BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Trablus sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Trablus sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

30 Mayıs 2020 Cumartesi

Wagner'in Trablus'tan çekilmesi bir son mu yoksa taktiksel bir manevra mı?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Rus güvenlik şirketi Wagner'e mensup paralı askerlerin başkent Trablus'taki ön cephelerden çekilmeleri, Trablus etrafındaki saldırı ekseninde hızlı bir çöküşe yol açtı.




Libya'nın doğusundaki gayrimeşru silahlı güçlerin lideri Halife Hafter saflarındaki Rus güvenlik şirketi Wagner'e mensup paralı askerlerin başkent Trablus'taki ön cephelerden çekilmeleri, Hafter milislerinin hükümet güçlerinin ilerlemesini engellemek için cadde, sokak ve evleri el yapımı patlayıcı (EYP) ve mayınlarla tuzaklamalarına rağmen, Trablus etrafındaki saldırı ekseninde hızlı bir çöküşe yol açtı.

Wagner'e bağlı paralı askerlerin Trablus'taki cephelerden ayrılmasıysa akıllara söz konusu hamlenin gerçek bir çekilme mi yoksa taktiksel bir manevra mı olduğu sorusunu getirdi.

Rusya'nın, Libya'ya bu kadar kolay çıkmak için girmediği görüşünü savunanlar, çıkacak olsaydı Libya'ya dördüncü nesil 14 savaş uçağını neden gönderdi? sorusunu yöneltiyor. Cezayir'in Soğuk Savaş dönemi Cumhurbaşkanlarından Huari Bumedyen'in, Rusların ülkesinden deniz üssü istemesi konusunda "Sovyetler bir yere giriyorsa oradan ebediyen çıkmazlar" sözleriyle bu isteği reddetmesi Kuzey Afrika coğrafyasının ortak belleğinde tazeliğini koruyor.

Libya hükümetinin, ülkenin batısındaki Zuvara kentinin 50 kilometre güneyinde, Trablus'un ise kuş bakışı yaklaşık 140 kilometre güneybatısında stratejik önemdeki Vatiyye Üssü'nden Hafter milislerini çıkarmasının ardından, Hafter milisleri ülkenin batısında peş peşe kayıplar vermeye başladı. Hafter'in sözcüsü Ahmed el-Mismari, Trablus'un güneyinde yeni pozisyonlara konuşlandıklarını ve tüm cephelerden 2-3 kilometre çekildiklerini duyurmuştu.

Wagner paralı askerlerinin Trablus'un 180 kilometre güney doğusundaki Beni Velid Havalimanı'na topluca çekildiğine dair görüntülerin ortaya çıkmasıyla, Mismari'nin söz konusu adımın tam manasıyla çekilme değil "taktiksel bir manevra" olduğu yönündeki açıklamaları ikna edici olmadı.

Öte yandan Libya'nın nüfuzlu kabilelerinden Verfalli kabilesinin Beni Velid şehrindeki ileri gelenlerinin, Rus paralı askerler ve Hafter milislerinin kendi kentlerinde kalmalarına karşı çıkmaları sebebiyle, Wagner'e mensup paralı askerler, 24 Mayıs'tan itibaren havayoluyla henüz bilinmeyen bir noktaya transfer edildi.

Beni Velid'e çekilen unsurların sayısının 1500'den fazla olması ve kentteki kabile baskısı artması sebebiyle hava yolunun yetersiz kalmasının ardından, Hafter milisleri ve Wagner'e mensup paralı askerler bu kez 26 Mayıs'ta 4 Rus yapımı Pantsir hava savunma sistemi ve yüzlerce araçla karayoluyla ülkenin batısından çekildi.

Yerel kaynaklar Hafter milisleri ve paralı askerlerin Libya'nın orta kesiminde yer alan ve Trablus'un 650 kilometre güneyindeki Cufra Hava Üssü'ne çekildiğini belirtirken, söz konusu çekilmenin ABD Afrika Kuvvetleri Komutanlığı'nın (AFRICOM), Rusya'nın Libya'ya Wagner paralı askerlerine destek için gönderdiği savaş uçaklarının görsellerini paylaşması ile eş zamanlı gerçekleşmesi ise dikkati çekti.

Moskova yönetimi Hafter'in kendisini Libya'nın tek hakimi olarak ilan etmesini kabul etmemişti. Bununla eş zamanlı, Hafter yanlısı Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih, Rusların nisan ayı sonunda Hafter ile temasa geçerek durumun uçurumun eşiğinde olduğunu değerlendirdiğini ve Hafter'den ateşkes çağrısında bulunmasını talep ettiklerini söyledi.

Wagner Libya'nın geleceğine bir Rus kancası mı?


Wagner'in geri çekilmesi akıllara Moskova'nın Libya'dan tamamen geri çekilme kararı mı aldığı yoksa taktiksel bir hamle mi yaptığı sorusunu da beraberinde getiriyor.

Rusya'nın, Libya'ya bu kadar kolay çıkmak için girmediği görüşünü savunanlar, çıkacak olsaydı Libya'ya dördüncü nesil 14 savaş uçağını neden gönderdi? sorusunu yöneltiyor. Cezayir'in Soğuk Savaş dönemi Cumhurbaşkanlarından Huari Bumedyen'in, Rusların ülkesinden deniz üssü istemesi konusunda "Sovyetler bir yere giriyorsa oradan ebediyen çıkmazlar" sözleriyle bu isteği reddetmesi Kuzey Afrika coğrafyasının ortak belleğinde tazeliğini koruyor.

Akdeniz'in güneyinde bir Rus deniz veya hava üssünün kurulması Moskova'nın eskiden beri peşinde olduğu stratejik hedefler arasında gösteriliyor. Fransa'nın Hafter yanlısı tavrıyla birleşik bir Avrupa politikasını zora soktuğu, ABD'nin yaklaşan seçime odaklandığı ve uluslararası düzenin de küresel salgınla meşgul olduğu bir dönemde Libya, Rusya'nın NATO'yu Akdeniz'in güneyinden abluka altına alması için tarihi bir fırsat olarak değerlendiriliyor.

Wagner ile Hafter arasında mali sıkıntılar nedeniyle sorunlar var

Rusların şu anda Libya'dan çekilmesi abartılı bir beklenti gibi görünüyor. Fakat Wagner'e bağlı paralı askerlerin başkentin güneyinden ayrılmasının, Hafter'e Rusların desteği olmaksızın Libya hükümeti güçleri karşısında Trablus saldırısının başarılı olma şansı bulunmadığını göstererek "darbeci generali" Moskova'nın şartlarına razı etmek amacı taşıdığı yorumu yapılıyor.

Rusya, 2016'da Suriye'deki Beşşar Esed rejimine de aynı şekilde yaklaşmış ve askerlerinin ülkesinden kısmi olarak çekildiğini duyurarak rejim üzerinde baskı kurmuştu.

Moskova yönetimi Hafter'in kendisini Libya'nın tek hakimi olarak ilan etmesini kabul etmemişti. Bununla eş zamanlı, Hafter yanlısı Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih, Rusların nisan ayı sonunda Hafter ile temasa geçerek durumun uçurumun eşiğinde olduğunu değerlendirdiğini ve Hafter'den ateşkes çağrısında bulunmasını talep ettiklerini söyledi.

Arap basınında, Wagner'in Hafter'den ödeme alma konusunda sorunlar yaşadığı, Wagner'in, Trablus'a girememesi sebebiyle "darbeci generalin" askeri kabiliyetine güveninin sarsıldığı, paralı askerler arasında çok sayıda can kaybı olduğu ve ölenlerin ailelerine ödenmesi gereken ek bir maliyet oluşturduğu yönünde haberler çıkmıştı.
ABD'nin Rusya'nın Libya'daki varlığını "terör örgütü DEAŞ'tan daha tehlikeli" görmesine rağmen Wagner'in Libya'dan tamamen ayrılması şu an için uzak bir ihtimal olarak görülüyor. Rusya'nın Akile Salih'i Hafter'in önüne geçirme planında Wagner itici güç olarak görev alabilir.

Libya hükümetine bağlı SİHA'lar Wagner'in etkinliğini kırdı

Hükümete bağlı silahlı insansız hava araçlarının (SİHA) Beni Velid bölgesindeki Hafter milislerinin yakıt kamyonlarını, silah ve mühimmatlarını hedef almasıyla milisler ve paralı askerlerin ikmal hatları kesildi. Havadan sıkı tutulan bu ambargo, Wagner unsurlarının savaştaki etkinliğini belirleyici biçimde düşürdü.

Wagner paralı askerleri, Aralık 2019'da savaşa katıldıkları sırada Trablus'un güneyindeki hassas noktalara girdikten sonra belirli mevzilerde Hafter lehine askeri katkı yapmıştı. Ancak Mayıs ayına gelindiğinde paralı askerler savaşın ön hatlarından tamamen çekildi.

Wagner'in 1500 ile 2 bin arasındaki unsuru ile cephelerden çekilmesinin ardından Hafter sözcüsü Mismari'nin Trablus'un güneyinde yeniden konuşlanacakları konusundaki açıklaması, Hafter milislerinin savaş alanında dengesiz olarak yerleştirildiğinin göstergesi olarak yorumlanıyor.

Akile Salih ve Rusya Hafter'i devirecek mi?

Libya'nın doğusundaki bazı kabilelerin, çocuklarının batı bölgesindeki cephelere gönderilmesi konusunda rahatsız olduğu ülke içinde sıkça zikrediliyor.
Hafter'in ülkenin batısında arka arkaya aldığı yenilgiler, ülkenin doğusunda sahip olduğu otoritesine de darbe vurdu. Barka bölgesindeki kabileler, Ruslara Hafter için alternatif olan güvenilir bir müttefik olarak sundukları Akile Salih'in etrafında toplanmaya başladı.

Hafter'in henüz Vatiyye Askeri Üssü'ndeki yenilgisi ortaya çıkmadan önce kendi taraftarlarını sokağa çağırarak ilan ettiği darbe girişiminin arkasında Akile Salih'in Ruslarla daha yakın temasa geçmesinin olduğu belirtiliyor. 

Akile Salih'in sözde "Libya Ulusal Ordusu Başkomutanı" sıfatıyla sözde Libya Ulusal Ordusunun Genelkurmay Başkanı Abdurrazık en-Nazuri ve Hava Kuvvetleri Komutanı Sakr el-Caruşi ile birlikte, Hafter'in olmadığı bir toplantıda Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile görüşmesi, Rusya'nın, Wagner'in desteğiyle Hafter'in yerine Akile Salih'i getirme niyeti olarak görülüyor.

Sonuç olarak ABD'nin Rusya'nın Libya'daki varlığını "terör örgütü DEAŞ'tan daha tehlikeli" görmesine rağmen Wagner'in Libya'dan tamamen ayrılması şu an için uzak bir ihtimal olarak görülüyor. Rusya'nın Akile Salih'i Hafter'in önüne geçirme planında Wagner itici güç olarak görev alabilir.



17 Ocak 2020 Cuma

Libya’nın jeo-stratejik önemi ve Türkiye-Libya ilişkilerinin arka planı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye’nin Libya’daki varlığı, BM'ce meşruiyeti tanınan UMH'nin ayakta kalmasını sağlamak ve aynı zamanda Libya halkının emperyal güçlere karşı birlik ve bütünlüğünü korumak, bağımsızlığını ve iç barışını garanti altına almak anlamına gelmektedir.



Libya'nın başkenti Trablus'un kalbi konumundaki Şehitler Meydanı'nda toplanan Trabluslular, Hafter saflarındaki milis ve paralı askerlerin gerçekleştirdiği saldırılara tepki gösterdi. Trabluslular, Türk bayrağı taşıdı. Fotoğraf: Arşiv/Hazem Turkia/AA


Ahmed Cevdet Paşa “Tarih bilmeyen siyasetçi pusula bilmeyen gemi kaptanı gibidir” diyerek devlet adamlarının karşılaştıkları sorunlara tarihi perspektiften bakarak isabetli çözümler bulacaklarını kuvvetli bir şekilde ifade etmiştir. Biz de bugün burada tarihi bir perspektif sunmaya çalışalım.
Fenike, Kartaca, Yunan, Roma ve Bizans hâkimiyetinden sonra, Hz. Ömer devrinde, Amr bin As kumandasındaki ordu 642 yılında Mısır’ın ardından Trablus ve Tunus’a doğru hareket etti. 647’de Ukbe bin Nafi ile Trablus’ta zafer kazanıldı. Kuzey Afrika’nın fethi Hassân bin Nu’mân ve Musa bin Nusayr eliyle 707 yılında tamamlandı. Tarık bin Ziyad 711 yılında İspanya’yı fethederek İslam’ı güneybatıdan Avrupa’ya ulaştırdı.
Kuzey Afrika’da iç huzuru ve güvenliği sağlamak amacıyla Harun Reşid, emirlerinden birinin oğlu olan İbrahim bin Ağleb’i 800 yılında vali tayin ederek Libya ve Tunus’u Abbasi halifesine bağlı olarak yönetecek Ağlebiler (800-909) hanedanını kendi eliyle kurdu. Fâtımî Devleti (909-1049) ve Muvahhidler Devleti (1160-1178) egemenliğinden sonra, Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin emri altındaki Kölemen komutan Şerefeddin Karakuş 1174 yılında başlattığı seferlerle Trablus, Kayrevan ve Tunus gibi Kuzey Afrika şehirlerini yeniden Mısır’a dahil etme siyaseti çerçevesinde hareket etti. 1185 yılında Trablus şehrini ele geçirdi. Karakuş ve arkadaşlarının sürdürdüğü seferlerin ve 1212 yılına kadar devam eden hakimiyetinin en önemli sonucu, Kuzey Afrika seferine katılan birliklerindeki Oğuzların varlığını kalıcı kılmasıdır. Oğuzlar Muvahhidler devletinde “guz” ve “gazaz” adındaki askeri birlikler olarak varlıklarını sürdürdüler. Bugün Yefrin’de yaşayan Gazaz kabilesi büyük ihtimalle o günlerden kalmadır. Muvahhidler’den sonra, aradaki fetret devri dışında, Hafsîler uzunca bir süre Libya’ya egemen oldu (1228-1323 ve 1369-1510).

