değil, aynı şekilde Asya kökenlilere yönelik de sergilendiğini dile getiren Küntay, "Peki son dönemde yaşananlar neden bu boyuta vardı? Trump'ın seçimlere giderken yaptığı körükleyici açıklamaların olayların bu boyuta varmasında büyük bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Olaylar sadece ırkçı bir polis şiddeti ile açıklanmayacak kadar ciddi bir sürece sürükleniyor. Eski liberal düzen ile daha ırkçı bir politika arasında bir kayma yaşanıyor. Son olaylar bu heyelanın dile gelmesi oldu." diye konuştu.

Doç. Dr. Küntay, 3 Kasım'da yapılacak başkanlık seçimlerinin ABD'nin aslında nereye yöneleceğini, nasıl bir hareket içinde olacağını göstereceğini anlatarak, şunları kaydetti:

"Bakın iş nerelere doğru kayacak? Çok basit bir örnek vereyim. Hillary Clinton seçimleri kesin kazanıyor diyorduk. Dünyada bunun aksini iddia eden bilim insanı yoktu. Neden? Çünkü elimizde veriler vardı. Ama Clinton kazanamadı. Bunun en büyük sebebi, bizlerin de ön göremediği şey, Hillary Clinton, eski Başkan Barack Obama'yı iktidara iki kere taşıdı. Üstelik ikincide ekonomi çok kötüydü. Clinton'un yaşadığı hezimet aslında siyahi seçmenin oyunu alma başarısızlığıydı. ABD'de Demokrat Parti'nin iktidara gelebilmesi için Latinler, siyahiler, Asya kökenlilerden oy alması gerekiyor. Bu kitleler oy vermediği zaman Demokrat Parti'nin başkan çıkarması mümkün değil. Bugüne gelelim, enteresan şeyler oluyor aslında. Demokrat aday Joe Biden, Obama'nın yardımcısı olması sebebiyle arkasında Clinton ile kıyaslanmayacak kadar fazla siyahi seçmen var. Bunu da ön seçimlerde de gördük, yani bütün demokrat rakiplerine göre siyahi seçmen desteği Biden'da Trump'a göre fazlaydı. Ama Amerika'daki siyahiler, Asyalılar veya diğer azınlıklar tam anlamıyla Trump'a karşı bir blok oluşturup Biden'ın yanında yer alıyor mu? Cevap hayır. Hala tam anlamıyla yer almıyorlar. Yani hala sandığa gitmiyorlar. Bu olay, önümüzdeki günlerde daha da büyür ve daha büyük bir hezeyana dönüşürse, Amerika seçimlerini etkileyecek bir noktaya gelebilir. Bu sadece bir ırkçılık olayı veya bir polis şiddeti değildir. Belli bir ivme yakalarsa bu süreç Amerika'da ciddi anlamda Biden'ı başkan yapar. Hele Biden yardımcısını azınlık, bilhassa da siyahi bir azınlık kadın seçerse durum çok daha farklı bir noktaya gelir."

"ABD'de Trump gibi düşünen milyonlar var"

Doç. Dr. Burak Küntay, Amerika için Trump'ın bir sebep değil, sonuç olduğunu belirterek, Trump'ın seçim söylemlerinin halkın belli kesimleri tarafından zaten dillendirildiğini, bu söylemin de ilk defa Trump'ta vücut bulduğunu kaydetti.

ABD'de hala bu söylemlerin en üst seviyede dillendirildiğine vurgu yapan Burak Küntay, şunları aktardı:

"Trump'ın bu üslubu ile aynı kanaatte olan milyonlar var. Yine de şu anda yaşanan gerilim Biden'ı başkanlığa taşıyabilir. Trump'a seçmen desteği ocak, şubatta yüzde 65-70 iken şimdi birdenbire yüzde 55'e düştü. Ama Trump yine bunu yüzde 70'e çıkarabilir. Parayı nasıl kullanacağına, salgın sürecinde daralan ekonomi ve 30 milyona yaklaşan işsizliğe ne tür destek paketleri açıklayacağına bağlı. Farkındaysanız seçimlere yaklaşırken Trump yine Çin'i ve İran'ı kendisine hedefe aldı. Öyle görülüyor ki seçimlere yaklaştıkça Hong Kong, Venezuela ve İran meselelerindeki çıkışları orada kalmaz daha da artar."

