BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Cezayir sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Cezayir sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

30 Mart 2019 Cumartesi

Dünyadan Haber Ve Yorumlar

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


2020 ABD Başkanlık Seçimleri: Sanders Türkiye hakkında nebiliyor?

Sanders “otoriterliğe karşı demokrasi mücadelesini” kazanmak istiyorsa, Türk halkının, Temmuz 2016’da demokrasiyi korumak için hayatlarını feda etmiş demokrasi destekçileri olduğunu kabul etmelidir.
Bilindiği üzere ABD Demokrat Partisi, 2020 Kasım'da gerçekleştirilecek Başkanlık seçimlerine ilişkin uzun bir kampanyanın hazırlıkları içinde. Bugüne kadar, çoğu Kongre üyesi olan yaklaşık on kişi, partilerinin 2020 yazının sonlarına doğru kararı verilecek olan başkan adaylığına aday olma niyetlerini ilan ettiler. Uluslararası gözlemciler bugünden itibaren adaylar belli olana kadar her adayın dış politika görüşlerine odaklanacak.
Yarışın favorileri olarak şimdiden öne çıkanlar, geçtiğimiz on yılın Demokrat adaylarının muzdarip olduğu büyük bir eksikliği teşhis etmiş durumda: Dış ilişkiler konusunda çok bariz bir tecrübe, hatta alaka eksikliği. Bu zaaf tam da Hillary Clinton’ın, dış politika konusunda bir zafiyet içinde olduğunun fark edilmesi üzerine, 2016’da aday olabileceği beklentisiyle 2009-2013 arasını dışişleri bakanı olarak geçirmesine imkan verildi. Akabinde Clinton, çok çeşitli uluslararası meseleleri kapsayan ve Türkiye hakkında detaylı yorumlar da ihtiva eden “Hard Choices” adlı bir kitap yayınladı. Bizatihi bu zafiyet, 2020 için adaylıkları ilan edilmiş Demokratik adayların birçoğunu çoktan dış politika görüşleri hakkında kamuoyuna açıklamalarda bulunma konusunda motive etmiş durumda.


'Bu topraklar Bangsamoro topraklarıdır'

İHH Genel Başkan Yardımcısı Oruç, "Filipinler devleti şunu kabul etti: Bu topraklar Bangsamoro topraklarıdır. Bu bölgede önce İspanyollar, sonra Amerikalılar, şimdi de Filipinler devleti olarak biz, Moro Müslümanlarının haklarına girdik." dedi.
20. yüzyıla kadar kendi bağımsız devletlerine sahip olan Moro Müslümanları, 1898'de Amerikalılara, ardından 1946'da Filipinlilere karşı özgürlüklerini kaybettiler. ‘Moro İslami Kurtuluş Cephesi’nin’ yıllar süren mücadelesi neticesinde özerklik yolunda büyük bir başarı kaydeden Morolular, bugün kendi özerk bölge meclislerinin açılış oturumunu gerçekleştiriyorlar. 2018’de yapılan referandum neticesinde Bangsomoro Temel Yasası kabul edilmiş, Morolular kendi özerk idarelerine çok yaklaşmıştı. Morolular için hayati öneme sahip bu önemli günün öncesinde Moro halkının mücadelesini ve tarihsel serüvenini konuşmak için süreci yakından takip eden hatta bizzat içinde bulunan İHH İnsani Yardım Vakfı Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Oruç ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

Muhammed bin Selman tahttan uzaklaşıyor mu?

Son günlerde Arap ve Batı medyasında ülkenin de-facto yöneticisi olan Suudi veliaht prensin krallıktaki statüsünün zayıfladığına dair birbiri ardına yazılar çıkmaya başladı.
Son günlerde Arap ve Batı medyasında ülkenin de-facto yöneticisi olan Suudi veliaht prensin krallıktaki statüsünün zayıfladığına dair birbiri ardına yazılar çıkmaya başladı. Son dönemde yaşanan birtakım gelişmelere ilaveten Muhammed bin Selman’ın Şubat ortasındaki Güney Asya ziyaretinden bu yana, kamuoyunun önüne çok fazla çıkmamış olması bu süreçte medyada yazılıp çizilenlerin daha ciddi bir biçimde ele alınmasına da yol açtı.
Son dönemde Muhammed bin Selman’ın bazı yetkilerinin elinden alındığına, yönetimden tecrit edildiğine dair Arap ve Batı basınında çıkan yorumlar, veliaht prensin ya da Kral Selman’ın kişisel tercihlerinden kaynaklanmıyor.
Şubat ortasında Muhammed bin Selman’ın tüm Müslümanlar için kutsal olan Kabe’nin çatısında gezerken görüntülenmesi, oldukça muhafazakar olan Suudi kamuoyunda geniş bir tepki uyandırdı ve başta sosyal medya mecraları olmak üzere Muhammed bin Selman aleyhine geniş bir kampanya başlatılmasına yol açtı. Ülkede yönetimin meşruiyetinin önemli oranda İslam’a ve İslami değerlerin muhafaza edilmesi gayesine dayandığı göz önüne alınırsa, İslami değerlere saygısızlık olarak yorumlanan bu hareketin, krallığın içerideki meşruiyetine ve İslam dünyasındaki itibarına zarar vermesi kaçınılmazdır.

Cezayir nereye gidiyor?

1954’te bağımsızlık için Cezayir’de bir araya gelenler, 1962’de kaybettiklerini elde etmek için 57 yıldır mücadele ediyor.
Cezayir nereye gidiyor?
1954’te bağımsızlık için Cezayir’de bir araya gelenler, 1962’de kaybettiklerini elde etmek için 57 yıldır mücadele ediyor. Cezayir’de toplumsal muhalefetin adı “özgür bir Cezayir için toplumsal uzlaşı”
Cumhurbaşkanı halk tarafından mı seçilecek, yoksa ordu ve ülke dışı güçler tarafından mı seçilecek? Cezayir’de gelecek yıllardaki toplumsal olayların belirleyicisi bu olacaktır.
Dünün Cezayir’i
1 Kasım 1954’te Cezayir’de bağımsızlık savaşı başladığında, hiç kimse sürecin ne zaman ve nasıl sonuçlanacağını tahmin edemiyordu. Zira bir tarafta ülkelerinde bağımsız bir şekilde yaşamak isteyen Cezayirliler, diğer tarafta ise anavatanının deniz ötesi parçasını korumak zorunda olan Fransa vardı. Esasında her iki taraf da anavatanı için mücadeleye girişmişti.
Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) birbirinden farklı siyasal ve toplumsal grupları ülkenin bağımsızlığını kazanma yönünde organize ederek bir halk hareketi başlattı. Bu hareketin içinde sosyalistler, laikler, İslamcılar ve liberaller başta olmak üzere hemen her grup yer almaktaydı. Aslında hareketin başlangıcında ve ruhunda (Batı medeniyetinden ziyade) sömürgeciliğe karşı verilen bir mücadele vardı. Yani bunca farklı grubu bir araya getirmek suretiyle onlara bir ulus olarak hareket etme kabiliyeti veren ruh “bağımsızlıktı”.
Devrim sürecinde Cezayir elitinin yoğun bir şekilde parçalanmış karakteri, Cezayir’in bağımsızlık sonrası siyasal evriminin açıklanmasında da bize çok büyük ipuçları verecektir. FLN’nin mevcut ideolojik yapıyı, etkili bir siyasal iletişim sistemine dönüştürmedeki başarısızlığı, kadrolar arasındaki birlik ve beraberliği tesis etmekteki yetersizliği, toplumsal mutabakatın oluşmasındaki en büyük engellerdi.


Esed rejiminin 52 yıllık Golan 'kartı'

Beşşar Esed, 52 yıldır Golan tepelerini işgal eden İsrail’in bölge üzerindeki egemenliğini ABD’nin tanıma kararı karşısında, nispeten pasif kalmayı tercih ediyor.
Esed rejiminin 52 yıllık Golan 'kartı'
Son sekiz yıldır iktidarını yeniden “konsolide etme” çabasında olan Beşşar Esed, 52 yıldır Golan tepelerini işgal eden İsrail’in bölge üzerindeki egemenliğini ABD’nin tanıma kararı karşısında, nispeten pasif kalmayı tercih ediyor. Babasından miras kalan bu tutumla bekasını garantilemeyi önceleyen Esed rejimi Golan’da statükonun sürmesini istiyor.
ABD Başkanı Donald Trump’ın “Golan tepelerini İsrail toprağı olarak tanıma vaktinin geldiğine” ilişkin geçen Perşembe yaptığı açıklama ve ardından gelen tanıma kararı Suriyeli muhaliflerin büyük tepkisine neden oldu.
Açıklamayı takip eden gün, Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK), Suriye Türkmen Meclisi, muhalifleri Birleşmiş Milletler gözetimindeki müzakerelerde temsil eden Müzakere Yüksek Kurulu ve askeri muhalif grupların çatı kuruluşu Ulusal Özgürleştirme Cephesi art arda açıklamalar yaparak Golan’ın Suriye toprağı olduğunu ve Trump’ın kararının uluslararası hukuku hiçe saydığını vurguladı.
Muhaliflerden gelen tepkilerin aksine, Esed rejimi tepkisini resmi ajansı SANA’da dışişleri bakanlığından bir yetkiliye dayandırılan kınama haberiyle verdi. Rejimin günler süren sessizliğini sabah saatlerinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni (BMGK) toplantıya çağırarak bozduğu öğrenildi.


Katolik Kilisesi'nde mızrak çuvala sığmıyor

Cinsel suçlar Katolik Kilisesi’nin sürekli karşılaştığı bir problem. Ama Kilise son yıllarda hiç olmadığı kadar cinsel suçlarının yüzüne vurulması durumuyla karşı karşıya kaldı.
 “Sadizm, Kilise’ye emanet edilen çocukların suistimal edilmesi ve kendilerine tecavüz edilmesi gibi hadiseler, sölibat (rahiplerin evlenmeden mücerret yaşamaları) hayatının sürekli karşımıza çıkan yan etkileri olagelmiştir ve böyle olmaya devam etmektedir. Bunun haricinde ‘alışılagelmiş yollar’ ile de sölibatın sık sık bozulduğuna şahit olmaktayız. Bütün bu hatalı tutumlar, hatta cinayet olarak adlandırılabilecek tutumlar, dolandırıcılığın ta kendisidir. Suistimal edilen çocukların çığlıkları çok kereler kanla, zorbalık ve baskıyla ve bunun haricindeki suçlarla iç içe geçmiş şekilde yükselmektedir. Ortada sessiz kalınacak, örtbas edilecek hiçbir şey yoktur. Suçlular işledikleri bu suçlarını itiraf etmeli ve eğer mümkünse telafisi cihetine gitmelidirler. Hatta itiraf edilmesi gereken bir diğer husus da şudur: Bu fiilleri irtikap edenlerin bir kısmı arızalı tipler olmaları sebebiyle, yaşam şekli olarak sölibatı tercih etmişlerdir!”


Kuzey Akım 2: Yeni bir nükleer silahlanma yarışınınbaşlangıcı mı?

Kuzey Akım 2 projesi, AB içinde oluşturduğu derin çatlağa ilave olarak Rusya ve ABD’yi Avrupa düzleminde yeniden karşı karşıya getirdi. Kuzey Akım 2, yeni bir nükleer silahlanma yarışını başlatacak kadar büyük bir potansiyel taşıyor.

