BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Beyrut sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Beyrut sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

9 Ağustos 2020 Pazar

Beyrut’taki feci patlamanın kazananları ve kaybedenleri

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Bölgesel güçlerin çatışma alanı olarak kabul edilen Lübnan’da, son aylarda ortaya çıkan ekonomik krizin ardından bir faciaya yol açan bu patlamanın, tesadüf gibi görünse dahi “sonuçları bakımından stratejik bir hamle” etkisi yapacağı öngörülüyor.

Lübnan’da Başbakan Refik el-Hariri’ye 14 Şubat 2005 tarihinde düzenlenen suikasttan sonraki en büyük patlama dün Beyrut Limanı’nda yaşandı. Dört binden fazla insanın yaralandığı 100’den fazla insanın da hayatını kaybettiği açıklanan olayla ilgili soruşturmaların aylar, belki de yıllar alacağı tahmin ediliyor.

Beyrut Limanı’nda yaşanan bu facianın Lübnan tarihinin önemli bir dönüm noktası olacağını ve Orta Doğu’da ise tehlikeli kırılmalara yol açacağını siyaset bilimciler şimdiden konuşmaya başladılar.

Bölgesel güçlerin çatışma alanı olarak kabul edilen Lübnan’da, son aylarda ortaya çıkan ekonomik krizin ardından meydana gelen bu denli büyük bir patlamanın, tesadüf gibi görünse dahi “sonuçları bakımından stratejik bir hamle” etkisi yapacağı öngörülüyor.

Ülke ithalat ve ihracatının yüzde 70’inin gerçekleştirildiği stratejik bir limanı kullanılamaz hale getiren ve altyapıyı yerle bir eden patlamanın, siyasi işbirliklerinde de kırılmalara neden olmasına kesin gözüyle bakılıyor.


Lübnan’ın son aylarda içinde bulunduğu ekonomik kriz, Hizbullah’ın doğrudan Suriye’ye müdahil olması, İran’ın Hizbullah’a desteği ve son birkaç haftadır sınırda İsrail’le yaşanan bazı gelişmelerin ardından böyle bir patlamanın meydana gelmesi soru işaretlerine neden olsa dahi, dışarıdan doğrudan bir saldırı olduğuna dair henüz herhangi bir kanıt bulunmuyor.

İçeride düzenlenen hükümet karşıtı eylemler, siyasi suikastlar ve patlamaların kimler tarafından organize edildiğini aşağı yukarı tahmin eden uzmanlar, bu çapta bir saldırıyı elde edilen ilk verilerle objektif olarak değerlendirmekte zorlanıyor.

Nasrallah’ın "amonyum nitrat" ve “nükleer silah etkisi” ifadeleri

Beyrut’un Hizbullah’ın kontrolünde olması ve orada bulunan 2 bin 750 ton amonyum nitratın çıkan yangın sonrasında infilak etmesi dikkat çekti. Ancak asıl soru işaretlerini büyük patlamanın öncesinde meydana gelen küçük patlamalar oluşturuyor.

İnfilak etme riski bulunan bu kadar büyük miktardaki amonyum nitratın ülkenin en önemli limanında bulunmasına ilk tepki Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn’dan geldi. Cumhurbaşkanlığına ait Twitter hesabından yaptığı yazılı açıklamasında Avn, herhangi bir güvenlik önemli alınmadan 2 bin 750 ton amonyum nitratın 6 yıl boyunca bir depoda tutulmasının kabul edilemez olduğunu kaydetti.

Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın bir konuşmasındaki amonyum nitrat ifadeleri de dikkat çekti. Nasrallah yaptığı bir konuşmada, “İsrail Hayfa limanında bulunan amonyum nitrat yüklü gemilerin roketle vurulmasının nükleer silah etkisi yapacağı ve on binlerce insanın ölümüne neden olacağı” şeklindeki açıklamaları dün gece sosyal medyaya düştü.

Sosyal medyaya servis edilen ve bir Körfez ülkesindeki kullanıcı vasıtasıyla yayılan Nasrallah’ın konuşma videosunun sonuna, “kendi başında patladı” ifadesinin eklenmesi ise kayda değerdi.

Beyrut Limanı’ndaki ilk yangının 12 numaralı depoda çıktığının duyurulması, buranın ise Hizbullah’a ait olmasının Nasrallah’ı hedef tahtası haline getirmesi bekleniyor.

Hizbullah’ın faaliyetlerinden Lübnan’daki farklı Hıristiyan grupların ve Sünnilerin rahatsız olduğu biliniyor. Bu acı bilançonun ardından Hizbullah’a karşı sosyal tepkilerin yanı sıra siyasi eleştirilerin daha da artacağı tahmin ediliyor.



Siyasi krizin ardından gelen patlamadan istifade edecek ülke

Lübnan Maruni Patriği Beşara Butrus er-Rai, geçtiğimiz 15 Temmuz’da Hizbullah’a gönderme yaparak “Lübnan’ın tarafsız kalması gerektiği” yönündeki çağrısını yineledi.

Patlamadan bir gün önce 3 Ağustos’ta Lübnan Dışişleri Bakanı Nasif Hitti, Başbakan Hassan Diyab'a istifasını sundu. Söz konusu hükümette Hizbullah’ın etkili olduğu biliniyordu.

Uluslararası Özel Lübnan Mahkemesi, önümüzdeki 7 Ağustos’ta, Refik Hariri’ye 14 Şubat 2005’te düzenlenen suikastla ilgili davanın sonucunu açıklayacak. Bazılarına göre mahkeme “Hariri’yi Hizbullah’ın öldürdüğü gerçeğini” dünya kamuoyuna duyuracak.

Mısır merkezli Al-Marsad Al-Masry araştırma merkezinde yayımlanan değerlendirmesinde Mısırlı siyaset bilimci Dr. Muhammed Mücahid ez-Zeyyad Beyrut patlaması öncesinde yaşanan gelişmelerin Hizbullah’a işaret ettiğini kaydetti.

“Kartları karıştırıp iç durumu kötüleştirmeyi hedefleyen temiz bir istihbarat operasyonu” başlıklı yazısında Zeyyad, ancak bu patlamadan en fazla istifade eden ülkenin İsrail olacağını öngörüyor.

Patlamanın ardından Hizbullah’a Lübnan’da daha fazla baskı yapılacağını ve uluslararası arenada Nasrallah’ın daha zor duruma düşeceğinin altını çizen Zeyyad, saldırıda Saad el-Hariri’nin de hedef alındığını düşünüyor.

ABD’ye Lübnan’da etkin olma fırsatı

Bazı gözlemciler ise ülkedeki acı gelişmelerin ve siyasi krizin Lübnan’ı İran’dan uzaklaştıracağı, haliyle Avrupa ve ABD’ye daha fazla yakınlaştıracağını tahmin ediyor.

Fransa yönetiminin Washington’a Lübnan’a müdahale için baskı yaptığını ancak Donald Trump yönetiminin buna yanaşmadığını hatırlatan uzmanlar, patlamanın ABD’ye Lübnan’da daha etkin olma fırsatı sunacağını değerlendiriyor.

Lübnan’da önümüzdeki süreçte Hizbullah’ın en fazla kan kaybeden taraf olacağı görüşünde birleşen uzmanlar, iç politikada Hariri’ye teveccühün artacağını öngörüyor.


Patlama Lübnan siyasetinde bir milat olabilir

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Beyrut patlaması öncesi Lübnan’daki siyasi ve ekonomik tablo hiç iç açıcı değildi. Patlamayla birlikte Başbakan Diyab’ın da ifade ettiği gibi içeride “büyük bir imtihan verilecek” ve bu, siyaset sahnesinde kimlerin silineceğini gösteren süreç olacak.


İç savaş geçirdiler, Suriye’nin müdahalesine, İsrail bombardımanına maruz kaldılar, siyasi suikastlarla sarsıldılar ama böylesi bir felaketi daha önce hiç yaşamadılar. Lübnan halkı, Beyrut limanındaki korkunç patlamayla benzeri görülmemiş bir felaket yaşıyor.


Lübnanlı yetkililerin yaptığı resmî açıklamalara göre Beyrut Limanı’ndaki patlamaya bir depoda bulundurulan 2 bin 750 ton amonyum nitrat sebep oldu. Patlamadan sonra yaptığı açıklamada Başbakan Hassan Diyab “Sorumlular cezalandırılacak” dese de sorumluların kim veya kimler olduğuyla ilgili ulusal ve uluslararası kamuoyundaki şüpheleri gideremedi. Bu olayın bir saldırı olabileceği ve deponun Hizbullah’a ait olduğuna dair iddialar bir yana, bu kadar fazla patlayıcı maddenin yerleşim yerlerine bu kadar yakın bir depoda tutulmasını şüpheli bulanların sayısı da epey fazla. Nitekim Beyrut Limanı müdürünün konuyla ilgili “Gümrük İdaresi bu patlayıcı maddelerin limandan çıkarılması için yetkili mercilere başvurdu, ancak altı yıl boyunca herhangi bir cevap alınmadı” demesi doğrudan bir isim vermese de sorumluluğun kendilerini aşan bir makama ait olduğunu ima ediyor. Patlamanın ardından resmî açıklamanın geç yapılması medyada ciddi şekilde bilgi kirliliğine de neden oldu. İlk gelen görüntülerin havai fişek patlamasına benzetilmesine rağmen patlamanın yıkıcılığının ilerleyen saatlerde çok daha net anlaşılmasıyla bunun bir saldırı olduğu iddiaları öne çıktı. Nihayetinde resmî açıklamalar reddetse de patlamanın kazadan ziyade sabotaj olduğu fikri hâlâ hâkim görünüyor.

Halk açısından daha önce sıkça dile getirilen mezhepsel sisteme yönelik itirazların patlama sonrasında daha da şiddetlenmesi bekleniyor. 

Patlama öncesi Lübnan’da siyaset ve ekonomi

Lübnan’ın patlama öncesindeki uzun süreç boyunca yaşamakta olduğu ekonomik, siyasi ve toplumsal sorunların anlaşılması, ülkenin bu patlamadan ne kadar zarar gördüğünü ve göreceğini de kestirmek açısından önem arz ediyor. Lübnan zaten bir süredir tarihinin iç savaştan bu yana en büyük ekonomik sorunlarıyla boğuşmaktaydı. Geçmişte Orta Doğu’nun finans başkenti, güçlü bankacılığın merkezi olarak kabul edilen Beyrut, insanların hesaplarındaki 100 doları çekebilmek için bile bankaların önünde uzun kuyruklar oluşturduğu bir ülkeye dönüşmüştü. Küresel ve bölgesel krizlerden etkilenen kırılgan ekonomik yapısıyla Lübnan, özellikle Suriye iç savaşının etkilerini doğrudan yaşamış ve döviz rezervlerinin tükenmesi, para biriminin aşırı değer kaybetmesiyle hem maddi hem de manevi bir buhrana sürüklenmişti.

İran bu dönemde yeterli maddi desteği sunamazsa İngiltere, Fransa, Suudi Arabistan karşısında etkisini kaybedebilir ve müttefiki Hizbullah’ın zayıflamasına sebep olabilir.

Geçtiğimiz yılın Ekim ayında hayat pahalılığına karşı başlayan gösteriler ülkede bir hükümet değişikliğine sebep olsa da yeni gelen hükümet de sadra şifa bir çözüm sunamaması sebebiyle eleştiri oklarının hedefi oldu. Lübnan, ekonomik kriz, siyasi elitlere yönelik tepkiler, bölgesel düzlemde kronikleşmiş Hizbullah-İsrail gerginliği ve küresel boyuttaki salgının etkisiyle Beyrut Limanı patlamasından çok önce zor günler yaşamaya başlamıştı. Kovid-19 salgınının ardından ekonomi ve siyaset kaynaklı gösteriler göreceli olarak azalsa da özellikle salgınla birlikte ekonomik koşullar daha da kötüleşti. Zira Lübnan’ın ekonomisi ekseriyetle hizmet sektörüne ve turizme dayanıyor. Ülkedeki malların önemli bir çoğunluğunun ithal olması, dolarla alım gücünün tükenmesi sebebiyle iç piyasada yaşanan ürün yokluğu ve şişirilmiş fiyatlar sebebiyle insanlar hijyen ürünleri ve en temel ihtiyaç olan ekmeğe bile ulaşmakta zorluk yaşıyorlar. Buna bir de yerli sermayenin ülkeden peyderpey çıkması, yerel para biriminin Merkez Bankası’nın bütün müdahalelerine rağmen karaborsada dolar karşısında sürekli düşüş göstermesi ve kamu borçlarının 90 milyarın üstüne çıkması da eklenince Lübnan ekonomik açıdan iflas noktasına geldi. Kredi almak için Uluslararası Para Fonu’yla (IMF) görüşmeler yürüten ancak bir sonuç alamayan Lübnan, enflasyon oranının 30 günde yüzde 50 oranında artmasıyla Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da hiperenflasyona giren ilk ülke oldu.

Ekonomik sorunların sebep olduğu grevler ise şehir hayatını ciddi şekilde etkiledi. Atık toplama şirketlerinin çalışanlarının yaptığı grevler sebebiyle çöplerin toplanamaması atıkların yol kenarlarında birikmesine sebep oluyor ve şehir sağlığını tehdit ediyor. Çöp toplama şirketi Ramco’nun müdürü Velid Saad “Hükümet bir çözüm sunmadığı için her ay bir çöp krizi yaşayacağımızı düşünüyorum” diyerek aslında çöp krizinin müsebbiplerinin siyasetçiler olduğunu belirtiyor.

Dış yardım meselesine gelince Beyrut Amerikan Üniversitesinden Siyasal Bilimler profesörü Hilal Khashan durumu şu ifadelerle özetliyor: “Batılı ülkeler yardım yapma şartı olarak reform öne sürüyor. Körfez ülkeleri ise yardım şartı olarak Hizbullah’ın dizginlenmesini istiyor. İktidar ise ikisini de yapmaktan aciz.”

Hassan Diyab hükümeti “topal ördek’’ mi?

