BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Beşşar Esed sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Beşşar Esed sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

28 Şubat 2018 Çarşamba

ABD'li isim açıkladı: Suriye'deki kirli sır!

Amerikalı yazar Roy Gutman, Suriye'nin kuzeyindeki terör örgütü PYD/PKK yapılanmasıyla ilgili olarak, "Hem Obama hem de Trump yönetimi, bolca kanıta rağmen SDG'nin üst düzey Kürt liderlerinin PKK'dan bağımsız olduğunu iddia etti.'' ifadelerini kullanarak ABD'nin Esed ile fiili olarak ittifak içinde olduğunu söyledi.
Ünlü ABD'li yazar Roy Gutman, ''Suriye'nin kuzeyinde ve Afrin'de kontrolü elinde tutan Kürt unsurlar, PKK'nın Suriye'deki uzantılarıdır. Amerikan ordusunun isteğiyle adını YPG'den SDG'ye çevirmiştir ve bu yapı altındaki tüm unsurlar, Kandil'de yerleşik PKK liderliğine hesap vermektedir." değerlendirmesini yaptı.
Gutman'ın ABD'de yayın yapan Daily Beast adlı haber portalında "ABD'nin Suriye'deki kirli sırrı: Esed ile de facto ittifak" başlıklı bir makalesi yayımlandı.
Makalesinde ABD'nin PYD/PKK ile iş birliği üzerinden dolaylı olarak Beşşar Esed rejimi ile iş birliği yaptığını ifade eden Gutman, ABD'nin PKK'dan ayrı bir yapı olarak lanse etmeye çalıştığı PYD/YPG yapılanmasının ise açık bir şekilde "PKK'nın Suriye kolu" olduğunu vurguladı. Gutman, Afrin operasyonuyla birlikte sıkışan PYD/PKK unsurları için, "ABD'nin Suriye'de DEAŞ'a karşı beraber çalıştığı Kürt güçler Türkiye ile meydan muharebesine girişti ve yardım için şimdi gözünü Şam rejimine çevirdi." değerlendirmesini yaptı.

''AFRİN GERÇEĞİ ORTAYA ÇIKARDI''
PYD/PKK ile Esed arasındaki iş birliği Türkiye'nin Afrin operasyonunun, Pentagon'un uzunca bir süredir örtmeye çalıştığı bir gerçeği ortaya çıkardığını kaydeden Gutman, "ABD'nin DEAŞ'la mücadelede sırtını yasladığı Kürtlerin öncülüğündeki SDG, Beşşar Esed rejimi ile iş birliği yapıyor." ifadelerini kullandı.
Türkiye'nin Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile gerçekleştirdiği Zeytin Dalı Harekatı kapsamında her geçen gün Afrin'de yeni alanları PYD/PKK unsurlarından aldığını belirten Gutman, tam da bu noktada SDG adını kullanan PYD/PKK'nın Esed rejiminden yardım istediğini ifade etti. Suriye'nin diğer bölgelerindeki SDG unsurlarının Afrin'e kaydığını vurgulayan Gutman, buna rağmen SDG militanlarının kayda değer bir başarı elde etmekten çok uzak olduklarını belirtti.
''KANDİL'DEKİ PKK LİDERLİĞİNE HESAP VERİYORLAR''
Gutman makalesinde şu ifadelere yer verdi:
"Hem Obama hem de Trump yönetimi, bolca kanıta rağmen SDG'nin üst düzey Kürt liderlerinin PKK'dan bağımsız olduğunu iddia etti. ABD yönetimi, SDG'nin farklı varyasyonları olduğunu savunabilmek için gerçeğin kendisine karşı sesini kısmak zorunda kaldı. Suriye'nin kuzeyinde ve Afrin'de kontrolü elinde tutan Kürt unsurlar, PKK'nın Suriye'deki uzantılarıdır. Amerikan ordusunun isteğiyle adını YPG'den SDG'ye çevirmiştir ve bu yapı altındaki tüm unsurlar, Kandil'de yerleşik PKK liderliğine hesap vermektedir." Gutman, 2012 yılında Esed rejiminin anahtar teslim bir şekilde Suriye'nin kuzeyindeki birçok bölgeyi Kürt unsurlara verdiğine dikkat çekerek, PKK/PYD ile Esed rejimi arasındaki eski iş birliğine dikkati çekti.
''MİNİ TOTALİTER DEVLET''
PYD'nin Suriye'nin kuzeyindeki kentlerde siyasi iktidarını sağlamak için her şeyi yaptığını kaydeden Gutman, "PYD kontrolü altındaki bölgelerden en az yarım milyon kişi Irak'ın kuzeyine, yüz binlercesi de Türkiye ve Doğu Avrupa'ya kaçtı. Hatta Obama döneminde görev yapan eski bir Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, PYD kontrolündeki yönetimi 'mini totaliter devlet' sözleriyle nitelendirmişti." değerlendirmesinde bulundu. Gutman ayrıca, PYD ile Esed rejimi arasındaki iş birliğine dair, "Esed rejimi de PYD'ye döndü çünkü sadece PYD (Suriye genelindeki) ulusal kalkışmaya katılmaya istekli Kürtleri bastırmaya gönüllü olmuştu." yorumunu da yaptı.
''ABD KENDİNİ ESED REJİMİYLE YAN YANA KOYDU''
Gutman, Afrin'deki PYD/PKK unsurlarının Türkiye için nasıl bir tehdit oluşturduğunu "Son iki hafta içinde Afrin'deki SDG unsurlarından Türk yerleşim birimlerine 83 roket ve havan topu atılmış durumda ve bunlardan dolayı, biri Suriyeli mülteci toplam 7 sivil hayatını kaybetti." sözleriyle betimledi. Türkiye'nin Afrin operasyonunun haklı gerekçelere dayandığını belirten Gutman, ABD'nin bölgedeki ittifak ilişkilerini yeniden gözden geçirmesi gerektiğine işaret etti.

30 Eylül 2018 Pazar

Suriye’de işlenen bütün katliamların ilk şahidi biziz

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Beyaz Baretliler'in Başkanı Salih, "Suriye’de işlenen bütün katliamların ve hak ihlallerinin ilk şahidi biziz. Rus ve rejim uçaklarının saldırılarının hepsine şahit olduk." dedi.



HABERİN VİDEOSU İÇİN TIKLAYINIZ

Suriye Sivil Savunması Beyaz Baretliler'in Başkanı Raid Salih, kuruluşlarının bugüne kadar Suriye'de Beşşar Esed rejimi ve destekçilerinin insanlığa karşı işlediği suçlara ilk elden tanıklık edip kanıt topladığını, bu nedenle Rusya ve benzer ülkelerin ithamlarına maruz kaldıklarını söyledi.

Suriye iç savaşında bir mihenk taşı olan Beyaz Baretli gönüllüler, aynı anda iki mücadele veriyor. Bir yandan her çeşit bombardımana maruz kalan sivilleri kurtarmaya çalışıyorlar, diğer taraftan Beşşar Esed rejimi ve Rusya tarafından "meşru ve açık hedef" haline getirilmelerinden kaynaklı tehlikelere göğüs geriyorlar.
Beyaz Baretliler'in verdiği bir diğer mücadele ise kendileri hakkındaki iftira ve karalama kampanyalarına karşı.
Resmi adıyla Suriye Sivil Savunması, dünya çapında bilinen adıyla Beyaz Baretliler'in Başkanı Raid Salih, insanlık adına verdikleri mücadeleyi AA'ya değerlendirdi.
Öncelikle bu mülakat için teşekkür ediyoruz. 
Beyaz Baretliler kimdir? 
Siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? 
Beyaz Baretliler’i ne zaman ve ne amaçla kurdunuz?
Beyaz Baretliler, 2012 yılının sonu ve 2013 yılının başında Halep’te işe başladı. Bizler, farklı geçmişlere sahip, çeşitli meslek gruplarından bir grup Suriyeli genciz. Ekiplerimizde marangoz, terzi, demirci ustası, tüccar ve doktorlar var. Farklı arka planlara sahibiz.

