BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
PYD / YPG sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
PYD / YPG sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

4 Şubat 2018 Pazar

PYD/YPG işgal ettiği yerlerde insanlığı yok etti

PYD/YPG terör örgütünün işlediği insan hakları ihlalleri, azınlıklara dönük baskıları, savaş suçları ve uyuşturucu ticareti Suriye'de görev yapan uluslararası örgütlerin raporlarında yer aldı.
Zeytin Dalı Harekatı'na ilişkin uluslararası arenada "sivilleri hedef alan bir operasyon" algısı yaratma çabası içindeki PYD/YPG terör örgütünün işlediği insan hakları ihlalleri, azınlıklara dönük baskıları, savaş suçları ve uyuşturucu ticareti Suriye'de görev yapan uluslararası örgütlerin raporlarında yer aldı.

Türk Silahlı Kuvvetlerince, "hudutlar ile bölgede güvenlik ve istikrarı sağlamak, Suriye'nin Afrin bölgesinde PKK/KCK/PYD-YPG ve DEAŞ mensuplarını etkisiz hale getirmek, bölge halkını terör örgütü üyelerinin baskı ve zulmünden kurtarmak" amacıyla 20 Ocak'ta başlatılan Zeytin Dalı Harekatı sonrasında uluslararası arenada örgütün siyasi yapılanmaları, medya organları ve legal görünümlü sivil toplum örgütleri eliyle operasyonun sivilleri hedef aldığına dair algı çalışmasına başlandı.
PYD/YPG terör örgütünce algı propagandasını güçlendirmek için siviller canlı kalkan olarak kullanılmaya başlandı.
Terör örgütünün bu harekat tarzı, Birleşmiş Milletler (BM) Suriye İnsani Koordinatörü Jan Egeland'ın açıklamasında da belirtildi.
AA muhabirinin, terör örgütü PKK/PYD/YPG'nin Suriye'de, insan hakları ihlalleri ve azınlık unsurlara dönük baskılarına ilişkin derlediği bilgilere göre, terör örgütü, işgal altında tuttuğu bölgelerde baskı ile taciz politikasını sürdürüyor.
Yıllardır farklı etnik ve dini unsurların iç içe yaşadığı ve şu anda PKK/PYD/YPG'nin işgal altında tuttuğu bölgelerde, azınlık unsurlara yaşam ile inanç hakkı tanınmıyor.
İnsanları zorla evlerinden ve yurtlarından eden, zorunlu askerlik adı altında kadınları, çocukları kullanan terör örgütünün insan hakları ihlalleri, raporlara yansıdı.
Süryani Ortodoks Kilisesi, Ermeni Apostolik Kilisesi, Cezire ve Fırat Ermeni Kilisesi Önderliği, Kamışlı’daki Suriye Keldani Kilisesi, Süryani Doğu Kilisesi, Kadim Süryani Doğu Kilisesi, Süryani Katolik Kilisesi, Süryani Ortodoks Sivil Barış Komitesi, Ulusal Evanjelik Kilisesi, Süryani Demokratik Organizasyonu, Arami Özgür Parti, Süryani Kırsal Tarım Arazileri Komitesi, Hristiyan Kent Birliği, Suriye Ana Gençlik Derneği, Ulusal Uzlaşma Gençlik Enstitüsü, Suriyeli Hristiyan Gençliği Merkezi tarafından 2015'in Kasım ayında terör örgütünün eylemlerine ilişkin bir bildiri yayınlandı.
Terör örgütünün, insan haklarını ihlal etmesi, özel mülkleri gasp etmesi, azınlık unsurlarını zorla silah altına alması, vergi adı altında haraç talep etmesi ve okul müfredatlarına müdahale etmesi söz konusu bildirinin ana noktalarını oluşturdu.

Hristiyanların evlerine yazılarla el koyuldu

Bununla birlikte Dünya Süryani Konseyinin internet sitesinden, Eddie Gabora Hanna isimli bir kişinin Kamışlı'da çektiği videoya yer verildi.
PKK/PYD/YPG'nin Hristiyanların evlerine el koyduğu, Hristiyanlara ait binalara "Kamışlı Yönetim Konseyi tarafından el koyulmuştur" yazılarıyla da açıkça görüldü.
Konseyin internet sitesindeki açıklamasında, terör örgütünün Kürtlerin yerel ve çoğunluk olmadığı bir coğrafyada, demokrasi ile özgürlük gibi kavramları kullanarak açıkça insan hakları ihlali yaptığı vurgulandı.

Arap ve Türkmenlere yaşam hakkı tanınmadı, evler yakıldı yıkıldı

PKK/PYD/YPG terör örgütünün etkinliğini artırmaya çalıştığı bölgelerde, çok sayıda Arap ve Türkmen'in yanı sıra Süryani, Ermeni gibi etnik gruplar da bulunuyor.
İşgal altında tuttuğu yerlerde kendi hakimiyetini sağlamaya çalışan terör örgütü, bölgede yaşayan insanları zorunlu göçe de tabi tutuyor. Terör örgütü, ayrıca bazı yerleşim yerlerini yıkarak demografiyi değiştirmeye çalışıyor.
Suriye İnsan Hakları Ağı (SNHR) tarafından Ocak 2016'da hazırlanan raporda, PYD/YPG'nin yerleşim yerlerine girerek buraları yağmaladıkları, Kürt nüfusun olmadığı yerlerde etnik temizlik yaptıkları, evlerin yakılıp yıkıldığı ve insanların göçe zorlandığı belirtildi.
Çoğunluğu Arap, on binlerce insanın PYD/YPG tarafından yerinden edildiği, düzinelerce köyün yıkıldığına dikkatin çekildiği raporda, tüm bu eylemlerin, Roma Sözleşmesi'nin 8. maddesi gereğince savaş suçu ve insanlığa karşı suç olduğu, yerleşik uluslararası insan hakları hukukunun ihlali anlamına geldiğinin altı çizildi.
Raporda, 9 yerleşim yerinin tamamının yıkıldığı ve sakinlerinin yerinden edildiği belirtilirken, 19 köyün ise parçalı olarak ortadan kaldırıldığı, istenmeyen kişilerin de buralardan sürgün edildiğine yer verildi. Bunun yanı sıra, PYD/YPG terör örgütünün ele geçirdiği köylerde, etnik temizlik yapmak maksadıyla tehdit ve şiddet yoluyla Kürt olmayan nüfusu, yerlerinden ettiği vurgulandı.
SNHR raporuna göre, en az 49 yerleşim yerinden on binlerce insan sürgün edildi. Raporda, sürgün edilenlerin de açıklamaları yer aldı.
PYD/YPG terör örgütünün, 26 Mayıs 2015’te, Haseke'nin güneyindeki 26 köyde yaşayanlara buraları boşaltmaları için 24 saat verdiği, Araplara yönelik saldırgan tutum içerisinde bulunduğu, sözde Kürdistan'da Araplara ve Türkmenlere yer olmadığı söylenerek birçok evin teröristlerce yakıldığı da rapora yansıdı.

Raporda, Türkmen ailelerin keyfi tutuklamalar ve çeşitli işkencelerle yerlerinden edildiği de yer aldı.

Köy yıkımları, uydu görüntüleriyle ortaya kondu

Uluslararası Af Örgütünün Ekim 2015'te görgü tanıklarının ifadeleri, uydu görüntüleri ve uzman gözlemlerine dayanarak "Gidecek Başka Yerimiz Yok" (We Had Nowhere Else to Go) başlıklı bir rapor yayımladı.
Raporda, PYD/YPG terör örgütünün işlediği etnik temizlik, sürgün ve yıkım suçları ortaya koyuldu.
Tel Hamis kırsalında yer alan Arapların yaşadığı Hüseyniye köyünde yapılan incelemeler ve yıkım sonrası geride kalan köylülerle gerçekleştirilen görüşmeler rapora yansıtıldı.
Köyün, Haziran 2014 ve Haziran 2015 tarihlerindeki durumları uydu fotoğraflarıyla karşılaştırmalı olarak aktarılan raporda, 225 binalık köyde bir sene içinde yaşanan yüzde 94 yıkımın bulunduğu ve sadece 14 binanın ayakta kaldığı tespiti aktarıldı.
Rapordaki bir tanık ifadesine göre, 22 Temmuz 2015'te Suluk'un 35 kilometre güneyinde, DEAŞ kontrolündeki en yakın alana 17 kilometre mesafedeki Asaylem köyüne gelen PYD/YPG'li teröristler, köylülere güvenlik sebebiyle köyü boşaltılmalarını ve üç gün sonra geri dönebileceklerini söyledi. Belirlenen zaman sonrasında geri dönen insanlar, 103 evin 100'nün yıkıldığını gördü.
PYD/YPG terör örgütünün, el-Ghbein, el-Maghat, Rneen, MelaBerho, Abdi Koy, Tel Diyab, Suluk ve Hammam el Türkmen köy ve kasabalarında yaşayanları da tehdit ederek bu bölgeleri boşaltması raporda anlatıldı.
Uluslararası Af Örgütü'nün raporunda, bahsi geçen zorla yerinden etme örneklerinin savaş suçu teşkil ettiği görüşü ifade edildi.

Kadınlara ve çocuklara şiddet

PYD/YPG terör örgütünün Suriye'de işgal ettiği bölgelerde hakimiyetini korumak, kendisine karşı çıkan halkı sindirmek ve eleman kazanmak maksadıyla kadınlara ve çocuklara karşı şiddete sıkça başvurduğu raporlarda yer buldu.
PYD/YPG'nin bu uygulamaları, SNHR'nin Ocak 2016'daki raporunda yayımlandı.
42 kadının 2011-2016 yılları arasında PYD/YPG'li teröristlerce öldürüldüğünü belgeleyen SNHR, bu kadınlardan Halep'e bağlı Say Ghoul köyünde yaşayan Nabiya El Salah'ın, 14 Ağustos 2015'te PYD/YPG'li teröristler tarafından Rakka-Tel Abyad yolunda üç kurşunla vurulduğunu rapor etti.
Tarfa Halil el Hasud isimli 58 yaşındaki kadının, kocasını öldüren PYD/YPG'lilerden saklanmaya çalışırken kendi evinin ahırında öldürüldüğü belirtilen raporda, PYD/YPG'nin, 2014 Ocak-2015 Ekim arasında Haseke, Kamışlı, Afrin gibi bölgelerde "zorunlu askerlik" adı altında 88 kadını alıkoyduğu belirtildi.