Hafsîler ve Osmanlılar

Haçlı ideolojisi ile hareket eden İspanyollar, Endülüs’teki İslam varlığına adım adım son verdikten sonra tüm kuvvetleriyle Kuzey Afrika’ya yöneldiler. Kastilya ordusu 1510 yılında Hafsîler’in egemen olduğu Trablusgarb’ı işgal ettiği gibi halkını da kılıçtan geçirdi. Canını kurtaranlar Trablusgarb’ı boşaltarak ülkenin içlerine doğru kaçtı veya sürüldü.
 sorulması gereken en temel soru, Libya’yla beş, hatta on iki asır öncesine giden tarihsel ve kültürel bağları bulunan Türkiye’nin “Libya’da ne işi var?” sorusu değildir. Bunun yerine “ABD, Rusya, Fransa, İtalya gibi emperyalist ülkelerin Libya’da ne işi var?” sorusu sorulmalıdır. 
1520 yılında tahta oturan Kanuni Sultan Süleyman, babası Sultan Selim zamanında, 1519’da Tacura’dan gelen heyetin bizzat talep ettiği askeri yardımı sağladı. Murad Ağa kumandanlığında bir askeri filo gönderdi. Murad Ağa Tacura’da kuvvetli bir direniş merkezi kurdu. Trablus’un İmparator Şarlken tarafından 1530 yılında Malta şövalyelerine verilmesinden üç sene sonra, Kaptanıderyâ Barbaros Hayreddin Paşa şehri yeniden fethetti. Ancak bu fetih de İspanyolların karşı saldırılarıyla uzun ömürlü olmadı ve şehirde hakimiyet kurmak için mücadeleye devam edildi. Tam 32 yıl süren bu mücadelenin sonunda, Kaptanıderyâ Sinan Paşa, Turgut Reis ve Murad Ağa’nın kuvvetleriyle Trablusgarb 15 Ağustos 1551’de Osmanlı topraklarına katıldı.
Fetihten sonra Murad Ağa Trablusgarb valisi oldu (1551-1553). Onun vefatından sonra ise Turgut Reis (1553-1565) valilik makamına gelince ülkenin sahil kısmıyla çöl bölgesini sosyal, siyasi ve ekonomik olarak birleştirdi. Trablusgarb onun döneminde huzur ve refaha kavuştu. Bugün “Libya” olarak isimlendirilen coğrafyada Osmanlı devletinin Trablus, Bingazi ve Fizan adıyla ayrı ayrı idari merkezleri vardı. Cezayir, Tunus ve Trablusgarb ocaklarına hep birlikte “Garp Ocakları” deniliyordu. Bu ocaklar merkezî devlet için kayda değer bir üretim ve gelir kaynağı oluşturmamakla birlikte, Osmanlı devletinin ve İslam âleminin savunması açısından Akdeniz’de bir ileri karakol görevi görüyordu.
Osmanlı devleti merkezî askerî teşkilatına Balkanlardaki Hristiyan kökenli genç erkekleri devşirme usulüyle dahil ederken, Kuzey Afrika’daki topraklarını savunmak amacıyla Anadolu’dan genç erkekleri asker olarak Garp Ocaklarına gönderiyordu. Osmanlı böylece, askerlik mesleği bakımından insan kaynağı sınırlı olan bölgenin askerî kapasitesini geliştirmeye çalışmıştı. Libya, Tunus ve Cezayir’de görev yapan bu profesyonel askerlerin yerel halktan kızlarla evlenmesine müsaade edilerek, sayıları bugün milyonlarla ifade edilen bir “Kuloğlu” nesli ortaya çıktı. “Kuloğulları” babaları Anadolu kökenli asker ve anneleri yerel halktan kişiler demektir. Her yıl ocağa yazılan 1000-2000 civarındaki askere ek olarak, Kuloğulları’nın da sayısı aritmetik olarak artmış ve devlet kademelerinde çeşitli memuriyetlerde ve ülke savunmasında ayrı bir askeri kuvvet kaynağı olarak istihdam edilmişlerdir.
Ahmed Şerîf 15 Kasım 1920’de Ankara’ya geçti ve 25 Kasım’da Mustafa Kemal’le bir yemekte buluştu. TBMM Başkanı ve Başkumandan Mustafa Kemal’e mücevher kakmalı bir kılıç ve üzeri ayet ve hadislerle bezeli bir kemer hediye etti. Kurtuluş Savaşı sırasında Atatürk’ün yanında yer aldı. Milli Mücadeleye destek mahiyetinde, bütün gücünü seferber ederek “Türkiye’nin bağımsızlığı olmadan İslam âlemi sömürgeden kurtulamaz” ve “Libya’nın bağımsızlığı için önce Türkiye’nin bağımsızlığını kazanmalıyız” diyerek 18 Şubat 1921 Cuma günü Sivas’ta toplanan Büyük İslam Konferansı’na başkanlık etti. Ahmed Şerîf es-Senûsî, Mustafa Kemal’in görevlendirmesiyle Irak’taki Arap aşiretlerini İngiltere’ye karşı birleştirmek amacıyla faaliyetlerde bulundu.
On yedinci yüzyıla girilirken, İstanbul’dan gönderilerek Trablusgarb beylerbeyi tayin edilen kişiler, dünyadaki ve Akdeniz’deki değişen dengelere karşı kendi pozisyonlarını korumakta güçlük çektiler. Dünya ticaretinin kapasite ve değer bakımından artması ve mevcut dengelerin sarsılmasıyla, Akdeniz ticaretinin güvenliğini sağlama mecburiyeti, beraberinde yeni riskler de getirdi. Ocaklılar ve arkalarında yeni toplumsal, ekonomik ve askeri bir güç olarak ortaya çıkan Kuloğulları, beylerbeyilik makamında oturanlara karşı öne geçtiler. Zira beylerbeyi üç yıl, yani geçici bir süre görev yaptıktan sonra başka bir göreve gideceğini bildiğinden, uzun vadeli icraat yapmak yerine, asıl sorumluluğu “Ocaklı dayıya” bırakıp temsilî bir pozisyonda kalmayı tercih ediyordu.
1711 yılında dayı olan Karamanlı Ahmed Bey, padişahın bu temsilî pozisyondaki beylerbeyilik uygulamasına son veren bir kararı almasını sağladı. Ahmed Bey’e “sultan naibi” benzeri bir imtiyaz verilerek Trablusgarb’da bir Karamanlı hanedanı kurmasına imkân verildi. On sekizinci yüzyılın sonuna kadar kısmen de olsa Osmanlı devletinin Garp Ocaklarına katkı sağlayan deniz akıncılığı, silahlı modern ticaret gemileri karşısında önemini kaybetti. Hatta Vali Yusuf Paşa Trablusgarb beylerbeyi tarafından güvenliği belli bir bedel karşılığında garanti edilen gemilerin korsan baskınları sebebiyle uğradığı zararları tazmin etme konusunda zor durumda kalıyordu. Yusuf Paşa’nın Mısır’a saldıran Napolyon’a karşı pozisyon almaması da İstanbul’da tenkit edildi.
1827 yılına gelindiğinde, Libya’da yaşanan yönetim krizinin üstüne Osmanlı donanması Navarin’de Avrupalı devletlerin ortak donanması tarafından yakıldı. Bunlara Doğu Akdeniz’deki Yunan isyanı, Cezayir’in 1830’da Fransa tarafından işgali ve Mehmet Ali Paşa’nın isyanı gibi gelişmeler de eklenince, Trablus’a yapılması gereken müdahale gecikmiş oldu. Nitekim 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı ile eyalet merkeze bağlandı. Fransa’nın Cezayir’in yanında Tunus ve Libya’ya yönelik emperyalist emelleri biliniyordu. Bu yüzden Fizan ve Orta Afrika’ya uzanan güzergahta yer alan Gat, Tuareg (Tevârık), Ezgar ve Hoggar aşiretleriyle sıcak ilişkiler kuruldu. Sudan-Senegal, Sudan-Fas kervan ticaret yollarının güvenliğini sağlayacak adımlar atıldı. Ancak 1882 yılında Mısır, ardından da Sudan İngiliz işgaline uğrayınca, Osmanlılar’ın kurduğu istikrar ve güvenlik ortamı ağır bir darbe aldı. Böylece eyalet mühim bir gelir kaybına uğradı ve merkezden gelecek yardımları bekler oldu.
1877 yılında kurulan Osmanlı Meclisi’ne Trablus üç vekil gönderdi. 1908’de II. Meşrutiyet ilan edildiğinde Hums’tan bir, Bingazi’den iki, Trablusgarb’tan üç, Fizan’dan bir ve Cebeligarb’tan bir vekil olmak üzere toplam sekiz milletvekili Meclis’te Libya’yı temsil etti.

II. Abdülhamid’in Libya politikası

Libya’daki aşiret ileri gelenlerinin çocukları ve Kuloğullarından oluşan Hamidiye alayları kurularak halkın herhangi bir işgale karşı hazırlıklı olması yönünde çaba harcandı. Sahilden yapılacak saldırıları püskürtmek amacıyla, Tunus’tan Mısır sınırına kadar olan uzun sahil şeridinde, stratejik savunma noktalarına silah depoları kuruldu. Öte yandan Trablus, Fizan ve Bingazi’de birer kanaat önderi olan tarikat şeyhleri ve kabile liderlerine madalyalar ve nişanlar verilmekle birlikte, Osmanlı devletine bağlılığı öne çıkaran unvanlar ihdas edildi. Bu bağlamda, bölgedeki kabileler üzerinde etkisi bulunan, Şâzeliyye tarikatının bir kolu olan Medeniyye tarikatı lideri Şeyh Zafir Efendi, II. Abdülhamid’in davetiyle İstanbul’a gelerek hususi danışmanı unvanını aldı. Sultan Abdülaziz devrinde Senûsî zaviyelerine verilen destek artırılarak sürdürüldü. Zira Senûsiyye tarikatı Bingazi ve Çad yolu ile Akdeniz’den Sahra altına ve oradan bir ucu Sudan’a, diğer ucu Senegal ve Fas’a uzanan ve “Bilâdü’s-Sudan ticareti” adıyla bilinen ticaret yolu üzerindeki zaviyeleriyle bölgenin ekonomik, siyasi ve sosyal hayatında etkiliydi. Nitekim Fransız ve İtalyan emperyalist yayılmasına karşı Senûsiyye mensupları çok istikrarlı ve güçlü bir direniş gösterdiler.

Atatürk ve Libya

Fizan sancağı Osmanlı devletinin Jön Türkler’i sürgün ettiği bir yerdi. Fakat İtalyanların sömürgeci saldırıları karşısında, Fizan’da o sırada sürgün bulunan tıbbiyeli ve harbiyeli Jön Türklerin vilayetin çeşitli alanlarında istihdam edilmeleri sağlandı. Böylelikle vilayetin doktor, öğretmen ve idari memurluk pozisyonlarında Libyalılara hizmete başladılar. Libya’daki halkla kaynaşan bu kişilerin varlığı, yerel toplulukların Osmanlı halifesine bağlılıklarını zayıflatmak yerine kuvvetlendirdi. Öyle ki 1908’de II. Meşrutiyet ilan edildiğinde Libya halkı, Trablus’taki Jön Türklerin büyük sevinç gösterilerine katılmadığı gibi tepki gösterenler dahi oldu. Bunun üzerine İttihat ve Terakki ileri gelenleri, Meşrutiyet idaresi, hukukun üstünlüğü, eşitlik, adalet ve hürriyet gibi kavramların ne anlama geldiğini anlatmak üzere Mustafa Kemal’i Libya’ya gönderdi. Libya’da sömürgeci İtalyanlara karşı düşünsel düzeyde karşı koymak için faaliyette bulunan Mustafa Kemal, burada özgürlük tohumlarını ekti. 1911 yılında yüz bin civarında askeriyle Libya’yı işgale kalkışan İtalyanlara karşı sadece 5 bin 500 askerle karşı koyan Mustafa Kemal, yerel asker sayısını olabildiğince artırmak için halkı direnişe katılmaya davet etti. Trablus kumandanı Kurmay Albay Neş’et Bey, Kurmay Binbaşı Ali Fethi (Okyar) Bey, Yüzbaşı Nuri (Conker) Bey, Bingazi Kumandanı Enver (Paşa) Bey, Kolağası Mustafa Kemal (Atatürk) Bey, Süleyman Askerî Bey ve Kuşçubaşı Eşref Bey gibi önemli isimlerin başarılı çalışmalarıyla, İtalyanlar sahil kısımlarına adeta hapsedildiler ve Libya’nın iç bölgelerine giremediler.
Balkan Savaşlarının başlaması, Libya’daki durum adına, Osmanlı devletini acil bir çözüme icbar etti. 18 Ekim 1912’de Uşi Antlaşması imzalandı. İtalyanların Libya’daki hakimiyeti tanınırken, Müslümanları temsil etmesi için “Nâibü’s-sultan” unvanlı bir yetkili atandı. Birinci Dünya Savaşı başladığında, İtalya’nın İngiliz-Rus-Fransız ittifakına girmesini önleyici politikalar bağlamında Osmanlı devleti, hiçbir zaman tam olarak uygulanmayan Uşi Antlaşması hükümlerini açıktan ihlal etmemeye özen gösterdi. İtalyanlara karşı canla başla savaşan Ahmed Şerîf es-Senûsî (1873-1933), Senûsî ailesinden Seyyid İdris’in İngiliz ve İtalyanlarla antlaşması üzerine, 30 Ağustos 1918’de bir denizaltıyla İstanbul’a intikal etmek durumunda kaldı. VI. Mehmed (Vahdettin) için Eyüp Sultan Camii’nde yapılan tahta geçme töreninde kılıç kuşatma vazifesini yaptı. Bu görev Ahmed Şerîf’e İstanbul’da gösterilen itibarın ne derecede yüksek olduğunun en açık kanıtıdır.
Ahmed Şerîf 15 Kasım 1920’de Ankara’ya geçti ve 25 Kasım’da Mustafa Kemal’le bir yemekte buluştu. TBMM Başkanı ve Başkumandan Mustafa Kemal’e mücevher kakmalı bir kılıç ve üzeri ayet ve hadislerle bezeli bir kemer hediye etti. Kurtuluş Savaşı sırasında Atatürk’ün yanında yer aldı. Milli Mücadeleye destek mahiyetinde, bütün gücünü seferber ederek “Türkiye’nin bağımsızlığı olmadan İslam âlemi sömürgeden kurtulamaz” ve “Libya’nın bağımsızlığı için önce Türkiye’nin bağımsızlığını kazanmalıyız” diyerek 18 Şubat 1921 Cuma günü Sivas’ta toplanan Büyük İslam Konferansı’na başkanlık etti. Ahmed Şerîf es-Senûsî, Mustafa Kemal’in görevlendirmesiyle Irak’taki Arap aşiretlerini İngiltere’ye karşı birleştirmek amacıyla faaliyetlerde bulundu.

