BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Lübnan sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Lübnan sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

28 Eylül 2020 Pazartesi

Lübnan siyasetinde Fransa açmazı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Fransa’nın Doğu Akdeniz’de etkin olma arayışındaki temel açmaz, bu aktörün bölgedeki sorunların temel dış kaynaklarından biri olmasına rağmen kendisini çözümün merkezi olarak konumlandırması ve Lübnan’daki gelişmeleri bu yönde değerlendirmesidir.



4 Ağustos’taki Beyrut Limanı patlamasının ardından 1 Eylül’de Lübnan’ı ikinci kez ziyaret eden ve burada uluslararası ilişkiler literatürüne önemli etkisi olan Antonio Gramsci’nin “eski ölüyor, yeni doğamıyor” şeklindeki meşhur ifadesine atıf yaparak Lübnan’ın içinde bulunduğu çok boyutlu krizi tarif etmeye çalışan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un, bu söylemle aslında Paris’in yeni Doğu Akdeniz yönelimini ve bu yönelim içerisinde Lübnan’ın konumunu özetlemeye çalıştığı da söylenebilir.


Doğu Akdeniz ile herhangi bir deniz sınırı bulunmamasına rağmen Suriye ve özellikle Lübnan gibi geçmişte koloni rejimleri kurduğu ülkelerdeki etkisini tekrar canlandırmayı amaçlayan ve Akdeniz bölgesindeki siyasi-askeri girişimlerini yoğunlaştıran Macron liderliğindeki Fransa’nın “Pax Mediterranea (Akdeniz Barışı)” olarak ifade etmeye çalıştığı şey, “ölen eskinin farklı şekillerde yeniden doğmasını” mümkün kılma çabası şeklinde özetlenebilir. Lübnan başta olmak üzere Tunus, Fas ve Cezayir gibi ülkelerde de sömürge rejimleri kuran Fransa’nın, son dönemde Akdeniz bölgesinde yaşadığı etki-güç kaybının bu yönelimin temel dış besleyicisi olduğu söylenebilir. Dolayısıyla Macron’un Lübnan bağlamındaki girişimlerinin genel bir Akdeniz bağlamından ayrı düşünmek mümkün görünmüyor.

Libya'da kendi çıkarlarını korumak için darbeci general Hafter'i destekleyen Fransa'nın Lübnan’da, reel-politik kaygılardan arınmış “demokrasi” ve “istikrar” vurgusunun ne derece samimi olduğu sorgulanmalı.

Macron'un Lübnan siyasetini dizayn girişimi

Avrupa Birliği (AB) içinde Almanya ile rekabet halinde olan ve İngiltere’nin AB’den ayrılması sonrasında AB’yi kendi Akdeniz politikası ekseninde şekillendirmeye çalışan Macron’un, Akdeniz’de Rusya ve ABD gibi küresel aktörlerin ve Türkiye gibi bölgesel aktörlerin artan etkisinden kaygılandığı söylenebilir. Lübnan konusunda farklılaşan ABD-Fransa çatışmasının ve Rusya’nın Suriye-Lübnan gibi Levant ülkeleri üzerinde güçlenen rolünün bu kaygıları beslediği görülüyor. Bu noktada uzun yıllardır mülteci krizi, çöp krizi, uzun dönemli protestolar, sosyo-politik sarsıntılar gibi pek çok karmaşık ve her biri birbirinden ağır sorunlarla yüzleşen Lübnan’ın Fransa tarafından birden “hatırlanması” Macron’un genel Doğu Akdeniz politikası çerçevesinde değerlendirilmeli. Lübnan’daki bir kesimin “yeniden Fransız sömürgesine dönme” çağrısı yapması, bu ülkedeki bazı Hristiyan grupların Fransa’ya yönelik olumlu tutumu ve ülkedeki mezhep temelli aktörlerden Hizbullah da dahil önemli bir kesiminin Fransa ile var olan güçlü temasları Macron’a, Fransa’nın bölgede bozulan imajını ve sınırlanan etkisini düzeltme fırsatı sundu. Bu çerçevede Feyruz gibi Lübnan’ın önemli simgelerinin Macron tarafından ziyaret edilerek Lübnan’daki tüm aktörleri bir masa etrafında bir araya getiren ve Lübnan’da Mustafa Edip öncülüğündeki hükümet kurma sürecini bizatihi yönlendiren Macron, Lübnan için gerekli reformları hayata geçirebilecek reform hükümetinin kurulması sonrasında bu ülkeye ekonomik yardımın sağlanması için uluslararası konferans çalışmaları yapacağını dile getirdi.

Diğer taraftan Macron tarafından tanınan sürenin dolmasına rağmen Lübnan’da “partili olmayan” hükümet kurulamadı, hükümeti kurma görevini alan Edip istifa etti ve bunun üzerine Macron Lübnan’daki siyasi düzeni elinde tutan siyasi güçleri “ihanetle” suçladı fakat yaptırım konusunu gündeme getirmedi. Dahası bu konuşmasında Hizbullah’ı hedefe koyan Macron, bu oluşuma “hem Lübnan demokrasisinde siyasi bir aktör hem de İsrail’e karşı savaşan hem de Suriye’de mücadele eden bir oluşum” olamazsın şeklinde hitap ederek mevcut sorunların çözümsüzlüğünde Hizbullah’ı işaret etti. Bu durum Fransa’nın Hizbullah konusunda AB ülkelerine benzer daha sert tavır takınmasına ve bu oluşuma yönelik çeşitli kararlar almasına yol açabilir. Dolayısıyla Fransa’nın yumuşak güç stratejisine dayalı ve Lübnan’daki kronik istikrarsızlığı çözmeye yönelik girişimi de böylelikle sonlanmış oldu. Yine de Macron, Lübnan’a yönelik uluslararası konferans çağrısıyla ilgili olumlu mesaj verdi ve Lübnan’daki 1989 Ta’if Anlaşması’na dayalı güç dengesinin değişmesi gerekliliğine vurgu yaparak buradaki gelişmelerde aktif olacağına işaret etti. Lübnan’daki krizin çözülmesinden ziyade bu girişimiyle yumuşak güç durumuna ve zarar gören uluslararası-yerel imajı düzeltme çabalarına yatırım yapmayı hedefleyen Macron’un Lübnan yaklaşımın bazı reel-politik kaygıları da taşıdığı ve daha bütüncül bir yaklaşımın bir unsuru olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Lübnan'ın ardından Irak’ı da ziyaret eden Macron’un, öncelikle Levant ve Doğu Akdeniz bölgesini içeren alanda Fransa'nın eski nüfuzunu yeniden tesis etmeye çalıştığı aşikar. Kuzey Afrika, Sahel bölgesi ve Levant’taki bazı ülkelerde eski sömürgeci güç ve uzun yıllar bağımsızlık mücadelesi veren (1954-1962) Cezayir halkı gibi bazı topluluklara yönelik katliamlarıyla bilinen Fransa’nın mevcut girişimlerini “Akdeniz Barışı” olarak ifade etmesi ve yine bizatihi Lübnan’daki mezhepsel ve kırılgan siyasi sistemi oluşturan başat aktör olmasına rağmen Lübnan’da ironik şekilde çözüm girişimlerini yönlendirmesi Fransa’nın Doğu Akdeniz politikasına yönelik temel açmazlar olarak karşımıza çıkmakta. Diğer bir ifade Fransa’nın Doğu Akdeniz’de etkin olma arayışındaki temel açmaz, bu aktörün bölgedeki sorunların temel dış kaynaklarından biri olmasına rağmen kendisini çözümün merkezi olarak konumlandırması ve Lübnan’daki gelişmeleri bu yönde değerlendirmesidir. 

Fransa ile hareket eden Orta Doğu ülkelerinin, Türkiye’nin faaliyetlerini “Yeni Osmanlı” yönelimi şeklinde ilan ederken bizatihi bu bölgedeki kolonyal mirasın en önemli dış sorumlularından biri olan Fransa’nın girişimlerini memnuniyetle karşılaması anlaşılması güç bir tutum.

Fransa bölgede yeniden doğmaya çalışıyor

Kendisini Akdeniz bölgesindeki başat aktörlerden biri olarak konumlandırmayı amaçlayan Fransa’nın en temel reel-politik kaygısı bölgedeki enerji denkleminden izole olmama durumudur. Cezayir, Fas ve Tunus’ta geçmişe kıyasla belirleyici olma durumunu yitiren ve Muammer Kaddafi rejimini sonlandıran öncül aktörlerden biri olmasına rağmen burada diğer bir otoriter ve meşru Libya hükümetine karşı darbe girişiminde bulunan Halife Hafter gibi bir figürü destekleyerek Libya’da da diplomatik anlamda ve saha gerçekliklerinde bir gerileme yaşayan Fransa’nın Lübnan’da, reel-politik kaygılardan arınmış “demokrasi” ve “istikrar” vurgusunun ne derece samimi olduğu sorgulanmalı. Diğer bir ifadeyle Fransa’nın özellikle Akdeniz bölgesinde genel itibarıyla Abdulfettah es-Sisi ve Halife Hafter gibi otoriter figürlerle işbirliğine yönelen Fransa’nın Lübnan’daki demokrasi ve istikrar vurgusunun da sadece idealist politikalar çerçevesinde değerlendirilmesi yanıltıcı olacaktır. Lübnan’ın Doğu Akdeniz bölgesinde sahip olduğu kıyı şeridi, İsrail-Filistin, Suriye ve Kıbrıs Adası ile deniz sınırları ve son dönemde Rusya temelli doğalgaz şirketleri başta olmak üzere uluslararası şirketlerin Lübnan’ın muhtemel doğalgaz rezervlerine yönelik ilgi Fransa’nın Lübnan’ı tekrar “hatırlaması”na yol açan reel-politik kaygılardan en önemlisi olarak zikredilebilir. Bu nedenle Fransa’nın özellikle Kuzey Afrika ve Sahel bölgesinde karşılaştığı önemli meydan okumaları Levant bölgesindeki aktörlerle telafi etme arayışında enerji kaynaklarına sahip olma ve bu kaynakları dünya pazarlarına ulaştırma açısından stratejik konumdaki Lübnan’a ayrıca önem atfettiğinin altı çizilmeli. Halihazırda bu ülkedeki pek çok aktörün ve özellikle Fransa’nın 100 yıl önceki Lübnan kolonyal dizaynı neticesinde burada uzun yıllar başat aktör konumunda yer alan Maruni Hıristiyanların Fransa ile yakın temasları, Macron’a Akdeniz bölgesinde belirli oranda bozulan Fransa’nın imajını burada güçlendirme alanı oluşturdu.