Üç yaşındaki çocuk keskin nişancı tarafından öldürüldü

SNHR'nin raporunda, PYD/YPG terör örgütü tarafından 2011-2015 yılları arasında 51 çocuğun öldürüldüğü ve 111 çocuğun alıkonduğu belgelendi. Haytham İsa el Şimali'nin, 23 Mayıs 2015'te henüz üç yaşındayken Ebu el Şakhat kasabasında PYD/YPG'li keskin nişancılar tarafından vurularak katledilmesi de raporda öne çıkan örneklerden oldu. Ayrıca, Ali Ahmed el Ahmed'in, 21 Haziran 2015'de kendisini yakalamaya çalışan PYD/YPG'li teröristlerden kaçarken vurularak öldürüldüğü de aktarıldı.
Amude kasabasında, 27 Haziran 2013'te gerçekleştirilen gösteriye ateş açan PYD/YPG'li teröristlerin, kalabalığın arasındaki iki çocuğu öldürdüğü ifade edilen raporda, Haseke'ye bağlı Şarmuk köyünde yaşayan 16 yaşındaki Cuma el Abuş'un 12 Aralık 2014'te PYD/YPG'li teröristlerce evinde yakalanarak alıkonulduğu, beş gün sonra ise Cuma'nın ailesinin oğulların cesedini, PYD/YPG'li teröristlerin kontrol noktasının yanında işkence edilmiş vaziyette bulduğu kaydedildi.

"PKK/PYD kendisine direnen kişileri sürgün ve katliamlarla yok etti"

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Prof. Dr. Haluk Alkan, PKK/PYD/YPG gibi terör örgütlerinin, ele geçirdikleri bölgelerde öncelikle tek silahlı güç olarak var olmayı amaçladıklarını, silah gücü kullanarak rakip gördükleri grupları silah zoruyla sindirip, sürgün ettiğini ya da muhalefet gösteren kişileri katletmeyi bir metot olarak yaygın şekilde kullandıklarını vurguladı.
Alkan, terör örgütlerinin, kendine itaatkar hale getirdiği toplumsal gruplara, kendi tanımladıkları kimlikler üzerinden sözde bir demokrasi tanımı yaptıklarını, benzerlerine tarihte çok rastlanılan halk komiteleri gibi yapılar kurdurarak baskı rejimi kurduklarını anlattı. Alkan, PKK/PYD'nin 1970'lerin sonlarından beri bu yöntemi kullandığını, kendisine direnen, karşı fikir üreten, kitleleri yönlendirebilecek kişileri de sürgün ve katliamlarla yok ettiğini dile getirdi.
Alkan, PKK/PYD'nin, işgal ettiği yerlerde insanları etnik kimliklerle ayırarak oluşturduğu komitelerden silah zoruyla kararlar çıkarttığını, bu yolla da terör örgütünün, insanların evlerine girdiğini, onları sorguladığını, komite kararlarına uymayanları da cezalandırdığını ifade etti.

"Bugün Türkiye için 'Zor, oyun bozar' günüdür"

PKK'nın işgal ettiği yerlerde, genellikle göstermelik bir çoğulculuk üzerinden, kendi meşruiyetini oluşturmaya çalıştığına dikkati çeken Alkan, sözlerini şöyle sürdürdü:
"ABD, bu tür bir grup ile kol kola girmiş durumda. Bunu herkesin görmesi gerekir. Bu yapıdaki bir örgütün yaptığı kamuoyu oluşturma çalışmaları bizi etkilememeli. Bugün, Avrupa'da ve Amerika'da örgütün yaptığı kamuoyu oluşturma çalışmalarına prim verenler, eskiden beri zaten bu örgütü destekleyen güçler. Amerika, Fransa ve diğer ülkelerin bu bölgede yapmak istedikleri şey belli. Bugün Türkiye için 'Zor, oyun bozar.' günüdür. Biz alana, sahaya çıktığımız için bunlar oluyor."

Terör örgütünün karapropagandası

Prof. Dr. Alkan, terör örgütü PKK/PYD'nin yıllar önce çekilmiş ya da başka yerlerden alınmış fotoğrafları Zeytin Dalı Harekatı'nda gerçekleşmiş gibi gösterdiğini, Avrupa'daki medya organlarının haberlerinde, parlamenterlerin de söylemlerinde ve sosyal medya hesaplarında bunlara yer verdiğine dikkati çekti.
Afrin operasyonu süresince bu yanlış algı oluşturma girişimlerine karşı, öncekilere karşı daha başarılı bir enformasyon çalışması yürütüldüğüne işaret eden Alkan, bilerek yürütülen algı operasyonlarına karşı propaganda mekanizmalarının mutlaka geliştirilerek üretilmesi gerektiğinin altını çizdi. Alkan, şunları kaydetti:
"Türkiye milli çıkarları doğrultusunda, kendi alanından çıkmaya başladığı zaman, önemli adımlar atmaya başladığı zaman zaten engelleyici mekanizmalar devreye girecektir. Önemli olan Türkiye'nin kendi milli çıkarları doğrultusunda bu adımları atmaktan, bu tür propagandalar dolayısıyla geri durmamasıdır."

"Terör örgütü kendisine muhalif gördüğü Kürtleri elimine etmeye çalıştı"

Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) Dış Politika Araştırmacısı Can Acun, 2011'deki Suriye devriminin başlamasıyla birlikte Esed rejimi ve PKK'nın Suriye kolu PYD arasında oluşan ilişkide Afrin, Ayn El Arap ve Haseke'nin önemli bir kısmını muvazaalı bir şekilde PKK'ya devredildiğini anımsattı.
Buralarda kontrol sağlamak isteyen PKK'nın, öncelikle kendi gücünü tahkim etmek istediğini ve ilk hedef olarak kendilerine muhalif gördüğü Kürtleri hedef aldığını dile getiren Acun, PKK/PYD'nin kendisine muhalif gördüğü Kürtleri elimine etmeye çalıştığını, onların tüm siyasal alt yapılarını yok ettiğini, yüz binlerce insanın bu bölgelerden cebren sürüldüğünü anlattı.
Acun, pek çok yerde rejimle birlikte hareket eden PKK/PYD terör örgütünün kendisine muhalif olanlara çatıştığını söyleyerek, şu ifadeleri kullandı:
"Bunun ardından en belirleyici unsur ise 2014'te, Amerika ile birlikte kurdukları angajman. Amerika'nın hava desteği ve ateş gücü desteğini aldıktan sonra DEAŞ ile mücadele görüntüsü altında özellikle Arap bölgelerini hedef almaya başladı. Tel Abyad bunun en önemli örneklerinden birisi. Ben de o dönemde sahadaydım. Bölgede mültecilerle görüştüm. Temelde tehcir politikası izlediler. Çünkü demografik olarak kendilerinin yönetebilecekleri bir alan oluşturmak istiyorlardı; bu anlamda da Arap ve Türkmenleri tehdit olarak gördükleri için Tel Abyad başta olmak üzere işgal ettikleri yerlerde insanları zorla tehcir ettiler. Amerikan uçaklarına, sivillerin yerleşkelerini hedef göstereceklerini söyleyerek, insanları tehditlerle evlerinden, köylerinden kaçırdıklarını biliyoruz."
Terör örgütünün, işgal ettiği yerlerde insanların tüm mal varlıklarına el koyduğunu aktaran Acun, "Sadece Arap ve Türkmenlere yönelik değil farklı dini gruplara da baskılar oluşturuyorlar. Kendilerine biat etmeyeceğini, tahakküm altına alamayacağını düşündüğü her türlü grubu, etnisiteyi, dini oluşumu, azınlığı yok etmeye çalışıyorlar. Temel prensipleri bu. Öcalanizm'i bir şekilde insanlara eğitim sistemiyle, cebren dayatabilmek ve bunu karşısında olan grupları da yok etmeye çalışıyorlar." değerlendirmesini yaptı.
Amerika'nın yanı sıra Fransız, İngiliz özel kuvvetlerinin de uzun süredir PKK ile bölgede hareket ettiğini söyleyen Acun, yine İran’ın bölgede PYD'ye ciddi anlamda destek verdiğinin bilindiğini aktardı.

"Çocukları ellerinden alınan aileler kendilerini yaktı"

Ekonomik açıdan Avrupa ülkelerinin etkisinin bu örgüt üzerinde daha yüksek olduğunu, batılı ülkelerin terör örgütüne finansal kaynak aktardığına dikkati çeken Acun, şu ifadeleri kullandı:
"Terör örgütü başından beri, varlığı itibarıyla zaten savaş suçu işleyerek bu noktaya geldi. Amerika'nın desteğini arkasına alarak katliamlar yaptı. Tehcir politikası izledi. Küçük yaşta çocukları zorla ailelerinden uzaklaştırarak silah altına aldı. Onlara terör saldırıları yaptırdı. Çocukları zorla alınmış bir baba, PYD ofisi önünde kendisini yaktı. Hem Haseke'de hem de Süleymaniye'de çocukları kaçırılan aileler kendileri yaktı. Çocukları PKK tarafından zorla kaçılırmış aileler, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi önünde çok uzun süre eylem yaptı."

"PYD'nin kontrol ettiği alanlarda ciddi anlamda uyuşturucu üretimi var"

Burseya Dağı'ndaki operasyonlarda çok sayıda uyuşturucu hap ele geçirilmesine de işaret eden Acun, "Burada iki tane temel mesele var. Bunlardan ilki küçük yaşlarda zorla silah altına aldıkları çocuklara hap içirerek cephe hatlarında onları savaşmaya götürüyorlar, intihar saldırıları yaptırtıyorlar. İkincisi ise PYD'nin kontrol ettiği alanlarda ciddi anlamda uyuşturucu üretimi yaptığı, uyuşturucu kaçakçılığı yöntemiyle Avrupa'ya, Batı dünyasına uyuşturucular sevk ederek gelir elde etmeye çalıştığını biliyoruz. Amerika, PKK'yı narkoterör örgütü olarak tanıyor. Liderlerini uyuşturucu kaçakçısı olarak tanımlamış durumda. Aynı Amerika, PYD ile direkt iş birliği de yapıyor." dedi.

30 Ocak 2018 Salı

ABD'den çok konuşulacak PKK/PYD raporu!

ABD'li Ortadoğu analistleri Andrew Self ve Jared Ferris tarafından kaleme alınan makalede, terör örgütü PKK ile PYD arasındaki bağ, çatışmalarda ölen teröristlere ait veriler üzerinden belgelerle ortaya konuldu.