Doç. Dr. Küntay, iç ve dış politikadaki bu sert tepkilerin, "seçmeni dinamik tutmak için başkanın klasik düşman oluşturma manevrası" olduğu değerlendirmesinde bulunarak, şöyle devam etti:

"Trump içerideki o düşmanı zaten demokratlar ve Temsilciler Meclisi Üyesi Nancy Pelosi üzerinden yarattı. Trump ayrıca 'Demokratlar, işimizi, ekmeğimizi elimizden alıyor.' söylemini çokça kullanmaya başladı. Yani uzun lafın kısası seçimlerin sonuçları için ABD'deki şu an yaşanan olaydan kaynaklı ayrışmanın ne kadar büyüyeceği çok önemli. Eğer ciddi anlamda büyür ve toplumsal olarak bir insiyatif haline gelirse o zaman Trump'ın şansı daha da azalır. Ama bu nerede biter, nerede başlar, birinde vücut bulur mu? Bunlar önemli şeyler. Size çok basit bir şey söyleyeyim, şu an Afro-Amerikan kökenli Demokrat bir kadın siyasetçi bu konuda söylem oluşturacak bir liderlik rolü üstlenirse ve başkan yardımcısı olursa 'yandı gülüm keten helva' olur Trump için."







8 Aralık 2018 Cumartesi

Türk-Amerikan ilişkilerinde kriz: Neden, nasıl ve nereye?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


2018 yazında zirveyi gören Türkiye Amerikan ilişkilerindeki kriz, son birkaç ayda yatışma emareleri gösterse de, bu beş yıllık krizin Türk-Amerikan ilişkilerine etkisi uzun süre daha devam edecek.





İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Türkiye ve ABD arasında yapılan ittifak “sözleşmesi” tarihinin en uzun süreli krizlerinden birini yaşıyor. 2013’ün ikinci yarısıyla birlikte başlayan kriz dönemi beşinci yılını geride bıraktı. Üstelik öncekilerle karşılaştırıldığında, bu yeni kriz sadece uzun süre devam etmedi, aynı zamanda artan bir şekilde tırmandı ve 2018 yazında zirveyi gördü. Son birkaç ayda yatışma emareleri gösterse de, bu beş yıllık krizin Türk-Amerikan ilişkilerine etkisi uzun süre daha devam edecek. Peki, bu kriz neydi, nasıl gelişti, öncekilerden neden farklıydı ve muhtemel etkileri neler olacak? Yazının geri kalanı bu soruya bazı cevaplar verme çabasıdır.

Kriz nasıl başladı?

