BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
güvenli bölge sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
güvenli bölge sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

29 Ocak 2019 Salı

Güvenli bölge mi, tampon bölge mi?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf
Güvenli bölge konusunda Türkiye'nin önceliği her ne kadar sınır hattının terörden temizlenmesi olsa da, bölgenin imar edilmesiyle birlikte mültecilerin geri dönüşünün sağlanması da büyük önem arz ediyor.
19 Aralık 2018’de ABD Başkanı Donald Trump’ın Twitter üzerinden yaptığı açıklamayla ABD’nin Suriye’den tamamen çekileceği ilan edildi. İlgili kararın Erdoğan-Trump görüşmesinden sonra alındığı ortaya çıkarken, Türkiye uzun bir süredir Münbiç ve Fırat’ın doğusundaki terör tehdidini bertaraf edebilmek adına Kıbrıs Barış harekatından sonraki en büyük askeri sevkiyatı gerçekleştirmiş ve sınır ötesi bir harekat için hazırlıklarını tamamlamıştı. 

Böyle bir konjonktürde Trump harekete geçti ve çekilme kararı aldı. 
Trump’ın kararının ardından gözlerin bu karara vereceği tepkiye odaklandığı Pentagon’dan “Koalisyon DEAŞ’ın elindeki toprakları özgürleştirdi ancak DEAŞ’a karşı mücadele bitmedi. DEAŞ karşıtı mücadele yeni aşamasına geçerken Suriye’den askerlerimizin eve dönüş sürecini başlattık” açıklaması geldi. 

Böylelikle Trump’ın Suriye’den çekilme yönündeki açıklamasına tüm kurumlar paralel tepki vererek zoraki de olsa kararı onamış oldu. 

Obama döneminden beri ABD’nin Suriye politikasında ve YPG’ye yatırım yapılmasında etkili isimler olan ABD Savunma Bakanı James Mattis ve DEAŞ ile Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk’un çekilme kararının ardından istifaları da kurumsal dirençlerin kırıldığını gösteren gelişmelerdi.

Trump’ın Suriye’den ABD’nin askeri ve diplomatik varlığını çekeceğini açıklamasının ardından, Suriye’deki tüm dengelerin gözden geçirileceği yeni bir süreç başlamış oldu. Trump’ın almış olduğu bu kararın ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından olumlu karşılanmadığı ve bu noktada hâlâ belirli bir direnç göstermeye çalışacağı açık. Trump’ın önceden beri Suriye’den çekilmek istediği biliniyordu. 

Buna karşı ABD’deki güvenlik ve dışişleri bürokrasisi bu süreci uzatmak istemiş ve başarılı olmuştu. Buna rağmen, Trump bu konudaki kararlılığını ortaya koymuş oldu. Tüm bu nedenlerden dolayı, çekilme kararının sahaya nasıl yansıyacağını dikkatle izlemek gerekiyor. 

Çekilme kararının ardından Trump’tan gelen “güvenli bölge” açıklaması, bölgede Türkiye ile ABD arasında çekilme koordinasyonunun sağlanması konusundaki uzlaşıya farklı bir boyut kazandırdı. Fakat ABD’li bazı aktörlerin “tampon bölge” açıklamaları yeniden bir belirsizlik oluşturmuş durumda.

Güvenli bölge/tampon bölge tartışmaları

Trump’ın 20 mil (32 km) derinliğindeki güvenli bölge açıklamasına rağmen, ABD bürokrasisinde bu alanın YPG/SDG unsurlarıyla Türkiye arasında bir tampon bölge olması yönünde fikirler olduğu açık. “Güvenli bölge” silahlı çatışma dönemlerinde veya ihtilaflı bölgelerde, savaşa katılmayan kişilerin bir dereceye kadar sığınabileceği yerler olarak ayrılır. 

Bu tür yerler, belirten dönemlerde “güvenli bölge” olarak tasvir edilir. 
Ana fikir, bölge içindekilerin orada güvenle yaşayabileceği ve çatışmanın etkilerinden korunabileceği bir alan oluşturmaktır. “Tampon bölge” ise birçok yönden düşman olan iki geniş ve güçlü ülke ya da askeri güç arasında kalan bölge için kullanılan bir tabirdir. 

Suriye sahasında düşünülen tampon bölgenin literatürdeki tanımıyla tam anlamıyla uyuştuğu da söylenemez. Nihayetinde YPG/PKK bir terör örgütüdür. Terör örgütünün, terör ihraç ettiği bir ülkeyle arasında tampon bölge oluşturulması, BMGK kararları dahil olmak üzere uluslararası hukuk bakımından da söz konusu değildir.

Tüm bunlarla birlikte, tampon bölgenin sahada uygulanabilirliği de, Türkiye’nin bunu kabul etmesinin imkanı da yok. Nitekim Türkiye’nin Fırat’ın doğusundaki öncelikli motivasyonunun, sınır hattından belirli bir derinlikte terör unsurlarını çıkarmak olduğu biliniyor. 

Bilindiği üzere Türkiye, güvenli bölge fikrini Obama döneminden beri dile getirmekteydi. Güvenli bölge konusunda Türkiye’nin önceliği her ne kadar sınır hattının terörden temizlenmesi olsa da, bölgenin imar edilmesiyle birlikte mültecilerin geri dönüşünün sağlanması da büyük önem arz ediyor.

Suriye sahasında oluşturulacak güvenli bölge için muhtemel rotanın, Ayn el Arab’tan Malikiye’ye kadar uzanan Türkiye-Suriye sınır hattında, asgari 32 km derinlikte oluşturulması söz konusu. 

Bu konu üzerinde Türkiye ve ABD askeri yetkilileri arasında görüşmeler sürerken, bahsedilen bölgede, Ayn el Arab, Tel Abyad, Resulayn, Derbesiye, Amude, Kamışlı, Rumeylan ve Malikiye gibi önemli yerleşim yerleri bulunuyor. 

Bu bölgeleri kapsayacak şekilde oluşturulacak güvenli bölgeye ciddi sayıda mültecinin geri döneneceği söylenebilir. İstikrarın sağlanması, istikrar güçlerinin oluşturulması, DEAŞ’ı var eden nedenlerin ortadan kaldırılması, demografik düzenin korunması, bölge halkının terörden kurtarılması, zorla silah altına alınan gençlerin özgürlüğüne kavuşması, demografik yapıya uygun yerel yönetimlerin oluşturulması ve meşru muhalefetin alan kazanması, Türkiye’nin güvenli bölgeyle amaçladıkları olarak sayılabilir.

Esasen söz konusu “güvenli bölge” örneğini Türkiye, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatları neticesinde oluşturmuş durumda. Yaklaşık 300 bin mülteci bu bölgelere geri döndü. Bölgede altyapı başta olmak üzere, sağlık, eğitim, güvenlik ve ekonomi alanlarında, istikrarın oluşturulması yönünde çalışmalar yapıldı ve bunlar artırılarak devam ediliyor. Bu anlamda Türkiye’nin ciddi bir tecrübesi mevcut. 

Bölge halkının, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı bölgelerinde oluşturulan modeli kendi memleketlerinde de görmek yönünde bir iradesi bulunuyor. Bu bağlamda, Fırat’ın doğusundaki muhtemel güvenli bölgeye, yalnızca Türkiye’den yaklaşık 1 milyon mültecinin geri dönüşünün sağlanması planlanıyor.

DEAŞ ile sahici mücadele

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın New York Times için kaleme aldığı makalesinde ifade ettiği gibi, Türkiye DEAŞ ile mücadelesini bölgenin altyapısını ve şehirleri koruyarak gerçekleştirirken, ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon ise yalnızca DEAŞ’ın fiziki varlığını sonlandırmak adına yoğun hava saldırıları yönünde bir operasyon çizgisi ortaya koydu. CENTCOM’un açıkladığı rakamlara göre, Ocak 2015 ile Mart 2018 tarihleri arasında Rakka’ya en az 6 bin 153 hava saldırı gerçekleştiren ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon, toplamda 13 bin 658 hava saldırısı gerçekleştirmiş. Uluslararası Af Örgütü gibi birçok kuruluş ABD’nin yaptığı yıkımı ortaya koyan raporlar yayınladı. 

Af Örgütü’ne göre Rakka’nın yüzde 80’i yıkıldı. İngiltere merkezli Airwars’a göre ise en az bin 450 sivil Rakka’da hayatını kaybetti.
Türkiye ise kara muharip unsurlarını DEAŞ’a karşı ilk defa kullanan ülke olarak, Fırat Kalkanı harekatında en az 3 bin DEAŞ unsurunu etkisiz hale getirirken şehrin altyapısını ve sivilleri korumayı başardı. 

ABD destekli YPG/SDG güçleri, Rakka başta olmak üzere birçok bölgede DEAŞ’ın kontrolünü sonlandırsa da, DEAŞ hücrelerine karşı başarısız olmakta. ABD askerlerinin de hayatını kaybettiği son Münbiç saldırısı bunun en önemli göstergesi oldu. 

Rakka başta olmak üzere, YPG/SDG’nin kontrolündeki birçok bölgede DEAŞ’ın çok ciddi hücre yapılanmasının olduğu biliniyor; gerçekleştirilen hücre saldırılarıyla da bu somut olarak görünüyor.

Türkiye’nin DEAŞ’tan ele geçirdiği Fırat Kalkanı bölgesinde DEAŞ’ın saldırı gerçekleştiremiyor olması da bu noktada dikkate değerdir. TSK’nın yürüttüğü insan odaklı askeri harekat ve bölge halkından oluşmuş ÖSO savaşçılarının operasyonlarda yer alması bu bakımından önemli. 

Türkiye’nin dini, tarihi, kültürel ve coğrafi yakınlığıyla kardeşlik bağı oluşturduğu Suriye halkının psikolojisini anlamakta ve ihtiyaçlarını imkanları nispetince karşılamakta gösterdiği gayreti, ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon gösterememiştir.

 ABD’nin bölgede kendisine ortak olarak terör örgütü YPG/PKK’yı seçmesi de bunun en somut göstergelerinden biridir.
Sonuç olarak, ABD bürokrasisinde yer alan tampon bölge fikrinin sahada uygulanabilirliğinin bulunmadığı ve aynı zamanda Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı bölgelerinde bir nevi güvenli bölge modeli oluşturarak istikrarı sağladığı açıkça görülmektedir. 

Türkiye’nin Fırat’ın doğusunda da güvenli bölge anlayışını ortaya koyarak sonuç alması muhtemeldir. Böylelikle bölge halkı DEAŞ ve YPG/PKK terör örgütlerinden kurtarılarak huzur ve istikrar sağlanabilir. Suriye’de siyasal geçiş süreciyle kapsamlı bir çözümün elde edilmesi ve Suriye’nin toprak bütünlüğünün muhafaza edilmesi de mümkün olabilir. 

Güvenli bölge fikrinin sahada uygulanmasıyla beraber, Türkiye’nin öncelikli güvenlik endişeleri giderilerek sınır hattında bir terör devletçiği tehdidi de bertaraf edilmiş olacaktır.