ABD'li analistler, "Çatışma kaybı verileri HPG, PJAK ve YPG'nin silahlı unsurları arasında, emir ve komuta birliği olmadan elde edilemeyecek yüksek düzeyde bir askeri koordinasyon var" tespitine yer verdikleri makalede, "PJAK ve PYD sadece bir bağlı unsur ya da yan örgüt değil, aynı zamanda PKK'nın ayrılmaz birer parçasıdır" vurgusu yaptı.
''ÖLÜ İNSANLAR YALAN SÖYLEMEZ''
Türkiye ve Ortadoğu üzerine çalışmaları bulunan Andrew Self ile Suriye ve devlet dışı aktörler konusunda çalışmalar yapan Jared Ferris, "Ölü İnsanlar Yalan Söylemez: PKK'nın Bölgesel Kılıf Oyununu Açığa Çıkarmak İçin Ölü Dataları Kullanmak" başlığıyla kaleme aldıkları makalede, PKK'nın PYD ile ilişkisini verilerden yola çıkarak, gözler önüne serdi.
TERÖRİST TRANSFERİNİ BELGELER NİTELİKTE
PKK ve kendisine bağlı unsurlar arasındaki ilişkileri ve tarafların örgütsel düzeylerde zaman içerisinde nasıl etkileşime girdiğini inceleyen ABD'li analistler, PKK, PJAK ya da YPG'li 2 bin 500'den fazla teröristin ölüm verisini kullandı.
Çatışmada öldürülen teröristlere ait veriler başta olmak üzere ABD Hazine Bakanlığının PJAK analizi, Uluslararası Kriz Grubu'nun YPG raporu, üst düzey Türk askeri yetkililerle görüşmeler, Kandil'e giden gazeteciler ve araştırmacıların saha gözlemleri ve raporlarından faydalanılarak kaleme alınan makale, örgütler arasındaki terörist transferini de belgeler nitelikte.
BİRBİRİNDEN FARKLI DEĞİLLER
PKK ile bölgedeki bağlı unsurları arasında karşılıklı olarak destekleyici bir ilişki olduğuna dair kanıtlar sunan makale, tüm bu örgütlerin birbirinden farklı olduğuna dair iddiaların doğruluğunu da tartışmaya açıyor.
2 BİN MİLTANI SURİYE'YE GÖNDERDİLER
PKK, PYD ve PJAK'ın Suriye'deki iç savaşın başlamasına verdiği tepkinin bu örgütlerin Kandil'den yönetildiğine ve PKK ile aralarında stratejik bir fark olmadığına dair en kuvvetli kanıtı sunduğuna yer verilen makalede, şu ifadeler kullanıldı:
"2011 yılının Mart ayında Suriye'de protestoların başlamasından hemen sonra nisan ayında Suriye'ye dönen Salih Müslim, siyasi ve askeri faaliyetlere hemen başlamıştır. Birçok kaynak, PKK'nın bu esnada PYD'nin silahlı kanadı YPG'nin kuruluşuna destek vermek üzere bin hatta iki bin militanını Suriye'ye gönderdiği konusunda hemfikirdir.
DERİK, YPG'DEN ÖNCE PKK'NIN KURUCU ÜYESİYDİ
YPG'nin kurucu komutanı Khebat Derik de bu militanlar arasında yer almıştır. Kendisi YPG'den önce PKK'nın kurucu üyesi ve kıdemli bir komutanı olarak bilinmektedir.
PYD İNKAR ETSE DE GERÇEK ORTADA
PYD her ne kadar PKK militanlarının Suriye'ye gönderildiğini inkar etse de çatışmada ölüm verilerindeki iki gösterge, bir grup PKK'lının Suriye'ye gönderildiğini doğrulamaktadır."
RAKAMLAR HER ŞEYİ ORTAYA KOYUYOR
Makalede, PJAK'ın kuruluşunda olduğu gibi HPG kayıplarındaki Suriyelilerin oranının 2010'da yüzde 14'ten 2011'de yüzde 9'a gerileyerek son 10 yılın en büyük düşüşünü sergilemiş ve iç savaş öncesi ortalama oran olan yüzde 16'dan, 2011'den 2015'e yüzde 9'a kadar düşmek suretiyle neredeyse yarı yarıya azaldığı ifade edilerek, şu görüşlere yer verildi:
"Aynı zamanda PJAK, İran cephesinde ateşkes çağrısında bulunmasının ardından HPG kayıpları arasında İranlıların oranı yüzde 4 artmış ve 2011'den 2015'e kadar ölen İranlıların sayısı neredeyse 2001-2010 arasındaki toplama ulaşmıştır. Bu rakamlar, PKK'nın YPG'nin çekirdek kadrosunu oluşturmak maksadıyla Suriyeli militanları Suriye'ye gönderdiği iddialarını desteklemektedir.
KAYIPLARI 'HPG' OLARAK DUYURDULAR
Suriye cephesinde terörist ihtiyacı hisseden PKK, PJAK'ın kuruluşundaki modeli takip ederek, çoğunlukla Suriyelilerden oluşan bir çekirdek kadroyu YPG birliklerini desteklemek üzere Suriye'ye yollamıştır.
Bu esnada, Türkiye cephesinde artan askeri baskıyla karşılaşan PKK, YRK bünyesindeki birimlerini HPG saflarına çekmiş ve kayıpları HPG kayıpları olarak duyurmuştur. Bu istatistiksel yükselişin Suriyelilerin azalmasıyla mı yoksa İranlıların artmasıyla mı alakalı olduğu konusunda belirsizliğe rağmen iki faktörün de etkili olduğu düşünülmektedir."
PKK İLE BAĞLANTILARINI ÖRTMEK İÇİN ELLERİNDEN GELENİ YAPIYORLAR
Makalede, Uluslararası Kriz Grubunun Kandil'deki PKK sözde lider kadrosunun YPG üzerinde sözünün geçtiği ve YPG'nin kendi kıdemli kadrosunun "Kandil'de eğitim görmüş, Türkiye'de çatışmış ve hatta Türkçe konuşan Suriye vatandaşı PKK'lı teröristlerden oluştuğu" tespiti paylaşılarak, "PYD ve YPG, PKK ile olan bağlantılarını örtmek üzere elinden geleni yapmaktadır. Bunun sebeplerinden birincisi, kendilerine olan uluslararası ve bölgesel desteği devam ettirmek; ikincisi ise Suriyeli kimliğini benimseyerek tabanlarını PKK destekçilerinin ötesinde de genişletebilmektir. PKK'nın adı 1990'larda kirlendiği için PYD kendini hakiki bir Suriyeli Kürt partisi olarak sunmak istemektedir." bilgisine yer verildi.
HİÇ BİR ÇATIŞMA KAYBI DUYURUNDA BULUNULMADI
DEAŞ'ın Ayn el-Arap bölgesine yönelmesinin ardından PKK'nın 2014'ün Eylül ayında açıkça bu bölgede YPG'yi desteklemek üzere Kandil'den 400 terörist gönderdiğinin vurgulandığı makalede, şunlar kaydedildi:
"Bunun yanı sıra YPG'nin çağrısı üzerine onlarca Türkiye vatandaşı Kürt'ün de sınırı geçip Ayn el-Arap'a gittiği tahmin edilmektedir. PKK'nın Ayn el-Arap'a yüzlerce mensubunu göndermesine rağmen, HPG Ayn el-Arap'ta gerçekleşen hiçbir çatışma kaybı duyurusunda bulunmamıştır. Bunun yerine Ayn el-Arap'taki kayıpların duyurusu YPG tarafından yapılmıştır. Dahası, PKK Suriye'ye eylülden önce militan göndermediğini açıklamakla birlikte Suriyeli olmayan çatışma kayıplarının yaklaşık yüzde 20'si temmuz ve ağustos aylarında gerçekleşmiştir. Bu durum, PYD'nin inkarına rağmen Suriye kökenli olmayan PKK militanlarının Ayn el-Arap kuşatmasından önce de bölgede bulunduğunu göstermektedir. Görüleceği üzere, bu olayda da PKK, bilinçli bir şekilde Türkiye dışındaki faaliyetlerini ve PYD-YPG ile yapısal bağlantısını karartmaya çalışmaktadır."
PKK'LI TERÖRİSTİ KANDİL'DEKİLER SURİYE'YE GÖNDERDİ
Terörist Arzu Adıgüzel vakasının PKK'nın Suriye'deki müdahalesini ve bunu gizleme girişimlerini gözler önüne serdiğine yer verilen makalede, şu ifadeler kullanıldı:
"Yivan Amed kod adlı Adıgüzel, Diyarbakır'da doğmuş bir YPG mensubudur. 14 Ağustos 2014'te Adıgüzel'in ölümü YPG tarafından duyurulmuştur. YPG'nin duyurusuna göre, Adıgüzel 17 Şubat 2011'de, yani PYD'nin Suriye'ye dönüp YPG birliklerini kurmasından birkaç ay önce Diyarbakır'da YPG saflarına katılmıştır. Diyarbakır'daki yerel medya, Adıgüzel'in hikayesiyle birlikte resimlerine de yer vermiştir. Adıgüzel bu resimlerde YPG/YPJ üniforması ve flamasıyla değil HPG flaması, üniforması ve Öcalan posteriyle birlikte poz vermektedir. Ayrıca kendisi Türkiye'de, YPG'nin katılım ofisleri olmadığı halde ve hatta YPG'nin kuruluşundan dahi önce örgüte katılan yegane örgüt mensubu değildir.
Esasında, YPG'nin çatışma kaybı duyurularına göre biri 1994'te ve biri de 1995'te olmak üzere, yani kuruluşundan yıllar önce dahi örgüte katılmış Suriyeli YPG mensupları mevcuttur. Suriyeli ya da Türkiyeli Kürtlerin PYD'nin Suriye'ye dönüşünden önce YPG'ye katılması gibi bir şeyin söz konusu olması hayli imkan dışıdır, zira ortada katılacak bir YPG mevcut değildir. En muhtemel senaryo, Adıgüzel'in HPG'ye katılması ve Kandil'deki lider kadro tarafından YPG saflarında çatışmak üzere Suriye'ye gönderilmesidir. Bu bakımdan, PYD ve YPG'nin PKK'dan özerklik iddiaları çelişkiye düşmektedir."
''YAN ÖRGÜT DEĞİL PKK'NIN AYRILMAZ BİR PARÇASIDIR''
Makalenin sonuç bölümünde, geçmişine bakıldığında PKK'nın bölgede kendine bağlı unsurlar kurmasının sır olmadığı vurgulanarak, şu görüşler ve tespitlere yer verildi:
"PKK'nın kardeş yapılanmalarındaki mensuplarını, Türkiye ile mücadelesi bağlamında HPG saflarına geri getirmesi gözden kaçan önemli bir husustur. Bu bağlamda, son dönemde YPG'nin sayı ve kabiliyetlerindeki artış, 2012'deki ateşkesle birlikte Türkiye'nin askeri baskısından azade bir şekilde Suriye'ye yönelen PKK'nın, YPG ile birlikte güçleneceği ve tekrar Türkiye'ye saldıracağı yönündeki endişelere haklılık kazandırmaktadır. Çatışma kaybı verileri HPG, PJAK ve YPG'nin silahlı unsurları arasında emir ve komuta birliği olmadan elde edilemeyecek yüksek düzeyde bir askeri koordinasyonun var olduğunu göstermektedir. PJAK ve PYD sadece bir bağlı unsur ya da yan örgüt değil, aynı zamanda PKK’nın ayrılmaz birer parçasıdır.
''AMERİKA TEHLİKELİ BİR AKTÖRLE İŞBİRLİĞİ KURMUŞTUR''
Çatışma kaybı verileri, PKK'nın stratejik ve operasyonel yekpareliğini korurken isim değişiklikleri yoluyla bir 'bul karayı al parayı' peşinde olduğunu açığa çıkarmaktadır. Amerika, DEAŞ ve Esad rejimi ile mücadelesinde çaresiz bir şekilde stratejik ortak ararken tehlikeli bir aktörle işbirliği kurmuştur. ABD, PJAK'ı PKK kontrolü altında bir örgüt olarak tanıyıp yaptırımlara tabi tutarken, ayrı bir örgüt olarak gördüğü PYD'ye askeri destek sağlamaktadır. Amerika'nın PYD'nin gerçek karakterinden ne kadar haberdar olduğu ya da isim değişikliklerinin getirdiği anlam karmaşasını benimsemeye nereye kadar razı olacağı belirsizliğini korumaktadır.
''HER ŞEY ORTADA, TERÖR ÖRGÜTÜNÜ DESTEKLİYOR''
PKK'nın Suriye'ye çok yakından müdahil olduğu açık seçik ortadadır. PKK ile işbirliği yapmak için verilen stratejik kararın ABD'nin yararına olup olmadığı politika yapıcıların takdirindedir ve bu makalenin kapsamı dışındadır. Ancak bununla birlikte, ABD'nin farkında olması gereken gerçek şudur ki eğer Suriye'de PYD ile askeri alanda işbirliği yapmaya devam edecekse, uzun süredir terör örgütü listesinde yer alan bir örgütü, yani PKK'yı desteklediğinin bilincinde olması gerektiğidir."

