BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Afrika sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Afrika sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

24 Ağustos 2020 Pazartesi

Fransa’nın 'yeni' Afrika politikası

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Batı’nın dağılma sürecini ve Çin ile yaşanan rekabeti/güç mücadelesini bir fırsata çevirmeye çalışan, bu kapsamda kıtadaki askeri varlığını ve operasyonlarını arttıran Fransa, Afrika üzerinden bir kez daha “yeniden doğuş” peşinde.



Fransa Akdeniz-Afrika-Orta Doğu jeopolitik üçgenindeki varlığını Arap Baharı sonrası dönemde her geçen gün daha da artırma yönündeki politikasını devam ettiriyor. Siyasi-askeri hırslarını ve bu bağlamda tarihsel hedeflerini “ötekiler” üzerinden saklayan ve meşrulaştıran Fransa, krizlerden beslenen politikasıyla yeni dünya düzeni inşa sürecinde yerini almaya çalışıyor. Yeni emperyalist politikası çerçevesinde, Türkiye ile bir kez daha tarihsel hesaplaşma içine giren Fransa, kaygan bir zeminde yeni ittifaklar peşinde. Batı-Doğu mücadelesini ve hatta Batı’nın kendi içindeki güç mücadelesini bir fırsata çevirmeye çalışan Fransa açısından, “zayıf halkalar” ve buralarda yürütülen nüfuz mücadeleleri önemli bir yere sahip. Lübnan’da yaşanan son patlamadan sonra Beyrut sokaklarında boy gösteren Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un manda çağrısı bu açıdan epey önemli; özellikle de Soğuk Savaş sonrası süreçte, ABD’nin adeta zafer sarhoşluğu yaşadığı bir dönemde, uluslararası sistemde yaşanan boşluğu doldurmaya ve bu kapsamda “Büyük Fransa”yı yeniden inşa politikasına yönelik ilk ciddi hamlesini yaptığı yer olan Afrika açısından.
Nitekim Fransa 1990’lı yıllardan itibaren “yumuşak” ve “sert” güç unsurlarını kullanmak suretiyle bu kıtada tekrar güçlü bir şekilde yerini almaya çalışıyor. Bu kapsamda “müze diplomasisi” ve askeri müdahaleler arasında gelgitler sergileyen Fransa’nın, Afrika politikasında sert gücün ön plana çıkacağına yönelik sinyaller her geçen gün daha net alınıyor. Geçtiğimiz Temmuz ayı içinde yaşanan gelişmeler bu açıdan fazlasıyla dikkat çekiciydi. Bunlardan ilki 1830-1962 yıllarında Fransız işgaline karşı savaşan 24 Cezayirli mücahidin kafatasının, 170 yıl sonra, Fransa’da sergilendikleri müzeden ülkelerine getirilmesi ve bunun Fransa tarafından bir kamu diplomasisi başarısı olarak lanse edilmesiydi. Macron’un Afrika ile barışma ve yeni bir başlangıç gerçekleştirme hedefi doğrultusunda “müze diplomasisi”nin farklı bir uygulaması olarak nitelendirilebilecek bu hadise, Afrika’daki kanlı imajlarını düzeltmeye yönelik bir adım olsa da, sömürgeci devletler içinde en acımasız, vahşi ve barbar ülke olan Fransa’nın “neler yapabileceğini” göstermesi açısından da önemliydi. Dolayısıyla tarihsel hafızayı canlandıran bu “diplomasi” uygulaması, sömürgeci yüzsüzlüğünün bir başka tezahürü olarak tarihteki yerini şimdiden almış durumda.
Diğer taraftan Savunma Bakanı Florence Barley’in yine Temmuz ayı ortalarında, terörle mücadele kapsamında Mali’ye yaklaşık 100 asker göndereceklerini açıklamasının ardından, bu ülkedeki Fransız üssünden Hafter’e destek amacıyla Libya’nın güneyine asker gönderildiğine ve Charles de Gaulle uçak gemisinin de Sirte’nin 80 kilometre açığına demirlediğine yönelik iddialar, Fransa’nın bu kıtadaki askeri operasyonlarının daha da artacağına işaret ediyor. Bu gelişmeler hiç kuşkusuz “fiili işgal” ile eşdeğer görülüyor ve başta eski Fransız sömürgeleri olmak üzere, ilgili tüm taraflarda ciddi endişelere yol açıyor. Bu da Frankofon Afrika’daki hegemonyasını sürdürmekte zorlanan Fransa’nın ve buna bir çözüm bulmaya çalışan Macron’un işini elbette daha da zorlaştırıyor. Peki, Fransa neden böylesi çelişkili bir politikayı aynı zamanda uygulamaya çalışıyor? Fransa’nın Afrika’daki varlığının temelinde nasıl bir politika yatıyor? Fransa Afrika’dan neden vazgeçemez?
Fransa’nın Afrika’ya yönelik klasik sömürgecilik dönemi dışındaki aktörleri/ilişkileri kabullenememesi, daha da ötesi bir tehdit olarak görmesi ve bunu “Batı dünyasının ortak tehdidi” olarak yansıtma gayretleri, bugünkü politikasının temelini oluşturuyor.

