BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Moskova sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Moskova sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

22 Ocak 2019 Salı

Erdoğan-Putin Zirvesi ve Suriye'de muhtemel gelişmeler

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


ABD’den gelen “Suriye’den çekilme” açıklaması ve bunu müteakip Amerikan birliklerinin kısmî çekilmesi, iki ülke liderlerinin tekrar bir araya gelmesini gerektirdi.



2018 yılı, Rusya ile Türkiye arasındaki iş birliğinin zirvede olduğu yıllardan biriydi. İki ülke liderinin sıkça bir araya gelmesi, Akkuyu Nükleer Santrali’nin temelinin atılması, Türk Akımı’nın deniz kısmının tamamlanması töreninin düzenlenmesi, Rusya’dan Türkiye’ye gelen turist sayısının 6 milyonu geçmesi, bu durumun en önemli göstergeleriydi.
Tüm bunlara iki ülkenin Suriye sorunu çerçevesinde geliştirdikleri diyalogu da eklemek gerekmektedir. 

Özellikle uçak krizinden sonra tarafların sıkça bir araya gelip Suriye’deki gelişmelerle ile ilgili görüş alışverişinde bulunması, şüphesiz Suriye’de sahip oldukları farklı dayanaklara rağmen ortak hareket etmelerine ve ülkeye barışı getirme konusunda mesafe kat etmelerine yardımcı oldu.

2019 yılında da Türk-Rus iş birliğinin gündemini aynı konuların oluşturacağını şimdiden belirtmek gerekmekte. 

Nitekim yeni yılın ilk haftasında ABD’den gelen “Suriye’den çekilme” açıklaması ve bunu müteakip Amerikan birliklerinin kısmî çekilmesi, iki ülke liderlerinin tekrar bir araya gelmesini gerektirdi. 

23 Ocak günü Türkiye Cumhurbaşkanı Recep TayyipErdoğan’ın Rusya’ya yapacağı yılın ilk yurtdışı ziyaretini de bu bağlamda ele almak gerekiyor.

ABD’nin Suriye’den çekilme kararının Türk-Rus iş birliğine muhtemel etkisi.


ABD’nin Suriye’den çekilmesi, aslında her iki ülkede çok olumlu karşılandı. Hatta Rusya’da bu adımı, “ABD’nin yenilgisi” olarak değerlendirenler oldu. 

Gerçekten de ABD’nin Afganistan, Irak ve ardından da Suriye’ye müdahalede bulunması ve bu müdahalelerin neticesinde sorunların çözülmemesi, söz konusu değerlendirmeleri haklı çıkartmaktadır. Bu husus şüphesiz ABD’nin bölgedeki imajını da olumsuz etkilemekte ve ABD’ye olan güveni sarsmaktadır. 

Rusya ise tam tersine özellikle İran ve Suriye meselelerinde sergilediği tutum ile kendisini güvenilir bir ortak olarak göstermeyi başarmıştır.

ABD’nin çekilmesi şüphesiz Suriye’deki diğer aktörleri rahatlatacaktır. En başta doğrudan bir ABD-Rusya çatışma ihtimalini ortadan kaldıracaktır. 

Bugüne kadar da taraflar birbirlerinin etki ve kontrol alanlarına girmemeye gayret etse ve bunda başarılı olsalar da böyle bir ihtimalin varlığı dahi tüm dünya kamuoyunu tedirgin ediyordu.

ABD’nin çekilmesinin özellikle Türkiye ve Rusya açısından iyi tarafı, bu iki ülkenin İran ile birlikte Suriye’de daha fazla söz sahibi olması ve üç ülkenin yürüttüğü görüşmelerin başarılı olmasının şansının artmasıdır. 

Nitekim bundan önce üç ülkenin vardıkları anlaşmalar konusunda “Acaba ABD ne der?” sorusu sorulurken bundan sonraki süreçte bu sorunun pek ehemmiyeti kalmayacaktır. 

Tüm bunlar Suriye’de barışın tesisini de hızlandırabilecektir. Bu da hem Moskova’nın hem de Ankara’nın istediği bir durumdur. Zira Suriye savaşı, her iki devleti de maddî-manevî çok yormaktadır.

ABD’nin çekilmesinin olumsuz tarafları ise Türkiye ile Rusya’nın Suriye’de ortak amaca (Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması ve barışın bir an önce tesis edilmesi) rağmen karşı karşıya gelme ihtimalinin artması ve hamilerinin çekilmeye başlamasından hemen sonra YPG/PYD terör örgütlerinin Rusya ve Esed rejimine yakınlaşmaya başlamasıdır. 

Tüm bu muhtemel sorunlar, Moskova ile Ankara’da da iyi anlaşılmış olmalı ki, taraflar bu meseleleri en üst düzeyde görüşmeyi kararlaştırmıştır.

Putin-Erdoğan görüşmesinden beklentiler


Putin-Erdoğan görüşmesinin en önemli konusunun Suriye sorunu ile bu ülkenin kuzeyinde 32 kilometre derinliğinde ve Türkiye’nin kontrolünde güvenli bölgenin kurulması (burada bunu yapacak başka bir güç yoktur) meselesi oluşturacaktır. 

Uzun vadede bu husus, şüphesiz Moskova’nın işine yaramamaktadır. Zira Kremlin, Esed rejimine askerî-maddî destek vererek toprakların büyük kısmının rejiminin kontrolüne geçmesini sağlamıştır. Buna rağmen Moskova’nın güvenli bölge projesine karşı çıkmayacağını, ancak kontrolü de tamamen Türkiye’ye bırakmayacağını tahmin etmek mümkündür. 

Genel olarak Moskova’nın Türkiye’nin bölgedeki kaygı ve çıkarlarına aynen Afrin ve İdlib’de olduğu gibi anlayışlı yaklaşacağını da söyleyebiliriz. 

Zira Ankara ile karşı karşıya gelmek Suriye’de barışı daha da erteleyebileceği gibi Rusya’nın Batı ile sorun yaşadığı bir dönemde Türkiye gibi önemli müttefikini kaybetmesine de yol açabilir.

Günümüzde Rusya ile Türkiye, askerî, enerji ve ticarî alanlarda çok yönlü iş birliği geliştirdiğinden dolayı her iki ülke de karşılıklı olarak birbirlerinin çıkarlarını gözetmeye çalışmaktadır. Ayrıca bu ülkeler söz konusu alanlarda birbirlerine ihtiyaç duymaktadırlar.

Örneğin ABD’nin AB ülkelerine enerji alanında Rusya’ya bağlılıklarını azaltma konusunda baskı yapması ve Kuzey Akım-2 doğalgaz projesinin hayata geçmesini istememesi, Türkiye’yi Rusya’nın enerji politikası açısından önemli kılmaktadır. Yine Ukrayna ile transit konusundaki anlaşmanın süresi 2019 yılında sona ermektedir. 

Hem Ukrayna’ya olan transit konusundaki bağlılığı azaltmak hem de Ukrayna ile yeni bir anlaşmayı kendisi için daha iyi şartlarda imzalamak için Türk Akımı Projesi, Moskova açısından büyük önem arz etmektedir. 
Kuzey Akım-2 projesinde yaşanan sorunlar da Türk Akımı’nın önemini artırmaktadır. Bu bağlamda Türk Akım’ın 2019’da hayata geçmesi özellikle Rusya’nın çok işine yarayacaktır.

Görüşmelerde gündeme gelmesi planlanan bir başka konu ise Akkuyu Nükleer Santral’in inşasındaki sorunlardır. Taraflar arasında nükleer santralin inşasına dair anlaşma 2010 yılında imzalansa da halihazırda santralin ancak temeli atılabildi. 
Dolayısıyla nükleer santralin inşasının hedeflendiği yıl olan 2023’te tamamlanması mümkün değil. Bu konunun hızlandırılmasının yanı sıra Rusya’nın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına vize uygulamasını kaldırması konusu da Türk tarafının masaya yatıracağı konulardan biridir. 

Bu konu da sıkça gündeme gelmesine rağmen bir mesafe kat edilememektedir. Moskova muhtemelen Suriye’de barış tesis edilmeden ve Suriyeli mültecilerin büyük bir kısmı memleketlerine dönmeden böyle bir adımı atmak istememektedir.


Tüm bu konularda varılan anlaşmalar doğal olarak bir başka konudaki anlaşmanın hayata geçmesini daha gerçekçi kılacaktır. Bu konu da S-400’lerin teslimatı meselesidir. 
Daha 2018’de Rus yetkililer, Türkiye için S-400 üretiminin başlandığını ve 2019 sonuna kadar teslimatın yapılacağını açıklamıştı. 

Ancak ABD’nin Türkiye’ye Rus füzelerini almama konusunda uyguladığı baskı ve ABD-Türkiye hattındaki değişken hava, söz konusu teslimatlarla ilgili belirsizliklere yol açmaktadır. 

Ama öyle anlaşılmaktadır ki, Rusya ile yapılacak görüşmelerden bir paket anlaşma çıkacaktır. Diğer bir deyişle taraflar Suriye’de anlaşmaya vardıkları takdirde diğer konularda da ilerleme kat edilecektir.


2 Mayıs 2018 Çarşamba

Putin Eski Hükümeti Yeni

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Putin'in eski 'yeni' hükümeti Rusya ilginç bir ülke:
Yeni kurulacak hükümetin eskisinden farklı olmayacağı hususunda neredeyse bütün uzmanlar hemfikir olduğu halde, Rusya’nın iç siyaseti “Putin ‘yeni’ derken neyi kastetti” kavgası yapıyor.

Rusya kanunen iki hafta içinde yenilenmesi gereken hükümeti konuşuyor; aslında heyecanla tartışıyor desek, yerinde olur. Seçilmiş devlet başkanı, yeni hükümeti oluşturmak zorunda. Fakat bu “yeni” hükümetin eskisinden farklı olacağına dair ümit besleyen kimse de pek yok.
Rusya ilginç bir ülke: Yeni kurulacak hükümetin eskisinden farklı olmayacağı hususunda neredeyse bütün uzmanlar hemfikir olduğu halde, Rusya’nın iç siyaseti “Putin ‘yeni’ derken neyi kastetti” kavgası yapıyor.

Yeni hükümet hakkında Rus uzmanlar ne diyor?