2 Ekim 2017 Pazartesi

"Terör örgütü, ABD'nin çıkarlarına hizmet ediyor"

SADECE HAKİKAT VE GERÇEKLER
"ABD'nin terör örgütü PKK/PYD'ye destek verdiği"ne yönelik iddialar kimi zaman teröristlere yapılan silah yardımlar kimi zaman da ABD'li askerlerin üniformalarına yapıştırdıkları armalarda kendini gösterdi.
"ABD'nin terör örgütü PKK/PYD'ye destek verdiği"ne yönelik iddialar kimi zaman teröristlere yapılan silah yardımları kimi zaman da ABD'li askerlerin üniformalarına yapıştırdıkları armalarda kendini gösterdi. ABD'li yetkililerin, yardımlara ilişkin "YPG'nin DEAŞ ile mücadelede önemli rol oynadığı"na ilişkin söylemleri, terör örgütü PYD'nin silahlı kolu YPG'nin PKK güdümlü teröristlerden oluştuğu gerçeğini değiştirmedi.
ABD'nin terör örgütü PYD ve onun askeri kanadı YPG'ye verdiği destek birçok yerde kendini gösterdi. Bu durum NATO müttefikleri Türkiye ve ABD arasında zaman zaman sıkıntıya neden oldu.
ABD Başkanı Barack Obama yönetiminin PYD'ye yönelik açık desteği, terör örgütü DEAŞ'ın 2014 yılının sonbaharında Türkiye sınırındaki Kobani'yi (Ayn el Arap) kuşatmasının ardından ortaya çıktı.
Bölgedeki YPG unsurlarına havadan silah yardımı yapılırken bunun amacının DEAŞ ile mücadeleye destek vermek ve Kobani'nin düşmesini engellemek olduğu belirtildi. Söz konusu dönemde YPG'ye tonlarca silah ve mühimmatın gönderildiği ortaya çıktı. Öte yandan, havadan atılan silah ve tıbbi yardım paketlerinden birinin terör örgütü DEAŞ üyelerinin eline geçtiği de yine ABD makamlarınca doğrulandı. Yine aynı dönemde ABD tarafından aracılar olmaksızın PYD ile doğrudan görüşüldüğü açıklandı.
- "Arma" tartışması
ABD'nin PYD/YPG'ye verdiği destek Kobani'nin terör örgütü DEAŞ unsurlarından temizlenmesiyle sınırlı kalmadı. ABD ve PYD arasındaki ilişkinin en önemli kanıtlarından birine kamuoyu, terör örgütü DEAŞ'a yönelik Rakka operasyonunda tanıklık etti.
Rakka'nın DEAŞ'tan geri alınmasına yönelik başlatılan harekatta bazı ABD askerlerinin YPG simgeli üniformalarla yer aldığı görüntülerle ortaya çıktı.
Görüntüler tepki çekerken, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu konuya ilişkin "Terörle mücadelede çok iddialı olan bir ülkenin, bizim müttefikimizin Amerika'nın askerlerinin YPG armasını, bir terör örgütünün armasını kullanması kabul edilemez." ifadesini kullandı.
Amerikalı komutanlar da yapılanın uygunsuz olduğunu belirterek, durumun düzeltilmesine yönelik gerekli adımların atıldığını kaydetti.
- "Münbiç"teki PYD/YPG varlığı
Türkiye'nin 24 Ağustos'ta başlattığı Fırat Kalkanı Harekatı'nın amaçlarından birini PKK/PYD unsurlarının Fırat'ın doğusuna çekilmesini sağlamak oluştururken bu durum Münbiç'teki terör örgütü PYD varlığını gündeme getirdi.
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, buradaki PYD unsurlarının çıkarılmasına yönelik Türkiye'nin isteğini açıklarken bunun ABD'lilere de iletildiğini belirtti. Çavuşoğlu, konuyla ilgili "PYD/PKK Münbiç'ten çıkmazlarsa biz Amerikalılara da söyledik." değerlendirmesinde bulundu. Konu, Türk ve ABD'li yetkililerin toplantılarında da defalarca gündeme geldi, "PYD unsurlarının söz konusu bölgeden çıkarılacağına yönelik ABD'li yetkililerden söz alındığı" açıklandı.
Münbiç'ten terör örgütü PYD/YPG'nin çıkarılması Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar'ın ABD Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford ile yaptığı görüşmelerde de önemli bir konu olarak gündeme geldi. Bu süreçteki gelişmelerin Türkiye tarafından dikkatlice ve yakından takip edildiği yetkili makamlarca vurgulandı.
- Teröristlerin binalarında ABD bayrakları
Fırat Kalkanı Harekatı ile terör örgütü PKK'nın Suriye'deki kolu YPG unsurları Fırat'ın doğusuna çekilmeye zorlandı.
Bu süreçte Rakka'ya bağlı Tel Abyad'da terör örgütü PKK/PYD'nin çok sayıda üyesinin bulunduğu bazı binalara ABD bayrağı asıldı. Mumbatıh bölgesinde 3 noktaya asılan bayraklar, Şanlıurfa'nın Akçakale ilçesinden de görüldü. Bölgedeki yerel kaynaklar, teröristlerin ABD bayrağını "kalkan" olarak kullandığını belirtti.
Yaşanan tüm bu süreçlerde ABD'li yetkililerin bölücü terör örgütü PKK ile Suriye ve Irak'ın kuzeyindeki Kürt grupları birbirinden ayırdıkları, YPG'nin DEAŞ ile mücadelede önemli rol oynadığına yönelik söylemleri de basın yayın organlarında defalarca yer aldı.
- Güvenlik uzmanı Ağar
Güvenlik uzmanı Abdullah Ağar, konuya ilişkin AA muhabirine, bölgede PKK/PYD'nin ABD ve batı ülkelerinin hedef ve menfaatlerine hizmet ettiğini söyledi.
Ortadoğu coğrafyasında yapılmak istenen dizaynda terör örgütlerinin temel unsur olarak kullanılmaya çalışıldığını ifade eden Ağar, özellikle PKK/PYD'nin çok ön plana çıktığını vurguladı.
Ağar, son gelişmeler kapsamında terör örgütü DEAŞ'ın bir maske olarak kullanılmaya başlandığına işaret ederek, "Özellikle kuzey Suriye ve Irak'ın belli bir bölümünde, Sincar'da bir terör devletçiği kurulmak gibi temel bir gayret kendisini göstermeye başladı. ABD ve Batı dünyası bu örgütleri hem himaye ettiler hem korudular hem fonladılar hem de bunlara eğitim verdiler." diye konuştu.
ABD ve Batı dünyasının bu durumu kendilerine göre gerekçelendirdiğini kaydeden Ağar, "Hiç 'YPG'ye silah verdik.' demiyorlar. Onun yerine 'Biz Demokratik Suriye Güçleri'ne silah verdik.' diyorlar. Bu tam bir kurnazlık. Sonuçta Demokratik Suriye Güçleri denilen yapının temel karakteri, yüzde 80'i PKK güdümlü teröristlerden oluşuyor." ifadelerini kullandı.
Ağar, Batı dünyasının terör örgütü PKK'yı parlatmaya çalıştığını dile getirerek, terör örgütüne silah ve mühimmat konusunda önemli yardımların yapıldığını anlattı.
"Şu anda PKK'nın elinde ağır silahlar, tank ve uçaksavar roketleri, zırhlı unsurlar ve sofistike mühimmat var." diyen Ağar, bu silahlardan bazılarının ABD menşeli olduğuna dikkati çekti.
Ağar, ABD'nin bundan sonra bölgedeki etkisinde, başkan seçilen Donald Trump'ın izleyeceği politikanın etkili olacağını sözlerine ekledi.