AB için, Rusya ile Ukrayna arasında 2005 yılında başlayan doğal gaz tartışmasına bakıldığında, Ukrayna’nın Avrupa’nın enerji güvenliği açısından ne denli önemli olduğu ortaya çıkıyor. Doğal gaz açısından Rusya’ya bağımlı olan Ukrayna’nın, ödemelerde ve fiyatlandırmada yaşanan sorun dönemlerinde, Rusya’dan Avrupa’ya gaz taşıyan transit boru hatlarından gaz çekmesi başta Almanya olmak üzere pek çok Avrupa ülkesinde, enerji güvenliği endişesiyle gözlerin bu ülkeye çevrilmesine sebep oldu. Avrupa’nın enerji güvenliği tehdit altındaydı ve acilen çözüm bulunması gerekliydi.

Enerji savaşları: ABD-Rusya

Rusya iki önemli boru hattını daha hayata geçirmek istiyor: Kuzey Akım-2 ve Türk Akımı. ABD ise söz konusu iki projeden özellikle birincisinin hayata geçmesini istemiyor ve bu konuda Avrupa ülkelerine baskı uyguluyor.

Orta Asya’dan Güney Amerika’ya, Kafkasya’dan Orta Doğu’ya kadar uzanan Rusya-ABD mücadelesinin önemli alanlarından birini de enerji konusu oluşturuyor. Bilindiği gibi, Rusya’nın en büyük gelir kalemlerini enerji ihracatından elde edilenler teşkil ediyor. Vladimir Putin bu gelirler sayesinde özellikle 2000’li yılların başında iç ve dış borçları kapatarak daha aktif bir dış politika izlemeye başlamıştı. Bu husus, ister istemez ABD’nin dış politikasıyla ve çıkarlarıyla çatıştı ve artık günümüzde yeni bir Soğuk Savaş’tan dahi bahsedilmeye başlanmasına sebep oldu. Bu “savaş” çerçevesinde, Rusya enerji kartını imkân dâhilinde kullanmaya, ABD de tam tersine Rusya’yı bu silahtan mahrum bırakmaya çalışıyor.


10 Ağustos 2020 Pazartesi

Fransa'nın tarihindeki kara lekeler unutulmuyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Fransa'nın tarihindeki katliamlar uluslararası kamuoyunun vicdanını rahatsız etmeye devam ediyor.




Sömürgecilik faaliyetleri kapsamında koloniler kurarak özellikle Afrika'daki sömürgelerinde büyük insan hakları ihlalleri yapan Fransa'nın tarihindeki katliamlar, uluslararası kamuoyunun vicdanını rahatsız etmeye devam ediyor.

Fransa, 1524'te başlattığı sömürgecilik faaliyetleriyle Afrika'nın batısında ve kuzeyinde 20'den fazla ülkede hakimiyet kurdu. Afrika'nın yüzde 35'i, 300 yıl boyunca Fransa'nın kontrolünde kaldı.

Senegal, Fildişi Sahili ve Benin gibi ülkeler o yıllarda Fransa'nın köle ticaret merkezleri olarak kullanıldı ve bölgedeki tüm kaynaklar sömürüldü.

Fransa'nın Afrika'daki kara tarihi

Bölgede 5 asır süren kolonyal dönemde ve özellikle İkinci Dünya Savaşı'nın ardından bağımsızlık mücadelesine girişen ülkelerde bu ayaklanmalar şiddetle bastırıldı ve 2 milyondan fazla Afrikalı hayatını kaybetti.

Öte yandan Fransa'nın dünya savaşlarında bağımsızlık vaadiyle kendi saflarında savaştırdığı ülke halklarının başlattığı ayaklanmalar da şiddetle bastırıldı. Bölgede beş asır süren sömürge dönemi ve bağımsızlık savaşları 2 milyondan fazla Afrikalının hayatına mal oldu.

İkinci Dünya Savaşı bitmeden kısa zaman önce bağımsızlık vaadiyle Fransa saflarında savaşan Cezayirlilerin başlattığı gösterilerde binlerce Cezayirli, Fransız askerleri tarafından öldürüldü. Tarihe "8 Mayıs 1945 Setif ve Guelma" katliamı olarak geçen olaylardan Cezayir'in bağımsızlığını kazandığı 1962'ye kadar şiddet olayları sistematik şekilde devam etti.

Cezayir Bağımsızlık Savaşı'nda 1 milyon kişi Fransızlar yüzünden hayatını kaybetti.

Fransa'nın, 1830'dan beri Cezayir toplumunu kültürel anlamda da bir soykırımla baş başa bıraktığı biliniyor. 

Cezayir'in kendi mahalli kimliğinin dışında 300 yıllık Osmanlı tarihinin de büyük ölçüde ortadan kaldırılmasına neden olan Fransa, ülkede birçok kültürel ve dini eseri kendi tasarrufunda istediği gibi dönüştürdü.


Fransa'nın Cezayir topraklarında gerçekleştimiş olduğu nükleer silah denemeleri nedeniyle ülkede oluşan zararın karşılanması için komisyon kurulacak.

Cezayir Mücahitler Bakanı Et-Tayyib Zeytuni, kurulacak olan komisyonla, Fransa'dan tazminat talep edileceğini söyledi.

Fransa, nükleer denemelerden zarar görenlerin çoğu asker yaklaşık 500 kişi olduğunu öne sürerken Cezayir, asker ve sivil 18 bin kişinin denemelerden etkilendiğini, çoğunun birkaç sene içinde hayatını kaybettiğini belirtiyor.

Nükleer denemeler, Eski Cumhurbaşkanı Jacques Chirac döneminde sona erdirilmiş ve kurbanlara tazminat ödenmesi kararlaştırılmıştı. 2010'da nükleer deneme mağdurlarına tazminat ödenmesini öngören bir yasa yürürlüğe girse de sadece 20 kişiye tazminat ödenmişti.

Fransa'nın nükleer denemeleri

Fransa, 1966-1996 yıllarında Cezayir ve Fransız Polinezyası'nda yaklaşık 210 nükleer deneme gerçekleştirmişti.

Fransa tarihinde "kara bir leke" olarak kazınan denemelerden 100 binden fazla kişi etkilenmişti.

Resmi olmayan rakamlara göre bugün hayatta olan 3 bin kurbandan en az yüzde 35'inin kanserle mücadele ettiği biliniyor.

Tarihin en büyük soykırımında Fransa'nın rolü

Fransa siyasi nüfuz sahibi olduğu ülkelerde de büyük insan hakları ihlalleri gerçekleştirdi.

İnsanlık tarihin en büyük soykırımlarından kabul edilen, 800 bin kişinin öldüğü 1994 Ruanda soykırımında da Fransa'nın rolü olduğu ortaya çıktı.

Ruanda soykırımından hemen önce bölgedeki Fransız askerlerinin aldıkları istihbaratları değerlendirmeyerek bölgeden ayrıldığı, bazı Fransız askerlerinin ise bizzat katliamlara destek verdiği uluslararası raporlara yansıdı.

Fransa, 23 Haziran'da ülkenin güneybatısında sığınmacılar için güvenli bölge oluşturmak amacıyla Turkuaz Operasyonu'nu başlattı. 

Ancak Ruanda'da soykırımı engellemek yerine soykırımı yapan Hutu hükümetine silah ve bilgi sağladığı tespit edilen Fransa'nın aleyhine halen devam eden birçok uluslararası dava bulunuyor.

Fransa'nın eski Cumhurbaşkanı François Mitterrand, Le Figaro gazetesine 1998'de verdiği mülakatta, "O ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil." ifadesini kullanması hala uluslararası kamuoyunca bilinen bir gerçek.

Fransız Mediapart internet sitesi, şubatta yayımladığı, "Ruanda soykırımı: Fransa'nın yalanları ortaya çıktı" başlıklı, Fransız Dış İstihbarat Birimi DGSE'ye ait bir belgeye dayandırdığı haberinde, Fransa'nın, Hutu milislerince yaklaşık 800 bin Tutsinin öldürüldüğü Ruanda soykırımının asıl sorumlularını gizlediğini yazmıştı.



Fransa soykırım arşivlerine erişimi engelliyor

Ruanda'da soykırımı yapan Hutu hükümetinin uzun süre destekçisi olduğu gerekçesiyle uluslararası kamuoyunda ve ülke içinde eleştirilen Fransa ayrıca soykırım belgelerine de erişimi engelliyor.

Soykırım dönemine dair arşivler üzerindeki "devlet sırrı" yasağı kaldırılmasına rağmen, Eski Cumhurbaşkanı Mitterrand tarafından konulan ikinci bir yasak nedeniyle söz konusu arşivlere erişilemiyor.

Fransa Anayasa Mahkemesinin Eylül 2017'de Ruanda soykırımı hakkında çalışmalar yapan bir araştırmacının, soykırım dönemine ilişkin cumhurbaşkanlığı arşivlerine erişim talebini reddettiği biliniyor.

Bütün bunların yanı sıra Fransa'ya karşı bağımsızlık savaşlarında büyük kayıplar veren ve ekonomileri çöken ülkelerden gelen işçilerin, düşük ücret karşılığında Fransızlara göre daha ağır şartlarda çalıştırıldığı da biliniyor.


17 Ocak 2020 Cuma

Libya’nın jeo-stratejik önemi ve Türkiye-Libya ilişkilerinin arka planı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye’nin Libya’daki varlığı, BM'ce meşruiyeti tanınan UMH'nin ayakta kalmasını sağlamak ve aynı zamanda Libya halkının emperyal güçlere karşı birlik ve bütünlüğünü korumak, bağımsızlığını ve iç barışını garanti altına almak anlamına gelmektedir.



Libya'nın başkenti Trablus'un kalbi konumundaki Şehitler Meydanı'nda toplanan Trabluslular, Hafter saflarındaki milis ve paralı askerlerin gerçekleştirdiği saldırılara tepki gösterdi. Trabluslular, Türk bayrağı taşıdı. Fotoğraf: Arşiv/Hazem Turkia/AA


Ahmed Cevdet Paşa “Tarih bilmeyen siyasetçi pusula bilmeyen gemi kaptanı gibidir” diyerek devlet adamlarının karşılaştıkları sorunlara tarihi perspektiften bakarak isabetli çözümler bulacaklarını kuvvetli bir şekilde ifade etmiştir. Biz de bugün burada tarihi bir perspektif sunmaya çalışalım.
Fenike, Kartaca, Yunan, Roma ve Bizans hâkimiyetinden sonra, Hz. Ömer devrinde, Amr bin As kumandasındaki ordu 642 yılında Mısır’ın ardından Trablus ve Tunus’a doğru hareket etti. 647’de Ukbe bin Nafi ile Trablus’ta zafer kazanıldı. Kuzey Afrika’nın fethi Hassân bin Nu’mân ve Musa bin Nusayr eliyle 707 yılında tamamlandı. Tarık bin Ziyad 711 yılında İspanya’yı fethederek İslam’ı güneybatıdan Avrupa’ya ulaştırdı.
Kuzey Afrika’da iç huzuru ve güvenliği sağlamak amacıyla Harun Reşid, emirlerinden birinin oğlu olan İbrahim bin Ağleb’i 800 yılında vali tayin ederek Libya ve Tunus’u Abbasi halifesine bağlı olarak yönetecek Ağlebiler (800-909) hanedanını kendi eliyle kurdu. Fâtımî Devleti (909-1049) ve Muvahhidler Devleti (1160-1178) egemenliğinden sonra, Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin emri altındaki Kölemen komutan Şerefeddin Karakuş 1174 yılında başlattığı seferlerle Trablus, Kayrevan ve Tunus gibi Kuzey Afrika şehirlerini yeniden Mısır’a dahil etme siyaseti çerçevesinde hareket etti. 1185 yılında Trablus şehrini ele geçirdi. Karakuş ve arkadaşlarının sürdürdüğü seferlerin ve 1212 yılına kadar devam eden hakimiyetinin en önemli sonucu, Kuzey Afrika seferine katılan birliklerindeki Oğuzların varlığını kalıcı kılmasıdır. Oğuzlar Muvahhidler devletinde “guz” ve “gazaz” adındaki askeri birlikler olarak varlıklarını sürdürdüler. Bugün Yefrin’de yaşayan Gazaz kabilesi büyük ihtimalle o günlerden kalmadır. Muvahhidler’den sonra, aradaki fetret devri dışında, Hafsîler uzunca bir süre Libya’ya egemen oldu (1228-1323 ve 1369-1510).