Bildiğiniz üzere 2012 yılı sonunda Suriye’de bazı bölgeler rejimin kontrolünden çıkmaya başladı. Bunun ardından rejim, sivil yerleşimleri karadan ve havadan saldırı başlattı. Bu durumda sivilleri, saldırıların geride bıraktığı enkazdan kurtarmak için çalışan bir ekibe ihtiyaç doğdu. Yani bu şekilde başladık. 2013 yılında gönüllü ekipler olarak birçok şehirde işe koyulduk. Ben de bu ekibe 2013 yılının ortasında katıldım.
Daha sonra 25 Ekim 2014’te kuruluş kurultayımız yapıldı. Sivil Savunmanın, Suriye dışında bilinen adıyla Beyaz Baretliler’in kuruluş toplantısı, Adana’da yapıldı.
Toplantıya Suriye’deki arama kurtarma ekiplerinin yönetici kadrolarından 70 kişi katıldı. Kurumumuzun tüzüğünü hazırladık. O toplantıda Suriye halkına hizmet eden Sivil Savunma ekiplerinin üst yapısı olmak üzere ulusal bir çatı kuruluşu üzerinde uzlaştık. Buna da Suriye Sivil Savunması adını verdik.
2015 yılının başlarında ise arama ve kurtarma çalışmaları sırasında giydiğimiz "beyaz baretlerden" dolayı bize Beyaz Baretliler denilmeye başladı.
2017 yılına geldiğimizde sayımız 4 bin 300 gönüllüye ulaştı. Bunların içerisinde 400 kadın gönüllü çalışanımız vardı. Ancak rejim güçlerinin birçok bölgeyi sözde anlaşmalar yaparak ele geçirmesiyle çalışan sayımız 2 bin 975 kişiye düştü. Şu an gelinen noktada ulaşabildiğimiz bütün bölgelerde arama kurtarma çalışmaları yürütüyoruz.
Suriye'nin her yerinde çalışma yapabiliyor musunuz?
Hayır, bizler sadece ulaşabildiğimiz bölgelerde faaliyet gösteriyoruz. Çalışmalarımıza engel olunmayan her bölgede var olmaya çalışıyoruz. Şimdilerde Suriye’nin kuzeyinde, kuzeybatısında, Fırat Kalkanı Bölgesi'nde ve Afrin’de hizmet veriyoruz. Bununla birlikte bazı bölgelerde çalışamıyoruz. Rejim bizleri terörist olarak nitelendirdiği için hakim olduğu bölgelerde çalışamıyoruz. Defalarca tehdit edildik. Beşşar Esed de bizi tehdit edenlerin en başında geliyor.
Ayrıca YPG’nın kontrol ettiği bölgelerde de çalışamıyoruz. Çünkü YPG, 2015 yılı sonunda çalışanlarımızı tutukladı. O dönemde ayrıca Afrin’de ambulanslarımıza ve arama kurtarma ekipmanlarımıza el koydular. Benzer sebeplerle DEAŞ’ın kontrol ettiği bölgelerde de çalışamıyoruz. Bilindiği üzere DEAŞ da 2015 yılında Beyaz Baretliler'i tutukladı.
Beyaz Baretliler'in idari işleyişi ve yönetimi nasıl? 
Başkanınız, yönetim kurulunuz, farklı yönetsel komisyonlarınız ve diğer yapılarınızdan bahseder misiniz? Ekiplerimizi Suriye’nin idari yapılanmasına göre tanzim ediyoruz. Genel merkezimiz Suriye’nin kuzeyinde yer alıyor. Ekiplerimizin güvenliği açısından konuşlandığımız yerlerin isimlerini söyleyemeyeceğim. Bunun için beni mazur görün. Genel idaremiz Suriye’nin kuzeyinde. Genel merkeze bağlı her ilde müdürlüklerimiz var. İl müdürlüklerinin altındaki daha küçük yerleşimlerde yine ana ve yan ofislerimiz var.
"Tek şart siyasi ya da askeri dayatma yapılmaması"
Hakkınızda çeşitli ithamlar var. Farklı ülkelerin ve kuruluşların sizi finanse ettiği söyleniyor. Bu ithamlarla ilgili ne dersiniz? Finansmanınızı nasıl sağlıyorsunuz?
İthamlarla finans konusu farklı şeyler. Biz Suriye halkına destek olmak isteyen herkesten yardım ve destek kabul ediyoruz. Bizim açımızdan buna bir mani yok. Tek şartımız bu yardımlar yapılırken bize siyasi ya da askeri konularla alakalı dayatmaların yapılmaması.
Yani bize destek olarak verilen finans, şartsız ve dayatmasız olduğu sürece biz onu kabul ediyoruz. Bu çerçevede çok sayıda ülkeden finans alıyoruz. Ayrıca halktan ve hayır kurumlarından da destek alıyoruz. Yani bizim 3 ana finans kaynağımız var. Ülkeler, hayır kurumları ve halk kampanyaları.
Sivil Savunmaya destek veren ülkeler Katar, İngiltere, ABD, Hollanda, Danimarka ve Almanya. Bugünlerde Fransa ile de imza aşamasındayız.
Bazı ülkelerden doğrudan destek almanın dışında kurumlardan destek alıyoruz. Türk Kızılayı ve İnsan Hak ve Hürriyetleri (İHH) İnsani Yardım Vakfı bizi destekledi. Katar el-Hayriyye ve diğer Katarlı hayır kurumlarından destek geldi. Kanada’da faaliyet gösteren Kanadalı hayır kurumlarından ve Avrupa’da çok sayıda kurumdan destek aldık.
Halk kampanyalarını ise internet üzerinden gerçekleştiriyoruz. Çok şükür çok iyi sonuçlara ulaştık bu kampanyalardan. Buralardan gelen finansmanı acil durumlar, şehit aileleri ve yaralılar için kullanıyoruz. Ekiplerimizden şehit düşenlerin ailelerine yardım amaçlı da kullanıyoruz.
"Çelişkili suçlamalar güvenilir çalışmalara imza attığımızı gösteriyor" 
Suçlamalarla ilgili ne söyleyeceksiniz?
Delili olan bir tek itham olsa da ben de bu sorunuza cevap versem, bir şeyler söylesem. Bize yönelik birden fazla itham var. Yani birinin çalışmasını gözlemleyip bir kusur bulamazsan onu suçlayabilmek için bocalayıp durursun.
Türk istihbaratı olduğumuzu söyleyenler oldu. Katar ve Suudi Arabistan istihbaratı için çalıştığımızı söylediler. Amerikan istihbaratı olduğumuz söylendi. İngiliz istihbaratı, MOSSAD, DEAŞ, Nusra ile bağlantılı olmakla suçladılar. Bu çelişkili suçlamalar, bizim Suriye’de güvenilir çalışmalara imza attığımızı gösteriyor. Suriyeli halkımıza hizmet gayesiyle, kendimizi uğruna adadığımız bu çalışmanın mottosu; "Ve kim bir hayat kurtarırsa bütün insanlığı kurtarmış gibi olur" şeklindeki Maide suresinin 32. ayetidir. Yani alemlerin Rabbi olan Allah’ın sözleri apaçık ortada. Bir insanı kurtarmak bütün insanlığı kurtarmaktır.
İnanıyorum ki yaptığımız iş çok büyük ve büyük fedakarlıklar gerektiriyor.
Siz İngiliz istihbaratına bağlı MI6’in Suriye’deki kolu musunuz? 
Size yöneltilen bir suçlama da Beyaz Baretliler’i bir İngiliz güvenlik uzmanı ve eski istihbarat subayının kurduğu yönünde. Bu iddia hakkında ne dersiniz?
Öncelikle bizim kurucularımızdan biri değil. Kurucumuz hiç olmadı. Böyle bir şey yok. Yani Beyaz Baretliler’in kurucusu diyebileceğimiz kimse yok. Sanıyorum siz James Le Mesurier’den söz ediyorsunuz. Mayday Rescue’nın kurucusu. Mayday Rescue, Beyaz Baretliler’i destekleyen kurumlardan sadece biridir.
Sivil Savunma (Beyaz Baretliler) 2013’te kuruldu. Mayday Rescue ise daha sonra, sanıyorum 2014’te kuruldu. James, Beyaz Baretliler’e destek olan kurumlardan birini yönetiyor. Dolayısıyla bu, Beyaz Baretliler’i bu kişinin kurduğu anlamına gelmez.
Az önce de ifade ettiğim üzere Beyaz Baretliler’i kuranlar Suriyeli gençlerdir. Ve halen, Beyaz Baretliler içerisinde Suriyeliler haricinde kimse çalışamaz.
"Açıklık ve şeffaflık temelinde çalışıyoruz"
Çalışmalarınızı finanse eden ülke ya da kurumlarla nasıl bir ilişkiniz var?
Bize destek sağlayan, dostlar ve ortaklarımızla ilişkilerimiz karşılıklı saygı üzerine kurulmuştur. Bu çerçevede bize kimse şart koşamaz. Kurum içinde çalışmalarımızı şeffaflık ilkesi üzerine sürdürüyoruz. Çalışmalarımızı adalet ve sorgulama ilkelerine göre devam ettiriyoruz.
Yolsuzluğa karışan herkesi sorguluyoruz. Kurum içinde hukuki denetim var. Dış yardımları almamızın prosedürleri var.
Finansörlerimizle periyodik toplantılar yaparak bütçeyi ve kullanılacağı alanları belirliyoruz. Açıklık ve şeffaflık temelinde çalışıyoruz. Yıllık bütçeyi oluştururken, bize finans desteği sağlayanlarla toplantı gerçekleştiriyoruz. Nelere ihtiyacımız olduğunu belirliyoruz. Onlar da uygun bir şekilde bu finansal desteği sağlıyorlar. Yıllık çalışmalarımıza da bu şekilde başlıyoruz.
Beyaz Baretliler hakkında konuştuğumuzda, her zaman gençleri görüyoruz. 
Ekibinizde kadınlar da var mı?
Evet var. 2017 yılının sonlarında 450 gönüllü kadın çalışanımız vardı. Maalesef büyük bir kısmını kaybettik. Hayat şartları gereği ayrılmak durumunda kalanlar oldu. Şu an yaklaşık 240 gönüllü kadın çalışanımız var.
YAZININ DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ...