2011 yılında Türkiye’nin Brezilya ile birlikte İran’ın “nükleer sorununa” çözüm bulma girişimi ve ardından ABD’ye rağmen BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a yönelik ambargo kararına Ankara’nın “hayır” oyu kullanması bir güven bunalımına neden olmuştu. Fakat bu durum, 2013 yılı sonuna kadar ciddi bir krize dönüşmedi. 17/25 Aralık (2013) operasyonlarında Halkbank’ın hedeflerden biri olması, Türkiye’nin ABD’nin tepkisine ve uyarılarına rağmen İran’a yönelik ekonomik ambargoyu delme politikasını gündemin üst sıralarına taşıdı. Türkiye’deki hükümet 17/25 Aralık’ı ve Halkbank etrafında yaşanan gelişmeleri, ABD’nin bir cezalandırma operasyonu olarak gördü. 2013 yılı ikili ilişkilerde bir başka önemli krize daha sahne oldu. Ankara ile Washington arasında, Suriye’de hangi muhalif gurupların destekleneceğine yönelik görüş ayrılıkları başladı. Bu görüş ayrılığı zamanla, ABD’nin Türkiye tarafından PKK’nın uzantısı olarak görülen ve terör örgütü olarak kabul edilen PYD’yi desteklemesine kadar vardı.
2014 yılı Suriye’deki görüş ayrılığını çok daha derinleştirdi. DEAŞ’ın PYD’nin kontrolündeki Kobane’yi kuşatması sırasında, PYD’yi terör örgütü olarak görmesi nedeniyle, ABD basını Türkiye’yi üstü örtülü olarak DEAŞ’ı desteklemekle suçladı. Bu suçlamayla paralel şekilde, ABD yönetimi de DEAŞ ile mücadele stratejisi olarak PYD’yi açık bir şekilde desteklemeye başladı. Dış politikada bunlar yaşanırken, 17/25 Aralık’ın ardından FETÖ’nün (bürokrasi başta olmak üzere) basın ve ekonomi aygıtlarına yönelik operasyonlar düzenlenmesi, ABD nezdinde “temel hakların ihlali” şeklinde karşılık buldu. Bu sebeple Amerikan yönetimi, FETÖ lideri Fetullah Gülen’i Türkiye’ye iade etmeyi reddetti. Dolayısıyla, ABD bir taraftan Türkiye’nin ulusal güvenlik kaygılarını tırmandıracak bir politika izlerken, diğer taraftan da (demokratik bir devletten otoriter devlete kayış iddiasıyla) Türkiye’nin uluslararası statüsünü tahrip eden bir söylemi besledi.

Kriz neden tırmandı?

Önce İran, daha sonra Suriye konusunda Türkiye’nin açık ettiği otonomi arayışı, ABD’yi neden rahatsız etti? Truman doktriniyle birlikte Türkiye ve ABD arasında basit bir sözleşme yapılmıştı. Buna göre, ABD Türkiye’nin Sovyetler Birliği’nden kaynaklanan güvenlik kaygılarını giderecek, Türkiye de dış politikadaki otonomisinin bir kısmını ABD’ye devredecekti. Dolayısıyla Türk dış politikası önemli ölçüde ABD’nin belirlediği ilkeler ve çizdiği sınırlar doğrultusunda şekillendi. Bu ilke ve sınırlar Kıbrıs konusunda ABD ile Türkiye’yi karşı karşıya getirince, Ankara dış politikadaki otonomisini genişletecek şekilde, Washington ile yaptığı ilk sözleşmeyi bazı noktalarda revize etti. 1960 ve 1970’lerde yaşanan krizler iki nedenden dolayı, tırmanmak yerine Türkiye lehine revizyonla sonuçlandı. Birincisi, Türkiye hiçbir zaman Sovyetler Birliği’ni güvenlik ihtiyaçlarını karşılayacak bir muhatap olarak görmedi ve ABD ile yaptığı güvenlik sözleşmesine sadık kaldı. İkincisi, ABD Soğuk Savaş ortamında, Türkiye’yi yaşanan bütün krizlere rağmen kaybedilmeyecek bir müttefik olarak gördü.
2013 sonrası kriz iki nedenle yatışmak yerine tırmanmaya devam etti. Birincisi, Rusya önce Gürcistan müdahalesi daha sonra Suriye ve Ukrayna müdahaleleriyle, Türkiye’nin etrafındaki bölgede ABD’nin askeri operasyon tekelini önemli ölçüde kırdı. Bu durum Rusya’yı, ABD ile kriz yaşayan bölge ülkeleri için güçlü bir dengeleyici konumuna taşıdı. Türkiye bir taraftan ABD ile ters düştüğü konularda (örneğin Suriye krizi) Rusya ile çalışırken, diğer taraftan da güvenlik temelinde işbirliğine (S-400 satın alımı) gitti. Diğer bir ifadeyle, ABD Türkiye’yi çıkarları dışında adım atmaya zorladıkça (PYD ile ilişkiler, Gülen’in iadesi, F-35 satışındaki pürüzler gibi), Ankara Moskova’yı bir dengeleyici olarak devreye sokma yoluna gitti. Bu nedenle, yani Rusya’nın bir dengeleyici olarak mevcudiyeti sayesinde, Türkiye ABD’den gelen otonomi kısıtlayıcı talepleri geri çevirdi ve otonomi arayışındaki ısrara devam etti. Dolayısıyla kriz, yatışmak yerine, özellikle 2016 darbe girişiminden sonra tırmanmaya devam etti ve 2018 yazında ABD’nin Türkiye’ye koyduğu ekonomik yaptırımlara kadar vardı.
İkincisi, ABD politikalarının (Gülen’in iadesi meselesi ve New York’taki Rıza Zarrab ve Halkbank davası gibi) hükümet açısından bir “varoluş” meselesine dönüşmesi, krizi çözmenin maliyetini Türkiye’deki iktidar açısından fazlasıyla yükseltti. 17/25 Aralık’ın hükümeti devirmeye yönelik bir operasyon olarak görülmesi ve bu operasyonun temel sorumlusu olduğu düşünülen Gülen’in ABD’de kalmaya devam etmesi “varoluş kaygısını” başlatan gelişme oldu. Daha sonra ordudaki Gülen destekçilerinin düzenlediği darbe girişimi ve ardından ABD ile Gülen’in iadesi konusunda yaşananlar, krizi hükümet için bir “beka” sorununa dönüştürdü. Krizi çözme maliyetinin aşırı yüksek olması, risk almanın maliyetini düşürdü ve hükümet (bekası ile karşılaştırıldığında) krizin beraberinde getirdiği ekonomik ve siyasi maliyetleri daha tercih edilebilir gördü.