[Mısır’da Kahire-Türkiye Araştırmaları Merkezi’nde çalışmış olan Tamer Ashraf  SETA Dış Politika Direktörlüğü’nde araştırmacı olarak görev yapmaktadır]




20 Ocak 2019 Pazar

Güvenilmez ABD’den güvenli bölge olmaz

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD’nin oyalama gayretlerini boşa çıkarmak ve milli güvenliğimize yönelik ağır tehdidi ortadan kaldırmak için daha fazla geç kalamayız. En küçük bir gevşemenin bedeli çok ağır olacaktır.


Fırat’ın doğusu ve Münbiç için yapılacak operasyonlarda daha fazla zaman kaybetme lüksümüz kalmamıştır. ABD çok sinsi ve kalleş bir oyun oynamaktadır. Önce PKK-PYD’yi Kürt kökenli kardeşlerimizle bir tutup teröristler üzerinden Türkiye’yi tehdit etmiş, sonra da 20 millik, yani yaklaşık 30 km derinliğinde bir güvenli bölge teklifinde bulunmuştur. Bu iki açıklama tezat gibi görünse de, oynanan rezil oyunun ayaklarını oluşturmaktadır. “ABD, güvenli bölgeyi kimin için açıyor, kimi korumaya ve dokunulmaz kılmaya uğraşıyor?” sorusu orta yerde durmaktadır ve verilecek cevap işin aslını gün yüzüne çıkaracaktır.

ZAMANINDA YAPILMALIYDI


Güvenli bölge fikrini ilk ortaya atan, sayın DevletBahçeli’dir. Bugünleri çok önceden öngörerek, 6 Ağustos 2012’de; “Ülkemize yönelen tehditleri en aza indirmek amacıyla batı ucu Afrin, doğu ucu Kandil’i içine alacak biçimde tesis edilecek hilal şeklindeki güvenlik kuşağının bir an önce sağlanmasını ve icra edilmesini” teklif etmişti. Bu teklifin gereği zamanında yerine getirilip Afrin’den Kandil’e uzanan hilal şeklinde bir kuşak hayata geçirilseydi, bugün Suriye’deki durum da, ülkemizin karşı karşıya kaldığı riskler de bu kadar ağır olmazdı. Nitekim, bu teklifin bir kısmı sayılabilecek Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı harekatları ile sağlanan güvenli bölgeler dahi, bütün dengeleri değiştirmiş ve elimizi oldukça güçlendirmiştir.

CEVAP ARAYAN SORULAR


Güvenli bölge teklifi ABD’den geliyorsa, durup düşünmek ve işin aslını iyi anlamak şarttır. Her şeyden önce sayın Bahçeli’nin sorduğu şu sorulara cevap bulunmalıdır: “20 millik derinliğe sahip olacağı söylenen güvenli bölge tanımıyla kast edilen nedir? Bu güvenli bölgede terör örgütleri bulunacak mıdır? Uçuşa yasak bölge planlaması var mıdır? Rusya bu işin neresindedir? Başta ABD olmak üzere, koalisyon ülkelerinin güvenli bölgedeki rolü, payı ne olacaktır? Dahası terörün kökünün kazınma sürecinde devamlı önümüze engeller çıkaranların bundan sonraki stratejik amaçları devlet ve millet aklıyla görülüp yorumlanmakta mıdır?”

KUZEY IRAK MODELİ


Bu sorular aynı zamanda muhtemel tehlikeleri de ortaya koymakta ve işin ciddiyetini net olarak göstermektedir. Her şeyden önce terör örgütlerini Kürtlerle ilişkilendirmek ne insanlığın, ne hukukun, ne de bölge gerçeklerinin kabul edemeyeceği bir kepazeliktir. Sınırlarımızın öte yakasında yaşayan Kürt kökenli kardeşlerimizin bu kanlı tuzağa düşmeyeceklerine inanıyoruz. Biz bu pis oyunu daha önce Kuzey Irak’da gördük. ABD şimdi de aynı şeyi yapıyor ve Fırat’ın doğusunda sınırları belirlenmiş, özerk bir yapı kurarak yeni bir Barzani modeli inşa etmeye çalışıyor. Böyle bir yapının hayata geçirilmesi durumunda Suriye’nin toprak bütünlüğünden söz edilemez. Bu, dört parçalı Kürdistan hayallerinin Suriye ayağını oluşturmak demektir ve bizim için milli ve tarihi bir tehdittir.Bedeli çok ağır olacak bir bölüşüm ve paylaşım süreci önümüzdedir. Türkiye tavrını bu muhtemel gelişmelere göre belirlemeli, sonra da her ne pahasına olursa olsun gereğini yapmalıdır.

KONTROL BİZDE OLMALI


Hükümet ABD’nin güvenli bölge teklifine olumlu yaklaşmaktadır. Bunu anlayabiliyoruz, ancak şartları biz belirlemeli, kontrolü biz sağlamalıyız. Nitekim, sayın Bahçeli de, “Şayet, kurulacak ve oluşturulacak güvenli bölge tamamen Türkiye’nin denetim ve kontrolünde olacaksa, üstelik terörle tavizsiz bir mücadele sürecekse diyeceğim bir şey yoktur. Güvenli bölge stratejisini biz kurmuşsak, biz hazırlamışsak, biz sahaya ve masaya taşımışsak mesele yoktur. Şartlarını, sınırlarını, muhtevasını, sürecini ve zamanını biz belirlemişsek yine mesele yoktur. Kuralı koyan, kozlarını kullanan, caydırıcılığını gösteren, yaptırımını ispat eden, siyaset ve diplomasiyle bir adım önde, bir tık üstte yer alan bizsek hiçbir kaygıya da mahal olmayacaktır.” Diyerek, bu konudaki ölçüyü net olarak koymuş ve ilan etmiştir.

TARİHİ UYARI


Bu ölçüye uyulmaması durumunda, çok tehlikeli gelişmelerin yaşanması kaçınılmazdır. ABD’nin yazdığı kanlı senaryoya kanıp, terör örgütlerine göz yummak, güvenli bölge diye tampon bölgeye tamam demek felaketimiz olacaktır. Sadece bu kadarla da kalmıyor. Körfez Savaşı’ndan sonra yaşandığı gibi, yeni bir uçuşa yasak bölge kararına hiçbir şekilde onay verilemez. Bu tür yanlışların yapılmasının doğuracağı sonuçları, yine sayın Bahçeli net şekilde ortaya koymuş ve “herkesi uyarıyorum ki, bugüne kadar yaptıklarımızın üzeri bir kalemde çizilecektir. Yani şehitlerimizin kanı yerde kalacaktır. Bilahare milli güvenliğimiz rehin alınacaktır. Tehlike bu kadar ciddi, bu kadar yakındır.Hepsinden önemlisi, Irak ve Suriye’den sonra sırayı, Allah muhafaza, Türkiye alabilecektir.” Diyerek, tarihi bir ikazda bulunmuştur.

HAİNLER İMHA EDİLMELİ


Yapılması gereken bellidir; Türkiye Fırat’ın doğusunu baştan ayağa temizlemek zorundadır.Hainlerin imhası, kazdıkları çukurlara defni kaçınılmaz bir milli görevdir. Terör bitmeden ne söylense, ne yapılsa boştur, anlamsızdır. Süreç nereye gidiyorsa gitsin, nereye dayanırsa dayansın, neyi gerektiriyorsa gerektirsin, ama haklı davamızdan, beka mücadelemizden kesinlikle dönmemeliyiz, kesinlikle geri adım atmamalıyız. ABD’nin oyalama gayretlerini boşa çıkarmak ve milli güvenliğimize yönelik ağır tehdidi ortadan kaldırmak konusunda daha fazla geç kalamayız. En küçük bir gevşemenin bedeli çok ağır olacaktır. Bir kararlılık ortaya koyduk ve bunu sürdürmek zorundayız.

Batı ucu Afrin, doğu ucu Kandil


”Ülkemize yönelen tehditleri en aza indirmek amacıyla; batı ucu Afrin’i ve doğu ucu da Kandil’i içine alacak biçimde tesis edilecek hilâl şeklindeki güvenlik kuşağı bir an önce sağlanmalı ve icra edilmelidir.”
Bu sözler, MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli tarafından 6 Ağustos 2012’de bir basın toplantısında dile getirilmişti. Sayın Bahçeli’nin bu açıklamasını yaptığı günlerde Türkiye’de Afrin’i bilen, konuşan neredeyse hiç yoktu. O tarihte bu öneri bazıları için “gerçekleştirilemez bir temenni” olmanın ötesine geçmiyordu. Bazıları içinse bu, karşı çıkılması ve gündemden düşürülmesi gereken öneriydi. Sayın Bahçeli’nin açıklamasından altı buçuk yıl sonra bu önerinin kaçınılmaz bir ihtiyaç hâline geldiğini artık hemen herkes kabul ediyor. Bunun geç de olsa anlaşılması sevindirici, ancak bu idrakin Trump’ın tehditkâr açıklamasından sonra gelmesi, üzücü olduğu kadar düşündürücü. Trump, geçtiğimiz gün attığı twitter mesajında bir güvenli bölge (safe zone) kurulmasından bahsetti. Bunun üzerine Türk hükümetinden de bu fikre sıcak bakıldığına dair açıklamalar geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Trump, yaptığı telefon görüşmesinde bu meseleyi konuştular. Salı günü basına beyanat veren İbrahim Kalın da “hükümetin Trump’ın 30-32 kilometrelik bir alana tekabül eden güvenli bölge planına olumlu baktığını” ifade etti.
Sayın Bahçeli, “Afrin’den Kandil’e güvenlik kuşağı” teklifini, “kritik bir aşamaya ulaşan iç ve dış tehditler” hakkında yaptığı basın açıklamasında dile dile getirmişti. Bu açıklamada yer alan bazı görüşler, MHP Genel Başkanının öngörülerindeki isabetliliğin neye dayandığına da işaret etmektedir. Örneğin, Sayın Bahçeli artık neredeyse herkesin benimsediği şu hususu yıllar önce o gün kayda geçirmiştir:
“Suriye’nin kuzeyindeki tehlikeli oluşumlar, bölücü terör örgütü PKK ve uzantısı PYD’nin otonom hareketleri, sınırlarımızın hemen bitişiğinde bekamız açısından meşru olmayan bir yapının inşasına yol açmıştır. Özellikle Kamışlı, Kobani, Afrin, Amude, Derika ve Hemko’da PKK, PYD ve peşmerge unsurları ittifak halinde kontrolü ele geçirmişlerdir.”
Dikkat çekmek isterim ki bu açıklamada geçen yer adlarının tamamı şimdi gündemde olan güvenli bölgenin içinde kalmaktadır. Netice itibarıyla, geçen zaman, Sayın Bahçeli’nin Suriye konusundaki görüşlerinin haklılığını ortaya çıkarmıştır.
Trump’ın açıklamasından sonra da Sayın Bahçeli yine ciddiye alınması gereken bazı uyarılarda bulundu. Sayın Bahçeli, son grup konuşmasında şu hususu vurguladı: “Trump’ın sözüyle hareket etmek, tehditlerine tamam demek yok olmak, tarih ve coğrafyadan sürülmek anlamına gelecektir. Suriye’nin kuzeyinde tampon bölge kurmak, ardından muhtemel uçuşa yasak bölge ilanı teröristlere al da at dercesine gollük pas vermektir. Kısacası yeni bir özerk yönetim, yeni bir Barzani modelidir.”
Gerçekten de oluşturulması öngörülen “güvenli bölge” midir, yoksa “tampon bölge” midir sorusunun en kısa sürede cevaplanması gerekiyor. Bölgenin kim tarafından korunacağı, bölgeye yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşünün nasıl olacağı, bölgenin idaresinin kimler tarafından yerine getirileceği gibi muallak noktaların aydınlatılması gerekiyor.
Bu bölgenin, uzun vadede Barzani’nin özerk yönetimine benzer bir yapıya dönüşmemesi ve PKK’lı teröristler için bir “güvenli barınak” hâline gelmemesi için kapsamlı tedbirlerin alınması gerektiği açık. 1991’de 36. enlemin kuzeyinde uçuşa yasak bölgenin oluşturulmasının, Kuzey Irak’ı PKK için terör üssü hâline getirdiği unutulmamalı. Ayrıca, vurgulamak gerekir ki, terör örgütünün sınırımızdan 30 km uzaklaştırılması, elbette terörün sonunun geldiğini anlamına gelmez. Terörle mücadelenin Fırat’ın doğusunda mesafe gözetmeden devam etmesi ve Suriye’nin terörden bütünüyle arındırılması şarttır.