30 Mart 2019 Cumartesi

Dünyadan Haber Ve Yorumlar

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


2020 ABD Başkanlık Seçimleri: Sanders Türkiye hakkında nebiliyor?

Sanders “otoriterliğe karşı demokrasi mücadelesini” kazanmak istiyorsa, Türk halkının, Temmuz 2016’da demokrasiyi korumak için hayatlarını feda etmiş demokrasi destekçileri olduğunu kabul etmelidir.
Bilindiği üzere ABD Demokrat Partisi, 2020 Kasım'da gerçekleştirilecek Başkanlık seçimlerine ilişkin uzun bir kampanyanın hazırlıkları içinde. Bugüne kadar, çoğu Kongre üyesi olan yaklaşık on kişi, partilerinin 2020 yazının sonlarına doğru kararı verilecek olan başkan adaylığına aday olma niyetlerini ilan ettiler. Uluslararası gözlemciler bugünden itibaren adaylar belli olana kadar her adayın dış politika görüşlerine odaklanacak.
Yarışın favorileri olarak şimdiden öne çıkanlar, geçtiğimiz on yılın Demokrat adaylarının muzdarip olduğu büyük bir eksikliği teşhis etmiş durumda: Dış ilişkiler konusunda çok bariz bir tecrübe, hatta alaka eksikliği. Bu zaaf tam da Hillary Clinton’ın, dış politika konusunda bir zafiyet içinde olduğunun fark edilmesi üzerine, 2016’da aday olabileceği beklentisiyle 2009-2013 arasını dışişleri bakanı olarak geçirmesine imkan verildi. Akabinde Clinton, çok çeşitli uluslararası meseleleri kapsayan ve Türkiye hakkında detaylı yorumlar da ihtiva eden “Hard Choices” adlı bir kitap yayınladı. Bizatihi bu zafiyet, 2020 için adaylıkları ilan edilmiş Demokratik adayların birçoğunu çoktan dış politika görüşleri hakkında kamuoyuna açıklamalarda bulunma konusunda motive etmiş durumda.


'Bu topraklar Bangsamoro topraklarıdır'

İHH Genel Başkan Yardımcısı Oruç, "Filipinler devleti şunu kabul etti: Bu topraklar Bangsamoro topraklarıdır. Bu bölgede önce İspanyollar, sonra Amerikalılar, şimdi de Filipinler devleti olarak biz, Moro Müslümanlarının haklarına girdik." dedi.
20. yüzyıla kadar kendi bağımsız devletlerine sahip olan Moro Müslümanları, 1898'de Amerikalılara, ardından 1946'da Filipinlilere karşı özgürlüklerini kaybettiler. ‘Moro İslami Kurtuluş Cephesi’nin’ yıllar süren mücadelesi neticesinde özerklik yolunda büyük bir başarı kaydeden Morolular, bugün kendi özerk bölge meclislerinin açılış oturumunu gerçekleştiriyorlar. 2018’de yapılan referandum neticesinde Bangsomoro Temel Yasası kabul edilmiş, Morolular kendi özerk idarelerine çok yaklaşmıştı. Morolular için hayati öneme sahip bu önemli günün öncesinde Moro halkının mücadelesini ve tarihsel serüvenini konuşmak için süreci yakından takip eden hatta bizzat içinde bulunan İHH İnsani Yardım Vakfı Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Oruç ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

Muhammed bin Selman tahttan uzaklaşıyor mu?

Son günlerde Arap ve Batı medyasında ülkenin de-facto yöneticisi olan Suudi veliaht prensin krallıktaki statüsünün zayıfladığına dair birbiri ardına yazılar çıkmaya başladı.
Son günlerde Arap ve Batı medyasında ülkenin de-facto yöneticisi olan Suudi veliaht prensin krallıktaki statüsünün zayıfladığına dair birbiri ardına yazılar çıkmaya başladı. Son dönemde yaşanan birtakım gelişmelere ilaveten Muhammed bin Selman’ın Şubat ortasındaki Güney Asya ziyaretinden bu yana, kamuoyunun önüne çok fazla çıkmamış olması bu süreçte medyada yazılıp çizilenlerin daha ciddi bir biçimde ele alınmasına da yol açtı.
Son dönemde Muhammed bin Selman’ın bazı yetkilerinin elinden alındığına, yönetimden tecrit edildiğine dair Arap ve Batı basınında çıkan yorumlar, veliaht prensin ya da Kral Selman’ın kişisel tercihlerinden kaynaklanmıyor.
Şubat ortasında Muhammed bin Selman’ın tüm Müslümanlar için kutsal olan Kabe’nin çatısında gezerken görüntülenmesi, oldukça muhafazakar olan Suudi kamuoyunda geniş bir tepki uyandırdı ve başta sosyal medya mecraları olmak üzere Muhammed bin Selman aleyhine geniş bir kampanya başlatılmasına yol açtı. Ülkede yönetimin meşruiyetinin önemli oranda İslam’a ve İslami değerlerin muhafaza edilmesi gayesine dayandığı göz önüne alınırsa, İslami değerlere saygısızlık olarak yorumlanan bu hareketin, krallığın içerideki meşruiyetine ve İslam dünyasındaki itibarına zarar vermesi kaçınılmazdır.

Cezayir nereye gidiyor?

1954’te bağımsızlık için Cezayir’de bir araya gelenler, 1962’de kaybettiklerini elde etmek için 57 yıldır mücadele ediyor.
Cezayir nereye gidiyor?
1954’te bağımsızlık için Cezayir’de bir araya gelenler, 1962’de kaybettiklerini elde etmek için 57 yıldır mücadele ediyor. Cezayir’de toplumsal muhalefetin adı “özgür bir Cezayir için toplumsal uzlaşı”
Cumhurbaşkanı halk tarafından mı seçilecek, yoksa ordu ve ülke dışı güçler tarafından mı seçilecek? Cezayir’de gelecek yıllardaki toplumsal olayların belirleyicisi bu olacaktır.
Dünün Cezayir’i
1 Kasım 1954’te Cezayir’de bağımsızlık savaşı başladığında, hiç kimse sürecin ne zaman ve nasıl sonuçlanacağını tahmin edemiyordu. Zira bir tarafta ülkelerinde bağımsız bir şekilde yaşamak isteyen Cezayirliler, diğer tarafta ise anavatanının deniz ötesi parçasını korumak zorunda olan Fransa vardı. Esasında her iki taraf da anavatanı için mücadeleye girişmişti.
Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) birbirinden farklı siyasal ve toplumsal grupları ülkenin bağımsızlığını kazanma yönünde organize ederek bir halk hareketi başlattı. Bu hareketin içinde sosyalistler, laikler, İslamcılar ve liberaller başta olmak üzere hemen her grup yer almaktaydı. Aslında hareketin başlangıcında ve ruhunda (Batı medeniyetinden ziyade) sömürgeciliğe karşı verilen bir mücadele vardı. Yani bunca farklı grubu bir araya getirmek suretiyle onlara bir ulus olarak hareket etme kabiliyeti veren ruh “bağımsızlıktı”.
Devrim sürecinde Cezayir elitinin yoğun bir şekilde parçalanmış karakteri, Cezayir’in bağımsızlık sonrası siyasal evriminin açıklanmasında da bize çok büyük ipuçları verecektir. FLN’nin mevcut ideolojik yapıyı, etkili bir siyasal iletişim sistemine dönüştürmedeki başarısızlığı, kadrolar arasındaki birlik ve beraberliği tesis etmekteki yetersizliği, toplumsal mutabakatın oluşmasındaki en büyük engellerdi.


Esed rejiminin 52 yıllık Golan 'kartı'

Beşşar Esed, 52 yıldır Golan tepelerini işgal eden İsrail’in bölge üzerindeki egemenliğini ABD’nin tanıma kararı karşısında, nispeten pasif kalmayı tercih ediyor.
Esed rejiminin 52 yıllık Golan 'kartı'
Son sekiz yıldır iktidarını yeniden “konsolide etme” çabasında olan Beşşar Esed, 52 yıldır Golan tepelerini işgal eden İsrail’in bölge üzerindeki egemenliğini ABD’nin tanıma kararı karşısında, nispeten pasif kalmayı tercih ediyor. Babasından miras kalan bu tutumla bekasını garantilemeyi önceleyen Esed rejimi Golan’da statükonun sürmesini istiyor.
ABD Başkanı Donald Trump’ın “Golan tepelerini İsrail toprağı olarak tanıma vaktinin geldiğine” ilişkin geçen Perşembe yaptığı açıklama ve ardından gelen tanıma kararı Suriyeli muhaliflerin büyük tepkisine neden oldu.
Açıklamayı takip eden gün, Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK), Suriye Türkmen Meclisi, muhalifleri Birleşmiş Milletler gözetimindeki müzakerelerde temsil eden Müzakere Yüksek Kurulu ve askeri muhalif grupların çatı kuruluşu Ulusal Özgürleştirme Cephesi art arda açıklamalar yaparak Golan’ın Suriye toprağı olduğunu ve Trump’ın kararının uluslararası hukuku hiçe saydığını vurguladı.
Muhaliflerden gelen tepkilerin aksine, Esed rejimi tepkisini resmi ajansı SANA’da dışişleri bakanlığından bir yetkiliye dayandırılan kınama haberiyle verdi. Rejimin günler süren sessizliğini sabah saatlerinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni (BMGK) toplantıya çağırarak bozduğu öğrenildi.