Diğer taraftan Lübnan’da yumuşak güç unsurlarıyla oluşturulmaya çalışılan Fransa imajının konu Türkiye-Yunanistan arasındaki karmaşık sorunlara geldiğinde sert güç unsurlarına da evrilebildiği ve Fransa’nın diyalog ve müzakere öneren Türkiye’nin çağrılarına rağmen hukuksuz ve temelsiz taleplerde bulunan Yunanistan-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) gibi aktörlerle birlikte hareket ettiği anlaşılıyor. Diğer bir ifadeyle Fransa, genel olarak Akdeniz ve özel olarak Doğu Akdeniz’de güç merkezi haline dönüşme isteği çerçevesinde ülkelere ve meselelere göre değişen taktikler geliştirmekte. Bu durum Almanya gibi AB ülkeleri tarafından açıkça eleştirilmemesine rağmen Fransa’nın Lübnan başta olmak üzere bu bölgede oluşturmaya çalıştığı ve eski kolonyal gücün farklı şekilde yayılmacı anlayışına işaret eden bu politikaların Avrupa içinde de bazı sorunlara yol açması muhtemel. Enerji meselesinin yanı sıra Fransa’nın genel olarak Akdeniz ve özel olarak Lübnan yaklaşımında olası mülteci problemi ön plana çıkıyor. Halihazırda Fransa’da 1975-1989 dönemindeki Lübnan iç savaşı nedeniyle önemli sayıda Lübnanlı göçmenin bulunduğunu ve bunların adeta bir diaspora oluşturduğunu düşündüğümüzde Lübnan’daki bir iç savaş durumunun Fransa’yı tekrar aynı kaygı ile karşı karşıya bırakması durumu söz konusu. Dolayısıyla Libya, Tunus ve Suriye gibi ülkelerdeki istikrarsızlıklar nedeniyle göç sorunu ile karşılaşan ve bunun neticesinde aşırı sağ akımların yükselişiyle iç politik mücadele içerisinde olan Fransa’nın Lübnan’daki istikrarsızlığı giderme konusunda bu şekilde bir reel politik kaygıya sahip olduğu söylenebilir.

Aşırı sağın yükselişinin yanı sıra başta yeni tip koronavirüsle (Kovi-19) mücadele sürecindeki yetersizlikler olmak üzere bir dönemdir Fransız halkından önemli destek gören, “Sarı Yelekliler” şeklinde tanımlanan oluşumların da Macron iktidarından rahatsız olması, Macron’u başta Lübnan olmak üzere Akdeniz bölgesinde aktif olmaya iten öncül diğer iç sebepler olarak belirtilebilir. Özellikle Lübnan girişimlerinde tüm aktörleri bir araya getirmesi, ekonomik-siyasi önerilerde bulunması ve Lübnanlı bir kesim tarafından memnuniyetle karşılanması Macron’un Fransız iç siyasetinde değerlendirebileceği “kazanımlar” olabilir. Diğer taraftan Lübnan başta olmak üzere Macron öncülüğündeki Fransa’nın Akdeniz’de yeniden merkezi aktör olma hedefinde Türkiye’yi en önemli meydan okuma olarak gördüğü son girişimlerinde anlaşılıyor. Fransa’nın Lübnan ziyaretine yönelik destek ileten ülkeleri, Yunanistan-GKRY ile yoğunlaşan askeri-siyasi temasları, Kuzey Afrika bölgesinde Türkiye’nin faaliyetlerine yönelik olumsuz tavırları dikkate aldığımızda Macron’un, Türkiye karşısında konumlanan Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Yunanistan gibi aktörlerle Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de en azından şu ana kadar etkisizleştirme çerçevesinde politikalar yürüttüğü görülüyor. Bu bağlamda Fransa ile hareket eden bahsi geçen Orta Doğu ülkelerinin, Türkiye’nin Lübnan başta olmak üzere Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesindeki faaliyetlerini temelsiz ve ilgisiz şekilde “Yeni Osmanlı” yönelimi şeklinde ilan ederken bizatihi bu bölgedeki kolonyal mirasın en önemli dış sorumlularından biri olan Fransa’nın girişimlerini memnuniyetle karşılaması anlaşılması güç diğer bir durum. Sonuç olarak Fransa bölgede kolonyal mirası hatırlatır şekilde “yeniden doğmaya” çalışırken Lübnan’a vurgulanan nedenlerle ayrıca önem veriyor ve Türkiye’yi ise yeni bölgesel dizaynında en önemli meydan okuyucu olarak düşünüyor.


2 Eylül 2020 Çarşamba

Orta Doğu’da yeniden yeşeren bir sömürgecilik rüyası: Fransız mandası

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Lübnan'ın Osmanlı Devleti’nden kopup Fransız mandası altına girişinin 100. yıldönümü olan 1 Eylül, Macron’un “Lübnan için yeni bir başlangıç” şiarıyla ülkedeki siyasilerle görüşüp ülkenin baştan kurgulanması için seçtiği gün oldu.




Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Lübnan’ın başkenti Beyrut’taki liman patlamasının ardından 31 Ağustos’ta ülkeye gerçekleştirdiği ikinci ziyaret, Fransa’nın bölgede uyguladığı dış politika stratejilerinin alt metnini göstermesi açısından epey açık işaretler sundu.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti’nden ayrılan Suriye Fransa’nın himayesine bırakılmıştı. O zamanki Suriye’ye dahil olup içinde Dürziler, Maruni Hristiyanlar ve Müslümanların yaşadığı Lübnan, Fransa’nın önerisiyle 1 Eylül 1920’de “Büyük Lübnan” ismiyle tarih sahnesine yeni bir ülke olarak çıkmıştı. Bu oluşumun 100. yılını yaşadığımız bugünlerde Macron’un ziyaretinin de bu ilanın yıldönümüne denk getirilmesi, Fransa’nın söylem düzeyinde de Lübnan’ın geleceğine dair tasarladıklarını aşikâr ediyor. İşte bu sakile, Fransa’dan bağımsızlığın kazanıldığı 22 Kasım (1943) değil, Osmanlı Devleti’nden kopup Fransız mandası altına girişin 100. yıldönümü olan 1 Eylül, Macron’un “Lübnan için yeni bir başlangıç” şiarıyla ülkedeki siyasilerle görüşüp ülkenin baştan kurgulanması için seçtiği gün oldu. 

Basit bir sembolden daha fazlasına işaret eden söz konusu ziyaret, zamanlamasıyla, Fransa’nın Doğu Akdeniz’den Orta Doğu’ya kadar uygulamak istediği, sömürgeci dönemin nostaljisi üzerine kurulu siyasetinin yeni safhasını oluşturuyor.

Lübnan’daki Hristiyanların hamisi olma iddiasıyla başlayan Fransız sömürgeciliği şimdi halkın bir kısmı nezdinde yine Fransa eliyle kurulan sistemden umutsuzca bir çıkış arzusuyla karşılık bulsa da, Macron’un Lübnan’a ayak basışından itibaren “Lübnan özgür kalacak” sloganlarıyla sokaklarda başlayan protesto eylemleri, Fransa’nın Lübnan’da halk sathında kapsamlı bir destek bulmasının, 100 yıl öncesine nazaran daha zor olacağını gösteriyor.

Lübnan’ın sembol isimlerinden sanatçı Feyruz’la görüşmek üzere evine giden Macron’a karşı, evin önünde göstericilerin, geçiş sürecini Fransa’yla beraber yürütmesi beklenen Lübnan’ın yeni başbakanına yönelik olarak “Mustafa Edip’e hayır” sloganı atmaları da Macron’un ve Fransa’nın şaibeli yardım elinin pek de sıcak karşılanmayacağının erken bir kanıtı.

Yıllarca süren iç savaş, siyasi karışıklıklar, ekonomik kriz, İsrail’in işgal girişimi, Suriye meselesi, İran etkisindeki Hizbullah’ın ülkenin sosyokültürel ve siyasi yapısındaki tahakkümü, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını ve nihayetinde 4 Ağustos 2020’de Beyrut limanında gerçekleşen patlamalar, “Orta Doğu’nun İsviçre’si” olarak gösterilen Lübnan’ın devlet yapısındaki zayıflıkları açığa çıkarırken, Fransa arkaik ve sömürgeci izler taşıyan söylemini Lübnan’a yeni bir politika önerisi kisvesi altında dayatmak için önünde bir boşluk bulmuş oldu. 

İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu’yu paylaştığı San Remo Konferansı ile tohumları atılan, güçlü bir devlet yapısından ziyade müstemlekeci devletlerin çıkarı doğrultusunda, içinde yaşayan etnik unsurların toplumsal, siyasi ve iktisadi düzlemlerde sürekli karşı karşıya getirildiği bir yönetilememe hali üzerine kurulan Lübnan, işbu ziyaret ve oluşturduğu etkiyle ambalajı değiştirilse de içeriği aynı, sorunlarla dolu yeni bir döneme adım atmanın eşiğinde duruyor.

Patlamanın ardından ülkeye gerçekleştirdiği ilk ziyaretinde Macron, bir iyi niyet gösterisinden çok, ülkede gerçekleşmesi elzem hale gelmiş ekonomik reformlardan, hükümet değişikliğinden ve siyasetin baştan dizayn edilmesinden dem vurmuştu. Henüz enkaz altında kalmış insanların tamanına ulaşılamamış bir günde yapılan bu açıklamalar, ziyaretin amacının ve ülkenin içinde bulunduğu krizin Fransa tarafından bir fırsat olarak algılandığının ilk emareleriydi.

Ülkede daha önce gerçekleşmesi imkân dairesinde görülmeyen Fransız mandası söyleminin tekrar güç kazanmaya başlaması, Lübnan’daki siyasi sıkışmışlığın, bilinçli bir şekilde, Lübnan halkının değil Fransa’nın bölgesel çıkarları uğruna tekrar kurulabileceğini gösteriyor. Eduardo Galeano’nun Latin Amerika’nın sömürgeleştirme tarihini bütün çıplaklığıyla anlattığı “Latin Amerika’nın Kesik Damarları” eserinin ismi bile bize Lübnan örneğinde çok şey anlatıyor. Fransa yıllardır Orta Doğu’nun kesik damarlarından biri olmuş Lübnan’a tedavi için değil, yarayı açık tutmak için gidiyor.

Macron’un ikinci ziyareti sırasında konuşulanlar, yani Lübnan’daki bankaların genel durumu ve Uluslararası Para Fonu’yla (IMF) yapılacak bir anlaşmanın gerekliliği, ülkedeki tüm siyasi kanaat önderlerinin Lübnan’ın geleceği için önerilerini “Büyük Lübnan” sömürge devletinin de kurulduğu yer olan Beyrut’taki Fransa Büyükelçiliği’nde Emmanuel Macron’a yazılı şekilde sunacak olması gibi, bir uluslararası ziyaretten çok denetimi, yardımdan çok yukarıdan konuşan bir buyurganlığı anımsatan konulardan müteşekkil. 

Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Fransa, tıpkı bugün yaşandığı gibi, elinde parayla gelerek kendini “Lübnan’ın “kurtarıcısı ilan etmişti. Bunu yaparken bölgede mezheplere dayanan ve asla tam bağımsız olamayacak bir sistem kurdu. Makamlara ve temsiliyete erişim, düzenli aralıklarla kaşınan, çevresindeki gerilimlerden etkilenen etnik ayrılıklar üstüne tesis edildi. Kendi ülkesinde dini grupların ibadet için bir araya gelişini bile bir ayrılıkçılık nişanesi sayan Fransız yönetimi, yönetilmesi kolay devletsi yapılar kurup, bunun ucunu da sürekli istikrarsızlığa çıkacak biçimde toplumsal mühendislikle harmanlayarak, bölgede kuvvetli siyasi iradelerin, bağımsızlık cereyanlarının çıkmasını engelledi. Resmen 1943 yılında Fransa’dan ayrılsa da bugün bile hâlâ Fransız mandası isteyen Lübnan vatandaşlarının ortaya çıkmasını sağlayacak bu kısır döngü, işte bu kasıtlı aksaklıklar üstüne kuruluydu.