Fransa’nın Afrika’daki sömürge politikası

Fransa’nın Afrika politikasında üç temel dönem söz konusu: Sömürgelerini kaybettiği İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar süren klasik sömürgecilik, Soğuk Savaş’la gelen yeni sömürgecilik ve Soğuk Savaş sonrası dönem. Bu üçüncü dönem de kendi içinde Arap Baharı öncesi ve sonrası şeklinde ikiye ayrılabilir. Zira Arap Baharı ile birlikte Fransa’nın militarist varlığı sadece “Fransa Afrikası”ndaki mevcut yönetimlere, terörist yapılanmalara yönelik değil, aynı zamanda Fransa’nın bölgedeki varlığını, çıkar alanlarını tehdit eden, tehdit etme potansiyeli gösteren üçüncü ülkelere karşı da örtülü operasyonlar ve güç gösterisi şeklinde tezahür etmekte.
Fransa’nın Afrika’ya yönelik klasik sömürgecilik dönemi dışındaki aktörleri/ilişkileri kabullenememesi, daha da ötesi bir tehdit olarak görmesi ve bunu “Batı dünyasının ortak tehdidi” olarak yansıtma gayretleri, bugünkü politikasının temelini oluşturuyor. Dolayısıyla Fransa’nın anlayışında var olan “sahiplenme” duygusu ve bu bağlamda Afrika’nın “her istediğini yapabileceği bir arka bahçe” olarak görmesi, bu kıtaya yönelik farklı yöntem ve uygulamaların da bir anlamda nedenini ortaya koyuyor.
Fransa’nın diğer aktörlere göre Afrika’da daha hırslı bir politika izlemesi, kıtaya yayılması ve elde ettiği sonuçlar, haliyle bu kıtaya yönelik politikasının altyapısını da gündeme taşıyor. Bu kapsamda, kıtada sadece siyasi değil iktisadi açıdan da katı bir politika yürüten Fransa’nın, eski sömürgelerinde fazlasıyla güçlü bir alt yapıya sahip olduğu hemen dikkatleri çekiyor. Kıtadaki hâkimiyetini kalıcı hale getirmek için sömürgelerdeki yönetim ve eğitim politikalarını kendine uygun biçimde düzenleyen ve kolonilerini merkeze bağlı bir şekilde yönetmeyi tercih eden Fransa’nın bu ülkelerde yumuşak güç unsurlarını kullandığı, bunların başında da Fransızcanın ve Fransız kültürünün geldiği görülüyor. Nitekim bugün bu sömürge ülkelerinin neredeyse hepsinde Fransızca resmi dil; hatta bazı sömürge ülkelerinde kendi yerel dilleri kullanılmamakta; tek ve ortak resmi dil Fransızca.

Fransız mandacılığı: ''Fransafrika'' ve ''ulussuz devletl''

Yerli halkları kendi içlerinde eritmek doktrininden hareketle, sömürge topraklarında özellikle toplumun belirli bir kesimine ayrıcalıklar tanıyarak, kendisiyle işbirliği yapacak elit bir sınıf devleti oluşturma ve bunları Fransız kökenlilerle destekleme, Fransa’nın izlediği “böl-yönet” politikasının önemli bir parçasını oluşturuyor. Bundan ötürü Afrika’daki “ulussuz devlet” inşalarında Fransa epey önemli bir yere sahip.
Fransa’nın Afrika’daki varlığının/gücünün temelinde, kilit mevkilerde bulunan elitlerin tamamına yakınının, geçmişte olduğu gibi günümüzde de Fransız eğitiminden geçirilmesi yatıyor. Dolayısıyla milli bilinç ve yapıların oluşumunu engellemek ve bunları ekonomik, kültürel ve toplumsal anlamda kendisine tâbi kılmak yönündeki politikasının bir sonucu olarak “Siyah Fransızlar” oluşturmaya yönelik asimilasyon politikası bu noktada büyük önem arz ediyor. Bağımsızlıklarını ilan ettikten sonra Fransız bayrağını kendi bayraklarına ekleyen Afrikalı ülkeler ve “Fransafrika” (Françafrique) gibi kavramları gündeme getiren Afrikalı lider ve entelektüeller bunun en büyük kanıtı olarak değerlendiriliyor.
Bir diğer önemli husus, Fransa’nın Afrika’daki eski sömürgeleriyle olan siyasi, askeri, ticari ve kültürel ilişkisini hiçbir şekilde kesmemesi ve bunu değişik araçlarla ve yöntemlerle devam ettirmesi olarak karşımıza çıkıyor. Bundan dolayı Fransa, bu ülkeler açısından halen en önemli ticaret ve güvenlik ortağı. Bu kapsamda, tek ürüne bağımlı ekonomiler oluşturarak bu ülkelerin kendisinden kopmasını engelleyen Fransa’nın, bu ülkelerden çekilirken imzaladığı savunma işbirliği anlaşmaları ve kendine yüklediği “Afrika’nın jandarması/polisi” rolü, açıkçası bu ülkelerdeki varlığının ve müdahalelerinin (1945-2005 yılları arasında yapılan 130 askeri müdahalnin) en büyük güvencesini oluşturuyor.
Daha net bir şekilde ifade etmek gerekirse, “jandarma/polis” rolü ya da militarist yöntemler Fransa açısından kaçınılmaz kabul ediliyor. Zira Fransız yayılmacılığının temelinde, öncü güç olarak askerler ve kanlı işgal politikaları söz konusu: Askerler tüccarlara yol açıyor. Bugün de yapılan şey aslında geçmişten farklı değil. Macron’un başta Doğu Akdeniz olmak üzere, bölgedeki krizlerde ve Türkiye karşıtı tutumunda, başta Fransız ordusunu ön plana çıkarması ve savaş naraları atmasının temelinde de bu anlayış yatıyor.
Fransa’nın kurduğu sisteme aykırı hareket edenler cezalandırılıyor. Bu husus bizzat Fransızlar tarafından “ellerinizi kirletmeden Afrika ile ilgilenemezsiniz” sözüyle de adeta itiraf ediliyor. Afrika’da devlet başkanları ve diğer devlet adamları, aydınlar, gazeteciler, iş adamlarına, “Afrika Afrikalılarındır” söylemine/ruhuna sahip olanlara yönelik gerçekleştirilen darbeler ve suikastlar, Fransa’nın kanlı elinin en somut göstergeleri arasında yer alıyor. Zira Fransa Afrika’yı kaybetme riskini hiçbir şekilde göze alamıyor; özellikle de “Frankofon Afrika”daki hegemonyasını sürdürmekte zorlanmaya başladığı, meydan okumaların arttığı şu dönemde.

''Afrika olmadan Fransa güçsüz bir ülkedir!''