Katolik Kilisesi'nde mızrak çuvala sığmıyor

Cinsel suçlar Katolik Kilisesi’nin sürekli karşılaştığı bir problem. Ama Kilise son yıllarda hiç olmadığı kadar cinsel suçlarının yüzüne vurulması durumuyla karşı karşıya kaldı.
 “Sadizm, Kilise’ye emanet edilen çocukların suistimal edilmesi ve kendilerine tecavüz edilmesi gibi hadiseler, sölibat (rahiplerin evlenmeden mücerret yaşamaları) hayatının sürekli karşımıza çıkan yan etkileri olagelmiştir ve böyle olmaya devam etmektedir. Bunun haricinde ‘alışılagelmiş yollar’ ile de sölibatın sık sık bozulduğuna şahit olmaktayız. Bütün bu hatalı tutumlar, hatta cinayet olarak adlandırılabilecek tutumlar, dolandırıcılığın ta kendisidir. Suistimal edilen çocukların çığlıkları çok kereler kanla, zorbalık ve baskıyla ve bunun haricindeki suçlarla iç içe geçmiş şekilde yükselmektedir. Ortada sessiz kalınacak, örtbas edilecek hiçbir şey yoktur. Suçlular işledikleri bu suçlarını itiraf etmeli ve eğer mümkünse telafisi cihetine gitmelidirler. Hatta itiraf edilmesi gereken bir diğer husus da şudur: Bu fiilleri irtikap edenlerin bir kısmı arızalı tipler olmaları sebebiyle, yaşam şekli olarak sölibatı tercih etmişlerdir!”


Kuzey Akım 2: Yeni bir nükleer silahlanma yarışınınbaşlangıcı mı?

Kuzey Akım 2 projesi, AB içinde oluşturduğu derin çatlağa ilave olarak Rusya ve ABD’yi Avrupa düzleminde yeniden karşı karşıya getirdi. Kuzey Akım 2, yeni bir nükleer silahlanma yarışını başlatacak kadar büyük bir potansiyel taşıyor.

AB için, Rusya ile Ukrayna arasında 2005 yılında başlayan doğal gaz tartışmasına bakıldığında, Ukrayna’nın Avrupa’nın enerji güvenliği açısından ne denli önemli olduğu ortaya çıkıyor. Doğal gaz açısından Rusya’ya bağımlı olan Ukrayna’nın, ödemelerde ve fiyatlandırmada yaşanan sorun dönemlerinde, Rusya’dan Avrupa’ya gaz taşıyan transit boru hatlarından gaz çekmesi başta Almanya olmak üzere pek çok Avrupa ülkesinde, enerji güvenliği endişesiyle gözlerin bu ülkeye çevrilmesine sebep oldu. Avrupa’nın enerji güvenliği tehdit altındaydı ve acilen çözüm bulunması gerekliydi.

Enerji savaşları: ABD-Rusya

Rusya iki önemli boru hattını daha hayata geçirmek istiyor: Kuzey Akım-2 ve Türk Akımı. ABD ise söz konusu iki projeden özellikle birincisinin hayata geçmesini istemiyor ve bu konuda Avrupa ülkelerine baskı uyguluyor.

Orta Asya’dan Güney Amerika’ya, Kafkasya’dan Orta Doğu’ya kadar uzanan Rusya-ABD mücadelesinin önemli alanlarından birini de enerji konusu oluşturuyor. Bilindiği gibi, Rusya’nın en büyük gelir kalemlerini enerji ihracatından elde edilenler teşkil ediyor. Vladimir Putin bu gelirler sayesinde özellikle 2000’li yılların başında iç ve dış borçları kapatarak daha aktif bir dış politika izlemeye başlamıştı. Bu husus, ister istemez ABD’nin dış politikasıyla ve çıkarlarıyla çatıştı ve artık günümüzde yeni bir Soğuk Savaş’tan dahi bahsedilmeye başlanmasına sebep oldu. Bu “savaş” çerçevesinde, Rusya enerji kartını imkân dâhilinde kullanmaya, ABD de tam tersine Rusya’yı bu silahtan mahrum bırakmaya çalışıyor.


29 Ocak 2018 Pazartesi

Suriye'nin geleceği Soçi'de mi Cenevre'de mi belirlenecek?

Tamer Ashraf
Soçi’de çıkacak kararlar, Cenevre’de gündeme gelmez veya kabul edilmez ise uluslararası meşruiyet kazanmayacaktır düşüncesi olsa da Rusya-Türkiye işbirliği bu durumu değiştirebilir.
Suriye’de barışın tesisi için Türkiye, Rusya ve İran koalisyonunun gayretleri, önemli gelişmelere yol açtı. Bu üç ülke 'Astana Görüşmeleri'ni başlatarak, barışın garantörü sıfatıyla Suriye’de çatışmasızlık bölgeleri oluşturarak siyasi barışa fırsat tanıdılar.
Suriye Ulusal Diyalog Kongresine giden süreç, bundan bir yıl önce Rusya’nın ortaya koyduğu sivil anayasa taslağı ile başlamıştı. Kazakistan'ın başkenti Astana'da 23-24 Ocak 2017 tarihinde gerçekleşen toplantıda, Suriye'deki taraflar, ateşkes ve barışın nasıl sağlanacağına dair Türkiye, Rusya ve İran'ın garantörlüğünde temel prensiplerde anlaşmışlardı. Fakat ateşkes konusunda bir uzlaşma sağlanmışken, Rusya'nın önceden hazırladığı Suriye anayasasını gündeme taşıması, küçük bir krize yol açmıştı. Rusya'nın sunduğu yeni Suriye anayasasında en dikkat çekici nokta ise ateşkes mutabakatında “Suriye Arap Cumhuriyeti” vurgusu yapılmışken yeni anayasa taslağında “Arap” ibaresinin çıkarılmasıydı. Ayrıca kültürel özerklik vurgusuyla, Suriye'de Araplar dışında Kürtlere de geniş bir özerklik veriliyordu.
Rusya her ne kadar yeni anayasada yazılı olan özerkliğin yönetimsel değil kültürel bir özerklik olduğunu söylese de, anayasa içeriğinde yerel parlamentolara yer veriliyor olması, gelecekte Suriye'nin parçalanmasına yönelik bir detay olarak algılandı. Rusya'nın hazırladığı yeni anayasa henüz Astana'dayken ÖSO temsilcileri tarafından reddedilmişti. Ayrıca Kürtleri temsilen Astana'da bulunan ENKS de Rusya'nın yeni anayasayı görüşme amaçlı Moskova davetini reddetmişti.