Bugün de Fransa’nın Lübnan politikası, ülkenin tam bağımsızlığı üstüne kurulu değil. Aksine, ülkedeki istikrarın önündeki en büyük engel olan mezhepçilik, cemaatleşme gibi (Fransa’nın kendi ülkesindeki Müslüman vatandaşları alelade fişlerken de kullandığı) kavramlar, konu bu durumdan gerçekten muzdarip olan Lübnan’a geldiğinde hasıraltı ediliyor. Hizbullah’ın silahlı bir örgüt olarak ülkedeki diğer siyasi ve toplumsal odaklar üstünde kurduğu şiddet ve baskı sarmalı Lübnan’ın öncelikli problemlerinden birini oluşturuyor. Buna karşın ülkeye yeni bir umut olacağı iddiasıyla yola çıkan Macron, Lübnan’ın bağımsız ve istikrarlı bir geleceğe sahip olması için konuşulması şart olan bu konuya değinmiyor. İdealizm söylemleriyle süslenmiş vaatler ve öneriler, İran’la Fransa arasında Lübnan’ın kaderi hakkında yapılan olası uzlaşının ve Hizbullah’ın ülke siyasetinde oluşturduğu çıkışsızlığın pragmatik gerekçelerle görmezden gelindiğini gizleyemiyor. Bunun aksine, yürütülmesi artık imkânsız hale gelen mezhepçi, etnik unsurlara dayalı sistemin üstü örtülerek, yine aynı çözümsüzlüklerin daha ehil ve modern bir şekilde idaresi, Fransa’nın adını büyük değişim olarak koyduğu ve gerçek bir yarar sağlaması imkânsız olan önermelerini oluşturuyor. Lübnan Hizbullah’ı lideri Hasan Nasrallah’ın Macron’la yeni bir Lübnan’ın inşası için görüşmeye açık olduklarını belirtmesi ve Fransız cumhurbaşkanının Hizbullah’ın meclisteki grubunun lideri Muhammed Raad’la görüşmesi, ülkedeki statükonun biraz makyaj yapılacak olsa bile tamamen değişmeyeceğinin bir kanıtı.

Yıllarca süren iç savaş, siyasi karışıklıklar, ekonomik kriz, İsrail’in işgal girişimi, Suriye meselesi, İran etkisindeki Hizbullah’ın ülkenin sosyokültürel ve siyasi yapısındaki tahakkümü, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını ve nihayetinde 4 Ağustos 2020’de Beyrut limanında gerçekleşen patlamalar, “Orta Doğu’nun İsviçre’si” olarak gösterilen Lübnan’ın devlet yapısındaki zayıflıkları açığa çıkarırken, Fransa arkaik ve sömürgeci izler taşıyan söylemini Lübnan’a yeni bir politika önerisi kisvesi altında dayatmak için önünde bir boşluk bulmuş oldu. İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu’yu paylaştığı San Remo Konferansı ile tohumları atılan, güçlü bir devlet yapısından ziyade müstemlekeci devletlerin çıkarı doğrultusunda, içinde yaşayan etnik unsurların toplumsal, siyasi ve iktisadi düzlemlerde sürekli karşı karşıya getirildiği bir yönetilememe hali üzerine kurulan Lübnan, işbu ziyaret ve oluşturduğu etkiyle ambalajı değiştirilse de içeriği aynı, sorunlarla dolu yeni bir döneme adım atmanın eşiğinde duruyor.

Lübnan’daki Hristiyanların hamisi olma iddiasıyla başlayan Fransız sömürgeciliği şimdi halkın bir kısmı nezdinde yine Fransa eliyle kurulan sistemden umutsuzca bir çıkış arzusuyla karşılık bulsa da, Macron’un Lübnan’a ayak basışından itibaren “Lübnan özgür kalacak” sloganlarıyla sokaklarda başlayan protesto eylemleri, Fransa’nın Lübnan’da halk sathında kapsamlı bir destek bulmasının, 100 yıl öncesine nazaran daha zor olacağını gösteriyor. Lübnan’ın sembol isimlerinden sanatçı Feyruz’la görüşmek üzere evine giden Macron’a karşı, evin önünde göstericilerin, geçiş sürecini Fransa’yla beraber yürütmesi beklenen Lübnan’ın yeni başbakanına yönelik olarak “Mustafa Edip’e hayır” sloganı atmaları da Macron’un ve Fransa’nın şaibeli yardım elinin pek de sıcak karşılanmayacağının erken bir kanıtı.
Patlamanın ardından geçen 3 haftalık süre içinde Fransa’nın Lübnan’daki siyasi duruma dair yaptığı açıklamalarda sürekli vurguladığı “görev hükümeti” kavramının yürütücüsü olması beklenen Mustafa Edip, yaklaşık yedi yıldır Lübnan’ın Berlin büyükelçiliği görevini yürüten ve hükümetin istifası öncesinde adı başbakan adayları arasında anılmayan bir isimdi. Edip’in açıkladığı hareket planı içinde, uzmanlardan kurulu bir hükümetin ivedilikle oluşturulması ve ekonomik krizi aşmak için IMF’yle anlaşma yapılması, en üst sırada yer alan iki maddeyi oluşturuyor. Lübnan’da yıllardır süren siyasi ve ekonomik krizlerin aslında ülkenin kuruluş esaslarıyla başlayan yapısal problemlerden kaynaklandığı gerçeği satır aralarında geçiştirilirken, Fransa’nın 19. yüzyıl sonunda kendi sömürgelerine yönelik geliştirdiği “uygarlaştırma misyonu” (mission civilisatrice) siyasetini hatırlatan Emmanuel Macron’un ziyareti bir yapay umut olarak pazarlanıyor.

1 Eylül 1920 Fransa devletinin menfaatleri çerçevesinde Orta Doğu’da bir ülkenin kuruluşunun tarihiydi. Yarım kalan bu Fransız rüyası, tam yüzyıl sonra Fransa tarafından tekrar ihya edilmeye çalışılıyor. Ülkede daha önce gerçekleşmesi imkân dairesinde görülmeyen Fransız mandası söyleminin tekrar güç kazanmaya başlaması, Lübnan’daki siyasi sıkışmışlığın, bilinçli bir şekilde, Lübnan halkının değil Fransa’nın bölgesel çıkarları uğruna tekrar kurulabileceğini gösteriyor. Eduardo Galeano’nun Latin Amerika’nın sömürgeleştirme tarihini bütün çıplaklığıyla anlattığı “Latin Amerika’nın Kesik Damarları” eserinin ismi bile bize Lübnan örneğinde çok şey anlatıyor. Fransa yıllardır Orta Doğu’nun kesik damarlarından biri olmuş Lübnan’a tedavi için değil, yarayı açık tutmak için gidiyor.


9 Ağustos 2020 Pazar

Beyrut’taki feci patlamanın kazananları ve kaybedenleri

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Bölgesel güçlerin çatışma alanı olarak kabul edilen Lübnan’da, son aylarda ortaya çıkan ekonomik krizin ardından bir faciaya yol açan bu patlamanın, tesadüf gibi görünse dahi “sonuçları bakımından stratejik bir hamle” etkisi yapacağı öngörülüyor.

Lübnan’da Başbakan Refik el-Hariri’ye 14 Şubat 2005 tarihinde düzenlenen suikasttan sonraki en büyük patlama dün Beyrut Limanı’nda yaşandı. Dört binden fazla insanın yaralandığı 100’den fazla insanın da hayatını kaybettiği açıklanan olayla ilgili soruşturmaların aylar, belki de yıllar alacağı tahmin ediliyor.

Beyrut Limanı’nda yaşanan bu facianın Lübnan tarihinin önemli bir dönüm noktası olacağını ve Orta Doğu’da ise tehlikeli kırılmalara yol açacağını siyaset bilimciler şimdiden konuşmaya başladılar.

Bölgesel güçlerin çatışma alanı olarak kabul edilen Lübnan’da, son aylarda ortaya çıkan ekonomik krizin ardından meydana gelen bu denli büyük bir patlamanın, tesadüf gibi görünse dahi “sonuçları bakımından stratejik bir hamle” etkisi yapacağı öngörülüyor.

Ülke ithalat ve ihracatının yüzde 70’inin gerçekleştirildiği stratejik bir limanı kullanılamaz hale getiren ve altyapıyı yerle bir eden patlamanın, siyasi işbirliklerinde de kırılmalara neden olmasına kesin gözüyle bakılıyor.


Lübnan’ın son aylarda içinde bulunduğu ekonomik kriz, Hizbullah’ın doğrudan Suriye’ye müdahil olması, İran’ın Hizbullah’a desteği ve son birkaç haftadır sınırda İsrail’le yaşanan bazı gelişmelerin ardından böyle bir patlamanın meydana gelmesi soru işaretlerine neden olsa dahi, dışarıdan doğrudan bir saldırı olduğuna dair henüz herhangi bir kanıt bulunmuyor.

İçeride düzenlenen hükümet karşıtı eylemler, siyasi suikastlar ve patlamaların kimler tarafından organize edildiğini aşağı yukarı tahmin eden uzmanlar, bu çapta bir saldırıyı elde edilen ilk verilerle objektif olarak değerlendirmekte zorlanıyor.

Nasrallah’ın "amonyum nitrat" ve “nükleer silah etkisi” ifadeleri

Beyrut’un Hizbullah’ın kontrolünde olması ve orada bulunan 2 bin 750 ton amonyum nitratın çıkan yangın sonrasında infilak etmesi dikkat çekti. Ancak asıl soru işaretlerini büyük patlamanın öncesinde meydana gelen küçük patlamalar oluşturuyor.

İnfilak etme riski bulunan bu kadar büyük miktardaki amonyum nitratın ülkenin en önemli limanında bulunmasına ilk tepki Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn’dan geldi. Cumhurbaşkanlığına ait Twitter hesabından yaptığı yazılı açıklamasında Avn, herhangi bir güvenlik önemli alınmadan 2 bin 750 ton amonyum nitratın 6 yıl boyunca bir depoda tutulmasının kabul edilemez olduğunu kaydetti.

Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın bir konuşmasındaki amonyum nitrat ifadeleri de dikkat çekti. Nasrallah yaptığı bir konuşmada, “İsrail Hayfa limanında bulunan amonyum nitrat yüklü gemilerin roketle vurulmasının nükleer silah etkisi yapacağı ve on binlerce insanın ölümüne neden olacağı” şeklindeki açıklamaları dün gece sosyal medyaya düştü.

Sosyal medyaya servis edilen ve bir Körfez ülkesindeki kullanıcı vasıtasıyla yayılan Nasrallah’ın konuşma videosunun sonuna, “kendi başında patladı” ifadesinin eklenmesi ise kayda değerdi.

Beyrut Limanı’ndaki ilk yangının 12 numaralı depoda çıktığının duyurulması, buranın ise Hizbullah’a ait olmasının Nasrallah’ı hedef tahtası haline getirmesi bekleniyor.

Hizbullah’ın faaliyetlerinden Lübnan’daki farklı Hıristiyan grupların ve Sünnilerin rahatsız olduğu biliniyor. Bu acı bilançonun ardından Hizbullah’a karşı sosyal tepkilerin yanı sıra siyasi eleştirilerin daha da artacağı tahmin ediliyor.



Siyasi krizin ardından gelen patlamadan istifade edecek ülke

Lübnan Maruni Patriği Beşara Butrus er-Rai, geçtiğimiz 15 Temmuz’da Hizbullah’a gönderme yaparak “Lübnan’ın tarafsız kalması gerektiği” yönündeki çağrısını yineledi.