Krizin neresindeyiz?

Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan New York Times için Ağustos 2018’de yazdığı bir yazıda şu ifadeleri kullandı: “Çok geç olmadan önce, Washington ilişkimizin asimetrik olabileceği yanılgısından kurtulmalı ve Türkiye’nin alternatifleri olduğunu kabul etmeli”. Bu ifade iki şeyi açık şekilde deklare ediyor. Birincisi, Türkiye ile ABD arasındaki (ilkinin otonomisini sınırlayan) ittifak ilişkisi revize edilmelidir. Bu revizyonun yapılması hususunda Türkiye alternatif ittifakları gündeme getirecek kadar kararlıdır. Bu yazıdan sonra Türk-Amerikan ilişkilerinde yatışma emareleri olarak görülebilecek birçok gelişme yaşandı. Türkiye uzun süredir tutuklu olan Pastör Andrew Brunson’u serbest bıraktı. Ankara ve Washington bazı bakanlara uyguladıkları yaptırımları karşılıklı olarak kaldırdı. Türkiye Trump’ın İran’a yönelik yeniden başlattığı ekonomik yaptırımlardan muaf tutuldu. Fakat krizin ana konuları hâlâ çözüm bekliyor: Gülen’in iadesi, Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın durumu, Halkbank’a yönelik yaptırımlar, ABD’nin PYD’ye devam eden askeri yardımları, Türkiye’deki hükümetin uluslararası düzlemde karalanan imajı, ve en önemlisi de S-400 ve F-35lerin durumu.
Krizin ana konularında bir ilerleme olmaması, Erdoğan’ın yazısıyla birlikte düşünüldüğünde, mevcut duruma ilişkin iki temel tespit yapmayı mümkün kılıyor. Birincisi, Türkiye’nin otonomisi dışında vereceği tavizler ABD’nin tavizleriyle aynı büyüklükte değil. Dolayısıyla bir tavizler asimetrisi durumu söz konusu. Brunson’un serbest bırakılmasından sonra, yukarıdaki sorunları lehine çözebilmek için, Türkiye üçüncü ülkelerle olan ilişkilerini (Rusya ile olan yakınlaşma) pazarlık masasına koyabilir. Fakat bu ilişkiler, otonomi imkanını ortaya çıkaran temel dinamik, diğer bir ifadeyle krizlerin temel sebebi olduğu için, böyle bir taviz, otonomi arayışından vazgeçmek anlamına gelebilir. İkincisi, krizin çözümü değil de, kontrolden çıkmamak kaydıyla devam etmesi Türkiye için daha makul bir seçenek mi? Diğer bir ifadeyle, krizin temel konularını çözmedeki zorluk, krizin devamını, kriz öncesi duruma dönmekle kıyaslandığını daha mümkün bir seçenek kılıyor.