17 Ocak 2019 Perşembe

MHP Genel Başkanı Bahçeli: Cumhur İttifakı Türkiye'ye tuzak kuranları şaşkına çevirecektir

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

MHP Genel Başkanı Bahçeli, "İnancım odur ki Cumhur İttifakı, sahip olduğu milli mücadele ruhuyla Türkiye'ye tuzak kuranları şaşkına çevirecektir." dedi.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Kızılcahamam Patalya Thermal Resort Hotel'de düzenlenen MHP İl Başkanları Toplantısı'na başkanlık etti ve partililere hitap etti.
Sözlerine yeni yılın ilk toplantısını yaptıklarını belirterek başlayan Bahçeli, geleceğe umutla baktıklarını ve her şart altında iyimserliklerini muhafaza ettiklerini söyledi.
Bahçeli, ihanete karşı çelik gibi duruş gösterdiklerine işaret ederek, "Geçmişin tecrübeleriyle yere sağlam basıyoruz. İnançlarımızın derinliğiyle, irfanımızın genişliğiyle kutlu ülkülerimizi bir tutuyoruz. Milliyetçi Hareket Partisi ne yaptığını ve ne söylediğini bilen, nereye ulaşmak istediğinin bilincinde olan muazzam bir fikir ekolü, köklü bir siyaset okuludur." ifadesini kullandı.
Kendi gelecekleriyle ilgili planları olmayanların, başkalarının senaryolarında figüranlığa tamah edeceklerini ve "tamam" diyeceklerini belirten Bahçeli, zaferin ancak onu isteyenlerin, bununla yetinmeyip çalışanların, emek verenlerin, samimiyetle mücadele edenlerin olacağını vurguladı.

"Cumhur İttifakı, Türkiye'ye tuzak kuranları şaşkına çevirecek"

Bahçeli, 31 Mart 2019 Mahalli İdareler Seçimleri'nde Türkiye'nin yeni bir tarih yazmasını arzuladıklarına dikkati çekerek, şöyle konuştu:
"Milli mukavemeti kırmak için zaafımızı ve rehavetimizi gözleyen iç ve dış mihraklara unutamayacakları mübrem bir dersin, altından kalkmayacakları muhkem bir cevabın verilmesini istiyoruz. Bunu yapacak olan büyük Türk Milleti'dir. İnancım odur ki Cumhur İttifakı sahip olmuş olduğu milli mücadele ruhuyla, Türkiye'ye tuzak kuranları şaşkına çevirecektir.
Milli bekamızı lekelemek isteyenlere sessiz kalamazdık. Zilletin millete meydan okumasına tepkisiz duramazdık. Bir olmalıydık, birlikte hareket etmeliydik. Vahdette huzur, ayrılıkta şer vardı. Bu nedenle Cumhur İttifakı'nın iradesini 31 Mart 2019'da göstermek, zilleti her seviyede etkisizleştirmek için karar verdik, harekete geçtik." 

Suriye'nin kuzeyindeki gelişmeler

Bir yandan yerel seçimlerle ilgili gündem sıcaklığını korurken, diğer yandan da bölgesel gelişmelerin devamlı çatallaşıp çetrefil bir hal aldığına dikkati çeken MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Suriye'nin kuzeyini kapsamına alan olaylara her gün bir yenisinin eklendiğine işaret etti. 
Bahçeli, "Trump'ın meşum tehditleri, bölge ülkelerinin marazi niyetleri, terör örgütlerinin cinayet ve ihanetleri bütün yönleriyle karşımızdadır." ifadesini kullanarak, şöyle devam etti:
"Emperyalist iştah kabarmış, zulmün istekleri kamçılanmıştır. Güney sınırlarımız boyunca çok tehlikeli ve milli bekamızı doğrudan etkileyecek bir kumar oynanmaktadır. Fırat’ın doğusuna yönelik operasyon taahhüdümüz tehir edilmekle birlikte tavsamaktadır. ABD, PKK/PYD/YPG’yi himaye etmek, bu cani terör örgütlerini Kürt kökenli kardeşlerimizle ilişkilendirmek için karanlık bir kampanyayı tedavüle sokmuştur. Kürt kökenli kardeşlerimize büyük bir haksızlık yapılmakta, hakları yenilmekte, galiz bir şekilde hakaret edilmektedir. Altını bir kez daha kalın olarak çiziyorum ki Kürt kökenli kardeşlerimizin kan döken, cana ve mala kast eden hiçbir katille en küçük bağ ve bağlantısı yoktur, olamayacaktır. Terör örgütlerini Kürtlerle ilişkilendirmek insanlık vicdanına ağır bir saldırı, vahim bir suçtur. İnanıyorum ki hem ülkemizde hem de sınırlarımızın öte yakasında yaşayan Kürt kökenli kardeşlerimiz oyuna gelmeyecek, Trump’ın rezil tuzağına düşmeyeceklerdir. ABD, Fırat’ın doğusunu baz ve esas alarak bir terör haritası çizmek, özerk bir yapı kurmak, yeni bir Barzani modeli inşa etmek heves ve hedefindedir. Suriye'nin kuzey ve kuzey doğusunda, Cerablus’tan Derik ve etrafını çevreleyecek ve derinlemesine inecek şekilde Fırat’ın doğusundaki her yerleşim biriminde etnik köken ağırlığına göre bir yönetim tasarımı gündemdedir. Bu Suriye’nin parçalanması demektir. Bu Kürdistan’a yeni bir adımdır. Bu Türkiye için milli ve tarihi bir tehdittir."
Trump'ın, "Kürtlere saldırmayın." sözleriyle Türkiye’yi PKK/PYD/YPG’den en azından uzak tutmak, terörle mücadeleyi kesmek ve durdurmak niyetinde olduğuna dikkati çeken Bahçeli, İsrail'in de işin içinde olduğunu söyledi. 
Malum Körfez ülkelerinin de devrede olduğunu anlatan Bahçeli, "Bedeli çok ağır olacak bir bölüşüm ve paylaşım süreci önümüzdedir. Trump, 20 millik, yani yaklaşık 30 kilometre derinliğinde bir güvenli bölgeden bahsetmiştir. Hükümet ise buna müspet yaklaşmıştır. Şayet, kurulacak ve oluşturulacak güvenli bölge tamamen Türkiye’nin denetim ve kontrolünde olacaksa, üstelik terörle tavizsiz bir mücadele sürecekse diyeceğim bir şey yoktur." dedi.  

"Güvenli bölge tanımıyla kast edilen nedir? "

Devlet Bahçeli, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Hatta temennim, bu 30 kilometrelik güvenli alanın Suriye’nin istikrar ve iç barışa ulaşasıya kadar hakimiyetimiz altında bulunmasıdır. Kaldı ki bugünleri çok önceden öngörmüş, 6 Ağustos 2012’de 'Ülkemize yönelen tehditleri en aza indirmek amacıyla batı ucu Afrin, doğu ucu Kandil’i içine alacak biçimde tesis edilecek hilal şeklindeki güvenlik kuşağının bir an önce sağlanmasını ve icra edilmesini' talep etmiştim. Güvenli bölge stratejisini biz kurmuşsak, biz hazırlamışsak, biz sahaya ve masaya taşımışsak mesele yoktur. Şartlarını, sınırlarını, muhtevasını, sürecini ve zamanını biz belirlemişsek yine mesele yoktur. Kuralı koyan, kozlarını kullanan, caydırıcılığını gösteren, yaptırımını ispat eden, siyaset ve diplomasiyle bir adım önde, bir tık üstte yer alan bizsek hiçbir kaygıya da mahal olmayacaktır. Ancak, ABD'nin yazdığı kanlı senaryoya kanıp, terör örgütlerine göz yumacaksak, güvenli bölge diye tampon bölgeye tamam diyeceksek, aynısı Körfez Savaşı’ndan sonra yaşandığı gibi, yeni bir uçuşa yasak bölge kararına zımnen onay vereceksek, herkesi uyarıyorum ki bugüne kadar yaptıklarımızın üzeri bir kalemde çizilecektir. Yani şehitlerimizin kanı yerde kalacaktır. Bilahare milli güvenliğimiz rehin alınacaktır. Tehlike bu kadar ciddi, bu kadar yakındır. Hepsinden önemlisi, Irak ve Suriye’den sonra sırayı, Allah muhafaza, Türkiye alabilecektir. Bunun sinsi deneme ve provaları yapılmıştır. Suriye'de siyasi geçiş sürecinin ne olacağı belirsizliğini korumaktadır. Esad rejiminin akıbeti, yeni anayasanın ne zaman yazılacağı muammadır. Bu katilin kendi geleceği için hangi dayatmalara razı olduğu meçhuldür. Bu şartlar altında, Türkiye’yi PKK/PYD/YPG’yle aynı hizaya getirmeye teşebbüs etmek, terörizme aleni şekilde destek vermek züldür, zulümdür, düşmanlıktır. ABD’nin yaptığı budur."
Bahçeli, "20 millik derinliğe sahip olacağı söylenen güvenli bölge tanımıyla kast edilen nedir? Bu güvenli bölgede terör örgütleri bulunacak mıdır? Uçuşa yasak bölge planlaması var mıdır? Rusya bu işin neresindedir? Başta ABD olmak üzere, koalisyon ülkelerinin güvenli bölgedeki rolü, payı ne olacaktır?" sorularını gündeme getirdi. 