Rusya’nın ve Rusça yayın yapan Batılı basının gündemini meşgul eden olan bu değişim ihtimalini, yine Rusya’nın tanınmış gazetecileri, yazarları ve siyaset uzmanlara sorduk. Moskova’da yaşayan ve Rusya iç siyasetinin nabzını tutan gazeteciler sorularımıza cevap verdi; hem fikirlerini hem de tahminlerini bizimle paylaştı.
Rusya’nın yönetiminde neyin değişmesi gerekiyor sorusuna gazeteci Orhan Cemal, “Rusya’da formalite olarak çok partili görünen, fakat gerçekte otoriter bir rejime sahibiz” diyor. Tarihçi ve siyaset uzmanı Nikolay Sevastyanov ise seçim sonrası Rusya’nın yeni hükümetin ana hatları ne olacak sorusuna, “Putin seçimden sonra radikal iç sorunlarla yüzleşecek” diye cevap veriyor. Özellikle mevcut siyasi sistemde reform yapılırken zor bir süreç yaşanacak” diyen Sevastyanov, “Putin yeni başkanlık döneminde, etnik cumhuriyetlerin federal haklarını kısıtlayacak” diyor. Bu sürecin Dağıstan’da başladığını söyleyen Sevastyanov, federasyon üyelerinin millileşmesine darbe vuracağını düşünüyor. Paralel olarak daha fazla serbestlik verilen bürokrasinin güçleneceğini iddia eden Sevastyanov, “Federal bölgelerde bürokrasinin merkezden emir beklemeden daha aktif olması istenilecek” diye de ekliyor. “Sonuçta bu reform yerel yönetimde yolsuzluğun artışına sebep olacak” diyen Sevastyanov, öngörüsünü “Etnik azınlıkların ayrılıkçı hareketlere yönelmesine sebep olacak” diyerek ifade ediyor.
Yeni hükümet nasıl kurulacak ve hangi değişiklikleri beklemeliyiz sorularına cevap veren Orhan Cemal “Yeni hükümet için üç kanadın kavgası var” diyor: Duma’nın genel sekreteri Vyaçeslav Volodin, Birleşik Rusya Partisi genel başkanı Andrey Turçak ve Cumhurbaşkanlığı İç Siyaset Bölümü başkanı Sergey Kiriyenko arasında ateşlenen rekabeti dengeleyen Putin’in hükumetin devam etmesini sağlayacağını düşünüyor. Dvorkovskiy-Kudrin liberal kanadının da hükümette yer almaya devam edeceğini iddia eden Orhan Cemal’e göre, ABD’nin yaptırımlara hemen cevap vermeyeceğini açıklayan Kremlin, sertleşen Washington-Moskova kavgasında geri adım atmak isterse, hükümette geri giden lokomotifi Dvorkovsky-Kudrin kanadı en iyi şekilde temsil edebilir. “Medvedev’in istifasını beklemiyorum” diyen Orhan Cemal, onun, Putin için tehlike oluşturabilecek bir siyasetçi olmadığını düşünüyor, “Karizması olmadığı gibi, son zamanlarda ismi bir çok yolsuzluk skandalına karışmış ve oy oranı düşük bir siyasetçi” diyor; “Medvedev gerektiğinde halka verilecek kurban da olabilir” diye ekliyor. Orhan Cemal değişikliklerin sadece bilim ve eğitim alanlarında ve çok önemli olmayan bazı bakanlıklarda meydana gelebileceğini öngörüyor. Rusya’nın gelecekte birincil hedefinin yaptırımlardan kurtulmak olacağını söyleyen Orhan Cemal, “Belki de yurt dışında yapılan ‘savaş’ oyunlardan çekilip kendi iç sorunlarına yönelmiş bir Rusya göreceğiz” diyor.
Kurulacak yeni hükümeti değerlendirirken “2013 yılına dönmemiz gerekebilir” diyen Sevastyanov da Rusya’nın jeopolitik arenadan çekilip iç sorunlara odaklanması gerektiğini düşünüyor; “Asgari Suriye’den, azami olarak ise Doğu Ukrayna’dan çekilip Kırım’ı elde tutacak bir siyaset izlenebilir” diyor. “Batı bu adımı kabul ederse yaptırımlar kalkar ve ülke rahatlar” diyen Sevastyanov, aksi taktirde yaptırımlar yüzünden zora giren ülkenin başkanı olarak Putin’in oylarının da hızla düşeceğini düşünüyor. Düşen oyları yükseltmek için bütün imkanların zorlanacağını öngören Sevastyanov “Kırım’ın ilhakının aynısının Kuzey Kazakistan’da tekrarlanması bu oy yarışın en basit sonucu olur” diye ekliyor.
Moskova’da yaşayan ve genel olarak devleti merkezden izleyen uzmanlar, 7 Mayıs sonrası kurulacak yeni hükümette yeni yüzlerin olmasına pek ihtimal vermiyor, fakat yeni yüzler olursa da bu yüzlerin arkasındaki güç dağılımında bir değişiklik beklemiyorlar. Uzmanlar, Rusya’nın ABD ve genel olarak Batı’yla yaşadığı zor döneminden çıkmak için, daha çok iç sorunlara yönelerek dışarıda ılımlı bir tutum sergileyeceğini iddia ediyor. Putin de seçildikten sonra iç sorunlara çözüm vurgusu yapmış, hatta dışarıya “hadi barışalım” mesajları vermişti. Ama Batı-Rusya ilişkileri her yumuşamadan sonra daha da sert restleşmelere sahne oluyor. Burada Rusya’nın jeopolitik hamlelerini tahmin etmenin hayli zor olduğunu ve giderek daha da zorlaştığını söylemek yerinde olur. Fakat içeride Rusya’yı yeni yönetim sistemi reformlarının beklediği, herkesin hemfikir olduğu bir gerçek.
Moskova’daki, merkezdeki uzmanların fikirleri sorup Rusya’nın etnik cumhuriyetlerine kulak vermemek mümkün değil. Rusya’da güçlü bir merkezi yönetim olsa da taşra da önemli. Özellikle Tataristan ve Kuzey Kafkasya, Moskova’nın bir taraftan elde tutmak için enerji harcadığı, diğer taraftan ise bazı görevleri delege ettiği unsurlar. Tataristan Türk dünyasına açılan kapı haline gelirken, Çeçenistan Arap-Sünni Ortadoğu’ya ve Körfez’e aralanmış bir kapı.
Kuzey Kafkasya’yı yakından takip eden kavpolit.com sitesinin onursal genel yayın yönetmeni olan Maksim Şevçenko son seçimlerde başkanlık seçimlerde ikinci olan Grudinin’in başdanışmanlığını yapmıştı. Kavpolit.com’un şimdiki genel yayın yönetmeni Beslan Uspanov Rusya’nın siyasi gündemini işgal eden yeni hükümet tartışmalarını değerlendirmesini istediğimizde, asıl entrikanın “Medvedev gider mi, yoksa kalır mı” meselesinde olduğunu söylüyor. “Başbakan Medvedev’e yakın olan oligarklar ve bakanlar, son dönem ağır darbe yedi. Dağıstanlı Magomedov kardeşlerin tutuklanması, ekonomi bakanı Ulukayev’in rüşvetten hapis cezası alması ve Navalny’ın ortaya çıkardığı yolsuzluk skandalları hep Medvedev’i vurdu” diyen Uspanov, bu gelişmelerin başbakanlık koltuğu için yapılan yarış olarak görülebileceğini söylüyor. Kulislerde başbakanlığa uygun adaylar olarak Rosneft CEO’su İgor Seçin ve Moskova Belediye Başkanı Sergey Sobyanin adlarının öne çıktığını ekliyor. “Fakat Sobyanin daha önce başbakan olmayacağını açıklamıştı” diyen Uspanov, Seçin’in ise Rusya’da Putin’den sonra iki numaralı siyasetçi olduğunu söylüyor. “Bu durumda Seçin ikinciliği resmileştirmek isteyebilir” diye ekliyor. “Bu favori isimlerin dışında aday olarak öne çıkan farklı isimler de var” diyor Beslan Uspanov, “Mesela Aleksey Kudrin ve Savunma Bakanı Şoygu. Hatta genç bir teknokrat olan Denis Manturov’un da aday olarak adı anılıyor”.
Yeni veya eski başbakanın başında olacağı bir hükumeti neler bekliyor sorusuna cevap veren Beslan Uspanov, Rusya’nın zor bir süreçten geçtiğinin altını çiziyor: “ABD’nin yaptırımları bizi etkilemiyor havasında yapılan açıklamalar olsa da, bu yaptırımların ağırlığı, Rusya’da hissediliyor”. Putin’in geçmiş başkanlık dönemi hep dış siyasete odaklandığı için içeride çözülmeyen ve çözülmeyi bekleyen ciddi problemlerin biriktiğini söyleyen Uspanov, “Putin içeriye yönelik mesajları vermişti; ama ne tür çözümler sunacağı ve hangi adımları atacağı anack yeni bakanlar kurulu oluşunca belli olacak” diyor. İkinci plan bakanlıklar olarak bilinen bölgesel kalkınma bakanlıklarında pek değişim beklemediğini söyleyen Uspanov, daha çok var olanın optimize edileceğini düşünüyor. Hatta en bu durumda Kuzey Kafkasya Bakanlığının ilga edileceğini, bunun sebebinin ise bu bakanlığa bağlı kamu şirketlerinin karıştığı yolsuzluk skandalların olabileceğini ekliyor.


Rusya Federasyonu’nun en gelişmiş cumhuriyeti Tataristan’dan durumun nasıl göründüğünü anlamak için Ulyanovsk’ta yaşayan siyaset uzamanı Denis Korkodinov’a yeni hükümetten neler beklediklerini sorduğumuzda, Korkodinov’un da diğer uzmanlar gibi, ABD’nin uyguladığı yaptırımların iç siyasete yankılarının olacağını düşündüğünü görüyoruz. Peskov her ne kadar hükümetin kuruluşunda dış baskılar etkili olmaz dese de, yaptırımların etkisinin olacağını söylüyor. “ABD’nin baskıları iç siyaseti etkilemeyi hedefliyor” diyen Korkodinov, bunun kısmen de olsa başarılı olacağını öngörüyor. Kremlin’in Batı’nın baskılarıyla ekonominin zorlandığını anlamadığını düşünen Korkodinov, yeni hükümette liberal kanat olarak bilinen Kudrincilerin ağırlıkta olacağını söylüyor. “Liberallerin hükümette çoğalması, iç siyasette muhaliflere de bir işaret olacak, onlara “milli hükümet” için hazırız mesajı verilecek; fakat bu hamlenin halk açısından bir önemi olmayacak” diyen Korkodinov, “Halk da artık çok hızlı bir değişim beklemiyor” diye ekliyor. Putin’in oylarının seçimden sonra hızla düşmeye başladığını söyleyen Korkodinov, Ermenistan örneğini anarak, Medvedev’in popüler olmayan bir başbakan olduğunun altını çiziyor ve yeni dönemin başbakanı olarak Medvedev’in adının son sırada olduğunu düşünüyor. Bu durumda, başarılı olan bölgesel yöneticiler federal merkezde kurulacak bakanlar kurulu için devreye girebilir diyor. Mesela Tataristan’ın genç ekonomist potansiyelinin güçlü olduğunu söyleyen Korkodinov, federal merkeze kendi bürokratlarını göndermek için Tataristan’ın bir şans elde etmiş olduğunu da ekliyor. Korkodinov bu durumda ortaya çıkacak tek sorunun Moskova ile Tataristan arasında imzalanmamış federal anlaşma olduğunu hatırlatıyor. Korkodinov’a göre Moskova, metropollere eskisi gibi serbestlik vermek istemiyor, ama yetişmiş uzman karşılığında her iki tarafı de kısmen memnun edecek yeni bir anlaşmanın ortaya çıkabileceğinin altını çiziyor.
Federal medyada ve Batılı Rusça medyada çıkan haberlere kulak verdiğimizde, sanki Batı’da Kudrin kanadının yeni kurulacak hükümette ağırlıklı olmasını istiyor gibi görünüyor. Hatta süreci takip ederken ve uzmanlarla konuşurken oluşan izlenimleri aktarmak gerekirse, sanki Kremlin ve Batı, medya üzerinden sıkı bir pazarlığa girişmiş gibi duruyor. Medya ortaya bir iddia atıyor; Peskov üzerinden Kremlin bu iddiaya olumlu veya olumsuz yaklaştığını açıklıyor. Fakat fikir alışverişinde bulunduğumuz uzmanlar gibi biz de şu konuda hemfikiriz: Ekonomi kanadı daha liberal olacak, ama savunma bakanlığı gibi devletin güvenlik güçlerinin başına gelecek insanlar daha şahin. Bu süreçte Orhan Cemal'in de belirttiği gibi, Putin bir denge hükümeti oluşturacak ve bu dengelerin hassas terazisi hep Putin’in elinde olacak. Sovyetlerden miras kalan bu sistem artık çağa ayak uyduramadığı için, Putin ayrıca yeni dönemde devletin bürokratik sisteminde reform uygulayacak. Putin’in geçmiş döneminde yetiştirdiği ve yetiştirmeye devam ettiği yeni nesil bürokrat kadroyu sisteme yeni bir kan olarak enjekte etmeye başlayacağını tahmin etmek mümkün. Dış siyaset ve jeopolitik meselelerde sert söylemler benimsese de Rusya eyleme geçmekte aceleci davranmayacak. “Hasta adam” olarak algılanan Rusya’ya kan nakli yapacak olan Putin, dışarıdan gelen müdahalelere karşı zaman kazanmak istiyor. Bunu başarır mı bilinmez; fakat hastanın kanıyla verilen kanın uyuşmama ihtimali yüksek.