Kriz nereye evrilir?

Krizin önünde kabaca üç temel seçenek bulunuyor: ABD ile ilişkilerde kriz öncesine dönmek, Türkiye’nin Rusya eksenine kayması ve krizin iniş ve çıkışlarla devamı. Kriz öncesine dönmek iki farklı şekilde olabilir. Birincisi, Türkiye’nin saldırgan bir şekilde bölgeye dönen Rusya’yı dengeleme hususunda değerli bir müttefik olduğunu kabul eden ABD, tahrip olan statüsünü yeniden onarmak ve güvenlik kaygılarını yatıştırmak (Gülen’in iadesi ve PYD’ye desteğin sonlandırılması gibi) yoluyla Türkiye’yi kazanabilir. İkincisi, Türkiye’nin Rusya kartını kaybetmesi, Ankara’yı kriz konularında taviz vermeye zorlayabilir. Fakat bu krizlerin hükümet için temelde bir beka sorunu olduğu düşünülürse, maliyeti çok yüksek bir geri dönüş olur.
İkinci seçenek, yani Rusya eksenine kaymak, cevap bulunması zor bazı riskler taşıyor. Birincisi, ABD’nin güvenlik şemsiyesi ortadan kalktığında Rusya aynı “iyiliksever” siyasetini devam ettirecek mi? Hemen yanı başındaki büyük bir güçle yalnız başına kalmak, uzaktaki bir güçle ittifakta verilen otonomi tavizinden daha büyük bir tavizi gerektirebilir. Rusya’nın Gürcistan ve Ukrayna politikası, Türk karar vericiler için ürkütücü bir analoji olarak ortada duruyor. İkincisi, Rusya’nın bölgeye alternatif olarak dönüşü ne kadar sürdürülebilir bir geri dönüştür? Diğer bir ifadeyle, Rusya’nın göreli zayıf ekonomisi askeri angajmanlarını sekteye uğrattığında, ABD ekseninden çıkmış Türkiye Washington’un gazabını nasıl bertaraf edebilecektir? Bu iki temel belirsizlik Rusya eksenine kayma seçeneğini önemli ölçüde zayıflatıyor.
ABD ile, bir eksen kayması yaşamaksızın, krizin devamı iki temel sebep dolayısıyla daha muhtemel görünüyor. Birincisi, yukarıda belirtildiği gibi Rusya eksenine kaymak fazlasıyla riskli, ABD ile yeniden kriz öncesi aşamaya dönmek ise fazlasıyla maliyetli. İkincisi, bir tercih yapmaktan ziyade bölgede Rusya ve ABD arasındaki rekabeti kullanmak, otonomi artışını mümkün kılabilecek en makul seçenek. Rusya’nın saldırgan siyasetine devam etmesi, ABD’yi ve genel olarak Batı’yı Türkiye’ye taviz verme hususunda zorlayacaktır.


23 Ekim 2020 Cuma

Batı medyasında Azerbaycan karşıtlığı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Uluslararası ölçekte yayın yapan büyük medya kuruluşlarının Ermenistan'ın Gence saldırısı ve genelde sivil katliamlar karşısındaki yaklaşım biçimi başlangıcından bu yana problemli.