Hizbullah’ın da dahil olduğu Suriye yanlısı bloğun ülkedeki kronikleşmiş mezhepsel, siyasal ve ekonomik sorunlara somut bir çözüm bulamaması, Lübnan’da sıkça gerçekleşen hükümet krizini tekrar tetikledi. Başbakanlık görevini üstlenen Hassan Diyab’ın Hizbullah’la arasına mesafe koyamaması ve Hizbullah’a mesafeli olan Sünnilerin bu hükümette yaşadığı temsiliyet sorunu, hükümetin uzun ömürlü olmayacağının sinyallerini veriyordu. Protestolar sebebiyle başbakanlık görevinden istifa eden Saad Hariri başta olmak üzere birçok etkili Sünni ismin Hassan Diyab’ı sert bir şekilde eleştirmesi ve Diyab’ın ikna edici olamaması sebebiyle özellikle Sünni kesimin hükümete yönelik bakış açısı daha da olumsuzlaştı. Hükümet dışından olduğu kadar içeriden de ciddi itirazların olduğunu Dışişleri ve Göçmen İşleri Bakanı Nassif Hitti’nin istifası gösterdi. Hitti’nin istifa gerekçesi olarak “görevini yerine getiremediğini” öne sürmesi, hükümet içindeki çatlağı da gün yüzüne çıkardı. Bu bağlamda Ketaib Partisi başkanının Hitti’ye istifa hususunda verdiği destek özellikle Hristiyan partileri arasında hükümete desteğin azaldığını ortaya koyuyor. Hükümete yönelik bir diğer eleştiri de Maruni Patriği Beşara er-Rai’den geldi. Er-Rai, hükümetin tarafsızlığını kaybettiğini ifade ederek ülkedeki krizlerin çözümüne ilişkin “tarafsızlık” vurgusu yaptı.

İsrail-Hizbullah gerginliği: Kim kazandı?

Patlamanın öncesinde Lübnan yerel kaynakları İsrail’in sıklıkla Lübnan hava sahasını ihlal ettiğini ve Hizbullah’ın İsrail’e ait bir insansız hava aracını düşürdüğü aktardı. Hemen akabinde İsrail’in Lübnan sınırına ciddi bir askeri sevkiyat yaptığı haberleri yeni bir İsrail-Hizbullah çatışması mı başlayacak endişesine sebep oldu. Hizbullah kaynakları drone düşürme iddialarını reddetse de İsrailli yetkililer Hizbullah’ı suçlayan açıklamalarda bulundular. Bu gergin ortamda İsrail’de Binyamin Netanyahu karşıtı gösterilerin devam etmesi, Netanyahu’nun Hizbullah’la yaşanan gerginliği içerideki baskıyı azaltmak için kullanıldığı yorumlarına sebep oldu. Prof. Khashan Hizbullah’ın İsrail karşısında işinin zor olduğunu ve misilleme yapsa da yapmasa da kendisini eleştirecek ciddi bir kitlenin var olduğuna değinerek Hizbullah’ın ikilem içinde olduğunu belirtiyor. İsrail’in Lübnan sınırına yönelik düzenlemeyi planladığı kapsamlı askeri tatbikatı iptal etmesi ve sonrasında Beyrut Limanı’nda yaşanan patlama dikkat çekici. Akla doğrudan bir çatışma yerine sabotaj ihtimalini getiriyor. İsrail cephesi patlamanın ardından olayla ilgilerinin olmadığını ivedilikle açıklasa da İsrail ordu sözcüsünün Arapça Twitter hesabından 23 Temmuz 2019’da yaptığı bir paylaşımda dönemin başbakanı ve dışişleri bakanını etiketleyerek Refik Hariri Havaalanı ve Beyrut Limanı’nın Hizbullah-Suriye ve İran hattındaki silah akışı için kullanıldığını söylemesi ve yetkilileri bu hususta uyarmış olması dikkatlerden kaçmadı.

Patlama Lübnan’da siyasal değişime sebep olabilir

Beyrut patlaması öncesi Lübnan’daki siyasi ve ekonomik tablo yukarıda da görüleceği üzere hiç iç açıcı değildi. Patlamayla birlikte Başbakan Hassan Diyab’ın da ifade ettiği gibi içeride “büyük bir imtihan verilecek” ve kimlerin siyasi sahnede kalıp kimlerin silineceğini de gösteren bir süreç olacak. Hizbullah’ın limanı kontrol ettiği iddiası ve patlayıcı dolu depoyla bir alakası olduğu eğer somut verilerle desteklenir ve soruşturma dosyasında yer alırsa bu Hizbullah açısından epey sıkıntılı bir sürecin başlaması demek. Siyasal açıdan hükümet değişimine yol açması muhtemel olan bu patlama, ekonomik açıdan ise yeniden inşa sürecinin dış yardımlar üzerinden yürütülmesini zorunlu kılacak. İran bu dönemde yeterli maddi desteği sunamazsa İngiltere, Fransa, Suudi Arabistan karşısında etkisini kaybedebilir ve müttefiki Hizbullah’ın zayıflamasına sebep olabilir. Hizbullah’la ilgili olarak bir diğer önemli mesele de uluslararası mahkeme tarafından Refik Hariri suikastının faillerinin tespitiyle ilgili nihai kararın açıklanması. 18 Ağustos’ta açıklanacak nihai kararda eğer mahkeme, yargılanan Hizbullah üyelerine “Refik Hariri suikastını düzenleme” suçundan ceza verirse hem Hizbullah hem de Hizbullah’ın desteklediği Diyab hükümeti ülke içinde ve dışında meşruiyet krizi yaşayabilir.

Son olarak bu dönemde Lübnan’daki bölgesel rekabetin etkileri “yardım” meselesiyle öne çıkacaktır. Halk açısından ise daha önce sıkça dile getirilen mezhepsel sisteme yönelik itirazların patlama sonrasında daha da şiddetlenmesi bekleniyor. Zira sistemin bu haliyle siyasal elitlerin Lübnan’ı felakete sürüklemesine sebep olduğu düşüncesi şimdiden dillendirilmeye başladı. Lübnan’ın önde gelen gazetelerinden An-Nahar, patlamayla ilgili haberi “Başarısız devlet kendi kendini vurdu” başlığıyla verdi. Yaşanan bu büyük tahribattan sonra Lübnan’ın tekrar ayağa kalkabilmesi ise içerideki siyasi değişimin yumuşak bir şekilde gerçekleştirilmesiyle mümkün.


29 Ağustos 2020 Cumartesi

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Oktay'dan AB’ye çağrı: Hakkaniyetli olun, Türkiye geri adım atmayacak

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Cumhurbaşkanı Yardımcısı Oktay, "(AB'den) Hakkaniyet bekliyoruz. Bu hakkaniyet çerçevesinde de Türkiye'nin geri adım atmasını kimse beklemesin." dedi.


Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, başta Doğu Akdeniz olmak üzere bölgesel ve uluslararası gelişmeler ile Türkiye'nin dış politika hamlelerine ilişkin AA'nın sorularını yanıtladı.
Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de kendi kıta sahanlığında, kendi ekonomik faaliyetlerini yürüttüğünü belirten Oktay'a yöneltilen sorular ve cevapları şu şekilde:
Türkiye orada (Doğu Akdeniz) bir araştırma yaparken başka hedefleriniz mi var, başka bir şey mi yapmak istiyorsunuz? Neden Avrupa bu kadar etkin bir şekilde tepki gösteriyor bize?
Ne yazık ki Avrupa'nın, Türkiye'nin lehine olan, Türk insanının lehine olan, bizim çıkarlarımıza olan hiçbir konuda yanımızda olmayı bırakın tepki vermediğini pek hatırlamıyoruz. Yani böyle yıllarca alıştığı için tepeden bakmacı, kendisini böyle uluslararası mahkemeler gibi görüp, kimin haklı kimin haksız olduğuna karar verebilecek bir mekanizma gibi, hakkı olmayan ve yeri olmayan bir konumda kendisini konumlandırması ve her şeye kendi açısından, kendi çıkarları açısından da yaklaştığı için sizin çıkarınıza, milletimizin çıkarına olacak her şey bir şekilde tepki vermeyle başlıyor. Avrupa Birliği kusura bakmasın uluslararası bir mahkeme değil, kimin haklı kimin haksız olacağını belirleyen bir mekanizma da değil. Biz de Avrupa Birliği'ni böyle görmüyoruz zaten. Avrupa Birliği; üyeleri olan, bölgesel bir birliktelik sağlayan, siyasi, ekonomik anlamda da birliktelik sağlayan, sağlamaya çalışan bir yapı. Son derece hantal bir yapı ve bazı üyelerinin Yunanistan gibi, açıkça da bunu ifade etmek lazım, şımarıklığına artık illallah diyen ama bir şey yapamayan bir yapı. Şimdi bugün Merkel'in basına yansıyan bir açıklaması var. "Biz üyeler olarak Yunanistan'ın...


(Yanında olmamız gerekiyor)
Yani sanki böyle yanında olmak değil de böyle dinlemek, bakmak "İyi ne yapalım zorundayız." der gibi... Ama Cumhurbaşkanımız ile birebir görüştüğü hemen hemen her zaman da Cumhurbaşkanımız bütün açıklığıyla her şeyi ifade ediyor: Hangi konuda nasıl hareket ediyoruz, niye hareket ediyoruz, gerekçeleri nedir, Türkiye'nin duruşu nedir. Bu konularda aleyhte bir şey söyleyen birebir görüşmelerde hiçbir şey görmüyorsunuz ama çıkıp da kurumsal bir boyuta girdiğinizde karşınızda duvar gibi bir AB görüyorsunuz. Şimdi dolayısıyla Doğu Akdeniz'de nelerin olduğu konusuna biz bizim çıkarlarımız açısından bakıyoruz. Doğu Akdeniz'de bizim karasularımız vardır. Doğu Akdeniz'de kıta sahanlığımız vardır ve Doğu Akdeniz'de bizim şu anda Libya ile imzaladığımız münhasır ekonomik bölge anlaşmamız vardır. İleride görüşmek isteyen ülkelerle de oturup daha da artacak işbirlikleri ve anlaşmalar da olacaktır bu çerçevede. İki şey görüyoruz. Cumhurbaşkanımız bunu net ifade etti. 100 yıl önce Türkiye'ye çizilen bir harita vardı Sevr diye. Adına anlaşma bile demek istemiyorum çünkü anlaşmada iki taraf olur. Pervasızca bir milleti yok etmeye dönük ve pervasızca böyle leş kargaları gibi bir milletin üzerine çöken bir yapının, yüz yıl önceden bahsediyorum, oradan işte 30 Ağustos'u kutlayacağız yarın. Bir milletin kendi bağımsızlığını tekrar aldığı, kendi istiklalini tekrar kazandığı hem de elinde avucunda hiçbir şey olmadan, bir imparatorluğun külleri arasından yeniden doğduğu, bir istiklal mücadelesi sonrasında o haritayı yırtıp attığı dönemi. Şimdi 100 yıl sonrasına geliyoruz, bakıyorsunuz oyuncular hemen hemen aynı. Fazlası var eksiği yok, Almanya gibi...
İngiltere, Fransa var...
Evet, şimdi baktığınızda karada yırttığımız o haritayı şimdi denizlerde bize çizmeye çalışan bir yapı ve buna alet olan bir Avrupa Birliği. Bunun için yine bir araç olarak kullandıkları, alet olarak kullandıkları bir Yunanistan ve Rum Kesimi. Anlaşılıyor ki 100 yıl öncesinde de bunlar Türk milletini yeteri kadar tanımamışlar. Elimizde hiçbir şey olmadığı dönemde, bir atacak kurşunumuz olmadığı dönemde... Kadınımızla erkeğimizle gencimizle yaşlımızla çocuğumuzla bir tas çorbayı paylaşarak, bir ekmeği belki 50 kişi paylaşarak oradan yeniden küllerden doğduğumuz bir yerden... Çünkü bizim milletimizin bir özelliği var. Bizim milletimiz istiklal dediği zaman, bağımsızlığı dediği zaman, söz konusu bağımsızlık olduğu zaman, istiklali olduğu zaman, özgürlüğü olduğu zaman hiçbir şey dinlemez. Bedel ödemekmiş, şuymuş, buymuş umurunda bile olmaz. 15 Temmuz'da da gördük, bunu yeni gördük. Yani 100 yıl önceki ruhun hala canlı olduğunu 15 Temmuz'da da gördük. Çanakkale'deki ruhun bugün canlı olduğunu gördük. 1453'teki ruhun, 1071'deki ruhun canlı olduğunu daha dün Ahlat'ta, Malazgirt'te gördük. Dolayısıyla bugün denizlerde bize aynı haritayı çizmeye çalışıyorlar. 100 yıldır çizmeye çalışıyorlar bunu. Daha doğrusu şunu söylüyorlar, "Kardeşim ben sana zaten bu haritayı çizmiştim." İyi de senin o haritayı çizdiğin zamanlardaki Türkiye yok artık. Lideriyle milletiyle sadece kendi yağıyla kavrulan da değil artık, onun ötesinde kendi haklarıyla ilgili sözünü çekinmeden söyleyen, başkasının hakkında gözü olmayan ama kendi haklarını da hiçbir şekilde yedirmeyecek olan, yedirmeyen bir Türkiye. Türkiye olarak biz bunu söylüyoruz aslında bugün. Doğu Akdeniz'de biz kendi kıta sahanlığımızda normal kendi ekonomik faaliyetlerimizi yürütebiliriz. Kendi ekonomik faaliyetimizi yürütüyoruz. Bir İngiltere, bir Fransa, bir İtalya, bir Amerika, bir Rusya, bir Çin, bir başka ülke, kendi kıta sahanlığında kendi faaliyetlerini yürüttüğü zaman hiçbir ses çıkmıyor da Türkiye kendi kıta sahanlığında Doğu Akdeniz'de kendi gemisiyle kendi kaynaklarını araştırdığında niye kıyamet kopar, anlaşılır gibi değil. Harita ile alakalı da ondan. Harita ne diyor biliyor musunuz? "Adımınızı dahi denize atmayacaksınız." diyor. AB açıklama yapıyor, "Biz bu haritayı tanımıyoruz." diyor. "Yunanistan böyle bir harita yapmış, adına da Sevilla demiş, çalıştırmış falan, onun şımarıklığı zaten yapar. Biz de bıktık zaten, usandık." diyor ama açıkça bunu çıkıp da söyleyemiyor.