30 Mayıs 2020 Cumartesi

Wagner'in Trablus'tan çekilmesi bir son mu yoksa taktiksel bir manevra mı?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Rus güvenlik şirketi Wagner'e mensup paralı askerlerin başkent Trablus'taki ön cephelerden çekilmeleri, Trablus etrafındaki saldırı ekseninde hızlı bir çöküşe yol açtı.




Libya'nın doğusundaki gayrimeşru silahlı güçlerin lideri Halife Hafter saflarındaki Rus güvenlik şirketi Wagner'e mensup paralı askerlerin başkent Trablus'taki ön cephelerden çekilmeleri, Hafter milislerinin hükümet güçlerinin ilerlemesini engellemek için cadde, sokak ve evleri el yapımı patlayıcı (EYP) ve mayınlarla tuzaklamalarına rağmen, Trablus etrafındaki saldırı ekseninde hızlı bir çöküşe yol açtı.

Wagner'e bağlı paralı askerlerin Trablus'taki cephelerden ayrılmasıysa akıllara söz konusu hamlenin gerçek bir çekilme mi yoksa taktiksel bir manevra mı olduğu sorusunu getirdi.

Rusya'nın, Libya'ya bu kadar kolay çıkmak için girmediği görüşünü savunanlar, çıkacak olsaydı Libya'ya dördüncü nesil 14 savaş uçağını neden gönderdi? sorusunu yöneltiyor. Cezayir'in Soğuk Savaş dönemi Cumhurbaşkanlarından Huari Bumedyen'in, Rusların ülkesinden deniz üssü istemesi konusunda "Sovyetler bir yere giriyorsa oradan ebediyen çıkmazlar" sözleriyle bu isteği reddetmesi Kuzey Afrika coğrafyasının ortak belleğinde tazeliğini koruyor.

Libya hükümetinin, ülkenin batısındaki Zuvara kentinin 50 kilometre güneyinde, Trablus'un ise kuş bakışı yaklaşık 140 kilometre güneybatısında stratejik önemdeki Vatiyye Üssü'nden Hafter milislerini çıkarmasının ardından, Hafter milisleri ülkenin batısında peş peşe kayıplar vermeye başladı. Hafter'in sözcüsü Ahmed el-Mismari, Trablus'un güneyinde yeni pozisyonlara konuşlandıklarını ve tüm cephelerden 2-3 kilometre çekildiklerini duyurmuştu.

Wagner paralı askerlerinin Trablus'un 180 kilometre güney doğusundaki Beni Velid Havalimanı'na topluca çekildiğine dair görüntülerin ortaya çıkmasıyla, Mismari'nin söz konusu adımın tam manasıyla çekilme değil "taktiksel bir manevra" olduğu yönündeki açıklamaları ikna edici olmadı.

Öte yandan Libya'nın nüfuzlu kabilelerinden Verfalli kabilesinin Beni Velid şehrindeki ileri gelenlerinin, Rus paralı askerler ve Hafter milislerinin kendi kentlerinde kalmalarına karşı çıkmaları sebebiyle, Wagner'e mensup paralı askerler, 24 Mayıs'tan itibaren havayoluyla henüz bilinmeyen bir noktaya transfer edildi.

Beni Velid'e çekilen unsurların sayısının 1500'den fazla olması ve kentteki kabile baskısı artması sebebiyle hava yolunun yetersiz kalmasının ardından, Hafter milisleri ve Wagner'e mensup paralı askerler bu kez 26 Mayıs'ta 4 Rus yapımı Pantsir hava savunma sistemi ve yüzlerce araçla karayoluyla ülkenin batısından çekildi.

Yerel kaynaklar Hafter milisleri ve paralı askerlerin Libya'nın orta kesiminde yer alan ve Trablus'un 650 kilometre güneyindeki Cufra Hava Üssü'ne çekildiğini belirtirken, söz konusu çekilmenin ABD Afrika Kuvvetleri Komutanlığı'nın (AFRICOM), Rusya'nın Libya'ya Wagner paralı askerlerine destek için gönderdiği savaş uçaklarının görsellerini paylaşması ile eş zamanlı gerçekleşmesi ise dikkati çekti.

Moskova yönetimi Hafter'in kendisini Libya'nın tek hakimi olarak ilan etmesini kabul etmemişti. Bununla eş zamanlı, Hafter yanlısı Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih, Rusların nisan ayı sonunda Hafter ile temasa geçerek durumun uçurumun eşiğinde olduğunu değerlendirdiğini ve Hafter'den ateşkes çağrısında bulunmasını talep ettiklerini söyledi.

Wagner Libya'nın geleceğine bir Rus kancası mı?


Wagner'in geri çekilmesi akıllara Moskova'nın Libya'dan tamamen geri çekilme kararı mı aldığı yoksa taktiksel bir hamle mi yaptığı sorusunu da beraberinde getiriyor.

Rusya'nın, Libya'ya bu kadar kolay çıkmak için girmediği görüşünü savunanlar, çıkacak olsaydı Libya'ya dördüncü nesil 14 savaş uçağını neden gönderdi? sorusunu yöneltiyor. Cezayir'in Soğuk Savaş dönemi Cumhurbaşkanlarından Huari Bumedyen'in, Rusların ülkesinden deniz üssü istemesi konusunda "Sovyetler bir yere giriyorsa oradan ebediyen çıkmazlar" sözleriyle bu isteği reddetmesi Kuzey Afrika coğrafyasının ortak belleğinde tazeliğini koruyor.

Akdeniz'in güneyinde bir Rus deniz veya hava üssünün kurulması Moskova'nın eskiden beri peşinde olduğu stratejik hedefler arasında gösteriliyor. Fransa'nın Hafter yanlısı tavrıyla birleşik bir Avrupa politikasını zora soktuğu, ABD'nin yaklaşan seçime odaklandığı ve uluslararası düzenin de küresel salgınla meşgul olduğu bir dönemde Libya, Rusya'nın NATO'yu Akdeniz'in güneyinden abluka altına alması için tarihi bir fırsat olarak değerlendiriliyor.

Wagner ile Hafter arasında mali sıkıntılar nedeniyle sorunlar var

Rusların şu anda Libya'dan çekilmesi abartılı bir beklenti gibi görünüyor. Fakat Wagner'e bağlı paralı askerlerin başkentin güneyinden ayrılmasının, Hafter'e Rusların desteği olmaksızın Libya hükümeti güçleri karşısında Trablus saldırısının başarılı olma şansı bulunmadığını göstererek "darbeci generali" Moskova'nın şartlarına razı etmek amacı taşıdığı yorumu yapılıyor.

Rusya, 2016'da Suriye'deki Beşşar Esed rejimine de aynı şekilde yaklaşmış ve askerlerinin ülkesinden kısmi olarak çekildiğini duyurarak rejim üzerinde baskı kurmuştu.

Moskova yönetimi Hafter'in kendisini Libya'nın tek hakimi olarak ilan etmesini kabul etmemişti. Bununla eş zamanlı, Hafter yanlısı Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih, Rusların nisan ayı sonunda Hafter ile temasa geçerek durumun uçurumun eşiğinde olduğunu değerlendirdiğini ve Hafter'den ateşkes çağrısında bulunmasını talep ettiklerini söyledi.

Arap basınında, Wagner'in Hafter'den ödeme alma konusunda sorunlar yaşadığı, Wagner'in, Trablus'a girememesi sebebiyle "darbeci generalin" askeri kabiliyetine güveninin sarsıldığı, paralı askerler arasında çok sayıda can kaybı olduğu ve ölenlerin ailelerine ödenmesi gereken ek bir maliyet oluşturduğu yönünde haberler çıkmıştı.
ABD'nin Rusya'nın Libya'daki varlığını "terör örgütü DEAŞ'tan daha tehlikeli" görmesine rağmen Wagner'in Libya'dan tamamen ayrılması şu an için uzak bir ihtimal olarak görülüyor. Rusya'nın Akile Salih'i Hafter'in önüne geçirme planında Wagner itici güç olarak görev alabilir.

Libya hükümetine bağlı SİHA'lar Wagner'in etkinliğini kırdı

Hükümete bağlı silahlı insansız hava araçlarının (SİHA) Beni Velid bölgesindeki Hafter milislerinin yakıt kamyonlarını, silah ve mühimmatlarını hedef almasıyla milisler ve paralı askerlerin ikmal hatları kesildi. Havadan sıkı tutulan bu ambargo, Wagner unsurlarının savaştaki etkinliğini belirleyici biçimde düşürdü.

Wagner paralı askerleri, Aralık 2019'da savaşa katıldıkları sırada Trablus'un güneyindeki hassas noktalara girdikten sonra belirli mevzilerde Hafter lehine askeri katkı yapmıştı. Ancak Mayıs ayına gelindiğinde paralı askerler savaşın ön hatlarından tamamen çekildi.

Wagner'in 1500 ile 2 bin arasındaki unsuru ile cephelerden çekilmesinin ardından Hafter sözcüsü Mismari'nin Trablus'un güneyinde yeniden konuşlanacakları konusundaki açıklaması, Hafter milislerinin savaş alanında dengesiz olarak yerleştirildiğinin göstergesi olarak yorumlanıyor.

Akile Salih ve Rusya Hafter'i devirecek mi?

Libya'nın doğusundaki bazı kabilelerin, çocuklarının batı bölgesindeki cephelere gönderilmesi konusunda rahatsız olduğu ülke içinde sıkça zikrediliyor.
Hafter'in ülkenin batısında arka arkaya aldığı yenilgiler, ülkenin doğusunda sahip olduğu otoritesine de darbe vurdu. Barka bölgesindeki kabileler, Ruslara Hafter için alternatif olan güvenilir bir müttefik olarak sundukları Akile Salih'in etrafında toplanmaya başladı.

Hafter'in henüz Vatiyye Askeri Üssü'ndeki yenilgisi ortaya çıkmadan önce kendi taraftarlarını sokağa çağırarak ilan ettiği darbe girişiminin arkasında Akile Salih'in Ruslarla daha yakın temasa geçmesinin olduğu belirtiliyor. 

Akile Salih'in sözde "Libya Ulusal Ordusu Başkomutanı" sıfatıyla sözde Libya Ulusal Ordusunun Genelkurmay Başkanı Abdurrazık en-Nazuri ve Hava Kuvvetleri Komutanı Sakr el-Caruşi ile birlikte, Hafter'in olmadığı bir toplantıda Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile görüşmesi, Rusya'nın, Wagner'in desteğiyle Hafter'in yerine Akile Salih'i getirme niyeti olarak görülüyor.