29 Ocak 2019 Salı

Güvenli bölge: Türkiye başından beri haklıydı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf
Washington’un bir yandan PYD / YPG’yi savaş sonrası siyasi-askeri bir rol için desteklerken diğer yandan da Ankara’yı sadık bir NATO müttefiki olarak yanında tutabileceğini söyleyen herkes -tek kelimeyle- mevcut gerçeklikten kopuk bir hayalperesttir.

ABD Başkanı Trump'ın geri çekilme kararının ardından Türkiye, Suriye'nin kuzeyinde, geniş kapsamlı bir sınır ötesi terörle mücadele harekatı için hazırlıklarını artırdı. Olayların baş döndürücü bir hızda geliştiği şu günlerde, Ankara ve Washington (Anadolu Ajansı verilerine göre 460 kilometre genişliğinde ve yaklaşık 30 kilometre derinliğinde olacak) güvenli bölgeye dair müzakereleri sürdürüyorlar. Bu arada Türk yönetimi, güvenli bölge planını hayata geçirmek için, uygulanabilir ve karşılıklı bir anlayış tesis etmesi gereken Kremlin ile de üst düzey diplomatik temaslarda bulunuyor.

Açıkça ifade edelim, güvenli bölge düşüncesi, Ankara tarafından daha ilk savunulduğunda destek görse idi, bugün Suriye’de güvenlik ortamı çok daha iyi olabilirdi.
2013 yılında Guta'da yaşanan kimyasal saldırıların ardından Ankara, Baas rejimini benzer suçlar işlemekten kesin biçimde caydırabilmek için askeri müdahale seçeneğine yakın duruyordu. Washington'un, Baas’ın anlayabileceği dilden konuşmak için, yani Tomahawk füzelerini, ilham verici ancak icraata konulmayan, içi boş "kırmızı çizgi" nutuklarına tercih etmesi için dört sene geçmesi ve Beyaz Saray'da görev değişikliği yaşanması gerekti.
Türk dış politikası, Suriye’de Rusların ortalıklarda olmadığı, İranlıların sınırlı derecede müdahil olduğu ve DEAŞ'ın da henüz ülkenin başına bela olmadığı daha başlangıç safhasında güvenli bölge fikrini savunuyordu. 

Türkiye’nin farklı dönemlerdeki Suriye politikalarına ilişkin elbette birçok husus tartışılabilir, ancak bir şey son derece açık: Ankara'nın vizyonu daha 2013'te onaylanmış olsaydı, Avrupa, 21. yüzyılın zorlu insani kriziyle karşı karşıya kalmamış olacaktı. Dahası rejim, uluslararası normları hiçe sayarak kimyasal saldırılar ve sistematik varil bombası saldırılarını sürdürmeye cüret edemeyecekti. Son olarak, üst düzey NATO yetkilileri, bugün Doğu Akdeniz'deki kısıtlayıcı askeri kabiliyetlerden de (A2/AD anti-access / area-denial) endişe ediyor olmayacaktı.
Yine de, geçmişte olanlar geçmişte kaldı. Şimdi daha karmaşık bir gündemle ilgilenmek durumundayız. Türk-Amerikan güvenlik işbirliğini, Ankara-Moskova hattındaki yakınlaşmayı bozmadan artıracak bir güvenli bölge tesis etmemiz gerekiyor. Bunu yaparken, PYD / YPG konusuyla ilgili büyük anlaşmazlıklar da denklemin en riskli kısmı olmaya devam ediyor.

Basit gerçekler: Türkiye, meşru kaygıları olan bir NATO müttefikidir

PYD / YPG konusunun stratejik bağlamına yeniden, soğukkanlı biçimde göz atalım.
Amerikalı yetkililer, ABD tarafından da bir terör örgütü olarak kabul edilen PKK’yla (eski Savunma Bakanı Ashton Carter'ın ifadesiyle) "önemli bağları" bulunan PYD / YPG ile ilişkinin sadece taktik ve DEAŞ’a karşı terörle mücadele çabalarıyla sınırlı olduğunun altını defalarca çizmişlerdi. 
ABD'nin, YPG'ye (Suriye Demokratik Güçleri kapsamında) silah verdiği de iyi bilinen bir gerçek. Bunların arasında güdümlü tanksavar füzeler gibi işin rengini değiştirebilecek silahlar da var. Yine, bazı Amerikalı yetkililer, hiçbir tarih veya yol haritasına atıfta bulunmaksızın, DEAŞ ile mücadele sonrasında bu silahların geri alınması planlarından bahsetmişlerdi. Henüz ortada bir geri alım çalışması ya da planı da yok…

Bu noktada basit ancak kritik bir hususun da altını çizelim.
Washington’un, Suriye'nin kuzeyinde kalıcı, etnik bir özerklik oluşturmaya ve PYD'nin silahlı kanadı YPG'yi Lübnan Hizbullah'ı gibi bir şeye dönüştürmeye yönelik ilan edilmiş bir niyeti de –resmi kaynakların açıklamalarından bildiğimiz kadarıyla– yoktu. 
ABD'nin resmi planı, en başından beri, DEAŞ'ı ağır bir yenilgiye uğratıp, bir terör devletçiği oluşturmasının önüne geçmekti. Şimdi şayet baştaki plandan bir U dönüşü olduysa, yani Suriye’nin kuzeyinde, PYD / YPG kontrolünde etnik bir otonomi kurma stratejisi oluşturuldu ise, iki net sonucun farkında olunmalıdır.
Birincisi, böyle bir jeopolitik değişim, ancak çok önemli bir NATO müttefikini kaybetmek pahasına hayata geçirilebilir. Bunun başka bir yolu yoktur. Bu ikilemin iyi anlaşılması önemli, zira ABD basınında, Türkiye ve Suriye’ye ilişkin, jeopolitikten ve Orta Doğu’nun dinamiklerinden bihaber, güya Türkiye uzmanları tarafından çok yanıltıcı analizler yapılıyor. Washington’un, bir yandan PYD / YPG’yi savaş sonrası siyasi-askeri bir rol için desteklerken, diğer yandan da Ankara’yı sadık bir NATO müttefiki olarak yanında tutabileceğini söyleyen (hatta bunun için de PKK terör örgütüne ilişkin bazı açılım olanakları gibi ‘havuçlar’ sunan) herkes -tek kelimeyle- mevcut gerçeklikten kopuk bir hayalperesttir. Hiçbir devletin milli güvenlik değerlendirmesi bu şekilde çalışmaz... 

Gerçekçi tüm uzmanlar, Suriye’deki yeniden inşa sürecinin, bölgeyi on yıllarca şekillendirecek en önemli dinamik olduğunu da bilir.
İkincisi, Amerikalı müttefiklerimize PYD / YPG konusunda, Türkiye’yi kaybetme pahasına akıl verenlerin atladığı bir pratik de var. Tıpkı, ABD’nin askeri müdahalesinden sonra Irak'ta nüfuzu en çok artan gücün İran olduğu gerçeği gibi; PYD'nin başını çektiği bir özerkliğin ne tek ne de en müessir hamisinin Washington olacağına dair bir garanti yok. Yakın geçmişe bakılırsa, Suriye Baas rejimi ve onun kötü şöhretli istihbarat aparatı olan Muhaberât, PKK ve onun uzantıları üzerinde kontrol kurma konusunda çok daha köklü bir tecrübeye sahip. 
Ayrıca, Tahran'ın, 'vekalet savaşı oyuncusu devşirme' alanında sergilediği kabiliyet de dikkate alınması gereken bir husus. Yani, Türkiye’yi küstürürken karşılığında pek bir şey elde edememek de ihtimal dahilinde...
Ayrıca, yine fazlaca şişirilen 'Türkiye uzmanlarının' attıkları twitlerde ve yazdıkları görüş yazılarında değinmedikleri, konuşulmayan bir mesele var. ABD'nin geri çekilmeye dair verdiği ilk işaretlerin ardından, PYD, hemen Baas rejimine yanaşarak Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri’ne, Münbiç'te YPG'nin elinde bulunan mevzileri devralma çağrısında bulundu. Şimdi açık konuşalım: ABD Donanmasına ait destroyerler USS Porter ve USS Ross Nisan 2017'de 59 Tomahawk seyir füzesi ateşleyerek Suriye rejiminin Eş-Şayrât üssünü hedef almıştı. 
Obama yönetiminin çok değerli bir uluslararası normu koruyamamasının ardından nihayet bu füze taarruzu, kimyasal silah kullanımını caydırmaya yönelik sınırlı da olsa gerçek kırmızı çizgiler çekmeye yönelik bir adım oldu. Esed mesajı alamadı ve evvelden vermiş olduğu silahsızlanma taahhütlerini ihlal etmeye devam etti. Bu yüzden, Türkiye’nin üç NATO müttefiki, ABD, İngiltere ve Fransa, daha güçlü bir uyarıda bulunmak amacıyla Nisan 2018'de bir müşterek müdahale daha gerçekleştirdiler.
Şimdi, romantik bir coşkuya kapılarak Suriye Demokratik Güçlerini ve onun nüvesini oluşturan grupları "şövalye-vari DEAŞ avcıları" olarak görecek kadar büyülenmiş bazıları (PYD / YPG’yi kabullenmesi için ABD’nin Türkiye’ye nasıl yaklaşması gerektiği hakkında akıl verenler) acı gerçeği görmeyi istemeyebilirler. Fakat, ABD'nin DEAŞ karşısında, sahadaki ana 'müttefiki', yukarıda bahsi geçen Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri ile –yani, sistematik kimyasal silah kullanımı dolayısıyla ABD Donanması tarafından bombalanan Esed güçleriyle– göz açıp kapayıncaya kadar bir yakınlaşma içine girdi.
Şunu da belirtelim, Suriye Arap Silahlı Kuvvetlerinin üst düzey kadroları içerisinde, sistematik varil bombası saldırıları gerçekleştirme, hedef gözetmeksizin orantısız güç kullanımı, sivillere yönelik işkenceler ve kimyasal silah kullanma gibi gerekçelerle ABD veya AB tarafından yaptırıma tabi tutulmayan neredeyse bir tane general yok. 
ABD çekildiğinde Türkiye sınırındaki kilit yerleşimleri kontrol altına almaları için PYD / YPG tarafından davet edilenler, işte bu Suriyeli askeri kadrolar...
Ne de olsa, hem Baas hem de PYD / YPG, Sünni Arap demografisini zorla değiştirmeyi amaçlıyor (bundan şüphe duyanlar BM Genel Sekreteri'nin raporlarına göz atabilir) ve müşterek düşmanları da tek: Türkiye. Bu yüzden, ironik bir şekilde, bu işbirliği gerçekten de mantıklı bir zemine oturabilir. Ankara'nın bu konuyla ilgili endişeler taşımak için ise her hakkı saklıdır.