Kapalı kapılar ardında...
Kapalı kapılar ardında artık onlar da illallah demiş durumda. Onlar da yaka silkmiş durumda ama sonuçta kendi çıkarına da bir şekilde kullandı ama sonuçta bedelini Yunanlı, Yunanistan şey değil aslında, vatandaşın ödeyeceği bir sonuca doğru gidiyorlar farkında değiller. Yunan vatandaşlarının bunun hesabını kendi hükümetlerinden sormaları gerekiyor. Yani yeni bir maceraya gitmemeleriyle alakalı. Çünkü Türkiye, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Devleti ve milleti bedel ödemekten hiçbir zaman kaçmaz, şimdi de kaçmaz. Sevilla haritası zaten hepinizin gördüğü şeyler bunlar. Buraya baktığınızda şuradaki hani kurt olsa kuzuya yapmaz böyle bir paylaşım. Şimdi koca Akdeniz'e sığmayacaksınız geleceksin benim şurası Kaş, Meis adasını konuşuyoruz son günlerde sürekli gündemde değil mi? Sen diyorsun ki "Ticaretin de dahil, sen Akdeniz'de en uzun kıyıları olan ülke olabilirsin, ticaretin de dahil, gemi ticaretin de dahil, ticaretten bahsediyorum, yapamazsın. Benden izin almak zorundasın. Yani burayı sana denizden ziyade bir göle dönüştürürüm ben." Var mı böyle bir dünya. Kaş dediğimiz yer neresi? Bütün milletimiz çok iyi biliyor. 2 kilometre, anakaramızdan 2 kilometre ötesinden konuşuyoruz. Ege farklı mı? Hemen Çeşme'nin karşısındaki koyun adalarını düşünün, Sakız Adası'nı düşünün 1 kilometre. Atina nere, Sakız Adası, hemen İzmir'in, Çeşme'nin karşısını konuşuyoruz 1 kilometre nere, hemen Kaş'ın karşısındaki 2 kilometre nere? Benim Kaş'taki vatandaşım bunu görmüyor mu? Çeşme'deki vatandaşım bunu görmüyor mu? Her sabah kalktığında içi kan ağlıyor. Peki Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve milleti bunu kabul edecek mi? Avrupa Birliği şöyle diyor, dünya böyle diyor... Mümkün mü? Biz bu haritayı da bu haritayı aklından geçirenleri de kusura bakmasınlar yırtıp atarız, gerektiğinde ezer geçeriz. 
.... 100 yıl sonra .....
Tabii. Doğu Akdeniz'de bize söylenen şu, hem "bu haritayı tanımıyoruz" diyen ama aynı zamanda da... Oruç Reis olayı, güncel konulardan gidebiliriz. Ne yapıyoruz Oruç Reis ile kendi kıta sahanlığımızda kendi ekonomik faaliyetimizi yürütüyoruz. Aynen Karadeniz'de olduğu gibi. 320 milyar metreküp çıkınca ne yapacağız bunu? Vatandaşımıza refah olarak yansıyacak. Sanayicimize bu refah olarak yansıyacak, milletimize, ülkemize bir zenginlik olarak yansıyacak. Bu barışa bir katkıdır aslında. Bir ülkenin zenginleşiyor olması ilk etapta en yakınındaki komşularından başlamak üzere oranın da zenginleşmesi anlamına gelir. Yoksullaşması anlamına gelmez. Barışın artacağı anlamına gelir, daha büyük projelerin hayata geçirileceği anlamına gelir. Türkiye olarak biz buna böyle bakarız. Şimdi ne yapıyoruz Oruç Reis, bakın burada bizim kıta sahanlığımız içerisinde, kıta sahanlığı dediğimiz şey de uluslararası hukukta da zaten tanınan bir şey, karasularınızdan 0'la 200 kilometreye kadar bir alandaki şeyden bahsediyorsunuz. Bu bölge, bakın şu bölgede demişiz ki "Biz Oruç Reis ile şu bölgede arama yapacağız." Bununla ilgili Navtex'imizi de yayınlamışız. Yani bir bildirim yapmışız denizlerdeki bütün araçlara da. Şimdi vatandaş geliyor "Hemen bunun dibinde tatbikat yapacağım." diyor. Şimdi biz buna göz mü yumalım? Tamam, yapacaksan başka bir zaman yap. Peki bize söylenen ne? "Aslında bu Yunanistan'ı da rahatsız etmezseniz?" Ne yapalım? "Sizin hiç sorgulanmayan alanlarınızda yapsanız bunu." Hani sen bu haritayı tanımıyordun? Senin bilinçaltında neyin var? Bana neyi söylemeye çalışıyorsun? Hiç kusura bakma bu haritayı yırtıp atmak demek Oruç Reis'in burada bu faaliyetleri yerine getirmesidir. Bu faaliyetleri de yerine getirmeye devam edecektir. Yani sismik araştırmasını yapacaktır. Doğal gaz mıdır, petrol müdür veya başka bir şey midir, arayacaktır. Bulur, bulmaz o ayrı bir şey ama bu Türkiye'nin bağımsızlık mücadelesidir, istiklal mücadelesidir. Nerede? Denizlerinde, kıyılarında, kendi kıta sahanlığı içerisinde. Hiç kimse buna bir şey diyemez. Dolayısıyla biz de hemen sonraki dönemde zaten hem Navtex'imizi uzattık 28'ine kadardı biliyorsunuz Ağustos'un, şimdi 1 Eylül'e uzattık. Bu çalışmalar zaten devam edecek, tüm alanlarda devam edecek. Hemen Girit'in güneyinde güneydoğusunda da biz yine yeni bir tatbikat yapacağız. Onu ilan ettik. Devam edecek, bunlar da devam edecek. Yine Doğu Akdeniz dediğinizde hemen Kıbrıs'ı görüyoruz. Biz 1960'da bir anlaşma yapmışız. İki toplumlu bir anlaşma yapmışız. İki toplumun da eşit haklara sahip olduğu bir Kıbrıs Cumhuriyeti kurmuşuz. Ondan sonra resmen soykırım yapan, Türk milletini yok eden ve bütün her şeyiyle buna hakim olmak isteyen bir yapıyla karşı karşıyasın, Rumlarla ve bunu yine destekleyen Avrupa'nın şımarık çocuğu Yunanistan'la karşı karşıyasın. Türk milleti buna müsaade mi edecekti? Etmedi işte 74 Barış Harekatı'yla ve sonrasında kurulan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'yle birlikte. Şimdi Güney Kıbrıs'ın oradaki Rum Yönetimi'nin çıkıp "Buralar tamamı benim alanımdır. Dolayısıyla dönerim Mısır'la diğer tarafta İsrail'le diğer ülkelerle münhasır ekonomik bölge anlaşmaları mı yaparım. Ben burada da zaten çok zengin rezervler keşfettim. Bu rezervlerle ilgili de gerekirse de bunların hepsini de çıkarırım ve Türk toplumuyla da adada yaşayan Kıbrıs Türkü ile de bunu paylaşmam. Yok hükmündedir kabul ederim -uygulamayı itibarıyla bunu söylüyorum- ben yoluma devam ederim." Türkiye olarak ve Kuzey Kıbrıs'taki Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşı olarak, Kıbrıs Türkü olarak bunu kabul mü edeceğiz? Var mı böyle bir dünya? Göz göre göre Girit'te Müslümanlara yaptıkları soykırımı Kıbrıs'ta yapmalarına müsaade mi edecektik? Zaten 74'te etmedik. Bugün yine etmeyiz. Bugün de aynı şeyi ekonomik anlamda etmeyiz diyoruz. Ne yaptık orada da? Dedik ki "Biz Kuzey Kıbrıs'ı tanıyoruz bir devlet olarak. Dolayısıyla Kuzey Kıbrıs'ın kendi karasuları vardır. Bu karasuları içerisinde de yine Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı'yla da orada alanlar, sahalar belirledik, yetki verildi ve biz buralarda araştırma yaparız. Avrupa Birliği başta olmak üzere yine malum ülkeler başta olmak üzere ayağa kalktılar, "Ne oluyor?" Size ne oluyor? Sen gelip Kıbrıs Türkü'nün 60 antlaşmasına göre bütün haklarının eşit olduğunu söylediğin ve garantör ülkelerin de olduğu bir yapıda yok sayacaksın ve bugün oraya gidip hem sismik araştırmanı hem sondajını yapacaksın, rezervlerini tespit edip almaya çalışacaksın ondan sonra Kıbrıs Türkü bu araştırmayı yaptığı zaman, sondajı yaptığı zaman, Türkiye bu sondajı yaptığı zaman aynı yetkililer olarak hayır diyeceksin, böyle iki yüzlülük olmaz. Biz şunu söylüyoruz, ne pahasına olursa olsun Türkiye haklarını koruyacaktır. Kıbrıs'ta ve kara suları çerçevesindeki yine Kıbrıs Türkü'nün haklarını koyacaktır. Aynı şekilde Doğu Akdeniz'in her bir metrekaresinde, o suyun her bir metreküpünde haklarını koruyacaktır.

Meis Adası gündeme geldi. Meis Adası nedir Doğu Akdeniz'i konuşuyoruz. Tüm adalarda aynı şımarıklık ve aynı hakkaniyetsizlik olduğu için bunu dile getiriyorum. 12 adaları konuşuyoruz, Sakız başta olmak üzere Midilli, Rodos yine Ege tarafında gerek Lozan'da gerek sonraki 1947 Paris Anlaşması'yla 12 adalar boyutunda önce Türkiye'den alınan İtalyanlara verilen sonrasını İtalyanlar'ın Yunanistan'a verdim dediği... Kimin malını kime veriyorsunuz? Ve kendi aralarındaki anlaşmalara rağmen, "silahlandırılamaz" dedikleri adaların, Türkiye'nin dibinde, horozun öttüğünü duyuyorsunuz, adım adım adım 100 yıl boyunca silahlandıracaksınız, Türkiye buna "Olur, buyrun yapabilirsiniz" mi diyecek? Türkiye bugün ayağa kalkmış durumda. Milletiyle, devletiyle birlikte lideriyle birlikte buna "Dur" diyor. "Eğer durmazsan da bunun bedeli varsa öderiz, ödetiriz." diyor.
Meis Adası'nı söyleyeyim size, Mısır'la ilgili bazı şeyler var burada. Biraz önceki kıta sahanlığı diye ifade ettiğimiz şey, Türkiye'nin kıta sahanlığı budur Doğu Akdeniz dediğimiz şeyde bunu konuşuyoruz. Bakın şuradan Sevilla haritası neredeydi, biz ne diyoruz? Sevilla haritasını gösterdik biraz önce "Bize bunun dışına çıkamazsınız." diyen bir dünya ve bunun için de Yunanistan'ı kullanan da şımartan bir yapı. Biz de diyoruz ki biz bunu yırtar atarız. Böyle bir şey yok hükmündedir ve yoktur da zaten. Bizim için var olan budur. Bizim yaptığımız şey de Kıbrıs dahil kara sularını tanımaktır. Adaların hele hele burada Kaşlı bunu çok iyi biliyor her sabah kalktığında Meis Adası'ndaki horozun sesi ile uyanıyor çünkü. Meis Adası'ndaki de geliyor zaten yumurtasını, peynirini, yoğurdunu Kaş'tan alıyor, ticaretini oradan yapacak zaten. Bir ve birlikte olan, dostluk içerisinde yaşayan yapıdan bahsediyorsunuz ama şuraya bakın Yunanistan, Atina en yakın bölgesine 570 kilometre uzaklıkta. Geçen bir tekne, gemi, kendisi anlatıyor, "Buradan çıktım, bir şey getiriyorum, Çeşme'ye kadar geldim, 9 saat mi 10 saat mi geldim. Sürekli hala Yunan şeyleri vardı." 1 kilometreye kadar hatta onun da neredeyse ilerisinde biz söz sahibiz diye hala taciz eden bir yapı. Türkiye'de neresi burası? Burnunun dibi. Biraz önceki söylediğim kurt olsa kuzulara yapmaz bu paylaşımı dediğim şey bu. 100 yıl önceki leş kargaları gibi üzerimize çöktükleri dediğimiz yapı bu. Söktük, attık buradan kusura bakmasınlar. Buna dayanamayız. Peki burada da barış içerisinde yaşamak isteyen ve kendi haklarını savunan bir Türkiye, "Hadi bakalım bu yetmez?" "Ne istiyorsun kardeşim?" Bu ne kadar biliyor musunuz, bunun ne kadar olduğunu size göstereyim bir başka haritadan. Şu nokta 10 kilometrekarelik bir ada parçası, adacık. Peki ne istiyor Yunanistan? "Bunun 4 bin kat daha büyüklüğünde benim bir kıta sahanlığım var." diyor. Allah'tan kork. Burnumun dibine girmişsin. Göz göre göre, yani her sabah, her gece 7/24 benim vicdanımı sızlata sızlata buradasın. Sonrasında da diyorsun ki "Ya bunun şu kadarlık 40 bin kilometrekarelik bir alanda benim kıta sahanlığım var. Burada 1 ton ada var, şu adacıkları görüyorsunuz. Bunun hepsinde benzer şeyleri söylüyor. Bunun anlamı nedir biliyor musunuz? Sadece Doğu Akdeniz'i değil, buradaki Akdeniz'den bahsetmiyoruz, Ege adalarını da Türkiye için Yunan gölüne dönüştürmek isteyen bir zihniyetten bahsediyoruz.