Soçi sürecinde PYD ısrarı güvensizliğe yol açıyordu

Suriye barışında masada olan taraflar, yeni anayasaya dair görüşlerini ortaya koyabilmek için Tahran, Moskova, Ankara ve Şam'da birbirinden bağımsız olarak hazırlıklarını tamamlamışlardı. ÖSO ve diğer muhalefeti temsilen 3 Şubat 2017’de Ankara'da toplanan temsilciler Müzakere Yüksek Kurulu (MYK) Genel Koordinatörü Riyad Hicab, Suriye Ulusal Koalisyonu Başkanı Enes Abde, Suriye Türkmen Meclisi Başkanı Emin Bozoğlu, Suriye Kürt Ulusal Konseyi Başkanı ile Astana toplantısına iştirak eden askeri gruplardan oluşuyordu.
Suriye'nin geleceğiyle ilgili Rusya'nın anayasa taslağında ön plana çıkarmaya çalıştığı 'özerklik', 'federalizm' gibi söylemlerin benimsenmesi, bazı çevrelerin tek taraflı gündemlerine hizmet etme tehlikesi taşıdığı gerekçesiyle doğru bulunmamıştı. Bu toplantılarda Suriye'nin toprak bütünlüğünü tehdit eden PYD/YPG gibi unsurların Cenevre'de temsil edilmemesi gerektiği vurgulandı. Fakat bir yıl geçmesine rağmen Rusya’nın PYD/YPG’nin müzakerelere katılmasında ısrar etmesi ülkeler arasındaki güvenin kaybolmasında etkili oldu denilebilir. Rusya’nın bir yıl önce hazırladığı sivil anayasa taslağı üzerinde fazla değişiklik yapmadan Suriye Ulusal Diyalog Kongresinde de gündeme getireceği anlaşılıyor. Rusya'nın hazırladığı yeni anayasada etnik çoğunluğun olduğu bölgelerde yerel parlamentonun kurulması ve 'diğer kuvvetler' adı altında etnik temelli silahlı unsurların varlığı Türkiye’nin kabul edebileceği unsurlar değil.
Rusya’nın sivil anayasa taslağının Obama döneminde Rusya-ABD arasında yapılan görüşmelerde de müzakere edildiği anlaşılıyor. Obama döneminde Rusya ve ABD'nin PYD'ye geniş bir askeri ve siyasi özerklik tanınması konusunda fikir alışverişinde bulunduklarını biliyoruz. Rusya uzun süre PYD'ye özerklik teklifinin kendilerinin planı olmadığını, aslında Obama döneminde ABD'nin planı olduğunu ifade etti. Rusya'ya göre kültürel özerk yapıda konseyler Suriye’de varlığını koruyabilir. Bu konseylerin etkinlik alanının ise yerel olması planlanmış. Ruslar, PYD'nin silahlı unsurları için ise Türkiye'deki ‘korucu' sistemini örnek gösteriyor. Rusya her ne kadar yeni sivil anayasanın görüşüleceği Soçi zirvesine Afrin Operasyonundan sonra PYD’yi davet etmeyeceğini açıklasa da yeni Suriye anayasasına dair PYD ile uzun görüşmeler yaptığı da anlaşılıyor.
Rusya’nın yeni Suriye anayasası adıyla önceden belirlediği 85 maddelik bir metinde revizyona giderek Esed merkezli bir sistemi tüm taraflara kabul ettirme planı, aslında çatışmaları yeniden başlatabilecek riskler taşıyor. Esed’in kontrolündeki yeni anayasa ve değişiklikler sebebiyle birçok muhalif grup Soçi’ye gitmeyeceklerini duyurdular. Burada Rusya, İran ve Esed yönetimi birlikte hareket ederken Türkiye’nin tek başına muhaliflerin haklarını korumaya çalıştığı görülüyor. İran’ın Suriye’de Esed’in hâkimiyetini zayıflatacak bir teklife sıcak bakmadığını dile getirmesi, Rusya’nın Esed’siz bir çözüm sunamaması Suriye barışının Rusya’nın istediği gibi sonlanmayacağının bir işareti olarak okunabilir. ABD’siz bir Suriye barışını Türkiye’yi sürece ortak ederek kısa sürede gerçekleştirmek isteyen Rusya için Esed’siz bir çözüme imkân tanımayan tavır, barışın önündeki en önemli engel gibi duruyor.

Muhaliflerin müzakerelere katılmama kararı

29-30 Ocak 2018’de yapılması kararlaştırılan Soçi’deki Suriye Ulusal Diyalog Kongresi Rusya’nın bölgedeki etkinliğinin devamı açısından önemli. Suriye Yüksek Müzakere Komitesi (HNC) Soçi’ye katılma konusunda kararını verdi. Suriye Müzakere Heyeti Başkanı Nasr el-Hariri, SMH’nın BM öncülüğündeki siyasi süreçlere bağlı olduğunun altını çizerek Soçi’ye katılmama kararı aldıklarını 27 Ocak’ta açıkladı. Viyana’da gerçekleştirdiği basın toplantısında konuşan Hariri, “Siyasi süreçte ilerleme kaydetmek için uluslararası bir çaba vardı, bu çabalar çerçevesinde siyasi süreci kolaylaştıracak iyi fikirler ortaya çıktı. Moskova görüşmesi herkesin çıkarlarına uygun siyasi çözüme ilişkin ortak paydaya ulaşmak için iyi bir fırsattı” açıklamasını yaptı. Aslında bu karar sürpriz olmadı. Çünkü Riyad-2 adıyla Suudi Arabistan ve ABD desteğini alan Suriye Müzakere Heyeti’nin Soçi’ye katılmayarak süreci Cenevre’ye taşımak istediği, bu sayede ABD ve Suudi Arabistan’ın Suriye’de kontrolü Rusya-Türkiye-İran bloğuna kaptırmak istemeyeceği aşikârdı.
SMH Başkanı Hariri’nin Esed rejiminin siyasi çözüme inanmadığının altını çizmesi ve 2254 sayılı kararın uygulanması için uluslararası bir çabaya ihtiyaç olduğunu, bunun için de uluslararası bir irade olması gerektiğini savunması gelecek açısından da ipuçlarını veriyor. Buna göre Esed’li bir çözümü SMH asla kabul etmeyecek. Hatta Esed’li çözümü savunan ülkeleri bahane ederek (Rusya ve İran’ı hedef alarak) siyasi barışın engellenmesinde suçlu olarak ilan edebilecektir. Hariri’ye göre Suriye’de siyasi çözüm Esed’in kent, kasaba ve köylere yönelik tüm kuşatmaları kaldırması, tutukluların serbest bırakılması ile başlayabilecektir. Hariri’nin konuşmasının satır aralarını incelediğimizde Cenevre’nin siyasi çözümün tek adresi olduğunu vurguladığını görüyoruz. Hariri aslında Soçi’de yapılacak kongrede katılımcılar, gündem ve hedefler hakkında önceden bilgilendirildi. Hariri’nin son dakikaya kadar katılım durumunu bildirmeyerek süreçten haberdar olmak istediği de anlaşılıyor. Hariri’nin siyasi çözümün Birleşmiş Milletler'in 2254 sayılı kararı ve siyasi geçiş sorunu üzerine kurulu Cenevre süreci dışındaki oluşumların faaliyetlerine dair kaygılarını Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres ve yardımcısı Jeffrey Feltman’na aktardığı bilgisi de var.

Kürt gruplar PYD tehdidiyle Soçi’ye gelemiyorlar

Rusya’ya göre Suriye Müzakere Heyetinin Suriye Ulusal Diyalog Kongresi'ni boykot etmesinin kongrenin gerçekleştirilmesini etkilemeyecek. Soçi’deki kongre için 1500'ü aşkın kişiye davetiye gönderildi. Bu kişiler arasında Suriye’deki siyasi gruplar yanında aşiret liderleri de bulunuyor. Daha önceden kongreye davet edilen Kürt grupların ise Afrin operasyonundan sonra PYD’nin tehditleri dolayısıyla kongreye katılamayacakları düşünülüyor. Kurucuları arasında PYD'nin de bulunduğu Demokratik Toplum Hareketi (TEV-DEM) Yürütme Kurulu Eş Başkanı Aldar Halil’in Reuters haber ajansına yaptığı açıklamada, Kürt yetkililerin muhtemelen toplantıya katılmayacağını belirterek, katılabilecek olanları da tehdit etmesi, durumun özeti gibidir. Rusya’ya göre Suriye'deki Kürt gruplar gelecekteki siyasi süreçte önemli bir rol üstlenebilirler. Zaten Rusya’nın PYD’yi gözden çıkarmasının nedenleri arasında da diğer Kürt grupları etkileyerek, tehdit ederek veya tutuklayarak siyasi barışa giden yolu tıkıyor olması vardır. Ruslara göre PYD ile Suriye’de siyasi barış olması şu an için mümkün görünmüyor.
Bu haliyle Soçi Kongresi iki güçlü kanattan mahrum toplanıyor. ABD’nin istediği de buydu zaten. ABD, bu haliyle Suriye’nin bütünlüğünü savunanların zamanla fikirlerinden vazgeçerek bölünmeye ikna olacaklarını düşünüyor olabilir. Fakat ABD’nin planlarını Afrin operasyonu tümden bozabilecek durumdadır. PYD daha önce hem Rusya hem de ABD arasında bir denge sağlayarak gücünü artırmayı başarmıştı. Şimdi ise Rusya ile köprüleri attı. ABD de zaten Rusya’nın PYD politikasından rahatsızdı. Afrin operasyonunun diğer bir sonucu ise Türkiye’nin İdlib’teki etkinliğini pekiştirecektir. Türkiye, İdlib’de siyasi bir yapılanma kurabilirse o zaman da Suriye Müzakere Heyetinin varlığı tartışmalı hale gelebilir. Çünkü SMH’nin etkin olduğu bir saha kalmayacak. Türkiye, Afrin’den sonra operasyonlarını Münbiç, Resulayn vb. devam ettirirse, ABD’nin PYD kozunun da zayıflayabileceğini söylemeliyiz. O zaman ABD’nin kullandığı iki unsur da tehlikeye girmiş olur. Peki ABD, bu durumdan nasıl sıyrılabilir? ABD’nin etkinliğini korumak için Türkiye ile anlaşarak ÖSO ile işbirliğine girmesi muhtemeldir. Hatta PYD’yi yalnız bırakarak ÖSO üzerinden Suriye’de yeni bir strateji de kurabilir. O zaman da Esed-PYD işbirliği ve devamında Rusya-İran’ın da buna destek olması üzerinden dünya kamuoyunu terörle mücadele etmeye karar vermiş ülke olarak piyasaya yeni ABD’yi de sunabilir. Bu formül üzerinde ABD'li bazı uzmanların basına yansıyan görüşleri var. ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’ın "müzakereye açığız" ifadesi de aslında PYD’den vazgeçip yeniden Türkiye ile Suriye’de yola devam edebiliriz niyetinin tezahürü olarak yorumlanabilir.