Hafsîler ve Osmanlılar

Haçlı ideolojisi ile hareket eden İspanyollar, Endülüs’teki İslam varlığına adım adım son verdikten sonra tüm kuvvetleriyle Kuzey Afrika’ya yöneldiler. Kastilya ordusu 1510 yılında Hafsîler’in egemen olduğu Trablusgarb’ı işgal ettiği gibi halkını da kılıçtan geçirdi. Canını kurtaranlar Trablusgarb’ı boşaltarak ülkenin içlerine doğru kaçtı veya sürüldü.
 sorulması gereken en temel soru, Libya’yla beş, hatta on iki asır öncesine giden tarihsel ve kültürel bağları bulunan Türkiye’nin “Libya’da ne işi var?” sorusu değildir. Bunun yerine “ABD, Rusya, Fransa, İtalya gibi emperyalist ülkelerin Libya’da ne işi var?” sorusu sorulmalıdır. 
1520 yılında tahta oturan Kanuni Sultan Süleyman, babası Sultan Selim zamanında, 1519’da Tacura’dan gelen heyetin bizzat talep ettiği askeri yardımı sağladı. Murad Ağa kumandanlığında bir askeri filo gönderdi. Murad Ağa Tacura’da kuvvetli bir direniş merkezi kurdu. Trablus’un İmparator Şarlken tarafından 1530 yılında Malta şövalyelerine verilmesinden üç sene sonra, Kaptanıderyâ Barbaros Hayreddin Paşa şehri yeniden fethetti. Ancak bu fetih de İspanyolların karşı saldırılarıyla uzun ömürlü olmadı ve şehirde hakimiyet kurmak için mücadeleye devam edildi. Tam 32 yıl süren bu mücadelenin sonunda, Kaptanıderyâ Sinan Paşa, Turgut Reis ve Murad Ağa’nın kuvvetleriyle Trablusgarb 15 Ağustos 1551’de Osmanlı topraklarına katıldı.
Fetihten sonra Murad Ağa Trablusgarb valisi oldu (1551-1553). Onun vefatından sonra ise Turgut Reis (1553-1565) valilik makamına gelince ülkenin sahil kısmıyla çöl bölgesini sosyal, siyasi ve ekonomik olarak birleştirdi. Trablusgarb onun döneminde huzur ve refaha kavuştu. Bugün “Libya” olarak isimlendirilen coğrafyada Osmanlı devletinin Trablus, Bingazi ve Fizan adıyla ayrı ayrı idari merkezleri vardı. Cezayir, Tunus ve Trablusgarb ocaklarına hep birlikte “Garp Ocakları” deniliyordu. Bu ocaklar merkezî devlet için kayda değer bir üretim ve gelir kaynağı oluşturmamakla birlikte, Osmanlı devletinin ve İslam âleminin savunması açısından Akdeniz’de bir ileri karakol görevi görüyordu.
Osmanlı devleti merkezî askerî teşkilatına Balkanlardaki Hristiyan kökenli genç erkekleri devşirme usulüyle dahil ederken, Kuzey Afrika’daki topraklarını savunmak amacıyla Anadolu’dan genç erkekleri asker olarak Garp Ocaklarına gönderiyordu. Osmanlı böylece, askerlik mesleği bakımından insan kaynağı sınırlı olan bölgenin askerî kapasitesini geliştirmeye çalışmıştı. Libya, Tunus ve Cezayir’de görev yapan bu profesyonel askerlerin yerel halktan kızlarla evlenmesine müsaade edilerek, sayıları bugün milyonlarla ifade edilen bir “Kuloğlu” nesli ortaya çıktı. “Kuloğulları” babaları Anadolu kökenli asker ve anneleri yerel halktan kişiler demektir. Her yıl ocağa yazılan 1000-2000 civarındaki askere ek olarak, Kuloğulları’nın da sayısı aritmetik olarak artmış ve devlet kademelerinde çeşitli memuriyetlerde ve ülke savunmasında ayrı bir askeri kuvvet kaynağı olarak istihdam edilmişlerdir.
Ahmed Şerîf 15 Kasım 1920’de Ankara’ya geçti ve 25 Kasım’da Mustafa Kemal’le bir yemekte buluştu. TBMM Başkanı ve Başkumandan Mustafa Kemal’e mücevher kakmalı bir kılıç ve üzeri ayet ve hadislerle bezeli bir kemer hediye etti. Kurtuluş Savaşı sırasında Atatürk’ün yanında yer aldı. Milli Mücadeleye destek mahiyetinde, bütün gücünü seferber ederek “Türkiye’nin bağımsızlığı olmadan İslam âlemi sömürgeden kurtulamaz” ve “Libya’nın bağımsızlığı için önce Türkiye’nin bağımsızlığını kazanmalıyız” diyerek 18 Şubat 1921 Cuma günü Sivas’ta toplanan Büyük İslam Konferansı’na başkanlık etti. Ahmed Şerîf es-Senûsî, Mustafa Kemal’in görevlendirmesiyle Irak’taki Arap aşiretlerini İngiltere’ye karşı birleştirmek amacıyla faaliyetlerde bulundu.
On yedinci yüzyıla girilirken, İstanbul’dan gönderilerek Trablusgarb beylerbeyi tayin edilen kişiler, dünyadaki ve Akdeniz’deki değişen dengelere karşı kendi pozisyonlarını korumakta güçlük çektiler. Dünya ticaretinin kapasite ve değer bakımından artması ve mevcut dengelerin sarsılmasıyla, Akdeniz ticaretinin güvenliğini sağlama mecburiyeti, beraberinde yeni riskler de getirdi. Ocaklılar ve arkalarında yeni toplumsal, ekonomik ve askeri bir güç olarak ortaya çıkan Kuloğulları, beylerbeyilik makamında oturanlara karşı öne geçtiler. Zira beylerbeyi üç yıl, yani geçici bir süre görev yaptıktan sonra başka bir göreve gideceğini bildiğinden, uzun vadeli icraat yapmak yerine, asıl sorumluluğu “Ocaklı dayıya” bırakıp temsilî bir pozisyonda kalmayı tercih ediyordu.
1711 yılında dayı olan Karamanlı Ahmed Bey, padişahın bu temsilî pozisyondaki beylerbeyilik uygulamasına son veren bir kararı almasını sağladı. Ahmed Bey’e “sultan naibi” benzeri bir imtiyaz verilerek Trablusgarb’da bir Karamanlı hanedanı kurmasına imkân verildi. On sekizinci yüzyılın sonuna kadar kısmen de olsa Osmanlı devletinin Garp Ocaklarına katkı sağlayan deniz akıncılığı, silahlı modern ticaret gemileri karşısında önemini kaybetti. Hatta Vali Yusuf Paşa Trablusgarb beylerbeyi tarafından güvenliği belli bir bedel karşılığında garanti edilen gemilerin korsan baskınları sebebiyle uğradığı zararları tazmin etme konusunda zor durumda kalıyordu. Yusuf Paşa’nın Mısır’a saldıran Napolyon’a karşı pozisyon almaması da İstanbul’da tenkit edildi.
1827 yılına gelindiğinde, Libya’da yaşanan yönetim krizinin üstüne Osmanlı donanması Navarin’de Avrupalı devletlerin ortak donanması tarafından yakıldı. Bunlara Doğu Akdeniz’deki Yunan isyanı, Cezayir’in 1830’da Fransa tarafından işgali ve Mehmet Ali Paşa’nın isyanı gibi gelişmeler de eklenince, Trablus’a yapılması gereken müdahale gecikmiş oldu. Nitekim 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı ile eyalet merkeze bağlandı. Fransa’nın Cezayir’in yanında Tunus ve Libya’ya yönelik emperyalist emelleri biliniyordu. Bu yüzden Fizan ve Orta Afrika’ya uzanan güzergahta yer alan Gat, Tuareg (Tevârık), Ezgar ve Hoggar aşiretleriyle sıcak ilişkiler kuruldu. Sudan-Senegal, Sudan-Fas kervan ticaret yollarının güvenliğini sağlayacak adımlar atıldı. Ancak 1882 yılında Mısır, ardından da Sudan İngiliz işgaline uğrayınca, Osmanlılar’ın kurduğu istikrar ve güvenlik ortamı ağır bir darbe aldı. Böylece eyalet mühim bir gelir kaybına uğradı ve merkezden gelecek yardımları bekler oldu.
1877 yılında kurulan Osmanlı Meclisi’ne Trablus üç vekil gönderdi. 1908’de II. Meşrutiyet ilan edildiğinde Hums’tan bir, Bingazi’den iki, Trablusgarb’tan üç, Fizan’dan bir ve Cebeligarb’tan bir vekil olmak üzere toplam sekiz milletvekili Meclis’te Libya’yı temsil etti.

II. Abdülhamid’in Libya politikası

Libya’daki aşiret ileri gelenlerinin çocukları ve Kuloğullarından oluşan Hamidiye alayları kurularak halkın herhangi bir işgale karşı hazırlıklı olması yönünde çaba harcandı. Sahilden yapılacak saldırıları püskürtmek amacıyla, Tunus’tan Mısır sınırına kadar olan uzun sahil şeridinde, stratejik savunma noktalarına silah depoları kuruldu. Öte yandan Trablus, Fizan ve Bingazi’de birer kanaat önderi olan tarikat şeyhleri ve kabile liderlerine madalyalar ve nişanlar verilmekle birlikte, Osmanlı devletine bağlılığı öne çıkaran unvanlar ihdas edildi. Bu bağlamda, bölgedeki kabileler üzerinde etkisi bulunan, Şâzeliyye tarikatının bir kolu olan Medeniyye tarikatı lideri Şeyh Zafir Efendi, II. Abdülhamid’in davetiyle İstanbul’a gelerek hususi danışmanı unvanını aldı. Sultan Abdülaziz devrinde Senûsî zaviyelerine verilen destek artırılarak sürdürüldü. Zira Senûsiyye tarikatı Bingazi ve Çad yolu ile Akdeniz’den Sahra altına ve oradan bir ucu Sudan’a, diğer ucu Senegal ve Fas’a uzanan ve “Bilâdü’s-Sudan ticareti” adıyla bilinen ticaret yolu üzerindeki zaviyeleriyle bölgenin ekonomik, siyasi ve sosyal hayatında etkiliydi. Nitekim Fransız ve İtalyan emperyalist yayılmasına karşı Senûsiyye mensupları çok istikrarlı ve güçlü bir direniş gösterdiler.