"Elimizden kaza çıkmaz, gerekeni yaparız"

"12 mile çıkardık, çıkarmadık" olayı var ya. Bizim de "Hadi çıkarın nasıl çıkarıyorsunuz? 12 mile çıkardığınızda .... Meclis'imizin çıkardığı bir yetki var, savaş sebebidir. Bugün de arkasında durduğumuz ve bugün de o yetkinin hala geçerli olduğu bir yapıdır. 12 mile çıkması ne demek? Açık denizler var, yani karasularının dışında kalan, şu anda 6 mil karasuları Yunanistan için. Türkiye tarafında 3 mil ama genelde deniz hukukuna baktığınız zaman dikey ortay diye bir şey vardır. Bunun doğusunda kalan batısında kalan adalar şeklinde. Öyle bir yapı var ki "Hayır bu bana yetmez." Ne olacak peki sana yetmeyecek? "Bunu şuradan bir yerden çizmemiz lazım." Lozan'da da bunu çizmişler zaten, 3 mil. Şimdi "Onunla da yetinmem." diyor. Ne yapacaksın? "12 mile çıkaracağım." Çıkardığın zaman ne olacak? Şuradan aşağısına Türkiye inemeyecek. Ege'den aşağıya senin gemilerin, turistsen teknelerin, balıkçıysan balıkçı teknelerin, ticaret yapıyorsan buradan Karadeniz'den geçen, Marmara'dan geçen gemilerin açık denizlere inemeyecek demek. Bunu kabul etmemizi mi bekliyorsunuz? Bu savaş sebebi olmayacak da ne olacak? Cumhurbaşkanımız da bunu söylüyor zaten. Elimizden kaza çıkmaz. "Kazara falan" diyorlar ya gerekeni yaparız. Burada Türk milleti olarak biz gerekeni yapmayacaksak nerede yapacağız? Burada biz gerekeni yapmayacaksak hakkımızı aramayacaksak nerede arayacağız? Türkiye'nin tezi şudur, "Burnumun dibindesin zaten, ülkelerin kıta sahanlığı vardır ama şu adacıkların kara suları olabilir, hakkaniyetli davranıyoruz yine, kıta sahanlığı olamaz. Münhasır ekonomik bölgesi olamaz. Bunu kabul edemeyiz.
O daha çok ada devletleri için geçerli uluslararası sözleşmelerde.
Tabii. Rodos yanı başımda, şurayı kapatıyor o zaman ve yukarıda çıkıyorsunuz kalıyorsunuz. Türk milleti bunu kabul eder mi? Ben buradan milletimize sorayım. Peki Recep Tayyip Erdoğan bunu çıkıp da bütün dünyaya haykırdığı zaman, Recep Tayyip Erdoğan aslında milletin, kendi milletinin sesi oluyor, sessizlerin sesi oluyor, kimsesizin kimsesiyim derken aslında burada isyan ettiğinde bir haksızlığa isyan ediyor. Bunun üzerinden dünyadaki bütün haksızlıklara isyan ediyor. Bunun bedelini öderiz ama ödetiriz önce. AB buna karşı çıkacakmış da yok Kıbrıs ile ilgili yok bilmem ne ile ilgili. 60 Anlaşması diyoruz, Fransa geliyor Fransa buraya uçak koyuyor. Neyin uçağını getiriyorsun kardeşim, hangi savaş gemilerini getirmeye çalışıyorsun? Sen kimsin? Ey Fransa sen kimsin? Ey Macron, sen kimsin? Türk milletini ve Türkiye'yi tanımamışsın. Sen garantör ülke değilsin. Garantör ülkeler belli. Türkiye'dir, Yunanistan'dır, İngiltere'dir. AB tarafsız değil ki. Bugün Merkel'in açıklaması da öyle. Nasıl oturup da biz şimdi bunları konuşacağız? Türkiye net tavır koymak durumunda. Biz de onu yapıyoruz. Cumhurbaşkanımızın yaptığı da söylediği de budur.
Merkel'in o açıklamasından sonra Türkiye Avrupa'dan ne istiyor, ne tür bir çağrınız var, ne diyorsunuz Avrupa'ya?
Bizim Avrupa'ya söylediğimiz şu, Doğu Akdeniz de dahil olmak üzere Egeler de dahil olmak üzere Türkiye haklarından kesinlikle vazgeçmez ve geçmeyecektir. Bedeli ne olursa olsun şımarık bir üyenizin ne pahasına olursa olsun arkasında duracağım diye tüm Avrupa Birliği üyelerine ve kendinize bedel öğretmekten ziyade önce üyeniz olan Yunanistan'a ve çok farklı oyunlarla içeri aldığınız üye diye Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'ni bir oturtun ve hakkaniyet ölçüsünde şu adalara bakın ve Türkiye'ye bakın, Türkiye'nin haklarına ve tezlerine kulak kabartın, rıza gösterin. Yoksa bu, gelecek açısından çok ciddi riskler oluşturur. Bu risklerin bedeli ne olursa olsun Türkiye bunu öder ve ödetir. Bunu söylerken de sürekli bedel öder veya ödetir derken de yani şeyi de kastetmiyoruz burada. Böyle önüne geleni tehdit eden falan bir ülke boyutunda değiliz. Biz kendi haklarımıza tecavüz etmeye çalışan birisine karşı bu duruşu sergiliyoruz. Yani gidip de başka birisinin yani Avrupa Birliği'nin üyelerinin sahalarında ve Avrupa Birliği'nin sahasında veya başka bir ülkenin sahasında hak iddia eden konumda değiliz. Kendi hakkımızın çiğnenmesine müsaade etmeyeceğimizi haykırıyoruz. Bunu da diplomatik anlamda her platformda, Cumhurbaşkanımız liderler seviyesinde, Dışişleri Bakanlığımız yine Milli Savunma Bakanlığımız, ilgili tüm bakanlıklarımız, kuruluşlarımız hepimiz her türlü görüşmelerimizde bunu dile getirmemize rağmen artık... Bu iletişimin en son noktası belki.