Türkiye, Soçi’nin uluslararası meşruiyeti için kilit ülke

Rusya, konseyi oluşturmak için siyasi, kültürel, ekonomik, dini ve askeri çevrelerden birçok ismi konferansa davet etti. Esed yönetimi kongrede alınacak kararları 2012 anayasasında yapılacak bazı değişiklerle sınırlandırarak, konferansı kendi lehine sonlandırmak istiyor. Rusya, Soçi’de düzenlenecek konferansı tüm uluslararası tarafların katılımı ile meşru bir süreç olarak kabul ettirerek Soçi’nin Cenevre görüşmelerinin bir parçası olmasını sağlamayı amaçlıyor. BM ise halen Cenevre’nin Soçi Konferansı’ndan daha iyi şartlara sahip olduğunu düşünüyor. Soçi’de çıkacak kararlar Cenevre’de gündeme gelmez veya kabul edilmez ise uluslararası meşruiyet kazanmayacaktır düşüncesi olsa da Rusya-Türkiye işbirliği bu durumu değiştirebilir. Cenevre konferansları, Birleşmiş Milletler himayesinde yapılıyor, dolayısıyla uluslararası meşruiyeti var. Türkiye’de bulunan 3,5 milyon mülteci ve terör tehdidi siyasi barışı her platforma taşımasına imkan veriyor.
Suriye rejimini kontrol eden ve istedikleri gibi yönlendiren ülkelerin Esed ısrarının şu an için Suriye’de barış isteyenleri iki farklı kutba böldüğü görülüyor. Beşşar Esed’in Suriye'nin geleceğinde rolü olmadığını sürekli duyuran Türkiye ise bu gruplardan farklı bir konumda. Türkiye, Suriye’de güven duyulan bir ülke olarak muhaliflerin desteğini almış durumda. Rusya Devlet Başkanı Putin’in de sıkça Suriye’nin bütünlüğüne vurgu yapması Türkiye ile iletişimi kolaylaştıran etkenlerden. Putin ve Trump’ın Hamburg’daki buluşması sonrasında Suriye’de İran nüfuzuna karşı İsrail’in serbestçe bombardıman yapmasına izin verildiğini İsrail gazeteleri yazıyor. Bu görüşmeden sonra Rusya, Hmeymim ve Tartus’ta süresiz kalınacağını açıkladı. ABD ise Irak-Suriye sınırında yoğunlaşarak İran’ın Suriye üzerinden Lübnan’a kadar olan hattı korumaya çalıştığı gözlemleniyor. İsrail, Golan’daki sınır şeridini koruyarak ABD’nin oluşturduğu hattan İran’ın etkinliğini kıracağını hesaplıyor.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif 10 Ocak 2018’de Moskova’da yaptıkları görüşmede, Moskova’nın Suriye’de çözüme yönelik önemli kararların alınacağını söylediği Soçi Kongresini değerlendirdiler. İranlı uzmanlara göre bu görüşme sonrası Soçi’den çıkacak kararların Cenevre için geçerli olmasına çalışılacak.
ABD, Rusya ve İsrail’in şu an için Suriye’de istediklerini aldıkları görülüyor. Geriye Türkiye ve İran kalıyor. Türkiye İdlib’de nüfuzunu sağlamlaştırdıktan sonra Afrin başta olmak üzere güneyindeki sınırında terör oluşumlarına izin vermek istemiyor. ABD’nin Türkiye ile güney sınırının terörden arındırılması karşılığında Suriye-Irak-Lübnan hattını korumaya almayı garantilemek istemesi muhtemeldir. Bu planlar içerisinde Esed ise her an herkesin elinde patlayabilecek bir bomba gibi duruyor.
Rusya Devlet Başkanı Putin ve Dışişleri Bakanı Lavrov sıklıkla “Suriye’nin geleceğine Suriye halkı karar verir.” söylemini dile getiriyorlar. Bu duruma sadık kalınırsa siyasi barışın gelmesinde bir sorun bulunmuyor. Fakat "Esed başta kalsın gerisine halk karar versin" denilirse durum içinden çıkılmaz bir hal alabilir.

9 Şubat 2018 Cuma

Suriye'den skandal hamle!

Suriye'nin İdlib ilinin doğusunda, Esed rejimi DEAŞ'a ilerleme imkanı sağladı. Rejim güçleri, karadan İdlib'e açtıkları koridorla DEAŞ'la taktik işbirliğini güçlendirdi.


Suriye'deki Beşşar Esed rejimi, terör örgütü DEAŞ'a, İdlib gerginliği azaltma bölgesine girmesi için koridor açtı. İdlib'in doğusunda muhalifler ve rejim karşıtı silahlı gruplar, DEAŞ ve rejimle çatışıyor.
Bölgedeki AA muhabirlerinin bildirdiğine göre, Esed rejimi İdlib'in doğusunda kontrol ettiği bölgeden kuzeybatı yönünde ilerlemesi için DEAŞ'a yol açtı.
Rejim ordusu ve İran destekli güçlerin çekilmesinden sonra DEAŞ çatışma yaşanmaksızın koridordan ilerledi.
Terör örgütü, 30 kilometre uzunluktaki koridordan İdlib'in içine sokularak Deribiye ve Niha köylerinde konuşlandı.
DEAŞ'ın, rejim karşıtı silahlı grup Heyet Tahrir Şam unsurları ile muhalif gruplara şiddetli saldırıları İdlib'in doğusunda Um Halahil ve Zerzur bölgelerinde sürüyor.
Muhalifler ve rejim karşıtı silahlı gruplar, aynı zamanda rejim güçleriyle savaşıyor.
Rejim ve DEAŞ, İdlib'in güneydoğusunda yer yer ilerlerken Rusya muhaliflere karşı yoğun hava desteği veriyor.
Çatışmalarda birçok bölge sık sık el değiştiriyor.
- Esed-DAEŞ işbirliği
Esed rejimi ve DEAŞ bir süredir, Suriye'nin İdlib gerginliği azaltma bölgesinde muhaliflere karşı ilerlemek için taktik işbirliği yapıyor.
Rejim, ekim 2017'de Hama'nın doğusundaki Hunayfis bölgesinden DEAŞ'lı teröristlere yol açarak, İdlib'de muhaliflerin ve rejim karşıtı silahlı grupların kontrolündeki bölgelere geçişlerini sağlamıştı. Koordineli hareket eden DEAŞ ve rejim, 3 ay boyunca Rusya'nın muhaliflere ve rejim karşıtı askeri gruplara karşı düzenlediği öncü hava saldırıları sayesinde geniş bir alanda ilerlemişti.
AA'nın harita alan ölçümlerine göre, rejim güçleri ve DEAŞ, İdlib'in güneyi ve güneydoğusunda 3 ayda 3 bin 35 kilometrekare alanı ele geçirmişti. Bu alan içerisinde 100'den fazla köy, rejim ve DEAŞ'ın hakimiyetine girmişti. Böylece, Esed güçlerinin ulaştığı alan, Ankara, Moskova ve Tahran yönetimlerinin Kazakistan'ın başkenti Astana'da vardığı anlaşmalarda belirlenen ateşkes gözlem hattının ötesine geçmişti.
Bölgedeki muhalifler ve rejim karşıtı silahlı gruplar bir süre önce Esed-DEAŞ işbirliğine karşı ortak operasyon odası kurmuştu.
Böylece geçen hafta 4 köyü rejimden geri almışlardı.

10 Mart 2019 Pazar

Dünya Gündemi Haber - Analiz

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


                                           

İstifa restinde ilk raund Zarif'in


Dini lider Hamaney’in de istifa kararına olumsuz bakması sonucu yaşanan geri dönüş, Dışişleri Bakanı Zarif’i, adeta “seçilmiş” bakandan “atanmış” bakan statüsüne yükseltti.

İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, Şubat ayının sonlarına doğru görevinden istifa ettiğini açıkladı. Üstelik bu kararını, ülkede kullanımı yasak olan Instagram’daki hesabından duyurdu. İstifa haberinden iki gün sonra Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Zarif’in istifasını kabul etmedi ve Zarif, ülkeye gelen Ermenistan heyetini karşılamak suretiyle görevine devam etti. İranlı bakan daha önce de istifa etmiş ancak Ruhani tarafından vazgeçirilmişti. Ancak bu seferki istifa açıklaması, zamanlaması ve içeriği bakımından diğerlerinden çok daha fazla anlam ve önem arz ediyor.


İran'ın Kafkaslarda nüfuz arayışı

İran, Kafkas ülkeleri üzerindeki etkisini artırmak, bölgedeki güç dengesini kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarını maksimize edecek şekilde yeniden dizayn etmek için bölgede daimi ve yakın ilişkiler kurma mücadelesini diri tutmakta.