İtalyan sömürgeciliğinden bağımsız Libya’ya

Libya’daki İtalyan işgal dönemi 1911’den 1943 yılına kadar sürdü. 1943’te İtalyan-Alman birlikleri yenilip Libya’yı terk ettikleri zaman, Trablus ve Bingazi İngiliz, Fizan ise Fransız askerlerince işgal edildi. BM tarafından Libya’nın geleceğine karar verilmesi aşamasında Libya-Türkiye ilişkileri yeniden başladı. Berka kentinde geçici olarak bir devlet yapılanması gerçekleştirdi. Libya adına Şeyh İdris es-Senûsî Türkiye’ye başvurarak üst düzeyde görevlendireceği uzman kişiler talep etti. Bu bağlamda, Libya hükümetine başkanlık eden Sadullah Koloğlu başta olmak üzere çok sayıda üst düzey görevli Türkiye’den gitti. 24 Aralık 1951’de Libya devletini ilan eden Kral I. İdris es-Senûsî o sırada dünyanın en fakir ülkesinin kralıydı. Libya 1953’te İngiltere ve 1954’te ABD ile yaptığı anlaşmalarla bu ülkelere askeri üsler verdi. Karşılık olarak bu ülkelerden aldığı kira ve tazminatlarla ülke bütçesine mali katkı sağladı. 1960’ların başında Libya’da zengin petrol yatakları keşfedilince ülkenin kaderi değişti. Dünyanın en fakir ülkesi durumundan zengin ülkeler arasına girmeye aday oldu. Bunun ardından Libya’da 1969’da devrim yapıldı. Türkiye ile ilişkiler bir süreliğine dondurulsa da, devrim lideri Kaddafi Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekatı’na destek vererek ikili dostluk ilişkilerini tazeledi.

Libya Türkiye için neden önemlidir?

Sonuç olarak, Türkiye’nin Libya ile var olan tarihi ve kültürel bağları yanında, coğrafi açıdan komşuluk ilişkileri de kayda değer önemdedir. Bir ülkenin tarihten gelen sorumluluklarını bilmesi, deniz sularındaki haklarını korumak için ikili anlaşmalar yapması, savaşmak için diğer güçlere meydan okuması anlamına gelmez. Ne pahasına olursa olsun haklarını ve çıkarlarını korumak için iradesini beyan etmesi ve ikili ilişkilerinde ahde vefa göstermesi, o devletin gücünü ve caydırıcılığını ifade eder. Türkiye’nin Libya ile gündemde olan ilişkilerinin temelinde 500 yıl öncesine dayanan bir arkaplan vardır. Bu koskoca tarihi geçmişte Kanuni’den II. Abdülhamid’e, Mustafa Kemal’den Bülent Ecevit-Necmettin Erbakan hükümetine uzanan hatıralar vardır. Bunun yanında Libya’nın bugünkü dinî, siyasi ve kültürel kimliğini müstahkem kılan Murad Ağa, Turgut Reis gibi büyük komutan ve amirallerin türbesi ve kurdukları mimari eserler orada varlıklarını bütün ihtişamlarıyla sürdürmektedir. İspanyol ve Maltalı şövalyelerin yıkamadığı bu eserler, İkinci Dünya Savaşı’ndaki bombalara karşı bile direnmiştir. Bugün ise türbeleri birer tarihi miras olarak görmek yerine “şirk merkezi” olarak tanımlayan fanatiklerin saldırılarına rağmen, Turgut Reis’in türbesi Türk-Libya dostluk tarihinin ortak anıtı olarak ayaktadır.
Öte yandan, Libya yönetimi 1974 yılında Kıbrıs Türklerinin imdadına koşan Türk askerine, Batılı güçlerin tepkisine rağmen askeri destek vermiştir. Türk askerinin 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması ile sonuçlanan ve ilk defa Müslüman Türklerin yaşadığı bir toprak parçasını kaybetmesinden sonra hukuken sınırları dışında bulunan ve Müslüman Türklerin yaşadığı bir alana yaptığı askeri seferle kazandığı ilk zaferde Libya’nın dolaylı da olsa payı olmuştur. Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’na başlayıp milleti emperyalist işgalcilere karşı örgütlemeden önce Libya’daki halkı 1911 yılında direnişe hazırlaması, üstünde ayrıca önemle durulması gereken bir durumdur. Mustafa Kemal 30 yaşında edindiği bu tecrübenin ardından, 34 yaşında Anafartalar Kahramanı oldu ve 38 yaşında Samsun’dan Kurtuluş Savaşı’nı başlattı. Canı pahasına imdadına koştuğu Libya’da gözünden yaralanmasına rağmen yılmadı. Bütün varlığını ortaya koyarak vatan coğrafyasının merkezini işgale yeltenenlere karşı Mustafa Kemal Anadolu halkıyla karşı mücadele başlattığında, Libya’dan gelen dostu Ahmet Şerîf es-Senûsî de yanındaydı. Türkiye-Libya dostluğu, bu tecrübelerden hareketle, bölgede barışın tesis edilmesinde yine belirleyici olacaktır.
Bütün bu bilgiler ışığında diyebiliriz ki Türkiye’nin Libya ve Doğu Akdeniz’de olup bitene kayıtsız kalması, iktidarda hangi hükümet olursa olsun, Ankara’nın jeopolitik ve jeostratejik konumunu doğrudan olumsuz etkileyecektir. Osmanlı devletinin çöküşünü etkileyen faktörlerden biri de Akdeniz’deki deniz egemenliğini yavaş yavaş kaybetmesine rağmen buna karşı bir çözüm geliştirememesiydi. Bugün Türkiye’nin Libya’da bulunması, “İskenderun Körfezi’ne sıkıştırılma projesinin” akamete uğratılması anlamını taşıyor. Öyle ki Türkiye Akdeniz’de varlığını sürdüremezse, Doğu Akdeniz’de Türk gemi ve uçaklarının izinsiz seyirleri bile tehlikeye girecektir. Bu bağlamda sorulması gereken en temel soru, Libya’yla beş, hatta on iki asır öncesine giden tarihsel ve kültürel bağları bulunan Türkiye’nin “Libya’da ne işi var?” sorusu değildir. Bunun yerine “ABD, Rusya, Fransa, İtalya gibi emperyalist ülkelerin Libya’da ne işi var?” sorusu sorulmalıdır. Ayrıca emperyalist ülkelerle birlikte hareket eden, fakat Arap ve İslam dünyasının derdine deva olacak en ufak bir adım bile atmayan BAE ve Suudi Arabistan’ın Libya’daki varlıkları da sorgulanmalıdır.
Libya yönetimi 1974 yılında Kıbrıs Türklerinin imdadına koşan Türk askerine, Batılı güçlerin tepkisine rağmen askeri destek vermiştir. Türk askerinin 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması ile sonuçlanan ve ilk defa Müslüman Türklerin yaşadığı bir toprak parçasını kaybetmesinden sonra hukuken sınırları dışında bulunan ve Müslüman Türklerin yaşadığı bir alana yaptığı askeri seferle kazandığı ilk zaferde Libya’nın dolaylı da olsa payı olmuştur.
Şüphesiz Türkiye’nin Libya’daki varlığı, BM nezdinde meşruiyeti tanınan Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) ayakta kalmasını sağlamak ve aynı zamanda Libya halkının emperyal güçlere karşı birlik ve bütünlüğünü korumak, bağımsızlığını ve iç barışını garanti altına almak anlamına gelmektedir. Bilindiği gibi, bir devletin siyasal sınırları yanında jeopolitik ve jeokültürel sınırları da vardır. Bu bağlamda, Akdeniz’deki varlığını ve çıkarlarını koruyabilmesi açısından, Türkiye’nin jeopolitik ve jeostratejik sınırlarının Libya’dan başladığını ifade etmek abartı değildir. Türkiye’nin bölgesel ve küresel güç olma yolundaki en önemli adımlarından birinin, Kanuni Sultan Süleyman devrinde olduğu gibi güçlü bir deniz gücü kapasitesine sahip olmaya bağlı olduğu apaçık bir gerçekliktir. ABD’nin en büyük filolarından 6. Filo’nun Akdeniz’i kontrol için Sicilya’da konuşlanması, Rusya’nın Lazkiye’deki Tartus üslerini tahkim etmesi göz önüne alınırsa, Doğu Akdeniz’de en büyük kıyıya sahip bir ülke olarak Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Libya’da olan biteni kollarını kavuşturarak izlemesi beklenemez. Türkiye’nin teşebbüsleri, ülke çıkarlarını ve bölge barışını korumak adına çok mühimdir ve tarihi öneme sahiptir.


Suudi Arabistan’ın Libya politikası ve Türkiye karşıtlığının arka planı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Suudi Arabistan, bu yılın başından itibaren Libya iç savaşına yönelik pozisyonunu açık bir şekilde Trablus ve Ankara karşıtlığı üzerine belirleyip aktif faaliyet yürütmeye başladı.






Son on yılda Orta Doğu, bölgesel güç ilişkilerinde köklü bir değişimi beraberinde getiren istikrarsız bir sürece tanıklık etti. Bu sürecin bölgesel ölçekte yaşanmasında iki temel değişim dinamiği etkili oldu. İlki, ABD’nin bölgeye yönelik askeri angajmanını yeniden yapılandırarak bölgesel güvenlik ve istikrarın teminine dair sorumluluk almaktan mümkün mertebe kaçınması; ikincisi ise bölgesel değişim ve dönüşüme yol açan rejim karşıtı ayaklanmalar.
Bu iki değişim dinamiğinin eş zamanlı olarak etkisini göstermesi, Orta Doğu’da bölgesel aktörlerin güvenlik tehdidi algıları ile dış politika hedef ve önceliklerini yeniden biçimlendirdi. Bölgenin temel aktörleri arasında rekabet, çatışma ve geçişken/değişken ittifaklar “normal” bir ilişki biçimine dönüşürken, bölgenin zayıf devletleri ise bu temel aktörler arasındaki güç mücadelesinin şiddetli bir şekilde yaşandığı sahalara dönüştüler. Beliren yeni koşullar altında tıpkı Suriye, Yemen, Irak’ta gözlendiği üzere, Libya da bölgesel aktörlerin müdahil olduğu bir iç savaşa sürüklendi. Böylece Libya, 2011-2014 döneminde rejim yanlıları ile rejim karşıtları arasında yaşanan çatışmalara sahne olurken, 2014-2019 döneminde ise Trablus (Ulusal Mutabakat Hükümeti) ve Tobruk (Temsilciler Meclisi) olmak üzere başlıca iki rakip muhalif grup arasında devam eden bir iç savaşa dönüştü. İç savaşın ikinci aşamasında, bölgeden Suudi Arabistan, BAE ve Mısır’ın siyasi, askeri ve ekonomik desteğini arkasına alan General Hafter öncülüğündeki blok, uluslararası toplum tarafından tanınan Trablus merkezli meşru hükümeti, önce darbe girişimi ve ardından silahlı saldırılarla alaşağı ederek ülkede yeniden otoriter askeri yönetimi tesis etmeye çalışmakta.
S. Arabistan, Mısır, BAE ve Bahreyn’den müteşekkil ve “Arap Dörtlüsü” olarak tanımlanan bölgesel bloğun temel amacı; içeride kendi otoriter rejimlerinin gücünü tahkim etmek, dışarıda ise Arap ülkelerinde yaşanan devrimleri "günün şartlarına uygun otoriter yönetimler" tesis ederek kontrol altına almak.