Hakkaniyet bekliyorsunuz... 
Hakkaniyet bekliyoruz. Bu hakkaniyet çerçevesinde de Türkiye'nin geri adım atmasını kimse beklemesin. Buna saygı duyulsun diyoruz.
Birkaç kelime de Libya'ya geçelim isterseniz. Libya'da durum nedir?
Libya'da durum zaten yine bütün dünya kamuoyunun gündeminde devam eden bir olay. Orada da önce yine BM tarafından tanınan bir yapı, hükümet olarak devlet olarak Saraç hükümeti. Diğer tarafta da yine darbeci bir zihniyet, teröristvari bir yaklaşımla Birleşik Milletler tarafından tanınan yapıyı yok etmeye çalışan ve Trablus'a kadar gelen bir parçalanma bölünme yolunda bir iç savaş ortamında. Dolayısıyla Birleşmiş Milletler tarafından tanınan legal hükümetin de buna karşı Türkiye'den yardım ve destek talebinde bulunması. Bu süreçte son 10 yıldır belki daha fazla süredir devam eden Türkiye Libya görüşmeleri, sadece Saraç hükümeti ile değil öncesinde Kaddafi döneminden beri devam eden münhasır ekonomik bölge anlaşması çerçevesinde devam eden ilişkilerimiz birçok alanda devam eden ilişkilerimiz, ekonomik ilişkilerimiz, siyasi ilişkilerimiz ve sonuçta gelinen bir anlaşma boyutu. Hem münhasır ekonomik bölge anlaşması diye ifade edebileceğimiz herkesin anladığı dilde ifade ediyorum vatandaşın, kamuoyunun, bu anlaşmanın imzalanması ama sonrasında da yine legal hükümetin talebi doğrultusunda da her türlü desteği vereceğimizi ifade ettiğimiz ve Meclis'ten de yetki aldığımız, legal olarak Libya'da bulunduğumuz hem süreç olarak hem durum itibarıyla bir ortamdayız.
İşler yolunda gidiyor mu? Ne durumdayız Libya'da?
Biz eğitim faaliyetleri çerçevesinde oradayız ve hükümete de yine destek vermeyle alakalı oradayız. Türkiye resmin içerisine girdikten sonra darbeci zihniyetin ve terörist yapıların geri adım attığı bir dönemi yaşadık hatırlıyorsunuz, Sirte ve Cufra'ya kadar çekildikleri daha doğrusu itildikleri bir yapı. Bugün geldiğimiz nokta itibarıyla da yine darbeci Hafter taraftarlarını ve yine bakıyorsunuz Fransa'yı görüyoruz orada karşımızda. Nereye gitseniz ayağınıza dolaşan bir Macron var. Kendisini ispat etmeye çalışan ve onun için de kendi ülkesine gene bedel ödeten bir şahsiyetten bahsediyorsunuz. Biz orada da bu tezlerimizi anlatmaya çalıştık, çalışıyoruz. Berlin süreci vardı hatırlayın, Rusya ile yürütülen Türkiye'nin süreçleri vardı. Her iki taraf arasında bir anlaşma sağlanabilir mi noktasında yine Rusya'da yapılan görüşmeleri hatırlayın. Saraç tarafını Türkiye'nin ikna edeceği ve diğer tarafı da Hafter tarafını da Rusya'nın ikna edeceği, Türkiye tarafında Saraç'ın "Tamam" dediği, diğerlerinin masadan kaçtığı bir yapı ve sonrasında da saldırdığı, saldırmaya devam ettiği... Berlin sürecinde 5 artı 5 bir yapının kurulduğu, yine işbirliği ortamının sağlanmasıyla alakalı kalıcı ateşkese dönük ve tekrar Libya'nın bütünlüğüne dönük, Türkiye'nin tezi bu zaten, Libya'nın parçalanmaz bütünlüğü, orada yine bu darbeci zihniyet Hafter'in masadan kaçması veya kaçırılması, Türkiye'nin kararlı duruşu, Sirte ve Cufra'ya kadar gelen yapı. Bugün itibarıyla da geldiğimiz noktada yine bazı ateşkes görüşmeleri ve ilan edilen ateşkes yapısını görüyoruz. Özellikle Saraç hükümeti ve diğer tarafta da bu defa Hafter değil de yine Meclis diye ifade edilen ama Meclis'in çok azını temsil eden, yani 20-30 kişi neredeyse kalan diğer tarafların çoğu Trablus'ta zaten, BM nezdinde yapılan görüşmeler sonucundaki bir şeyden bahsediyoruz. Bir ateşkes konumundan, durumundan yine Hafter'in buradan kaçtığı, burada belirli bir çerçeve var. Türkiye olarak biz hala Libya'nın bölünmez bütünlüğü çerçevesinde yaklaşıyoruz ve Saraç hükümetini, Birleşmiş Milletler'in legal hükümet olarak tanıma taraftarıyız ve tehditlerle çözümün olmayacağı ile alakalı yine Türkiye açısından baktığımızda da imzaladığımız bir anlaşma var. Bu anlaşmaların da halel görmeyeceği bir çözüm noktasında gerek Dışişlerimiz, gerek Cumhurbaşkanımızın liderliğinde her türlü çalışmalar, faaliyetler devam ediyor. Ümit ederiz bir an önce çözüme ulaşılır ama bakıp göreceğiz, yani çok yakınen takip ettiğimiz, neredeyse günübirlik saat saat takip ettiğimiz bir yapı. Zaten yine dün de Cumhurbaşkanımızın da başkanlık Konseyi Başkanı ile yaptığı bir başka görüşme de vardı. Çok yakın takip ediyoruz.
Bir başka konu Lübnan, malumunuz Lübnan'da Beyrut Limanı'nda 4 Ağustos'ta büyük bir patlama oldu. Tabii Lübnan'da birçok dengeyi de sarstı. Türkiye hemen Lübnan'ın yaralarını sarmak için koşan ülkelerden biriydi. Hatta siz gittiniz, Dışişleri Bakanı ile birlikte. Ne yapıyoruz biz Lübnan'da şu an? Lübnan'ın yeniden ayağa kalkması, Beyrut'un toparlanması için Türkiye nasıl bir faaliyet yürütüyor?
Patlama olduğu ilk anda hemen oradaydık aslında. Cumhurbaşkanımızın talimatıyla ilgili tüm kurumlarımız harekete geçti zaten. Oraya vardığımızda bizim yardım kuruluşlarımız tamamen oradaydı. Arama-kurtarma ekiplerimiz, AFAD'ımız, Kızılay'ımız oradaydı. TİKA'mız oradaydı, ilgili tüm sivil toplum örgütlerimiz oradaydı aslında ilk andan itibaren. Hem de Beyrut Limanı'nda patlamanın olduğu merkezdeydi. Patlamanın olduğu deponun bulunduğu yerde arama kurtarma faaliyetlerini, enkaz kaldırma faaliyetlerini yürüten ekibiz. Akabinde biz hareket ettik. İlk etapta insani yardımlar çerçevesinde biliyorsunuz hemen Beyrut Limanı bulunduğu bölgede silolar var. Burada da Beyrut'un ihtiyacı olan buğdayın tutulduğu depolar ve oraya da çok ciddi şekilde zarar veren yani hem insani anlamda muhtemel bir drama sebebiyet verebilecek ama binaların bize ifade edilen, Lübnan Dışişleri Bakanı bana bizzat söyledi, "Dün bir yerdeydim 125 kilometre mesafede oradaki camların da yıkıldığını gördüm." dediği şiddette 2 bin 750 tonluk bir amonyum nitratın patlaması. İhmalden veya başka bir sebeple onun raporu açıklanacak. Çalışmalar yürütüldüğünü hem Cumhurbaşkanı da Başbakan da Meclis Başkanı da ifade ettiler. Dışişleri Bakanımızla hemen ertesi gün oradaydık zaten. Yine Meclis Dostluk Grubu başkanımız da heyetimizdeydi. Cumhurbaşkanıyla, yine Başbakan ve Meclis Başkanı ile ayrı ayrı görüştük. Önerilerimizi net bir şekilde ifade ettik. Her yerde olduğu gibi dedik ki "Bir insanı yardım olarak zaten buradayız." TİKA'mız, Kızılay'ımız dahil hemen un yardımıyla başladık. Arama kurtarma yardımlarıyla enkaz kaldırma yardımlarıyla gıda yardımlarıyla başladık. Sonrasında çok yoğun cam kırılımı vardı ve en büyük ihtiyacın o olduğunu gördük. Cam başta olmak üzere Beyrut'un yeniden ayağa kaldırılmasıyla alakalı inşaat malzemeleri yardımı yapacağımızı ifade ettik. O alanda iş birliği yapacağımızı... Beyrut Limanı Lübnan'ın ekonomik aktivitelerini, yani ekonomik faaliyetlerini, ekonomik yükünü kaldıran ana lokasyon. Limanı kaldırdığınızda Beyrut'u ekonomik olarak çökertmiş oluyorsunuz. Bel kemiği kırılmış gibi. Dolayısıyla Mersin Limanı ve akabinde İskenderun Limanı'nı da Beyrut Limanı tekrar ayağa kaldırılana kadar Mersin ve İskenderun limanlarını hem yükleme-boşaltma anlamında hem depolama anlamında kullanabileceklerini, depolardaki bu resmi faaliyetleri kendileri yürütebileceğini, oradan ana depolarda tutulup Lübnan'ın ihtiyacı oldukça da daha küçük ölçekli gemilerle taşınabileceğini ve bizim de burada katkı vereceğimizi ifade ettik. 
Başladı mı yoksa bir öneri olarak mı söylendi?
Değerlendiriyorlar. Biz bunları öneri olarak sunduk. Sonrasında yine Beyrut'un ayağa kaldırılması ile alakalı ve Beyrut Limanı'nın ayağa kaldırılması ile alakalı çok ciddi bizim müteahhitlik, biliyorsunuz inşaat tecrübemiz var. Bu alanda firmalarımız dünya çapında bir marka, tecrübe sahibi. Burada katkı verebileceğimizi, insani yardımlara da devam edeceğimizi söyledik. Hem Cumhurbaşkanı seviyesinde hem Başbakan ve Meclis Başkanı seviyesinde çok yakın, hem önerilerimiz çok yakın bulundu, özellikle Başbakan ve Meclis Başkanıyla görüşmelerimiz tabii çok daha sıcak bir ortamda gelişti. Orada ilginç de bir yapı var, hükümet sistemi olarak. Bir Taif anlaşmasıyla üçlü bir yapı oluşturulmuş. Cumhurbaşkanı Hristiyan olmak zorunda, Başbakan Müslüman Sünni ve Meclis Başkanı Müslüman Şii olmak zorunda. Sistemin kendi içerisinde de yetki kargaşası anlamında yoğun şikayetlerin bulunduğunu gördük tabii. Ama Türkiye'ye karşı çok çok samimi olarak her üç seviyede de Dışişleri Bakanı da yine Hristiyan olan bir arkadaşımız. Bana ifade ettiği doğrudan sözleri söylüyorum, Cumhurbaşkanının önceden danışmanı, yakın ekibinden olan bir isim, Türkiye'yi nasıl gönülden sevdiklerini, Türk insanını nasıl gönülden, bu birlikteliği yakınlığı hissettiklerini, aynı şekilde Başbakana geldiğimizde aynı yakınlığı hissettiğimizi, diğer tarafta baktığımızda da yine Meclis Başkanı aynı yakınlığı hissettiğimizi... Meclis Başkanı da başka bir şey de ifade etti orada bize. Bizim bir Sayda hastanemiz var. Meclis Başkanı da aslında sorumlu olduğu bölge olduğunu ifade etti. Cumhurbaşkanımızın talimatıyla Lübnan'ı ziyaretinden sonra ihtiyaç olan bir yer. Orada hemen talimat veriyor Sayın Cumhurbaşkanımız TİKA aracılığıyla bir hastane kuruyoruz orada. En ileri teknolojiyle kurulan bir hastane. Muhteşem bir bina içerisinde muhteşem ekipmanlar, ileri teknoloji hepsi de. Yanık ve travmatoloji hastanesi. Yani patlama olduğundaki en çok ihtiyaç olan bir yapı. Sadece kendi içlerindeki bu parçalı yapıdan dolayı birinin evet dediğine diğerinin hayır demesi gerek siyasi anlamda ve alttaki hantal bürokratik yapı da, kendi ifadeleriyle bunu söylüyorum, hastanenin bir türlü işletmeye alınamamış olması bizi de üzüyordu, acıtıyordu bunu gündeme getirdik. Orada da sağ olsunlar çok yakın bir karşılık verdiler, "Çok da ihtiyacımız var, hemen yapabilir misiniz? Dünya Bankası'yla da bunu görüşüyoruz ama çok sıkıntı çekiyoruz. Burada bize destek verebilirseniz hemen açalım." diye. Baktık ki 2011'de tamamlanan hastanedeki ekipmanlar son teknoloji, açılmamış bile paketinden. Şimdi hemen döndük her türlü desteği vereceğimizi ifade ettik. Cumhurbaşkanımıza konuyu arz ettik, hemen yine Sağlık Politikaları Kurulu Başkanımız, Cumhurbaşkanımızın talimatıyla tekrar gittiler ilgili kurumlarımızla büyükelçimizle de orada tekrar yeniden görüşmeler yapıldı ve şu anda da açılma sürecine girdik ve o hastane yıllar sonra bu vesileyle de olsa açılmış olacak.
Bizim orada gördüğümüz şu oldu, gerek Hristiyan gerek Sünni, gerek Şii, ifade ettiğimiz de bu oldu. Biz Türkiye'de baktığımızda bir vatandaşımızı görürüz, bizim için herkes değerlidir, insan olarak değerlidir. Hangi etnik yapıdan geldiği, hangi inanç yapısından geldiği, hangi kültürel kodlardan geldiği, bunu biz düşünmeyiz. Giresun'da bir sel felaketi yaşadık. Dün Malatya'da yaşadık, Bingöl'de yaşadık deprem felaketlerini düşünün, Elazığ'da yaşadık, birçok yerde yaşıyoruz. Şimdi hiçbirimizin uzaktan yakından hangi hizmet olursa olsun, vardığımızda hangi siyasi düşüncede, hangi etnik yapıdan, hangi bilmem neden hiçbir şey aklımıza gelir mi? Asla. Biz yaradılanı severiz Yaradandan ötürü. Farklılıklarımız zenginliklerimizdir. Dışarıya gittiğimizde de aynı şeyi yaptık. Suriye'de de aynı şeyi yapıyoruz, Irak'ta da aynı şeyi yaptık. Libya'ya gittiğimizde de Somali'ye gittiğimizde de aynı şeyi yaptık. "Kim nedir, ne değildir?" diye sormadık. Sırbistan'a gittiğimizde de aynı şeyi yaptık, Bosna'ya gittiğimizde de aynı şeyi yaptık. Kim Hırvat'tır, kim Boşnak'tır? Böyle bir şey sormadık, sormayız da. İnsanı insan olduğu için sever ve sonuna kadar ölümüne hizmet veririz. Şimdi Lübnan'da biz bunu anlatmaya çalıştık. Türkiye olarak size baktığımızda Hristiyan, Sünni Müslüman, Şii Müslüman görmeyiz. Biz size baktığımızda Lübnanlı görürüz. İnsan olarak görürüz ve Yaradandan dolayı severiz. Herkese eşit muamele ve Türkiye herkese eşit yakınlıktadır ve sonuna kadar da sizinle birlikte oluruz. Çünkü geçmişten gelen bir birlikteliğimiz, bir akrabalığımız var gönül coğrafyamız dediğimiz o gönül coğrafyasının sınırları içerisinde olan bir yer Lübnan. Sokağa çıkıp öncesinde vatandaşlarımızla buluştuk. Sonrasında Osmanlı'nın torunları oradaymış onlarla görüştük. Nasıl bir böyle duygu seli, Türkiye'ye özlem, Türk insanına özlem. Bizim hissettiğimizi hissettiklerini karşı karşıya geldiğinizde bütün yüreğinizle hissediyorsunuz. Sokağa mahalleye indiğimizde orada görmek istiyoruz dediğimizde Lübnan ve Türk bayrakları yan yana Recep Tayyip Erdoğan. Gördünüz onları da yaşadınız. Şimdi bu başka ülkelerin veya başka liderlerin zorla oluşturmaya çalıştıkları bir görüntü değil. Bu direkt tabandan gelen, içinde herkesin olduğu bir sevgi selinin o gönül coğrafyasından gelen bir sevgi senin her iki taraf açısından da kucaklaştığınız zaman kendi kardeşinizle kucaklaşıyorsunuz, öyle hissediyorsunuz. Ben Adana'ya gittiğimde birisiyle kucaklaştığımda ne hissediyorsam, Edirne'ye, Hakkari'ye, Yozgat'a gittiğimizde bir başka yere gittiğimizde sarıldığımızda Ankara'da İstanbul'da ne hissediyorsan aynı şeyi hissediyorsun. Orada çocuk da aynı şeyi hissediyor, yetişkin de aynı şeyi hissediyor. Gönül coğrafyası dediğimiz şeyi orada gördük. Dolayısıyla bugün de şunu söylüyoruz, sonuna kadar Lübnan'ın yanındayız. Her alanda yanındayız. Yanında olurken de herhangi bir beklenti içerisinde olmadan yanında oluruz diğer yerlerde olduğu gibi. Dolayısıyla Lübnan'la ilişkilerimiz hem ekonomik anlamda hem diğer anlamlarda da devam edecek.
Şu an çalışmalar sahada devam ediyor mu?
Bütün yoğunluğuyla hala ekiplerimiz orada. TİKA, Sağlık Bakanlığımız ile birlikte yine Sağlık Politikaları Kurulu Başkanımız da ekibin şimdi başında çok yoğun olarak. Büyükelçimiz de işin başında orada. Bu hastaneyi açıyor olacağız. İnsani yardımlar devam ediyor, buğday dahil diğer yardımlarımız devam ediyor. Teklif ettiğimiz diğer alanlarla ilgili görüşmelerimiz devam ediyor.
Ne zaman açılacak....
Tarih olarak henüz belirlenmedi ama en kısa sürede, çok hızlı bir şekilde devam ediyor. Yani biliyorsunuz biz tarih verdik mi, Cumhurbaşkanımızın o konudaki hassasiyetini biliyorsunuz, yani o tarihten önce de açmamız lazım. O talimatı biliyoruz öyle bir marjda tarihle çalışıyoruz zaten. Nasıl mesela Kıbrıs'ta pandemi ile alakalı bir hastane ile ilgili "Kıbrıs Türkü'nün orada bir hastaneye ihtiyacı var, açacaksınız. Nasıl İstanbul'daki bir hastaneyi 45 günde açtık, 55 günde açtık aynı tarihte Kıbrıs'ta açacaksınız." dedi. Şimdi günübirlik takip ediyoruz. 
Devam ediyor değil mi?
Tabii devam ediyor. Yani 45-60 gün arası dedik. Şimdi her akşam, Cumhurbaşkanımızın hesap soracağını bildiğim için böyle çalışıyoruz çünkü, her akşam akşama kadar neler yapıldı, dolayısıyla planlanan neydi, gerçekleşen nedir, sorun varsa hemen anında çözümü de dahil gerek kamu tarafında gerek firma boyutunda ve Sağlık Bakanlığımız aynı şekilde bütün o tecrübesiyle ekipleriyle orası da sahada. Orada da aynı şeyi yapıyoruz.
Bu çalışmaları anbean takip ediyor....
Tabii ki. Çok detay, hiç aklınıza gelmeyen bir şeyle... İstediğiniz kadar çalışın soru öyle bir yerden gelir hiç oraya bakmamıştık dersiniz. Halbuki çok detay çalışmışsınızdır. Dolayısıyla yaptığınız işe, bütün her şeyine hakim olmak durumundasınız. Cumhurbaşkanımızın yönetim ve liderlik modelinde bu var. Yani sadece karar alıp orada bırakmak değil. Onun uygulaması, sonuçları ile ilgili izleme ve takip noktasında çok onu da aynı kararlılıkla takip eder ve hesabını da sorar. Tüm ekip de bunu bilir. 
Sizin anılarınız güzel o konuda.
Bazen bizim ekibi aynı kararlılıkla biz de takip ederiz tabii ama bu kararlılık zaten liderden aşağıya doğru yansıyor. Niye bu kadar bastırıyorsunuz? Çünkü bize de bastıran bir lider var. İşler böyle oluyor ama takip ettiğinizde sonuç alıyorsunuz.
Başka bir konu da Giresun'daki sel felaketi. Nasıl gidiyor oradaki çalışmalar?
Tekrar hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah'tan rahmet diliyorum ve yakınlarına da başsağlığı diliyorum. Türkiye'ye tekrar geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Giresun'daki sel felaketi aşırı yağış ve beraberinde oluşan heyelanlar, toprak kaymaları... Şu anda 8 vatandaşımızı kaybetmiş durumdayız biliyorsunuz. 7 vatandaşımızı da hala arıyoruz. Yaklaşık 47 vatandaşımız da yaralanmıştı. Gönül isterdi ki hiçbir vatandaşımızı kaybetmeyelim, hiçbir kayıp vatandaşımız olmasın. Böyle bir sonuç oldu. Allah rahmet eylesin de yaralılarımıza da Cenabı Hak'tan acil şifalar diliyorum. İnşallah kayıplarımızı da hala bulabilme ümidiyle de çok yoğun şekilde arama kurtarma çalışmalarına devam ediyoruz. Diğer taraftan enkaz kaldırma çalışmalarımıza da. İlk andan itibaren zaten Cumhurbaşkanımız, yine ilgili bakanlarımızı hemen sahaya yönlendirdi. İçişleri Bakanımız yine başta olmak üzere Çevre ve Şehircilik Bakanımız, yine bütün bu enkaz faaliyetleriyle ilgili ve tekrar hasarın ayağa kaldırılmasıyla ilgili. Yine ilgisi çerçevesinde Tarım Bakanımız, Devlet Su İşleri boyutu derelerin ıslahı da dahil. Orada köprüler ve yollarla alakalı yine Ulaştırma Bakanımız ve ilgili tüm bakanlarımız aslında, hangi bakanımız ilgili ise tamamı orada oldu. 5 bakanımız sürekli orada oldu ve bugün de hala orada oldular. Cumhurbaşkanımız da biraz önceki söylediğim çerçevede yine sahada kendisi de yapılan işleri fiilen görmeyi ve vatandaşımıza da kendi hemşehrilerine ve vatandaşına da yine sarılmayı yaralarını sarmayı, ne kadarının sarıldığını yerinde görmek için Giresun'u ziyaret edecek. Hasar tespit çalışmaları devam ediyor. Ağır hasarlı binalarımız, yıkık binalarımız var. Orta hasarlı, az hasarlı binalarımız var. Burada çok hızlı bir şekilde zaten Çevre Şehircilik ve TOKİ de yine devrede bu binaların hepsi ayağa kaldırılacak. Devlet yaraları bütün her şeyiyle diğer yerlerde olduğu gibi aynı kararlılıkla burada da saracak. Ben bu vesileyle şunu bir kez daha hatırlatmak istiyorum, nasıl ki depremlerde "deprem öldürmez bina öldürür" diyorsak, dolayısıyla deprem riskine göre binalarınızı sağlam yapın, binalarımızı sağlam yapalım. Zemin etüdleriyle birlikte binalarımızı sağlam yapalım. Burada da aynı şey, burada da gerek toprak kayması gerek sel, bunlara dikkat ederek zemine dikkat ederek, dere yatağına yapılanmama ile alakalı çok ciddi bir bilince ihtiyacımız var. Sadece merkezden aldığınız kararlarla, çıkardığınız yasalarla bunu uygulama şansınız yok. Hangi sistemi kurarsanız kurun, sisteminiz ne kadar harika olursa olsun, sonuçta bu sistemi çalıştıran da çalıştırmayan da insan unsuru. Burada da hangi mevzuatı çıkarırsanız çıkarın, sonuçta sahada insan unsuru yani bizim kendi çocuklarımızı, kendimizi eğer önemsemiyorsak bile, çocuklarımızı, ailelerimizi, onların canını korumak için dere yataklarına yapılaşmadan vazgeçmemiz lazım. Bunu yapmadığımız sürece, bu bilinci sağlamadığınız sürece ne yazık ki bu yağışlar zaten Karadeniz'de sürekli bu yağışları alıyoruz. Karadeniz'de de çok meşhur bir söz var "Dere hakkını alır" diye. Hakkını alacağını bile bile oraya yapılaşmanın çocukları ve aileleri, kendi ailenizi, kendi çocuklarınızı, kendi çocuklarımızı, riske atmamamız bu anlamda çok önemli diye düşünüyorum. İnşallah bunları tekrar yaşamayız ama yerel yönetimlerimize de bu anlamda çok ciddi görevler düşüyor. Cumhurbaşkanımızın da ısrarla vurguladığı konu yine bu konular, gelecekle ilgili.
Daha ileri adımlar atacak mısınız dere yatakları meselesiyle ilgili?
Mutlaka. Sürekli gündemimizde olan bir şey var. Bu kriz yöntemleriyle ilgili hatırlayın biz özellikle müdahale boyutunda çok ciddi yol kat ettik. Dünyadaki en iyilerdeniz şu anda. Bir 10-15 yıl gerisine gittiğinizde hiçbir şeyin sistemin olmadığı gibi birçok alanda, burada da çok gerilerde olan bir yapıda şu anda dünyanın en iyilerindeniz. Şimdi zaten odaklandığımız alan bu afetler olmadan önce afetlerin önlenmesi diye ifade ettiğimiz yapısal dönüşümü sağlamak. Yani depremlerde depreme dayanıklı konutlar, buralarda da dere yatakları dahil toprak kaymaları dahil buraların önlenmesine ilişkin yani buralardaki risklerin azaltılmasına ilişkin önlenmesine odaklanmış durumdayız. Yani burada da Cumhurbaşkanımızın çok net bir kararlılığı var. Zaten bunu hatırlayın seçim döneminde de yerel yönetim seçimlerinde bir manifesto şeklinde ilan etmişti. Bu manifestonun parçası zaten onu detaylarına bakarsanız o manifestoda görürsünüz, en son belediye başkanları ile yapılan toplantıda da Cumhurbaşkanımızın ısrarla ifade ettiği şey buydu. Yerelde her bir acı her bir kaybımız yüreklerimizi dağılıyor bizim. Bunu sadece maddi yardımlarla, evet yaraları sarmaya çalışıyoruz ama maddi yardımlarla bu acıları giderme şansınız yok. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Bunu önlememizin tek yolu müdahale boyutunda nasıl dünyanın en iyisi olduysak yapısal anlamda da dünyanın en iyisi olacak bizde irade var. Cumhurbaşkanımızda bu irade çok net. Bunun sahaya yansıtılmasıyla ilgili yerel yönetimler ama ısrarla da her bir insanımızın her bir ailemizin bu bilinçte olması son derece önemli. Benim oradaki vatandaşlarımızdan da istirhamım bu olacak.