Aslında bu ifadenin kendisi bile başlı başına Fransa’nın Afrika’dan neden vazgeçemediğini büyük ölçüde özetliyor. Nitekim kıtada 1659’da St. Louis’i (bugünkü Senegal) sömürgeleştiren Fransa açısından, bu ülkeler hem önemli bir pazar hem de enerji ve hammadde ihtiyacını karşılayacak tedarikçiler olarak görülmekte. Öyle ki 1950’li yıllarda Fransa dış ticaretinin yüzde 60’ı Afrika’yla yapılmakta ve enerji ihtiyacının yüzde 30’u da yine buradan karşılanmaktaydı. Günümüzde bu ihtiyaçlar, özellikle de enerji güvenliği bağlamında, daha da artmış vaziyette. Bilindiği gibi, Fransa’nın enerji üretiminde ilk sırada nükleer enerji bulunuyor ve Fransa bu sektör için gerekli uranyumu Afrika ülkelerinden tedarik ediyor. Tabii bir de mevzunun petrol ve doğal gaz boyutu var.
Fransa hammadde alımının yanı sıra, bu ülkelere en fazla ihracat yapan ülke konumunda. Dolayısıyla bu ülkelerden çekilmiş olsa da, karşılıklı ekonomik bağımlılık ilişkisi devam ediyor. Daha da ötesi, Fransa açısından savaşacak insan kaynağı da halen Afrika. “Senegalli savaşçılar” ile başlayan bu süreç, Birinci Dünya Savaşı’nda zirve yapmış ve Fransız ordusunda 845 bin Afrika kökenli asker değişik cephelerde bu ülke adına savaşmıştı. Savaştıkları yerler içinde Osmanlı toprakları ve hatta Antep bile vardı. Gelinen aşamada, ülkesinde ordusuna asker temininde zorlanan Paris açısından yine “Senegalli askerler” görev başında ve elbette bunlar sadece Senegal kökenli Afrikalılar değil.
Batı’nın dağılma sürecini ve Çin ile yaşanan rekabeti/güç mücadelesini bir fırsata çevirmeye çalışan, bu kapsamda kıtadaki askeri varlığını ve operasyonlarını arttıran Fransa, Afrika üzerinden bir kez daha “yeniden doğuş” peşinde. Bir diğer ifadeyle dünyanın ikinci büyük sömürge imparatorluğunun kaybedilmesinin yaşattığı kayıpları telafi etme, 1919-1939 arasındaki sınırlarına tekrar kavuşma hayalinde. Her ne kadar Fransa ve diğer ülkeler Türkiye’yi “Yeni Osmanlıcılık” ile itham etseler de, aslında uygulamaya bakıldığında, bu ülkelerin tarihsel kodlarına hızlı bir şekilde döndükleri ve başta Afrika olmak üzere, diğer sömürgelerini bir kurtuluş yeri ve daha da ötesi “kanlı imparatorluklarını” yeniden inşa adresi olarak gördükleri anlaşılıyor. Manda çağrılarını da bu kapsamda değerlendirmek lazım.
Bu anlamda, Afrika’daki (başta uranyum olmak üzere) enerji kaynaklarının kontrolü Fransa için hayati önem taşımakta. Stratejik doğal kaynaklara sahip olma ve güzergâhları kontrol etme, Fransa’nın kendi ihtiyaçları kadar, bu kaynaklara ihtiyaç duyan diğer güç merkezleri/güç merkezi adaylarına yönelik güç projeksiyonu uygulayabilmesi ve elini stratejik açıdan güçlendirmesi açısından büyük bir ehemmiyet arz ediyor. Zira geçmişte olduğu gibi günümüzde de, özellikle “Yeni Büyük Oyun”da Afrika gıda, enerji ve su yollarının güvenliği açısından bir kez daha ön plana çıkmış durumda.
Paris başta AB olmak üzere Batılı aktörleri kullanmak suretiyle “Büyük Fransa”yı Afrika-Orta Doğu üzerinden inşa etmek istiyor. Bunun için de Akdeniz’e yerleşmeye çalışıyor; Cezayir ve Libya başta olmak üzere Kuzey Afrika’ya verdiği önemin altında da bu yatıyor.

Mandanın dönüşü, Batı'nın bitişi

Özellikle Çin’in “Kuşak-Yol” ile birlikte gündeme gelen “Modern İpek Yolu” projesi kapsamında Kuzey ve Doğu Afrika’nın Malakka’ya kadar uzanan bölgeyi kontrol açısından taşıdığı önem (Cebeli Tarık, Süveyş ve Kızıldeniz boyutuyla), kıta üzerinde yeni bir güç mücadelesini gündeme getirmiş durumda. Fransa açısından da kıtanın jeopolitik-stratejik önemi, özellikle son dönemde Sahel kuşağına yönelik artan ilgisi ve operasyonları ile kendisini gösteriyor.
Aslında Fransa, böylesi bir mücadeleye hazır olduğu mesajını 2011’de Libya operasyonu ile göstermiş bulunuyor. ABD’nin Afrika Ordusu’ndan (AFRICOM) on yıl önce, 1997’de kurduğu “Afrika Ordusu” (RECAMP), Fransa’nın bu hazırlık sürecinin evveliyatını göstermesi açısından oldukça dikkat çekici. Bir diğer dikkat çekici husus da bundan bir yıl sonra Türkiye’nin dış politikada gerçekleştirdiği iki önemli açılım: Latin Amerika ve Afrika. Ankara’nın yumuşak güç bağlamında bölgede artan etkisi (buna Fransa Afrikası-Sahel kuşağı da dahil) ve bunun bölge güvenliği bağlamında askeri üslerle desteklenmesi, Türkiye’yi Fransa açısından daha öncelikli bir tehdit haline dönüştürmüş vaziyette.
Oysa düne kadar Fransa ve başını ABD’nin çektiği Batı açısından birinci derece tehdit Çin’di. Görünen o ki Türkiye artık Çin’in bir adım önünde. Nitekim şu an Çin’i konuşan yok. Bu husus, hiç kuşkusuz, orta-uzun vadede Batı’yı Çin ile yaşanacak daha şiddetli rekabette/güç mücadelesinde zayıflatacak bir etki yaratacaktır. Özellikle Berlin ve Washington bunun farkındadır. Her iki başkentin farkında olduğu bir diğer husus da “Berlin Senedi”nden “Pekin Senedi”ne adeta bir zorlamanın olduğu, hatta bir geçiş sürecinin yaşandığıdır. Muhtemelen bunu (her ne kadar yüksek sesle ifade etmese de) Paris de görmektedir. Dolayısıyla son dönemde Fransa’nın (ve elbette ABD’nin) izlediği politikalar Çin’in bu kıtada daha da güçlenmesinin önünü açmaktadır. Zira Fransa’nın eski/bildik usuller üzerinden (sadece gerekçeler biraz çeşitlendirilerek ve günümüz konjonktürüne uygun hale getirilerek) sömürgelerine dönmeye çalışması, bölgede tüm Batı’ya fatura edilmektedir.
Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, Paris başta AB olmak üzere Batılı aktörleri kullanmak suretiyle “Büyük Fransa”yı Afrika-Orta Doğu üzerinden inşa etmek istiyor. Bunun için de Akdeniz’e yerleşmeye çalışıyor; Cezayir ve Libya başta olmak üzere Kuzey Afrika’ya verdiği önemin altında da bu yatıyor. Fransa bunu Türkiye’yi hedef göstermek suretiyle gerçekleştirmenin peşinde. Macron’un son manda çıkışı da bu tespitimizi fazlasıyla haklı kılıyor. Bu çıkış, aynı zamanda Soğuk Savaş sonrası dönemde Afrika siyasetini sömürge bağlamından çıkartarak yeni bir zemine oturtmaya çalışan Fransa’nın yumuşak güce dayalı politikasının iflas ettiğini de gösteriyor. Dolayısıyla Fransa en iyi bildiği klasik sömürgecilik anlayışına dönüyor. Sarkozy sonrasında Macron ile eski sömürgeci anlayışa dönen Fransa’nın yeni bir Afrika politikasından bahsetmek mümkün değil. Yeni politikanın bir göstergesi olarak pazarlanan, 24 mücahidin kafatasının Cezayir’e teslimi, başta Afrika olmak üzere tüm eski sömürgelerine yönelik bir “tarihsel hafıza yenileme” girişiminden başka bir şey ifade etmiyor. Fransa müzelerindeki 18 bin kafatası bu bağlamda sıralarını beklemekte!