"Beka mücadelemizden kesinlikle geri adım atmamalıyız"

"Dahası terörün kökünün kazınma sürecinde devamlı önümüze engeller çıkaranların bundan sonraki stratejik amaçları devlet ve millet aklıyla görülüp yorumlanmakta mıdır?" diyen Bahçeli, şu ifadeleri kullandı:
"Türkiye Fırat’ın doğusunu baştan ayağa temizlemek zorundadır. Hainlerin imhası, kazdıkları çukurlara defni kaçınılmaz bir milli görevdir. Terör bitmeden ne söylense, ne yapılsa boştur, anlamsızdır. Dün Brüksel’de gerçekleşen NATO Genelkurmay Başkanları Toplantısı, bu çerçevede gerçekleşen Türkiye ile ABD arasındaki temaslar her şeye açıktır. ABD Genelkurmay Başkanı’nın ülkemizi temsil eden Genelkurmay Başkanımıza güvenli bölge konusunda ne dediği, neyi teklif ettiği yakın zaman içinde netleşecektir. Biz terörle mücadele sürecinde ön şartsız devletimizin ve hükümetimizin yanındayız. Süreç nereye gidiyorsa gitsin, nereye dayanırsa dayansın, neyi gerektiriyorsa gerektirsin ama haklı davamızdan, beka mücadelemizden kesinlikle dönmemeliyiz, kesinlikle geri adım atmamalıyız."   

"PKK'nın kalıntıları varsa güvenli bölgeden bahsedilemez"

Bahçeli, basın toplantısının sonunda gazetecilerin sorularını yanıtladı. 
Bahçeli, Samsun Milletvekili Erhan Usta'nın partiden ihracına ilişkin bir soru üzerine, Merkez Disiplin Kurulunun Usta'yı, Samsun'da yaptığı çalışmalar sırasında ortaya koyduğu tutum, davranış ve paylaştığı görüşlerin partinin görüşüyle bağdaşmayacağı kararı çerçevesinde ihraç ettiğini söyledi.
Cumhur İttifakı ile ilgili bir soru üzerine de Bahçeli, 30 büyükşehirden 27'sinin AK Parti'ye, 3'ünün de MHP'ye bırakıldığını belirterek, "30 büyükşehirin ilçelerinde ise değerlendirmeler yapılmış, her ile bağlı ilçelerde paylaşımlar söz konusu olmuş ancak bu paylaşımlar böyle bir pazarlık, al ver usulü değil, 2014 ve 2018 verileri ışığında gerçekleştirilmiştir." dedi.
Bahçeli, 51 ilde ise iki partinin kendi adaylarıyla seçime katılacağını anımsatarak, "Zaman içinde her gün televizyonda takip ediyoruz, illet ittifakından '21 ilde şöyle oldu, 25 ilde böyle oldu, şurada anlaşıldı, şurada tekrar görüşülecek' gibi zamana yaygın sözler işitiyoruz. Kesinleştikten sonra zillete kaptırmamak için cumhuru tercih edeceğimiz her alan olabilir." değerlendirmesinde bulundu.
Suriye'nin kuzeyinde güvenli bölge konusunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşüp görüşmeyeceği sorusuna Bahçeli, "Bizden Cumhurbaşkanına talep gitmesi nezaketli olmaz. Ama Cumhurbaşkanımız görüşlerini bizimle paylaşmak isterse davet eder, biz de gider görüşürüz." yanıtını verdi.
"Fırat'ın doğusuna yönelik operasyon rafa mı kalktı?" sorusu üzerine Bahçeli, "Güvenli bölge diyorsanız; 'PKK, PYD ve YPG'den arındırılmış bölge' demektir. Eğer o bölgede bunların izleri, kalıntıları varsa orada güvenli bölgeden bahsedilemez, bahsedilecek şey bunları oradan temizlemek olmalıdır." dedi.

"Trump'ın ağzını kapatmadığınız müddetçe konu kapanmaz"

Bahçeli, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın'ın, ABD Başkanı Donald Trump'ın tweetine ilişkin yaptığı açıklamanın hatırlatılması üzerine, "Bunun cevabını Sayın İbrahim Kalın Bey bilir ama Trump'ın ağzını kapatmadığınız müddetçe konu kapanmaz." diye konuştu.

  BU YAZIYI

 Whatsapp ile paylaş

26 Ocak 2018 Cuma

ABD'nin yeni oyunu Türkiye’yi kuşatma koridoru

ABD’nin Suriye sınırında sözde güvenli bölge önerisinin ardındaki kirli plan deşifre oldu. Amaç PKK/PYD koridorunu koruma altına almak.

ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın Türkiye’nin güvenliğine yönelik “Suriye sınırında 30 kilometre derinliğinde güvenlik koridoru oluşturma” teklifinin altından da bu ülkenin Akdeniz’e ulaşan PKK/PYD koridoru projesi ve ‘PKK/YPG sınır birliği için oyalama’ çıktı. Zeytin Dalı harekatının hedefindeki Münbiç’in tamamının ve Afrin’in büyük bir bölümünün 30 km’lik hat dışında dolayısıyla kaldığına dikkat çeken diplomasi ve askeri strateji kaynakları, bu teklifin hayata geçmesi durumunda ‘Türkiye güvenlik koridoruna hapsedilirken, ABD’nin Akdeniz’e açılan PKK koridorunun ise önü açılacağına’ ve PKK ordusu için ABD’nin zaman kazanacağına dikkat çekti.
TILLERSON’UN TEKLİFİ
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun ABD’li mevkidaşlarıyla yaptıkları görüşmeler ve sonrasında kamuoyuna yansıyan açıklamaları analiz eden uzmanlar, yeni bir ‘Türkiye’yi oyalayıp zaman kazanma hamlesinin’ söz konusu olduğunu kaydetti. Çavuşoğlu, ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın Afrin için 30 kilometrelik bir güvenli hat oluşturulmasını önerdiğini ve bunun teknik heyetler arasındaki görüşmenin ardından tekrar ele alınacağı yanıtı verdiğini aktardı.
DIŞINDA KALIYOR
Suriye konusunda ABD’nin Türkiye’ye verdiği sözlerin hiçbirinin tutulmadığına dikkat çeken ASSAM strateji uzmanı emekli Albay İbrahim Keleş ve Emniyet Genel Müdürlüğü eski İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu, PKK/PYD’nin elinde bulunan Münbiç’in tamamının ve Afrin’in büyük bir bölümünün bu 30 km’lik derinliğin dışında kaldığına dikkat çekti. Türkiye’nin yıllar önce gündeme getirdiği ‘güvenli bölgeyi’ ABD’nin şimdi gündeme getirmesinin arka planındaki amacına dikkat çeken Orakoğlu, “Sayın Cumhurbaşkanımız, yıllarca ‘tampon bölge’ dedi ama dinletemedi. Şimdi onlar ‘güvenli bölge’ diye teklifle geliyor çünkü Akdeniz’e açılan terör koridorunu korumak istiyorlar. TSK ve ÖSO, Suriye’de Zeytin Dalı harekatıyla PKK/PYD’yi Afrin’den süpürmeye başladı, sıranın Münbiç olduğu anlaşıldı. Türkiye’nin güvenliği için Suriye topraklarında 30 kilometre derinliğinde güvenli bölge oluşturmak demek, hemen altında bu hattın dışında kalan ve Türkiye’yi hedef alan PKK/PYD koridoru kurulması demek. Türkiye’de etnik iç savaş çıkarmaya ve ülkeyi bölmeye çalışan bir terör örgütünün koridor devletinin oluşturulmasından bahsediyoruz... Türkiye bu oyalama taktiklerine kanmaz çünkü ulusal güvenliği için ciddi bir tehdit ile karşı karşıya” diye konuştu.
ABD SÖZÜNÜ TUTMADI
Türkiye’nin, 26 Ağustos 2016’da Suriye’de başlattığı Fırat Kalkanı harekatını bu tarihten çok önce başlayarak DEAŞ’ı ve PKK/PYD’yi sınırlarından temizlemeyi amaçladığına dikkat çeken emekli Albay İbrahim Keleş, “ABD daha önce Türkiye’nin ‘DEAŞ’a karşı birlikte mücadele edelim’ teklifini kabul etmeyip PYD ile hareket etti. DEAŞ’la mücadele sonrasında PYD’nin Münbiç’ten çekileceğine ve DEAŞ temizlendikten sonra PYD’nin ellerindeki ağır silahların toplanacağına söz verdi ama bu sözü de tutmadı. Türkiye şimdi neden 30 kilometrelik güvenlik koridoru sözüne inansın. Bunlar hep oyalama taktiği” diye konuştu.
PKK SINIR BİRLİĞİ
ABD’nin, Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açılan bir PKK/PYD koridoru planını hala Fırat Kalkanı bölgesinin güneyinden gerçekleştirme olasılığı olduğuna ve amacın bu planı diri tutmak olduğuna dikkat çeken Keleş, şunları söyledi: “Türkiye sınırından 30 kilometre derinliğe kadar güvenli bölge oluşturulması demek, bu 30 km dışında kalan Münbiç’teki PKK/PYD’yi Türkiye’nin askeri operasyonuna karşı koruma altına alınması anlamına gelir. PKK/PYD kontrolündeki Afrin’in güneyi de bu güvenli bölgenin dışında kalıyor. Bizi oyalıyor ama bu sırada teröristleri bize karşı güçlendiriyorlar. Şimdi PKK/PYD’yi temizlemezsek, önce 30 bin kişilik PKK/PYD sınır birliğiyle sınırdaş oluruz. Şimdi Afrin harekatı başlayınca, bu oyalama taktiğini yapıyorlar ama DEAŞ bittiğine göre ABD önce YPG’ye verdiği silahları toplasın.”
ÖNCE GÜVENİ TESİS ETMELİYİZ
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, soruları cevaplarken ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’un 911 km’de 30 km’lik ‘tampon bölge’ oluşturulması için beraber çalışılabileceğini söylediği kaydetti. Çavuşoğlu, “Güvenli bölgeden ne anlıyoruz? Bizim anladığımız şey farklı, onlarınki farklı olabilir. Ama her şeyden önce bizim ABD ile güvenli bölge veya başka bir konuyu, yani ciddi bir konuyu samimi bir şekilde bırakın kabul etmeyi, görüşebilmemiz için önce güveni yeniden tesis etmemiz lazım. Bir güven bunalımı oldu. Güveni tesis edebilmek için de ABD’den somut adımlar görmemiz gerektiğini söyledik. Bizim neden güven duymadığımızı kendileri de biliyor, halkımız da biliyor” diye konuştu.
MÜNBİÇ MESAJI
ABD’nin teklifi ve Erdoğan-Trump görüşmesinin içeriğinin Beyaz Saray’ca çarpıtılmasının ‘hedefine’ dikkat çeken SETA Uluslararası İlişkiler uzmanı Doç. Dr. Murat Yeşiltaş şunları söyledi: “Afrin harekatı ABD için beklenen gelişmeydi ama sıranın Münbiç olduğu yönündeki açıklamalar karşısında ABD’nin ‘Güvenli bölge’ projesi Türkiye’yi yumuşatmak ve zaman kazanmak amaçlı taktiksel teklif gibi duruyor. 30 kilometre derinliğindeki güvenli bölgenin kimlerca oluşturulacağı, ABD’nin PKK/PYD ile ilişkisinin ne olacağı ve örgütün elindeki ağır silahların toplanması konusunda bir şey söylemiyor. Beyaz Saray açıklamasında yer alan, Trump-Erdoğan görüşmesinde yer almayan konu başlıkları ise, Türkiye’nin Münbiç’i de hedef alması durumunda ABD’nin Türkiye’ye karşı kullanacağı argümanların mesajı yer alıyor. Trump, Türkiye ile çalışmak istiyor ama Türk-Amerikan ilişkilerini sağlayacak ekibi yok. Alt kadroların bu tip çarpıtmaları olabiliyor. Tillerson ve Trump açıklamalarında, Türkiye’nin Münbiç’i hedef almaması, Fırat’ın Doğusu’nu ise hiç hedef almaması mesajı içeriyor.”
AÇIKLAMA GÖRÜŞME ÖNCESİ YAZILMIŞ
Beyaz Saray açıklamasındaki bazı unsurların yalanmasına açıklık getiren Çavuoğlu, “ABD’nin açıklaması (görüşmeden) önceden yazılmış” dedi. Beyaz Saray açıklamasında, “Afrin operasyonunda tırmanan şiddetten kaygı duyuyoruz” denilirken, Cumhurbaşkanlığınca yalanlanan bu açıklamaya dair “Operasyonla ilgili ‘tırmanan şiddetten kaygı’ diye bir şeyden söz etmedi. Operasyonla ilgili görüş teatisinden öte bir şey konuşulmadı” denildi. Görüşmeye dair “ABD tarafı, operasyonun belirli zaman dilimiyle sınırlı tutulması; Münbiç’te az da olsa ABD askerinin mevcudiyetinden bahisle oralarda sıcak çatışma ihtimaline mahal verilmemesi gerektiğine değindi” denilen açıklamada, “Türk tarafı PYD/YPG unsurlarının söz verildiği üzere Fırat’ın doğusuna çekilmeleri gerektiğini; çekilme gerçekleştiğinde Münbiç’in olası DEAŞ tehdidine karşı Türk askeri desteğindeki ÖSO tarafından korunabileceğini belirtti” denildi. Beyaz Saray açıklamasındaki gibi Trump’ın ‘Türkiye’deki OHAL koşullarından’ bahsetmesinin ve ‘Türkiye’den gelen yıkıcı ve yanlış söylemler’ şeklinde ifadesinin olmadığı belirtilirken, konuşmalarda ‘ABD’nin açıkça eleştirilmesinin rahatsızlık uyandırdığına değinildiği kaydedildi.