Patlamadan bir gün önce 3 Ağustos’ta Lübnan Dışişleri Bakanı Nasif Hitti, Başbakan Hassan Diyab'a istifasını sundu. Söz konusu hükümette Hizbullah’ın etkili olduğu biliniyordu.

Uluslararası Özel Lübnan Mahkemesi, önümüzdeki 7 Ağustos’ta, Refik Hariri’ye 14 Şubat 2005’te düzenlenen suikastla ilgili davanın sonucunu açıklayacak. Bazılarına göre mahkeme “Hariri’yi Hizbullah’ın öldürdüğü gerçeğini” dünya kamuoyuna duyuracak.

Mısır merkezli Al-Marsad Al-Masry araştırma merkezinde yayımlanan değerlendirmesinde Mısırlı siyaset bilimci Dr. Muhammed Mücahid ez-Zeyyad Beyrut patlaması öncesinde yaşanan gelişmelerin Hizbullah’a işaret ettiğini kaydetti.

“Kartları karıştırıp iç durumu kötüleştirmeyi hedefleyen temiz bir istihbarat operasyonu” başlıklı yazısında Zeyyad, ancak bu patlamadan en fazla istifade eden ülkenin İsrail olacağını öngörüyor.

Patlamanın ardından Hizbullah’a Lübnan’da daha fazla baskı yapılacağını ve uluslararası arenada Nasrallah’ın daha zor duruma düşeceğinin altını çizen Zeyyad, saldırıda Saad el-Hariri’nin de hedef alındığını düşünüyor.

ABD’ye Lübnan’da etkin olma fırsatı

Bazı gözlemciler ise ülkedeki acı gelişmelerin ve siyasi krizin Lübnan’ı İran’dan uzaklaştıracağı, haliyle Avrupa ve ABD’ye daha fazla yakınlaştıracağını tahmin ediyor.

Fransa yönetiminin Washington’a Lübnan’a müdahale için baskı yaptığını ancak Donald Trump yönetiminin buna yanaşmadığını hatırlatan uzmanlar, patlamanın ABD’ye Lübnan’da daha etkin olma fırsatı sunacağını değerlendiriyor.

Lübnan’da önümüzdeki süreçte Hizbullah’ın en fazla kan kaybeden taraf olacağı görüşünde birleşen uzmanlar, iç politikada Hariri’ye teveccühün artacağını öngörüyor.


29 Temmuz 2020 Çarşamba

Suudi Arabistan ve BAE'den Türkiye'nin sırtına 'Lübnan' hançeri

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


BAE ve Suudi Arabistan ile Hizbullah'a yakın basın organları, ekonomik kriz ve protestoların sürdüğü Lübnan'da dikkatleri dağıtmak için Türkiye aleyhinde propagandalara yoğunlaştı. Türkiye'nin bugüne kadar Lübnanlılara sunduğu insani yardımlar, Suudi Arabistan ve BAE'ye ait basın tarafından "Türkiye'nin Lübnan'daki nüfuzu" ve "Türkiye Trablusşam'ı işgal etmeye böyle hazırlanıyor" başlıklarıyla servis edildi.


Suudi Arabistan ve BAE'den Türkiye'nin sırtına 'Lübnan' hançeri


Müslümanlar ile Hristiyanların yönetimi paylaştığı Orta Doğu'nun küçük ülkesi Lübnan'da, ekonomik kriz ve hükümetin vergi politikalarına karşı başlayan gösteriler üzerine Ulusal Birlik Hükümeti 9 ay önce istifa etti.


ABD ile Körfez'deki Arap ülkeleri tarafından "terör örgütü" olarak görülen Lübnan Hizbullahı ve siyasi müttefiklerinin destekleriyle kurulan yeni hükümet, şubat ayında güvenoyu aldıktan sonra ekonomik krizi hafifletmek amacıyla hazırladığı plan çerçevesinde 10 milyar dolarlık kredi için Uluslararası Para Fonu (IMF) ile müzakerelere başladığını duyurdu.

Uzun yıllardır sağlık ve eğitimin yanı sıra elektrik - su gibi altyapı hizmetlerinde ciddi sorunlar yaşayan ve son ekonomik krizin etkilerini tüm alanlarda hisseden Lübnanlılar, ABD yönetiminin IMF ile müzakereleri Hizbullah'a karşı baskı aracı olarak kullandığından ve Körfez'deki Arap ülkelerinin de Başbakan Hassan Diyab'ın kabinesinin "Hizbullah'ın hükümeti" olduğu gerekçesiyle yardım elini uzatmadığından şikayet ediyor.

Suudi Arabistan Veliah Prensi Selman ile BAE Veliaht Prensi Zayed


TÜRKİYE'NİN İNSANİ YARDIMLARLA FETHETTİĞİ GÖNÜLLERİ YIKMA KAMPANYASI


Suudi Arabistan ve BAE gibi Arap ülkeleri, Lübnan'ın en yoksul bölgesi Trablusşam'a yardım elini uzatmak yerine "şiddet yanlısı" oldukları şeklindeki karalamalarla bölge halkını hedef gösteriyor.

Lübnan'daki belli bir kesime hükmetmek için on yıllardan beri birkaç aileyi milyar dolarlarla finanse eden bazı Arap yönetimleri, Türkiye'nin din ve mezhep ayrımı gözetmeksizin bu ülkede yaptığı insani yardımlarla halkın gönlünü kazanmasından büyük rahatsızlık duyuyor. Söz konusu yönetimler Tükiye'nin insani yardımlarla fethettiği gönülleri asparagas haberlerle yıkmaya çalışıyor.

Körfez'deki bazı Arap ülkelerince finanse edilen yerel ve bölgesel medya organları, ekonomik krizin giderek derinleştiği ve protestoların belli aralıklarla sürdüğü Lübnan'da dikkatleri dağıtmak için Türkiye'nin insani yardımlarını "siyasi müdahale" şeklinde yansıtmaya yönelik bir kampanya başlattı.

Türkiye'nin bugüne kadar Lübnanlılara sunduğu insani yardımlar, Suudi Arabistan ve BAE''ye ait basın organları tarafından "Türkiye'nin Lübnan'daki nüfuzu" ve "Türkiye Trablusşam'ı işgal etmeye böyle hazırlanıyor" başlıklarıyla servis edildi.

İran'ın Lübnan'daki uzantısı olarak bilinen Hizbullah'a yakın medya da söz konusu haberleri gündemi değiştirmeye yönelik bir tür malzeme olarak kullanarak, "Türkiye, Müslüman Kardeşler Teşkilatı (İhvan) üzerinden Lübnan'da varlık gösteriyor" gibi başlıklarla konuyu gündemde tutmaya çalışıyor.

Riyad ve Abu Dabi'ye ait medyanın Türkiye aleyhindeki asılsız haberlerini AA'ya değerlendiren Lübnanlı uzmanlar, bu durumu söz konusu Arap yönetimlerin Lübnan'a müdahalesinin önünü açma ve ülkedeki Sünni kesimin ulusal denklemdeki varlığını dağıtma adımı olarak yorumluyor.


Lübnan Hizbullahı


"TRABLUSŞAM VE DİĞER BÖLGELER TÜRKİYE'YE GÖNÜLDEN BAĞLIDIR"

Lübnan'daki eski başbakanlara yakın kaynaklar, ülkenin kuzeyinde Sünnilerin çoğunlukta olduğu Trablusşam'daki bazı kesimlerin Körfez ülkelerinden kaynak elde etmek için Türkiye'ye yönelik suçlamalarda bulunduğunu söyledi.

"Türkiye'nin siyasi müdahalesi" şeklinde yapılan tüm haberlerin asılsız olduğunu vurgulayan kaynaklar, "Türkiye'nin kuzeydeki varlığı herkes tarafından biliniyor. Trablusşam ve Sünni nüfusun yoğun olduğu ülkenin diğer bölgelerindeki halk, Türkiye'ye ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a gönülden bağlıdır" ifadelerini kullandı.

Trablusşam bölgesinin, eskiden olduğu gibi son zamanlarda da birtakım radikal suçlamalara maruz kaldığına işaret eden kaynaklar, söz konusu suçlamaların ülkedeki Hristiyanları korkutma ve Şiileri de Hizbullah'ın etrafında toplamaya yönelik yardımcı bir unsur olarak kullandığına dikkati çekti.

Türkiye'nin Trablusşam bölgesinde Osmanlı dönemine ait bazı eserleri Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) aracılıyla restore ettiğine tanıklık ettiklerini belirten kaynaklar, ancak siyasi veya istihbari anlamda Türkiye'nin Lübnan'a herhangi bir müdahalesinin söz konusu olmadığını kaydetti.


Refik Hariri


"SÜNNİ KESİMİN BİRLİĞİ KİŞİSEL İHTİRASLARA KURBAN EDİLİYOR"

Suudi Arabistan'da ticaretle uğraşan eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri'nin büyük oğlu Beha Hariri, protestolar üzerine geçen ekim ayında başbakanlıktan istifa eden kardeşi Saad Hariri'ye rakip olarak Sünni bölgelerinde varlık gösterme çabalarına başladı.

Beha Hariri'nin bu çabaları, Meclis'te 21 milletvekiliyle Sünnileri temsil eden en büyük siyasi blok konumundaki Müstakbel Hareketi'nin lideri Saad Hariri'yi saf dışı bırakma projesi olarak değerlendiriliyor.

Abu Dabi ve Riyad'ın beslediği basın organları, hala Suudi Arabistan'da ikamet etmesine rağmen Beha Hariri'nin Türkiye tarafından desteklendiği iddialarını servis etmekte ısrar ediyor.

Lübnanlı siyaset uzmanı Münir er-Rabih, Beha Hariri'nin piyasaya sürülmesinin, Arap dünyasındaki büyük boşluğun sonuçlarından biri olduğunu söyledi.

Beha Hariri projesiyle, ülkedeki Sünni kesimin birliğinin kişisel siyasi ihtiraslara kurban edildiğini belirten Rabih, "Bununla ülkedeki çöküş hızlandırıldığı gibi tüm siyasi gruplar da giderek güç kazanan Lübnan Hizbullahı'na muhtaç hale getiriliyor" dedi.

Örneğin eski Başbakan Saad Hariri'nin, kardeşi Beha'ya karşı direnmek için Hizbullah ile ilişkilerini güçlü tutacağını ve böylece Hizbullah'ın daha fazla güçleneceğini vurgulayan Rabih, "Lübnan'daki Sünni kesimin bu dönemde ulusal denklemde hiçbir etkisi söz konusu değil ve tarihi rolünü kaybetmiş durumda" değerlendirmesinde bulundu.

Sünnilerin ulusal denklemde olmadığı bir Lübnan'ın yoluna devam edemeyeceğini ifade eden Rabih, "Sünni kesim, tarih boyunca bölgedeki stratejik İslam ve Arap çizgilerinden ötürü devlete bağlı kaldılar" diye konuştu.

Lübnan'daki Dürzi İlerlemeci Sosyalist Partisi lideri Velid Canbolat da Beha Hariri'nin projesini şu sözlerle değerlendirdi: "Bizler, siyasi oyun ve Sünni sahasındaki yıkımın nereye doğru gittiğini öngörüyoruz. Sünni sahasındaki yıkımın temeli, zayıflatma ve dağıtmadır. Sünni kesim için tek seçenek vardır, o da Saad Hariri'dir."