10 Ekim 2018 Çarşamba

Erdoğan'dan Afrika Ülkelerine Tarihi Çağrı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Erdoğan'dan Afrika Ülkelerine Tarihi Çağrı: Gelin El Ele Verelim, Birlikte Üretelim 

Türkiye-Afrika İş Forumu'nda konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Afrika ülkelerine tarihi bir çağrıda bulunarak "Gelin el ele verelim. Birlikte Üretelim. Kazan kazan ilkesini ülkelerimize hakim kılalım" dedi.


Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye-Afrika Ekonomi ve İş Forumu'nda konuştu. Sömürü altındaki Afrika ülkelerine çağrıda bulunan Erdoğan, "Bu kardeşlerimizin kendi kaderleriyle ilgili söz söyleme hakları var mı? Yeraltı zenginlikleriyle ilgili devam ediyor. Tarım ve yeraltı kaynakları konusunda devam ediyor. Verelim el ele atalım adımları kazan kazanı ülkemize hakim kılalım. Neyimiz var neyimiz yoksa bunu birlikte üretelim" dedi.

Konuşmasının devamında tüm ülkelerle milli para ile ticareti geliştirmek istediklerini vurgulayan Erdoğan, "Tüm Afrikalı kardeşlerimize sesleniyorum. Ülkelerimizi döviz kur baskısından kurtaralım diyorum. Bu meseleyi öncelikle gündemimize aldık. Rusya, Çin, İran gibi ülkelerde belli oranda mesafe kaydettik. Sadece ana ticaret ortaklarımızla değil tüm ülkelerle milli paralar üzerinden ticareti geliştirmeye hazırız. Tüm ülkelerle milli paralar üzerinden ticaret yapmaya hazırız" şeklinde konuştu.

Erdoğan'ın konuşmasından satırbaşları;

"Ticaret Bakanlığımıza Dışişleri Bakanlığımıza bu organizasyona öncelik ettiği için teşekkür ediyorum. Türkiye olarak Afrika kıtası ile işbirliğimize büyük önem veriyoruz. Özellikle 2005 yılını Başbakanlığı döneminde Afrika dönemi olarak kabul ettik.

Göreve geldiğimizde 12 büyükelçiliğimiz varken, bugün Afrika'da 41 büyükelçiliğimiz var. Karşılıklı saygıya dayalı ilişkilerimizi devam ettiriyoruz. Afrika kıtasının tamamıyla işbirliğimizin güçlendirme amacındayız. Gösterdiğimiz çabaların meyvelerini farklı alanlarda topluyoruz. 21 farklı Afrika ülkesini ziyaret ettik.


"İŞBİRLİKLERİMİZİ GELİŞTİRMEYE ÇALIŞTIK"


Büyük önem arz eden en az gelişmiş ülkeler konferansımızın dördüncüsüne ev sahipliği yaptık. Dünya İnsani Zirvesi yine ülkemizde gerçekleştirildi. Bu zirveler öncesi ve sonrasında tarımdan sanayiye birçok alanda toplantılar düzenledik.

Öğrenci burslarından, turizm yardımlarına kadar oldukça geniş yelpazede işbirliklerimizi geliştirmeye çalıştık. Türkiye bugün dünyanın 6. en yaygın diplomatik ağına sahip ülkesi haline geldi. Göreve geldiğimizde büyükelçilik sayılarımızın artması inşallah Afrika'nın tamamında büyükelçiliğimizin olacağının teminatıdır.


"TİCARET HACMİMİZ 20,6 MİLYARA YÜKSELDİ"


11 ülkede 12 müşavirimiz vardı. 26 ülkede 32 müşavirimiz var. TİKA tüm kıta genelinde kalkınma yardımı faaliyetleri yürütüyor. İstihdam üreterek özellikle gençlerin ve kadınların hayata ümitle bakabilmesi için tüm desteği veriyoruz. 50'yi aşkın Afrika ülkesinde 5 bin öğrenci lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimi alıyor. AFAD, Kızılay kıtanın farklı bölgelerinde varlık gösteriyor.

Müteahhitlerimiz 65 milyar liralık 1150 proje üstlenmiş durumda. 46 Afrika ülkesi ile ticari ve ekonomi anlaşması imzaladık. 12 ülkeyle çifte vergilendirmenin önlenmesi anlaşmasını imzaladık. Büyük kısmı yürürlüğe girdi.

Ticaret hacmimiz 2003'teki 3,7 milyardan, 20,6 milyara yükseldi.Sahra altı Afrika ülkelerinde ticaret hacmimiz 7,1 milyar dolara ulaştı. Kıtada kapasite geliştirerek istihdam üreterek gençlerin ve kadınların hayata ümitle bakabilmesi için tüm desteği veriyoruz. Somali'deki projelerimiz Afrika'ya bakış açımızı göstermek açısından önemlidir. En büyük memnuniyet kaynağımız Afrikalı kardeşlerimizin destekleridir.