Sonuç olarak ABD'nin Rusya'nın Libya'daki varlığını "terör örgütü DEAŞ'tan daha tehlikeli" görmesine rağmen Wagner'in Libya'dan tamamen ayrılması şu an için uzak bir ihtimal olarak görülüyor. Rusya'nın Akile Salih'i Hafter'in önüne geçirme planında Wagner itici güç olarak görev alabilir.



28 Ocak 2019 Pazartesi

Rusya'nın Türkiye'ye sunduğu tehlikeli Esed planı!

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Rusya "güvenli bölge" meselesini Rejim ile Türkiye arasında "sınır güvenliği" noktasına indirgemek istiyor. Hal bu ki Esed’in sınırlarımızın dibine gelmesi demek hem rejim üniforması giymiş YPG demek, hem de Türkiye'de ikamet eden 3 buçuk milyon Suriyelinin geri dönmemesi demek.



Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Moskova'da gerçekleşen ikili görüşmesi Suriye’nin geleceği açısından sizce nasıl geçti?
Rusya, İran ve Türkiye; Suriye coğrafyasına elle tutulur anlamda katkı sunan yegâne oluşumun paydaşı olan üç ülke. Bu hiç kuşkusuz üç ülkenin Suriye siyasetinde kusursuz bir fikir birliği içerisinde olduğu anlamına gelmiyor, fakat farklılıklar korunurken Türkiye hem Zeytin Dalı Harekatı’nda, hem Fırat Kalkanı Harekatı’nda, hem de İdlib’deki çatışmasızlığı önleme ve gözlem misyonunun ihdas edilmesinde Astana sürecinin ana öznesi olan bu iki ülke ile sürekli diplomatik ilişkisini sürdürdü.
Bu perspektiften baktığımızda yaşanan uçak krizine rağmen Putin ve Erdoğan geliştirdikleri diplomasi yoluyla önce bu uçak krizini aşmayı başardılar, sonrasında da stratejik diyebileceğimiz iş birliğini her alanda sahada somut kazanımlara tahvil edebildiler. Bir taraftan Türkiye – Rusya ticaret hacminin 2018 yılında 20 milyar doların üzerine çıkması, diğer taraftan küresel ölçekte geliştirilen projeler iki ülkeyi Suriye siyasetinde birlikte hareket etmeye zorluyor dersek yanlış söylemiş olmayız.

RUSYA’NIN SURİYE’DEKİ TEK GEREKÇESİ ESED


En son Moskova’da Sayın Erdoğan ve Putin’in Suriye’deki çözüm sürecine yönelik baş başa yapmış oldukları görüşmede yapılan açıklamalar dikkate alınırsa, Putin’in bir taraftan PYD kartını elinden bırakmamaya niyetli olduğu, diğer taraftan da Türkiye ile geliştirdiği ikili stratejik ilişkilerin önemini bilen bir ikilemde siyaset geliştirmeye çalıştığı aşikardır. Ayrıca Suriye’de meşru bir şekilde bulunabilmesinin yegâne mihenk noktasının Esed’in iktidarını koruması yoluyla mümkün olduğunu bildiği için, sürekli Esed adına da siyaset üretmeye çalışan bir ruh hali ile basına açıklamalarını yaptı Putin.
Ben en son Moskova zirvesini, Fırat’ın doğusunda oluşturulacak güvenli bölgenin ihdas edilmesi için Rusya ile diplomatik anlamda yapılması zaruri olan bir zirve olarak görüyorum çünkü Fırat’ın doğusuna yönelik yapılacak bir harekatta Rusya tek başına siyaset üreten ülke pozisyonunda değil, bu diplomasinin bir diğer önemli ayağı da ABD malumunuz. Bu açıdan bölgenin bu iki en önemli aktörü ile bir diplomasi geliştirmeden bir askeri harekat icra edilmesi zaten çok akıllıca olmazdı.

TÜRKİYE’NİN HER HAL İÇİN PLANI VAR


Ankara duymak istemediği şeyler mi duydu Moskova’da?
Açıkçası Ankara’nın diplomasi geliştirirken bir diğer ülkeden lütuf bekler konumda bir ülke olmadığını zikretmekte fayda var. Bu zaviyeden baktığımızda; Türkiye, Suriye’de ABD’nin boşaltacağını duyurduğu alana yönelik öngördüğü modeli Rusya ile paylaştı. Bu paylaşım değişmez bir plan değil elbette, planlar değişebilir, gelişebilir ya da direkt mutabık da kalınabilir. Bu anlamda Rusya’nın pozisyonu kuşkusuz çok önemli lakin Ankara’nın Rusya ile hayati gördüğü noktalarda mutabık olmadığı takdirde gücünün limitlerinin de farkında olarak tek başına da olsa göğüsleyebileceği alternatif plan ya da planları var. Zaten çok uzun bir zamandan bu yana Türkiye’ye yönelik olarak devam ettirilen hibrit harbin de en önemli gerekçesi, şartlar gerektirdiğinde Türkiye’nin bağımsız kararlar alabilen ve aldığı kararları da hiçbir tereddüde mahal bırakmaksızın uygulayabilen bir ülke oluşudur.

TÜRKİYE’NİN ŞANSI: REKABET-İ DÜVELİYE


Rusya ile ilişkiler işin aslı başka bir boyut da taşıyor. Çekilme kararıyla kısmen-tedbirli bir olumlu havaya geçen Ankara-Washington diyalogu Moskova’yı sizce nasıl etkiliyor?
Türkiye’yi Rusya nezdinde değerli kılan birçok parametre sayabiliriz. Bunlar Türkiye’nin coğrafi konumu, askeri gücü, G20 içerisinde olan güçlü bir ekonomi oluşu, NATO üyeliği, karşılıklı geliştirilen ticaret hacmi ve burada uzun uzun sayamayacağımız birçok parametre. Ama en önemlisi Türkiye’nin; başlangıçların, bitişlerin ve geçişlerin sembolü olan ve dualitenin günümüzdeki en önemli ikonası olan eski Roma tanrısı Janus gibi, Batı ile de Rusya dahil Doğu ile de etkileşim kurabilen ve siyaset üretebilen bir ülke oluşu. Bu eskilerin rekabet-i düveliye dediği ülkeler arasındaki rekabetten istifade eden bir ülke siyasetinin çok dışında bir nitelik ve sanırım yeteri kadar analiz edilmeden bir köprü benzetmesiyle haksızca geçiştirilen bir durum.


HEM MOSKOVA HEM WASHİNGTON


Türkiye bir taraftan yıllardır uyguladığı yoğun diplomasi ve sahaya sürdüğü sert gücü ile ABD’nin askerlerini bu bölgeden çekmesinde en önemli rolü oynayan ülke olurken, diğer taraftan Rusya ile geliştirdiği ikili ilişkilerinin bir tezahürü olarak da, Suriye coğrafyasının en etkin aktörlerinden birisi konumuna gelmiştir. Belki bu sualin şu şekilde sorulması da bizi hiç şaşırtmayacaktır: Ankara – Moskova diyaloğu Washington yönetimini acaba nasıl etkiliyordur?
Dolayısı ile Türkiye’nin bu coğrafyada üretebileceği siyasetin çok boyutlu olduğunu ve Türkiye’nin Rusya nezdinde de, Washington nezdinde de üreteceği bu etkinin sindirilmesinin kolay bir etki olmayacağını, özellikle 15 Temmuz sonrasında her iki başkent de farkında diye düşünüyorum.

RUSYA SURİYE’DE NE İSTİYOR?


Rusya Suriye’de ne istiyor?
Çok klişe bir cevap olacak belki ama Rusya, Suriye’de önce Akdeniz’i istiyor, sonra buradaki varlığını teminat altında tutacak bir yönetimi istiyor, daha sonra da ona tüm bu iki hedefini sağlayacak aktörler ile sürdürülebilir bir ilişki istiyor. Tüm bu hususlar sağlanırsa Rusya bu malzeme ile Ortadoğu ve Doğu Akdeniz coğrafyasında güzel bir menü hazırlayabileceğini çok iyi biliyor. Tartus deniz üssünü, Hımeymim hava üssünü, Esed ile olan ilişkisini, PYD ile kopartıp atmak istemediği ilişkisini de, işte tüm bu amaçları gerçekleştirebilmek adına istiyor.
Ayrıca Rusya’nın Libya’da Khalife Haftar üzerinden, Mısır ve Cezayir’de yine iş başındaki yönetimler üzerinden geliştirdiği siyaset de, açıkçası Suriye’de elde etmiş olduğu bu alanın da bir tezahürüdür dersek çok da mübalağa etmiş olmalıyız. O yüzden Rusya Suriye’de şartlar ne olursa olsun tüm bu kazanımlarını sağlama alabileceği ana unsurun Suriye coğrafyası olduğunun da pekala farkında.

PKK’DAN RUSYA DA FAYDALANMAK İSTER


Putin, “Rusya olarak Suriye hükümeti ile Kürt gruplar arasındaki görüşmelerin başlamasını istediklerini” ifade etti. Bu ifade Türkiye’nin arzu edebileceği bir gelişme değil. PKK-PYD’ye “Kürtler” denmesi ve meşruiyet tanınması konusunda ABD ile Rusya aynı yerde mi duruyor?
Hegemon güç olma konumlarını dünyanın birçok noktasında sürdüren iki ülkeden bahsediyoruz. Rusya ve ABD.
Bu iki ülkede şartlar ne olursa olsun belirli bir coğrafya üzerinde kullanmak isteyecekleri aktörleri hakikat ne olursa olsun buruşturup bir köşeye atmak ve sonra da unutmak istemezler. Bu konu PYD ve YPG için de geçerlidir. ABD ve Rusya bu terör ile hemhal olmuş örgütlerin Kürtlerin temsilcisi olamayacaklarını elbette biliyorlar. Ama, hem bu coğrafyada taşeron bir gücü elde tutmak, hem de sınırsız kullanabilecekleri bu güç ile her türden kanı akıtarak hegemonyalarını sürdürmek bu işin doğasında var ve iki ülkenin de sicilleri bu anlamda epeyce kirli.

TÜRKİYE SERT GÜCÜNÜ GÖSTERMELİ


Türkiye’nin bu konuda diplomasinin bir uzantısı olarak sert gücünü her daim masada göstermekten başka her iki ülkeyi de ikna edecek argümanları elbette mevcuttur. Lakin hegemon güç romantik anlayıştan ziyade, hedeflerini gerçekleştirecek realist hedeflerin peşinde olacaktır ve açıktır ki iki ülke ile kazan-kazan anlayışı kapsamında elde edilebilecek birçok kazanım potansiyeli mevcut olduğu gibi, çıkarlarımızın çatıştığı birçok hususun varlığı da bir hakikattir

PUTİN’İN GÜVENLİ BÖLGE HESABI


ABD’nin güvenli bölgeden ne anladığı henüz anlaşılamadı ama biz Rusya bağlamında devam edelim. Rusya güvenli bölgeden ne anlıyor?
Rusya güvenli bölgeyi Türkiye’nin sınır güvenliği gibi dar bir kapsama hapsederek biraz evvel zikrettiğim Suriye coğrafyasında elde etmek istediği hedefleri gerçekleştirmek ve bu konuda kendi siyaseti için engel olma potansiyeli olan Türkiye’yi de belirli bir pozisyonda sınırlamak istiyor. Bu sebepten, bir taraftan Türkiye’nin güvenlik kaygılarını anlıyoruz derken, diğer taraftan da Adana Mutabakatını gündeme getirerek olayı Rejim ile Türkiye arasında bir sınır güvenliği noktasına indirgemek istiyor. Oysa Türkiye, Esed tarafından korunan Suriye sınırında kendisini terörden arındırılmış ve rahat hissedemez. Ayrıca, Esed’in sınırlarımızın hemen dibine gelmesi demek hem rejim üniforması giymiş YPG demek, hem de Türkiye’de ikamet eden 3 buçuk milyon Suriyeliden hiç birisinin ilanihaye Suriye’ye dönmemesinin garantisi demek.