Atatürk ve Libya

Fizan sancağı Osmanlı devletinin Jön Türkler’i sürgün ettiği bir yerdi. Fakat İtalyanların sömürgeci saldırıları karşısında, Fizan’da o sırada sürgün bulunan tıbbiyeli ve harbiyeli Jön Türklerin vilayetin çeşitli alanlarında istihdam edilmeleri sağlandı. Böylelikle vilayetin doktor, öğretmen ve idari memurluk pozisyonlarında Libyalılara hizmete başladılar. Libya’daki halkla kaynaşan bu kişilerin varlığı, yerel toplulukların Osmanlı halifesine bağlılıklarını zayıflatmak yerine kuvvetlendirdi. Öyle ki 1908’de II. Meşrutiyet ilan edildiğinde Libya halkı, Trablus’taki Jön Türklerin büyük sevinç gösterilerine katılmadığı gibi tepki gösterenler dahi oldu. Bunun üzerine İttihat ve Terakki ileri gelenleri, Meşrutiyet idaresi, hukukun üstünlüğü, eşitlik, adalet ve hürriyet gibi kavramların ne anlama geldiğini anlatmak üzere Mustafa Kemal’i Libya’ya gönderdi. Libya’da sömürgeci İtalyanlara karşı düşünsel düzeyde karşı koymak için faaliyette bulunan Mustafa Kemal, burada özgürlük tohumlarını ekti. 1911 yılında yüz bin civarında askeriyle Libya’yı işgale kalkışan İtalyanlara karşı sadece 5 bin 500 askerle karşı koyan Mustafa Kemal, yerel asker sayısını olabildiğince artırmak için halkı direnişe katılmaya davet etti. Trablus kumandanı Kurmay Albay Neş’et Bey, Kurmay Binbaşı Ali Fethi (Okyar) Bey, Yüzbaşı Nuri (Conker) Bey, Bingazi Kumandanı Enver (Paşa) Bey, Kolağası Mustafa Kemal (Atatürk) Bey, Süleyman Askerî Bey ve Kuşçubaşı Eşref Bey gibi önemli isimlerin başarılı çalışmalarıyla, İtalyanlar sahil kısımlarına adeta hapsedildiler ve Libya’nın iç bölgelerine giremediler.
Balkan Savaşlarının başlaması, Libya’daki durum adına, Osmanlı devletini acil bir çözüme icbar etti. 18 Ekim 1912’de Uşi Antlaşması imzalandı. İtalyanların Libya’daki hakimiyeti tanınırken, Müslümanları temsil etmesi için “Nâibü’s-sultan” unvanlı bir yetkili atandı. Birinci Dünya Savaşı başladığında, İtalya’nın İngiliz-Rus-Fransız ittifakına girmesini önleyici politikalar bağlamında Osmanlı devleti, hiçbir zaman tam olarak uygulanmayan Uşi Antlaşması hükümlerini açıktan ihlal etmemeye özen gösterdi. İtalyanlara karşı canla başla savaşan Ahmed Şerîf es-Senûsî (1873-1933), Senûsî ailesinden Seyyid İdris’in İngiliz ve İtalyanlarla antlaşması üzerine, 30 Ağustos 1918’de bir denizaltıyla İstanbul’a intikal etmek durumunda kaldı. VI. Mehmed (Vahdettin) için Eyüp Sultan Camii’nde yapılan tahta geçme töreninde kılıç kuşatma vazifesini yaptı. Bu görev Ahmed Şerîf’e İstanbul’da gösterilen itibarın ne derecede yüksek olduğunun en açık kanıtıdır.
Ahmed Şerîf 15 Kasım 1920’de Ankara’ya geçti ve 25 Kasım’da Mustafa Kemal’le bir yemekte buluştu. TBMM Başkanı ve Başkumandan Mustafa Kemal’e mücevher kakmalı bir kılıç ve üzeri ayet ve hadislerle bezeli bir kemer hediye etti. Kurtuluş Savaşı sırasında Atatürk’ün yanında yer aldı. Milli Mücadeleye destek mahiyetinde, bütün gücünü seferber ederek “Türkiye’nin bağımsızlığı olmadan İslam âlemi sömürgeden kurtulamaz” ve “Libya’nın bağımsızlığı için önce Türkiye’nin bağımsızlığını kazanmalıyız” diyerek 18 Şubat 1921 Cuma günü Sivas’ta toplanan Büyük İslam Konferansı’na başkanlık etti. Ahmed Şerîf es-Senûsî, Mustafa Kemal’in görevlendirmesiyle Irak’taki Arap aşiretlerini İngiltere’ye karşı birleştirmek amacıyla faaliyetlerde bulundu.

İtalyan sömürgeciliğinden bağımsız Libya’ya

Libya’daki İtalyan işgal dönemi 1911’den 1943 yılına kadar sürdü. 1943’te İtalyan-Alman birlikleri yenilip Libya’yı terk ettikleri zaman, Trablus ve Bingazi İngiliz, Fizan ise Fransız askerlerince işgal edildi. BM tarafından Libya’nın geleceğine karar verilmesi aşamasında Libya-Türkiye ilişkileri yeniden başladı. Berka kentinde geçici olarak bir devlet yapılanması gerçekleştirdi. Libya adına Şeyh İdris es-Senûsî Türkiye’ye başvurarak üst düzeyde görevlendireceği uzman kişiler talep etti. Bu bağlamda, Libya hükümetine başkanlık eden Sadullah Koloğlu başta olmak üzere çok sayıda üst düzey görevli Türkiye’den gitti. 24 Aralık 1951’de Libya devletini ilan eden Kral I. İdris es-Senûsî o sırada dünyanın en fakir ülkesinin kralıydı. Libya 1953’te İngiltere ve 1954’te ABD ile yaptığı anlaşmalarla bu ülkelere askeri üsler verdi. Karşılık olarak bu ülkelerden aldığı kira ve tazminatlarla ülke bütçesine mali katkı sağladı. 1960’ların başında Libya’da zengin petrol yatakları keşfedilince ülkenin kaderi değişti. Dünyanın en fakir ülkesi durumundan zengin ülkeler arasına girmeye aday oldu. Bunun ardından Libya’da 1969’da devrim yapıldı. Türkiye ile ilişkiler bir süreliğine dondurulsa da, devrim lideri Kaddafi Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekatı’na destek vererek ikili dostluk ilişkilerini tazeledi.

Libya Türkiye için neden önemlidir?

Sonuç olarak, Türkiye’nin Libya ile var olan tarihi ve kültürel bağları yanında, coğrafi açıdan komşuluk ilişkileri de kayda değer önemdedir. Bir ülkenin tarihten gelen sorumluluklarını bilmesi, deniz sularındaki haklarını korumak için ikili anlaşmalar yapması, savaşmak için diğer güçlere meydan okuması anlamına gelmez. Ne pahasına olursa olsun haklarını ve çıkarlarını korumak için iradesini beyan etmesi ve ikili ilişkilerinde ahde vefa göstermesi, o devletin gücünü ve caydırıcılığını ifade eder. Türkiye’nin Libya ile gündemde olan ilişkilerinin temelinde 500 yıl öncesine dayanan bir arkaplan vardır. Bu koskoca tarihi geçmişte Kanuni’den II. Abdülhamid’e, Mustafa Kemal’den Bülent Ecevit-Necmettin Erbakan hükümetine uzanan hatıralar vardır. Bunun yanında Libya’nın bugünkü dinî, siyasi ve kültürel kimliğini müstahkem kılan Murad Ağa, Turgut Reis gibi büyük komutan ve amirallerin türbesi ve kurdukları mimari eserler orada varlıklarını bütün ihtişamlarıyla sürdürmektedir. İspanyol ve Maltalı şövalyelerin yıkamadığı bu eserler, İkinci Dünya Savaşı’ndaki bombalara karşı bile direnmiştir. Bugün ise türbeleri birer tarihi miras olarak görmek yerine “şirk merkezi” olarak tanımlayan fanatiklerin saldırılarına rağmen, Turgut Reis’in türbesi Türk-Libya dostluk tarihinin ortak anıtı olarak ayaktadır.
Öte yandan, Libya yönetimi 1974 yılında Kıbrıs Türklerinin imdadına koşan Türk askerine, Batılı güçlerin tepkisine rağmen askeri destek vermiştir. Türk askerinin 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması ile sonuçlanan ve ilk defa Müslüman Türklerin yaşadığı bir toprak parçasını kaybetmesinden sonra hukuken sınırları dışında bulunan ve Müslüman Türklerin yaşadığı bir alana yaptığı askeri seferle kazandığı ilk zaferde Libya’nın dolaylı da olsa payı olmuştur. Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’na başlayıp milleti emperyalist işgalcilere karşı örgütlemeden önce Libya’daki halkı 1911 yılında direnişe hazırlaması, üstünde ayrıca önemle durulması gereken bir durumdur. Mustafa Kemal 30 yaşında edindiği bu tecrübenin ardından, 34 yaşında Anafartalar Kahramanı oldu ve 38 yaşında Samsun’dan Kurtuluş Savaşı’nı başlattı. Canı pahasına imdadına koştuğu Libya’da gözünden yaralanmasına rağmen yılmadı. Bütün varlığını ortaya koyarak vatan coğrafyasının merkezini işgale yeltenenlere karşı Mustafa Kemal Anadolu halkıyla karşı mücadele başlattığında, Libya’dan gelen dostu Ahmet Şerîf es-Senûsî de yanındaydı. Türkiye-Libya dostluğu, bu tecrübelerden hareketle, bölgede barışın tesis edilmesinde yine belirleyici olacaktır.
Bütün bu bilgiler ışığında diyebiliriz ki Türkiye’nin Libya ve Doğu Akdeniz’de olup bitene kayıtsız kalması, iktidarda hangi hükümet olursa olsun, Ankara’nın jeopolitik ve jeostratejik konumunu doğrudan olumsuz etkileyecektir. Osmanlı devletinin çöküşünü etkileyen faktörlerden biri de Akdeniz’deki deniz egemenliğini yavaş yavaş kaybetmesine rağmen buna karşı bir çözüm geliştirememesiydi. Bugün Türkiye’nin Libya’da bulunması, “İskenderun Körfezi’ne sıkıştırılma projesinin” akamete uğratılması anlamını taşıyor. Öyle ki Türkiye Akdeniz’de varlığını sürdüremezse, Doğu Akdeniz’de Türk gemi ve uçaklarının izinsiz seyirleri bile tehlikeye girecektir. Bu bağlamda sorulması gereken en temel soru, Libya’yla beş, hatta on iki asır öncesine giden tarihsel ve kültürel bağları bulunan Türkiye’nin “Libya’da ne işi var?” sorusu değildir. Bunun yerine “ABD, Rusya, Fransa, İtalya gibi emperyalist ülkelerin Libya’da ne işi var?” sorusu sorulmalıdır. Ayrıca emperyalist ülkelerle birlikte hareket eden, fakat Arap ve İslam dünyasının derdine deva olacak en ufak bir adım bile atmayan BAE ve Suudi Arabistan’ın Libya’daki varlıkları da sorgulanmalıdır.
Libya yönetimi 1974 yılında Kıbrıs Türklerinin imdadına koşan Türk askerine, Batılı güçlerin tepkisine rağmen askeri destek vermiştir. Türk askerinin 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması ile sonuçlanan ve ilk defa Müslüman Türklerin yaşadığı bir toprak parçasını kaybetmesinden sonra hukuken sınırları dışında bulunan ve Müslüman Türklerin yaşadığı bir alana yaptığı askeri seferle kazandığı ilk zaferde Libya’nın dolaylı da olsa payı olmuştur.
Şüphesiz Türkiye’nin Libya’daki varlığı, BM nezdinde meşruiyeti tanınan Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) ayakta kalmasını sağlamak ve aynı zamanda Libya halkının emperyal güçlere karşı birlik ve bütünlüğünü korumak, bağımsızlığını ve iç barışını garanti altına almak anlamına gelmektedir. Bilindiği gibi, bir devletin siyasal sınırları yanında jeopolitik ve jeokültürel sınırları da vardır. Bu bağlamda, Akdeniz’deki varlığını ve çıkarlarını koruyabilmesi açısından, Türkiye’nin jeopolitik ve jeostratejik sınırlarının Libya’dan başladığını ifade etmek abartı değildir. Türkiye’nin bölgesel ve küresel güç olma yolundaki en önemli adımlarından birinin, Kanuni Sultan Süleyman devrinde olduğu gibi güçlü bir deniz gücü kapasitesine sahip olmaya bağlı olduğu apaçık bir gerçekliktir. ABD’nin en büyük filolarından 6. Filo’nun Akdeniz’i kontrol için Sicilya’da konuşlanması, Rusya’nın Lazkiye’deki Tartus üslerini tahkim etmesi göz önüne alınırsa, Doğu Akdeniz’de en büyük kıyıya sahip bir ülke olarak Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Libya’da olan biteni kollarını kavuşturarak izlemesi beklenemez. Türkiye’nin teşebbüsleri, ülke çıkarlarını ve bölge barışını korumak adına çok mühimdir ve tarihi öneme sahiptir.