"MACARİSTAN'LA ORTAK YATIRIM YAPACAĞIZ"


BM, İslam İşbirliği Teşkilatı gibi alanlarda Türkiye'nin yürüttüğü haklı mücadeleye Afrikalı dostlarımız destek verdi. İsrail yönetiminin Kudüs'e yönelik saldırılarına karşı Afrika kıtasındaki ülkeler Türkiye ile birlikte tepkilerini gösterdi. Dün Macaristan'da 2 günlük seyahatim oldu. Macar dostlarımız şöyle teklif bulundu. Afrika'daki dostlarımızla Macar ve Türk Eximbank'la yatırımlara girelim dedi. 320 iş adamıyla yaptığımız toplantıda bunu orada da vurguladık. Afrika'da ortak yatırımlara girme kararı aldık.

Bizi eleştirenler İsrail'e sessiz kalırken, Afrika ülkeleri Filistin davasına sahip çıktı. Özellikle kıta genelinde demokrasinin korunması hususunda ciddi çaba sarf ediyor. Pek çok ülke darbecilere kucak açarken, Afrika bunu yapmıyor. Afrikalı kardeşlerimiz aynı insani tavrı göç meselesinde gösterdi. Batılı ülkeler mültecileri açlığa, ölüme bırakırken, Afrika gibi kısıtlı geliri olanlar kapılarını açıyor.


"HASSASİYETLERE VE DEĞERLERE KIYMET VERİLMİYOR"


Küreselleşme beraberinde standartlaşmayı da getiriyor. Kimi batılı ülkeler ve şirketler tek tipleşme olarak algılıyor. Tek bir yönetim sisteminin tek mutfağın kıyafetin güzellik anlayışının diğer ülkelere dayatıldığını görüyoruz. Her toplumun kendine ait hassasiyetlerine, değerlerine yeterince kıymet verilmiyor. Hatta bu farklılıklar kimi zaman tehdit olarak görülüyor.

Örneğin ekonominizi büyütmek istiyorsunuz, onlara bağlı şekilde yapmak zorundasınız.Enflasyondan kurtarmak istiyorsunuz, yine hazır reçeteler var, istihdamı artırmak, enerji ve madencilikte kendi imkanlarını harekete geçirmek isterseniz belli kalıp ve sınırlar çıkıyor. Uzay teknolojisi, bilişim gibi alanlarda tüketici konumundan üretici konumuna geçmenizi istemezler. Afrika'nın kromları ne oldu... Batı'dan kimler gelip bir yerlere taşıdı. Gelişlerinin hep sebebi alıp ülkelerine taşımak değil miydi?


"BUNUN HESABINI SORAN VAR MI?"


Sosyal alanlarda özgürlük, demokrasiye karşı çıkar biz ne diyorsak öyle olacaksınız der. Şüphesiz bu baskılardan, dayatmalardan birçok devlet nasibini alıyor. Afrika ülkeleri hak etmedikleri muameleyle karşı karşıya kalıyor. Afrikalı kardeşlerimiz bu anlamda 10 binler 100 binler öldürülmedi mi? Bunun hesabını soran var mı? Yok... Bu katliamları yapanlar en modern en medeni ülkeleri onlara sorarsanız... Somali'de Orta Afrika'da çok acı ölümlere mahkum edilmedi mi?


"NEYİMİZ VAR NEYİMİZ YOKSA BİRLİKTE ÜRETELİM"


Bu kardeşlerimizin kendi kaderleriyle ilgili söz söyleme hakları var mı? Yeraltı zenginlikleriyle ilgili devam ediyor... Tarım ve yeraltı kaynakları konusunda devam ediyor. Verelim el ele atalım adımları kazan kazanı ülkemize hakim kılalım. Neyimiz var neyimiz yoksa bunu birlikte üretelim. Bu ülkede ekonomide sömürgeden kalma çarpıklıklara müsade edilmemeli. Bunun adı neo-kolonyalizmdir. Bu sömürünün modern zamanda uygulanmasıdır.


"MİLLİ PARALAR ÜZERİNDEN TİCARET YAPMAYA HAZIRIZ"


Yerli ve milli parayla gelin ortak iş yapalım... Tüm Afrikalı kardeşlerimize sesleniyorum. Ülkelerimizi döviz kur baskısından kurtaralım diyorum. 

Bu meseleyi öncelikle gündemimize aldık. Rusya, Çin, İran gibi ülkelerde belli oranda mesafe kaydettik. Sadece ana ticaret ortaklarımızla değil tüm ülkelerle milli paralar üzerinden ticareti geliştirmeye hazırız. 

Tüm ülkelerle milli paralar üzerinden ticaret yapmaya hazırız. Sorun zihniyeti değiştirmek. Madela'nın dediği gibi bizi korkutan ışık değil içimizdeki karanlıktır bunu bilelim."

Erdoğan açıkladı: 46 ülkeyle imzalar atıldı


Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye-Afrika Ekonomi ve İş Forumu'nda konuştu. 46 Afrika ülkesiyle ekonomik ve ticari anlaşmalar imzaladıklarına dikkat çekerek, "Bugünlere kirli pazarlıklarla değil, bedel ödeyerek geldik. Ülkelerimizi kur baskısından kurtaralım. Gelin yerli ve milli parayla iş yapalım" dedi.

26 Aralık 2017 Salı

TÜRKİYE VE SUDAN

Tamer Ashraf
Sayın Erdoğan, Türkiye'den Sudan'ı ziyaret eden ilk Cumhurbaşkanı olması hasebiyle tarihi bir gün yaşıyoruz."
Bu sözler Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir'e ait. 
Ben mazlum insanları severim. Hele ki ülkesi emperyalistler tarafından parçalanmış bir Afrikalı olursa daha da çok severim.
Faşist deseler de severim, diktatör deseler de severim.
Yalandır çünkü…

"Keşif Kolu" Sömürgeciliği
Hepimiz misyonerlik hakkında kitaplar okuduk. Bu işin"sömürgeciliğin keşif kolu"olduğunu çabucak anladık
Sonra?..Kızdık ettik filan... "Bize bir şey yapamazlar" deyip arkamıza yaslandık!..
Halbuki papazların geçen yüzyılda İslam coğrafyasında attığı tohumlar, yeni yeni yeşeriyor. 
Sudan ilginç bir örnek… Sadece örnek değil ibret… 
Sömürgeci, kendisini altına götüren yolun üzerinde hangi engel varsa onu bir şekilde parçalıyor ve hakkından geliyor. 
Altından giriyor üstünden çıkıyor. Fakiri önce kiliseye alıyor, iki vaaz, bir ilahi derken araya bir Marksist bildiri atıyor. Adam oldu mu silahsız Che Guavera!..
Eline bir de kalaşnikof tutturuyor!..Al sana "Sudan Halk Kurtuluş Ordusu!.." 
Olay bu… Bizde de yaşandı!..
İngiltere'nin denetiminde, ABD ve İsrail'in emrinde 40 yıl kendi ülkesine karşı savaştıktan sonra 2011 yılında Sudan'ı ikiye bölmeyi başaran isyancıların eline  ne geçti sizce?..
Güney Sudan'da her gün can almaya devam eden bir iktidar mücadelesi…
Petrol de var işin içinde, tıpkı Erbil gibi!..