RUSYA DA BİLİYOR Kİ PKK TERÖR ÖRGÜTÜDÜR


PKK Trump’ın çekilme açıklamasından sonra hemen kendine yeni sahip arayışına girmiş ve Şam yönetimiyle de görüşmüştü. Rusya PKK hakkında nasıl bir siyaset ve gelecek öngörüyor?
Rusya da ABD de PKK’nın nasıl taşeronlaşmış bir örgüt olduğunun son derece farkında. Trump açıkça PKK için “bir taraftan bizim ile DEAŞ’a karşı mücadele ediyorlar lakin diğer taraftan da bizim mücadele içerisinde olduğumuz İranlı milislere silah satıyorlar” dediği husus aslında işte tam bu husus.
Ne zamana kadar bu hegemon güçler bu tür örgütler için gelecek biçerler? Bence Ortadoğu’daki işletme hesap defteri açık olduğu sürece devam ettirirler. Çok büyük bir baskı ile karşı karşıya kalırlar ise, ya da kullandıkları maşa Türkiye’de olduğu gibi ters çevrilerek örgütün kafasına geçirilir ise, o ülkeye yakın bir bölgede farklı bir isim ile tekrar bu örgütleri dizayn ederler. El Kaide’den Taliban, Saddam’ın eski askerlerinden ve paralı askeri firma personellerinden DEAŞ çıkarttıkları gibi, bugün PKK’dan YPG’yi, yarın YPG’den başka bir örgütü türetebilirler.
Sanırım soğuk savaşın bitimiyle bu türden vesayet savaşlarında maşa olacak örgütlere bolca ihtiyaç var. Bu yüzden sürekli dile getiririm, Allah bu coğrafyadaki Kürtleri Türkiye’den değil, bu coğrafyanın tüm halklarını, Kürt’ü, Türk’ü, Arab’ı, Farsi’yi emperyal ve hegomon kan dökücülerden korusun.

PKK-PYD’NİN RUSYA’YA SUNDUĞU 11 MADDELİK ÇÖP


PKK-PYD’nin Moskova’ya 11 maddelik sözde yol haritası sunduğu yansıdı basına. Olumsuz cevap aldıklarını okuduk ama yine de satranç tahtası üzerindeki olasılıklar nedeniyle sormak isterim: Karşılık bulur mu bir biçimde?
Türkiye ve Rusya arasındaki stratejik diyebileceğimiz birçok noktada ve alanda yoğun işbirliği varken, Rusya’nın sadece taşeron olarak sahada kullanmak ile iktifa etmek zorunda kalacağı bir terör unsuruna karşı Türkiye’yi karşısına almak istemeyecektir. Lakin, hegemon bir güç olarak PYD’yi elinin tersi ile bir köşeye de itmeyecektir. Şartlara ve ortama bağlı olarak her daim kullanışlı bir kan dökücünün emperyal için anlamı adeta bir İsviçre çakısı gibidir.
PYD’nin Rusya’ya 11 maddelik bir plan sunabilecek boyuta gelmesinin yegane sebebi, ABD ile Suriye coğrafyasında yaptığı ortaklıktır. PYD’ye bir terör unsuru olarak hem ABD’nin, hem Batı’nın, hem de Rusya’nın ortaklaşa sağlayabilecekleri siyasi alan, Türkiye’nin sahada bırakacağı boşluk ile direkt orantılıdır. Türkiye bu anlamda bir vakumu ne kendi sınırları içinde bıraktı, ne de Afrin’deki sözde ilan ettikleri kantonda. Şimdi de Türkiye, hem Menbiç’te hem de Fırat’ın doğusunda kendisi açısından son derece tehlike arz edebilecek bu terör örgütüne alan bırakmama konusunda son derece kararlıdır.

İDLİB’E KARŞILIK MÜNBİÇ VE DOĞU FIRAT MI?


Putin ile Erdoğan'ın Moskova'daki zirvesine ilişkin bir analiz hazırlayan Kommersant Gazetesi, Ankara'nın Menbiç ve Fırat'ın doğusundaki çıkarlarının gözetilmesi karşılığında İdlib'in Suriye ordusunun kontrolüne girmesi konusunda tavizler verebileceğini yazdı. Katılır mısınız?
Diplomasi masasında bu türden al-ver’lerin olamayacağını söylemek kuşkusuz naif bir yaklaşım olur. Ama burada Türkiye açısından en önemli husus, adeta Türkiye’nin emanetine bırakılmış milyonlarca masum insanın hayat garantisinin sağlanması, Türkiye sınırına doğru düzensiz bir göç hareketinin önüne geçilmesi ve İdlib’teki radikal unsurların Türkiye sınırından uzak tutulması gibi garantilerin sağlanmasıdır. Takdir edersiniz ki tüm bu unsurların sağlanması ve sorunun çözülmesi o kadar da kolay bir husus değildir.

SURİYE’DE TERÖR İÇİN VAHA YARATILDI


İdlib mutabakatında sorun mu var?
İdlib mutabakatı icrası kolayca sahaya yansıtılamayacak bir mutabakat oldu. Neden zor bir mutabakat? Çünkü Suriye’de iç savaşın başlaması sonrasında rejimin hiçbir uluslararası hukuk kuralına uymayacak şekilde kendi vatandaşlarını dünyanın gözü önünde katletmesi ve topraklarından sürmesi, Suriye coğrafyasında radikalleşme süreçlerine adeta motor gücü oluşturdu. Özellikle 2013 yılından sonra Suriye her türden radikal örgütler için adeta emniyetli bir vaha haline getirildi. Getirildi diyorum, zira bu istenilen sonuçları almanın da bir yoluydu. Nedir bu? Bir taraftan YPG gibi bir terör örgütü Batı kamuoyuna bu radikal terör örgütleri sayesinde pazarlandı ve DEAŞ’a karşı kanıyla ve canıyla mücadele eden ve Batı’yı DEAŞ ve NUSRA’nın şerrinden koruyan yegane seküler güç algısı yaratıldı. Diğer taraftan İslamafobik ve ırkçı dalganın her köşeyi esir aldığı Batı’da yaratılan bu algı, şu anda İdlib kırsalında yaşanılanlar ile tahkim ediliyor.

İDLİP’DEKİ RADİKALLER BATI İSTİHBARATIYLA İÇİÇE


Evet, İdlib bölgesinde kontrolü epey güç olan radikal örgütler mevcut ve açıkçası bu örgütlerin lider kadrolarının da Batı istihbarat örgütleri ile içli dışlı olduklarını biliyorum. Şimdi bu yapılar ve ilişkiler yumağı kullanılarak İdlib’te mutabakat metninin şartlarının yerine getirilmediği ileri sürülüyor. Böylece muhalifler açısından çok değerli bu son noktanın da rejime devredilmesi ve Türkiye’nin Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı Harekatlarında kendi sınırlarının güvenliği açısından elde ettiği kazanımları zor durumda bırakma yönünde olaylar köpürtülüyor. Bir diğer önemli sebep de, İdlib’e yönelik hedef gözetmeksizin yapılacak bir askeri harekat Türkiye’ye yönelik bir düzensiz göç hareketini de tetikleyeceği için başta Menbiç ve Fırat’ın doğusundaki alanda yoğunlaşmış Türkiye’nin dikkati başka bir noktaya çekilmek ve enerjisi sömürülmek isteniyor.

ASTANA SÜRECİ ÜÇ ÜLKE İÇİN KAZAN KAZAN


ABD’nin Türkiye-Rusya arasındaki yakınlaşmayı kontrol etmek, Türkiye’yi kaybetmemek ve Suriye’deki çözüm için çalışan tek mekanizma olan Astana sürecini akamet uğratmak istediğini anlıyoruz. Fakat Rusya nasıl değerlendiriyor bunu? Türkiye’nin bunu kendisine karşı “fırsat”a çevirmesi ihtimalini/iddiasını (-ki bunu iddia edenler var) ciddiye alıyor mu?
Suriye’de Astana’nın fişini çekme konusunda son derece azimli bir ABD ve Batı ayağı olduğunu Rusya pekala iyi biliyor, zaten bu husus açıkça da zikrediliyor. Astana süreci ve bölgenin en dinamik üç ülkesinin ortaya koyduğu vizyon çökertilir ise, sanırım bu husustan en fazla zararı en başta Rusya görür. Zira Astana sürecinin fişinin çekildiği bir yerde Türkiye ve İran olmaksızın Rusya’nın Suriye coğrafyasındaki kazanımlarını sadece Esed ile sürdürebilmesi de pek mümkün gözükmemektedir.
Kuşkusuz her ülke bu türden dışarıdan yapılan açıklamaları kendi çıkar perspektifinden değerlendiriyor. Mesela Rusya’ya ait bir savaş uçağının Türkiye tarafından düşürülmesi sadece Türkiye’yi Suriye coğrafyasında güçten düşürmedi, Rusya’yı da Türkiye olmaksızın bir siyaset geliştirmeye zorladı. Dolayısıyla Astana süreci, Rusya’nın İran ve Türkiye’ye sunduğu bir lütuf değil karşılıklı kazan-kazan ilişkisine dayanan bir modeldir. Fiş çekilir ise her üç ülkenin de bu kazan-kazan noktasından siyaset üretemeyecekleri anlamı da çıkar.

TRUMP’IN AÇIKLAMASI CİDDİYE ALINMALI MI?


Dış politik gelişmelerin ABD ayağına geçelim isterim. ABD Başkanı Trump Suriye’den çekileceklerini açıklayalı bir aydan fazla oldu ama bu çekilmenin ne takvimi, ne yöntemi netleşmedi. Ne de “güvenli bölge”den ne anladıkları anlaşılabildi. Trump’ın kararlılık açıklamalarına ve yaşanan istifalara rağmen çok sayıda çatlak ses ve çelişkili ifade var hala. Ne oluyor sizce?
Suriye’den çekilme kararı konusunda ABD Başkanı’nın kararına rağmen Amerikan savunma sanayisinin başını çektiği savaş lordları, özel askeri firmalar ve bunlar ile iç içe geçmiş Pentagon’un generalleri ile Ortadoğu’da İsrail merkezli yeni yapılanmaları hayata geçirmeye yeminli NeoCon tayfanın Trump’a karşı son derece sert bir direnç gösterdiğini söylemek asla mübalağa sayılmaz.
Aslında Trump hala muktedir olamamış bir iktidarın başı olarak, Suriye’den çekilmeyi uzun süredir düşünmesine rağmen bunu hayata geçirme gücüne sahip değildi. Şimdi Trump’ın aldığı geri çekilme kararı, bu grupları epey zora sokmuş olmalı ki, hem Savunma Bakanı Mattis hem de çağdaş Lawrence olarak gördüğüm Brett McGurk istifa etmek zorunda kaldı. Özellikle McGurk’ün o günden bu yana Amerikan medyasında Türkiye’ye karşı kinini kusacak açıklamalar yapması Trump’ın aldığı kararı ciddiye almamızın bir gerekçesi sayılabilir.