6 Ekim 2017 Cuma

ABD'nin 50 yıllık kirli planı.

SADECE HAKİKAT VE GERÇEKLER
Tamer Ashraf
ABD, 50 yıldır Irak’ı parçalayıp kukla bir Kürt devleti kurmanın altyapısını yapıyor. Son olarak 1996’da 5 bin peşmerge ve PKK’lı, Guam Adası’nda gayrinizami savaş, sabotaj ve istihbarat konusunda eğitildi. Saddam saldırıları bahane edilerek yapılan nakillerde hep İncirlik Üssü kullanıldı.
Türkiye, Irak ve İran'ı İsrail'e bağlı kukla devletçikle parçalama planı uzunca bir geçmişe dayanıyor. 25 Eylül referandumuyla somutlaşan terör devleti senaryosu için ABD onlarca yıldır çalışıyor. Peşmerge ve PKK'lıların, Kuzey Kore'nin füzeyle tehdit ettiği Guam Adası'na götürülüp ABD üssünde eğitilmesi, buna ilişkin birçok örnekten yalnızca biri. Pasifik'te bulunan Guam Adası'nda 5 bin Peşmerge ve PKK'lı terörist, ABD'ye ait Andersen Askeri Üssü'nde özel olarak eğitildi. 1996 yılındaki nakil işlemine 'Pasifik Sığınağı' adı verildi.
GUAM'DA KAMPA GİRDİLER
Saddam'ın saldırılarından kurtarılma bahanesiyle başlatılan operasyon kapsamında 5 bin Iraklı Kürt, İncirlik Üssü'nden Guam'a götürüldü. Nizami-gayrı nizami harp, siyaset, istihbarat, sabotaj vs gibi konularda yoğun bir eğitimden geçirilen grubun üyeleri, 2003 yılından itibaren Irak'a kafileler halinde geri gönderildi. Kuzey Irak'tan Büyük Okyanus'a uzanan organizasyon, Fransa eski Cumhurbaşkanı François Miterand'ın eşi Danielle Miterand ve Ortadoğu'nun modern Lawrence'ı olarak bilinen Cezayir doğumlu Siyonist-Yahudi Bernard Henry Levy öncülüğünde gerçekleşti.
İLK KAFİLE 2 BİN 500 KİŞİ

Irak'ın kuzey bölgelerinden seçilerek Guam'a taşınan ilk kafilede 2 bin 500 kişi yer aldı. İlk etapta 'kimliksiz' durumdaki bu Peşmerge ve PKK'lıların sayısı daha sonra MOSSAD ve CIA ortaklığıyla yapılan sevkiyatlarla birlikte 5 bin oldu. ABD'nin Irak işgali sonrası yüzde 85'i yeniden Irak'a dönen Peşmerge ve PKK'lıların geri kalan kısmı ise Fransa, Almanya, Danimarka, İngiltere, ABD, Kanada gibi ülkelerde lobi faaliyetleri yürütmek ve Kürt Diasporası oluşturma amaçlı Batılı ülkelere yerleştirildi.
SİYONİZMİN KUKLALARI
ABD ve Avrupa ülkelerine 1975-1996 arası taşınanlar arasında Kubat Talabani (Celal Talabani'nin oğlu), Lahor Ceng Talabani (Celal Talabani'nin oğlu), Mesrur Barzani (Mesut Barzani'nin oğlu), Necmeddin Kerim (Kerkük'ün korsan valisi) gibi isimler bulunuyor. Ayrıca PKK üst yönetimi arasında ve Peşmerge komutanları arasında yine Batılılar tarafından özel eğitilen birçok isim var. ABD'nin 1996'da Guam'a götürdüğü militanlardan 1500'ü daha sonra PKK saflarına döndü. Kandil'den Suriye'de PYD, İran'da ise PJAK'a gönderilen birçok üst düzey terör örgütü yöneticisi de yine Guam'da özel olarak eğitilen militanlar arasından seçildi. Suriye'de ABD işbirliğiyle ülkenin kuzey ve doğusunda birçok bölgeyi işgal eden Suriye PKK'sı PYD'ye komuta eden Redur Halil, Zuhat Kobani, Hüseyin Koçer gibi isimler de 1996 aynı eğitim sürecinden geçen teröristler arasında. Ayrıca Sincar, Kamışlı, Afrin, Ayn el-Arab sözde kanton yönetiminde yönetici sıfatı taşıyan PKK'lıların da önemli bir kısmı yine Guam'da eğitildi.
PYD'NİN BAŞI DA OKYANUSTAN GELDİ
ABD'nin Suriye işgalini meşrulaştırmak için ürettiği Demokratik Suriye Güçleri isimli tabela örgütün komutanlığına getirilen Mazlum Kobane kod adlı terörist Abdi Ferhad Şahin de Guam Adası'nda MOSSAD ve CIA tarafından eğitilenlerden. Türkiye'nin kırmızı bültenle aradığı Şahin, TSK'nın Sincar ve Karaçok'u bombardımanı sonrası ABD'li üst düzey komutanlarla poz vermişti. Şahin, Pentagon tarafından Suriye'de 'birincil muhatap' olarak görülüyor. PYD elebaşısı aynı zamanda ABD Başkanı Trump tarafından Suriye'ye sömürge valisi olarak atanan Brett McGurk'ın da en yoğun görüştüğü kişi.
LOBİ EKİBİ AVRUPA'YA MİLİTANLAR OKYANUSA
Irak ve İran arasında 1975 yılında Cezayir'de yapılan antlaşma ile (Cezayir Antlaşması) Fransa, ABD ve İngiltere, bölgeden ilk Kürt kafilelerini nakletmeye başladı. Bu dönemde 15 bin Kürt Avrupa ve ABD'nin farklı şehirlerine yerleştirildi. Özel burslar sağlanarak okutulan Kürt gençleri, bugünkü Kürt siyasi hareketinin öncü isimleri arasında yer alıyor. Fransa, bu alanda kurulan 'Kürt Enstitüleri', dernekler ve özel olarak desteklenen ırkçı lobileriyle, İsrail'i 'vadedilmiş topraklar'a kavuşturacak büyük plan için öncü ülkelerden biri oldu. 90'larda Fransa Cumhurbaşkanı Miterand'ın eşi Danielle Miterand ile Bernard Henry Levy tarafından seçilen Peşmerge ve PKK'lıların Irak içlerinden Habur Sınır Kapısı'na sevkiyatı ise ABD'nin Türkiye-Irak sınırında devreye soktuğu Çekiç Güç tarafından sağlandı. Özel araçlar eşliğinde Türk sınırına getirilen Peşmerge ve PKK'lılar, Batman'dan karayoluyla Adana-İncirlik ABD Üssü'ne götürüldü. Terör örgütünde yönetici olarak yetiştirilmek üzere yola çıkarılan militanlar ise Pasifik'teki Guam'a taşındı.


28 Eylül 2020 Pazartesi

Lübnan siyasetinde Fransa açmazı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Fransa’nın Doğu Akdeniz’de etkin olma arayışındaki temel açmaz, bu aktörün bölgedeki sorunların temel dış kaynaklarından biri olmasına rağmen kendisini çözümün merkezi olarak konumlandırması ve Lübnan’daki gelişmeleri bu yönde değerlendirmesidir.



4 Ağustos’taki Beyrut Limanı patlamasının ardından 1 Eylül’de Lübnan’ı ikinci kez ziyaret eden ve burada uluslararası ilişkiler literatürüne önemli etkisi olan Antonio Gramsci’nin “eski ölüyor, yeni doğamıyor” şeklindeki meşhur ifadesine atıf yaparak Lübnan’ın içinde bulunduğu çok boyutlu krizi tarif etmeye çalışan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un, bu söylemle aslında Paris’in yeni Doğu Akdeniz yönelimini ve bu yönelim içerisinde Lübnan’ın konumunu özetlemeye çalıştığı da söylenebilir.


Doğu Akdeniz ile herhangi bir deniz sınırı bulunmamasına rağmen Suriye ve özellikle Lübnan gibi geçmişte koloni rejimleri kurduğu ülkelerdeki etkisini tekrar canlandırmayı amaçlayan ve Akdeniz bölgesindeki siyasi-askeri girişimlerini yoğunlaştıran Macron liderliğindeki Fransa’nın “Pax Mediterranea (Akdeniz Barışı)” olarak ifade etmeye çalıştığı şey, “ölen eskinin farklı şekillerde yeniden doğmasını” mümkün kılma çabası şeklinde özetlenebilir. Lübnan başta olmak üzere Tunus, Fas ve Cezayir gibi ülkelerde de sömürge rejimleri kuran Fransa’nın, son dönemde Akdeniz bölgesinde yaşadığı etki-güç kaybının bu yönelimin temel dış besleyicisi olduğu söylenebilir. Dolayısıyla Macron’un Lübnan bağlamındaki girişimlerinin genel bir Akdeniz bağlamından ayrı düşünmek mümkün görünmüyor.

Libya'da kendi çıkarlarını korumak için darbeci general Hafter'i destekleyen Fransa'nın Lübnan’da, reel-politik kaygılardan arınmış “demokrasi” ve “istikrar” vurgusunun ne derece samimi olduğu sorgulanmalı.