9 Ağustos 2020 Pazar

Patlama Lübnan siyasetinde bir milat olabilir

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Beyrut patlaması öncesi Lübnan’daki siyasi ve ekonomik tablo hiç iç açıcı değildi. Patlamayla birlikte Başbakan Diyab’ın da ifade ettiği gibi içeride “büyük bir imtihan verilecek” ve bu, siyaset sahnesinde kimlerin silineceğini gösteren süreç olacak.


İç savaş geçirdiler, Suriye’nin müdahalesine, İsrail bombardımanına maruz kaldılar, siyasi suikastlarla sarsıldılar ama böylesi bir felaketi daha önce hiç yaşamadılar. Lübnan halkı, Beyrut limanındaki korkunç patlamayla benzeri görülmemiş bir felaket yaşıyor.


Lübnanlı yetkililerin yaptığı resmî açıklamalara göre Beyrut Limanı’ndaki patlamaya bir depoda bulundurulan 2 bin 750 ton amonyum nitrat sebep oldu. Patlamadan sonra yaptığı açıklamada Başbakan Hassan Diyab “Sorumlular cezalandırılacak” dese de sorumluların kim veya kimler olduğuyla ilgili ulusal ve uluslararası kamuoyundaki şüpheleri gideremedi. Bu olayın bir saldırı olabileceği ve deponun Hizbullah’a ait olduğuna dair iddialar bir yana, bu kadar fazla patlayıcı maddenin yerleşim yerlerine bu kadar yakın bir depoda tutulmasını şüpheli bulanların sayısı da epey fazla. Nitekim Beyrut Limanı müdürünün konuyla ilgili “Gümrük İdaresi bu patlayıcı maddelerin limandan çıkarılması için yetkili mercilere başvurdu, ancak altı yıl boyunca herhangi bir cevap alınmadı” demesi doğrudan bir isim vermese de sorumluluğun kendilerini aşan bir makama ait olduğunu ima ediyor. Patlamanın ardından resmî açıklamanın geç yapılması medyada ciddi şekilde bilgi kirliliğine de neden oldu. İlk gelen görüntülerin havai fişek patlamasına benzetilmesine rağmen patlamanın yıkıcılığının ilerleyen saatlerde çok daha net anlaşılmasıyla bunun bir saldırı olduğu iddiaları öne çıktı. Nihayetinde resmî açıklamalar reddetse de patlamanın kazadan ziyade sabotaj olduğu fikri hâlâ hâkim görünüyor.

Halk açısından daha önce sıkça dile getirilen mezhepsel sisteme yönelik itirazların patlama sonrasında daha da şiddetlenmesi bekleniyor. 

Patlama öncesi Lübnan’da siyaset ve ekonomi

Lübnan’ın patlama öncesindeki uzun süreç boyunca yaşamakta olduğu ekonomik, siyasi ve toplumsal sorunların anlaşılması, ülkenin bu patlamadan ne kadar zarar gördüğünü ve göreceğini de kestirmek açısından önem arz ediyor. Lübnan zaten bir süredir tarihinin iç savaştan bu yana en büyük ekonomik sorunlarıyla boğuşmaktaydı. Geçmişte Orta Doğu’nun finans başkenti, güçlü bankacılığın merkezi olarak kabul edilen Beyrut, insanların hesaplarındaki 100 doları çekebilmek için bile bankaların önünde uzun kuyruklar oluşturduğu bir ülkeye dönüşmüştü. Küresel ve bölgesel krizlerden etkilenen kırılgan ekonomik yapısıyla Lübnan, özellikle Suriye iç savaşının etkilerini doğrudan yaşamış ve döviz rezervlerinin tükenmesi, para biriminin aşırı değer kaybetmesiyle hem maddi hem de manevi bir buhrana sürüklenmişti.

İran bu dönemde yeterli maddi desteği sunamazsa İngiltere, Fransa, Suudi Arabistan karşısında etkisini kaybedebilir ve müttefiki Hizbullah’ın zayıflamasına sebep olabilir.

Geçtiğimiz yılın Ekim ayında hayat pahalılığına karşı başlayan gösteriler ülkede bir hükümet değişikliğine sebep olsa da yeni gelen hükümet de sadra şifa bir çözüm sunamaması sebebiyle eleştiri oklarının hedefi oldu. Lübnan, ekonomik kriz, siyasi elitlere yönelik tepkiler, bölgesel düzlemde kronikleşmiş Hizbullah-İsrail gerginliği ve küresel boyuttaki salgının etkisiyle Beyrut Limanı patlamasından çok önce zor günler yaşamaya başlamıştı. Kovid-19 salgınının ardından ekonomi ve siyaset kaynaklı gösteriler göreceli olarak azalsa da özellikle salgınla birlikte ekonomik koşullar daha da kötüleşti. Zira Lübnan’ın ekonomisi ekseriyetle hizmet sektörüne ve turizme dayanıyor. Ülkedeki malların önemli bir çoğunluğunun ithal olması, dolarla alım gücünün tükenmesi sebebiyle iç piyasada yaşanan ürün yokluğu ve şişirilmiş fiyatlar sebebiyle insanlar hijyen ürünleri ve en temel ihtiyaç olan ekmeğe bile ulaşmakta zorluk yaşıyorlar. Buna bir de yerli sermayenin ülkeden peyderpey çıkması, yerel para biriminin Merkez Bankası’nın bütün müdahalelerine rağmen karaborsada dolar karşısında sürekli düşüş göstermesi ve kamu borçlarının 90 milyarın üstüne çıkması da eklenince Lübnan ekonomik açıdan iflas noktasına geldi. Kredi almak için Uluslararası Para Fonu’yla (IMF) görüşmeler yürüten ancak bir sonuç alamayan Lübnan, enflasyon oranının 30 günde yüzde 50 oranında artmasıyla Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da hiperenflasyona giren ilk ülke oldu.

Ekonomik sorunların sebep olduğu grevler ise şehir hayatını ciddi şekilde etkiledi. Atık toplama şirketlerinin çalışanlarının yaptığı grevler sebebiyle çöplerin toplanamaması atıkların yol kenarlarında birikmesine sebep oluyor ve şehir sağlığını tehdit ediyor. Çöp toplama şirketi Ramco’nun müdürü Velid Saad “Hükümet bir çözüm sunmadığı için her ay bir çöp krizi yaşayacağımızı düşünüyorum” diyerek aslında çöp krizinin müsebbiplerinin siyasetçiler olduğunu belirtiyor.

Dış yardım meselesine gelince Beyrut Amerikan Üniversitesinden Siyasal Bilimler profesörü Hilal Khashan durumu şu ifadelerle özetliyor: “Batılı ülkeler yardım yapma şartı olarak reform öne sürüyor. Körfez ülkeleri ise yardım şartı olarak Hizbullah’ın dizginlenmesini istiyor. İktidar ise ikisini de yapmaktan aciz.”

Hassan Diyab hükümeti “topal ördek’’ mi?

Hizbullah’ın da dahil olduğu Suriye yanlısı bloğun ülkedeki kronikleşmiş mezhepsel, siyasal ve ekonomik sorunlara somut bir çözüm bulamaması, Lübnan’da sıkça gerçekleşen hükümet krizini tekrar tetikledi. Başbakanlık görevini üstlenen Hassan Diyab’ın Hizbullah’la arasına mesafe koyamaması ve Hizbullah’a mesafeli olan Sünnilerin bu hükümette yaşadığı temsiliyet sorunu, hükümetin uzun ömürlü olmayacağının sinyallerini veriyordu. Protestolar sebebiyle başbakanlık görevinden istifa eden Saad Hariri başta olmak üzere birçok etkili Sünni ismin Hassan Diyab’ı sert bir şekilde eleştirmesi ve Diyab’ın ikna edici olamaması sebebiyle özellikle Sünni kesimin hükümete yönelik bakış açısı daha da olumsuzlaştı. Hükümet dışından olduğu kadar içeriden de ciddi itirazların olduğunu Dışişleri ve Göçmen İşleri Bakanı Nassif Hitti’nin istifası gösterdi. Hitti’nin istifa gerekçesi olarak “görevini yerine getiremediğini” öne sürmesi, hükümet içindeki çatlağı da gün yüzüne çıkardı. Bu bağlamda Ketaib Partisi başkanının Hitti’ye istifa hususunda verdiği destek özellikle Hristiyan partileri arasında hükümete desteğin azaldığını ortaya koyuyor. Hükümete yönelik bir diğer eleştiri de Maruni Patriği Beşara er-Rai’den geldi. Er-Rai, hükümetin tarafsızlığını kaybettiğini ifade ederek ülkedeki krizlerin çözümüne ilişkin “tarafsızlık” vurgusu yaptı.

İsrail-Hizbullah gerginliği: Kim kazandı?

Patlamanın öncesinde Lübnan yerel kaynakları İsrail’in sıklıkla Lübnan hava sahasını ihlal ettiğini ve Hizbullah’ın İsrail’e ait bir insansız hava aracını düşürdüğü aktardı. Hemen akabinde İsrail’in Lübnan sınırına ciddi bir askeri sevkiyat yaptığı haberleri yeni bir İsrail-Hizbullah çatışması mı başlayacak endişesine sebep oldu. Hizbullah kaynakları drone düşürme iddialarını reddetse de İsrailli yetkililer Hizbullah’ı suçlayan açıklamalarda bulundular. Bu gergin ortamda İsrail’de Binyamin Netanyahu karşıtı gösterilerin devam etmesi, Netanyahu’nun Hizbullah’la yaşanan gerginliği içerideki baskıyı azaltmak için kullanıldığı yorumlarına sebep oldu. Prof. Khashan Hizbullah’ın İsrail karşısında işinin zor olduğunu ve misilleme yapsa da yapmasa da kendisini eleştirecek ciddi bir kitlenin var olduğuna değinerek Hizbullah’ın ikilem içinde olduğunu belirtiyor. İsrail’in Lübnan sınırına yönelik düzenlemeyi planladığı kapsamlı askeri tatbikatı iptal etmesi ve sonrasında Beyrut Limanı’nda yaşanan patlama dikkat çekici. Akla doğrudan bir çatışma yerine sabotaj ihtimalini getiriyor. İsrail cephesi patlamanın ardından olayla ilgilerinin olmadığını ivedilikle açıklasa da İsrail ordu sözcüsünün Arapça Twitter hesabından 23 Temmuz 2019’da yaptığı bir paylaşımda dönemin başbakanı ve dışişleri bakanını etiketleyerek Refik Hariri Havaalanı ve Beyrut Limanı’nın Hizbullah-Suriye ve İran hattındaki silah akışı için kullanıldığını söylemesi ve yetkilileri bu hususta uyarmış olması dikkatlerden kaçmadı.