NEOCONLARIN ÇEVRELEME PLANI İFLAS ETTİ


Bir de şu husus unutulmamalıdır ki, bölgedeki 2000 Amerikan askerinin Irak coğrafyasına çekilmesi, ABD’nin Suriye’den çekilmesi anlamına gelmez. Suriye’ye yönelik istediği anda kapsamlı bir hava harekâtı icra etme yeteneği varken ve bölgede her an dengeleri değiştirecek askeri üstlenmesi varken, ABD Suriye’den çekiliyor demek çok akıllıca bir tespit değil. Peki o zaman neden bu kadar gürültü kopuyor ABD içerisinde? Çünkü PYD ve YPG denilen terör yapılanmasının mızraklarının ucuna takabileceği ABD bayrağı bölgeden çekiliyor. Bu ABD’nin uzun bir zamanda bu yana Suriye’de Türkiye’yi çevrelemeye çalışan siyasetinin de çöktüğünün tescili olacak. İşte bu husus derin ABD aklını ve İsrail lobisini son derece rahatsız eden ana unsur.

“DEAŞ PATLATIR, PKK-PYD BAKAR” TİYATROSU


Başkan Trump ile Cumhurbaşkanı Erdoğan ne zaman konuşsa tuhaf şekilde bir saldırı oluyor Suriye’de. 14’ündeki telefon görüşmesinin ardından Münbiç saldırısı oldu, 20’sindeki görüşmeden sonra da Haseke’de. Elbette manidar ama siz ne anladınız bundan? Mesaj kimden kime gidiyor? Etkisi şiddeti sonucu ne olur?
Aslında Trump’ın çekilme kararının hemen sonrasında uzun bir süreden beri patlama olmayan bölgelerde birden patlamaların olması, bu işin ne kadar kontrolde götürüldüğünün de bir ispatı. Ama doğrusunu söylemek de gerekirse çok iptidai bir yöntem. Bu şekildeki patlamalar ile DEAŞ’ın hala diri olduğu ve PYD’ye ne kadar ihtiyaç duyulduğu algısı oluşturulmaya çalışılıyor. Ama şu unutulmamalıdır ki bu patlamalar aynı zamanda PYD’nin bir terör örgütü olarak diğer terör örgütleri ile mücadelede ne kadar yetersiz olduğunun da ispatıdır. Erdoğan’ın Moskova ziyaretinde bu patlamaların ipinin kimin elinde olduğuna yönelik zikrettiği cümleler bizim dillendirdiğimiz görüşleri de desteklemektedir.

AVRUPA PKK’YI DESTEKLEMENİN BEDELİNİ ÖDER


Doğrusunu söylemek gerekirse kısa bir zaman dilimi içerisinde Avrupa’da tekrardan bu türden saldırıların olma ihtimali çok yüksektir. Çünkü sadece bu yöntemler ile Suriye dahil Ortadoğu’da varlıklarını meşru hale getirebileceklerini iyi biliyorlar ve öteki olmadan yaşama şansı bulunmayan Batı medeniyetinin 11 Eylül sonrası sahaya sürdüğü İslamafobik öteki algısının güçlenmesi için buna ihtiyaçları var.

FIRAT’IN DOĞUSU ÖNCEKİLER GİBİ


Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna yapacağını ilan ettiği ve tahkimatını da yaptığı askeri harekat etkileniyor mu bu süreçlerden? Harekatın gecikmesi felaket olur diyenler var?
Hem Fırat Kalkanı Harekatı hem de Zeytin Dalı Harekatı diplomasinin tüm olanakları sonuna kadar kullanılmadan sahaya yansıtılmadı. Sanırım burada da aynı vizyon ve felsefe ile hareket ediliyor. Aslında çok da doğru hamleler, zira bugüne kadar ne ABD’nin bölgeden çekilmesi gerçekleşti, ne de sahada oluşabilecek boşluğu doldurabilecek halihazırda bir güç var ortada. Bu şartlarda belirli bir optimum sürenin beklenmesinde diplomasi anlamında bir beis yok. Lakin sahada şartlar değişmeye, farklı güçlerin sahadaki pozisyonlarını bizim aleyhimize değiştirmeye başlandığı istihbarat raporlarına yansımaya başlarsa daha fazla gecikmenin telafisi zor şartlar ortaya çıkarabileceğini düşünüyorum.

MAVİ VATAN TATBİKATI TÜRKİYE’NİN KUDRETİ


TSK aynı zamanda ilk kez Türkiye etrafındaki tüm denizleri kaplayan dev bir tatbikata hazırlanıyor. 462 bin kilometre alanda yapılacak “Mavi Vatan” tatbikatına kara ve hava birlikleri de katılacak. Bu hazırlık ve elbette meydan okuma kime karşı ve ne amaçlı?
Bir tarafta Fırat’ın doğusu, diğer tarafta Menbiç, bir diğer tarafta İdlib ile ilgili gündem güvenlik perspektifinden olanca sıcaklığı ile ortada dururken, öbür yandan Doğu Akdeniz’de artık uluslararası donanmaların pruvalarının bir diğerine temas edecek kadar kesafet arz etmesi Türkiye’nin dikkatini dağıtmadan izlediği bir başka konu.
Kuşkusuz Doğu Akdeniz söz konusu olunca Ege de dahil tüm Türk karasularının yakın periferini irdelemek ve analiz etmek gerekir. Karadeniz de bugün uluslararası güç mücadelesine tanıklık eden bir başka bölge. İşte “Mavi Vatan Tatbikatı” Türkiye Cumhuriyeti tarihinde tüm denizlerimizi kapsayacak şekilde Suriye’de ve terör ile mücadelede yoğun bir gayret verirken aynı zamanda denizlerimiz üzerinde de ne kadar dikkatimizin yoğun olduğunun tüm bölge ülkelerine gösterilmesi anlamına geliyor.
Ayrıca bu tatbikat esnasında yenilenen Türk Donanması, milli gemilerimiz ve bu donanma üzerindeki platformlara monte edilen yeni silah sistemleri ile teknik kapasitemizin de test edilmesi sağlanacaktır. Hatırlayacak olursak tam Afrin Harekatı devam ederken Yunanlıların yine en ufak bir boşluğu değerlendirecek tarzda Ege’de gerginliği arttırmaları üzerine eş zamanlı olarak Genelkurmay Başkanı’nın Ege’de savaş gemileri eşliğinde verdiği mesajlar vardı. Bu Türkiye’nin eş zamanlı olarak birden fazla hatta savunma faaliyetini en etkin bir şekilde icra edebileceğinin de ispatı aslında.

3 Ağustos 2017 Perşembe

Moskova da arkadan iş çevirmeye başladı

Rusya, Suriye’deki muhalif gruplarla Ankara’da imzalanması beklenen çatışmasızlık anlaşmasının Kahire’de yapılması için harekete geçti
Türkiye’nin Körfez kriziyle birlikte Katar ve Suudi Arabistan ile diğer 4 ülke arasındaki siyasi tartışmaların merkezine kaymasının ardından Orta Doğu’da taşlar yerinden oynuyor. ABD ve Rusya’nın sürece sessiz kalması ve krizi fırsata çevirip taraflarla silah pazarlığına başlaması ile birlikte Ankara bölgedeki tansiyonu düşürmek üzere devreye girdi. Ankara’nın Körfez hamlesinin ardından ABD’li Başkanı Donald Trump’ın DEAŞ ile Özel Temsilcisi Brett McGurk, İdlib konusunda Türkiye’yi suçlayan ifadeler kullandı. McGurk’un açıklamaları “ABD, İdlib’de yeni oyunu tezgahlamadan önce kılıf uyduruyor” şeklinde değerlendirilirken, bölgede ABD’ye karşı denge olarak görülen Rusya’dan da sürpriz bir hamle geldi. Moskova, Humus’taki muhalif gruplara “çatışmasızlık” anlaşmasının Ankara yerine Kahire’de imzalanması için girişimler başlattı. ABD’nin Rakka operasyonunu bahane edip PKK/YPG’yi silahlandırma girişimlerine hız vermesi, Washington’ın Suriye’deki kantonları birleştirme planlarından geri adım atmadığını ortaya koyarken, Rusya’nın bu hamlesi ise Körfez ülkeleri ile geçtiğimiz hafta silah pazarlıklarına başlamasının ardından gelmesi dikkatlerden kaçmadı.

MUHALİFLER ÇEKİNCELİ

Moskova’nın bu tutumuna yönelik Ankara şimdilik beklemede. Diğer taraftan “Ahrar eş-Şam” ve “Ceyş el İzze”nin de aralarında bulunduğu 11 grup anlaşma için Türkiye’nin gözlemciliğine bağlı kalarak bu anlaşmaya çekinceyle yaklaştı. Muhalifler, Guta ateşkesinde olduğu gibi Rusya’nın baskı kurmaya hazırlandığını iddia ediyor. Türkiye Gazetesinin ulaştığı anlaşmanın taslak metninde 14 madde yer alıyor. Muhaliflerin özellikle yer almasını istedikleri, “Bütün yabancı milislerin ve bilhassa Suriye’nin ulusal kimliğine aykırı mezhepçi şiarlara sahip olanların Suriye’den çıkarılması için belirlenmiş bir zaman çizelgesine Rusya’nın diğer tarafla birlikte bağlı olması” ifadeleri bu anlaşma metninde bulunmuyor. Diğer taraftan Moskova, “Suriye rejimini ve müttefiklerini çatışmasızlık bölgesindeki ateşkes rejimine disiplinli bir şekilde bağlı kalmaya” çağıran düşünceyi bu taslaktan çıkardı. 

11 Şubat 2019 Pazartesi

Yeni Soğuk Savaş'a doğru

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Yeni dönem “Soğuk Savaşının” temel özelliği, rekabet ve mücadelenin üçüncü ülkelerin topraklarında bloklar arasında değil, ABD ve Rusya arasında yaşanması ve doğal olarak da en büyük zararı bu mücadelenin yaşandığı ülke ve halkların görmesi.

Varşova Paktı ve Sovyetler Birliği’nin parçalanmasıyla birlikte II. Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan Soğuk Savaş da sona ermiş oldu. Hatta 1990’lı yılların başında Boris Yeltsin başkanlığındaki Rusya’nın “ABD’nin 200 yıllık demokrasi tecrübesinden yararlanma” kararı almasıyla birlikte “Soğuk Savaş” teriminin de tamamen tarihe karışacağı düşünülmüş, Rusya ile Batı arasında çok yönlü “romantik ilişkiler” başlamıştı.

Boris Yeltsin’in Batı karşısında teslimiyetçi bir politika izlemesinin sebebi, şüphesiz Çeçenistan başta olmak üzere iç politikada büyük sorunlar yaşaması ve Rus ekonomisinin dış destekler sayesinde ayakta kalabilmesiydi. 

Ancak, Rus devlet ve halkının en önemli özelliklerinden biri, “yıkılmak/yok olmak üzereyken” içinde bulunduğu durumdan güçlenerek çıkma becerisine sahip olmasıdır. İki buçuk asırlık Altın Orda hâkimiyeti, Napolyon ile yapılan I. Vatan Savaşı, Hitler Almanya'sı ile yapılan II. Vatan Savaşı, Çarlık Rusya'sının yıkılışı gibi süreçlerden Rusya güçlenerek çıkmıştır. 1990’lı yıllardaki kriz sonrası da aynı durum söz konusudur.

Boris Yeltsin’in yerine Vladimir Putin’in geçmesi, enerji kaynak fiyatlarının artışı, Rusya’nın SSCB’nin yıkılışının şokunu atlatması ve iç sorunların önemli bir kısmını çözmesi neticesinde Rusya, daha 2000’li yılların başında uluslararası arenada yeniden önemli bir oyuncu hâline geldi. 