13 Ağustos 2020 Perşembe

Erdoğan: Doğu Akdeniz'de çözümün yolu, diyalog ve müzakeredir

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, partisinin genel merkezinde Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda konuştu.

Türkiye Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, partisinin genel merkezinde Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısına katıldı. 
Türkiye Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, parti genel merkezinde düzenlenen AK Parti Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı'nda yaptığı konuşmada, yarın AK Parti'nin kuruluşunun 19'uncu yılına hep birlikte ulaşacaklarını, bu akşam partinin 19'uncu yaşını Ankara'da yine büyük bir coşkuyla heyecanla kutlayacaklarını söyledi. Tam 19 yıldır heyecanlarından hiçbir şey kaybetmeden aşk ile çalışan yorulmaz inancıyla aziz millete hizmet için koşturduklarını ifade eden Erdoğan, köprüler, hastaneler, yollar ve okullarla ülkenin dört bir yanına mühürlerini vurduklarını belirtti.
Erdoğan, 81 vilayetin her birinde projelerin, 922 ilçenin her birinde yatırımların olduğunu, köylerde, mahallelerde kendileriyle anılacak eserlerin bulunduğunu ifade etti.


"Karşımızda vesayeti, CHP'yi bulduk"

Türkiye'yi demokrasiden sağlığa, eğitimden adalete, güvenlikten ekonomi, ticaret ve üretime kadar her alanda adeta şaha kaldırdıklarını vurgulayan Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Sadece yatırımlarda değil özgürlüklerde de Türkiye'yi dünyanın en ileri ülkelerinden birisi haline getirdik. Geçmişte vatanperver, milliyetperver bütün devlet adamları taş üstüne taş koymaya çalıştıkça karşılarında sürekli olarak CHP zihniyetini bulmuştu. Merhum Menderes'ten, Rahmetli Özal'a, Erbakan ve Türkeş'e kadar bütün liderler CHP'nin sabotajlarına maruz kalmıştı. Biz de attığımız her adımda, hayata geçirdiğimiz her reformda karşımızda ilk önce CHP'yi ve ortaklarını bulduk. Darbe dönemlerinin insanımızın gönlünde bıraktığı izleri temizlemek istedik. Karşımızda vesayeti, CHP'yi bulduk. Başörtüsü, kılık kıyafet üzerindeki antidemokratik kısıtlamaları kaldırmak istedik, karşımızda yasakçı CHP'yi bulduk. Ekonomimizi büyütmek, ihracatımız artırmak, 81 vilayetimizi yollarla barajlarla hastanelerle donatmak istedik karşımızda yine CHP'yi bulduk ama onlara rağmen biz bunları yaptık ve yapmaya devam ediyoruz."
Cumhurbaşkanı Erdoğan, hızlı treni, köprüleri dünyanın en büyük havalimanlarından birini, Avrasya Tüneli'ni, Marmaray gibi asrın projesini yaptıklarını ama karşılarında yine CHP'yi bulduklarını aktardı.
"Şimdiye kadar ne yaptıysak, neyi başardıysak CHP'nin takoz ve gerilim siyasetine rağmen başardık." diyen Erdoğan, Allah'ın yardımı ve milletin desteğiyle demokrasiye, ekonomiye, birlik ve beraberliğe yönelen tüm girişimleri boşa çıkardıklarını dile getirdi.

"Onlar çapulcuların yanında ve arkasında yer aldılar"

Gezi olaylarında, milletin iradesine kast eden çapulculara meydanları boş bırakmadıklarına dikkati çeken Erdoğan, şunları söyledi:
"Onlar o çapulcuların yanında ve arkasında yer aldılar. 17-25 Aralık'ta hükümetimize saldıran alçaklara, 15 Temmuz'da bağımsızlığımıza hamle yapan FETÖ'cü teröristlere boyun eğmedik. Hendek terörü ile vatanımızı parçalamak isteyenleri açtıkları çukurlara Allah'ın izniyle biz gömdük. Afrika'dan Asya'ya, Avrupa'dan Amerika'ya kadar dünyanın dört bir yanında ay yıldızlı bayrağımızı gururla dalgalandırdık.
FETÖ paçavraları önünde sabahlara kadar nöbet tutanlar, 15 Temmuz gecesi tankların arasından kaçıp belediyesine sığınanlar, milletin direnişine 'kontrollü darbe' iftirası atanlar, her defasında kaybettiler, karşılarında bizi buldular. Terörle, şiddetle, gazete manşetleriyle iktidar hayali kuranlar, AK Parti'nin çelikten iradesi karşısında gayelerine ulaşamadılar."
Erdoğan, 19 yıl önce kefen giyerek çıktıkları kutlu yolda alınları ak, başları dik bir şekilde yürümeyi sürdürdüklerini ifade etti.
Türkiye'ye hizmet etme, eserler, projeler kazandırma şerefi bahşettiği için Allah'a hamd ettiklerini belirten Erdoğan, bu dava için ter döken ve ahirete göç eden yol arkadaşlarına Allah'tan rahmet diledi.
Kuruluş yıl dönümü kutlamaları konuşmasında nereden nereye gelindiğini, hangi mücadeleleri verdiklerini, nasıl bir Türkiye hayal ettiklerini aziz millet ile paylaşacaklarını söyleyen Erdoğan, son 19 yılın bir muhasebesini yapacaklarını, partinin başta kadın ve kadın kolları meselesi olmak üzere farklı alanlardaki vizyonunu ortaya koyacaklarını açıkladı.
Allah ömür, millet de destek verdikçe Türkiye'ye hizmet sancağını daha yukarılara taşımaya devam edeceklerini ifade eden Erdoğan, son toplantılardan bu yana çalışmaları, açılış, kabul, ziyaret programlarını yoğun bir şekilde devam ettirdiklerini dile getirdi.

Merkel ile telefonla görüşecek

Astana formatındaki zirve toplantılarının 6'ncısını Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile video konferans yoluyla gerçekleştirdiklerini, ardından bölgesel meseleleri ve ikili ilişkileri ele almak üzere Katar'a günübirlik bir ziyaret düzenlediklerini hatırlatan Erdoğan, "Bu dönemde Merkel'den Trump'a, Putin'den Aliyev'e kadar pek çok liderle telefon diplomasisi yürüttük. Nitekim bugün Almanya Başbakanı Angela Merkel ve AB Konseyi Başkanı Charles Michel ile görüşmem olacak." dedi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, yapımı tamamlanan sağlık yatırımlarını, hidroelektrik santrallerini, sulama tesislerini, çevre yollarını, köprüleri, tünelleri, kurumlara ait hizmet binalarını devreye aldıklarını vurguladı.

"Enerjisini 15 Temmuz'u itibarsızlaştırmak için harcadı"

15 Temmuz direnişini, 4. yıl dönümünde farklı programlarla anlamına ve önemine uygun şekilde milletçe idrak ettiklerini belirten Erdoğan, şunları kaydetti:
"Şehitlerimizin destansı mücadelelerini, gazilerimizin fedakarlıklarını bu vesileyle bir kez daha hatırlattık. CHP Genel Başkanı, 15 Temmuz'da milletin gururuna ortak olmak yerine yine kışkırtma ve yalan siyasetiyle bunu gölgelemeye çalıştı. Aradan 4 yıl geçmesine rağmen o gece darbecilerin kendisine ne için yol verdiğini halen açıklığa kavuşturamadı. Kimlerle hangi pazarlıkların döndüğü 4 yıl sonra bile milletimize izah edilmedi. CHP Genel Başkanı, milletin huzuruna çıkıp o geceye dair karanlık noktaları aydınlatmak varken, tüm enerjisini 15 Temmuz'u itibarsızlaştırmak, darbeci alçakları aklamak için harcadı. Ancak hakikatlerin er ya da geç gün yüzüne çıkmak gibi bir huyu vardır. CHP Genel Başkanı ne kadar kaçarsa kaçsın eninde sonunda bu gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalacaktır. Kendisine tavsiyemiz, 15 Temmuz sendromunu sağa sola çamur atarak değil şüphe bulutlarını ortadan kaldırarak aşmasıdır."
Erdoğan, abideleşen mücadeleleriyle ülkeyi FETÖ'ye teslim etmeyen tüm kahramanları rahmetle yad etti, gazilere şükranlarını sundu.

"Rabbim bunu bizlere nasip etti"

Erdoğan, parti genel merkezinde düzenlenen AK Parti Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı'nda yaptığı konuşmada, Türkiye'nin yıllarca tasarımı, üretimi kendisine ait bir otomobilin hayalini kurduğunu belirterek, 'Devrim' arabası gibi bu yönde yapılan bazı girişimlerin ya sabote edildiğinin ya da son derece basit sebeplerle rafa kaldırıldığının altını çizdi.
Erdoğan, aralık ayında Türkiye'nin otomobillerini tanıtarak, örnek modelleri kamuoyuyla paylaştıklarını, 18 Temmuz'da ise otomobillerin mühendislik, tasarım ve üretim tesislerinin tören atma töreninin de Gemlik'te gerçekleştirdiklerini hatırlattı.
86 senelik uzun bir tahassürün ardından Ayasofya-i Kebir Camii'ni cuma namazı ile yeniden ibadete açtıklarını vurgulayan Erdoğan, şöyle devam etti:
"Hamdolsun, gençlik yıllarımızın bir rüyası olan bu hedef önünde yıllarca yaptığımız mitinglerle, 'Zincirler kırılsın Ayasofya açılsın' diye sloganlar attığımız Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi'nin yeniden ibadete açılmasının milletimize, ümmete ve tüm insanlığa tekrar hayırlı olmasını diliyorum. Rabbime bize tekrar Ayasofya'yı yeniden Kur'an'la namazla buluşturma imkanı bahşettiği için hamdediyorum. Bu fiili, rüyamızı gerçekleştirdiği için defalarca hamdediyoruz. Önünde o Sultanahmet Meydanı buna şahit. Orada yaptığımız mitingler buna şahit. On binlerle yaptığımız o mitinglerde, o haykırışlarımız buna şahit. Elhamdülillah, 86 yıllık aradan sonra tekrar buranın ibadete açılmış olması, bizler için mutlulukların en büyüğü. Rabbim bunu bizlere nasip etti."
Erdoğan, Ayasofya'nın ibadete açılmasıyla tüm İslam aleminin ayrı bir mutluluğun içerisinde olduğunu belirterek, "Geri dönüşlerden de bunu görüyoruz, okuyoruz. Kimler memnun, kimler değil o da bu işin en önemli yanı. Onlar da bu işin değerinin ne anlama geldiğini ortaya koyuyor. Cumhurbaşkanı kabinesinin ikinci yılında böyle bir gerçek, böyle bir fiili ortaya koymak bizler için ayrı bir mutluluk vesilesi." dedi.
Türk siyasetine ilk defa kendilerinin kazandırdığı bir geleneği devam ettirdiklerine dikkati çeken Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı sisteminin ikinci yılında değerlendirme toplantısı yaptıklarını söyledi.
Erdoğan, bakanlıklar ve kurumların iki yıllık icraatlarını, ana hatlarıyla paylaşma noktasında önemli bir fırsat olduğunu dile getirerek, böylece AK Parti'nin eser ve hizmet siyasetini Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin Türkiye'ye kazandırdıklarını tekrar görmüş olduklarına işaret etti.

"Lübnan halkının yanında olduğumuzu gösterdik"

Kurban Bayramı'nı tıpkı Ramazan Bayramı gibi koronavirüs salgınının gölgesi altında biraz buruk geçtiğini ifade eden Erdoğan, bayram sonrasında dost ve kardeş ülke Lübnan'dan gelen acı haberle yüreklerin dağlandığını belirtti.
Beyrut Limanı'nda meydana gelen ve büyük bir yıkıma sebep olan patlama sonrasında AFAD, TİKA, Kızılay ve Sağlık Bakanlığını seferber ettiklerini anlatan Erdoğan, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun geniş bir ekiple Beyrut'a gittiklerini ve bütün yetkililerle görüşmeler yaptıklarını anlattı.
Sivil toplum kuruluşlarının da aynı şekilde Beyrut'a giderek, gerekli ihtiyaçları yerinde tespit ettiklerinin altını çizen Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Sivil toplum kuruluşlarımız, ülkemizin dostluk eli olarak hemen Lübnanlı kardeşlerimize yardıma koştular. Cumhurbaşkanı Yardımcımız ve Dışişleri Bakanımızı Beyrut'a göndererek, bu zor günlerinde Lübnan halkının yanında olduğunu gösterdik. Sağlık Bakanlığımızın tıbbi malzeme yardımlarıyla TİKA'mızın tedarik ettiği 400 ton buğday, bu ziyaret vesilesiyle Beyrut'a ulaştırıldı." diye konuştu.
Erdoğan, AFAD ekiplerinin de bölgede arama kurtarma enkaz kaldırma çalışmalarına devam ettiğini belirterek, Kızılay'dan görevlendirilen uzman ekiplerden oluşan heyetin ise hastanelerde sağlık hizmeti verdiğini söyledi.