Bir daha asla: Esed klanı ve vekaleten savaş alışkanlıkları

Aslında, rejimin tutumu, Suriye Baası’nın iç yüzüne ve kullanışlı silahlı gruplara yaklaşımına vakıf olan uzmanlar açısından bir sürpriz olmamalıdır. Hafız Esed'in iktidarı, ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından resmen 'terör destekçisi devlet' olarak tanımlanmıştır. Şam 1980 ve 1990'larda PKK'yı beslemiş, terör örgütünü, Türkiye'ye karşı sürdürdüğü vekalet savaşında bir araç olarak kullanmıştır. 

Öyle ki, tecrübeli Türk diplomatlar, Suriye Baas rejiminin temsilcilerinin, Türkiye'de teröre verdikleri desteği kesme karşılığında müzakere masasına sınır-aşırı su kaynakları meselesini koymaya cüret ettiklerini dahi hatırlayacaktır.
1990'ların sonlarında Türk hükümeti, Silahlı Kuvvetler tarafından desteklenen sağlam bir zorlayıcı diplomasiyi hayata geçirir. Şam'daki seçkinler ve iktidara bir darbeyle gelerek mezhepçi bir diktatörlük tesis eden Hafız Esed, ancak o zaman Türkiye'nin toprak bütünlüğünü tehdit etmekte ısrar edecek olurlarsa rejimlerini devam ettiremeyebileceklerini anladılar. Sonuç olarak Suriye, 1998 yılında, Türkiye'de teröre verdiği desteği sonlandırma taahhüdünü vurgulayan Adana Protokolünü imzalamak zorunda kaldı.
Soğuk Savaş döneminde tam bir Sovyet uydusu olan, Orta Doğu'daki en büyük kimyasal silah envanterine sahip olan, ayrıca bu tarihe kadar sağlam bir Kuzey Kore müttefiki olarak kalan Baas rejimi, 20 yıl boyunca bir NATO ülkesine karşı vekalet savaşı verirken Türkiye'nin bazı geleneksel müttefikleri, Ankara’ya yardımcı olma konusunda aşırı istekli de olmadılar. Şüphesiz ki Türk yönetimi bu sefer daha büyük bir dayanışma görmek istiyor.

Geri çekilme tartışmalarının devam ettiği şu günlerde Suriye Baas rejimi, Ankara’nın Hafız Esed’in kötü şöhretli mirasına geri dönme konusunda taşıyabileceği bir niyete zerre müsamaha göstermeyeceğini çok iyi anlamalıdır. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Rusya Devlet Başkanı Putin’le yaptığı görüşmede Adana Protokolünü vurgulaması bir tesadüf değil. Basitçe söyleyecek olursak Türkiye, hortlatılmış bir vekalet savaşının milli güvenliğine bir tehdit olarak geri dönmesine izin vermeyecektir. Ankara'nın kuzey Suriye'deki güvenli bölge planlarının altında yatan jeopolitik sebeplerden biri de işte budur.


25 Ocak 2018 Perşembe

Zeytin Dalı Harekatı ve Suriye'de yeni dinamikler

Tamer Ashraf
Terör örgütü PYD/PKK’nın son dönemde Rusya ve Suriye yönetimlerini yok sayarak ABD ile politika yürütüyor olması, Rusya’nın PYD politikasında değişikliğe gitmesine neden oldu.

ABD'nin Türkiye'yi terör örgütleriyle karşı karşıya getiren politikaları, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası yürütülen Fırat Kalkanı Harekatı ile yavaş yavaş etkisini kaybettiği söylenebilir.


24 Kasım uçak kriziyle Türkiye-Rusya ilişkileri en kritik dönemlerini yaşadığı devrelerde bile ABD ve NATO’nun Türkiye’yi yalnız bırakması güvensizliğin artmasında etkili oldu. Rusya-Türkiye ilişkilerinin normalleşmesi ve Suriye’de siyasi çözüme yönelik işbirliği ABD başta olmak üzere Batılı müttefiklerin politikalarını etkiledi. Türkiye’den Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi sorgusuz bir itaat bekleyen ABD ve Batı ülkeleri, Türkiye’nin bağımsız politikalarına karşı zorlayıcı argümanlar sahaya sürmeye başladı. Bu argümanlardan birincisi olan FETÖ unsurunun başarısız olmasıyla ikinci unsur olan PYD faktörü uzun süre siyaseten ülkenin gündeminde oldu. ABD’nin Türkiye politikalarında Pentagon ile Dışişleri Bakanlığı arasındaki farklılık, tutarsız davranmasında da etkili oldu. Bu tutarsızlık Suriye başta olmak üzere birçok sahada Türkiye-ABD anlaşmazlığının sebepleri arasındadır.

Afrin operasyonu dönüm noktası

Türkiye'nin Afrin'e yönelik Zeytin Dalı Harekatı, Suriye'de yedi yıldır devam eden savaşta önemli bir aşamayı temsil ediyor. PYD/YPG olarak nitelendirilen PKK’nın devamı niteliğindeki güçlerin Suriye’de oluşturmaya çalıştığı terör koridoru ve terör ordusunun yok edilmesi Türkiye’nin temel politikasıdır.
ABD, PKK'yı terör örgütü olarak tanımasına rağmen YPG ve PYD’yi terör örgütü olarak tanımlamamaktadır. ABD, 2015'te DEAŞ ile mücadelede müttefik olarak PYD/YPG’yi ilan etmiştir. PYD, 2003 yılında PKK'nın uzantısı olarak kurulmuştur. Bu örgütün parti tüzüğünde, elebaşı Abdullah Öcalan'ın "felsefesinden gurur duymak ve bu felsefeye bağlı olmak, Öcalan'ın esaretten kurtarılması için milli, ahlaki ve insani bir görev olarak mücadele etmek" vardır. PYD'nin askeri kolu YPG ise "Kuzey Suriye Federasyonu'nun" resmi ordusu olarak ilan edilmiştir. 2004 yılında teşkilatlanmaya başlayan bu oluşum resmi olarak YPG ismiyle 2011 yılında kurulmuştur. YPG'nin kadın savaşçıları tanımlamak için YPJ adıyla 2013 yılında kurduğu oluşum ise daha çok propaganda amacıyla kullanılmaktadır. YPG'nin toplamda 60 bin civarında savaşçıya sahip olduğu tahmin edilmekle birlikte ABD’nin bu sayıyı 100 bine çıkarmak için planlar yaptığı iddiası vardır.
Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ise Türkiye’nin terör vurgusu sonrası Ekim 2015'te ABD tarafından oluşturulmuştur. SDG yapısında PYD ve YPG temeldir. Bunun dışında göstermelik de olsa Arap, Süryani, Ermeni ve Türkmen birlikler de vardır. Bu oluşumların genel gayesi Suriye’nin kuzeyinde ABD’ye bağımlı yeni bir devlet kurulmasıdır.
ABD’nin askeri yardımlarıyla güçlenen PYD, Haseke-Amude ilçesi, Halep-Afrin ilçesi ve Kobani ilçesini Ocak 2014’te kanton ilan ederek özerk yönetim kurduğunu duyurdu. Mart 2016’da üç kantonu içeren bölgede Kuzey Suriye Federasyonu ilan edildi. Aralık 2016’da Rimeylan’da federal bir yönetimi tarif eden anayasa taslağı duyuruldu. Toplumsal Sözleşme olarak adlandırılan bu anayasa, 22 Eylül 2017 tarihinde seçimleri öngören sistemin ilk adımı oldu. Kantonlarda mahalle yönetimleri belirlendi. 3 Kasım 2017’de kasaba ve belde icra konseylerinin üyeleri seçildi. 19 Ocak 2018’de ise her bir kanton için ayrı meclis ve ortak parlamento seçimi yapılması öngörülüyordu. Türkiye’nin müdahalesi olmasaydı bu süreç, ABD’nin kuracağı milli ordu ile tamamlanacaktı.