Suudi Arabistan’ın Libya politikasının siyasi zemini

2019 yılına kadar meşru hükümet karşıtı gruplara verilen destek hususunda Mısır ve BAE’ye kıyasla geri planda kalan Suudi Arabistan, bu yılın başından itibaren Libya iç savaşına yönelik pozisyonunu açık bir şekilde Trablus ve Ankara karşıtlığı üzerine belirleyip aktif faaliyet yürütmeye başladı. Suudi yönetiminin Libya politikası, rejim güvenliği ve bölgesel güç rekabeti olmak üzere iki sütun üzerine inşa edildi. 2009-2019 döneminde Riyad yönetimi, Arap ayaklanmaları nedeniyle siyasi dönüşüm dalgasına maruz kalmasının yanı sıra müttefiki ABD’nin kendisine sağladığı güvenlik taahhütlerinden de mahrum kaldı. Bu iki değişim dinamiği ulusal ölçekte Suudi hanedanının doğrudan kontrol ettiği rejimin güvenliğini tehlikeye atarken, bölgesel ölçekte rakipleri İran ve Türkiye karşısında bölgesel nüfuzunu zayıflatmaktaydı. Dolayısıyla Suudi Arabistan’ın Libya’da yaşanan gelişmelere yönelik temel yaklaşımını, son on yılda yoğunluk kazanan ulusal ve bölgesel güç mücadelesinin bir yansıması şeklinde değerlendirmek mümkün.
Suudi Arabistan’ın Libya’da sergilediği tutum, onun aynı dönemde bölgesel gelişmelere ilişkin benimsediği tavırla bir bütünlük ve süreklilik içermekte. Her şeyden önce, Arap ayaklanmaları nedeniyle bölgede otoriter rejimlerde meydana gelen siyasi dönüşüm, ülke yönetimini elinde tutan Suudi hanedanı tarafından yakın bir güvenlik tehdidi şeklinde görülmekteydi. Ayaklanmaların başarıya ulaşması neticesinde Suudi Arabistan’da da benzer bir sürecin yaşanma ihtimali Riyad yönetimini ciddi şekilde kaygılandırıyordu. Öte yandan, halk hareketlerinin ardından yaşanan siyasi değişim ve dönüşümler neticesinde iktidara gelen yeni hükümetlerin Suudi Arabistan’ın bölgesel rakipleriyle yakın iş birliği içerisine girme eğilimi, Riyad yönetiminin bölgesel etkinliğini kısıtlamakta ve onu bölgesel yalnızlığa itmekteydi. Bu yeni bölgesel denklemi daha çetrefilli hale sokan ise Suudi Arabistan’ın, geleneksel müttefiki ABD tarafından yalnız bırakılmasıydı. Bu iki tehdidin üstesinden gelmek amacıyla Riyad yönetimi, Arap ülkelerindeki ayaklanmaların başarıya ulaşmasını engelleme, bu yapılamadığı takdirde siyasi dönüşümü kendine yakın gruplar aracılığıyla kontrol altına alma yönünde bir stratejiyi benimsedi. Fakat Riyad, belirlenen bu stratejisinin hayata geçirilebilmesi ve başarılı olabilmesi için kendisiyle birlikte hareket edecek bölgesel müttefiklere ihtiyaç duyuyordu. 2011-2014 döneminde bu stratejiyi uygulama aşamasında nispeten yalnız kalan Suudi Arabistan, Temmuz 2013’te Mısır’da gerçekleştirilen askeri darbe ve ardından 2014’te Abdülfettah es-Sisi’nin cumhurbaşkanı olmasıyla bu yalnızlığından kurtuldu.

Türkiye karşıtlığının arka planı

Mısır’daki askeri yönetimin gücünü içeride konsolide etmesiyle Suudi Arabistan, Mısır, BAE ve Bahreyn’den müteşekkil bölgesel bir blok kuruldu. “Arap Dörtlüsü” şeklinde tanımlanan bu gruplaşmanın en temel amacı; içeride iç ve dış tehlikeler karşısında kendi otoriter rejimlerinin gücünü tahkim etmek, dışarıda ise Arap ülkelerinde yaşanan devrimleri "günün şartlarına uygun otoriter yönetimler" tesis ederek kontrol altına almaktı. Suudi Arabistan’ın bölgede Türkiye karşıtı bloka kayması, bu stratejik hedeften kaynaklanıyor. Arap ayaklanmaları sürecinde halkın yanında yer alan Türkiye; Mısır, Tunus ve Libya’da siyasi değişim sonucu iktidara gelen yeni yönetimlerle güçlü siyasi, ekonomik ve askeri işbirliği bağları kurmuş bulunmaktaydı. 2014-2019 döneminde “Arap Dörtlüsünün” yukarıda bahsedilen stratejik hedefe ulaşmaya yönelik bölgesel faaliyetleri, Türkiye’nin stratejik kazanımlarını tersine çevirmeye dönük bir politikaya dönüştü. Ancak, Maşrık bölgesinde Irak ve Suriye’de gerçekleşen güç mücadelesinde İran karşıtlığı üzerinden Türkiye’ye ihtiyaç duyan Suudi Arabistan, 2017 yılına kadar Türkiye’yi doğrudan karşısına almayıp, Mağrip bölgesinde Tunus ve Libya’daki faaliyetlerini örtülü bir şekilde hayata geçirmekteydi.
“Arap Dörtlüsünün” ilk icraatı özellikle Mısır, Libya ve Tunus’ta Türkiye ile ortak hareket eden Katar’ı yalnızlığa iterek cezalandırmak oldu. Bu amaçla Suudi Arabistan, Mısır, BAE ve Bahreyn, Mart 2014’te büyükelçilerini Doha’dan geri çekme kararı aldılar. “Arap Dörtlüsünün”, Katar’ı Arap dünyasında yalnızlığa iterek dış politikasına yön tayin etme hamlesi, Mağrip’te Türkiye’nin elini zayıflatma girişiminden ibaretti. Bunun ardından “Arap Dörtlüsü”, Haziran 2017’de aldığı ani bir kararla Katar’la tüm diplomatik ilişkilerini sonlandırdı ve Katar’a abluka uygulamaya başladı. Ablukanın sonlandırılması karşılığında Katar’a dayatılan 13 maddelik “talep listesi” içerisinde Türkiye’nin Katar’daki askeri varlığının sonlandırılması şartının da yer alması, bu ülkelerin Türkiye karşıtlığında birleştiklerinin en somut göstergesi oldu. Daha sonra, Ekim 2018’de Türkiye’nin egemenlik hakları hiçe sayılarak Suudi Arabistan’ın İstanbul’daki başkonsolosluğunda Suudi vatandaşı Cemal Kaşıkçı vahşice katledildi. Her ne kadar Suudi konsolosluğunda işlenmiş olsa da Kaşıkçı cinayeti de “Arap Dörtlüsünün” Türkiye’yi bölgede sınırlandırma ve ona gözdağı verme çabasının bir parçasıydı. Aynı şekilde dörtlü blok, Suriye’nin kuzeyinde terör örgütü PKK/YPG’nin varlığını sonlandırmak ve Suriyeli mültecilere güvenli bölge inşa etmek amacıyla Ekim 2019’da Türkiye’nin yürüttüğü Barış Pınarı Harekâtına karşı da açık tavır sergiledi. Suudi Arabistan, Mısır, BAE ve Bahreyn, bireysel olarak Türkiye’nin başlattığı harekâtı kınamakla kalmadılar, Arap Birliği’ni acil toplantıya çağırarak örgüt bünyesinden kınama çıkardılar.
“Arap Dörtlüsünün” Libya ve diğer bölgesel krizlerde açık bir şekilde Türkiye karşıtı faaliyetler yürütmesinde BAE özgül bir ağırlığa sahip. İleri düzeydeki finansal harcamaları sayesinde BAE, ulusal güç kapasitesinin ötesinde bir nüfuz oluşturup, bu blok içinde saf tutan diğer ülkeleri de yönlendiriyor.

Türkiye karşıtı politikalarda BAE'nin ağırlığı

Ancak bu süreçte, “Arap Dörtlüsünün” Libya ve diğer bölgesel krizlerde açık bir şekilde Türkiye karşıtı faaliyetler yürütmesinde BAE’nin özgül ağırlığa sahip olduğunu kaydetmek gerekiyor. İleri düzeydeki finansal harcamaları sayesinde BAE’nin kendi ulusal güç kapasitesinin ötesinde bir nüfuz oluşturup, bu blok içinde saf tutan diğer ülkeleri dahi yönlendirdiği bilinen bir gerçek. Libya’da Türkiye karşıtı yerel grupların koordine edilmesi ve sahada ilerleme kaydetmelerinde BAE’nin mali ve askeri desteği kilit rol oynamaktadır. BAE, Libya’da kendine yakın gruplara askeri destek hususunda yalnızca silah, mühimmat ve teçhizat temin etmemekte, aynı zamanda Mısır ve Libya’daki askeri üsleri kullanarak kritik dönemlerde doğrudan hava harekatları düzenleyerek, sahadaki güç dengesini Türkiye’nin arkasında bulunduğu Trablus hükümeti aleyhine çevirebilmektedir.
Öte yandan Suudi Arabistan, “Arap Dörtlüsüyle” ortak hareket etmek suretiyle 2019 yılı başından itibaren uluslararası tanınırlığı bulunmayan Libya Ulusal Ordusu’nun meşru hükümetin bulunduğu başkent Trablus’u ele geçirme girişimine açık destek vermeye başladı. Mart 2019’da Riyad’ı ziyaret edip Kral Selman’la görüşme gerçekleştiren General Hafter, Suudi yönetiminin kendisine yönelik mali, askeri ve diplomatik desteğini artırması için talepte bulundu. General Hafter’in Riyad’ı ilk defa ziyaret ediyor olması ve bu ziyarette Kral Selman’dan mali yardım sözü alması, Riyad yönetiminin Libya politikasının yeni bir boyut kazındığına işaret ediyordu. Nisan 2019’da General Hafter’in Trablus’u ele geçirmek amacıyla yoğun askeri saldırı başlatması, ziyaretin önemini ortaya koymaktaydı. “Arap Dörtlüsünden” aldığı mali ve askeri destek sayesinde hakimiyet alanını giderek genişleten General Hafter karşısında Trablus’taki meşru hükümetin ayakta kalabilmesi için Türkiye askeri angajmanını artırmak zorunda kaldı.
Kasım ayında Başbakan Serrac’ın Türkiye’yi ziyaretinde Ankara ile Trablus arasında Güvenlik ve Askeri İşbirliği ile Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması alanında olmak üzere son derece önemli iki anlaşma imzalandı. Güvenlik ve Askeri İşbirliği anlaşması uyarınca Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) askeri destek talebine yanıt olarak 2 Ocak 2020’de bir yıl süreyle Türk askerinin Libya’ya gönderilmesini öngören tezkere mecliste kabul edildi. Türkiye’nin Libya’ya asker göndermesi gündeme gelir gelmez “Arap Dörtlüsü” bir kez daha Türkiye karşıtı tavır takınmaya başladı. Libya gündemiyle olağanüstü toplantı gerçekleştiren Arap Birliği, “Arap Dörtlüsünün” çabaları neticesinde Libya’ya dışarıdan müdahalenin reddedildiğini vurgulayan bir karar aldı. Aynı toplantıda, bu dört ülke tarafından Libya’nın meşru temsilcisi olarak Trablus hükümetinin Arap Birliği’ndeki siyasi temsilinin sonlandırılmasına ilişkin faaliyetler dahi yürütüldü. Türkiye’nin Libya’ya asker konuşlandırması konusunda Suudi yönetimi tarafından yayımlanan kınama açıklamasında, Türkiye’nin “Arap ülkelerinin içişlerine karıştığı ve bölgesel güvenliği tehdit ettiği” ileri sürülmektedir. Riyad bu şekilde davranarak, “Arap Dörtlüsünün” Libya’nın içişlerine müdahil olmak suretiyle sebep olduğu çatışma ve istikrarsızlığın kaynağı olarak Türkiye’yi göstermeye çalışmaktadır.
Sonuç olarak, son birkaç ay içerisinde Türkiye’nin Libya’da askeri angajmanını artırması ve sahada meşru hükümet aleyhine dönmüş olan güç dengesini restore etmeye dönük girişimi, Suudi Arabistan’ın da aralarında bulunduğu dörtlü Arap blokunun bu ülkede belirlediği temel stratejik hedefin elde edilmesi sürecinde karşıt bir ağırlık oluşturdu. Bu nedenle, söz konusu devletler grubunun Libya ve diğer bölgesel meselelerde Türkiye karşıtlığını daha da ileri bir düzeye taşıyıp, Ankara’nın “Arap ülkelerinin içişlerine karıştığı ve bölgesel güvenliği tehdit ettiği” düzlemine oturtulan kara propagandaya ağırlık vereceği öngörülüyor. Türkiye buna hazırlıklı olmalı. Bu kara propagandanın başarıya ulaşmasını engellemenin yolu, bölgesel ve küresel ölçekte diplomasiyi etkin bir şekilde işletmekten geçmektedir.