Macron'un Lübnan siyasetini dizayn girişimi

Avrupa Birliği (AB) içinde Almanya ile rekabet halinde olan ve İngiltere’nin AB’den ayrılması sonrasında AB’yi kendi Akdeniz politikası ekseninde şekillendirmeye çalışan Macron’un, Akdeniz’de Rusya ve ABD gibi küresel aktörlerin ve Türkiye gibi bölgesel aktörlerin artan etkisinden kaygılandığı söylenebilir. Lübnan konusunda farklılaşan ABD-Fransa çatışmasının ve Rusya’nın Suriye-Lübnan gibi Levant ülkeleri üzerinde güçlenen rolünün bu kaygıları beslediği görülüyor. Bu noktada uzun yıllardır mülteci krizi, çöp krizi, uzun dönemli protestolar, sosyo-politik sarsıntılar gibi pek çok karmaşık ve her biri birbirinden ağır sorunlarla yüzleşen Lübnan’ın Fransa tarafından birden “hatırlanması” Macron’un genel Doğu Akdeniz politikası çerçevesinde değerlendirilmeli. Lübnan’daki bir kesimin “yeniden Fransız sömürgesine dönme” çağrısı yapması, bu ülkedeki bazı Hristiyan grupların Fransa’ya yönelik olumlu tutumu ve ülkedeki mezhep temelli aktörlerden Hizbullah da dahil önemli bir kesiminin Fransa ile var olan güçlü temasları Macron’a, Fransa’nın bölgede bozulan imajını ve sınırlanan etkisini düzeltme fırsatı sundu. Bu çerçevede Feyruz gibi Lübnan’ın önemli simgelerinin Macron tarafından ziyaret edilerek Lübnan’daki tüm aktörleri bir masa etrafında bir araya getiren ve Lübnan’da Mustafa Edip öncülüğündeki hükümet kurma sürecini bizatihi yönlendiren Macron, Lübnan için gerekli reformları hayata geçirebilecek reform hükümetinin kurulması sonrasında bu ülkeye ekonomik yardımın sağlanması için uluslararası konferans çalışmaları yapacağını dile getirdi.

Diğer taraftan Macron tarafından tanınan sürenin dolmasına rağmen Lübnan’da “partili olmayan” hükümet kurulamadı, hükümeti kurma görevini alan Edip istifa etti ve bunun üzerine Macron Lübnan’daki siyasi düzeni elinde tutan siyasi güçleri “ihanetle” suçladı fakat yaptırım konusunu gündeme getirmedi. Dahası bu konuşmasında Hizbullah’ı hedefe koyan Macron, bu oluşuma “hem Lübnan demokrasisinde siyasi bir aktör hem de İsrail’e karşı savaşan hem de Suriye’de mücadele eden bir oluşum” olamazsın şeklinde hitap ederek mevcut sorunların çözümsüzlüğünde Hizbullah’ı işaret etti. Bu durum Fransa’nın Hizbullah konusunda AB ülkelerine benzer daha sert tavır takınmasına ve bu oluşuma yönelik çeşitli kararlar almasına yol açabilir. Dolayısıyla Fransa’nın yumuşak güç stratejisine dayalı ve Lübnan’daki kronik istikrarsızlığı çözmeye yönelik girişimi de böylelikle sonlanmış oldu. Yine de Macron, Lübnan’a yönelik uluslararası konferans çağrısıyla ilgili olumlu mesaj verdi ve Lübnan’daki 1989 Ta’if Anlaşması’na dayalı güç dengesinin değişmesi gerekliliğine vurgu yaparak buradaki gelişmelerde aktif olacağına işaret etti. Lübnan’daki krizin çözülmesinden ziyade bu girişimiyle yumuşak güç durumuna ve zarar gören uluslararası-yerel imajı düzeltme çabalarına yatırım yapmayı hedefleyen Macron’un Lübnan yaklaşımın bazı reel-politik kaygıları da taşıdığı ve daha bütüncül bir yaklaşımın bir unsuru olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Lübnan'ın ardından Irak’ı da ziyaret eden Macron’un, öncelikle Levant ve Doğu Akdeniz bölgesini içeren alanda Fransa'nın eski nüfuzunu yeniden tesis etmeye çalıştığı aşikar. Kuzey Afrika, Sahel bölgesi ve Levant’taki bazı ülkelerde eski sömürgeci güç ve uzun yıllar bağımsızlık mücadelesi veren (1954-1962) Cezayir halkı gibi bazı topluluklara yönelik katliamlarıyla bilinen Fransa’nın mevcut girişimlerini “Akdeniz Barışı” olarak ifade etmesi ve yine bizatihi Lübnan’daki mezhepsel ve kırılgan siyasi sistemi oluşturan başat aktör olmasına rağmen Lübnan’da ironik şekilde çözüm girişimlerini yönlendirmesi Fransa’nın Doğu Akdeniz politikasına yönelik temel açmazlar olarak karşımıza çıkmakta. Diğer bir ifade Fransa’nın Doğu Akdeniz’de etkin olma arayışındaki temel açmaz, bu aktörün bölgedeki sorunların temel dış kaynaklarından biri olmasına rağmen kendisini çözümün merkezi olarak konumlandırması ve Lübnan’daki gelişmeleri bu yönde değerlendirmesidir. 

Fransa ile hareket eden Orta Doğu ülkelerinin, Türkiye’nin faaliyetlerini “Yeni Osmanlı” yönelimi şeklinde ilan ederken bizatihi bu bölgedeki kolonyal mirasın en önemli dış sorumlularından biri olan Fransa’nın girişimlerini memnuniyetle karşılaması anlaşılması güç bir tutum.

Fransa bölgede yeniden doğmaya çalışıyor

Kendisini Akdeniz bölgesindeki başat aktörlerden biri olarak konumlandırmayı amaçlayan Fransa’nın en temel reel-politik kaygısı bölgedeki enerji denkleminden izole olmama durumudur. Cezayir, Fas ve Tunus’ta geçmişe kıyasla belirleyici olma durumunu yitiren ve Muammer Kaddafi rejimini sonlandıran öncül aktörlerden biri olmasına rağmen burada diğer bir otoriter ve meşru Libya hükümetine karşı darbe girişiminde bulunan Halife Hafter gibi bir figürü destekleyerek Libya’da da diplomatik anlamda ve saha gerçekliklerinde bir gerileme yaşayan Fransa’nın Lübnan’da, reel-politik kaygılardan arınmış “demokrasi” ve “istikrar” vurgusunun ne derece samimi olduğu sorgulanmalı. Diğer bir ifadeyle Fransa’nın özellikle Akdeniz bölgesinde genel itibarıyla Abdulfettah es-Sisi ve Halife Hafter gibi otoriter figürlerle işbirliğine yönelen Fransa’nın Lübnan’daki demokrasi ve istikrar vurgusunun da sadece idealist politikalar çerçevesinde değerlendirilmesi yanıltıcı olacaktır. Lübnan’ın Doğu Akdeniz bölgesinde sahip olduğu kıyı şeridi, İsrail-Filistin, Suriye ve Kıbrıs Adası ile deniz sınırları ve son dönemde Rusya temelli doğalgaz şirketleri başta olmak üzere uluslararası şirketlerin Lübnan’ın muhtemel doğalgaz rezervlerine yönelik ilgi Fransa’nın Lübnan’ı tekrar “hatırlaması”na yol açan reel-politik kaygılardan en önemlisi olarak zikredilebilir. Bu nedenle Fransa’nın özellikle Kuzey Afrika ve Sahel bölgesinde karşılaştığı önemli meydan okumaları Levant bölgesindeki aktörlerle telafi etme arayışında enerji kaynaklarına sahip olma ve bu kaynakları dünya pazarlarına ulaştırma açısından stratejik konumdaki Lübnan’a ayrıca önem atfettiğinin altı çizilmeli. Halihazırda bu ülkedeki pek çok aktörün ve özellikle Fransa’nın 100 yıl önceki Lübnan kolonyal dizaynı neticesinde burada uzun yıllar başat aktör konumunda yer alan Maruni Hıristiyanların Fransa ile yakın temasları, Macron’a Akdeniz bölgesinde belirli oranda bozulan Fransa’nın imajını burada güçlendirme alanı oluşturdu.

Diğer taraftan Lübnan’da yumuşak güç unsurlarıyla oluşturulmaya çalışılan Fransa imajının konu Türkiye-Yunanistan arasındaki karmaşık sorunlara geldiğinde sert güç unsurlarına da evrilebildiği ve Fransa’nın diyalog ve müzakere öneren Türkiye’nin çağrılarına rağmen hukuksuz ve temelsiz taleplerde bulunan Yunanistan-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) gibi aktörlerle birlikte hareket ettiği anlaşılıyor. Diğer bir ifadeyle Fransa, genel olarak Akdeniz ve özel olarak Doğu Akdeniz’de güç merkezi haline dönüşme isteği çerçevesinde ülkelere ve meselelere göre değişen taktikler geliştirmekte. Bu durum Almanya gibi AB ülkeleri tarafından açıkça eleştirilmemesine rağmen Fransa’nın Lübnan başta olmak üzere bu bölgede oluşturmaya çalıştığı ve eski kolonyal gücün farklı şekilde yayılmacı anlayışına işaret eden bu politikaların Avrupa içinde de bazı sorunlara yol açması muhtemel. Enerji meselesinin yanı sıra Fransa’nın genel olarak Akdeniz ve özel olarak Lübnan yaklaşımında olası mülteci problemi ön plana çıkıyor. Halihazırda Fransa’da 1975-1989 dönemindeki Lübnan iç savaşı nedeniyle önemli sayıda Lübnanlı göçmenin bulunduğunu ve bunların adeta bir diaspora oluşturduğunu düşündüğümüzde Lübnan’daki bir iç savaş durumunun Fransa’yı tekrar aynı kaygı ile karşı karşıya bırakması durumu söz konusu. Dolayısıyla Libya, Tunus ve Suriye gibi ülkelerdeki istikrarsızlıklar nedeniyle göç sorunu ile karşılaşan ve bunun neticesinde aşırı sağ akımların yükselişiyle iç politik mücadele içerisinde olan Fransa’nın Lübnan’daki istikrarsızlığı giderme konusunda bu şekilde bir reel politik kaygıya sahip olduğu söylenebilir.

Aşırı sağın yükselişinin yanı sıra başta yeni tip koronavirüsle (Kovi-19) mücadele sürecindeki yetersizlikler olmak üzere bir dönemdir Fransız halkından önemli destek gören, “Sarı Yelekliler” şeklinde tanımlanan oluşumların da Macron iktidarından rahatsız olması, Macron’u başta Lübnan olmak üzere Akdeniz bölgesinde aktif olmaya iten öncül diğer iç sebepler olarak belirtilebilir. Özellikle Lübnan girişimlerinde tüm aktörleri bir araya getirmesi, ekonomik-siyasi önerilerde bulunması ve Lübnanlı bir kesim tarafından memnuniyetle karşılanması Macron’un Fransız iç siyasetinde değerlendirebileceği “kazanımlar” olabilir. Diğer taraftan Lübnan başta olmak üzere Macron öncülüğündeki Fransa’nın Akdeniz’de yeniden merkezi aktör olma hedefinde Türkiye’yi en önemli meydan okuma olarak gördüğü son girişimlerinde anlaşılıyor. Fransa’nın Lübnan ziyaretine yönelik destek ileten ülkeleri, Yunanistan-GKRY ile yoğunlaşan askeri-siyasi temasları, Kuzey Afrika bölgesinde Türkiye’nin faaliyetlerine yönelik olumsuz tavırları dikkate aldığımızda Macron’un, Türkiye karşısında konumlanan Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Yunanistan gibi aktörlerle Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de en azından şu ana kadar etkisizleştirme çerçevesinde politikalar yürüttüğü görülüyor. Bu bağlamda Fransa ile hareket eden bahsi geçen Orta Doğu ülkelerinin, Türkiye’nin Lübnan başta olmak üzere Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesindeki faaliyetlerini temelsiz ve ilgisiz şekilde “Yeni Osmanlı” yönelimi şeklinde ilan ederken bizatihi bu bölgedeki kolonyal mirasın en önemli dış sorumlularından biri olan Fransa’nın girişimlerini memnuniyetle karşılaması anlaşılması güç diğer bir durum. Sonuç olarak Fransa bölgede kolonyal mirası hatırlatır şekilde “yeniden doğmaya” çalışırken Lübnan’a vurgulanan nedenlerle ayrıca önem veriyor ve Türkiye’yi ise yeni bölgesel dizaynında en önemli meydan okuyucu olarak düşünüyor.