Patlama Lübnan’da siyasal değişime sebep olabilir

Beyrut patlaması öncesi Lübnan’daki siyasi ve ekonomik tablo yukarıda da görüleceği üzere hiç iç açıcı değildi. Patlamayla birlikte Başbakan Hassan Diyab’ın da ifade ettiği gibi içeride “büyük bir imtihan verilecek” ve kimlerin siyasi sahnede kalıp kimlerin silineceğini de gösteren bir süreç olacak. Hizbullah’ın limanı kontrol ettiği iddiası ve patlayıcı dolu depoyla bir alakası olduğu eğer somut verilerle desteklenir ve soruşturma dosyasında yer alırsa bu Hizbullah açısından epey sıkıntılı bir sürecin başlaması demek. Siyasal açıdan hükümet değişimine yol açması muhtemel olan bu patlama, ekonomik açıdan ise yeniden inşa sürecinin dış yardımlar üzerinden yürütülmesini zorunlu kılacak. İran bu dönemde yeterli maddi desteği sunamazsa İngiltere, Fransa, Suudi Arabistan karşısında etkisini kaybedebilir ve müttefiki Hizbullah’ın zayıflamasına sebep olabilir. Hizbullah’la ilgili olarak bir diğer önemli mesele de uluslararası mahkeme tarafından Refik Hariri suikastının faillerinin tespitiyle ilgili nihai kararın açıklanması. 18 Ağustos’ta açıklanacak nihai kararda eğer mahkeme, yargılanan Hizbullah üyelerine “Refik Hariri suikastını düzenleme” suçundan ceza verirse hem Hizbullah hem de Hizbullah’ın desteklediği Diyab hükümeti ülke içinde ve dışında meşruiyet krizi yaşayabilir.

Son olarak bu dönemde Lübnan’daki bölgesel rekabetin etkileri “yardım” meselesiyle öne çıkacaktır. Halk açısından ise daha önce sıkça dile getirilen mezhepsel sisteme yönelik itirazların patlama sonrasında daha da şiddetlenmesi bekleniyor. Zira sistemin bu haliyle siyasal elitlerin Lübnan’ı felakete sürüklemesine sebep olduğu düşüncesi şimdiden dillendirilmeye başladı. Lübnan’ın önde gelen gazetelerinden An-Nahar, patlamayla ilgili haberi “Başarısız devlet kendi kendini vurdu” başlığıyla verdi. Yaşanan bu büyük tahribattan sonra Lübnan’ın tekrar ayağa kalkabilmesi ise içerideki siyasi değişimin yumuşak bir şekilde gerçekleştirilmesiyle mümkün.


13 Kasım 2017 Pazartesi

LÜBNAN NEDEN HEDEFTE?

Suudi Arabistan'da yaşanan ve yolsuzluk iddialarıyla gerçekleştirilen çok sayıdaki hanedan üyesi ile eski bakanların ve üst rütbeli askerlerin tutuklanmasının etkileri çok boyutlu olarak tartışılmaya devam ediyor.

Özellikle Lübnan Başbakanı Saad Hariri'nin Suudi Arabistan'da böylesine sıcak gelişmeler yaşanırken, yine Suudi Arabistan'da bulunuyorken istifa ettiğini açıklaması ise dikkatleri bir anda Ortadoğu'daki genel tabloya doğru uzayan bir odak oluşturdu.

Suudi Arabistan'da yaşanan ve Veliaht Prens Muhammed'in krallığa giden yolda önünü açmayı amaçlayan tasfiyelerin ilk önemli sınavını Lübnan konusunda vereceği ise şimdiden bellidir.

Zira Lübnan Başbakanı Hariri, istifasının hemen ardından Birleşik Arap Emirlikleri'ne gidip üst düzey temaslarda bulunmasının ardından tekrar Riyad'a dönmesi ve o andan itibaren de kendisinden bir daha haber alınamaması her yönüyle kuşku uyandırmıştır.

Lübnan tarafından yapılan kimi açıklamalarda istifa kararının Hariri'nin kendi iradesiyle alınmadığı söylenirken, Suudi Arabistan tarafından yapılan baskı sonucunda böylesi bir tavır takınmak mecburiyetinde kaldığı ve şu anda Suud yönetimi tarafından ev hapsinde tutulduğu ifade ediliyor.

Bu iddia öyle bir boyut aldı ki Lübnan'ın Fransa aracılığı ile Saad Hariri'nin durumunu öğrenmek üzere Suudi Arabistan'la temasa geçmesini istediği dahi kimi çevrelerce konuşuluyor.

Diğer yandan tartışmalar ve soru işaretleri artmışken Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn, Hariri'nin istifasını ancak ülkesine döndüğünde kabul edeceğini, mevcut durumdaki esrarın korunduğunu, şüphelerin ortadan kaldırılması gerektiğini söylemesi meselenin Lübnan nazarında endişe ve kuşkuyla karşılandığını somut olarak gösteriyor.

Dünyanın gözü önünde bir ülkede görülmemiş şekilde yönetimle ilgili son derece geniş kapsamlı tasfiyeler yaşanırken, diğer yandan yine bir başka ülkenin başbakanının alıkonulması Ortadoğu'da hiçte yabana atılmayacak büyüklük ve ciddiyette olayların yaşandığını gözler önüne seriyor.

Lübnan üzerinde yürütülen tartışmalara İsrail'in uzun süreden bu yana dikkat çekerek Hizbullah'ın gerek bu ülkedeki, gerekse Suriye'deki İran desteğindeki faaliyetlerini gündeme getirmesi anlaşılan o ki Filistin'de Hamas'ın içerisinde yer aldığı uzlaşının sağlanmasından sonra bölgenin ana gündemi haline gelecek.

Hizbullah ve İran konusunda İsrail'in, Suudi Arabistan'la aynı hassasiyetleri taşıdığını gösteren bir tutum takınmaları, Suriye'de IŞİD'in son dönemlerini yaşadığı bir süreçle çakışması ise kimseyi şaşırtmamalıdır, çünkü bu mesele bir bakıma İsrail, Suudi Arabistan ve özellikle de ABD'yi aynı görüşte ve eylemde buluşturan bir etki yaratmıştır.

Bütün bunlar olup biterken Hizbullah'ın, Suriye'de Esad rejiminin yanında savaşan militanlarına acil koduyla Lübnan'a geri dönülmesi talimatını  vermesi ise yaşanan gergin sürecin hangi noktaya kadar gidebileceğine dair karamsar endişeleri beslemiştir.

Anlaşılan o ki Hizbullah yakın dönem içerisinde kendisine yönelik yoğun bir saldırı beklerken, buna karşılık hazırlıklarını sürdürmekte ve kendi planını yapmaya koyulmaktadır.

2006 yılında Hizbullah ile İsrail arasında yaşanan çatışmanın benzerini bekleyenler ise büyük bir yanılgının içerisinde olduklarını belki göremiyorlar, belki de bunun şimdiden görülmesini istemiyorlar.

Mevcut durumun bölgesel koşulları dikkate alındığında 2006 yılında olmayan ancak şimdiki dönemde var olan oldukça geniş ve tesiri büyük olacak bölgesel fay hatlarını kurabileceği anlaşılıyor.

Sorunun sadece Hizbullah ve İsrail arasında olmayıp, yaşanan krize Suudi Arabistan öncülüğünde BAE ve Mısır'ın da dahil olmak istemeleri, ABD'nin bu bloğu destekleyeceğine dair taahhüt veren tutum sergilemesi ve İran'ın sadece Lübnan ile sınırlı kalmayacak genişlikte imkanlara sahip olması Ortadoğu'da mezhep eksenli yaşanan gerginliğin, vekalet yoluyla yürütülen savaşın bir ülkelerarası çatışmaya dönüşme riskini akıllara getiriyor.
Bu meselede İsrail'in aylardan bu yana ön alarak İran'ın kendi topraklarından başlayarak Lübnan'a varacak hat kuracağını söylemesi ve daha şimdiden Suriye ve Lübnan'da İran destekli grupların balistik füze imalatı yaptıklarını iddia ettiği bazı askeri üslerin bulunduğu gerekçesini öne sürerek Rusya'dan yaşananlara müdahale etmesini istemesi ise şimdilik bir netice vermemişse benziyor.

Ortadoğu IŞİD'in yarattığı büyük tahribat, Yemen krizi, Katar'la diğer Körfez ülkelerinin yaşadığı ciddi sorunlar ve Barzani'nin 25 Eylül'de düzenlediği gayrimeşru referandum sonrasında şimdi etkisi çok daha derin olabilecek ve uzun sürebilecek yeni bir krizle karşı karşıya kalmış durumda.
Sürecin çatışmaya varma ihtimali ise gerçekten ciddi seviyede ama nerede ve nasıl durabileceği yahut durdurulabileceğini söyleyebilmek ise mümkün gözükmüyor.

İsrail'in kendi çıkarları için kurgulanan oyunda taht karşılığında destek verilen Veliaht Prens Muhammed şayet çoktan bir figüran olmayı seçtiyse, o zaman mezhepsel ayrışmanın ciddi neticeleri olacağını, yıkıcı bir krizin gelmekte olduğunu söylemek gerekir.

Son olarak Lübnan konusunda Türkiye'nin dikkat etmesi gereken bir başka konunun Doğu Akdeniz'i de kapsayabileceği konusu üzerine ciddiyetle yaklaşılmasında fayda vardır.

Zira Doğu Akdeniz'de kıyısı olan ülkelerin münhasır ekonomik bölgelerinin durumu, bölgede son yıllarda keşfedilen zengin doğalgaz yataklarının varlığı sebebiyle eskisine nazaran çok daha önemli bir hal almıştır.

Körfez'den çıkan doğalgazı Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye'ye, akabinde de Avrupa pazarına malum nedenlerle ulaştıramayan proje sahipleri, önümüzdeki dönemde bu hattı İsrail üzerinden Doğu Akdeniz'deki yine İsrail'e ait gaz sahalarıyla birleştirip, oradan Güney Kıbrıs ve Yunanistan üzerinden Avrupa pazarına sunmanın hesabını da yapıyor olabilirler.

Nitekim İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve İtalya'nın Akdeniz üzerinden Avrupa'ya ulaşacak bir doğalgaz boru hattı inşası için aralarında anlaşma yapmış olmaları bu ihtimali kuvvetlendirmektedir.

Katar'a yönelik uygulanan ambargo ile Lübnan konusunu birbirine bağlayan ve en önemlisi her ikisinde de Suudi Arabistan merkezli ancak İsrail destekli manevraların kendi arasındaki ilişkileri konusunda Türkiye sağlıklı bir sonuca vararak bölgesel adımlarını atmalıdır.

Ortadoğu yeni dengelerle şekillenirken, umulmadık gelişmelerin yaşanması kaçınılmaz olarak gözüküyor.

12 Kasım 2019 Salı

Irak ve Lübnan'da mezhepçi/etnik siyaset tıkandı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Gerek Lübnan’da gerekse Irak’ta süregelen gösteriler iç içe geçmiş üç mekanizmaya karşı yükselen bir itiraz dalgası olarak nitelendirilebilir; kötü yönetim, etnik/sekteryen siyasi mücadele ve bunun üzerinden yürümekte olan vekalet savaşları.