Harekat, Rusya açısından beklenen bir gelişme

Türk ordusunun Afrin'deki operasyonu öncesinde ve sonrasında Rusya’nın tavrı sıkça gündeme geldi. İlk operasyon belirtileri geldiğinde Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un Rus askerlerinin geri çekildiğine dair yalanlaması bir anda ilgi çekmişti. Fakat Rusya Genelkurmay Başkanlığının Rus askerlerinin güvenli alanlara çekildiğini açıklamasıyla da tartışma sona erdi. Türkiye’nin Afrin operasyonu Rusya açısından uzun süredir beklenilen bir askeri gelişmedir. Çünkü Putin-Erdoğan görüşmelerinde Türkiye, Afrin konusunu her görüşmede masaya getirmiştir. Rusya ilk zamanlar Afrin konusunda ihtiyatlı davranmışsa da PYD’nin son dönemdeki politikalarını gördükten sonra PYD için Türkiye ile bir krize girmeyi tercih etmemiştir. Rusya, Afrin operasyonundan bir gün önce askerlerini Tel-Rifat bölgesindeki geçiş gözlem yerine konuşlandırmıştır.
Afrin operasyonu başladıktan sonra PYD unsurlarının Rusya’ya karşı sert açıklamalarını gördük. Hatta bu açıklamalar arasında PYD ile Esed arasında yapılan görüşmelere Rusya’nın aracılık ettiğini de anlamış olduk. Şöyle ki YPG'nin sözde genel komutanı Sipan Hamo’nun bundan sonra Esed ile görüşmelerde Rusya’yı aracı olarak kullanmaya ihtiyaçlarının olmadığını açıklaması, bu sürecin özeti niteliğindedir.
ABD’nin politikaları ve destekleri, PYD’yi doğrudan ABD’nin bağımlısı bir örgüt haline getirmiştir. PYD, aldığı silah yardımı ve destekle hem Esed hem de Rusya ile mücadele edebileceği düşüncesine kapılmıştır. Rus yetkililer ile Kamışlı’da yapılan görüşmelerde, PYD’nin bağımsızlık, milli ordu taleplerinin aslında ABD’nin talepleri olduğu Rusya tarafında anlaşılmıştır. Rusya son Suriye Ulusal Diyalog Kongresi hazırlıkları devam ederken PYD’nin diğer Kürt gruplara yaptığı baskıdan da rahatsız olmuştur. PYD, Rusya’nın davet ettiği Kürt aşiret liderlerini tehdit ederek kongreye katılmaları engellenmeye çalışmıştır. Suriye Ulusal Diyalog Kongresi'nin PYD tarafından bu şekilde sabote edilmeye çalışılması, tabiri caizse bardağı taşıran son damla olmuştur.
PYD’nin son dönemde Rusya ve Suriye yönetimlerini yok sayarak ABD ile politika yürütüyor olması, Rusya’nın PYD politikasında değişikliğe gitmesine neden oldu. Örneğin Rakka ve Deyri Zor bölgesinde Esed ve Rus unsurlarına saldırı düzenleyen unsurların PYD ile bağlantıları vardı. Rakka’nın DEAŞ’tan temizlenmesinden sonra şehrin Arap aşiretlere veya Esed’e teslim edilmesi gerektiğine dair Rusya görüşüne de PYD karşı çıkmıştır. Yani PYD’nin son altı ayda yapmış olduğu faaliyetlerin büyük çoğunluğu Rusya çıkarlarına aykırıdır.
Rusya açısından PYD’nin hedef olmasında ABD’nin aktif olarak Kürtler arasında ayrılıkçı fikirleri teşvik etmesi ve etmeyi sürdürüyor olması da etkili olmuştur. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un, "ABD ya durumu anlamıyor, ya da yaptığı kesinlikle bilinçli bir provokasyon" ifadesi PYD-ABD işbirliğine yapılan bir vurgudur.
Rusya’nın 2015 yılında Suriye’ye müdahalesinde, PYD ile ilişkileri olumlu ilerlemişti. Afrin bölgesinde "gözlemci uzman" adıyla Rus askeri yerleştirilirken yine Münbiç bölgesinde DEAŞ ile mücadelede Rus ordusu ile PYD unsurlarının birlikte hareket ettiklerini basından biliyoruz. Günümüzde Münbiç bölgesinde de Rus askeri gözlem noktaları mevcuttur. Yine Kamışlı bölgesinde, Rus askeri uzmanların görev yaptığı tahmin ediliyor. Türkiye’de ne zaman Afrin konusu gündeme gelse, bu operasyonun Rusya tarafından engellendiği dile getiriliyordu. Bu durum iki ülke için kırılma noktalarından birisiydi. Türkiye’nin Afrin operasyonu, bu bakımdan bir belirsizliği de ortadan kaldırmış oldu.
Suriye’deki güçlü işbirliği, Türkiye-Rusya arasında Türk Akımı başta olmak üzere enerji alanındaki işbirliği ve askeri işbirlikleri de PYD’nin tercih edilmemesinde önemli faktörlerdir. Türkiye ve Rusya arasında Afrin-İdlib değişimine dair bir anlaşma olduğu iddialarının ise Türkiye’nin yaptığı açıklamalarla doğru olmadığı anlaşılmıştır.

Zeytin Dalı Harekatı Soçi sürecini etkiler mi?

Türkiye’nin Afrin'de yürüttüğü Zeytin Dalı Harekatı'nın Soçi’de toplanması planlanan Suriye Ulusal Diyalog Kongresi’ni etkileyebileceğine dair görüşler sıkça gündeme getirilmekte. Bu haliyle kongreye katılmamak kararındaki bazı muhalif güçlerin, Afrin operasyonuyla birlikte görüşlerinin olumlu yönde değiştiğini görüyoruz. Tek fark PYD’nin kongreye katılacak Kürt aşiret temsilcilerini tehdit etmesidir. Bu nedenle kongrenin Kürt temsilciler olmadan toplanması ihtimali bulunuyor. Suriye Ulusal Diyalog Kongresi'nde yeni anayasa üzerindeki çalışmaların başlatılması planlandığına göre PYD’nin görüşleri dikkate alınmadan bir anayasanın hazırlanması mümkün olabilir.
PYD/YPG'nin kontrolündeki SDG'nin, Afrin harekatı başladıktan sonra ''Soçi Konferansı ve sonuçlarını reddediyoruz. Ruslar pozisyonlarını tekrar değerlendirmeli” açıklaması bir tavır olarak kabul edilebilir. Afrin operasyonu öncesi birçok görüşmede, Rusya’nın PYD’yi de kongreye bir şekilde dâhil etme çabaları mevcuttu. Fakat bu operasyonla birlikte PYD'nin kongreye çağrılmayacağı kesinleşmiş oldu.

Münbiç’e operasyon ihtimali

2016 Ağustos ayında Arap nüfusun çoğunlukta olduğu Münbiç'in PYD kontrolüne geçmesinde ABD’nin politikaları etkili olmuştur. Türkiye, YPG'nin Fırat Nehri'nin batısına geçmesini "kırmızı çizgi" olarak ilan etmesine rağmen ABD tarafından oyalanmıştır.
Fırat Kalkanı operasyonu ile ABD’nin terör koridoru oluşturma planına set çeken Türkiye’nin Afrin’den sonra Münbiç’i de özgürleştireceğine dair açıklama ABD’yi endişelendirmektedir. Rusya ve Türkiye’nin Afrin’den sonra Münbiç, Resulayn, Tel-Abyad bölgesine yapılacak bir operasyonda işbirliği yapması, ABD’yi çaresiz bırakabilir. Türkiye eğer Münbiç’e operasyon yapmaz ise ABD ve Rusya’nın PYD üzerinden karşı karşıya gelmesi muhtemeldir. Türkiye eğer Münbiç’e operasyon yaparsa Rusya, ABD ile mücadelesinde iyi bir müttefik bulabilecektir. Ayrıca Türkiye’nin sınır güvenliği dolayısıyla, BM’nin 51. Maddesi'ni ABD’ye karşı silah olarak kullanabilecektir. Rusya’nın bu maddeyi öne sürerek Türkiye ile hareket etmesi sonucu ABD, BM’de terör örgütüne destek olan ülke konumuna getirilebilir. Rusya, Suriye’de uzun süre kalmak için Esed’i vekil olarak kullanırken ABD'nin ise Suriye’de yıllarca kalabilmek için PYD’yi etki altına aldığı görülüyor. Bu şartlarda Rusya-Türkiye bloğunun PYD’yi etkisiz hale getirerek, ABD’yi Suriye’de hukuki mesnedi kalmayan bir ülke konumuna düşürmeleri muhtemel duruyor.

Esed yönetimi Rusya’sız bir varlık gösteremez

Türkiye’nin Afrin operasyonu aynı zamanda Esed’in doğrudan Rusya’ya bağımlı olduğunu da gösterdi. ABD’nin asıl amacı da bunu ortaya koyabilmekti. Afrin operasyonunda Esed hükümetinin sözlerinin bir anlam ifade etmemesi ve tüm dünya ülkelerinin Esed’i dikkate almadan Türkiye’nin operasyonuna destek açıklamaları bir bakıma Esed’siz Suriye tezini de güçlendirdi.
Türkiye ve Rusya kim ne derse desin birçok konuda aynı doğrultuda hareket etmeye başladılar. Suriye’de bazı meselelerde ciddi görüş ayrılıkları olsa da sonuç itibarıyla anlaşabiliyorlar. Türkiye’nin ihtiyacı olan askeri teknoloji başta olmak üzere nükleer enerji konusunda Rusya desteği varken Türkiye de Türk Akımı konusunda Rusya’yı destekliyor. Bu haliyle özellikle genelkurmay başkanlıkları arasındaki ilişki birçok sorunun hızlı çözülmesine imkan veriyor. Nitekim bu dönemde, Rusya Genelkurmay Başkanı Gerasimov’un Türkiye ile ilişkilerde politikaları belirlemede oldukça etkili olduğunu görüyoruz.
Türkiye’nin Zeytin Dalı Harekatı'nı Rusya ile koordine halinde yürüttüğü söylenebilir. Rusya ve Türkiye’yi Suriye konusunda birleştiren en önemli nokta ise Suriye’nin toprak bütünlüğü konusunda fikir birliğinde olmalarıdır.
Türkiye’nin terör koridoru ve terör ordusu planına izin vermemek adına yürüttüğü Afrin operasyonu bittiğinde, bölgede güvenli bir tampon bölge kurması düşünülebilir. Ayrıca PYD tarafından zorla yerlerinden göç ettirilen halkın da kendi yurtlarına dönmesi sağlanacaktır. Türkiye’nin şu anda El-Bab’da uyguladığı yerel yönetim biçiminin bir benzeri Afrin’de de uygulanabilir.
[Rusya ve Avrasya alanlarında çalışmalar yürüten Prof. Dr. Salih Yılmaz, Rusya Araştırmaları Enstitüsü Başkanı ve Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi öğretim üyesidir]

22 Ocak 2018 Pazartesi

ÖSO, Hem Afrin'de Hem De Münbiç'te YPG'li Teröristlerle Çatışıyor

Zeytin Dalı'nda 3. Gün! ÖSO, Hem Afrin'de Hem De Münbiç'te YPG'li Teröristlerle Çatışıyor

Afrin operasyonunun üçüncü gününde, terör hattını koparmak isteyen ÖSO güçleri hem Afrin kırsalında hem de doğudaki Münbiç'te, YPG'li teröristlerle çatışıyor.



Zeytin Dalı Harekâtı'nın üçüncü gününde, Türkiye 11 köyü YPG'li teröristlerden geri aldı, sınırdaki harita değişmeye başladı. TSK destekli ÖSO kuvvetleri, söz konusu köylerde teröristlerin döşediği mayınları temizliyor. Savaş uçakları, gece saatlerinde Reyhanlı'ya roketlerin atıldığı Cinderes bölgesini bombardımana tuttu. Kara birlikleri de terör hattını yarmak için YPG'lilerle sıcak çatışmaya girdi. Sınırda konuşlu askerler ise, bu sabah YPG'nin terör mevzilerine top atışları yaptı. İşte operasyonla ilgili detaylar:
YPG MEVZİLERİ ATEŞ ALTINDA
Azez'de yaklaşık 1 saat önce ÖSO ile YPG arasında çatışma çıktı. ÖSO gruplarından Ceyşul Şimal'dan alınan bilgilere göre, ÖSO'ya bağlı bazı gruplar Bursayye cephesinde harekete geçti.
Zeytin Dalı Harekatı kapsamında ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) güçleri, Suriye'nin Azez- Afrin sınırı çevresinde bulunan YPG mevzilerini ateş altına aldı.
MÜNBİÇ'TE DE OPERASYON YAPIYOR
Cephede yer alan Özgür Suriye Ordusu (ÖSO), Afrin'in yanı sıra Münbiç kırsalında da operasyon yapıyor. Türkiye'nin Fırat Kalkanı Harekâtı ile teröristlerden temizlediği Azez'in hem doğusundaki Münbiç'ten hem de batısındaki Afrin'den silah sesleri duyuluyor.
ÖSO, GECEYİ DAĞLARDA UYUYARAK GEÇİRDİ
Türkiye'nin terör örgütü PKK/KCK/PYD-YPG'ye Afrin'de gerçekleştirdiği 'Zeytin Dalı Harekatın'nda karadan ilerleyişini sürdüren ÖSO üyeleri çatışmaların ardından geceyi dağlarda uyuyarak geçirdi.