30 Mayıs 2020 Cumartesi

Wagner'in Trablus'tan çekilmesi bir son mu yoksa taktiksel bir manevra mı?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Rus güvenlik şirketi Wagner'e mensup paralı askerlerin başkent Trablus'taki ön cephelerden çekilmeleri, Trablus etrafındaki saldırı ekseninde hızlı bir çöküşe yol açtı.




Libya'nın doğusundaki gayrimeşru silahlı güçlerin lideri Halife Hafter saflarındaki Rus güvenlik şirketi Wagner'e mensup paralı askerlerin başkent Trablus'taki ön cephelerden çekilmeleri, Hafter milislerinin hükümet güçlerinin ilerlemesini engellemek için cadde, sokak ve evleri el yapımı patlayıcı (EYP) ve mayınlarla tuzaklamalarına rağmen, Trablus etrafındaki saldırı ekseninde hızlı bir çöküşe yol açtı.

Wagner'e bağlı paralı askerlerin Trablus'taki cephelerden ayrılmasıysa akıllara söz konusu hamlenin gerçek bir çekilme mi yoksa taktiksel bir manevra mı olduğu sorusunu getirdi.

Rusya'nın, Libya'ya bu kadar kolay çıkmak için girmediği görüşünü savunanlar, çıkacak olsaydı Libya'ya dördüncü nesil 14 savaş uçağını neden gönderdi? sorusunu yöneltiyor. Cezayir'in Soğuk Savaş dönemi Cumhurbaşkanlarından Huari Bumedyen'in, Rusların ülkesinden deniz üssü istemesi konusunda "Sovyetler bir yere giriyorsa oradan ebediyen çıkmazlar" sözleriyle bu isteği reddetmesi Kuzey Afrika coğrafyasının ortak belleğinde tazeliğini koruyor.

Libya hükümetinin, ülkenin batısındaki Zuvara kentinin 50 kilometre güneyinde, Trablus'un ise kuş bakışı yaklaşık 140 kilometre güneybatısında stratejik önemdeki Vatiyye Üssü'nden Hafter milislerini çıkarmasının ardından, Hafter milisleri ülkenin batısında peş peşe kayıplar vermeye başladı. Hafter'in sözcüsü Ahmed el-Mismari, Trablus'un güneyinde yeni pozisyonlara konuşlandıklarını ve tüm cephelerden 2-3 kilometre çekildiklerini duyurmuştu.

Wagner paralı askerlerinin Trablus'un 180 kilometre güney doğusundaki Beni Velid Havalimanı'na topluca çekildiğine dair görüntülerin ortaya çıkmasıyla, Mismari'nin söz konusu adımın tam manasıyla çekilme değil "taktiksel bir manevra" olduğu yönündeki açıklamaları ikna edici olmadı.

Öte yandan Libya'nın nüfuzlu kabilelerinden Verfalli kabilesinin Beni Velid şehrindeki ileri gelenlerinin, Rus paralı askerler ve Hafter milislerinin kendi kentlerinde kalmalarına karşı çıkmaları sebebiyle, Wagner'e mensup paralı askerler, 24 Mayıs'tan itibaren havayoluyla henüz bilinmeyen bir noktaya transfer edildi.

Beni Velid'e çekilen unsurların sayısının 1500'den fazla olması ve kentteki kabile baskısı artması sebebiyle hava yolunun yetersiz kalmasının ardından, Hafter milisleri ve Wagner'e mensup paralı askerler bu kez 26 Mayıs'ta 4 Rus yapımı Pantsir hava savunma sistemi ve yüzlerce araçla karayoluyla ülkenin batısından çekildi.

Yerel kaynaklar Hafter milisleri ve paralı askerlerin Libya'nın orta kesiminde yer alan ve Trablus'un 650 kilometre güneyindeki Cufra Hava Üssü'ne çekildiğini belirtirken, söz konusu çekilmenin ABD Afrika Kuvvetleri Komutanlığı'nın (AFRICOM), Rusya'nın Libya'ya Wagner paralı askerlerine destek için gönderdiği savaş uçaklarının görsellerini paylaşması ile eş zamanlı gerçekleşmesi ise dikkati çekti.

Moskova yönetimi Hafter'in kendisini Libya'nın tek hakimi olarak ilan etmesini kabul etmemişti. Bununla eş zamanlı, Hafter yanlısı Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih, Rusların nisan ayı sonunda Hafter ile temasa geçerek durumun uçurumun eşiğinde olduğunu değerlendirdiğini ve Hafter'den ateşkes çağrısında bulunmasını talep ettiklerini söyledi.

Wagner Libya'nın geleceğine bir Rus kancası mı?


Wagner'in geri çekilmesi akıllara Moskova'nın Libya'dan tamamen geri çekilme kararı mı aldığı yoksa taktiksel bir hamle mi yaptığı sorusunu da beraberinde getiriyor.

Rusya'nın, Libya'ya bu kadar kolay çıkmak için girmediği görüşünü savunanlar, çıkacak olsaydı Libya'ya dördüncü nesil 14 savaş uçağını neden gönderdi? sorusunu yöneltiyor. Cezayir'in Soğuk Savaş dönemi Cumhurbaşkanlarından Huari Bumedyen'in, Rusların ülkesinden deniz üssü istemesi konusunda "Sovyetler bir yere giriyorsa oradan ebediyen çıkmazlar" sözleriyle bu isteği reddetmesi Kuzey Afrika coğrafyasının ortak belleğinde tazeliğini koruyor.

Akdeniz'in güneyinde bir Rus deniz veya hava üssünün kurulması Moskova'nın eskiden beri peşinde olduğu stratejik hedefler arasında gösteriliyor. Fransa'nın Hafter yanlısı tavrıyla birleşik bir Avrupa politikasını zora soktuğu, ABD'nin yaklaşan seçime odaklandığı ve uluslararası düzenin de küresel salgınla meşgul olduğu bir dönemde Libya, Rusya'nın NATO'yu Akdeniz'in güneyinden abluka altına alması için tarihi bir fırsat olarak değerlendiriliyor.

Wagner ile Hafter arasında mali sıkıntılar nedeniyle sorunlar var

Rusların şu anda Libya'dan çekilmesi abartılı bir beklenti gibi görünüyor. Fakat Wagner'e bağlı paralı askerlerin başkentin güneyinden ayrılmasının, Hafter'e Rusların desteği olmaksızın Libya hükümeti güçleri karşısında Trablus saldırısının başarılı olma şansı bulunmadığını göstererek "darbeci generali" Moskova'nın şartlarına razı etmek amacı taşıdığı yorumu yapılıyor.

Rusya, 2016'da Suriye'deki Beşşar Esed rejimine de aynı şekilde yaklaşmış ve askerlerinin ülkesinden kısmi olarak çekildiğini duyurarak rejim üzerinde baskı kurmuştu.

Moskova yönetimi Hafter'in kendisini Libya'nın tek hakimi olarak ilan etmesini kabul etmemişti. Bununla eş zamanlı, Hafter yanlısı Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih, Rusların nisan ayı sonunda Hafter ile temasa geçerek durumun uçurumun eşiğinde olduğunu değerlendirdiğini ve Hafter'den ateşkes çağrısında bulunmasını talep ettiklerini söyledi.

Arap basınında, Wagner'in Hafter'den ödeme alma konusunda sorunlar yaşadığı, Wagner'in, Trablus'a girememesi sebebiyle "darbeci generalin" askeri kabiliyetine güveninin sarsıldığı, paralı askerler arasında çok sayıda can kaybı olduğu ve ölenlerin ailelerine ödenmesi gereken ek bir maliyet oluşturduğu yönünde haberler çıkmıştı.
ABD'nin Rusya'nın Libya'daki varlığını "terör örgütü DEAŞ'tan daha tehlikeli" görmesine rağmen Wagner'in Libya'dan tamamen ayrılması şu an için uzak bir ihtimal olarak görülüyor. Rusya'nın Akile Salih'i Hafter'in önüne geçirme planında Wagner itici güç olarak görev alabilir.

Libya hükümetine bağlı SİHA'lar Wagner'in etkinliğini kırdı

Hükümete bağlı silahlı insansız hava araçlarının (SİHA) Beni Velid bölgesindeki Hafter milislerinin yakıt kamyonlarını, silah ve mühimmatlarını hedef almasıyla milisler ve paralı askerlerin ikmal hatları kesildi. Havadan sıkı tutulan bu ambargo, Wagner unsurlarının savaştaki etkinliğini belirleyici biçimde düşürdü.

Wagner paralı askerleri, Aralık 2019'da savaşa katıldıkları sırada Trablus'un güneyindeki hassas noktalara girdikten sonra belirli mevzilerde Hafter lehine askeri katkı yapmıştı. Ancak Mayıs ayına gelindiğinde paralı askerler savaşın ön hatlarından tamamen çekildi.

Wagner'in 1500 ile 2 bin arasındaki unsuru ile cephelerden çekilmesinin ardından Hafter sözcüsü Mismari'nin Trablus'un güneyinde yeniden konuşlanacakları konusundaki açıklaması, Hafter milislerinin savaş alanında dengesiz olarak yerleştirildiğinin göstergesi olarak yorumlanıyor.

Akile Salih ve Rusya Hafter'i devirecek mi?

Libya'nın doğusundaki bazı kabilelerin, çocuklarının batı bölgesindeki cephelere gönderilmesi konusunda rahatsız olduğu ülke içinde sıkça zikrediliyor.
Hafter'in ülkenin batısında arka arkaya aldığı yenilgiler, ülkenin doğusunda sahip olduğu otoritesine de darbe vurdu. Barka bölgesindeki kabileler, Ruslara Hafter için alternatif olan güvenilir bir müttefik olarak sundukları Akile Salih'in etrafında toplanmaya başladı.

Hafter'in henüz Vatiyye Askeri Üssü'ndeki yenilgisi ortaya çıkmadan önce kendi taraftarlarını sokağa çağırarak ilan ettiği darbe girişiminin arkasında Akile Salih'in Ruslarla daha yakın temasa geçmesinin olduğu belirtiliyor. 