Sudan Devlet Başkanı Sözlerine Devam Ediyor:
"Müslümanların zulüm, baskı ve sıkıntılara maruz kaldığı, birlik ve beraberliğe çok fazla ihtiyaç duyduğu bu dönemde Sayın Cumhurbaşkanı'nın yaptığı bu ziyaret ciddi önem arz ediyor."
Bence geç bile kalınmıştır. 8 asır önceki atalarımız Turan Şah ve Baybars, altlarında uçak olmamasına rağmen çok daha hızlıydılar…
Sudan'da yetmiş yıldır dert sahibi olup, emperyalizmin kölelerine karşı beka mücadelesi veren Müslümanların sekiz asır önceki ilk namazında, ecdadın okuttuğuezanlar vardır!
"Yarın Port Sudan'ı ziyaret edeceğiz, bu tarihi kent,birçok Osmanlı eserini de barındırıyor. Bu eserler iki ülke halkı arasındaki köklü ilişkilerin tarihini ve boyutunu ortaya koyuyor. 
Sudan Devlet Başkanı Ömer El- Beşir'in bu samimi ve kompleksten uzakheyecanı, sadece Afrika'da değil, BOP karşısındaki en büyük dayanağımızdır.
Çünkü Sudan, Nasreddin Hoca'nın ifadesiyle "damdan düşmüş" bir ülkedir. Sudanyaralıdır. 
1882'de İngiltere'nin Mısır'ınardından Sudan'ı işgal edişine kadar Sudan ayrıcalıklı statüde bir Osmanlı eyaletiydi.
Geleneksel yerel inançların yaygın olduğu güney Sudan, sömürge dönemindeyoğun bir misyoner faaliyeti altında alındı.
Hristiyanlaştırma faaliyetinin 100 yıllık hasılatı: "% 17" oldu.
Bu % 17'lik etnik puan, İngiltere, ABD ve İsrail'in elinden tutarak bölücülük ateşini yakması için yeterli bir sayıydı.
Yaşananlar, tıpkı Türkiye'de 60'larda başlayan "devrimci" etnik grup yaratma faaliyetleriniandırıyordu.

Bizim Olimposlular ve Cehalet
Benim Sudan'la bu kadar çok ilgilenmemin sebebi, "Büyük Ortadoğu ve Genişletilmiş Kuzey Afrika" Projesinin Kuzey ucunda Türkiye'nin, güney ucunda Sudan'ın bulunmasıdır.
Siyonizm'insaha elemanı olan sömürgecilerin Afrika'daki işi tabii ki kolaytamamlanmıştır. 
Çünkü orası Afrika'dır, burası Türkiye'dir. Orası eyalettir, burası payitahttır!..
Ancak yaşananlar neredeyse birbirinin aynısıdır.
Tek farkla… Sudan 2011'de ikiye bölünmüş; oradaOlimpos'un çocukları kazanmıştır!
Türkiye'de Tanrı dağından gelen,Hira dağının yiğit çocukları kazanacaktır.
8 Ekim 2011'de BBC News Magazine'de bir İngiliz'in kaleme aldığı haberin başlığı: 
"Güney Sudan, Shakespeare'in dilini benimsiyor" şeklindeydi.
BBC muhabiri, Goldsimith: "Genç Güney Sudan ulusu"nun, resmi dil olarak İngilizceyi seçmesini:
"Arapça konuşan bir toplum açısından büyük bir meydan okuma" olarak yorumluyordu. 
Haber resminin altında, "Güney Sudanlıların İngilizcenin onları 'farklı ve modern' yapacağına inandığı" yazıyordu.
Tabii bizdeki vaftiz kaçağı Olimposlular da boş durmuyordu:
Afrika Birliği Zirvesi için geldiği Güney Afrika'da yurtdışına çıkış yasağı konulan Sudan Devlet Başkanı Ömer el-Beşir'in ülkesine dönüşüne, bizim olimpos çocukları, şu manşeti atıyordu:
"Sudan Devlet Başkanı El Beşir, ülkesine kaçtı" (Sözcü: 15 Haziran 2015)
Güney Afrika'da yaptığı 400 yıllık kurumsalhırsızlıklaAmsterdam'ı dünya mücevher piyasasının merkezi ve Yahudilerin uğrak yerine çeviren…
Sonra ilk adı "New Amsterdam" olan New-York'u ABD'nin en büyük limanı haline getiren…
Sonra da onu, Siyonizm'in ticaret ve finans merkezi olarak tanzim eden Avrupa sömürgeciliğinin "Sözcü"lüğünü yapmak, bizim Olimposlulara düşüyordu.
Çünkü dün olduğu gibi bugün de "cehalet" emperyalizmin en büyük silahıydı!

17 Ocak 2020 Cuma

Libya’nın jeo-stratejik önemi ve Türkiye-Libya ilişkilerinin arka planı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye’nin Libya’daki varlığı, BM'ce meşruiyeti tanınan UMH'nin ayakta kalmasını sağlamak ve aynı zamanda Libya halkının emperyal güçlere karşı birlik ve bütünlüğünü korumak, bağımsızlığını ve iç barışını garanti altına almak anlamına gelmektedir.