Azerbaycan’ın yaklaşık 30 yıldır Ermenistan işgalindeki Dağlık Karabağ bölgesinin bazı kısımlarını yeniden ele geçirmesiyle Kafkasya’daki statüko sarsılmış oldu. Yaygın ifadeyle, cin şişeden çıkmış durumda. Türk ve dünya medyasının bölgeye dair bilgi ihtiyacının karşılanmasında öne çıkan isimlerden biri olan gazeteci Ceyhun Aşirov’un ifadesiyle söylersek, Ermenistan’ın Kafkasya’da yaptığı “mağlup halk” propagandası çöpe atıldı. Azerbaycan Türkleri “muzaffer millet” olduğunu Dağlık Karabağ’daki ilerleyişiyle teyit etmiş durumda. “Hani nerede Ermenistan ordusu? Karşımızda duramadılar, kaçıyorlar” sözleriyle cephedeki ilerleyişe atıfta bulunan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev de yıllardır küresel medyanın omuz vermesiyle şişirilen Ermenistan algısının kâğıttan kaplan olduğunu dünya kamuoyuna tekrar duyurmuş oldu. Ermenistan’dan gelen açıklamalarda ise tüm bu kayıplar ve yenilgiler bir “gerçi çekilme” olarak sunulmaya çalışılıyor. Fakat görünen tablo gerçek durumun çok farklı olduğunu ve Ermenilerin çatışmaların yaşandığı cephelerde mağlup olduğunu bariz şekilde gösteriyor.

Cephede yenilen Ermenistan ordusunun başvurduğu yöntemlerden biri ise sivil katliamlarına devam etmek. 1990’lı yılların başında, başta Hocalı bölgesinde olmak üzere sivil katliamlar yapan Ermenistan, şimdi de cephedeki yenilgilerini örtmek için Azerbaycan’ın Gence şehrine füze saldırıları yapıyor. Şu ana kadar onlarca sivil bu saldırılarda hayatını kaybetti; onlarca ev enkaza dönüştü.

Çatışma bölgesinin dışında yer alan bu bölgelere yapılan saldırılar aslında uluslararası sözleşmelere göre savaş suçu kapsamında. Fakat daha önce de benzer suçları işlemesine rağmen, Ermenistan devleti, bir yaptırımla yüzleşmeyeceğini bildiği için, benzer suçları tekrar işlemekten kaçınmıyor. Küresel örgütlerin sessizliğini bir onay şeklinde değerlendiren Ermenistan’ın sivil yerleşim bölgelerine saldırılarını sürdürme ihtimali yüksek. Oysa uluslararası toplumun kendi ilke ve kurumlarının prestiji için bile olsa bu saldırılar karşısında sessiz kalmaması gerekirdi.

Batı medyası üç maymunu oynuyor

Öte taraftan uluslararası ölçekte yayın yapan büyük medya kuruluşlarının Gence saldırısı ve genelde sivil katliamlar karşısındaki yaklaşım biçimi başlangıcından bu yana problemli. Küresel örgütlerin ve politik güç merkezlerinin taraflı olduğu bir düzlemde, aynı ülkelerin uzantısı konumundaki medyadan tarafsızlık beklemek rasyonel olmasa da, gazetecilik ilkeleri konusunda evrensel vaazlar vermekte tereddüt göstermeyen medya kuruluşlarının tutumları Ermenistan taraftarlığı konusunda bir adım öne çıkıyor. Haber ve yorumlarda “Türk saldırganlığı” ifadesine yoğun şekilde rastlanabiliyor.

Bu bağlamda Rusya’nın Sputnik, Fransa’nın Agence France Presse (AFP) ve France 24, İngiltere’nin BBC ve Reuters ile ABD’nin Associated Press (AP) haber ajansları tarafından sürdürülen genel yayın politikası sorunlu içeriklere sahip. Gence saldırısından sonra New York Times, Wall Street Journal ve CNN gibi kuruluşlar saldırıya yer vermediler. Örneğin AP tarafından geçilen haberde önce Ermenistan Savunma Bakanlığı’nın saldırıyı inkâr haberi verildi; sonrasında ise AP konuya ilişkin haberinin giriş cümlesinde "Azerbaycan Ermenistan'ı ikinci büyük kentini balistik füzeyle vurmakla suçladı" ifadesi kullanılarak saldırganın, katliamı yapan tarafın açıklaması öne çıkarıldı. Genel olarak yayınlarda Ermenistan Başbakanı Paşinyan’a mikrofon uzatılarak Ermeni tezlerinin dolaşıma sokulması yönünde yaygın bir çaba var.