HARİTA DEĞİŞMEYE BAŞLADI

Afrin'e Zeytin Dalı harekâtının üçüncü gününde Türkiye 11 köyü PYD-YPG'li teröristlerden geri aldı, sınırdaki harita değişmeye başladı. TSK destekli ÖSO kuvvetleri söz konusu köylerde teröristlerin döşediği mayınları temizliyor.
PYD HEDEFLERİ İMHA EDİLDİ
Zeytin Dali operasyonun ikinci gününde Afrin'e kuzeyden giren TSK öncülüğündeki ÖSO savscilari, geceyi teröristlerden temizlenen daglarda geçirdi. Zeytin dali operasyonunu 3. gününde bölgede çatışmalar devam ederken TSK, obüs ve topçuları terör hedeflerine bomba yağdırdı. Kilis'e roketlerin atıldığı Azez-Afrin sınırında bulunan Bursaya Dağı ve Reyhanli'ya roketlerin atıldığı Cinderes bölgesindeki PYD-YPG-PKK hedefleri imha edildi.



OPERASYONUN İKİNCİ GÜNÜNDE KARA HAREKATI BAŞLADI
Operasyonun ikinci gününde "kara harekatı" başladı, savaş uçakları Afrin'de terör örgütü PKK-PYD-YPG ve DAEŞ'e yönelik hedefleri ikinci günde de vurmaya devam etti.
TSK DUYURDU: 32 UÇAKLA 45 HEDEF VURULDU
Diyarbakır 8. Ana Jet Üs Komutanlığı ve Adana İncirlik'te uçak hareketliliği vardı, Genelkurmay, 32 uçakla 45 hedefin vurulduğunu duyurdu.
KARA HAREKATI GÜLBABA'DAN BAŞLADI
Açıklamadan kısa süre sonra, saaat 11.05'te, kara birlikleri tank ve zırhlı araçlar, sınırdan hareket etti.
Afrin'e geçişlerin büyük bölümü, Kilis'e bağlı Gülbaba köyünden oldu.



ÖSO'YA TÜRK ASKERİ VE TANKLARI DESTEK VERDİ
Özgür Suriye Ordusu güçleri, Afrin içinde ilerlemeye başladı, Türk askerleri, zırhlı araç ve tanklarla ÖSO güçlerine destek verdi. Kara harekatının başlamasıyla bölgedeki çatışmalar da şiddetlendi.
Kara birlikleri ilerlerken, sınırdaki obüs ve toplar da belirtilen hedefleri vurmaya devam etti.
ORG. AKAR, KUVVET KOMUTANLARIYLA HATAY'A GİTTİ
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar ve Kuvvet Komutanları Hatay'a gitti. Komuta kademesi, Zeytin Dalı Harekatı'na katılan birliklerde denetleme ve inceleme yaptı.
Güvenlik kaynaklarından alınan bilgiye göre, Milli İstihbarat Teşkilatı da harekata elektronik ve teknik istihbarat sağlıyor, Afrin kent merkezinden alınan anlık bilgi ve görüntüler, Türk Silahlı Kuvvetleri ile eşgüdümlü olarak, ÖSO birliklerinin koordinasyonunda kullanılıyor.



ROKET ATAR VE FIRTINA OBÜSLERİ TERÖR HEDEFLERİNİ VURDU
Genelkurmay'ın yaptığı açıklamalarda, teröristler ve bunlara ait hedeflerin vurulduğu, sivil kişilerin zarar görmemesi için her türlü dikkatin gösterildiği bir kez daha vurgulandı.
Açıklamanın ardından Hatay Hassa sınırında çok namlulu roket atar ve fırtına obüsleri ile Afrin'deki terör hedeflerine atış yapıldı. ayrıca Azez-Afrin sınırındaki PKK-PYD-YPG ve DAEŞ'e yönelik hedefler de vuruldu.
11 NOKTA ELE GEÇİRİLDİ
Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Zeytin Dalı Harekatı'nda terör örgütü PYD/PKK işgalindeki Afrin'de 11 noktayı ele geçirerek güvenli ilerleme hatları oluşturdu.
TSK ve harekata destek veren Özgür Suriye Ordusu güçleri, sabah saatlerinde başlayan kara harekatında Afrin'in Raco ve Bülbül beldelerine bağlı Şenkal, Kurni, Bali, Edamanlı köyü ile Kita, Kordo ve Bibno çiftlikleri, Suriye Tel Tepesi ile 240. Tepe isimli noktaları ve iki tepeyi daha ele geçirdi.
Böylece harekatın ilk gününde Afrin'in kuzey, kuzeybatı ve batı yönlerinden girilmiş oldu.



ÖSO'DAN KÖYLÜLERE ÇAĞRI: SİZ BİZİM AİLEMİZSİNİZ
ÖSO unsurları Afrin'de ilerledikleri bir bölgede bazı köylülerle bir araya gelerek güvenliklerinin sağlanacağı konusunda güvence verdi.
Muhalifler köylülere harekatın amacının bölgeyi terör örgütü işgalinden kurtarmak olduğunu anlattı. ÖSO tarafından paylaşılan bir videoda, komutanın köylülere, "Siz bizim dostumuz, bizim ailemizsiniz. Buraya, size uygulanan zulme son vermek için geldik. (PYD/PKK) Onlar bizim ortak düşmanımız" dediği görüldü.
CİDDİ BİR DİRENİŞLE KARŞILAŞILMADI
TSK ve ÖSO unsurları ilerledikleri ilk noktalarda ciddi bir direnişle karşılaşmadı. Muhalifler, Raco'nun köylerinde bazı terör örgütü mensuplarını sağ ele geçirdi.
TSK uçakları da gün boyu terör örgütü mevzilerini vurdu. Cinderis beldesine bağlı Celeme, Himdiye, Haclar, Freriye ve Tel sellür köylerinde örgüte ait hedeflerin bombalandığı görüldü.



PYD, SİVİLLERİ HEDEF ALDI: 2 KİŞİ ÖLDÜ
PYD/PKK'nın Tel Rıfat ilçesine bağlı Malikkiye'deki terör yuvaları da Türk jetlerinin ve topçusunun hedefi oldu.
Terör örgütü ise sivilleri doğrudan hedef almaya devam ederek Afrin'den Azez ilçesinin Kelcibrin beldesine saldırdı. Saldırıda 2 sivil hayatını kaybetti.
Öte yandan Afrin'in doğu hattındaki Azez ilçesinde ÖSO güçlerinin yoğun hazırlıklar içinde olduğu görüldü.
Zeytin Dalı Harekatı'nın kara unsurlarının Afrin'e yeni saldırılarla farklı yönlerden de girerek gelişmesi bekleniyor.
TÜRKİYE'NİN MEŞRU MÜDAFAA HAKKI
Genelkurmay Başkanlığının açıklamasında, harekatın Türkiye'nin uluslararası hukuktan kaynaklanan hakları, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin terörle mücadeleye yönelik kararları ve Birleşmiş Milletler sözleşmesinde yer alan meşru müdafaa hakkı çerçevesinde, Suriye'nin toprak bütünlüğüne saygılı olarak icra edildiği bilgisine yer verilmişti. Açıklamada, yalnızca teröristlere ait noktaların hedef alındığı, sivillere zarar gelmemesi için her türlü hassasiyetin gösterildiği vurgulanmıştı.



SAVAŞ UÇAKLARI HAVADAN VURUYOR
Türk savaş uçakları da hedefleri vurmaya devam ediyor. Hatay semalarında sesleri duyulan Türk savaş uçakları sabah saatlerinde Afrin'deki terör hedeflerini vurdu. Bölgeden yükselen yoğun dumanlar sınır mahallelerinden de görülürken, şiddetli patlama sesleri de duyuldu.
"SİVİLLER KALKAN OLMAYA ZORLANIYOR"
Askeri kaynaklar, harekatın Suriye'nin toprak bütünlüğüne saygılı olarak sürdüğünü belirtti. Kaynaklara göre ana hedeflerden biri de DAEŞ'in temizlenmesi. Sivillerin kalkan olmaya zorlandığı da belirtildi.
Dışişleri Bakanlığı kaynakları, Suriye'ye komşu ülkelere bilgilendirme yapılacağını duyurdu.



SEVKİYAT DEVAM EDİYOR
Harekat kapsamında çeşitli birliklerden Kilis'e tank ve zırhlı personel taşıyıcı sevkiyatı devam ediyor.
Kilis-İslahiye-Hatay hudut hattı istikametine yönlendirilen ve çoğunluğu tanklardan oluşan askeri araçlar, sınırda belirlenen bölgelere konuşlandırıldı. Tankların namluları ise Suriye'ye çevrildi.
Hatay'daki sınır birliklerinden Afrin'deki PYD/PKK hedeflerine yönelik gece boyu çok sayıda obüs ve top atışı yapıldı. Bölgedeki patlama sesleri, sınır mahallelerinden de duyuldu.
AFRİN NEDEN ÖNEMLİ?
Afrin, Esad rejiminin Temmuz 2012'de çatışmaksızın PYD/PKK'ya devretmesiyle, örgütün iç savaş boyunca en fazla yuvalandığı alanlardan oldu. Coğrafi yükseltileri nedeniyle Kilis'in merkezi ve Hatay'ın önemli bölümü Afrin'deki örgütün ateş menzilinde kalıyor. Örgüt uzun yıllardır Amanos Dağları'nı Suriye'den Türkiye'ye sızmak için kullanıyor. PYD/PKK, Suriye'nin kuzeybatısından Akdeniz'e çıkmak için de Afrin'e bel bağlıyor. Terör örgütü, Afrin üzerinden Fırat Kalkanı ve İdlib çatışmasızlık bölgesini de tehdit ediyor. Suriye topraklarının dörtte biri, Türkiye-Suriye sınırının da yüzde 65'i örgütün işgali altında bulunuyor.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html