Rusya daha aktif ve agresif bir siyaset izlemeye ve ABD’nin “tek kutuplu dünya düzeni inşa etme” siyasetine karşı çıkmaya başladı. 
ABD’nin bu siyasetiyle ilgili Rusya’yı en çok rahatsız eden husus, şüphesiz Washington’un Moskova’nın hâlâ kendi “arka bahçesi” olarak gördüğü eski Sovyet coğrafyasını Rusya’dan koparmaya çalışmasıdır. NATO ve AB’nin yayılmasını da Kremlin, bu çerçevede değerlendirmektedir. 
Nitekim Rusya ile ABD’nin arasını açan ve yeniden Soğuk Savaş’tan bahsedilmesine sebep olan gelişmeler de iki eski Sovyet cumhuriyeti ile ilgilidir. 
Gürcistan ile Ukrayna’da Batı destekli renkli devrimlerin gerçekleşmesi, Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlıklarını ilan etmelerine ve Kırım’ın Rusya tarafından ilhakına yol açtı. Bu iki önemli olay, Rusya’nın yalnızca Gürcistan ve Ukrayna ile ilişkilerini kesmekle kalmadı, Moskova’nın Batı dünyası ile ilişkilerinin gerginleşmesine de neden oldu.

İki ülkenin elindeki kozlar farklı
Rusya ile ABD’nin çıkarları her ne kadar başta yalnızca eski Sovyet coğrafyasında çatışsa da zamanla mücadele alanı genişledi. Bunun sebebi de iki ülkenin amaç ve hedeflerinin çakışmasıdır. ABD, tek kutuplu dünya düzeni inşa etme çabasının yanı sıra her yerde Batı yanlılarını iktidara getirmeye ve askerî teknoloji ve enerji pazarlarına hâkim olmak istiyor. 
Rusya ise bölgesel güç olmak, eski Sovyet coğrafyasında ve bir zamanlar Sovyetlerin güçlü olduğu coğrafyada eski gücüne kavuşmak, Avrasya’da enerji alanında hâkimiyet sağlamayı istiyor. İki ülkenin dış politikalarını söz konusu isteklerine göre yürütmesi de aralarında siyasi, askerî, ekonomi, enerji alanında, hatta dinî sahada bir mücadelenin yaşanmasına yol açıyor. Eski Soğuk Savaş günlerini aratmayan bu mücadelenin Ukrayna’dan Suriye’ye, Balkanlar’dan Venezuela’ya kadar birçok cephesi var.
Adı geçen bölgelerde güçlerini artırmak için her iki ülkenin de yaklaşımı ve ellerindeki kozlar farklı. 

ABD bu süreçte, kendisini demokratik değerleri savunan, terörle mücadele eden bir ülke olarak göstererek “kurtuluşun” da Batı ile entegrasyon veya iş birliğinde olduğunu ileri sürmekte. 
Rusya ise tam tersine mevcut iktidarları savunarak dışarıdan müdahalelere karşı çıkmakta, ayrılıkçı bölge kozunu kullanmakta, müttefik sayısını artırmak için de ülkelerin borçlarını silmekte ya da yeni krediler açmakta. 

Yine ABD, bu süreçte NATO gibi önemli bir kozunu kullanırken Rusya da ŞİÖ ve Avrasya Birliği gibi oluşumlardan istifade etmeye çalışmaktadır.
Rusya, Baltıklar hariç eski Sovyet coğrafyasındaki etkisini son yıllarda şüphesiz artırmış ve dolayısıyla da ABD’nin buradaki “varlığını” minimum seviyeye indirmiş bulunuyor. 

Moskova Balkan ülkeleriyle özellikle enerji alanında sıkı iş birliği geliştirse de Rusya’nın bu bölgede siyasi alanda bir ağırlığı kalmadı. Rusya’nın Balkanlar’daki “son kalesi” Sırbistan dahi, AB üyeliğine giderek daha fazla öncelik vermeye başladı. Arap Baharı ile birlikte Rusya, Ortadoğu’da da büyük bir darbe aldı. Suriye’yi bu kadar savunmasının sebebi de Suriye’nin bölgedeki son önemli dayanaklarından olması. 

Rusya ile ABD’nin Suriye’ye yaklaşımlarındaki en önemli fark da aslında budur. Diğer bir deyişle Suriye, Rusya için arz ettiği önemi, bölgede zaten güçlü olan ABD için arz etmiyor. ABD’nin Suriye’den çekilme kararını, bu bağlamda da ele almak mümkün. Dolayısıyla Suriye özelinde bakıldığında Rusya kendisi açısından başarılı sayılsa ve bölgede prestiji artsa da bölge hâkimiyeti için verilen rekabette özellikle de Arap Baharı neticesinde ABD’nin hâkim konumda olduğu görülmekte.

Rusya, ABD’nin eski Sovyet coğrafyasına olan ilgisine karşı eskiden beri Latin Amerika’ya ilgi göstermiştir. Hatta SSCB zamanında Latin Amerika, iki taraf arasında önemli bir cepheydi. 
Rusya günümüzde de kıta ülkeleriyle yakın işbirliği geliştirmeye çalışıyor. Ancak, örneğin buradaki en yakın müttefiklerinden biri olan Venezuela’ya dahi ciddi bir destek vermesi söz konusu değil. Bu durum şüphesiz Moskova’nın maddî imkânlarıyla da yakından ilgili.

Her ne kadar Rusya ile ABD’nin birçok bölgede çıkarları çatışsa da her iki ülke de doğrudan askerî çatışmaya girmekten kaçınmaktalar. Suriye’de karşı cephelerde olmalarına rağmen düzenleyecekleri askerî operasyonlardan birbirlerini haberdar etmelerini de bu yaklaşımla açıklayabiliriz. 
Rusya ile ABD bölgesel mücadelelerini genelde başka ülkelerin iktidar ve muhalefetleri üzerinden yapıyor.

ABD'nin nükleer anlaşmadan çekilmesi tuzak olabilir
Taraflar arasında Soğuk Savaşı hatırlatan bir başka konu ise silahlanma ve silah pazarları konusundaki rekabet. 2013-2017 yılları arasında dünya silah ihracatının yüzde 34’ünü ABD, yüzde 22’sini Rusya yapmıştır. Aynı şekilde askerî teknoloji üretimine de en fazla yatırımı bu iki ülke yapmakta. 

Geçtiğimiz günlerde başta ABD’nin, ardından da Rusya’nın Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşmasını askıya aldıklarını açıklamaları da silahlanma yarışının yeniden hız kazanacağının önemli işaretlerinden. 

Bu gelişme Rusya açısından önemli sonuçlar doğurabilir. Zira II. Dünya Savaşı sonrası dönemdeki böyle bir yarış, SSCB ekonomisinin çökmesine ve daha sonra yıkılmasına yol açmıştı. Dolayısıyla ABD’nin adı geçen bu anlaşmayı askıya almasının, zaten kötü durumda olan Rus ekonomisini çökertmeye yönelik bir tuzak olma ihtimali var. 

Bu öngörümüzü kuvvetlendiren bir başka husus ise ABD’nin aynen Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi petrol fiyatlarıyla oynaması ve Rusya’nın Avrasya’da enerji alanındaki hâkimiyetine son verme çabası içerisinde olması. Rusya’nın en önemli gelir kaleminin enerji kaynakları olduğunu bilen ABD, Kremlin’in en önemli müşterisi olan AB ülkelerine Rusya’ya olan bağımlılığı azaltma konusunda baskı yaparak, başta Kuzey Akım-2 olmak üzere, Gazprom’un projelerinin hayata geçmesini engellemeye çalışıyor. 
ABD’nin Polonya’ya sıkıştırılmış gaz ihracatını başlatmasını da aynı çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Yine ABD’nin Venezuela’nın seçimle iktidara gelen resmî iktidarına karşı izlediği siyasetin sebeplerinden biri de Venezuela’nın petrol yataklarında Rus şirketlerinin çalışması. 

Dolayısıyla ABD, bir taraftan Rusya’yı en önemli gelir kaynağından mahrum bırakmak isterken diğer taraftan da gittikçe daha fazla silah yarışına çekmeye çalışıyor.
Rusya ile ABD arasındaki söz konusu mücadelenin II. Dünya Savaşı sorasındaki Soğuk Savaş’tan farkı, bu sefer denklemde belirgin bloklaşmaların bulunmayışı. 

Her ne kadar ABD, kendi siyasetinde NATO’yu aktif olarak kullansa ve AB’ye Rusya ile ilişkileri konusunda baskı yapsa da AB Rusya ile iş birliğini özellikle enerji alanında azaltmak istemiyor. Zira Rus gazına alternatif bulunmadığı gibi, Rusya’ya Ukrayna meselesi yüzünden uygulanan ambargodan da zararı ABD değil, AB ülkeleri görmekte. 
Yine AB içerisinde Rusya’ya yaklaşım konusunda hâkim ortak bir görüş yok. Rusya cephesi için de aynı şeyi söylemek mümkün. Rusya’nın da ABD ile mücadelesinde belirgin güçlü bir destekçisi bulunmuyor. 

Dolayısıyla yeni dönem “Soğuk Savaşının” temel özelliği, rekabet ve mücadelenin üçüncü ülkelerin topraklarında bloklar arasında değil, iki ülke (ABD ve Rusya) arasında yaşanması ve doğal olarak da en büyük zararı söz konusu mücadelenin yaşandığı ülke ve halkların görmesidir. Nükleer silahlarla ilgili alınan kararlarla enerji alanında izlenen siyasetlere bakıldığında iki ülke arasındaki gerginliğin önümüzdeki yıllarda da çok yönlü olarak devam edeceği öngörülebilir.



28 Ocak 2019 Pazartesi

Adana mutabakatı neden gündeme geldi?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

1998 yılında, Ekim ayının yarısını genç bir televizyon muhabiri olarak Türkiye’nin Suriye sınırını dolaşarak geçirmiştim
Urfa’dan Hatay’a kadar elimizde mikrofon gezmiş, sınırı belirleyen paslanmış tel örgülerin hizasında yolculuklar yapmış, her ne hikmet idiyse, bizim kadar savaş telaşı yaşamayan köylülerin bakır kaplarda ikram ettikleri ayranlardan içmiş ama yine de ‘Suriye sınırında alarm’ haberleri geçmiştik.
Yalan haber geçmiyorduk tabi.
Sınırdaki köylülerin pek ilgisini çekmese de, Ankara’dan gelen beyanatlar, psikolojisi fiili halinden daha güçlü olan ‘Askeri yığınaklar’ gündemin bir numaralı başlığı haline gelmişti.
Neticede Suriye yönetiminin PKK’ya verdiği desteği sona erdirmeyi amaçlayan o baskı sonuç verdi ve İran ile Mısır’ın girişimleriyle Hafız Esad rejimi Türkiye’nin taleplerini karşılama noktasına geldi.
Abdullah Öcalan’ın Suriye’den gönderilmesi gibi fiili bir sonuç üreten o sürecin bir başka ‘çıktısı’ Adana Mutabakatı olarak bilegeldiğimiz anlaşma oldu.
Adana Anlaşması 21 yıl aradan sonra, 23 Ocak’ta Moskova’da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile ortak basın toplantısı yapan Rusya Devlet Başkanı Putin’in sözleriyle yeniden gündeme geldi.
Putin’in Adana Mutabakatı önerisine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da sıcak bir yaklaşımla karşılık verdiğini düşünecek olursak, meselenin ciddi bir nitelik kazandığı görülebiliyor.