Öte taraftan İran devlet televizyonu Press TV de bu halkanın içinde. Press TV yayınlarında net ifadelerle Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik karalama kampanyasına girişmiş durumda ve bu söylemini tipik yeni oryantalist yaklaşımın örtülerinden “sultan”, “imparatorluk” türünden ifadelerle donatmış durumda. Yayınlarda genelde Ermenistan’ın tezleri savunuluyor. Katar’a bağlı İngilizce yayın yapan El-Cezire’deki bazı haberlerde de Ermenistan yanlısı içerikleri görmek mümkün. Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan tarafından fonlanan medya kuruluşlarında ise tümüyle Ermenistan tezleri yer alıyor.

Büyük medya kuruluşları aslında gerçeği bilmelerine rağmen “görmedim, duymadım, bilmiyorum” şeklinde üç maymunu oynamaya devam ediyorlar. Bu tavırlarını yedi maddede özetlemek mümkün.

Batı medyasının yedi günahı

Birincisi, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından Azerbaycan toprağı olarak defalarca tanımlanan Dağlık Karabağ bölgesindeki Ermenistan işgali açık şekilde vurgulanmıyor. Ermenistan’ın oradaki varlığı BM tarafından “işgal” olarak tanımlanmış olmasına rağmen, Ermenistan’ın bu toprakları sahiplerine bırakarak barışçıl bir şekilde neden geri çekilmediği (muhtemelen Ermenistan’ı üzmemek için) yeterince sorgulanmıyor. Yayınlarda bu bölge için genelde “ihtilaflı bölge” ifadesine yer veriliyor veya “Azerbaycan’ın iddiasına göre” ifadesi öne ekleniyor.

İkincisi, Ermenistan’ın Gence’ye yaptığı balistik füze saldırısında hayatını kaybeden onlarca sivile dair haberler hem vaktinde verilmedi hem de katliamın boyutlarını göstermeye yetecek kadar görüntü haberlere eklenmedi. Ermenistan ile “katliam” kavramını yan yana getirmekten itinayla uzak durulan bir tavır egemen durumda. Halbuki sivil katliamlar yapıldı ve devamının geleceğine dair bir karamsarlığı hem bu sessizlik hem de Ermeni tarafının açıklamaları maalesef düşündürüyor.

Üçüncüsü, sivillerin hayatını kaybettiği saldırıya dair haberde gerçek bilgi açıkça ortada olmasına rağmen, bunun yerine sivil ölümler “Azerbaycan’ın suçlaması ve iddiası” şeklinde sunuldu. Böylesi sivil katliamlar karşısında, savaşan iki taraftan birinin söylemini besleyecek bir dil kullanılması ve olguyu zayıflatmak için “iddia” kelimesinin araya sıkıştırılması planlı bir tutuma işaret ediyor. Yani “Ey okuyucu! İnanmasanız da olur; bu zaten savaşan taraflardan birinin iddiası ve bunu rakibini karalamak için yapıyor” denilmiş oluyor.

Dördüncüsü, Ermenistan devleti Dağlık Karabağ bölgesine (başta Latin Amerika, Suriye ve Lübnan olmak üzere) çeşitli bölgelerden yabancı teröristler taşımasına rağmen, Batı medyası buna hak ettiği şekilde yer vermedi. Halbuki terör örgütü PKK unsurlarının da içinde yer aldığı grupların İran üzerinden bölgeye taşındığı konusunda çokça görüntü ve ses kaydı mevcuttu. Bunun aksine, gerçek olmamasına rağmen, Azerbaycan’ın bölgeye yabancı savaşçı getirdiği yönündeki Ermeni propagandasını tekrarladı.