Lübnan’da üç haftadır, Irak’ta da bir hafta önce başlayan gösteriler hız kesmeden devam ediyor. Lübnan’da Başbakan Hariri ve hükümetin istifası ile sonuçlanan gösteriler, Irak’ta da hükümet karşıtlığına döndü. Lübnan’da WhatsUp uygulamasına konulan vergi, Irak’ta da yerel hizmetlerin sağlıklı bir şekilde yerine getirilmediği gerekçeleri ile başlayan protestolar gün geçtikçe daha fazla büyüdü. Hayatını kaybedenlerin sayısı giderek artıyor; iki ülkede de siyasal düzeyde belirsiz bir sürecin önü açılmış durumda. Ancak bu durum gösterilerin sosyal hak talepleri ile sınırlı olduğuna dair bir yanılsamaya neden olmamalı. Her iki ülkede de siyasal alanın sorunlu dizaynı, belirli sorunları biriktirerek günümüze getirdi. Her iki ülkede de hükümetlerin seçimle ve yakın bir zamanda iş başına gelmiş olmalarına rağmen protestoların gün geçtikçe büyümesi de bu anlamda bir işaret olarak okunabilir.
Dolayısıyla, protestoların siyasal düzeydeki tarihsel dinamikler ve fay hatları üzerinde biriktiği gözden kaçırılmamalıdır. İnsanların günlük hayatını doğrudan ilgilendiren işsizlik, ağır vergi yükü, yerel hizmetlerin yetersizliği gibi sosyal koşullar ise tetikleyici gerekçe olabilmektedir. Tam da bu noktada 2010 yılının sonunda başlayan Arap isyanlarının da on yıllarca biriken siyasal sorunların, işsizlik, yoksulluk gibi sosyal dinamikler etrafında patlak verdiğini ve zamanla küresel sonuçlar oluşturabilecek şekilde siyasal düzeye taşındığını hatırlatmakta yarar var.

Meydan ve caddeleri dolduranların bütün siyasetçilere, ülke siyaseti üzerinde vesayet kurmuş olan dış aktörlere karşı bir itirazı dile getiriyor olmaları, üzerinde durulması gereken bir mesele.

Protestolar 'geçmişin yükü’ne karşı yükseliyor


Bugünlerde Lübnan ve Irak'ta meydan ve caddeleri dolduranların bir parti, mezhep ya da ideolojinin temsilcisi olmadıkları çok açık. Başka bir deyişle kimden yana oldukları net değil, ama neye karşı olduklarını tespit etmek hiç de zor değil. 

Neredeyse bütün siyasetçilere, ülke siyaseti üzerinde vesayet kurmuş olan dış aktörlere karşı bir itirazı dile getiriyor olmaları, üzerinde durulması gereken bir mesele. Lübnan’da başbakanın istifasına rağmen gösterilerin devam etmesi ve Irak’ta da benzer taleplerle devam etmesi oldukça önemli. Göstericilerin bu duruşu, yani bütün siyasetçilere karşı bir duruş sergilemeleri, bu ülkelerde kurulmuş olan statüko ve gerçekleştirilen güç paylaşımını sorunsallaştırdıkları anlamına geliyor. 

Her iki ülkede de iktidarın taksimini öngören siyasi tasarımlar, etnik ve mezhepsel gruplar arasında bir denge kurulması amacıyla gerçekleştirilmiş olsa da aksine sonuçlar doğurdu.

Lübnan’da 1943’te Fransa’nın ‘Azınlık politikasının’ bir ürünü olarak sayılabilecek ‘Ulusal Pakt’ çerçevesinde, siyasi görevlerin mezhepler arasında nüfuslarıyla orantılı olarak paylaştırılması esasına göre dizayn edilen siyasal sistem, Taif ve Doha anlaşmalarıyla güncellenerek günümüze kadar geldi. 

Bu sisteme göre Cumhurbaşkanının Maruni, Meclis Başkanının Şii, Başbakanın Sünni olması ve Parlamento üyelerinin Hristiyanlar ile Müslümanlar arasında paylaştırılması öngörüldü. Bu sistem siyasi rekabetin etnik ve mezhebi hatlar üzerinden şekillenmesine neden oldu. 1976’da bu dinamikler çerçevesinde patlak veren iç savaş trajik sonuçlar doğurmakla kalmadı, aynı zamanda Lübnan’ı ABD, İsrail, Suudi Arabistan, Suriye ve İran’ın vekalet savaşı yürüttüğü bir alan haline getirdi. Söz konusu uluslararası aktörler, Lübnan’da mücadele halinde olan etnik ve mezhepsel yapıları birer vekil olarak gördü ve ülke siyasetine müdahil oldular. Sözgelimi 1979 İran devriminden sonra kurulan Hizbullah İran ve Suriye’nin, çeşitli Sünni yapılar ise Suudi Arabistan’ın müttefiki olarak konumlandılar.

2003 Irak işgali sonrasında da Irak’ta benzer bir siyasal yapı ortaya çıktı. Anayasal düzenleme olmamasına rağmen Cumhurbaşkanı’nın Kürt, Başbakanın ise Şii olmasına dair fiili bir siyasi yapı ortaya çıktı. Her iki ülkede de bu siyasi tasarımlar, etnik ve mezhepsel gruplar arasında bir denge kurulması amacıyla gerçekleştirilmiş olsa da aksine sonuçlar doğurdu. 

Bu paylaşım, Irak tarihi boyunca ve özellikle 2003 Irak işgali sonrasında birbirleri ile hasmane ilişkilere sahip olan kesimlerin siyasi rekabetini kimlik özelinde kurumsallaştırdı. 2003 sonrasında DEAŞ’ın ortaya çıkışı ve sonrasında yaşananlar ise kimliklerarası çatışmanın fitilini ateşledi. Neredeyse bütün Sünni kesimlerin önce Saddam dönemi uygulamaları, sonrasında da DEAŞ’la özdeleştirilmeleri siyasi yapıdan dışlanmaları ile sonuçlandı. Kimliksel bölünme üzerinden şekillenen siyasal yapı her bir yerel aktörü uluslararası aktörlerin yürüttüğü vekalet savaşları için birer malzemeye dönüştürdü. Kürt aktörlerin önemli bir kısmının ABD’nin, Şii aktörlerin ise İran’ın doğal bir müttefiki olarak varlıklarını devam ettirmesi bu anlamda çarpıcı bir göstergedir.

Siyasi kimliklerini devam ettirmeyi merkeze alan ve dış aktörlerle ittifak kurmalarının kaçınılmaz hale geldiği bir atmosferde iyi yönetim, gelirin adil dağılımı, yerel hizmetler gibi günlük hayatı ilgilendiren meseleler bu siyasetin aktöreri olan elitler için ‘önemsiz’ kalmaktadır. Ancak kitleler için durum çok daha farklı. 

Mevcut kitlesel gösteriler de bu durumun en önemli göstergesi. Irak’ta rüşvet ve kayıt dışı ekonominin ulaştığı boyutlar, petrol gelirlerinin işgal masrafları çerçevesinde ABD tarafından rehin alınması, İran’ın milis grupları üzerinden yayılması ve iktidarı kontrol altında tutmaya çalışması, siyasi elitlerin çekişmesini yansıtırken, gösteriler ise kitlelerin bu çekişmeye ve doğurduğu sonuçlara yönelik bir rahatsızlık göstergesi olarak ortaya çıktı. Bu gösterilerin siyasal düzeyde karşı çıktığı şey ise ülke yönetiminin otoriter/sekteryen rejim ile etnik/sekter yapılar arasında güç paylaşımını öngören fakat işlemeyen bir sistem arasında yaşanan sıkışmışlıktır. Bir başka deyişle kitleler, Saddam döneminin alternatifi olarak dengeli fakat yolsuzluk ve rüşvetin önüne geçilmediği, adil gelir dağılımı sağlayamayan, yerel hizmet üretemeyen bir sisteme razı olmayı reddetmekteler.

Kitleler tarafı olmadıkları ihtilafların mağduru


Bu gösterilerin doğrudan reddettiği bir başka şey ise etnik/sekteryen yapıların birer aktörü olduğu vekalet savaşlarıdır. Orta Doğu’nun genelinde on yıllarca devam eden otoriter rejimlerin sağladığı istikrar, yerini kontrol edilmesi zor çatışmalara ya da reforme edilmesi uzun sürecek güç dağılımının esas alındığı sistemlere bırakıyor. 

Bu zorluğun temel sebebi ise son birkaç yıldır ortaya çıkan güç boşluğunda süregelen vesayet savaşları. Bugün Irak’ta da Lübnan’da da şahit olduğumuz şey, İran’ın aşırı yayılmacılığının ABD yönetimi tarafından sorunsallaştırılması ve İsrail, Suudi Arabistan gibi ülkelerin desteği ile sınırlandırılmaya çalışılmasıdır. Etnik ve mezhepsel kamplaşma uluslararası aktörlerin ülke siyasetinde rol oynamalarının da önünü açıyor. İran’ın Lübnan’da Hizbullah, Irak’ta Haşdi Şabi üzerinden etkinlik kurma politikası, ABD’nin İran’ı sınırlandırma çabasına zemin hazırlıyor. Meselenin ironik tarafı ise bu güç boşluğunun da, İran yayılmacılığının da ABD politikaları dolayısıyla gerçekleşmiş olmasıdır. Bu açıdan bakıldığında ABD/İsrail/Suud –İran/Hizbullah kapışmasının Irak ve Lübnan’da yürüyor olması kitleleri fazlasıyla rahatsız ediyor.

Sonuç olarak gerek Lübnan’da gerekse Irak’ta süregelen ve yüzlerce insanın hayatını kaybettiği gösteriler iç içe geçmiş üç mekanizmaya karşı yükselen bir itiraz dalgası olarak nitelendirilebilir. 

Bu üç mekanizma ise kötü yönetim, etnik/sekteryen siyasi mücadele ve bunun üzerinden yürümekte olan vekalet savaşlarıdır. Sıradan insanlar ise, tarafı olmadığı bu sarmalın kurbanı olmaktadırlar. Ancak mevcut güç dengeleri dikkate alındığında kitlelerin beklentilerinin gerçekleşmesi de, bölgenin bu sarmaldan çıkarak normalleşmesi de maalesef hala uzak bir hayal olarak durmakta.