“Halkımız çok iyi biliyor ki, İran’ın kuzey bölgeleri ve Kafkaslar 205 yıl önce sadakatsiz Kaçar Hanedanı döneminde İran’dan koparıldı. Hatta 47 yıl önce, İslam Devrimi gerçekleşmeden yedi yıl evvel, Pehlevi rejimi döneminde coğrafya kitaplarında İran’ın 14. vilayeti olarak nitelendirilen önemli bir güney parçamız (Bahreyn) bizden koparıldı...” Bu sözler, 11 Şubat’ta İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani tarafından İran İslam Devrimi’nin 40. yıldönümü kutlamaları kapsamında toplanan kalabalığa seslenirken kullanıldı. Kullanılan ifadeler coşku verici bulunabilir ancak İran’ın günümüzde Kafkas devletlerine yönelik izlediği dış politika ve hak iddialarına ilişkin önemli mesajlar vermektedir.


Orta Asya: Avrasya'daki fay hatlarının birleştiği nokta

ABD'nin askeri, ekonomik ve siyasal anlamda en az görünür olduğu bölge olarak ön plana çıkan Orta Asya, aynı zamanda bu ülkenin bölgedeki enerji rezervlerini Batılı müttefiklerine yönlendirmeye yönelik çabalarına da sahne oluyor.

Jeopolitik teorileri içinde en bilinen teori olan “kara hakimiyeti” teorisine göre dünyanın merkezi olarak görülen Avrasya anakarasının en önemli bileşenlerinden biri de Orta Asya’dır. Avrasya’nın dünyanın jeopolitik merkezi olduğuna dair anlayış, Avrasyacılık düşüncesi tarafından da kabul görmektedir. Türkiye’nin de bir parçasını oluşturduğu, güney sınırı Ortadoğu ve Hint alt kıtasında, batı sınırı Doğu Avrupa’da ve doğu sınırı ise Çin’de biten bu alan, dünyanın en büyük coğrafi bileşenlerinden biri olmanın yanı sıra, içerdiği toplumsal, sosyokültürel ve siyasal çeşitlilik açısından da sorunlar ekseninde algılanmaya oldukça açık bir bölgeyi ifade ediyor. Bir dönem büyük bir bölümü SSCB kontrolü altında kalan Avrasya’nın temel bir bileşeni olan ve Türk kökenli halkların yoğunlukla yaşadığı bir bölge olması hasebiyle “Türkistan” olarak da adlandırılan Orta Asya, Hazar denizi kıyılarından Çin’e kadar olan bölgeyi içerir. Hatta Çin’in en batı eyaleti olarak bilinen, bu ülkenin topraklarına en son katılmış toprak parçası olan ve Doğu Türkistan olarak adlandırılan Sincan Uygur Özerk Bölgesi de Türkistan coğrafyasının ve genel itibarıyla Orta Asya’nın önemli bir parçasıdır.

Ortadoğu: Yeni dünya düzeninin adının konulduğu, oyun bozucucoğrafya

Yeni uluslararası sistemin adı, büyük ölçüde Ortadoğu merkezli yaşanan güç mücadelesiyle birlikte şekillenmiş görünüyor. Bu bağlamda ABD’nin tek kutuplu bir dünya inşa edemeyeceği anlaşılmıştır.
Aralık 2018’in son günlerinde Bağdat’ın batısındaki el-Esed hava üssünde görevli Amerikan askerlerine Noel dolayısıyla sürpriz bir ziyaret gerçekleştiren Donald Trump’a uçuşu sorulduğunda, “Endişelerim mi vardı; evet endişelerim vardı” cevabını vermişti. Oysa söz konusu ziyaretin sadece 3,5 saat sürmesi, Bağdat’a gidilmemesi ve Irak başbakanıyla yapacağı görüşmeyi iptal etmesi, endişeden öte bir şeye, korkuya işaret ediyordu. Ortadoğu tüm gerçekliğiyle Trump’a soğuk bir “hoş geldin” demişti.

Somali'de yeni yönetim beklentileri karşılayamadı

Somali Cumhurbaşkanı Farmajo’nun iktidardaki iki yılı hiç de kolay geçmedi. Terör, Farmajo’nun cumhurbaşkanı seçilmesi halinde kısa sürede Eş-Şebab'ı bitireceğini taahhüt etmesine rağmen ülkenin en önemli sorunu olmaya devam ediyor.

Somali Cumhurbaşkanı Muhammed Abdullah Muhammed Farmajo, 8 Şubat 2019 itibarıyla Somali cumhurbaşkanlığı yerleşkesi Villa Somali'deki görev süresinin 2’nci yılını geride bıraktı. Ülkede son dönemde yaşanan gelişmeler dikkate alındığında bu iki yılın hem Somali hem de Farmajo için hiç de kolay geçmediği söylenebilir. Somali’de birlik ve beraberliği sağlama, yoksulluğa çare bulma ve kısa sürede terörü bitirme vaadiyle iktidara gelen ve ABD vatandaşlığı da bulunan Farmajo, dengelerin hızla değiştiği Afrika Boynuzundaki ülkede bu iki yıllık süre zarfında neler yaptı?


Esed'in Tahran ziyareti ne anlama geliyor?

Esed’in Tahran ziyareti ve İran makamlarıyla gerçekleştirdiği görüşmeler, şu aşamada İran’a ait kuvvetlerin Suriye’den çıkma niyetinde olmadığını ve bilakis Esed’in ülkesindeki İran varlığını desteklediğini gösteriyor.
Basına haber verilmeksizin 25 Şubat Pazartesi günü Tahran’ı ziyaret eden Beşşar Esed, İran devrim rehberi ve cumhurbaşkanıyla ayrı ayrı görüşmeler gerçekleştirdi. İran ve müttefiklerinin, Esed’in bu ziyaretini “direniş ekseninin bir zaferi” olarak kutlamalarına rağmen Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’in beklenmedik istifası soğuk duş etkisi yaparak söz konusu ziyareti tartışmaya açmış bulunuyor.


2011 yılında Suriye’de protesto ve çatışmaların başlamasından bu yana Esed iki defa Rusya’yı ziyaret etmiş olsa da bu İran’a gerçekleştirdiği ilk ziyaretti. Her ne kadar Tahran’ı çok daha önce ziyaret etmesi ve kendisinden askerî ve iktisadi olarak hiçbir şey esirgemeyen İran makamlarına şükranlarını arz etmesi beklense de Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin daveti üzerine gerçekleştiği söylenen bu ziyaretin birçok hedefi bulunuyor.

Tunus siyasetinde Körfez gölgesi

Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlere hazırlanan Tunus'ta siyaset, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın seçimlere eski rejim ve Nida Tunus lehine müdahale etmeye çalıştığı iddiaları ile daha da karmaşık bir hal alıyor.

Tunus siyasetinde yıl içerisinde gerçekleşmesi beklenen cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler nedeniyle 2019 yılı şimdiden önemli bir dönüm noktası olacağa benziyor. Ülke siyaseti, 2011 sonrası dönemde siyasette kutuplaşmanın en üst seviyelere taşındığı nadir dönemlerden birine tanıklık etmekte. Her ne kadar taraflar henüz devlet başkanı adaylarını resmi olarak açıklamamış olsa da, karşılıklı suçlamaların arttığı Tunus’ta tüm siyasi aktörler seçim hattına girmiş bulunuyor. Ancak seçim yarışı, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan’ın seçimlere eski rejim ve Nida Tunus lehine müdahale etmeye çalıştığı iddiaları ile daha da karmaşık bir hal alıyor.


Gündem

Türkiye ve dünya gündemi, lider programları ve uluslararası etkinlikler.


1- TBMM Başkanı Mustafa Şentop, hukukçularla kahvaltılı toplantıda bir araya gelecek, Çorlu Bakkallar Odası'nın onuruna vereceği akşam yemeğine iştirak edecek.

2- Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Çekmeköy’de halkla buluşacak, Eyüp’te Yozgatlılar Konfederasyonu Buluşması'na katılacak.

3- Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, Çerkezköy Mimarlar Mühendisler Yapı Denetimler ile kahvaltılı toplantıya katılacak, Roman vatandaşlarla bir araya gelecek, Süleymanpaşa 100. Yıl Mahallesi Seçim Ofisi'nin açılışını gerçekleştirecek, AK Parti Büyükşehir Belediyesi Başkan Adayı Mestan Özcan'ın tanıtım toplantısı ile Çorlu aday tanıtım toplantısına katılacak.

4- İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, şehit aileleri, muhtarlar ve STK temsilcileriyle öğle yemeğinde bir araya gelecek, Kongre Müzesi bahçesinde halka hitap edecek. Kahramankazan Kent Meydanı'nda vatandaşlara seslenecek Soylu, "Ankara'daki Karadenizliler Buluşması"na iştirak edecek.

5- Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, Bayburt Yazyurdu Köyü Kalkındırma ve Yardımlaşma Derneği ile İstanbul Bilecikliler Yardımlaşma ve Kalkındırma Derneğini ziyaret edecek.

6- MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Söğüt'te Ertuğrul Gazi Türbesi'ni ziyaret edecek, açık hava toplantısında partililere seslenecek, Eskişehir'de Cumhur İttifakı toplantısına katılacak.

7- Suriye iç savaşındaki gelişmeler ile bölgedeki durum izleniyor.