Libya'nın başkenti Trablus'un kalbi konumundaki Şehitler Meydanı'nda toplanan Trabluslular, Hafter saflarındaki milis ve paralı askerlerin gerçekleştirdiği saldırılara tepki gösterdi. Trabluslular, Türk bayrağı taşıdı. Fotoğraf: Arşiv/Hazem Turkia/AA


Ahmed Cevdet Paşa “Tarih bilmeyen siyasetçi pusula bilmeyen gemi kaptanı gibidir” diyerek devlet adamlarının karşılaştıkları sorunlara tarihi perspektiften bakarak isabetli çözümler bulacaklarını kuvvetli bir şekilde ifade etmiştir. Biz de bugün burada tarihi bir perspektif sunmaya çalışalım.
Fenike, Kartaca, Yunan, Roma ve Bizans hâkimiyetinden sonra, Hz. Ömer devrinde, Amr bin As kumandasındaki ordu 642 yılında Mısır’ın ardından Trablus ve Tunus’a doğru hareket etti. 647’de Ukbe bin Nafi ile Trablus’ta zafer kazanıldı. Kuzey Afrika’nın fethi Hassân bin Nu’mân ve Musa bin Nusayr eliyle 707 yılında tamamlandı. Tarık bin Ziyad 711 yılında İspanya’yı fethederek İslam’ı güneybatıdan Avrupa’ya ulaştırdı.
Kuzey Afrika’da iç huzuru ve güvenliği sağlamak amacıyla Harun Reşid, emirlerinden birinin oğlu olan İbrahim bin Ağleb’i 800 yılında vali tayin ederek Libya ve Tunus’u Abbasi halifesine bağlı olarak yönetecek Ağlebiler (800-909) hanedanını kendi eliyle kurdu. Fâtımî Devleti (909-1049) ve Muvahhidler Devleti (1160-1178) egemenliğinden sonra, Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin emri altındaki Kölemen komutan Şerefeddin Karakuş 1174 yılında başlattığı seferlerle Trablus, Kayrevan ve Tunus gibi Kuzey Afrika şehirlerini yeniden Mısır’a dahil etme siyaseti çerçevesinde hareket etti. 1185 yılında Trablus şehrini ele geçirdi. Karakuş ve arkadaşlarının sürdürdüğü seferlerin ve 1212 yılına kadar devam eden hakimiyetinin en önemli sonucu, Kuzey Afrika seferine katılan birliklerindeki Oğuzların varlığını kalıcı kılmasıdır. Oğuzlar Muvahhidler devletinde “guz” ve “gazaz” adındaki askeri birlikler olarak varlıklarını sürdürdüler. Bugün Yefrin’de yaşayan Gazaz kabilesi büyük ihtimalle o günlerden kalmadır. Muvahhidler’den sonra, aradaki fetret devri dışında, Hafsîler uzunca bir süre Libya’ya egemen oldu (1228-1323 ve 1369-1510).