31 Temmuz 2017 Pazartesi

ARAPLAR BİZİ ARKADAN VURDU YALANI

Araplar bizi arkadan vurdu yalanını bir kenara bırakmanın zamanı gelmiştir
Geçmişte ders kitaplarımızda kasıtlı ve yanlış bir şekilde yer aldığı için nesiller boyunca zihinlere kazınmış olan 'Araplar bizi arkadan vurdu' yalanını artık bir kenara bırakmanın zamanı da gelmiştir.
İşte size Belgeler İle I.Dünya Savaşı Osmanlı (Türkler) ve Arap dünyası....
Osmanlı Ordusuna tıbbi yardım malzemeleri yetiştiren Mısır gemileri
Her Türk genci “Araplar’ın I. Dünya Savaşı’nda bize ihanet ettiğini” öğrenerek büyür. Oysa bu, ancak kısmen doğrudur. I. Dünya Savaşı’nda Mekke Şerifi Hüseyin’in Ingilizler ile anlaşarak Osmanlı’ya isyan ettiği ve ordumuzu arkadan vurduğu doğrudur. Ama hep atlanan nokta Şerif Hüseyin’in “Araplar”ın tümünü temsil etmediği, aksine bir istisna olduğudur. Ortadoğu uzmanı tecrübeli gazeteci Cengiz Çandar, “Arapların ihaneti” söylemi ile tarihsel gerçek arasındaki önemli farka şöyle işaret ediyor:
“Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in Hicaz’da bazı Arap bedevi kabilelerini ayaklandırarak 1916’da Ingilizlerle işbirliği yaptığı doğrudur. Ancak, Birinci Dünya Savaşı konusunda genel bir bilgisi ve fikri olan herkes, bunun ‘askeri açıdan’ tayin edici bir değer taşımadığını bilir. Ingilizlerin daha sonra yerine getirmediği ‘bağımsızlık vaadi’ ile işbirliğine çektikleri Şerif Hüseyin’in ve oğullarının komuta ettiği bedevi kabileleri, Mekke-Maan hattında, yani ‘asıl cephenin gerisi’nde Ingiliz kuvvetlerine yardımcı olmuştur. ‘Asıl cephe’, önce Şüveyş Kanalı ve Kanal Harbi’nde Türk-Osmanlı kuvvetlerinin geri çekilmesinden sonra Filistin’de kurulmuştur. Filistin’de tek bir Arap ayaklanmamıştır. Suriye’de, Irak’ta, Lübnan’da Türk kuvvetlerini ‘arkadan vuran’ herhangi bir olay olmamıştır. Arapların ‘ezici çoğunluğu’, Istanbul’a yani Türkiye’ye sadık kalmıştır… Arabistan Yarımadası’nın Hicaz bölümünden Akabe’ye kadar olan ‘cephe gerisi’ dışında, Arapların Türkleri arkadan vurduğuna dair tarihte herhangi bir kayıt yoktur.”[1]
Aynı gerçek, American-Israeli Cooperative Enterprise (Amerikan-Israil Işbirliği Girişimi) adlı düşünce kuruluşunun başkanı, Ortadoğu analisti Mitchell G. Bard tarafından da, sözkonusu kuruluşun sitesinde[2] şöyle vurgulanıyor:
“O dönemin romantik kurgusunun aksine, Arapların çoğu I. Dünya Savaşı’nda Türklere karşı müttefiklerin yanında savaşmadılar. Ingiliz Başbakanı David Lloyd George’un belirttiği gibi, Arapların çoğu, Türk yöneticileri için savaştı. Faysal’ın Arabistan’daki taraftarları, bir istisnaydı.” Araplar’ın topluca ihanet etmesi bir yana, bazıları Osmanlı ordularını fiilen desteklemiştir de. Konu hakkındaki uzmanlardan biri olan Prof. Dr. Zekeriya Kurşun’un ifadesiyle, “I. Dünya Savaşı’nda Türk ordusu ile beraber çeşitli cephelerde Türklerle omuz omuza çarpışan Arapların büyük yararlıklar gösterdikleri bir hakikattir.”[3] Arap Milliyetçiliğinin öncüsü Müslüman değil;
“Hıristiyan” Araplardı.
***
Arap Milliyetçiliğinin Öncüsü ‘Hıristiyan’ Araplardı


Araplar Filistin’de Osmanlı Tuğrası ve Ayyıldızlı Sancaklar altında Türklerle omuz omuza
***
Arap milliyetçiliği, 1860’larda, Suriyeli Arap entellektüeller arasında doğmuştu. Osmanlı Imparatorluğu’na ve yönetimindeki “Türklere” karşı ciddi bir antipati besleyen bu entellektüellerin dikkat çekici bir yönü ise, çoğunun “Hıristiyan” oluşuydu. Butros El-Bustani, Faris Şadyak, Nakkaş, Corci Zeydan gibi Hıristiyan Arapların öncülüğünde başlayan bu harekete katılan Müslüman Araplar ise, çoğunlukla Batılı fikirleri benimsemiş seküler aydınlardı. Arap milliyetçiliğini geliştirirken “Arapların Islam öncesi tarihlerine” ilgi duymaları, bundan kaynaklanıyordu. Buna karşılık muhafazakar Müslüman Arapların çoğu, Osmanlı’ya sadakat duyguları içindeydiler. Hatta sadece Sünni Araplar değil, Irak ve Suriye’deki Şii Araplar arasında bile Osmanlı’ya ve Hilafet’e bağlılık duygusu vardı.[4] Bu konuda büyük bir otorite olan Prof. Kemal Karpat, Osmanlı Imparatorluğu’ndaki Arap milliyetçiliğinin, Hıristiyan Araplarınki hariç, aslında en son noktaya kadar “ayrılıkçı olmadığına” dikkat çekerek şöyle diyor:
“Görülüyor ki Arapların milli hareketi esasında ayrılıkçı bir hareket değildi. Arapların birçoğu Osmanlı hükümdarlarını yabancı bir sömürgeci güç olarak değil, sadece Arap kökeninden olmayan, iktidarda bir hanedan olarak görüyorlardı ve Osmanlı Devleti ve hanedanı Müslüman kaldıkça ve Arapların hayat tarzına saygılı oldukça, özlemlerini yerine getirmeye söz verdikçe ve onları Avrupa işgaline karşı korudukça, itaat etmekten geri kalmıyorlardı. Geçmişte şan ve şereflerini ilk hatırlayan veya hayal edenler ve tarihlerinin modern bir versiyonunu yaratmaya çalışanlar Müslüman değil ‘Hıristiyan’ Araplardı.”[5]
Prof. Dr. Erol Güngör’ün “Islam’ın Bugünkü Meseleleri” adlı kitabında aynı konuda başka bazı önemli bilgiler de var. Güngör, Osmanlı Imparatorluğu’nun 1915 yılında Itilaf Devletleri’ne karşı dünya Müslümanlarına hitaben yaptığı “cihad” çağrısının aslında sanılandan – veya gösterilenden – çok daha etkili olduğunu anlatıyor. Çeşitli tarihsel kaynakları dipnot vererek şöyle diyor:
“Cihad Fetvası doğurduğu neticeler itibariyle çok defa yanlış anlaşılmıştır. Islam dünyasının bu çağrıya hiç aldırış etmediği, hatta Müslümanların Osmanlı ordularına karşı Ingilizler safında çarpıştığı veya onlar hesabına Türklere ihanet ettikleri söylenir. Meseleyi biraz derinliğine araştıranlar göreceklerdir ki, bu iddialar bazı gerçeklerin yanlış yorumuna dayanmaktadır. Cihad Fetvası’nın istenen tesiri gösteremeyişinin başlıca sebebi, o çağda Islam dünyasının bir mihrak etrafında savaş için organize olabilmesi şöyle dursun, bizzat savaş davetini gereği gibi duyuracak komünikasyon imkanlarından bile mahrum bulunmasıydı. Ingiliz propagandasının Cihad Fetvası’ndan daha tesirli olduğu ve bu propaganda sayesinde fetvanın tam tersine bir maksat için kullanıldığı anlaşılmaktadır. Nitekim Çanakkale muharebelerinde bize karşı Ingiliz saflarında çarpışan Müslüman sömürge askerleri arasından alınan esirlerin sorgularından çıkan neticeye göre, bu askerler dinsiz Ittihatçılar’ın Halife’yi hapsettikleri ve Ingilizler’in de onu kurtarmak için Ittihatçılar’a savaş açtıkları propagandasına inandırılmışlardı. Imparatorluk dışında en çok Müslüman nüfus barındıran Hindistan’da da bu hususta çok kesif bir propaganda yapıldığı görülmektedir. Ingilizler savaş sırasında Hint Müslümanlarını “harbin bir mahiyet-i diniyyeyi haiz olmadığına, Osmanlı padişahına ve Islam’ın saltanatına hiç bir zararı dokunmayacağına” inandırmışlardı. Ayrıca Lordlar Kamarası’nda “Hilafet’e ait hiç bir şeye müdahale olunmayacağı, muharebenin ancak Ittihat ve Terakki Cemiyeti’yle olduğu” beyan edilmişti. Nitekim Mekke Emiri Şerif Hüseyin de kendi isyan hareketinin ‘Halife’nin değil, ancak bozkurda ibadet edecek derecede Turancılıkla meşbu (dolmuş) olan nazırların (Bakanların) aleyhine’ olduğunu bildirmişti.”[6]
Prof. Güngör, I. Dünya Savaşı sonrasında da dünya Müslümanlarının Osmanlı’ya ve Türkiye’ye yönelik süregiden sadakatlerinden şöyle söz ediyor:
“Harbin sonunda Osmanlı topraklarının parçalanması, Istanbul’un ve Halifeliğin Türkler’den alınması veya Halife’nin devlet reisliği sıfatından sıyrılarak papa gibi sırf ruhani bir lider mertebesine indirilmesi fikirleri ortaya çıkınca, Hindli ve Mısırlı Müslümanlar arasında büyük reaksiyonlar görüldü. Hind Müslümanları Ingiliz hükümetine Hilafet’e dokunulmaması ve Türk devletinin parçalanmaması konusunda çeşitli yerlerde ve birçok defa tehdide kadar varan protestolar yağdırdıktan sonra, Anadolu’daki kurtuluş mücadelesine büyük maddi ve manevi yardımlar yapmışlardır ki, bu yardımların mahiyeti ve akıbeti herkesçe bilinmektedir.[*] Dikkati çekecek bir başka husus da, Hilafet’i korumak üzere harekete geçenler arasında Sünni olmayan Müslümanların da (Ağa Han gibi) bulunmasıdır.[7]
[*] Prof. Güngör’ün Hintli müslümanların yaptıkları yardımlar için “mahiyeti ve akıbeti herkesçe bilinmektedir” diyerek üzerinde durmadığı yardımlar hakkında kısaca malumat verelim.
Hindistan müslümanları, Hilafetin korunması için Kurtuluş Savaşı’nda Türkiye’ye para yollamışlardı. Bu para 500-600 bin liradan (125.000 Ingiliz lirası) oluşuyordu.[8] Hilafet makamı için gönderilen bu meblağ, M. Kemal tarafından tabiri caizse “gasp” edilmiştir. M. Kemal bu paranın 250 bin lirasını temel sermaye olarak kendi şahsi bankası olan Iş Bankası’nın kurulması için tahsis etmiştir.[9]
“Vacip” olan Hilafet için yollanan paralar; Allah-u Teala tarafından “haram” kılınan (faizli) bankaya sermaye yapılmış ve korunması istenen Hilafet ise kaldırılmıştır. Şu ihanete bakın!!
Araplar veya diğer ülkelerdeki müslümanlar değil, bizimkiler ihanet etti… Daha doğrusu bizden “sanılanlar”…
***
Özellikle Hıristıyan Arapların milliyetçilik davası gütmelerinin nedenleri ve gelişimi
Araplar Filistin’de Türklerle omuz omuza
***
Avrupa’nın kültürel etkinliği Suriye’de kendisini başlıca dinî alanda, özellikle Hıristiyan Araplar vasıtasıyla hissettirmiştir. Çünkü 19. yüzyılda büyük güçlerin kendi aralarında kutsal mekânlar ve Hıristiyan azınlıklar üzerindeki etkinliklerini artırmak için giriştikleri dinî rekabet had safhaya çıkmıştır. Bu mücadelede öne çıkan ve en etkili olanlar Fransız Cizvitleri ve Amerikan Protestan misyonerleridir. Bunlar, özellikle Suriye’de kolej ve çeşitli okullar açarak Arap geçmişini ve Arap mirasını bilen, bunun yanında Avrupa kültüründen de haberdar olan ve bu kültürden etkilenmiş bir Arap nesli yetiştirmeyi hedeflemişlerdir.[10]
Bu okullarda misyonerlerin gözetiminde eğitimini tamamlayan Suriyeli Hıristiyan entelektüeller Mısır ve Suriye’de gazete ve dergi çıkarmak suretiyle bölge halkını etkilemeye başlamışlardır. Daha önce yayımlanan gazeteler Istanbul ve Kahire’de devlet tarafından yayımlanıyor ve genelde resmî haberlere yer veriliyordu. Ayrıca Fransızca, Rumca ve Ermenice gazeteler yayımlanmasına rağmen, hemen hemen hiç Arapça gazete yoktu. 1860’lardan itibaren bölgede matbaanın yaygınlaşması, Arap yazar ve okuyucuların artması ve nispî özgürlükler sayesinde gazete ve dergiler çıkmaya başlamıştır. Bu dönemi takip eden otuz yıl içinde de matbuat Lübnanlı Hıristiyanların eline geçmiştir.[11]
Tabiatıyla, bu şartlar altında gelişen Arap milliyetçiliği, özellikle Hıristiyan Araplar arasında daha da yaygınlaşmıştır. Milliyetçilik hareketlerinin gelişimi, 1882’de Ingiltere’nin Arap dünyasının merkezi olan Mısır’ı işgal etmesiyle, yani Mısır’ın doğrudan Avrupa’nın etkisi altına girmesiyle daha da hızlanmıştır.[12]
Arap milliyetçiliğinin gelişimi bölgeler arasında değişkenlik gösterdiği gibi, Hıristiyan ve Müslüman Araplar arasında da farklı bir seyir göstermiştir. Müslüman Araplar, Osmanlı Devleti’nin Avrupa karşısında askerî anlamda tutunamaması neticesinde devleti toparlayabilmek amacıyla yapılan ve hayatın her alanını kapsayan, Batılı tarzdaki reformlara karşı tepki göstermişlerdir.[13] Ki zaten buna müslüman Türkler de tepki göstermişlerdi. Hıristiyan Araplar ise, Avrupalı hamîlerinin de desteğiyle, Osmanlı Devleti’nin zayıflamasını da fırsat bilerek, bağımsız ve müstakil devlet olma gayesini gütmüşlerdir.[14]
Arap milliyetçilik hareketlerinin, özellikle Suriye eyaletinin bugün Lübnan diye bildiğimiz bölgesinde yoğunlaşmasının bazı sebepleri vardı. Bunlar, bölgedeki misyoner okullarının Batılı tarzda verdiği eğitim, Fransız Ihtilâli’nin siyasî fikirleri, Arap dili ve edebiyatını canlandırma teşebbüsleri, burada matbaaların kurulmasıyla Arap gazetelerinin yayınlanması ve Lübnanlı göçmenlerin Amerika’da bir müddet yaşadıktan sonra geri dönerek orada edindiği tecrübeleri bölgeye taşımak istemeleriydi.
Bu bölgenin diğer Arap bölgelerinden farkı Batı ile daha çok ve sık irtibat halinde olmasının yanında, coğrafî yapısı dolayısıyla Avrupa ile olan ticarî faaliyetlerin de büyük ölçüde buradan yürütülmesiydi. Lübnan’da, Hıristiyan Araplar arasında Türk aleyhtarı fikirlerin gelişmesinde bunların kendilerini Müslüman Türk idaresinde okyanusta bir ada gibi hissetmelerinin de etkisi büyüktür.
Hıristiyan Arapların bu düşüncelerine karşılık Müslüman Arapların büyük çoğunluğu Osmanlı idaresinden ayrılmak niyetinde değillerdi.[15]
***
Müslüman Arapların büyük çoğunluğu Osmanlı idaresinden ayrılmak niyetinde değillerdi