Akile Salih'in sözde "Libya Ulusal Ordusu Başkomutanı" sıfatıyla sözde Libya Ulusal Ordusunun Genelkurmay Başkanı Abdurrazık en-Nazuri ve Hava Kuvvetleri Komutanı Sakr el-Caruşi ile birlikte, Hafter'in olmadığı bir toplantıda Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile görüşmesi, Rusya'nın, Wagner'in desteğiyle Hafter'in yerine Akile Salih'i getirme niyeti olarak görülüyor.

Sonuç olarak ABD'nin Rusya'nın Libya'daki varlığını "terör örgütü DEAŞ'tan daha tehlikeli" görmesine rağmen Wagner'in Libya'dan tamamen ayrılması şu an için uzak bir ihtimal olarak görülüyor. Rusya'nın Akile Salih'i Hafter'in önüne geçirme planında Wagner itici güç olarak görev alabilir.



2 Nisan 2018 Pazartesi

Silahlanma piyasasının yeni gözdesi: Ortadoğu


SIPRI'nin raporuna göre, Ortadoğu ülkelerinin savunma ithalatı geçtiğimiz 10 yıla göre iki katına çıkmış durumda.
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) geçtiğimiz haftalarda yayınlanan raporuna göre, Ortadoğu ülkelerinin savunma ithalatı geçtiğimiz 10 yıla göre iki katına çıkmış durumda. 2008-2012 dönemi ile 2013-17 dönemleri arasında yapılan askeri ithalat ise yüzde 103 oranında artış gösterdi. Bölgede birçok ülke çok boyutlu sınır dışı harekâtlar yönetirken, Ortadoğu’nun küresel savunma ithalatındaki payı ise yüzde 32’ye yükseldi. Ortadoğu ülkelerinin bu denli yüksek savunma bütçeleri ikame ettirip ettirmeyecekleri konusunda soru işaretleri giderek artıyor.
2003 Irak işgali sonrasında ciddi bir yükselme eğilimine giren bu savunma göstergeleri, 2011 Arap Baharı sonrasında ortaya çıkan krizler dolayısı ile daha fazla yükseldi. Ancak Ortadoğu ülkelerinin içinde bulunduğu ekonomik kırılganlık hali, yüksek savunma bütçelerini daha da sorunlu bir hale getiriyor.

Güçlenmenin iki yöntemi: Üretmek ya da tüketmek

Devletler bölgesel ve uluslararası güç dengesindeki konumlarını daha avantajlı hale getirmek için ofansif ve defansif kapasitelerini devamlı olarak arttırmaya çalışır. Güç ve kapasitesini arttırmanın en etkili yöntemlerinden birisi elbette ki somut güce yapılan yatırımlardır. Bu noktada devletlerin somut güçlerini arttırmak için yapacağı yatırımları, bu güç unsurlarını üretmeye veya satın almaya (tüketmeye) kanalize edebilir. Güç unsurlarını üretmek çok daha uzun süren ve istikrarlı bir Ar&Ge süreci gerektiren yöntem iken bu unsurları satın almak (tüketmek), daha kısa sürede daha az maliyetle güçlenmek manasına geliyor. Bu iki tercih arasındaki ayrım ise kısa vadeden uzun vadeli tahayyüle geçildiğinde ortaya çıkıyor. Kısa vadede güçlenen devletler, başka devletlere daha bağımlı hale gelirken bu süreci daha uzun bir vadeye yayan yani üreten devletlerin süreç sonunda daha bağımsız bir yapıya sahip olduğu görülüyor.
Ortadoğu devletlerinin büyük bir çoğunluğu tarihleri boyunca somut güç unsurlarını tüketmeyi ve kısa sürede güçlenmeyi tercih etmişlerdir. Bu tercihte elbette çoğu devletin modern uluslararası sistemde en son kurulan devletler olması etkilidir. Sonuç olarak 2000’li yıllara gelindiğinde dışarıya bağımlı ve üretemeyen bir Ortadoğu savunma sanayisi, uzun vadede bu ülkelerin başarısız olmasının temel sebebi haline geldi. Bu konuda en erken adımı, 1970’lerde savunma sanayisini kalkındırmaya başlayan İsrail atmış olsa da 1990’larda bu süreci başlatan Türkiye ve İran, Ortadoğu savunma sanayisini üreten bir yapıya kavuşturdu. Son dönemlerde ise Suudi Arabistan 2030 vizyonu çerçevesinde bu konuda köklü ve önemli adımlar atma çabası içerisinde. Ancak bölge ülkelerinin büyük çoğunluğu, halen ana muharebe unsurları olan muharip uçak, gemi ve tank üretiminde bölge dışı ülkelere büyük ölçüde bağlı durumda. Nitekim bu bağlılık da güçlenmek isteyen bölge ülkelerini yüksek savunma harcamaları yapmaya zorlayan en temel faktör.


Yüzde bazlı yöntemle analiz

Savunma harcamalarının yüzdeler üzerinden analiz edilmesi, rakamlardan dolayı oluşan kur değişikliklerini ortadan kaldırırken, devletler arasındaki bağımlılık ilişkisini daha iyi kavrama imkânı sağlıyor. 2013-2017 yılları arasında en çok savunma ithalatı yapan ülkeler sıralamasında ilk 5 sıranın 3’ünü Ortadoğu ülkeleri doldurdu. Bu yıllarda Ortadoğu’da en fazla askeri ithalatı, küresel ithalatın yüzde 10’luk payını üstlenen Suudi Arabistan gerçekleştirirken, onu küresel silah ithalatının yüzde 4.5’ini gerçekleştiren Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri takip etti. Suudi Arabistan 2013-2017 yılları arasında savunma ithalatını, 2008-2012 dönemine göre yüzde 225 arttırdı. 2017 yılı öncesinde ABD, BAE, Suudi Arabistan ve Kuveyt’ten çok büyük bir ekonomik destek gören Mısır ise aynı dönemler içerisinde savunma ithalatını yüzde 215 arttırdı. Hem küresel hem de bölgesel anlamda savunma ithalatlarının en önemli tedarikçisi ise Amerika Birleşik Devletleri oldu. ABD, 2013-2017 dönemi savunma ithalatlarında Suudi Arabistan için yüzde 61, İsrail için yüzde 60, Türkiye için yüzde 59, Birleşik Arap Emirlikleri için yüzde 58, Irak için yüzde 56’lık bir pay üstlenerek, bölgede Rusya’ya nazaran ihracat üstünlüğünü korudu. Bu konuda ABD ile rekabet içinde olan Rusya ise, 2013-2017 dönemi savunma ithalatlarında Cezayir için yüzde 69, Irak için yüzde 22, Mısır için yüzde 21’lik pay üstlenerek Ortadoğu savunma sanayisindeki tedarikçi rolünü pekiştirdi. Bunlara ek olarak Rusya, Türkiye ile imzalanan S-400 hava savunma sistemleri tedarik sözleşmesi, Mısır ve Irak ile yapılan birçok tedarik sözleşmesi ile de bu konuda 2017 sonrası dönem için önemli adımlar attı. Ortadoğu’nun önde gelen savunma sanayilerinde gerçekleşen bu ithalat artışı, bölgesel ithalat artışını da tetikledi ve 2013-2017 döneminde bir önceki döneme göre yüzde 14 artışla küresel savunma ithalatının yüzde 32’si Ortadoğu ülkelerince gerçekleştirildi.

Para bazlı yöntemle analiz

Parasal bazlı yöntemle analiz, dolar kurunun her devletin paritesi ile farklı bir ilişkisi olduğundan yıllara göre değişiklik gösteren ve tek bir parametre ile yapılması zor olan bir yöntemdir. SIPRI gibi bazı uluslararası kuruluşlar ise bu sorunu kendilerine has göstergeler oluşturarak çözmeye çalışmaktadır. Bunun örneklerinden birisi olan, SIPRI’ye has olan trend gösterge değeri, savunma ticaretinin parasal hacmini değil aslında transfer edilen unsurları izlemek için oluşturulmuştur. Bu nedenle bu raporda yer alan parasal değerlerin aslında yapılan ticaretin parasal değerini tam olarak yansıtmadığı dikkate alınmalı.
2013-2017 döneminde Ortadoğu’nun en fazla savunma ithalatı yapan ülkesi Suudi Arabistan, 14.8 milyar dolar harcama ile bu konuda bölgenin en büyük payına sahip oldu. Onu, 6.5 milyar dolarlık ithalat ile Mısır, 6.3 milyar dolar harcama yapan Birleşik Arap Emirlikleri ve savunma ithalatı 4 milyar doları bulan Irak takip etti. Türkiye’nin bu dönem içerisinde gerçekleştirdiği savunma ithalatı ise 3.5 milyar dolar. 2008-2012 dönemi ile karşılaştırıldığında harcamalarını iki kat artıran devletler olduğu düşünüldüğünde, 2013-2017 içerisinde ortaya çıkan krizlerin devletleri güvenlik alanında ciddi yatırımlara ittiği görülüyor. Bu anlamda Ortadoğu devletlerinde Suudi Arabistan, BAE, Mısır ve Irak’ın savunma ticaretinde küresel tüketici boyutuna ulaştıklarının altını çizmek gerekiyor. Ancak Türkiye, İran ve İsrail’in tercih ettiği yol kısa vadede diğer bölge devletleri kadar güçlenmek yerine uzun vadede öz-yeterli bir devlet olmak.


Hangisi daha iyi rasyonel olmak mı güçlü olmak mı?

2013-2017 yılları arası savunma ithalatı incelendiğinde, Türkiye’nin 2014 yılı sonunda savunma ithalatını 1 milyar dolar kadar azalttığı görülüyor. SIPRI dünya silah ticareti verilerine göre, aynı yıl içerisinde Cezayir, Irak, Mısır ve BAE gibi ülkeler ise savunma ithalatlarını neredeyse iki katına çıkardı. Peki, neden bazı ülkeler doğrudan silahlanmayı tercih ederken diğerleri savunma sanayisine yatırım yaparak zorlu dönemlerden geçmeyi tercih ediyor?
Bu sorunun cevabı Westphalia antlaşmasıyla ortaya çıkan modern devletler sisteminde saklı. Devletler için egemenlik önemli olduğu kadar bağımsız olmak da önemli. Devletlerin kendi güvenlikleri başkalarından aldıkları savunma unsurları ile sağlanmaya başladıkça talep eden devletler tedarik eden devletlere bağımlı hale geliyor. İşte Türkiye, İsrail ve İran’ın tercih ettiği bu uzun vadeli, daha maliyetli ve zorlu olan sürecin sonunda devletlerin görece olarak daha bağımsız ve güvenli olma potansiyeli artıyor. Uluslararası sistemde rasyonel olmak kadar, güçlü olmak da önemli ve birçok statüko değişikliği güç dengesinin, güçlenen ve saldırgan davranan bir devlet tarafından bozulmasıyla değişiyor. Devletler daha güçlü olma adına kısa vadede yüksek savunma ithalatları ile dışa bağımlı hale gelebiliyor. Ancak bir devlet için ulusal güvenlik konusunda dışarıya bağımlı olmak, bağımsızlık ilkesine aykırı olduğu için bu rasyonel bir tercih değil. Buradan hareketle, bağımsız savunma sanayilerine sahip olmak adına güçlenmeyi uzun vadeye yayan ve bu unsurları üreten devletlerin daha rasyonel bir tercih yaptığı sürecin sonuçlarına bakılarak da anlaşılabiliyor. En nihayetinde, devletlerin güçlü olması gerekiyor ancak burada daha rasyonel olan tercihi de yapmak gerekiyor.

google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html