ANKARA, ADANA MUTABAKATINA NEDEN SICAK BAKIYOR? HEDEF NE?

21 yıl önce Adana’da iki ülkenin yetkili isimleri tarafından imzaya bağlanan anlaşmanın özünü, Şam yönetiminin Türkiye’ye dönük PKK kaynaklı fiili tehditleri önleme taahhütleri oluşturuyor.
Peki, bu anlaşmanın bugün hatırlanmasının gerekçeleri neler olabilir?
Böyle bir zeminde ilerlenilmesi halinde karşımıza ne tür senaryolar çıkabilir?
Bunlar, önümüzdeki dönem itibarıyla önemli hale gelmiş sorular.
Sorduğumuz sorular üzerinden iz sürmeye başlamadan önce, şunun altını çizelim:
Mutabakatın Putin tarafından basın önünde hatırlatılmasını, Ankara’nın bu formüle sıcak baktığını en üst düzeyden ilan etmesini, ABD’nin Suriye’den çekilme kararı ile başlayan Ankara/Washington müzakerelerinin bir alternatifi olarak değerlendirmeye almak doğru olacaktır.
Bilindiği üzere, ABD açısından Türkiye ile yürütülen pazarlıkların, PKK/YPG’yi koruma altında tutan bir anlaşma ortaya çıkmadan Türkiye’nin askeri harekata girişmemesi gibi bir hedefi bulunuyor.
Erdoğan’ın Putin ile yaptığı anlaşmanın ise, Rusya destekli Şam rejiminin Türkiye’nin güvenlik kaygılarını yatıştırma niyetiyle PKK’nın üzerine yürümesi gibi bir perspektife sahip olduğu anlaşılıyor.
Putin’in önerisini Ankara için cazip hale getiren nokta tam da burası.

ŞAM REJİMİ PKK’NIN ÜSTÜNE YÜRÜR MÜ?

Aylar önce Ankara’da Suriye meselelerini konuştuğumuz bir güvenlik yetkilisi, nihai senaryoda bir Esad/PKK savaşı öngördüğünü dile getirince, bunu pek inandırıcı bulmamış, “Bu mümkün mü” anlamında arka arkaya sorular sormuştum.
Sözü edilen senaryoyu destekleyen her gelişme, aklıma aylar önce yaptığımız o konuşmayı getiriyor.
Perşembe günü İranlı bir yetkili ile yaptığımız görüşmeden aldığım nabzı bu köşeye taşımıştım.
Oradan yola çıkarak baktığımızda, Adana Mutabakatı konusunda Ankara ile Moskova arasında sağlanan eşgüdüme Tahran’ın da dahil olabileceği görülebiliyor.
Tabi, bu anlaşmanın hayata geçmesi için bir takım zorlukların aşılmasını beklemek gerekiyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, rejimin eli kanlı diktatörü Beşar Esad ile yeni bir ilişki tesis etmeme kararlılığını Moskova dönüşünde de tekrarladı.
Bu, son derece haklı bir yaklaşım ve aksi halde Türkiye’nin ahlaki üstünlüğünü zora sokacak riskler taşıyor.
Ama her ülke gibi Türkiye’nin de gerektiğinde ‘yılanla bile’ görüşme kanallarını açık tutan birimleri var.
Mesela Milli İstihbarat Başkanlığı.
Suriye meselesinde istihbarat diplomasisini kullanarak Türkiye’nin kazanımlarına önemli katkılar sağlayan MİT’in ortak hedefler için Şam rejimiyle temasa geçtiğini/geçebileceğini düşünebiliriz.
Önemli olan istenilen hedefler doğrultusunda mesafe alınabilmesi.
Şam rejiminin, Türkiye’nin Rusya ile vardığı anlaşma doğrultusunda PKK/YPG’nin üstüne yürümesi ve bu örgütün yaşam alanının kurutulması halinde, Türkiye’nin sınırlarla ilgili güvenlik kaygıları da otomatikman giderilmiş olur.
Ankara’nın Adana Mutabakatına sıcak bakmasının temel gerekçesi bu.
Putin’in yaklaşımı, böyle bir seçeneğin yani Şam rejiminin PKK’nın üzerine yürümesi fikrinin niyet beyanı olarak pekâlâ görülebilir.
Adana mutabakatının bugüne uyarlanması fikrinin PKK ve HDP çevrelerinde de kırmızı alarm hali ile karşılandığı görülebiliyor.
Bunu nereden mi anlıyoruz?
HDP’de Selahattin Demirtaş’ın yerini alan Eş Genel Başkan Sezai Temelli’nin sözlerinden.
Temelli dün, şöyle şeyler söyledi:
“Ne oldu? Aklına 1998’de yapılan Adana Anlaşması gelmiş. Senin aklına bunlar gelmesin, senin aklına 31 Mart’tan sonra nasıl gideceğin gelsin. 
Eğer bir anlaşma olacaksa bu, Suriye halklarının bir araya gelmesiyle, demokratik bir Suriye anayasası ile olacak. Ancak bu şekilde Suriye’ye barış, demokrasi gelir.”
Bu sözlerden de anlaşılıyor ki, HDP Eş Genel Başkanı Adana Mutabakatının ‘güncellenmemesi’ için 31 Mart seçimlerine umut bağlamış durumda.
Yerel seçimlere Türkiye’nin ‘beka sorunu’ penceresinden bakan yaklaşımı aklımıza getirmemiz halinde, bu sözlere de 31 Mart’ın 31 Mart’tan ibaret olmadığı gibi bir anlam yükleyerek bakabiliriz.

2019’un büyük sorusu: Fırat’ın doğusunda kim kazançlı çıkacak?


İran’ın Ankara Büyükelçiliği’nde görev yapan, üstlendiği misyon itibarıyla hem siyaset, hem de bölgesel konular üzerine yoğunlaşan bir isimle zaman zaman bir araya gelip ‘fikir teatisinde’ bulunuyoruz.
Aynı isim geçen gün yeniden ziyaretime geldi ve bu defa ağırlıklı olarak Fırat’ın doğusu bağlamında gelişen meseleleri konuştuk.
Bu vesileyle ‘’ tartışmaları, PKK/YPG’nin geleceği, İran ve Türkiye’nin birlikte neler yapabileceği gibi başlıklarda Tahran’ın yaklaşımına dair bir takım fikirler elde ettim.
İranlıların Türk muhataplarıyla konuşmalarında, Ankara’nın Kuzey Suriye politikasını etkilemeye dönük ‘Pırıltısı olan’ bir soru sorduklarını daha önceden biliyordum.
Soru şu:
“Sınırınızda Suriye devletini mi görmek istersiniz? Yoksa PKK’yı mı?”
Ziyaretime gelen İranlı yetkiliye bu sorudan yola çıkarak başka sorular sordum.
Böyle bir seçeneğin, Şam rejiminin PKK’yı gerekirse silah kullanarak devre dışı bırakması halinde denkleme girebileceğine dair kendi fikrimi dile getirdim.
O da bana, PKK/YPG ile Esed rejimi arasında yapılan, şu aşamada başarısızlıkla sonuçlanan görüşmelerden söz etti, rejimin YPG’nin federasyon, özerklik dahil taleplerini reddettiğini, ancak Kuzey Suriye’deki Kürtlere ‘koruma garantisi’ verme taahhüdünde bulunduğunu anlattı.
Ben de ‘koruma garantisi’ ile sınırlı olsa bile, YPG’nin varlığının Ankara’da kabul görmeyeceğine dair tahminimi ilettim.
Muhatabım, Amerika’nın bölgeden çekilmeyeceğini, çekilse bile bunu Türkiye’nin istediği bir formatta hayata geçirmeyeceğini söyledikten sonra bir öneride bulundu:
”Türkiye, Suriye, İran ve Irak’tan oluşan 4’lü bir yapı ile herkesin endişelerini giderebilecek bir formül bulunabilir.”
Sonuçta bizim işimiz, karar vermek değil, izlemek ve yorumlamak.
Görüldüğü kadarıyla Ankara, Fırat’ın doğusu bağlamında yönünü bu aralar daha çok Moskova ve Washington üzerinden belirleyerek ilerliyor.
Ama öyle ya da böyle, bu türden önerileri, Amerika’nın Türkiye’ye bir kere daha ‘kazık atması’ ihtimaline karşı akılda tutmak faydalı olabilir.
Sonuçta, Türkiye’nin İran ve Rusya ile işbirliğine giderek Astana sürecine yönelmesinin arka planında ABD’nin ‘suya götürüp susuz getirmesinin’ birinci derecede etkili olduğunu bilmeyen, anlamayan kalmamıştır herhalde.
Diğer yandan, ABD Başkanı Trump’ın çekilme kararı vermesi üzerine kartların yeniden karılmakta olduğu, Türkiye’nin bu defa avantajlı tarafa geçtiği, hareket ve pazarlık gücünün arttığı bir gerçek.
Bu meselelere biraz daha derinlemesine kafa yorduğunuzda ise, zihniniz şu türden bir soruya muhatap oluyor:
“Kürt kartı kimin elinde olacak?”
Bu soru, “Suriye Kürtlerinin hamisi kim olacak?”, “Suriye’nin kuzeydoğusunda kim düzen kuracak?” gibi ilave başka soruları da akla getiriyor.
Ankara açısından meselenin salt PKK/YPG tehdidini bertaraf etmekten ibaret olmadığını, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın New York Times Gazetesi’ne yazdığı ve hayli ses getiren makalesinden anlamış olduk.
O makalenin toplamına dikkatlice baktığınız takdirde, Ankara’nın sadece YPG’nin Türkiye sınırlarından uzaklaştırılması bağlamında bir önermede bulunmadığı, ‘Suriye Kürtlerinin’ hamisi olmaya da “Varım” dediği anlaşılabiliyor.
Nüfus dağılımına göre adil bir şekilde temsil imkanı sunan yerel meclislerin oluşturulması, sağlık, altyapı, belediyecilik gibi hizmet alanlarında Türkiye’nin becerilerinin o bölgeye taşınması, çocuk yaşta zorla silah altına alınan Kürt çocuklarının aileleriyle kavuşturulması gibi öneriler, Kuzeydoğu Suriye’de barışçıl bir ‘Yaşam alanı’ oluşturmayı vadediyor.
Bu anlamda iç savaş çıkana kadar Kürtlere kimlik kartı bile vermeyen Şam rejiminin önerdiklerinden daha fazlasını Türkiye verebilir.
Bizim buralarda Ak Parti iktidarlarının, Tayyip Erdoğan’ın, asimilasyon politikalarına son vermiş olması, yine Erdoğan yönetiminin temel haklar ve demokratikleşme alanlarında attığı ve bugün de arkasında durduğu adımlar Suriyeli Kürtlerin geleceği için de bir referans olabilir.
Burası böyle ama, bu rolünü oynayıp barışçıl bir gelecek inşa etme talebi konusunda Ankara’nın müttefikinin olmadığı da görülebiliyor.
Bu noktada ağırlığını koymak, ağırlığını korumak gibi kavramlar daha bir değerli hale geliyor.
Olmazı göstermeden oluru elde etmenin zor olduğu bir denklem üzerinde kafa yoruyoruz.
Önümüzdeki 3-4 aylık zaman dilimi, bu anlamda çok önemli müzakerelere, pazarlıklara sahne olacak.
Bir satranç tahtası üzerinde herkes kendi hamlelerini yapıyor.
Sonraki, bir sonraki hamlelerin ne olabileceğini de öngörüp ona göre adım atanların kazançlı çıkacağı bir dönem yaklaşıyor.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html