Ayyıldızlı Osmanlı sancakları altında Italyanlar’a karşı şavaşan Libyalı Araplar
***
Sultan II. Abdülhamid’in (rahmetullahi aleyh) en büyük endişelerinden biri alternatif bir Arap hilafetinin oluşturulması idi. Dolayısıyla, kendisi Arapları yüksek askerî ve idarî mevkilere getirerek ve nihayet Pan-Islamist politikasıyla Arapları kazanmaya çalışmıştır. II. Abdülhamid idaresinde, padişahın kontrolü sayesinde Araplar arasında milliyetçilik şuuru çok yavaş bir gelişme göstermiştir. Nitekim 1877-78 meclisinde Arap mebusları (milletvekilleri) birleştiren ve onları diğerlerinden ayıran açık seçik bir ortak çıkar ya da belli bir “Arap görüşü” olmamıştır. Arap mebuslar kendilerini imparatorluğun temsilcileri olarak algılamış ve doğrudan doğruya seçildikleri bölgeyle ilgilenmişlerdir.[16]
Daha önce de belirtildiği gibi Müslüman Arap entelektüeller, ayrılıp bağımsız bir devlet kurmanın peşinde koşmaktan ziyade, Osmanlı Devletini hem dinî hem de siyasî yönden güçlendirecek reformların yapılmasını hedeflemişlerdir.
Dönemin Müslüman liderleri Arapları Türk idaresinden kurtulma yönünde değil de Batı’nın tecavüzlerinden korunmaları yönünde uyarıyorlardı. Önde gelen Müslümanlar ve Arap nüfusunun büyük çoğunluğu (Arap yakındoğusunun) Osmanlı idaresine sadıktılar. Onların ‘kalan son güçlü Islam imparatorluğunu’ zayıflatmak gibi bir niyetleri yoktu.[17]
Bunu doğrulayan bir bilgiye ise 1890’da Paris’te Jön Türklerin yaptığı bir toplantıda rastlamaktayız.
Bu toplantıda Mizancı Murad’ın Arap katılımcılara bir Arap devleti kurma niyetlerinin olup olmadığını sorması üzerine Madra Mutran ve Halil Ganem bu iddiaları reddetmişler ve Halil Ganem şunları söylemiştir:
“Biz Araplar biliyoruz ki, eğer Frenkler ülkemize girerlerse, birkaç yıl içinde topraklarımız onların eline geçecektir ve ülkeyi diledikleri gibi yöneteceklerdir. Türklere gelince, onlar bizim dinimize inanırlar ve âdetlerimizi bilirler. Dört yüz yıllık yönetimleri boyunca bir santimetre mülkümüzü dahi almamışlardır. Toprakları, mülkleri, sanayiyi ve ticareti yerli halka bırakmışlardır. Araplar, Türklerle ticaretten ve kesintisiz bağımızdan yararlanmışlardır. Şimdi bunu değiştirmek ve Türklerin yerine başkasını getirmek doğru olur mu?… Arap aydınlarının ve ileri gelenlerinin ümmetlerinin Osmanlı çıkarları çerçevesinde yaşamasından başka bir isteği yoktur.”[18]
Arap entelektüelleri arasında bir yandan bu tür gelişmeler yaşanırken, diğer taraftan okuma yazma bilmeyenler, köylüler ve fakirlerin bir çoğu bu gelişmelerden habersiz veya etkilenmeden hayatlarını sürdürmüşlerdir.[19] Yani bu tür akımlar ve gelişmeler ancak belirli çevrelerde etkili olmuş ve tartışılmıştır.
***
Müslüman Arapların Osmalı’ya bağlılıkları ve yardımları
Hüseyin Hüsnü Paşa’nın Trablus notlarını tuttuğu defteri
***
M. Kemal Atatürk ve Enver Paşa ile Trablus’ta bulunmuş olan Dr. Hüsnü Hüseyin Paşa, 22 Ekim 1911’den 30 Temmuz 1912 tarihleri arasındaki 10 ayda (282 gün) yaşadıklarını not defterine kayıt etmiştir.
Bu notlardan birinde Hüsnü Hüseyin Paşa yöre halkından yapılan yardımdan şöyle bahsetmektedir:
“20 Salı: Şeyyat Kabilesi’ne mensup Ayş ailesi tarafından iki oğlak hediye edildi.”[20]
Hüseyin Hüsnü Paşa, yöre halkından savaşçı bir kabilenin kendilerine yardım için geldiklerini ise şöyle kayıt etmiştir:
“12 Perşembe: “… Beracine kabilesi gelecekmiş. Herkesle beraber ben de istikbal olunan tarafa gitdim. Pek muharip (savaşçı) ve kalabalık olan bu kabilenin vürudu ve mevcud Urban tarafından istikbali pek hararetli idi. Zaman zaman ağlamakdan kendimi alamadım. Urban muharebeye kadınlarla beraber girdiklerinden bunlarla da kadınlar gelmişdi. Fakat bunlar davul çalıyorlardı. Davulları bir tekneden ibaret olup kadınlar halka teşkil etdikleri halde davulu naklediyorlar. Diğer kadınlar da ellerindeki kalın sicimlerle davulu ihtizaz etdiriyorlardı.”[21]
Bu bilgilerden sonra şimdi Trablustan Medine’ye geçelim ve Feridun Kandemir’in “Fahreddin Paşa’nın Medine Müdafaası, Peygamberimizin Gölgesinde Son Türkler” isimli eserine müracaat edelim:
“Medine’den ayrılmadan önce, son ere kadar hepsinin, bu arada çeşitli yaralar alarak vücutları adeta delik deşik olmuş, kimi kolsuz, kimi bacaksız kalmış gazi mehmetçiklerin, birbirlerine sokulup yardım ederek, halsiz-mecalsiz, son defa Harem-i Şerifi ziyaretle Ravza-i Mutahhara’ya yüzlerini-gözlerini sürerek dualar ede ede yaptıkları veda ziyareti görülecek şeydi.
Ingiliz altınları ile Türk’e diş biler hale getirilmiş bazı ‘sözde Araplar’ bile bu manzara karşısında göz yaşlarını tutamamışlardı. Bizimle beraber Medine’de kalıp aylar süren kuşatmanın her türlü sıkıntısını çeken, açlığına bile katlanan ‘yerli Araplar’ ise tam bir matem havası içinde hüngür hüngür ağlıyorlardı. Hele yıllardan beri Harem-i Şerifte vazifeli olarak çeşitli hizmetlerde bulunan harem ağalarının hıçkıra hıçkıra mehmetçiklerin boyunlarına sarılışlarını benim gibi görenlerin, o anda ne hale geldiklerini tarif edemem.”[22]
Görüldüğü gibi, olayın görgü şahidi bile asilere “bazı sözde Araplar” dedikten sonra, yerli Arapların Osmanlı askerleri ile beraber Medine’de kalıp aylar süren kuşatmanın her türlü sıkıntısını çektiklerini, açlığına bile katlandıklarını ifade etmektedir.
Atatürkçü yazar Sabahattin Selek ise Arapların Kurtuluş Savaşı’nda bizimle beraber Fransızlara karşı savaştıklarını ve Fransızlarla barışın sağlanmasında önemli etken olduklarını belirtmekle kalmıyor, Fransızlara karşı Türklerle işbirliği yapan kuruluşları ve liderleri de sayıyor:
“Fransız’lara karşı Suriye’de başlamış olan Arap millî hareketi, Türk Güney cephesinin yükünü bir dereceye kadar hafifletmiştir. Türk ve Arap kuvvetleri arasında kalan Fransızlar, hem Güney Anadolu’da, Kilikya’da, hem de kuzey Suriye’de savaşmak zorunda bulunmuşlardır. Arap millî kuvvetleri, zaman zaman Türk topraklarına kadar girerek Fransızları tedirgin etmişlerdir. Buna karşılık Türk Kuvayi Milliye’si, akınlarını Kuzey Suriye’ye kadar uzatmışlardır. Türk-Arap işbirliğinin, Arap millî liderlerine büyük umutlar verdiğini yazışmalardan anlıyoruz.
Ankara’ya yaptıkları teklifte, Suriye, Irak ve Türkiye’nin istiklâllerini kurtararak bir konfederasyon kurmalarından veya sonra kararlaştırılacak bir formül üzerinde anlaşmaktan söz etmişlerdir.
Fransızlara karşı savaşan ve Türklerle işbirliği yapan kuruluşlar ve liderler şunlardır:
Halep’te “Halep Teşkilât-ı Milliyesi”, Şam’da “Suriye ve Filistin Müdafaa-i Kuvayi-i Osmaniye Heyet-i Umumiyesi, yine Şam’da “Gönüllü Kahire Fırkası”, “Amman Çerkeş Fırkası”.
Bu teşekkülleri Osmanlı ordusu eski subaylarından olan Suriyeliler yönetmekte idiler. Şam’da Şefik Bey, Halep’te Yarbay Emin Bey, kurmay Yarbay Şakir Nimet Bey gibi…
(…)
Fransa, Ortadoğu’nun bu bölgesindeki menfaatlerini korumağa çalışırken, işin çıkmaz bir maceraya sürüklendiğini bir süre sonra anlamaya başlamıştır. Kilikya ve bir Türk şehri uğruna Suriye Mandası tehlikeye düşebilirdi. Suriye’de rahat kalabilmek maksadiyle, Türklerle anlaşmaktan başka yapacak bir şey yoktu.”[23]
Işte bu gelişmeler üzerine 20 Ekim 1921’de Ankara antlaşması ile Fransızlar ile barış sağlanabilmiştir.
Yardım konusunda Hint müslümanlarını unutmak mümkün müdür?
Bilecik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Azmi Özcan’ın Ingiliz arşivinde bulduğu Hint Müslümanlarının yardımlarına ilişkin bir belge hakkında anlattıklarını sizinle paylaşmayı bir görev addediyoruz:
“Yıl 1913. Hint Müslümanları Balkan harpleri yapan Osmanlı’ya yardım için büyük bir meydanda yardım kampanyası açarlar. Herkes elinde olanı verir. Bir kadın hiçbir parası olmadığı için çocuğunu getirir ve der ki:
‘Benim çocuğumu satın alın. Alında parasını Osmanlıya gönderebileyim.’
Bir diplomatik belgede Londra’daki arşivde bunu okuyunca gözümden yaşlar boşandı. Görevli ‘hasta mısınız’ diye sordu. Ben ‘hayır’ dedim. Bir mendil istedim. Gözlerimden akan yaşları sildim. Ingiliz arşivlerinden okudum. 1940’larda bir Ingiliz Büyükelçisinin notlarında şu yazıyordu: ‘Aradan geçen zamana rağmen Islam ülkelerinin sefirlerinin hala Türkiye’ye bakışlarını ve onu önder olarak görmelerini anlayamıyorum. Türkler böyle giderse ya Islam aleminin liderliğine ilerler ki bu bizim zararımıza olur ya da şimdi gitmekte oldukları batıya doğru yol alırlar.’ “[24]
Bu bapta bu kadar misal kafidir sanırız.
***
Bazı Araplar arasındaki huzursuzluğun kaynağı