"Mezhep taassubundan kurtulamayan İslam ülkeleri var"

Başbakanlığı döneminde Sayda'da modern bir hastane yaptıklarını aktaran Erdoğan, şunları kaydetti:
"Mezhebi bazı taassup sebebiyle o günden bugüne hastanedeki bütün araç, gereç paketlerinin, sandıklarının içinde duruyor. Hastane hizmete hala açılmadı. Şimdi, sözünü aldık. Bu hastane, modern bir hastane, hemen hizmete açılır. Biz kendilerine söyledik. Gerekirse biz size doktorları da göndermek suretiyle hem burada doktor yetiştiririz hem de belli bir süre bizim doktorlarımız belli bir süre bu hizmeti sizlere verirler.
Birileri gibi bizim derdimiz fotoğraf çektirmek, kameralar karşısında şov yapmak değil. Ezeli ve ebedi kardeşliğimizin gereği olarak biz Lübnan'dayız. Giden arkadaşlarımız, Macron'un yaptıklarını değil tam aksine insanlığımızın gereğini yerine getirdik. Macron filan bunların derdi tekrar sömürgeci yapıyı ayağa kaldırmak. Bizim öyle bir derdimiz yok. Biz insani ve İslami görevimizi yerine getirdik, getiriyoruz. Saad Hariri'nin döneminde oraya gitmiş ve orada bir konuşmam vardı. Bizim inancımızda, Şia, Sünni, şu veya bu böyle bir mezhebi taassup yok. Biz yaratılanı, yaradandan ötürü sevdik. Bugün Lübnan'da bunun için 'varım' demiştik. Şimdi yine aynı anlayışla biz ordayız. Maalesef, bu mezhep taassubundan kurtulamayan İslam dünyasında hala nice ülkelerimiz var."
Erdoğan, parti genel merkezinde düzenlenen AK Parti Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı'nda yaptığı konuşmada, İslamiyet'te ırk ve mezhep bağnazlığı olmadığına dikkati çekti.
Lübnan makamları ve Lübnan halkı tarafından Türk heyetine gösterilen iyi karşılamanın en büyük ispatının Türk ve Lübnan bayraklarının bir arada bulunması olduğunu belirten Erdoğan, "Bu, çabalarımızın adeta karşılığı olmuştur. Farklı dini, mezhebi ve etnik gruplardan tüm Lübnanlılar, Türk heyetini büyük bir hasretle bağrına basmıştır. Türkiye hiçbir ayrım yapmadan, çıkar ve hesap peşinde koşmadan Lübnan halkının yanında olmaya bundan sonra da devam edecektir." ifadelerini kullandı.

"Adeta bir turnusol kağıdına dönüşmüştür"

Türkiye'nin dış siyasette daha aktif, daha kararlı bir tavır takınmasının birilerini rahatsız ettiğine işaret eden Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Bölgemizi kardeş kavgasına sürüklemeye çalışanlar, Türkiye'nin barışı ve adaleti savunan politikalarından rahatsız oluyor. Sadece dışarıda değil, içeride de rahatsız oluyorlar. Ülkemizi, enerji rekabetinin dışında bırakmak isteyenler, bizim haklarımıza sahip çıkmamızdan da rahatsız oluyor. Özgüven yoksunu bir Türkiye hayali kuranlar, bizim diklenmeden dik duruşumuzdan rahatsız oluyorlar. Ülkemizin Doğu Akdeniz'deki hak ve menfaatlerini garantiye almaya yönelik adımları hem iç politikada hem dış politikada adeta bir turnusol kağıdına dönüşmüştür."
CHP'li bazı siyasetçilerin ve CHP medyasının, milli bir meselede dahi devlete destek vermek yerine Yunan medyasının ağzıyla konuşmayı tercih ettiğini dile getiren Erdoğan, CHP'li vatandaşların, oy verdikleri partinin bu kadar savrulmasının hesabını sandıkta soracağını söyledi.
Erdoğan, önemli olanın CHP'nin ve rakiplerinin savundukları tezler değil, milletin konuya nasıl baktığı olduğunu vurguladı.

"Rum kesimi, Ada'yı adeta tapulu malı gibi görüyor"

Cumhurbaşkanı Erdoğan, şunları kaydetti:
"Başkalarının etki ajanlığını yapan marjinaller dışında, 83 milyonun tamamı, devletimizin uluslararası hukuk çerçevesinde attığı adımları güçlü bir şekilde desteklemektedir. Doğu Akdeniz'de Türkiye, bugüne kadar ne yaptıysa meşruiyet temelinde ve Libya ile olan mutabakat muhtıralarına göre yapmıştır. Akdeniz'de gerginliği artıran Türkiye değil, Türkiye'yi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni yok saymaya çalışan Rum-Yunan zihniyetidir. Rum kesimi, 2003 yılından beri Ada'yı adeta tapulu malı gibi görüyor, hiçbir hakkı olmadığı Ada'nın deniz yetki alanlarında petrol/doğal gaz arama faaliyetlerinde bulunmaya yönelik imtiyaz ruhsatları veriyor.
Rum kesiminin sözde ruhsat sahalarından bazıları ise Türkiye'nin kıta sahanlığıyla açıkça çakışıyor. Yunanistan ve Rum yönetimi, Kıbrıs Türklerinin bu coğrafyadaki hidrokarbon kaynakları üzerindeki haklarını gasp etmeye çalışıyor. Hukuksuz adımların bir başka amacı da Akdeniz'e en uzun kıyı şeridi olan ülkemizi Antalya Körfezi'ne hapsetmektir. Tüm bunlar, Türkiye'yi denizden çevrelemeye dönük hamlelerdir. Biz, daha önce defalarca, böyle bir oyuna asla gelmeyeceğimizi ilan ettik. Hiçbir yabancı ülke, şirket veya geminin deniz yetki alanlarımızda izinsiz olarak arama/çıkarma faaliyetinde bulunamayacağını dile getirdik. Ancak son dönemde, Doğu Akdeniz'e sahildar olmayan bir ülkenin de kışkırtmalarıyla, Yunanistan ve Rum yönetiminin yanlış adımlar attığını görüyoruz. Kimse kendini dev aynasında görmemeli, çok açık, net konuşuyorum, şov peşinde de koşmamalıdır."
Türkiye'nin şimdiye kadar Yunanistan'la sorunların çözümünü hep diplomaside, müzakere masasında aradığına dikkati çeken Erdoğan, "Kimi zaman karşılık bulamasak da komşuluk hukukumuzu gözeten bir anlayışla hareket ettik. Buradan şu gerçeğin altını kalın çizgilerle çizmek istiyorum. Bizim kimsenin hakkında gözümüz yok, ancak hiçbir ülkeye de hakkımızı yedirtmeyiz. Türkiye'yi ve Kıbrıs Türklerini dışlayan, hak ve hukuku çiğneyen hiçbir girişim ve anlaşmanın başarı şansı yoktur." diye konuştu.

"Oruç Reis, 23 Ağustos'a kadar sismik araştırma faaliyetlerini yürütecek"

Oruç Reis'in pazartesi günü başlattığı çalışmanın Türkiye'nin, Birleşmiş Milletler'e bildirdiği kıta sahanlığının sınırları içinde olduğunu ifade eden Erdoğan, bu sahanın 2012'de Türkiye Petrollerine verilen ruhsat sahalarında yer aldığını söyledi.
Ruhsatları Resmi Gazete'de yayımlayarak Türkiye ve dünya kamuoyuyla paylaştıklarını belirten Erdoğan, şöyle devam etti:
"Oruç Reis gemimiz, bölgede 23 Ağustos'a kadar sismik araştırma faaliyetlerini yürütecektir. Yunanistan'ın, Ege ve Akdeniz'de ortaya koyduğu tavır ise art niyetlidir. Türk kıyılarına 2 kilometre, Yunan ana karasına 580 kilometre uzaklıktaki Meis Adası üzerinden deniz yetki alanı talep etmek, akılla ve sağduyu ile izah edilemez. 10 kilometrekarelik bir adanın 40 bin kilometrekare deniz alanına sahip olduğu iddiası, uluslararası hukuk açısından hem komik hem temelsizdir. Buradan Yunanistan'ı, Türkiye'nin hak ve hukukuna riayet etmeye tekrar davet ediyorum.
Doğu Akdeniz'de çözümün yolu diyalog ve müzakeredir. Sağduyu ve aklıselimle hareket edilirse, herkesin hakkını koruyan, kazan-kazan temelli bir formül bulunabilir. Biz asla gereksiz macera peşinde değiliz, gerilim de aramıyoruz. Ancak benim batı Trakya'daki soydaşlarıma, kardeşlerime saldıranlar da şunu bilmeli ki, bunun uluslararası hukukta da, diğer yöntemlerle de hesabını verecek. Buradan Avrupa Birliği'ni de uyarıyorum. Avrupa Birliği olarak üyeniz olan bir ülke, Avrupa Birliği hukukuna göre azınlıkların hukukunu koruma sorumluluğunu yerine getiriyor mu, getirmiyor mu? Bunun hesabını Avrupa Birliği'nin, Yunanistan yönetimine sorması lazım. Nitekim bugün yapacağımız görüşmelerde her iki siyasetçiye de bunu hatırlatacağım. Biz sadece adalet istiyoruz, hakkaniyet istiyoruz, soydaşlarımızın hukukunu korumak da bizim görevimizdir. Bunu da hatırlatmak istiyorum. Tüm muhataplarımızın da ülkemizin ve Kıbrıs Türklerinin haklarına saygı göstermelerini bekliyoruz."

"Temizlik, maske ve mesafe üçlüsüne sahip çıkın"

Erdoğan, koronavirüs salgının hayattaki pek çok şeyi kökten değiştirdiğini belirterek, gerek AK Parti'de gerekse diğer çalışmalarla birlikte süreçleri virüs gerçeğine göre yeniden dizayn ettiklerini söyledi.
Her kim hastaneye düşer veya vefat ederse bunların kendilerini yaralayacağını ifade eden Erdoğan, "temizlik, maske ve mesafe" üçlüsüne milletin sahip çıkmasını istedi, bunlara sahip çıkılması halinde Türkiye'nin bu konudaki derdinin azalacağını dile getirdi.
"Temizlik, maske ve mesafe"nin öneminin altını çizen Erdoğan, "Bakıyorsunuz maskeyi taktığını söyleyen, maskeyi çenesinin altına koymuş. Bu olmaz. Bunları dikkatle uygulamamız lazım. Hastanelerimiz, yeterli sayıda, hatta dünyaya göre çok daha fazla bir konumdayız. Böyle olduğuna göre bizler, burada maskeye, mesafe ve temizliğe dikkat edeceğiz ki öbür tarafta, zaten hastanelerimiz en modern anlamda var. Hamdolsun doktorlarımız büyük çabalarla, gayretler sarf ettiler, sarf ediyorlar." diye konuştu.
Ambulanslar, ambulans helikopterleri ve ambulans uçakların seferberlik halinde olduğunu aktaran Erdoğan, bütün bunlarla dünya ile yarışıldığını ve ilkler arasında bulunulduğunu söyledi.

"Hastane yataklarında komada yatmaktansa, eğlenceye ara vermek daha evladır"

Cumhurbaşkanı Erdoğan, şunları kaydetti:
"Ama halkımız da bizi anlasın. Yani toplu yerlerdeki birçok yapılan eğlenceler, şunlar, bunlar vesaire, ara verin. Bu dönemde de eğlencelere vesaire ara verin. Herhalde hastane yataklarında komada yatmaktansa, eğlenceye ara vermek daha evladır. Bunları yapmayalım. Aileleri üzmeyelim. Bunun için tedbirle hareket edelim. Tedbir bizden, takdir Allah'tan. Buna dikkat edelim. Şu anda attığımız adımlarla biz çok daha iyi bir hedefe ulaşalım diyoruz. Sizlerin de illerinizde ve görev alanlarınızda aynı hassasiyetle çalıştığınıza inanıyorum."
Erdoğan, virüs sebebiyle oluşan atmosferin asla rehavete ve karamsarlığa sürüklememesi gerektiğini vurguladı.

"Salgının sebep olduğu sıkıntıları ancak dayanışma ile aşabiliriz"

Öncelikli görevlerinin her şart altında şehirlere ve insanlara hizmet olduğunu belirten Erdoğan, şu değerlendirmelerde bulundu:
"Salgının sebep olduğu sıkıntıları ancak dayanışma ile aşabiliriz. Bilhassa bu zorlu süreçte hem virüsle ilgili önlemlerimizi en üst düzeyde alacağız hem de vatandaşlarımızın yanında olacağız. Açta, açıkta her kim varsa onun imdadına önce biz koşacağız. Bu bakımdan teşkilatıma güveniyorum, sizlere inanıyorum. İnanıyorum ki hangi kapının arkasından bir hıçkırık geliyorsa, bir ses, bir nida geliyorsa, ona ilk ulaşacak olan AK Parti'nin ana kademesidir, kadın kollarıdır, gençlik kollarıdır. Sizler hemen telefonlarınıza sarılmak suretiyle ilgili birimlerinizi ayağa kaldıracak ve imdada ilk önce biz yetişeceğiz."
Belediyelerle, belediye meclis üyeleriyle ve il genel meclis üyeleriyle imdada yetişeceklerini söyleyen Erdoğan, bu yaklaşımın ihmal edilmemesini istedi.

AK Parti'ye 8 belediye başkanı katıldı

AK Parti Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı'nda 4 ilden, 5'i ilçe 3'ü belde belediye başkanı olmak üzere 8 belediye başkanı AK Parti'ye katıldı.
Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, AK Parti Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı'ndaki hitabının ardından partiye katılımlar gerçekleşti.
AK Parti'ye 4 ilden 5 ilçe ve 3 belde belediye başkanı olmak üzere 8 belediye başkanı katıldı.
AK Parti'ye katılalan belediye başkanları şu şekilde:
"Ağrı Eleşkirt Belediye Başkanı - Ramazan Yakut
Ağrı Eleşkirt / Yayladüzü Belde Belediye Başkanı - Selami Demirtaş
Ağrı Eleşkirt / Yücekapı Belde Belediye Başkanı - Nurettin Öztürk
Batman Kozluk Belediye Başkanı Ayhan Eren
Batman Kozluk / Bekirhan Belde Belediye Başkanı - Fırat Karabulut
Erzurum Oltu Belediye Başkanı Necmettin Taşcı
Erzurum Tortum Belediye Başkanı Muammer Yiğide
Trabzon Hayrat Belediye Başkanı Mehmet Nuhoğlu"
31 Mart 2019 yerel seçimlerimden sonra bugüne kadar 15 farklı ilden, 16 ilçe, 15 belde belediye başkanı olmak üzere 31 belediye başkanı AK Parti'ye geçiş yaptı. Böylelikle AK Parti'li belediye sayısı toplam 794 oldu.