15 Mart 2018 Perşembe

Suriye’de İran’ın Şii milisleri


Tamer Ashraf
Lübnan Hizbullahı'nı 2012 yılından itibaren rejime destek olmak üzere Suriye’ye çağıran İran, ilerleyen yıllarda 15’e yakın silahlı grubu çeşitli adlar altında örgütleyerek kendi stratejik hedefleri doğrultusunda etkili bir şekilde kullanmıştır.
2003’te Irak’ın ABD tarafından işgali ile başlayan süreç ve 2010’da Arap Baharı ile meydan gelen kaos ortamı, Ortadoğu’nun mevcut güvenlik, ekonomik ve stratejik yapılarını altüst etmiştir. Bu süreçte büyük güçlerin ve bölgesel aktörlerin nüfuz kazanmak üzere Ortadoğu üzerindeki rekabeti, bölgeyi vekalet savaşlarının yaşandığı bir eylem alanına dönüşmüştür. ABD ve Rusya gibi büyük güçler zaten, yerel, etnik, mezhebi ve siyasî nedenlerle yapay bir şekilde parçalanmış olan yapılardan da faydalanarak bölgesel aktörlerle yine başka bölgesel aktörlere karşı ittifaklar kurmuşlardır. Böylece Ortadoğu’daki bölgesel çatışma uluslararası sistemdeki küresel çatışmayla da iç içe geçmiştir.
Bu bölgesel rekabet ve çatışma ortamında İran, devlet dışı aktörleri ve entiteleri etkin bir şekilde kullanmaktadır. İran’ın Irak, Lübnan, Bahreyn, Yemen ve Suriye’de artan etkinliği, Hizbullah ve Şiî milisler gibi devlet dışı silahlı oluşumlarla iş birliği sayesindedir. İran, Suriye’de rejimin korunması için doğrudan müdahale yerine, vekalet savaşları stratejisi ile başta Afganistan ve Irak’tan olmak üzere dünyanın Şii nüfusu barındıran bölgelerinden örgütlediği Şii milisleri kullanmıştır. İran’ın, Suriye’de Şii milisleri kullanması, müttefiki Esad’ı ayakta tutmakla kalmamış, aynı zamanda Tahran yönetiminin bölgede mezhepsel ideolojisi vasıtasıyla nüfuzunu arttırmasını ve bölgesel meselelerde söz sahibi olmasını sağlamıştır. Zira 30 Haziran 2012 ile 22 Ocak 2014 tarihlerinde İsviçre’nin Cenevre kentinde Suriye’nin geleceği hakkında yapılan görüşmelere bile çağırılmayan Tahran yönetimi, kendi güdümündeki milislerin sahada kaydettikleri ilerlemenin de katkısıyla Kasım 2015’de gerçekleşen Viyana toplantısına davet edilmiştir. Tahran yönetimi ayrıca, 18 Aralık 2015’te BM Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilen Suriye’de çözüme yönelik geçiş süreci için oluşturulan ateşkes ve yol haritası üzerinde de etkili olmuştur.
Astana sürecinde ise İran garantör üç ülkeden biridir. İran’ın kendi topraklarında yaşayan Afgan sığınmacılar ve Şii nüfusuna sahip diğer ülkelerden topladığı Şii milisleri, Kudüs Gücü komutasında örgütleyerek rejim safında savaşmak üzere Suriye’ye göndermesi, iç savaşın gidişatını Esad rejimi lehine etkilemiştir. İran tarafından geliştirilen bu vekâlet savaşı stratejisi rejimin ömrünü uzatırken, Suriye’yi sistemli bir şekilde İran’a daha bağımlı hale getirmiştir. Ancak bu dönemde İran’ın Suriye’deki askeri kayıpları da önemli sayılara ulaşmıştır. Uluslararası basın yayında yer alan bilgilere göre şu ana kadar 800-1200 İran vatandaşı Suriye’de rejim safında savaşırken hayatını kaybetmiştir. İran’ın Suriye’deki kaybı sadece askeri unsurlarla sınırlı kalmamıştır. İran Suriye’de iç savaşın başlamasından bu yana yıllık 6-17 milyar dolar Esad rejimine mali yardımda bulunmuştur. İran’ın sadece Lübnan Hizbullahı'na sağladığı yıllık mali destek 800 milyon dolar civarındadır. Ekonomik zorluklarla mücadele eden İran iç kamuoyunda da eleştirilere sebep olan bu yardımlar son dönemde işsizlik, pahalılık ve geçim sıkıntısıyla sokaklara dökülen kalabalıkların dikkatinden kaçmamıştır. Ülkede yaşanan olumsuzluklarda Tahran yönetiminin Esad rejimine sağladığı yardımlar gündeme getirilerek devletin Suriye politikasına tepki gösterilmektedir. Örneğin en son 18 Şubat 2018’de Aseman Hava Yollarına ait ATR-72 model yolcu uçağının düşmesinden sonra uçağın çoktan kullanımdan kaldırılması gereken çok eski bir uçak olduğu iddiaları gündeme getirilmiş ve İran devletinin Suriye’ye yaptığı bir yıllık mali yardım miktarının İran Hava Yollarının uçak filosunu yenileyebileceği vurgulanmıştır.
Esad’ın kontrolü kaybetmeye başladığı 2012 yılından itibaren Lübnan Hizbullahı'nı rejime destek olmak üzere Suriye’ye çağıran İran ilerleyen yıllarda 15’e yakın silahlı grubu çeşitli adlar altında örgütleyerek kendi stratejik hedefleri doğrultusunda etkili bir şekilde kullanmıştır. Savaşın ilk yıllarında muhalifler karşısında rejim güçleri hızla geri çekilirken başta Lübnan Hizbullahı, Fatimiyyun ve Zeynebiyyun Tugayları gibi milis grupların savaşa dahil olmasıyla savaşın gidişatı, Esad güçleri lehine değişmeye başlamıştır. İran, Suriye iç savaşının başladığı 2011 yılından itibaren müttefiki Esad’ın iktidarını koruyabilmesi için her türlü çabayı göstermiş, adeta Suriye sorununu kendi iç meselesi olarak görmüştür.

İran’ın bölgedeki stratejik hedefleri

1979 İslam Devrimi’nden günümüze Şiiliği devrim ideolojisi ile araçsallaştıran ve dönemsel olarak değişen “devrim ihracı” ya da “direniş ekseni” gibi söylemlerle öne çıkan İran, bölgede kendi Şii yayılmacılığı ile güç temerküz etme politikası gütmektedir. Şii kutsal mekanlarını koruma, DAEŞ ile mücadele gibi söylemleri Suriye’deki varlığını meşrulaştırmak için kullanan İran’ın öncelikli hedefi müttefiki Esad rejimini ayakta kalmasını sağlamak olmuştur. Bu doğrultuda İran’ın güdümünde hareket eden milis grupların Esad’ın ilan ettiği Suriye’nin her bir karış toprağını muhaliflerden temizleme gibi bir amaçları bulunmamaktadır. Örneğin Fatimiyyun Tugayı çatısı altında Suriye’de savaşan milisler rejim safında savaşmaları karşılığında para ve İran vatandaşlığı gibi kazanımlar elde etmektedir.

Suriye’deki İran’a bağlı Şii milis gruplar, Esad’ın çıkarlarını korumaktan ziyade, İran’ın çıkar ve kontrolü doğrultusunda hareket etmektedir. İran’ın Suriye’deki en önemli stratejik hedeflerinden biri İran ile Lübnan arasında muhaliflerden arındırılmış güvenli bir koridor oluşturmaktır. Bu nedenle ülkenin güney kısmında konuşlanan İran destek milis gruplar ele geçirdikleri yerleri rejime teslim etmek yerine kendi kontrollerinde tutmaktadır. Bu bölgelerdeki -Lübnan sınırı- Sünni kentler tahliye edilerek İdlib bölgesine gönderilmiştir. Bu bölgelerde konuşlanan İran’a bağlı grupların Hizbullah’ın Lübnan’da uyguladığı askeri bir gruptan ekonomik, sosyal ve askeri kanatları olan siyasi bir partiye evrilme yöntemini hayata geçirmeye başlamaları, bu grupların bölgede uzun yıllar kalmak için hazırlandıklarını göstermektedir. Diğer taraftan Tahran yönetimi de Suriye rejimiyle uzun vadeli güçlü ekonomik ilişkiler geliştirmek bahanesiyle bölgede önemli yatırımlar yapmış, geniş toprak parçaları satın aldığı iddia edilmiştir.

İran’ın Suriye’deki Şii milis grupları

Devrim Muhafızları Ordusu Dış Operasyonlar Birimi Kudüs Gücü tarafından Suriye ve Irak’ta savaşmak üzere örgütlenen 15 farklı milis grubundan bahsedilmektedir. Doğrudan İran’a bağlı olarak hareket eden bu grupların en önemlileri Lübnan Hizbullahı, Suriye Hizbullahı, Bedr Ordusu, Fatimiyyun Tugayı, Zeynebiyyun Tugayı, Seyyide Rukiya Tugayı, Kataib-i İmam Ali, Abul Fazl Taburu, Kataib-i Hizbullah, Irak Hizbullahı’dır. Bunlar arasında Ceşy-ül Şabi, Ebu Fadıl Abbas Tugayı, Zülfikâr Tugayı, Kuteyb Seyid Şuheda ve İbn Yasir Tugayı gibi Iraklı Şii milis grupları da saymak gerekir. Bu grupların çatısı altında savaşan milislerin kesin sayıları konusunda, çelişkili ifadeler mevcuttur. Fakat 150-200 bin milisin rejim saflarında Suriye’de savaşmakta oldukları tahmin edilmektedir.
Devrim Muhafızları Ordusu Genel Komutanı 2016’da yaptığı bir açıklamada Suriye, Irak, Yemen, Afganistan ve Pakistan’da İran güdümüyle hareket eden 200 bin silahlı milis gücü oluşturduklarını ifade etmiştir. Eylül 2017’de Israel Times, bir Hizbullah komutanına dayandırarak Suriye’nin güneyinde sadece Lübnan Hizbullah’ına bağlı 10 bin milis gücünün bulunduğunu ileri sürmüştür. 6 Ocak 2018’de bir Fatimiyyun Tugayı yetkilisi şu ana kadar sadece Fatimiyyun Tugayından 2 binden fazla milisin öldüğü ve 8 bine yakın milisin de yaralandığını açıklamıştır.
Yaklaşık sayıları 150-200 bin olarak tahmin edilen Suriye rejimi için savaşan Şii milislerin yalnızca 20-25 bininin Suriye hükümetinin doğrudan kontrolü alında olduğu belirtilmektedir. Daha çok Şam kırsalı, Halep ve İdlib bölgesinde operasyonlara katılan doğrudan Esad’a bağlı milis gruplardan bazıları ise Kalamun Kalkanı, Ulusal Savunma Gücü, Anavatan Kalkanı ve Suriye Halk Ordusu’dur. Bunlardan Suriye Halk Ordusu YPG, PYD terör örgütünün yardım çağrısı üzerine 20 Şubat 2018’de yaklaşık 20 araçtan oluşan bir konvoyla Afrin’e girme girişiminde bulunmakla gündeme gelmiştir. 2017 yılında kurulan bu örgütün çeşitli suçlardan hapiste bulunan veya arananlar ve asker kaçaklarının rejim tarafından zorla askere alınarak cepheye gönderilen kişilerden oluştuğu yönünde iddialar bulunmaktadır. Suriye Halk Ordusu PYD, YPG terör örgütüne yardım etmek üzere Afrin’e girme teşebbüsünde bulunmasından sonra İran medyasında çok sık yer almaya başlamıştır. Özellikle 1 Mart 2018’de bir askeri helikopterin düşmesinin ardından Tasnim, Farsnews ve Keyhan gibi İran’ın önde gelen basın yayın organlarında bu grupla ilgili çeşitli görsellere yer verilmiş ve Türk askeri helikopterinin bu grup tarafından düşürüldüğü iddiaları ortaya atılmıştır.

Vekalet savaşı bölgeyi istikrarsız bırakacak

İran, Suriye iç savaşının başından beri Esad rejiminin ayakta kalması için var gücüyle savaşmaktadır. Başta Devrim Muhafızları Ordusu olmak üzere İran’ın istihbarat birimleri Suriye rejimine eğitim, istihbarat, örgütlenme gibi birçok alanda destek vermektedir. İran’ın Devrim Muhafızları Ordusunu bölgede bu kadar aktif olarak kullanması Tahran yönetimin gelecekte askeri projelerini sınırlarının ötesine taşıma amacında olduğunu göstermektedir. İran milis güçleri aracılığıyla yürüttüğü vekalet savaşıyla, bölgedeki konumunu güçlendirmiştir. Ancak bu durum Trump’ın İran’ı sınırlandırma politikasıyla birlikte tersine dönmüştür. İran’ın oluşturduğu Şii milis gruplar aracılığıyla bölgedeki etkinliğini artırma çabaları başta Suriye olmak üzere bölgenin daha uzun yıllar istikrarsız kalma ihtimalini güçlendirmektedir.
Kaynağımız:İran dış politikası ve modern dönem Şiî sekülerleşme süreci konularında yayınları bulunan Bursa Teknik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi İsmail Sarı aynı zamanda İRAM dış politika koordinatörüdür
[Aslen Afganistanlı olan Rahimullah Farzam, İRAM dış politika masasında asistan olarak görev yapmaktadır]
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html