Araplar ve Türkler Libya’da Italyanlara karşı omuz omuza
***
Aslında bazı Araplar arasındaki huzursuzluk; Sultan Abdülhamid’i tahtan indiren ve devleti yönetme cüretinde bulunan mason güdümlü Ittihat ve Terakki cemiyetinden ve tutumlarından kaynaklanıyordu desek pek de yanlış olmaz.
Örneğin, Suriye Valisi Ittihatçı Cemal Paşa’nın Şubat 1915’de Süveyş kanalına düzenlediği saldırı başarısız olunca, Suriye’ye döndükten sonra “güya” Arap liderlerin ülkelerini yabancılara sattıkları gerekçesiyle bunlara karşı çok katı bir politika izlemeye başlamış, hatta bazı Arap liderlerini isyana engel olması ümidiyle idam ettirmiştir.[25]
Cemal Paşa hatıralarında idamlar hakkında kendini savunurken de, bu kararları vermekteki amacının Arap isyancıları korkutmak olduğunu ifade etmektedir.[26] Cemal paşanın bu hareketinin Araplar arasında hoş karşılanmadığını tahmin etmek herhalde güç değildir.
Başka bir huzursuzluk kaynağı ise, Ittihatçıların yaptıkları reformların vazgeçilmez şartı olan merkezi otoritenin mümkün olan en geniş alana ulaştırılması prensibi ve bunun tamamlayıcı unsuru olan devletin dili Türkçe’nin kamu hayatının “her alanında” kullanılması hedefiydi. Işte bu reformlar Araplarla gittikçe siyasîleşen bir anlaşmazlığa sebep olmuştur. Ittihatçıların Suriye’deki idarî makamlara adamlarını yerleştirmeleri ve buradaki okullarda, mahkemelerde ve idarî birimlerde “Türkçe kullanımını mecburi” hale getirmeleri “Arapçılık”ı Suriye’de muhaliflerin bir enstrümanı haline getirmiştir.[27]
Balkanlardaki hareketlenmeler ve Araplar arasındaki huzursuzluklar sebebiyle Ittihatçıların Pan-Islamizm’den Pan-Turanizm’e geçiş yapmaları[28] ve bunun yanında sıkı bir merkeziyetçi politika izlemeye başlaması sonucu Araplar arasında bir reaksiyon oluşmuştur.[29]
Bu reaksiyonun temel sebebinin genelde “Türkleştirme” politikası olduğu ileri sürülmüştür. Türk milliyetçiliği yolundaki gelişmeler, hem Arap milliyetçiliğine örnek oluşturmuş hem de Araplarda, Türklerin artık kendilerini “bir yana bıraktığı”, “gözden çıkardığı” hissini uyandırmıştır.[30] Ancak, Türkçe kullanma zorunluluğu Istanbul ile Araplar arasında önemli ve hassas bir konu olarak ortaya çıkmışsa da, Arap siyaseti temelde Imparatorluktaki genel eğilimlere uymaya devam etmiştir.[31]
Araplar sadece “Türkleştirme”ye değil, aynı zamanda; neredeyse her sahada kültürlerinin bombardımanına maruz kaldıkları Fransızlara, diğer bir deyişle “Fransızlaşma”ya da tepki göstermişlerdir ve bundan daha doğal bir şey de olamaz. Kimse kimseyi kendine benzetmek hakkını haiz değildir. Son olarak Arapların “Fransızlaşma”ya gösterdikleri tepkiyede bir misal verelim ve bu bahsi kapatalım; 1908 yılında Beyrut’ta yayınlanan “La Question Sociale et Scolaire en Syrie” adlı anonim bir broşürde, Arapların Fransızları sevdikleri, ancak bu sevginin kendilerini kaybettirecek kadar ileri gidemeyeceği ifade edilmiştir.[32]
***
Osmanlı’nın son Vilayeti olan Yemen’deki Araplar da ihanet etmedi

Imam Yahya’nın Osmanlı’ya bağlı olduğunu bildiren mektubu
***
Yemen ile ilgili Prof. Dr. Metin Ayışığı’nın “Osmanlı’nın son Vilayeti: Yemen” isimli makalesini hiçbir yoruma lüzum hissetmeden naklediyoruz…
Osmanlı Devleti, onbinlerce vatan evladına mezar olan Yemen meselesini halletmek için devletin egemenlik hakkı saklı kalmak kaydıyla, orada özel bir yönetim kurulması kararını almıştı. Uzun süren görüşmelerden sonra 11 Ekim 1911 tarihinde imzalanan antlaşmayla, 400 yıldır akan kan durmuş, aynı zamanda Trablusgarb ve I. Dünya Savaşları ile Kurtuluş Savaşı süresince, hep dost olan güvenilir bir müttefik kazanmıştır.
Ancak, 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan, Mondros Ateşkes Antlaşması’nın 16. Maddesine göre, Yemen ve Asir’deki Osmanlı kuvvetlerinin en yakın Itilaf devletleri garnizonlarına teslim olmaları gerekiyordu. Yemen Valisi Mahmud Nedim Bey ise, merkezi hükümetten resmen emir almadıkça Itilaf ordularına teslim olmaktan kaçınıyordu. Aynı görüşü paylaşan Imam Yahya da, Istanbul’dan özel bir memurun gönderilmesini şart koşuyordu. Bunun için Mütareke hükümlerini kendilerine bildirmek üzere yüzbaşı Ömer Subhi Bey gönderildi. Ancak Subhi Bey’in de gelmesi durumu değiştirmemiş, Mahmud Nedim Bey, zaman kazanmak için olsa gerek, bu kere Dahiliye Nezaretinden kesin bir emir gelmedikçe teslim olmayacağını ilgili makamlara bildirdi.
Yemen Imamı Yahya bin Hamideddin de, Yemen’in Itilaf devletleri tarafından işgaline razı olmadığı gibi,Osmanlı birliklerinin kesinlikle teslim olmasını istemiyordu. Birinci Dünya Savaşı sırasında gerek hükümet ve gerekse ordu nezdinde, siyaseten ve maddeten çok büyük yardımlarda bulunmuştu. Bu süre içinde hiç bir yabancı devlet veya Osmanlı Devleti’ne düşman bir devletle münasebete geçmedi. Imam Yahya, yabancılar tarafından yapılan her türlü teklifi reddetti. O, ordunun ve idarecilerin Ingilizler’e teslim olmasıyla, memleket için doğacak büyük mahzurlar ve vahim sonuçlara dikkat çekiyordu. Onlara, teslim olmaları durumunda meydana gelebilecek her türlü sorumluluğu üzerine alarak, durumu vilayet makamı ve ordu kumandanlığı ile tüm yerleşim birimlerine tebliğ etti. O, tek bir neferin bile Yemen’den ayrılmaması taraftarıydı.
Ayrıca Osmanlı Devleti ile yapmış olduğu antlaşmaya dayanarak, tüm yabancı devletler ve bilhassa Ingiltere hükümetine sert protestolar gönderdi. Yemen’in her türlü müdahale ve yabancı saldırılardan korunması için mahalli gelirlerin tümüyle ordu ve mülki memurlara harcanacağı beyan edip, teminat verdi. O, teslim olma konusundaki itirazı için, sarf edilen çabalardan yegane maksadının, Osmanlı ordusunun ve Osmanlı idaresinin eskiden olduğu gibi Yemen’de devam edip, Osmanlı kimliğinden ayrılmama olduğunu söylüyordu.
Yemen’in bir başka yüzü de, burada görev yapan askeri ve sivil memurlardı. Neredeyse 40 aydır maaş alamayan bu insanlar, büyük bir yokluk ve sefalet içindeydiler. Imam Yahya dahi , son derece sıkıntı içinde olan bu memur ve ailelerine geçinebilecekleri ölçüde para ve hububat yardımında bulunmuştu. Bu durumu defalarca dile getirmiş olan Yemen Valisi Mahmud Nedim Bey, hükümete başvurarak, Yemen’de bulunan komutan ve subaylarla, bunların ailelerinin hak ettikleri maaşların hiç olmazsa bir kısmının ödenmesini talep etti. Üstelik, Yemen’deki tüm idari teşkilat görevlerine fiilen devam ediyordu. Bu gelişme üzerine, 18 Nisan 1922 tarihinde toplanan Meclis-i Vükela, Hariciye Nezaretinin yazısını da gündemine aldı. Yapılan görüşme sonucunda, Osmanlı Hükümeti ile Itilaf devletleri arasında kesinlik ve geçerlik kazanmış bir antlaşma mevcut olmamasına ve hukuken Osmanlı Devleti’nin hiçbir parçasının terk edilmiş ve ayrılmış sayılamayacağına göre, her türlü maddi ve manevi bağlarını korumakta olan Yemen’in, Osmanlı Devleti’nden ayrılmış sayılmasının caiz olamayacağı, bu nedenle Yemen’de bulunup da, Mondros Mütarekesi’nden sonra üstlerinin izniyle orada kalan komutan ve subaylarla, askeri memurların maaşlarının derhal ödenmesi için Harbiye Nezaretinden gelen yazı üzerine, gerekli işlemin derhal başlatılması konusunda Maliye Nezaretine talimat verilmesini karar altına aldı.
Imam Yahya’nın, bu konudaki tüm gayret ve uğraşıları, Osmanlı kuvvetlerine verilen teminat ve defalarca yaptığı açıklamalar, hiç bir zaman kabul görmemiştir. Dört sene içinde, Osmanlı ordusu ve yerli gönüllüler tarafından elde elde edilen büyük zaferler, âdeta yok sayılarak harp malzemesi ve cephanenin büyük kısmının depolandığı Lühec bölgesi kuvvetleri, tüm mühimmatıyla birlikte Ingilizler’e teslim olmuştur. Bu gelişme üzerine, derhal tertibat alan Imam yeni kuvvetler toplayarak, cephe almış ve bunda da başarı sağlamıştır. Durum bu merkez iken, Imamın teslim olma konusundaki tüm uyarılarına rağmen, ordunun bazı komutan, asker ve memurları Ingilizler’e teslim olmaya karar vermiştir. Imam Yahya, almış olduğu tedbir ve kararlarla Yemen’in Osmanlı Devleti’nden ayrılmasını kabul etmeyerek, devlete olan samimiyet ve bağlılığını ispat etmiştir.
Türkiye ile bağlarını hiç bir zaman koparmamış olan dost ve kardeş Yemen’le olan sıcak ve samimi ilişkilerimiz, tarihten gelen bir süreçle almış olduğumuz güçle sonsuza dek devam edecektir.[33]
***
Arapların teklifini M. Kemal Atatürk reddetmişti


M. Kemal Atatürk’ün Büyük Millet Meclisinin açıldığı günün ertesinde, 24 Nisan 1920 tarihli gizli celsede yaptığı konuşmanın metni (Meclis tutanağı)
***
Önemle ifade edelim ki, Şerif Hüseyin ve 300 civarındaki bedevisinin isyan etmesi, tüm Araplara mal edilemez. Şerif Hüseyin’e karşı bizimle beraber omuz omuza mücadele edenler yine Araplardır. Üstelik Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal, Osmanlı’ya bağlı kalmak istediğini M. Kemal Atatürk’e bildirmiş ancak M. Kemal bu isteği reddetmiştir. Ne enteresandır ki, bunu da M. Kemal’in 24 Nisan 1336 (1920) tarihli meclis konuşmasından öğreniyoruz…
Meclis tutanağından aynen alıntılıyoruz…
M. Kemal Atatürk:
“…Suriyede Ingilizler, Fransızların tarzı idaresine, muhakkirane olan idaresine hedef olduktan sonra bu aksamdaki ehli islâm pek büyük bir hataya duçar olduklarını takdir ettiler ve onu müteakip bir kısmı kendi dahillerinde müstakil olmak fakat yine bir suretle bir şekilde Camiai Osmaniye dahilinde bulunmak cihetini düşündüler. Bittabi makamı muallâyi hilâfete karşı olan merbutiyetleri cümlemiz gibi bütün ehli iman için bir vazifei mukaddese idi. Diğer bir kısmı daha ileriye gittiler. Bize hiç bir şekil ve surette istiklâlin lüzumu yoktur, biz halifemiz ve padişahımıza merbut olarak Camiai Osmaniye dahilinde bulunacağız, dediler (…) Binnetice Emir Faysal dahi hususî murahhaslarını bizimle temasa getirdi. Resmî temasla bu müracaatın bizce telâkki edilen nikati izah etmek isterim. Her halde Suriyeliler her hangi bir devleti ecnebiye ile münasebetinin kendileri için binnetice esaret olacağına kani oldular. Bundan (dolayı bize teveccüh ettiler.) Bizim bilmukabele gösterdiğimiz şekil şundan ibaret idi. Dedik ki, artık hududu millimiz dahilinde bulunan menabii insaniyeyi ve menafii umumiyeyi hududumuzun haricinde israf etmek istemeyiz.“[34]
Anadolu’daki hareket, Irak’ta genç kuşak arasında, sosyal ve siyasal değişim alanında olumlu etki yaptı. Genç kuşağın üzerindeki bu etki, dergi ve gazetelerde[35] ilk müjdelerini vermeye başladı. Iş daha da ileri giderek, Türk kurtuluş savaşına kimi Iraklıların katılmaktan geri kalmadıkları görüldü. Içlerinde savaş meydanlarında kurban gidenler de olmuştur.[36]
Islam milletlerinin Türk Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen rolü, maddi ve ma’nevi yardımlarla kalmadı, ayrıca Arap ülkelerinden, Hindistan, Iran ile Afganistan’dan akın eden gönüllü taburları ile yine Kürt gönüllüleri Türk ordusuna katılmak üzere Türkiye’ye geldiler.[37]
***
Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) : “Irkçılık davasına kalkışan bizden değildir”