Beşincisi, uluslararası medyaya bağlı gazeteciler çatışmayı takip edebilmek için büyük ölçüde Ermenistan tarafına seyahat etti ve etmeye devam ediyor. Halbuki olması gereken, bölgedeki durumun her iki taraftan da takip edilmesiydi. Fakat tek taraflı bir takip süreci, doğal olarak önyargıyı da beraberinde getiriyor. Bunun yansımalarını haberlerde görmek mümkün.

Altıncısı, küresel medyadaki Ermenistanlı veya Ermeni diasporasına yakın gazetecilerin çabası ideolojik gazeteciliğin yansımalarına sahip. Bu tür haberlerden biri The Washington Post tarafından Isabelle Khurshudyan (üç yazardan biri) imzasıyla yayımlandı [1] ve haberin başlığında bile Suriyeli paralı askerlerin Dağlık Karabağ’daki çatışmalarda öldüğü yalanı, Türkiye bağlantısı kurularak verildi. Benzer şekilde Sputnik ve Russia Today’in Genel Yayın Yönetmeni Margarita Simonyan’ın Ermeni kökenli olması, bu yayın organlarında taraflı bir dil kullanılmasında Rusya’nın devlet politikasından daha fazla rol oynuyor.

Sputnik Türkçe’de dengeli bir dil kullanılırken bu etki özellikle Sputnik’in İngilizce yayınlarında daha belirgin. Putin’in Dağlık Karabağ’a yabancı teröristlerin getirilmesi konusundaki yaklaşımını, gerçek dışı olmasına rağmen, Suriye ve Libya’dan buraya Azerbaycan tarafından getirildiği iddia edilen savaşçılar bağlamında ele almışlar. Gerçekte bölgeye Ermenistan tarafından (başta PKK’lı teröristler olmak üzere) çeşitli bölgelerden getirilen yabancı teröristlere ise hiç değinilmiyor. Sputnik İngilizce yayınlarının sosyal medya hesabından sürece dair yapılan paylaşımlarda bir kilise görselinin sürekli kullanılması ise ilginç. Konuyla hiç ilgisi olmamasına rağmen, herhangi bir haber için bile kilise görseli tercih edilmiş. Bir diğer detay ise Minsk grubu olarak ABD, Fransa ve Rusya’nın Karabağ’daki sorunun çözümü konusunda barışçıl müzakerelere çağrıda bulunması konusu aktarıldıktan sonra, sürekli Türkiye’nin Azerbaycan’ı saldırganlığa teşvik ettiği ve bu yönde desteklediği bağlamında cümlelere yer verilmesinde öne çıkıyor. Bu doğrudan Türkiye’yi ötekileştiren bir yaklaşım olarak okunabilir.

Yedincisi, Batı medyası uzun süredir kapıldığı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan karşıtlığını yeniden tedavüle sokmuş durumda. Azerbaycan devletinin işgal edilmiş topraklarını geri alma sürecinde Batı medyasında çıkan analizlerde bu karşıtlığın izlerini görmek mümkün. Hatta hikâyeyi İlham Aliyev’den daha çok Erdoğan karşıtlığı üzerinden kurgulama çabasındalar.

Dolayısıyla küresel ağa sahip, etki kapasitesi yüksek medya kuruluşlarının böylesine taraflı bir yaklaşıma mahkûm olmaları, gazeteciliğin temel kriterleri bakımından büyük bir hayal kırıklığını ve çoğu yerde ideolojik gazeteciliğin izlerini barındırıyor. Türkiye’nin son 200 yıllık serüveninde yakından tanıdığı ve artık kanıksadığı bu önyargı mekanizması, bugün Azerbaycan’ın haklı davasını örtmek ve sesinin duyulmasını engellemek için çalıştırılmış durumda. Fakat eskisi kadar etkili olamıyor.

[İstanbul Medipol Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi olan Doç. Dr. Yusuf Özkır aynı zamanda Kriter dergisinin yayın koordinatörüdür]

[1] https://www.washingtonpost.com/world/middle_east/azerbaijan-armenia-turkey-nagorno-karabakh/2020/10/13/2cdca1e6-08bf-11eb-8719-0df159d14794_story.html



google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html