2 Eylül 2020 Çarşamba

Orta Doğu’da yeniden yeşeren bir sömürgecilik rüyası: Fransız mandası

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Lübnan'ın Osmanlı Devleti’nden kopup Fransız mandası altına girişinin 100. yıldönümü olan 1 Eylül, Macron’un “Lübnan için yeni bir başlangıç” şiarıyla ülkedeki siyasilerle görüşüp ülkenin baştan kurgulanması için seçtiği gün oldu.




Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Lübnan’ın başkenti Beyrut’taki liman patlamasının ardından 31 Ağustos’ta ülkeye gerçekleştirdiği ikinci ziyaret, Fransa’nın bölgede uyguladığı dış politika stratejilerinin alt metnini göstermesi açısından epey açık işaretler sundu.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti’nden ayrılan Suriye Fransa’nın himayesine bırakılmıştı. O zamanki Suriye’ye dahil olup içinde Dürziler, Maruni Hristiyanlar ve Müslümanların yaşadığı Lübnan, Fransa’nın önerisiyle 1 Eylül 1920’de “Büyük Lübnan” ismiyle tarih sahnesine yeni bir ülke olarak çıkmıştı. Bu oluşumun 100. yılını yaşadığımız bugünlerde Macron’un ziyaretinin de bu ilanın yıldönümüne denk getirilmesi, Fransa’nın söylem düzeyinde de Lübnan’ın geleceğine dair tasarladıklarını aşikâr ediyor. İşte bu sakile, Fransa’dan bağımsızlığın kazanıldığı 22 Kasım (1943) değil, Osmanlı Devleti’nden kopup Fransız mandası altına girişin 100. yıldönümü olan 1 Eylül, Macron’un “Lübnan için yeni bir başlangıç” şiarıyla ülkedeki siyasilerle görüşüp ülkenin baştan kurgulanması için seçtiği gün oldu. 

Basit bir sembolden daha fazlasına işaret eden söz konusu ziyaret, zamanlamasıyla, Fransa’nın Doğu Akdeniz’den Orta Doğu’ya kadar uygulamak istediği, sömürgeci dönemin nostaljisi üzerine kurulu siyasetinin yeni safhasını oluşturuyor.

Lübnan’daki Hristiyanların hamisi olma iddiasıyla başlayan Fransız sömürgeciliği şimdi halkın bir kısmı nezdinde yine Fransa eliyle kurulan sistemden umutsuzca bir çıkış arzusuyla karşılık bulsa da, Macron’un Lübnan’a ayak basışından itibaren “Lübnan özgür kalacak” sloganlarıyla sokaklarda başlayan protesto eylemleri, Fransa’nın Lübnan’da halk sathında kapsamlı bir destek bulmasının, 100 yıl öncesine nazaran daha zor olacağını gösteriyor.

Lübnan’ın sembol isimlerinden sanatçı Feyruz’la görüşmek üzere evine giden Macron’a karşı, evin önünde göstericilerin, geçiş sürecini Fransa’yla beraber yürütmesi beklenen Lübnan’ın yeni başbakanına yönelik olarak “Mustafa Edip’e hayır” sloganı atmaları da Macron’un ve Fransa’nın şaibeli yardım elinin pek de sıcak karşılanmayacağının erken bir kanıtı.

Yıllarca süren iç savaş, siyasi karışıklıklar, ekonomik kriz, İsrail’in işgal girişimi, Suriye meselesi, İran etkisindeki Hizbullah’ın ülkenin sosyokültürel ve siyasi yapısındaki tahakkümü, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını ve nihayetinde 4 Ağustos 2020’de Beyrut limanında gerçekleşen patlamalar, “Orta Doğu’nun İsviçre’si” olarak gösterilen Lübnan’ın devlet yapısındaki zayıflıkları açığa çıkarırken, Fransa arkaik ve sömürgeci izler taşıyan söylemini Lübnan’a yeni bir politika önerisi kisvesi altında dayatmak için önünde bir boşluk bulmuş oldu. 

İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu’yu paylaştığı San Remo Konferansı ile tohumları atılan, güçlü bir devlet yapısından ziyade müstemlekeci devletlerin çıkarı doğrultusunda, içinde yaşayan etnik unsurların toplumsal, siyasi ve iktisadi düzlemlerde sürekli karşı karşıya getirildiği bir yönetilememe hali üzerine kurulan Lübnan, işbu ziyaret ve oluşturduğu etkiyle ambalajı değiştirilse de içeriği aynı, sorunlarla dolu yeni bir döneme adım atmanın eşiğinde duruyor.

Patlamanın ardından ülkeye gerçekleştirdiği ilk ziyaretinde Macron, bir iyi niyet gösterisinden çok, ülkede gerçekleşmesi elzem hale gelmiş ekonomik reformlardan, hükümet değişikliğinden ve siyasetin baştan dizayn edilmesinden dem vurmuştu. Henüz enkaz altında kalmış insanların tamanına ulaşılamamış bir günde yapılan bu açıklamalar, ziyaretin amacının ve ülkenin içinde bulunduğu krizin Fransa tarafından bir fırsat olarak algılandığının ilk emareleriydi.

Ülkede daha önce gerçekleşmesi imkân dairesinde görülmeyen Fransız mandası söyleminin tekrar güç kazanmaya başlaması, Lübnan’daki siyasi sıkışmışlığın, bilinçli bir şekilde, Lübnan halkının değil Fransa’nın bölgesel çıkarları uğruna tekrar kurulabileceğini gösteriyor. Eduardo Galeano’nun Latin Amerika’nın sömürgeleştirme tarihini bütün çıplaklığıyla anlattığı “Latin Amerika’nın Kesik Damarları” eserinin ismi bile bize Lübnan örneğinde çok şey anlatıyor. Fransa yıllardır Orta Doğu’nun kesik damarlarından biri olmuş Lübnan’a tedavi için değil, yarayı açık tutmak için gidiyor.

Macron’un ikinci ziyareti sırasında konuşulanlar, yani Lübnan’daki bankaların genel durumu ve Uluslararası Para Fonu’yla (IMF) yapılacak bir anlaşmanın gerekliliği, ülkedeki tüm siyasi kanaat önderlerinin Lübnan’ın geleceği için önerilerini “Büyük Lübnan” sömürge devletinin de kurulduğu yer olan Beyrut’taki Fransa Büyükelçiliği’nde Emmanuel Macron’a yazılı şekilde sunacak olması gibi, bir uluslararası ziyaretten çok denetimi, yardımdan çok yukarıdan konuşan bir buyurganlığı anımsatan konulardan müteşekkil. 

Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Fransa, tıpkı bugün yaşandığı gibi, elinde parayla gelerek kendini “Lübnan’ın “kurtarıcısı ilan etmişti. Bunu yaparken bölgede mezheplere dayanan ve asla tam bağımsız olamayacak bir sistem kurdu. Makamlara ve temsiliyete erişim, düzenli aralıklarla kaşınan, çevresindeki gerilimlerden etkilenen etnik ayrılıklar üstüne tesis edildi. Kendi ülkesinde dini grupların ibadet için bir araya gelişini bile bir ayrılıkçılık nişanesi sayan Fransız yönetimi, yönetilmesi kolay devletsi yapılar kurup, bunun ucunu da sürekli istikrarsızlığa çıkacak biçimde toplumsal mühendislikle harmanlayarak, bölgede kuvvetli siyasi iradelerin, bağımsızlık cereyanlarının çıkmasını engelledi. Resmen 1943 yılında Fransa’dan ayrılsa da bugün bile hâlâ Fransız mandası isteyen Lübnan vatandaşlarının ortaya çıkmasını sağlayacak bu kısır döngü, işte bu kasıtlı aksaklıklar üstüne kuruluydu.

Bugün de Fransa’nın Lübnan politikası, ülkenin tam bağımsızlığı üstüne kurulu değil. Aksine, ülkedeki istikrarın önündeki en büyük engel olan mezhepçilik, cemaatleşme gibi (Fransa’nın kendi ülkesindeki Müslüman vatandaşları alelade fişlerken de kullandığı) kavramlar, konu bu durumdan gerçekten muzdarip olan Lübnan’a geldiğinde hasıraltı ediliyor. Hizbullah’ın silahlı bir örgüt olarak ülkedeki diğer siyasi ve toplumsal odaklar üstünde kurduğu şiddet ve baskı sarmalı Lübnan’ın öncelikli problemlerinden birini oluşturuyor. Buna karşın ülkeye yeni bir umut olacağı iddiasıyla yola çıkan Macron, Lübnan’ın bağımsız ve istikrarlı bir geleceğe sahip olması için konuşulması şart olan bu konuya değinmiyor. İdealizm söylemleriyle süslenmiş vaatler ve öneriler, İran’la Fransa arasında Lübnan’ın kaderi hakkında yapılan olası uzlaşının ve Hizbullah’ın ülke siyasetinde oluşturduğu çıkışsızlığın pragmatik gerekçelerle görmezden gelindiğini gizleyemiyor. Bunun aksine, yürütülmesi artık imkânsız hale gelen mezhepçi, etnik unsurlara dayalı sistemin üstü örtülerek, yine aynı çözümsüzlüklerin daha ehil ve modern bir şekilde idaresi, Fransa’nın adını büyük değişim olarak koyduğu ve gerçek bir yarar sağlaması imkânsız olan önermelerini oluşturuyor. Lübnan Hizbullah’ı lideri Hasan Nasrallah’ın Macron’la yeni bir Lübnan’ın inşası için görüşmeye açık olduklarını belirtmesi ve Fransız cumhurbaşkanının Hizbullah’ın meclisteki grubunun lideri Muhammed Raad’la görüşmesi, ülkedeki statükonun biraz makyaj yapılacak olsa bile tamamen değişmeyeceğinin bir kanıtı.

Yıllarca süren iç savaş, siyasi karışıklıklar, ekonomik kriz, İsrail’in işgal girişimi, Suriye meselesi, İran etkisindeki Hizbullah’ın ülkenin sosyokültürel ve siyasi yapısındaki tahakkümü, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını ve nihayetinde 4 Ağustos 2020’de Beyrut limanında gerçekleşen patlamalar, “Orta Doğu’nun İsviçre’si” olarak gösterilen Lübnan’ın devlet yapısındaki zayıflıkları açığa çıkarırken, Fransa arkaik ve sömürgeci izler taşıyan söylemini Lübnan’a yeni bir politika önerisi kisvesi altında dayatmak için önünde bir boşluk bulmuş oldu. İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu’yu paylaştığı San Remo Konferansı ile tohumları atılan, güçlü bir devlet yapısından ziyade müstemlekeci devletlerin çıkarı doğrultusunda, içinde yaşayan etnik unsurların toplumsal, siyasi ve iktisadi düzlemlerde sürekli karşı karşıya getirildiği bir yönetilememe hali üzerine kurulan Lübnan, işbu ziyaret ve oluşturduğu etkiyle ambalajı değiştirilse de içeriği aynı, sorunlarla dolu yeni bir döneme adım atmanın eşiğinde duruyor.

Lübnan’daki Hristiyanların hamisi olma iddiasıyla başlayan Fransız sömürgeciliği şimdi halkın bir kısmı nezdinde yine Fransa eliyle kurulan sistemden umutsuzca bir çıkış arzusuyla karşılık bulsa da, Macron’un Lübnan’a ayak basışından itibaren “Lübnan özgür kalacak” sloganlarıyla sokaklarda başlayan protesto eylemleri, Fransa’nın Lübnan’da halk sathında kapsamlı bir destek bulmasının, 100 yıl öncesine nazaran daha zor olacağını gösteriyor. Lübnan’ın sembol isimlerinden sanatçı Feyruz’la görüşmek üzere evine giden Macron’a karşı, evin önünde göstericilerin, geçiş sürecini Fransa’yla beraber yürütmesi beklenen Lübnan’ın yeni başbakanına yönelik olarak “Mustafa Edip’e hayır” sloganı atmaları da Macron’un ve Fransa’nın şaibeli yardım elinin pek de sıcak karşılanmayacağının erken bir kanıtı.
Patlamanın ardından geçen 3 haftalık süre içinde Fransa’nın Lübnan’daki siyasi duruma dair yaptığı açıklamalarda sürekli vurguladığı “görev hükümeti” kavramının yürütücüsü olması beklenen Mustafa Edip, yaklaşık yedi yıldır Lübnan’ın Berlin büyükelçiliği görevini yürüten ve hükümetin istifası öncesinde adı başbakan adayları arasında anılmayan bir isimdi. Edip’in açıkladığı hareket planı içinde, uzmanlardan kurulu bir hükümetin ivedilikle oluşturulması ve ekonomik krizi aşmak için IMF’yle anlaşma yapılması, en üst sırada yer alan iki maddeyi oluşturuyor. Lübnan’da yıllardır süren siyasi ve ekonomik krizlerin aslında ülkenin kuruluş esaslarıyla başlayan yapısal problemlerden kaynaklandığı gerçeği satır aralarında geçiştirilirken, Fransa’nın 19. yüzyıl sonunda kendi sömürgelerine yönelik geliştirdiği “uygarlaştırma misyonu” (mission civilisatrice) siyasetini hatırlatan Emmanuel Macron’un ziyareti bir yapay umut olarak pazarlanıyor.

1 Eylül 1920 Fransa devletinin menfaatleri çerçevesinde Orta Doğu’da bir ülkenin kuruluşunun tarihiydi. Yarım kalan bu Fransız rüyası, tam yüzyıl sonra Fransa tarafından tekrar ihya edilmeye çalışılıyor. Ülkede daha önce gerçekleşmesi imkân dairesinde görülmeyen Fransız mandası söyleminin tekrar güç kazanmaya başlaması, Lübnan’daki siyasi sıkışmışlığın, bilinçli bir şekilde, Lübnan halkının değil Fransa’nın bölgesel çıkarları uğruna tekrar kurulabileceğini gösteriyor. Eduardo Galeano’nun Latin Amerika’nın sömürgeleştirme tarihini bütün çıplaklığıyla anlattığı “Latin Amerika’nın Kesik Damarları” eserinin ismi bile bize Lübnan örneğinde çok şey anlatıyor. Fransa yıllardır Orta Doğu’nun kesik damarlarından biri olmuş Lübnan’a tedavi için değil, yarayı açık tutmak için gidiyor.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html