18 Şubat 2019 Pazartesi

Türkiye kırmızı çizgisini çizdi: Ya operasyon, ya da...

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Haber7.com yazarı Taha Dağlı, Suriye sınırında kurulması planlanan güvenli bölge ile alakalı "Ya operasyon, ya güvenli bölge" adlı bir köşe yazısı kaleme aldı.

İşte Taha Dağlı'nın o yazısı;

Suriye’de DAİŞ’in işgalindeki son toprak parçası olan Deyrizzor’daki Bagoz kasabası da PKK işgaline girdi. İki terör örgütü tıpkı daha önce Rakka’da olduğu gibi burada da işbirliği yaptı.

Böylece Suriye’de DAİŞ işgalinde hiçbir yer kalmadı.
Yani Amerika’nın DAİŞ bahanesi ortadan kalktı.
DAİŞ yarın tekrar hortlar mı, hortlar. Daha önce oldu.

Şu anki şartlarda ise DAİŞ bitti, Trump mutlak zafer ilanına hazırlanıyor ve Amerikan askerlerinin Suriye’den çekilmesinin önü tamamen açıldı.

Peki bu durumda PKK’ya ne olacak?
Türkiye Fırat’ın doğusuna yönelik operasyon için tüm hazırlıklarını yaptı.

Tam bu aşamada ABD’den “güvenli bölge kuralım” önerisi geldi.
Münih Güvenlik Zirvesinde konuşulanlara bakılırsa Batı hem operasyona karşı çıkıyor hem de güvenli bölgenin Türkiye’nin denetimine bırakılmasına.

Yani onlara göre PKK’ya operasyon yapılmasın, güvenli bölge de PKK’yı korumaya yönelik olsun.

Kısacası PKK çarkı dönmeye devam etsin.
DAİŞ ve ABD sonrası PKK’nın da paylaşılamadığı ortada.

Esed rejimi PKK’lılara “bize katılın, Amerika artık sizi koruyamaz” diyor.

Amerika, PKK’lılara “eğer rejimle anlaşırsanız sizinle ortaklığı keseriz” diye uyarı yapıyor.

Fransa ise “PKK’lılara sahip çıkılmalı, ortada bırakılıp, mağdur edilmemeli, onlara borcumuz var” diyor.

Batı ülkeleri Münih’teki Güvenlik Konferansında ne derse desin, bu iki ihtimalin dışına çıkılması PKK tezgahının devamı anlamındadır ve Türkiye için asla kabul edilebilir bir durum değildir.

İşte bu anlaşmazlık sürecinde Rusya’nın tavrına da göz atmakta fayda var.
Rusya, Esed rejiminin PKK’lılara yaptığı “bize katılın” çağrısını destekliyor.

Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Verşinin PKK’lıları kast ederek, “Suriyeli Kürtler, rejimle diyaloğa başlamalı” dedi.

Rusya için PKK terör örgütü değil.
Ama Rusya’nın PKK’ya bakışı ABD’nin kurduğu ittifak kadar güçlü de değil.

Putin’in başkan Erdoğan’la olan yakınlığı, Türkiye ile kurduğu stratejik ortaklıkların Moskova için önemini hesaba kattığımızda Rusların PKK konusunda Türkiye’ye ABD ya da diğer Batı ülkeleri gibi yaklaşmalarının Ruslar adına hiçbir getirisi olmayacaktır.

Putin bu anlamda Hafız Esed dönemi anlaşmaları öne sürerek, Türkiye ile Şam’ı irtibatlandırıp, PKK konusunu bu yolla çözmeyi hesaplıyor olabilir.

Peki şimdi ne olacak?

Türkiye’nin tavrı net.

PKK Türkiye sınırından defedilecek.

Bu ya Türk askerinin operasyonuyla yapılacak ya da Türkiye denetimindeki bir güvenli bölge veya tampon bölgenin kurulmasıyla gerçekleştirilecek.

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın çizdiği çerçeve açık.
Yaklaşık 450 kilometre genişliğinde, 32 kilometre derinlikte bir güvenli bölge kurulacak, diyor.
Ve şunu da ekliyor, “terör örgütünün o bölgede olmasına asla müsaade etmeyeceğiz”.

Belli ki adı güvenli bölge ya da tampon bölge olsun, bu bölgede PKK asla olmayacak, bunun yolu da bölgenin denetiminin Türkiye’de olmasından geçiyor.

Aksi halde Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna yönelik operasyonu için haftalar öncesinden yaptığı ve bütün dünyanın dikkatini çeken o geniş çaplı hazırlık sürecinin hala devam ettiğini hatırlatmakta fayda olacaktır.

Vatan görevi


PKK ve uzantıları ile FETÖ ve kalıntıları zilletin özünü oluşturmaktadır. CHP ve İP çaresizlik içinde bu terör unsurlarına teslim olmuş ve güdümüne girmiş durumdalar.

Yerel seçimlerin önemini, beka sorunun ciddiyetini milletten gizleyebilmek için çok özel bir çaba sarf edildiğini ibretle izliyoruz. Bekayı patlıcana, belayı domatese sardılar ve milletin önüne koydular. Zilletin gayretine ve telaşına bakarsanız, bu ülkenin tek ve değişmez meselesinin sebze, meyve fiyatları olduğunu zannedersiniz.

VARLIĞIMIZ HER ŞEYDEN ÖNEMLİ


Domates, biber, patlıcan fiyatları elbette önemlidir ve kontrolde tutulmalıdır. Biz tarım konusunda çok daha esaslı ve kalıcı bir sistem geliştirilmesi, mutlaka bir reforma gidilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Bunun için bir hazırlık yapıldığı anlaşılıyor. Piyasaların biran önce rahatlatılması için gerekli tedbirler alınıyor. Tanzim satışların yaygınlaştırılmasıyla kalınmayacak ve çok daha fazlası yapılacaktır. Kaldı ki, domates, biber, patlıcan mevsim ürünleri değildir. Kış mevsiminde bu ürünlerin fiyatı her zaman normalin üzerinde olur. Ancak hiçbir şey ülkenin varlığından, birliğinden, bölünmez bütünlüğünden ve istikbalinden daha önemli değildir ve olamaz.

BU SÖZLERİ SÖYLEYEN HAİNDİR


Zillet bütün unsurları ile ifşa olmuştur ve artık takke düşmüştür. PKK ve uzantıları ile FETÖ ve kalıntıları zilletin özünü oluşturmaktadır. CHP ve İP çaresizlik içinde bu terör unsurlarına teslim olmuş ve güdümüne girmiş durumdalar. Bunu bir siyaset yapma güdüsü ile söylemiyoruz. Yaşananların, gelişmelerin, milletin gözleri önündeki gerçeklerin ortaya koyduğu bir gerçeği anlatıyoruz. PKK’nın siyasi uzantısı HDP sözcüleri kelimenin tam anlamıyla ihanet olan açıklamalar yapıyor, davranışlar sergiliyorlar. Eş Genel Başkan olduğu söylenen birisi, 31 Mart Yerel Seçimlerinin kendileri için ne anlama geldiğini net şekilde ifade etmiştir. TBMM içinde, grup kürsüsünden açık ve alenen bölücülük yapmış ve hainlik etmiştir. İhanetinin önünde engel olarak gördüğü AKP ve MHP’yi kaybettirmeyi hedeflemesi, bu alçaklığa uygundur. Bu sözler suçtur ve mutlaka gereği yapılmalıdır.

CHP VE İP İHANETE SESSİZ


Bu bölücü hainin sözleri kadar vahim olan başka bir durum da, zillet içindeki diğer partilerin bu alçaklığa sessiz kalmalarıdır. Susmak kabullenmektir. Bazı televizyon programlarında bu kalleşliğin hatırlatılması üzerine, kerhen ve çok sınırlı biçimde yapıla kınamalar, duruma göre vaziyet almaktan başka bir şey değildir ve asla inandırıcı değildir. CHP ve İP’in yönetim kademelerinden bu alçaklığı reddeden, doyurucu, kararlı ve kesin bir açıklama gelmemiştir. Birde utanmadan, sıkılmadan çıkıp HDP’nin legal bir parti olduğunu anlatmaya çalışıyorlar. İP’in başının HDP’yi Cumhur ittifakı ile ilişkilendirmeye çabalaması ise bir suçluluk telaşından başka bir şey değildir.