8- Spor Toto Süper Lig'de 25. haftaya Aytemiz Alanyaspor-Büyükşehir Belediye Erzurumspor, Göztepe-Kasımpaşa, Çaykur Rizespor-İstikbal Mobilya Kayserispor, Beşiktaş-Atiker Konyaspor maçlarıyla devam edilecek.





11 Ağustos 2018 Cumartesi

İdlib'e karşı Esed-YPG/PKK ittifakı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Terör örgütü YPG/PKK, Türkiye ile ABD arasında YPG/PKK'nın Münbiç'ten çıkarılmasını öngören mutabakatına karşın Esed rejimiyle askeri bağlarını güçlendiriyor.


Suriye'de terör örgütü YPG/PKK ile Beşşar Esed rejimi arasındaki askeri iş birliği kapsamında yaklaşık bin 300 YPG/PKK'lı terörist, rejimin muhaliflere karşı olası operasyonlarına destek için Halep'e geçti.
Esed ve YPG/PKK'dan Suriye'nin kuzeyi için temas trafiği Suriye'de hakimiyet alanlarındaki değişim sürüyor Türkiye ile ABD arasında YPG/PKK'nın Münbiç'ten çıkarılmasını öngören mutabakatın ardından, terör örgütü YPG/PKK'nın rejim ile yakınlaşması devam ediyor.
Daha önce temaslarını güçlendiren taraflar, görüşmelerinde askeri ortaklık, örgüt işgalindeki alanların ekonomik özerkliği, entegrasyonu ve Türkiye’ye karşı iş birliği konularını ele almışlardı. AA'nın rejim kontrolündeki Halep kentindeki yerel kaynaklardan elde ettiği bilgiye göre, terör örgütü rejim güçleri ve destekçilerinin Halep'in batı kırsalı ve İdlib bölgelerine olası bir operasyonuna destek olmak için ilk defa harekete geçti.
Örgüt, askeri muhaliflere karşı olası operasyonlara katılmak için son iki haftada rejimin kontrolündeki Halep'e yaklaşık bin 300 teröristi yolladı. Bu kapsamda en son 100 kişilik konvoy bugün sabah saatlerinde Münbiç üzerinden Halep'e vardı.
Teröristler, rejim güçlerine destek veren İran destekli yabancı terörist gruplarla birlikte Halep'in batı kırsalında muhaliflerin kontrolündeki Hayyan, Anadan, Hureytan, Ureyme ve Maarat el-Atik ile Daret İzze bölgelerine başlatacağı operasyona katılacak.
Böylece Zeytin Dalı Harekatı kapsamında Halep'in kuzeybatısında yer alan Afrin ilçesini kaybeden YPG/PKK, ilçenin sınırlarına yeniden yerleşmeyi planlıyor.
Terör örgütü YPG/PKK'ya yakın internet siteleri daha önceki dönemlerde örgütün, rejimin İdlib ve Halep'teki muhaliflere karşı düzenleyeceği operasyonlara katılacağını öne sürmüştü.
Böylece terör örgütü, rejimin muhaliflere saldırılarına destek vererek rejim ve Rusya ile iyi ilişkilerini güçlendirmeyi planlıyor.
Rejim ve terör örgütü geçen ay görüşmelerine hız verdi
AA, 16 Temmuz'daki haberinde rejim ve terör örgütünün temaslarının arttığını, örgütün işgalindeki baraj ve bazı enerji sahalarının işletmesinin rejime devri için anlaştığını duyurmuştu.
Daha sonraki günlerde de rejim ve örgüt arasında ilişkiler güçlenmeye başlamıştı.
Rejim ve YPG/PKK'lı teröristler, geçen ay sonunda başkent Şam'da örgütün işgalindeki alanların yönetimine dair detayları görüşmüştü.

AA'nın harita ölçümlerine göre, Esed rejimi Suriye topraklarının yaklaşık 59'unu kontrol ederken terör örgütü YPG/PKK ise ülkenin yaklaşık yüzde 27,7'sini işgal ediyor.

9 Ağustos 2017 Çarşamba

Suriye'de Arap nüfusa PYD/PKK dayatması

Suriye’nin kuzeyinde Kürt nüfusun varlığını gerekçe göstererek yayılan PYD/PKK’nın hakim olduğu 5 temel bölgeden yalnızca Afrin’deki nüfusun tamamına yakını Kürtlerden oluşuyor. Örgüt, büyük bir Arap nüfusa ise silah zoruyla kendi hakimiyetini dayatıyor.


HANGİ BÖLGEDE HANGİ NÜFUS HAKİM

Terör örgütü PKK’nın Suriye uzantısı PYD, 2011’de başlayan iç savaşta ülkenin kuzeydoğusundaki Haseke ilinin merkezi ve Kamışlı’da etkiliydi. Ancak her iki noktada da tam bir hakimiyeti yoktu. Örgüt, 2015 ortalarına doğru Beşşar Esed rejimi ile ortak operasyonlar düzenleyerek, DAEŞ’in bulunduğu Haseke ilinin büyük bölümüne hakim oldu.

AA muhabirlerinin yerel kaynaklardan bölgenin nüfus yapısına ilişkin aldığı bilgilere göre, Haseke ilinin merkezinde Kürtler ve Arapların nüfus yoğunluğu birbirine yakın. İlin kuzeyi ve doğusu Kürt nüfus ağırlıklıyken, batısında ve güneyinde yalnızca Araplar yaşıyor.

PYD/PKK, Halep’in kuzeybatısında Türkiye sınırındaki Afrin ilçesinde ise duruma genel olarak hakimdi. Buna karşın örgüt, 2016’nın ilk aylarında Rusya’nın hava desteğiyle ilçe dışına çıkmaya başlayarak, Azez-Cerablus hattına ulaşmak için tamamı Araplardan oluşan bir hatta, Mare ilçesinin güneyine kadar ilerledi.


ARAP PINARI KOBANİ OLDU

Şanlıurfa’nın karşısındaki Kobani (ayn el-arab) ilçesinde zayıf varlığı bulunan örgütün, Tel Abyad’da ve Fırat Nehri’nin batı yakasındaki Münbiç ilçelerinde ise hiçbir varlığı yoktu.
Esas adı Ayn el Arap yani Arap Pınarı olan şehrin adı Kobani olarak değiştirildi. Arapların çoğunlukta olduğu bölgeye zorla Kürt nüfusu pompalanmaya başlandı.

DAEŞ, PYD İÇİN BÜYÜK FIRSAT OLDU

İç savaşta 2014’te terör örgütü DAEŞ’in ortaya çıkması, PYD-PKK için tarihi fırsat oldu.

Suriye'nin kuzeyinde Türkiye sınırı boyunca hakimiyet kuşağı oluşturmak ve iki ülkenin coğrafi bağlantısını koparmak isteyen örgüt, yer yer Beşşar Esed rejiminin desteğini, ABD’nin ise kesintisiz güçlü desteğini alarak hızla yayılmaya başladı.

PYD/PKK, DAEŞ ülkenin kuzey kesimlerinden geriletildikçe, Arapların yaşadığı bölgelere de hakim olmaya başladı.

Örgüt, DAEŞ’in ele geçirdiği Kobani ve çevresini geçen yıl ocak ayında, Tel Abyad’ı da haziran ayı ortalarında aldı.

Batı kamouyunda uzun süre gündem olan Kobani’nin merkez ve çevresindeki bazı köyler Kürtlerden oluşuyor. Bunların dışında kalan batı, güney ve doğu kesimlerinde Arap nüfus hakim.

Tel Abyad ise büyük çoğunluğunu köklü Arap aşiretlerinin oluşturduğu, çok sayıda da Türkmen köyünün bulunduğu bir ilçe. İlçede Kürt nüfus yaşamadığı için zor duruma düşen örgüt, bazı küçük Arap gruplara silah ve para yardımında bulunarak yanında tutma yoluna gitti. PYD/PKK, özellikle ilçenin güneyindeki Türkmen köylerini silah zoruyla boşaltarak etnik temizlik yaptı. Örgütün uygulamaları uluslararası insan hakları kuruluşlarının raporlarına da yansıdı.

Tel Abyad ve Kobani’yi alarak Fırat Nehri’ne ulaşan örgüt, Afrin’e ulaşmak için nehrin batısına geçmeyi hedefledi.

PYD/PKK, geçen mayıs ayından itibaren nehrin batısına geçmeye başlarken tamamına yakını Arap ve Türkmen olan Münbiç ilçesini yoğun ABD hava bombardımanlarıyla 12 Ağustos 2016'da DAEŞ'ten aldı.
Örgüt, Suriye genelindeki varlığını, farklı etnik gruplardan bir araya geldiğini iddia ettiği "Suriye Demokratik Güçleri" (SDG) ve "bölgesel askeri meclis" adıyla gizlemeye çalışıyor. PYD/PKK, Kürt nüfusun bulunmadığı bölgelerdeki hakimiyetini sürdürmek için söz konusu paravan yapıların "farklı etnik ve dini grupların ortak iradesi" olduğu propagandasını yapıyor.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html