Bu çalışmamızda görüldüğü üzere, Şerif Hüseyin ve 300 civarındaki bedevisi dışında müslüman Arapların isyan ettiği yönündeki iddialar doğru değildir. Zaten Şerif Hüseyin’in isyanı özellikle böyle bir şeye taraftar olmayan Mısırlı entelektüeller arasında huzursuzlukla karışık şaşkınlık oluşturmuştur. Bunun Türklerin itibarını sarsmak için Ingilizler tarafından ortaya atılmış bir aldatmaca olduğunu ileri sürmüşlerdir[38], dolayısıyla daha önce de belirtildiği gibi, Araplar bizimle beraber Şerif Hüseyin’e karşı savaşmışlardır. Şerif Hüseyin’in isyan etmesine zemin hazırlayanlar ise Sultan II. Abdülhamid’i tahttan indiren Ittihatçılardı.
Şöyle ki, Sultan II. Abdülhamid, Şerif Hüseyin’i devamlı bir surette Istanbul’da tutar ve Arabistan’a göndermezdi. Çünkü Onun Ingilizler tarafından belli bir maksada imale edildiğini çok iyi biliyordu. Bu gerçekten gafil olan Ittihatçılar Şerif Hüseyin’in Hicaz’a gitmesine göz yummuşlar ve bu suretle Onun meşhur isyanına zemin hazırlamışlardır.
Bunlara ilaveten şunları söyleyelim ki, Arap Yarımadası’na oluk gibi akan Ingiliz altınlarına rağmen, yalnızca 300 civarında bedevi Osmanlıya isyan etmiştir. Halbuki aynı çarpışmalarda Türk ordusu tarafında yer alan Araplar bu sayıdan katbe kat fazla idi. Hem de bölgenin ileri gelen insanlarından olarak… Şerif Hüseyin’in sokaktan topladığı adamlar nevinden değil…
Binaenaleyh, kemalistlerin bizi müslüman kardeşlerimizden soğutmak gayesiyle ortaya attıkları, “Araplar bize isyan etti – bizi arkadan vurdu” iddiasını böylece çürütmüş olduk.
***
Hucurat Suresi
10 – “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki rahmete eresiniz.”
Sahabelerin (radıyallahu teala anhüm ecmain) bulunduğu bir mecliste, oradakilere atalarının, dedelerinin kim olduklarının sorulması üzerine sıra Iran asıllı bir sahabe olan Selman-ı Farisi Hazretleri’ne gelince, O:
“Ben Islam’a girdikten sonra soy sop aramam. Ben Islam oğlu Selman’ım ” cevabını verdi.
Bu güzel cevaptan son derece etkilenen Hz Ömer (radıyallahu anh) da şöyle dedi:
“Bütün Kureyş bilir ki babam Hattab, Kureyşin önde gelenlerinden biriydi. Böyle iken ben Islamoğlu olan Selman’ın kardeşi Islamoğlu Ömer’im.”[39]
Yazımızı bir Hadis-i Şerif ile bitirelim:
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Irkçılık davasına kalkışan bizden değildir, ırkçılık üzerine savaşa girişen de bizden değildir.”[40]
*
KAYNAKLAR:
[1] Cengiz Çandar, “Sharon’cu Vicdansızlar-Filistin Yalanları”, Yeni Şafak, 5 Nisan 2002.
[2] Sitenin adresi: http://www.jewishvirtuallibrary.org/jsource/myths3/MFroots.html
[3] Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, Yol Ayrımında Türk-Arap Ilişkileri, Irfan Yayınevi, Istanbul, 1992, sayfa 153.
[4] Prof. Kemal Karpat, Islam’ın Siyasallaşması, Istanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2004, sayfa 379.
[5] Prof. Kemal Karpat, Islam’ın Siyasallaşması, Istanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2004, sayfa 594.
[6] Prof. Dr. Erol Güngör, Islam’ın Bugünkü Meseleleri, Ötüken Neşriyat, 1981, sayfa 159, 160.
[7] Prof. Dr. Erol Güngör, Islam’ın Bugünkü Meseleleri, Ötüken Neşriyat, 1981, sayfa 160, 161.
[8] Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşının Malî Kaynakları, sayfa 52, 53.
[9] Hakkı Naşit Uluğ, Hemşerimiz Atatürk, Türkiye Iş Bankası Kültür Yay. Ikinci basım, Istanbul 1973, sayfa 241-245.
[10] Bernard Lewis, (1968), The Arabs in History, [Tarihte Araplar, Istanbul: Istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1979], Hutchinson and Co. Ltd., London, sayfa 172.
[11] Albert Hourani, (1984), Arabic Thought in the Liberal Age, 1798-1939, Cambridge University Press, Cambridge, sayfa 97.
[12] Maurice Harari, (1962) Government and the Politics of the Middle East, Prentice-Hall, Inc., Englewood Cliffs, sayfa 105; Bernard Lewis (1968), The Arabs in History,[Tarihte Araplar, Istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1979], Hutchinson and Co. Ltd., London sayfa 173.
[13] Bu kaynağa bakılabilir; William Ochsenwald , Modern Ortadoğu’da Islâm ve Osmanlı Mirası, Imparatorluk Mirası. Balkanlar’da ve Ortadoğu’da Osmanlı Damgası, (Ed.) L. Carl Brown, Iletişim Yayınları, Istanbul 2000, sayfa 395).
[14] Dr. H. Bayram Soy (Kırıkkale Üniversitesi, Fen- Edebiyat Fak.), Arap Milliyetçiliği: Ortaya Çıkışından 1918’e kadar, Bilig, Yaz / 2004, sayı 30, sayfa 178.
[15] N. Zeine (1981), Arab Turkish Relations and The Emergence of Arab Nationalism, Greenwood Press, Westport, sayfa 39.
[16] Hasan Kayalı, Jön Türkler ve Araplar. Osmanlı Imparatorluğu’nda Osmanlıcılık, Erken Arap Milliyetçiliği ve Islamcılık (1908-1918), çev. Türkan Yöney, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Istanbul 1998, sayfa 31.
[17] N. Zeine, Arab Turkish Relations and The Emergence of Arab Nationalism, Greenwood Press, Westport 1981, sayfa 58.
Ayrıca bakınız;
– Salih Tuğ, Islam Ülkelerinde Anayasa Hareketleri, XIX. ve XX. Asırlar, Irfan Yayınları, Istanbul 1969, sayfa 255.
– N. Zeine, Arap Milliyetçiliği, çev. Kemal Kahraman, Cambridge Islam Tarihi, Hikmet Yayınları, Istanbul 1989, sayfa 134.
– Aparajita Gogoi ve Gazi Ibdewi Abdulghafour, Arab Nationalism, Birth, Evolution and the Present Dilemma, Lancers Books, New Delhi 1994, sayfa 85.
[18] Hasan Kayalı, Jön Türkler ve Araplar. Osmanlı Imparatorluğu’nda Osmanlıcılık, Erken Arap Milliyetçiliği ve Islamcılık (1908-1918), çev. Türkan Yöney, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Istanbul 1998, sayfa 49.
[19] N. Zeine, Arab Turkish Relations and The Emergence of Arab Nationalism, Greenwood Press, Westport 1981, sayfa 58.
[20] Hüseyin Hüsnü Paşa’nın not defteri, 20 Kanun-ı evvel 1327 [1911] Salı günlü not.
[21] Hüseyin Hüsnü Paşa’nın not defteri, 12 Kanun-ı Sani 1327 [1912], Perşembe günlü not.
[22] Feridun Kandemir, Medine Müdafaası: Peygamberimizin Gölgesinde Son Türkler, Nehir Yayınları, Istanbul 1991, sayfa 235.
[23] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 1, sayfa 416, 417.
[24] Bilecik Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Azmi Özcan’ın anlattıklarını Ekim 1993 tarihli, 177 sayılı Sızıntı Dergisi’nin 401’inci sayfasındaki “Osmanlı’nın yetimleri” başlığıyla Ibrahim Refik’in kaleminden okuyabilirsiniz.
[25] Zeine N. (1981), Arab Turkish Relations and The Emergence of Arab Nationalism, Greenwood Press, Westport, sayfa 101,102.
Ayrıca bakınız;
– Aparajita Gogoi – Gazi Ibdewi Abdulghafour (1994), Arab Nationalism, Birth, Evolution and the Present Dilemma, Lancers Books, New Delhi, sayfa 100.
– Maurice Harari (1962), Government and the Politics of the Middle East, Prentice-Hall, Inc., Englewood Cliffs, sayfa 107.
[26] Cemal (Paşa) (1959), Hatıralar, Ittihat-Terakki ve Birinci Dünya Harbi, hazırlayan: Behçet Cemal, Selek Yayınları, sayfa 250, 251.
Ayrıca bakınız; Helmut Mejcher (1991), Der arabische Osten im zwanzigsten Jahrhundert, 1914-1985, Ulrich Haarman (Ed.), Geschichte der arabischen Welt, Verlag C. H. Beck, München, sayfa 442.
[27] Alexander Schölch (1991), “Der arabische Osten im neunzehnten Jahrhundert, 1800-1914”, Ulrich Haarman (Ed.), Geschichte der arabischen Welt, Verlag C. H. Beck, München, sayfa 426-427.
[28] Pan-Islamizm’den Pan-Turanizm’e geçiş hakkında bakınız; Feroz Ahmad (1986), Ittihat ve Terakki 1908-1914, Kaynak Yayınları, Istanbul, sayfa 254-255.
[29] Bernard Lewis (1968), The Arabs in History,[Tarihte Araplar, Istanbul: Istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1979], Hutchinson and Co. Ltd., London, sayfa 174.
[30] Ömer Kürkçüoğlu (1982), Osmanlı Devleti’ne Karşı Arap Bağımsızlık Hareketi, 1908-1918, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara, sayfa 16.
Ayrıca bakınız; Aparajita Gogoi – Gazi Ibdewi Abdulghafour (1994), Arab Nationalism, Birth, Evolution and the Present Dilemma, Lancers Books, New Delhi, sayfa 94.
[31] Hasan Kayalı (1998), Jön Türkler ve Araplar. Osmanlı Imparatorluğu’nda Osmanlıcılık, Erken Arap Milliyetçiliği ve Islamcılık (1908-1918), çev. Türkan Yöney, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Istanbul, sayfa 88-90.
[32] Hans Kohn (1928), Geschichte der Nationale Bewegung im Orient, Kurt Vowinckel Verlag, Berlin, sayfa 216.
[33] Prof. Dr. Metin Ayışığı’nın kaynakları;
Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Meclis-i Vükela Mazbataları, B.E.O, Dahiliye, Hariciye, Harbiye Tasnifleri ; DH-KMS Tasnifi, DH-İ/UM tasnifi ve DH-ŞFR tasnifi. Tanin, Tasvîr-i Efkâr, İkdam, Vakit v.s. gibi dönemin gazeteleri. Ahmet İzzet Paşa; Feryadım, Nehir Yayınları, c.1, İstanbul 1992. Ayışığı, Metin; Mareşal Ahmet İzzet Paşa (Askeri ve Siyasi Hayatı), T.T.K Basımevi, Ankara 1997. Bayur, Yusuf Hikmet; Türk İnkılabı Tarihi,T.T.K Basımevi, Ankara 1951. Danişment, İsmail Hami; İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi,Türkiye Yayınevi, İstanbul 1961. Ehiloğlu, Zeki; Yemen’de Türkler, Kardeş Matb., İzmir 1952. Erden, Ali Fuad; İsmet İnönü, Burhaneddin Erenler Matb., İstanbul 1952. Genel Kurmay Askeri Tarih Yayınları; I. Dünya Savaşı Harbinde Türk Harbi, C.6, Genel Kurmay Basımevi, Ankara 1978. Gülsoy, Ufuk; Yemen Demiryolu Projesi,Tarih Medeniyet Dergisi, Ağustos 1997, sayı. 41. İnal, Mahmut Kemal; Son Sadrazamlar, M.E.B. yay., İstanbul 1965. Karal, Enver Ziya; Osmanlı Tarihi,T.T.K Basımevi, Ankara 1995. Kuran, Ahmet Bedevi; Osmanlı İmparatorluğu’nda İnkılap Hareketleri ve Milli Mücadele, Çeltük Mat., İstanbul 1959. Kutay, Cemal; Türkiye İstiklal ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi, Tarih Yayınları, İstanbul 1961. Lewis, Bernard; Modern Türkiye’nin Doğuşu, T.T.K Yayını, Ankara 1984. Selek, Sabahattin; İsmet İnönü Hatıralar, Bilgi Yayınevi, Ankara 1985. Sertoğlu, Mithat; Yemen Macerası, Hayat Tarih Mecmuası, Nisan 1975, sayı 4. Sırma, İhsan Süreyya; Yemen, İ.A, M.E.B., c.13, İstanbul 1961. Tanrıkut, Asaf; Yemen Notları, Güzel Sanatlar Matb., Ankara 1965. NOT: Orjinali 38 sayfa olan bu tebliğ, 4-8 Ekim 1999 tarihleri arasında Ankara’da toplanan XIII. Uluslar Arası Türk Tarih Kongresi’nde sunulmuştur.
[34] T.BM.M. Gizli Celse Zabıtları, Devre: 1, Içtima: 1, 24 Nisan 1336 (1920), 2 nci in’ikat – 4 ncü celse, sayfa 2, 3. (Meclis tutanakları)
Ayrıca bakınız; Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cild 2., Ankara, 1959, Türk Inkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları, sayfa 57.
[35] Mahmud El-abta, Bağdattaki cadde adamı, Bağdat 1962, sayfa 225, 226. Aktaran: Dr. Qassam KH. Al-Jumaily, Irak ve Kemalizm Hareketi (1919-1923), (Düzenleyerek Yayıma Hazırlayan: Doç. Dr. Izzet Öztoprak), Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 1999, sayfa 22.
[36] Mehmet Ali Kemaleddin, Irak’ta fikir gelişmesi, Bağdat, Tarihsiz, sayfa 92.
[37] Dr. Qassam KH. Al-Jumaily, Irak ve Kemalizm Hareketi (1919-1923), (Düzenleyerek Yayıma Hazırlayan: Doç. Dr. Izzet Öztoprak), Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 1999, sayfa 13.
Ayrıca bakınız; Ahmet Rıfat, Doğunun Uyanışı; Kemalist ordunun yetenek ve gücü, Kahire 1922, sayfa 9.
[38] Ronald Storrs (1939), Orientations, Readers Union Ltd., London, sayfa 177.
[39] Sızıntı dergisi, Mayıs 1992, sayı 160.
[40] Müslim, Imare, 53, 54, 57.
NOT: Birkaç yerde Mustafa Akyol’un makalesinden istifade edilmiştir.
.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html