SÖZDE MİLLETVEKİLİ POLİSİ ISIRDI


Bu tavrın ve suskunluğun bir tesadüf olmadığını gösteren başka gelişmeler de yaşanmıştır. Bölücü örgütün şehir kadrosunu oluşturan sözde bir milletvekili, bir polis kardeşimizin kolunu ısırarak hastanelik etmiştir. Üstelik bu olay bölücübaşı ve bebek katili olan İmralı’daki cani için yapılmak istenen bir yürüyüş sırasında olmuştur. Bebek katili için yürümeye kalkışmak, yeteri kadar bir büyük ihanettir ve buna izin verilmemesi ve güvenlik güçleri tarafından engellenmesi son derece isabetlidir ve mutlaka olması gerekendir. Görevini yapan polis kardeşlerimize saldırılması, ısırılması, yaralanması suçtur. Ne yazık ki, zilletin CHP ve İP’i, bu rezilliğe, bu kalleşliğe de sessiz kalmış ve bir bakıma onaylamışlardır. Bu hainlere karşı sessiz kalmak, onlara ortak olmaktır, işledikleri ihanet suçlarını desteklemektir.

BEKAMIZ HER ŞEYDEN ÖNEMLİ


Her şey milletin gözleri önünde yaşanmaktadır. Zillet bütün unsurları ile bir milli güvenlik sorunu, çok ciddi bir beka meselesi haline gelmiştir. Bu her şeyden çok daha önemli ve ileridedir. Ekonomik sıkıntılarımızı aşarız, yatırım ve üretimimizi arttırır düze çıkarız. Bunun için yeni fedakarlıklar gerekiyorsa yaparız. Ama ülkemiz, varlığımız, birliğimiz, bekamız her şeyin üzerindedir. Bunu ne ihmal edebiliriz, ne erteleyebiliriz, ne de görmezden gelebiliriz. Ciddiye almak, üzerine gitmek, beka sorunu haline gelenlere fırsat vermemek bir vatan görevidir. Domates, biber, patlıcan üzerinden bu vatan görevini unutturmaya veya ikinci plana itmeye çalışanlar, asla iyi niyetli olamazlar ve bu ihanetin bir parçası olmaktan kurtulamazlar.

TEHLİKE ÇOK DAHA BÜYÜK



“Bu seçimler yerel özellikte, dolayısı ile beka sorunuyla, ülkenin varlığı ve birliği ile ne ilgisi var” diyenler, bu gerçekleri nereye koyduklarını da söylemelidirler. Kaldı ki, yereldeki ihanetin nerelere ulaştığını biz HDP’ye verilen belediyelerde açık şekilde gördük. O belediyeler, Kandilin şubesi, ihanetin merkezi haline geldiler. Onun içindir ki, birçoğu şu anda yargıya hesap veriyor. Şimdiki tehlike çok daha büyük ve yaygındır, çünkü HDP ile sınırlı değildir. CHP  ve İP’de HDP kadar sorun olmaya, tehlike oluşturmaya başlamışlardır. Bu gruba zillet dememizin sebebi budur. Ülkesiyle, devletiyle, milletiyle, bayrağıyla, ezanıyla sorun olmayan hiç kimse, zillete onay veremez ve bu ihanete ortak olamaz.




17 Ekim 2019 Perşembe

ABD Başkan Yardımcısı Pence: ABD ile Türkiye anlaştı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, ABD ve Türkiye'nin Suriye'de YPG’nin güvenli bölgeden çekilmesi konusunda anlaştığını söyledi.
ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmesinden sonra ABD'nin Ankara Büyükelçiliği konutunda basın toplantısı düzenledi.

Basın toplantısı sırasında Pence'in yanında ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da yer aldı.
"Türkiye ve ABD, Suriye'de ateşkes için anlaştı." ifadesini kullanan Pence, "Barış Pınarı Harekatı'na 120 saatliğine ara verilecek." dedi.
Pence, Türkiye ve ABD'nin, DEAŞ'ın Suriye'nin kuzeydoğusunda tamamen yok edilmesi konusunda fikir birliğine vardığını vurgulayarak,"(120 saatlik süre içinde) ABD, YPG'nin güvenli bölgeden çekilmesini sağlayacak. Amacımız önümüzdeki 120 saat içinde (YPG'nin) çekilmesini sağlamak. Bu başlamış durumda." ifadesini kullandı.
YPG'nin kendilerine söz konusu bölgeden çıkma güvencesi verdiğini belirten Pence, Türkiye'ye yönelik ekonomik yaptırımlara ilişkin ise, "120 saatlik sürede yeni yaptırım olmayacak. Suriye'nin kuzeydoğusunda kalıcı ateşkes sağlandığında mevcut ekonomik yaptırımlar da kaldırılacak." şeklinde konuştu. 
 "Türkiye ve ABD, güçlü dostlukları sayesinde anlaşmaya vardı"
Pence, ABD Başkanı Donald Trump'ın geçen hafta Türkiye'den operasyonun durdurulmasını istediğini hatırlatarak şunları söyledi:
"Türkiye ve ABD, Başkan Trump ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın güçlü dostluğu ve liderliği, Türkiye ve ABD'nin güçlü dostluğu sayesinde bugün bir ateşkes konusunda anlaşmaya vardı. Türk tarafı, Barış Pınarı Harekatı'na YPG'nin güvenli bölgeden çekilmesine izin vermesi için 120 saatliğine ara verecek. Çekilme tamamlandıktan sonra operasyon tamamen durdurulacak."
ABD yönetiminin, terör örgütü YPG/PKK ile şu anda temas halinde bulunduğunu belirten Pence, YPG/PKK'nın, sınırın 20 mil (yaklaşık 32 kilometre) güneyine çekilmesini sağlamaya başladıklarını kaydetti.
Pence, Türkiye'nin Aynularab'da (Kobani) bir askeri müdahalede bulunmayacağını söyleyerek, ileride uluslararası temelde oluşturulacak bir güvenli bölge için Türkiye ve ABD'nin anlaşmaya vardığını belirtti.
Suriye'nin kuzeyinde terör örgütü DEAŞ'ın faaliyetlerinin tamamen bitirilmesi için iki ülkenin taahhütlerini yinelediğini ifade eden Pence, "Bu aynı zamanda, DEAŞ'ın eskiden kontrol ettiği bölgelerdeki hapishaneler ve yerlerinden edilmiş kişilerle ilgili çabaların koordinasyonuyla ilgili mutabakatı da içeriyor." diye konuştu.
Pence, Suriye'nin kuzeyinde zorluk çeken halk ile dini ve etnik azınlıkların korunması için de anlaştıklarını belirterek, "Biraz önce Başkan Trump ile konuştum. Başkan Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ateşkes için adım atması konusundaki istekliliğinden ve bir hafta önce başlayan bu çatışmanın barışçıl yollarla çözülmesinden minnettarlık duyuyor." ifadelerini kullandı.
Trump ile Erdoğan'ın güçlü liderliğinin bugünkü uzlaşıyı mümkün kıldığını vurgulayan Pence, Türkiye ile Suriye sınırında oluşturulacak güvenli bölgede barış ve istikrarın sağlanması için Türkiye ve diğer ülkelerle çalışmaya devam edeceklerini kaydetti.

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu: İstediklerimizi aldık


Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, ABD heyetiyle yapılan görüşmeye ilişkin, "Bugünkü müzakerelerde Sayın Cumhurbaşkanımızın dirayetli liderliği sonucunda istediklerimizi aldık." dedi.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence arasındaki görüşme ile heyetler arası görüşmenin ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulundu.
Güvenli bölge tesisi konusunda ABD ile bir sonuca varılamadığı için Barış Pınarı Harekatı'na başlandığını hatırlatan Mevlüt Çavuşoğlu, "Amacımız, bölgenin teröristlerden temizlenmesiydi. Bugünkü müzakerelerde Sayın Cumhurbaşkanımızın dirayetli liderliği sonucunda istediklerimizi aldık. ABD tarafı, Türkiye'nin meşru güvenlik çıkarlarının korunması bakımından güvenli bölgenin önemini ve işlevselliğini kabul ediyor. Buranın kontrolünün Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yapılmasında tam mutabakat sağlandı. Böylelikle ABD tarafı harekatımızın ve hedeflerimizin meşruiyetini kabul etmiş oldu." diye konuştu.
Çavuşoğlu, bundan sonraki süreçte herkesle bu alandaki iş birliğinin sürdürüleceğini bildirdi.
"YPG unsurları çıktıktan sonra biz ancak harekatı durdurabiliriz"
"Diğer taraftan YPG'nin ağır silahlarının toplanması, mevzilerinin ve tahkimatlarının imha edilmesi hususlarında mutabakat sağladık" diyen Bakan Çavuşoğlu, "Suriye'nin toprak bütünlüğünün korunmasına ve BM Güvenlik Konseyi'nin 2254 sayılı kararı temelinde siyasi sürece bağlılığımızı da bugün bir kere daha teyit ettik, vurguladık." ifadesini kullandı.
Görüşmede, iki NATO müttefiki olarak, iki ülke arasındaki dayanışmanın kayda geçirildiğini belirten Mevlüt Çavuşoğlu, şöyle devam etti:
"PKK/YPG'nin 120 saat içinde güvenli bölgeden çıkması için Barış Pınarı Operasyonu'na ara vereceğiz. Durdurma değil, ara vereceğiz. Bu bir ateşkes değildir. Ateşkes ancak iki meşru taraf arasında yapılır. Biz, sadece zaten operasyonun hedefi olan teröristlerin güvenli bölgeden çıkması için harekata ara veriyoruz. Güvenli bölgeden terör unsurları tamamen çıktıktan sonra ancak harekatı durdurabiliriz. Ancak terör unsurlarının çıkmasından sonra operasyonu durdurmamız söz konusu olacaktır. Biz operasyona ara verdiğimizde ABD tarafı yaptırım girişimlerini durduracaktır ve daha sonra biraz önceki şartlar gerçekleştikten sonra, yani 120 saat içinde YPG unsurları çıktıktan sonra biz ancak harekatı durdurabiliriz. Bu aşamadan sonra da şu andaki mevcut yaptırımlar kaldırılacaktır."
"4 binden fazla DEAŞ'lı teröristi Türkiye etkisiz hale getirdi"
Fırat'ın doğusunda DEAŞ ile mücadele konusunda eş güdüm ve iş birliği içinde çalışılacağını da dile getiren Çavuşoğlu, şunları kaydetti:
"DEAŞ'a karşı biliyorsunuz bugüne kadar Türkiye çok kararlı bir mücadele vermiştir ve Suriye'de 3 bin, Irak'la beraber toplamda 4 binden fazla DEAŞ'lı teröristi Türkiye etkisiz hale getirmişti. ABD'li muhataplarımıza sürekli 'bir terör örgütüyle mücadelede başka bir örgütüne ihtiyaç yoktur' demiştik. Dolayısıyla bundan sonra DEAŞ ile mücadelede iş birliği içinde olma konusunda mutabık kaldık. Bu sonuca Sayın Cumhurbaşkanımızın dirayetli liderliği sayesinde ulaştık. Ayrıca dünden beri Amerika'dan heyetler vardı. Esasen Sayın Cumhurbaşkanımızın Trump ile Bakü'den yaptığı telefon görüşmesinde de Sayın Cumhurbaşkanımız, 'heyetleriniz gelsin ondan sonra konuşalım'. O zaman Trump sürekli 'harekatı durdurun' diyordu. Dünden bu yana heyetler burada, tüm arkadaşlarımızla Cumhurbaşkanlığındaki arkadaşlarımızla aynı şekilde Milli Savunma Bakanımız ve yine Milli Savunma Bakanlığındaki arkadaşlarımız, Milli İstihbarat Başkanımız ve istihbarattaki arkadaşlarımızla bakanlığımızdaki çalışma arkadaşlarımızla beraber bu süreci dünden beri yürüttük ve ben tüm arkadaşlarımıza da huzurlarınızda bu iş birliği ve gayretleri için çok teşekkür ediyorum."
YPG/PKK'nın çekilmesine ilişkin detaylara değinen Çavuşoğlu, "Burada sadece YPG'lilerin çekilmesi değil, YPG'lilerin elindeki silahların alınması, sadece ellerindeki silahların alınması da yeterli değil, tüm muharip mevzilerinin kullanılmaz hale getirilmesi ve tahkimatların yıkılması dahil hepsi var." ifadelerini kullandı.

Çavuşoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

"20 mil yani 32 kilometre derinlikte Fırat'ın doğusunda, Irak sınıra kadar yani 444 kilometrelik bir uzunlukta hiçbir teröristin kalmaması ve tüm bu bölgenin güvenli bölge olarak tesis edilmesi... Bizim güvenliğimiz açısıdan da bu önemli." 
Çavuşoğlu, çekilmeye ilişkin 120 saatlik süre başladığında, ABD'nin taahhüdü ilave yaptırımlarla ilgili herhangi bir çalışma olmayacağını belirtti.
"365 binden fazla Suriyeli DEAŞ ve PKK'dan temizlediğimiz alanlara döndü"
Bakan Çavuşoğlu, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatlarından sonra, DEAŞ ve PKK'dan temizlediğimiz alanlara şu ana kadar 365 binden fazla Suriyeli'nin döndüğünü söyledi.
"Bizim Kobani veya başka bir taahhüdümüz olmadı" diyen Çavuşoğlu, "Pence'in söylediği gibi biz oraya girmeyeceğiz gibi bir şey demedik." diye konuştu.
"Ara vermek demek, oradaki güçlerimizin çekilmesi demek değildir"
Harekata verilen aradan sonra bölgedeki Türk askeri varlığa ilişkin bir soru üzerine Çavuoğlu, şu ifadeleri kullandı:
"Ara vermek demek, bizim askerimizin ve oradaki güçlerimizin çekilmesi demek değildir. Biz orada olacağız, var olmaya devam edeceğiz."
Çavuşoğlu, "Gerek oradaki mevcudiyetimiz gerek istihbari kaynaklarımızla birlikte ne yapıldığını ve ne yapılmadığını bizzat takip edeceğiz. Yani gözümüzün önünde olacak, denetimini de yapacağız." ifadelerini kullandı.
"Biz zaten cevabımızı sahada verdik"
ABD Başkanı Donald Trump'ın Cumhurbaşkanı Erdoğan'a yazdığı mektupla ilgili Çavuşoğlu, "Biz harekatı ne zaman başlattık, 9'unda başlattık. Dolayısıyla biz zaten cevabımızı sahada verdik." dedi.
Çavuşoğlu, Trump'ın mektubundaki üsluba ilişkin ise şunları söyledi:
"Amerikan toplumu böyle bir seviyesizlik görmedik diye temelinde daha birçok yorumlar var. Biz böyle bir seviyesizlik olduğu zaman da işin doğrusu Türkiye Cumhuriyeti ciddi bir devlettir. Devleti yönetiyoruz. Cumhurbaşkanımızın böyle bir seviyeye inmesi de hiçbir zaman olmamıştır, olmaz da."
Çavuşoğlu, Türkiye'nin teröristle herhangi bir müzakereye girmeyeceğini bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Trump'a söylediğini belirtti.

Türkiye-ABD anlaşmasının detayları


Türkiye ile ABD arasında, Suriye'nin kuzeydoğusundaki Barış Pınarı Harekatı'na yönelik görüşmelerin ardından 13 maddelik ortak açıklama yapıldı.
Türkiye ve ABD arasında yürütülen Barış Pınarı Harekatı'na ilişkin görüşmelerin ardından kamuoyuyla paylaşılan 13 maddelik ortak açıklamada, ABD'nin, Türkiye'nin güney sınırına dair meşru güvenlik kaygılarını anladığı belirtildi. Ortak açıklamada, "iki yakın NATO üyesi" olan Türkiye ve ABD'nin, Suriye'nin kuzeydoğusunda DEAŞ’la mücadele faaliyetlerinin devamında kararlı olduğu bildirildi.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence'in baş başa, iki ülke yetkililerinin heyetler arası görüşmelerinin ardından, 13 maddelik "Kuzeydoğu Suriye'ye İlişkin Türkiye - ABD Ortak Açıklaması" kamuoyuyla paylaşıldı.
"Türkiye ve ABD, iki yakın NATO üyesi olarak bu ilişkilerini teyid eder. ABD, Türkiye’nin güney sınırına dair meşru güvenlik kaygılarını anlar." ifadeleriyle başlayan açıklamada iki ülkenin Suriye'nin kuzeydoğusu başta olmak üzere sahadaki gelişmelerin, ortak çıkarlar temelinde daha yakın eş güdüm gerektirdiğini kabul ettiği belirtildi.
Açıklamada, "Türkiye ve ABD 'Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için' anlayışıyla, NATO topraklarını ve halklarını tüm tehditlere karşı koruma taahhütlerini muhafaza eder." ifadeleri kullanıldı.
Her iki ülkenin, insan hayatı, insan hakları ile dini ve etnik toplulukların korunmasına yönelik taahhütlerini yinelediğinin altı çizilen açıklamada diğer maddeler şöyle sıralandı:
"5- Türkiye ve ABD, Suriye'nin kuzeydoğusunda DEAŞ'la mücadele faaliyetlerinin devamında kararlıdır. Bu, önceden DEAŞ kontrolünde olan alanlarda yaşayıp yerinden edilen şahıslar ile alıkoyma merkezleri hususlarında uygun şekilde gerçekleştirilecek eşgüdümü de içerir.
6-Türkiye ve ABD, terörle mücadele harekatlarının yalnızca terör unsurları ile bu unsurlara ait barınak, sığınak, mevzi, silah, araç ve gereci hedef alması gerektiği üzerine mutabık kalır.
7- Türk tarafı Türk kuvvetleri tarafından kontrol edilen güvenli bölgedeki tüm meskun mahal (güvenli bölge) sakinlerinin dirliği ve güvenliğini sağlayacağını taahhüt eder, sivillerin ve sivil altyapının zarar görmemesi için azami dikkati göstereceğini vurgular.
8- Her iki ülke Suriye’nin siyasi birliği ile toprak bütünlüğüne ve Suriye ihtilafını Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 2254 sayılı kararına uygun şekilde sonlandırmayı hedefleyen, BM öncülüğündeki siyasi sürece olan bağlılıklarını yineler.
9- Her iki taraf Türkiye'nin, YPG ağır silahlarının toplanması ve YPG tahkimatları ile tüm muharip mevzilerinin kullanılmaz hale getirilmesi dahil, milli güvenlik kaygılarının giderilmesini teminen bir güvenli bölge kurulmasının devam eden önemi ve işlevselliğinde mutabık kalır.
10- Güvenli bölge, evvelemirde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrolünde olacak ve her iki taraf, güvenli bölgenin her veçhesiyle uygulanmasında eşgüdümü artıracaktır.
11-Türk tarafı Barış Pınarı Harekatı’na, güvenli bölgeden YPG’nin 120 saat içinde geri çekilmelerini teminen ara verecektir. Barış Pınarı Harekatı, bu geri çekilmenin tamamlanmasını müteakip durdurulacaktır.
12- Barış Pınarı Harekatı’na ara verildiğinde ABD, 'Blocking Property and Suspending Entry of Certain Persons Contributing to the Situation in Syria' başlıklı 14 Ekim 2019 tarihli Başkanlık Kararnamesi uyarınca hayata geçirilen yaptırımlara ilavelerini getirmeme ve Kongre nezdinde uygun şekilde çalışmalar ve istişareler yürüterek Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararı doğrultusunda Suriye’de barış ve güvenliğin teminine dönük kaydedilen ilerlemenin altını çizmek hususunda mutabık kalır. Barış Pınarı Harekatı 11. paragraf uyarınca durdurulduğunda, yukarıda bahsi geçen Başkanlık Kararnamesi uyarınca hayata geçirilen mevcut yaptırımlar kaldırılacaktır."
Açıklamanın son maddesinde, her iki tarafın bu açıklamada kaydedilen tüm hedeflerin uygulanması için birlikte çalışma taahhüdünde bulunduğu belirtildi.

29 Ocak 2019 Salı

Güvenli bölge: Türkiye başından beri haklıydı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf
Washington’un bir yandan PYD / YPG’yi savaş sonrası siyasi-askeri bir rol için desteklerken diğer yandan da Ankara’yı sadık bir NATO müttefiki olarak yanında tutabileceğini söyleyen herkes -tek kelimeyle- mevcut gerçeklikten kopuk bir hayalperesttir.

ABD Başkanı Trump'ın geri çekilme kararının ardından Türkiye, Suriye'nin kuzeyinde, geniş kapsamlı bir sınır ötesi terörle mücadele harekatı için hazırlıklarını artırdı. Olayların baş döndürücü bir hızda geliştiği şu günlerde, Ankara ve Washington (Anadolu Ajansı verilerine göre 460 kilometre genişliğinde ve yaklaşık 30 kilometre derinliğinde olacak) güvenli bölgeye dair müzakereleri sürdürüyorlar. Bu arada Türk yönetimi, güvenli bölge planını hayata geçirmek için, uygulanabilir ve karşılıklı bir anlayış tesis etmesi gereken Kremlin ile de üst düzey diplomatik temaslarda bulunuyor.

Açıkça ifade edelim, güvenli bölge düşüncesi, Ankara tarafından daha ilk savunulduğunda destek görse idi, bugün Suriye’de güvenlik ortamı çok daha iyi olabilirdi.
2013 yılında Guta'da yaşanan kimyasal saldırıların ardından Ankara, Baas rejimini benzer suçlar işlemekten kesin biçimde caydırabilmek için askeri müdahale seçeneğine yakın duruyordu. Washington'un, Baas’ın anlayabileceği dilden konuşmak için, yani Tomahawk füzelerini, ilham verici ancak icraata konulmayan, içi boş "kırmızı çizgi" nutuklarına tercih etmesi için dört sene geçmesi ve Beyaz Saray'da görev değişikliği yaşanması gerekti.
Türk dış politikası, Suriye’de Rusların ortalıklarda olmadığı, İranlıların sınırlı derecede müdahil olduğu ve DEAŞ'ın da henüz ülkenin başına bela olmadığı daha başlangıç safhasında güvenli bölge fikrini savunuyordu. 

Türkiye’nin farklı dönemlerdeki Suriye politikalarına ilişkin elbette birçok husus tartışılabilir, ancak bir şey son derece açık: Ankara'nın vizyonu daha 2013'te onaylanmış olsaydı, Avrupa, 21. yüzyılın zorlu insani kriziyle karşı karşıya kalmamış olacaktı. Dahası rejim, uluslararası normları hiçe sayarak kimyasal saldırılar ve sistematik varil bombası saldırılarını sürdürmeye cüret edemeyecekti. Son olarak, üst düzey NATO yetkilileri, bugün Doğu Akdeniz'deki kısıtlayıcı askeri kabiliyetlerden de (A2/AD anti-access / area-denial) endişe ediyor olmayacaktı.
Yine de, geçmişte olanlar geçmişte kaldı. Şimdi daha karmaşık bir gündemle ilgilenmek durumundayız. Türk-Amerikan güvenlik işbirliğini, Ankara-Moskova hattındaki yakınlaşmayı bozmadan artıracak bir güvenli bölge tesis etmemiz gerekiyor. Bunu yaparken, PYD / YPG konusuyla ilgili büyük anlaşmazlıklar da denklemin en riskli kısmı olmaya devam ediyor.

Basit gerçekler: Türkiye, meşru kaygıları olan bir NATO müttefikidir

PYD / YPG konusunun stratejik bağlamına yeniden, soğukkanlı biçimde göz atalım.
Amerikalı yetkililer, ABD tarafından da bir terör örgütü olarak kabul edilen PKK’yla (eski Savunma Bakanı Ashton Carter'ın ifadesiyle) "önemli bağları" bulunan PYD / YPG ile ilişkinin sadece taktik ve DEAŞ’a karşı terörle mücadele çabalarıyla sınırlı olduğunun altını defalarca çizmişlerdi. 
ABD'nin, YPG'ye (Suriye Demokratik Güçleri kapsamında) silah verdiği de iyi bilinen bir gerçek. Bunların arasında güdümlü tanksavar füzeler gibi işin rengini değiştirebilecek silahlar da var. Yine, bazı Amerikalı yetkililer, hiçbir tarih veya yol haritasına atıfta bulunmaksızın, DEAŞ ile mücadele sonrasında bu silahların geri alınması planlarından bahsetmişlerdi. Henüz ortada bir geri alım çalışması ya da planı da yok…

Bu noktada basit ancak kritik bir hususun da altını çizelim.
Washington’un, Suriye'nin kuzeyinde kalıcı, etnik bir özerklik oluşturmaya ve PYD'nin silahlı kanadı YPG'yi Lübnan Hizbullah'ı gibi bir şeye dönüştürmeye yönelik ilan edilmiş bir niyeti de –resmi kaynakların açıklamalarından bildiğimiz kadarıyla– yoktu. 
ABD'nin resmi planı, en başından beri, DEAŞ'ı ağır bir yenilgiye uğratıp, bir terör devletçiği oluşturmasının önüne geçmekti. Şimdi şayet baştaki plandan bir U dönüşü olduysa, yani Suriye’nin kuzeyinde, PYD / YPG kontrolünde etnik bir otonomi kurma stratejisi oluşturuldu ise, iki net sonucun farkında olunmalıdır.
Birincisi, böyle bir jeopolitik değişim, ancak çok önemli bir NATO müttefikini kaybetmek pahasına hayata geçirilebilir. Bunun başka bir yolu yoktur. Bu ikilemin iyi anlaşılması önemli, zira ABD basınında, Türkiye ve Suriye’ye ilişkin, jeopolitikten ve Orta Doğu’nun dinamiklerinden bihaber, güya Türkiye uzmanları tarafından çok yanıltıcı analizler yapılıyor. Washington’un, bir yandan PYD / YPG’yi savaş sonrası siyasi-askeri bir rol için desteklerken, diğer yandan da Ankara’yı sadık bir NATO müttefiki olarak yanında tutabileceğini söyleyen (hatta bunun için de PKK terör örgütüne ilişkin bazı açılım olanakları gibi ‘havuçlar’ sunan) herkes -tek kelimeyle- mevcut gerçeklikten kopuk bir hayalperesttir. Hiçbir devletin milli güvenlik değerlendirmesi bu şekilde çalışmaz... 

Gerçekçi tüm uzmanlar, Suriye’deki yeniden inşa sürecinin, bölgeyi on yıllarca şekillendirecek en önemli dinamik olduğunu da bilir.
İkincisi, Amerikalı müttefiklerimize PYD / YPG konusunda, Türkiye’yi kaybetme pahasına akıl verenlerin atladığı bir pratik de var. Tıpkı, ABD’nin askeri müdahalesinden sonra Irak'ta nüfuzu en çok artan gücün İran olduğu gerçeği gibi; PYD'nin başını çektiği bir özerkliğin ne tek ne de en müessir hamisinin Washington olacağına dair bir garanti yok. Yakın geçmişe bakılırsa, Suriye Baas rejimi ve onun kötü şöhretli istihbarat aparatı olan Muhaberât, PKK ve onun uzantıları üzerinde kontrol kurma konusunda çok daha köklü bir tecrübeye sahip. 
Ayrıca, Tahran'ın, 'vekalet savaşı oyuncusu devşirme' alanında sergilediği kabiliyet de dikkate alınması gereken bir husus. Yani, Türkiye’yi küstürürken karşılığında pek bir şey elde edememek de ihtimal dahilinde...
Ayrıca, yine fazlaca şişirilen 'Türkiye uzmanlarının' attıkları twitlerde ve yazdıkları görüş yazılarında değinmedikleri, konuşulmayan bir mesele var. ABD'nin geri çekilmeye dair verdiği ilk işaretlerin ardından, PYD, hemen Baas rejimine yanaşarak Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri’ne, Münbiç'te YPG'nin elinde bulunan mevzileri devralma çağrısında bulundu. Şimdi açık konuşalım: ABD Donanmasına ait destroyerler USS Porter ve USS Ross Nisan 2017'de 59 Tomahawk seyir füzesi ateşleyerek Suriye rejiminin Eş-Şayrât üssünü hedef almıştı. 
Obama yönetiminin çok değerli bir uluslararası normu koruyamamasının ardından nihayet bu füze taarruzu, kimyasal silah kullanımını caydırmaya yönelik sınırlı da olsa gerçek kırmızı çizgiler çekmeye yönelik bir adım oldu. Esed mesajı alamadı ve evvelden vermiş olduğu silahsızlanma taahhütlerini ihlal etmeye devam etti. Bu yüzden, Türkiye’nin üç NATO müttefiki, ABD, İngiltere ve Fransa, daha güçlü bir uyarıda bulunmak amacıyla Nisan 2018'de bir müşterek müdahale daha gerçekleştirdiler.
Şimdi, romantik bir coşkuya kapılarak Suriye Demokratik Güçlerini ve onun nüvesini oluşturan grupları "şövalye-vari DEAŞ avcıları" olarak görecek kadar büyülenmiş bazıları (PYD / YPG’yi kabullenmesi için ABD’nin Türkiye’ye nasıl yaklaşması gerektiği hakkında akıl verenler) acı gerçeği görmeyi istemeyebilirler. Fakat, ABD'nin DEAŞ karşısında, sahadaki ana 'müttefiki', yukarıda bahsi geçen Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri ile –yani, sistematik kimyasal silah kullanımı dolayısıyla ABD Donanması tarafından bombalanan Esed güçleriyle– göz açıp kapayıncaya kadar bir yakınlaşma içine girdi.
Şunu da belirtelim, Suriye Arap Silahlı Kuvvetlerinin üst düzey kadroları içerisinde, sistematik varil bombası saldırıları gerçekleştirme, hedef gözetmeksizin orantısız güç kullanımı, sivillere yönelik işkenceler ve kimyasal silah kullanma gibi gerekçelerle ABD veya AB tarafından yaptırıma tabi tutulmayan neredeyse bir tane general yok. 
ABD çekildiğinde Türkiye sınırındaki kilit yerleşimleri kontrol altına almaları için PYD / YPG tarafından davet edilenler, işte bu Suriyeli askeri kadrolar...
Ne de olsa, hem Baas hem de PYD / YPG, Sünni Arap demografisini zorla değiştirmeyi amaçlıyor (bundan şüphe duyanlar BM Genel Sekreteri'nin raporlarına göz atabilir) ve müşterek düşmanları da tek: Türkiye. Bu yüzden, ironik bir şekilde, bu işbirliği gerçekten de mantıklı bir zemine oturabilir. Ankara'nın bu konuyla ilgili endişeler taşımak için ise her hakkı saklıdır.

Bir daha asla: Esed klanı ve vekaleten savaş alışkanlıkları

Aslında, rejimin tutumu, Suriye Baası’nın iç yüzüne ve kullanışlı silahlı gruplara yaklaşımına vakıf olan uzmanlar açısından bir sürpriz olmamalıdır. Hafız Esed'in iktidarı, ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından resmen 'terör destekçisi devlet' olarak tanımlanmıştır. Şam 1980 ve 1990'larda PKK'yı beslemiş, terör örgütünü, Türkiye'ye karşı sürdürdüğü vekalet savaşında bir araç olarak kullanmıştır. 

Öyle ki, tecrübeli Türk diplomatlar, Suriye Baas rejiminin temsilcilerinin, Türkiye'de teröre verdikleri desteği kesme karşılığında müzakere masasına sınır-aşırı su kaynakları meselesini koymaya cüret ettiklerini dahi hatırlayacaktır.
1990'ların sonlarında Türk hükümeti, Silahlı Kuvvetler tarafından desteklenen sağlam bir zorlayıcı diplomasiyi hayata geçirir. Şam'daki seçkinler ve iktidara bir darbeyle gelerek mezhepçi bir diktatörlük tesis eden Hafız Esed, ancak o zaman Türkiye'nin toprak bütünlüğünü tehdit etmekte ısrar edecek olurlarsa rejimlerini devam ettiremeyebileceklerini anladılar. Sonuç olarak Suriye, 1998 yılında, Türkiye'de teröre verdiği desteği sonlandırma taahhüdünü vurgulayan Adana Protokolünü imzalamak zorunda kaldı.
Soğuk Savaş döneminde tam bir Sovyet uydusu olan, Orta Doğu'daki en büyük kimyasal silah envanterine sahip olan, ayrıca bu tarihe kadar sağlam bir Kuzey Kore müttefiki olarak kalan Baas rejimi, 20 yıl boyunca bir NATO ülkesine karşı vekalet savaşı verirken Türkiye'nin bazı geleneksel müttefikleri, Ankara’ya yardımcı olma konusunda aşırı istekli de olmadılar. Şüphesiz ki Türk yönetimi bu sefer daha büyük bir dayanışma görmek istiyor.

Geri çekilme tartışmalarının devam ettiği şu günlerde Suriye Baas rejimi, Ankara’nın Hafız Esed’in kötü şöhretli mirasına geri dönme konusunda taşıyabileceği bir niyete zerre müsamaha göstermeyeceğini çok iyi anlamalıdır. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Rusya Devlet Başkanı Putin’le yaptığı görüşmede Adana Protokolünü vurgulaması bir tesadüf değil. Basitçe söyleyecek olursak Türkiye, hortlatılmış bir vekalet savaşının milli güvenliğine bir tehdit olarak geri dönmesine izin vermeyecektir. Ankara'nın kuzey Suriye'deki güvenli bölge planlarının altında yatan jeopolitik sebeplerden biri de işte budur.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html