Hafsîler ve Osmanlılar

Haçlı ideolojisi ile hareket eden İspanyollar, Endülüs’teki İslam varlığına adım adım son verdikten sonra tüm kuvvetleriyle Kuzey Afrika’ya yöneldiler. Kastilya ordusu 1510 yılında Hafsîler’in egemen olduğu Trablusgarb’ı işgal ettiği gibi halkını da kılıçtan geçirdi. Canını kurtaranlar Trablusgarb’ı boşaltarak ülkenin içlerine doğru kaçtı veya sürüldü.
 sorulması gereken en temel soru, Libya’yla beş, hatta on iki asır öncesine giden tarihsel ve kültürel bağları bulunan Türkiye’nin “Libya’da ne işi var?” sorusu değildir. Bunun yerine “ABD, Rusya, Fransa, İtalya gibi emperyalist ülkelerin Libya’da ne işi var?” sorusu sorulmalıdır. 
1520 yılında tahta oturan Kanuni Sultan Süleyman, babası Sultan Selim zamanında, 1519’da Tacura’dan gelen heyetin bizzat talep ettiği askeri yardımı sağladı. Murad Ağa kumandanlığında bir askeri filo gönderdi. Murad Ağa Tacura’da kuvvetli bir direniş merkezi kurdu. Trablus’un İmparator Şarlken tarafından 1530 yılında Malta şövalyelerine verilmesinden üç sene sonra, Kaptanıderyâ Barbaros Hayreddin Paşa şehri yeniden fethetti. Ancak bu fetih de İspanyolların karşı saldırılarıyla uzun ömürlü olmadı ve şehirde hakimiyet kurmak için mücadeleye devam edildi. Tam 32 yıl süren bu mücadelenin sonunda, Kaptanıderyâ Sinan Paşa, Turgut Reis ve Murad Ağa’nın kuvvetleriyle Trablusgarb 15 Ağustos 1551’de Osmanlı topraklarına katıldı.
Fetihten sonra Murad Ağa Trablusgarb valisi oldu (1551-1553). Onun vefatından sonra ise Turgut Reis (1553-1565) valilik makamına gelince ülkenin sahil kısmıyla çöl bölgesini sosyal, siyasi ve ekonomik olarak birleştirdi. Trablusgarb onun döneminde huzur ve refaha kavuştu. Bugün “Libya” olarak isimlendirilen coğrafyada Osmanlı devletinin Trablus, Bingazi ve Fizan adıyla ayrı ayrı idari merkezleri vardı. Cezayir, Tunus ve Trablusgarb ocaklarına hep birlikte “Garp Ocakları” deniliyordu. Bu ocaklar merkezî devlet için kayda değer bir üretim ve gelir kaynağı oluşturmamakla birlikte, Osmanlı devletinin ve İslam âleminin savunması açısından Akdeniz’de bir ileri karakol görevi görüyordu.
Osmanlı devleti merkezî askerî teşkilatına Balkanlardaki Hristiyan kökenli genç erkekleri devşirme usulüyle dahil ederken, Kuzey Afrika’daki topraklarını savunmak amacıyla Anadolu’dan genç erkekleri asker olarak Garp Ocaklarına gönderiyordu. Osmanlı böylece, askerlik mesleği bakımından insan kaynağı sınırlı olan bölgenin askerî kapasitesini geliştirmeye çalışmıştı. Libya, Tunus ve Cezayir’de görev yapan bu profesyonel askerlerin yerel halktan kızlarla evlenmesine müsaade edilerek, sayıları bugün milyonlarla ifade edilen bir “Kuloğlu” nesli ortaya çıktı. “Kuloğulları” babaları Anadolu kökenli asker ve anneleri yerel halktan kişiler demektir. Her yıl ocağa yazılan 1000-2000 civarındaki askere ek olarak, Kuloğulları’nın da sayısı aritmetik olarak artmış ve devlet kademelerinde çeşitli memuriyetlerde ve ülke savunmasında ayrı bir askeri kuvvet kaynağı olarak istihdam edilmişlerdir.
Ahmed Şerîf 15 Kasım 1920’de Ankara’ya geçti ve 25 Kasım’da Mustafa Kemal’le bir yemekte buluştu. TBMM Başkanı ve Başkumandan Mustafa Kemal’e mücevher kakmalı bir kılıç ve üzeri ayet ve hadislerle bezeli bir kemer hediye etti. Kurtuluş Savaşı sırasında Atatürk’ün yanında yer aldı. Milli Mücadeleye destek mahiyetinde, bütün gücünü seferber ederek “Türkiye’nin bağımsızlığı olmadan İslam âlemi sömürgeden kurtulamaz” ve “Libya’nın bağımsızlığı için önce Türkiye’nin bağımsızlığını kazanmalıyız” diyerek 18 Şubat 1921 Cuma günü Sivas’ta toplanan Büyük İslam Konferansı’na başkanlık etti. Ahmed Şerîf es-Senûsî, Mustafa Kemal’in görevlendirmesiyle Irak’taki Arap aşiretlerini İngiltere’ye karşı birleştirmek amacıyla faaliyetlerde bulundu.
On yedinci yüzyıla girilirken, İstanbul’dan gönderilerek Trablusgarb beylerbeyi tayin edilen kişiler, dünyadaki ve Akdeniz’deki değişen dengelere karşı kendi pozisyonlarını korumakta güçlük çektiler. Dünya ticaretinin kapasite ve değer bakımından artması ve mevcut dengelerin sarsılmasıyla, Akdeniz ticaretinin güvenliğini sağlama mecburiyeti, beraberinde yeni riskler de getirdi. Ocaklılar ve arkalarında yeni toplumsal, ekonomik ve askeri bir güç olarak ortaya çıkan Kuloğulları, beylerbeyilik makamında oturanlara karşı öne geçtiler. Zira beylerbeyi üç yıl, yani geçici bir süre görev yaptıktan sonra başka bir göreve gideceğini bildiğinden, uzun vadeli icraat yapmak yerine, asıl sorumluluğu “Ocaklı dayıya” bırakıp temsilî bir pozisyonda kalmayı tercih ediyordu.
1711 yılında dayı olan Karamanlı Ahmed Bey, padişahın bu temsilî pozisyondaki beylerbeyilik uygulamasına son veren bir kararı almasını sağladı. Ahmed Bey’e “sultan naibi” benzeri bir imtiyaz verilerek Trablusgarb’da bir Karamanlı hanedanı kurmasına imkân verildi. On sekizinci yüzyılın sonuna kadar kısmen de olsa Osmanlı devletinin Garp Ocaklarına katkı sağlayan deniz akıncılığı, silahlı modern ticaret gemileri karşısında önemini kaybetti. Hatta Vali Yusuf Paşa Trablusgarb beylerbeyi tarafından güvenliği belli bir bedel karşılığında garanti edilen gemilerin korsan baskınları sebebiyle uğradığı zararları tazmin etme konusunda zor durumda kalıyordu. Yusuf Paşa’nın Mısır’a saldıran Napolyon’a karşı pozisyon almaması da İstanbul’da tenkit edildi.
1827 yılına gelindiğinde, Libya’da yaşanan yönetim krizinin üstüne Osmanlı donanması Navarin’de Avrupalı devletlerin ortak donanması tarafından yakıldı. Bunlara Doğu Akdeniz’deki Yunan isyanı, Cezayir’in 1830’da Fransa tarafından işgali ve Mehmet Ali Paşa’nın isyanı gibi gelişmeler de eklenince, Trablus’a yapılması gereken müdahale gecikmiş oldu. Nitekim 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı ile eyalet merkeze bağlandı. Fransa’nın Cezayir’in yanında Tunus ve Libya’ya yönelik emperyalist emelleri biliniyordu. Bu yüzden Fizan ve Orta Afrika’ya uzanan güzergahta yer alan Gat, Tuareg (Tevârık), Ezgar ve Hoggar aşiretleriyle sıcak ilişkiler kuruldu. Sudan-Senegal, Sudan-Fas kervan ticaret yollarının güvenliğini sağlayacak adımlar atıldı. Ancak 1882 yılında Mısır, ardından da Sudan İngiliz işgaline uğrayınca, Osmanlılar’ın kurduğu istikrar ve güvenlik ortamı ağır bir darbe aldı. Böylece eyalet mühim bir gelir kaybına uğradı ve merkezden gelecek yardımları bekler oldu.
1877 yılında kurulan Osmanlı Meclisi’ne Trablus üç vekil gönderdi. 1908’de II. Meşrutiyet ilan edildiğinde Hums’tan bir, Bingazi’den iki, Trablusgarb’tan üç, Fizan’dan bir ve Cebeligarb’tan bir vekil olmak üzere toplam sekiz milletvekili Meclis’te Libya’yı temsil etti.

II. Abdülhamid’in Libya politikası

Libya’daki aşiret ileri gelenlerinin çocukları ve Kuloğullarından oluşan Hamidiye alayları kurularak halkın herhangi bir işgale karşı hazırlıklı olması yönünde çaba harcandı. Sahilden yapılacak saldırıları püskürtmek amacıyla, Tunus’tan Mısır sınırına kadar olan uzun sahil şeridinde, stratejik savunma noktalarına silah depoları kuruldu. Öte yandan Trablus, Fizan ve Bingazi’de birer kanaat önderi olan tarikat şeyhleri ve kabile liderlerine madalyalar ve nişanlar verilmekle birlikte, Osmanlı devletine bağlılığı öne çıkaran unvanlar ihdas edildi. Bu bağlamda, bölgedeki kabileler üzerinde etkisi bulunan, Şâzeliyye tarikatının bir kolu olan Medeniyye tarikatı lideri Şeyh Zafir Efendi, II. Abdülhamid’in davetiyle İstanbul’a gelerek hususi danışmanı unvanını aldı. Sultan Abdülaziz devrinde Senûsî zaviyelerine verilen destek artırılarak sürdürüldü. Zira Senûsiyye tarikatı Bingazi ve Çad yolu ile Akdeniz’den Sahra altına ve oradan bir ucu Sudan’a, diğer ucu Senegal ve Fas’a uzanan ve “Bilâdü’s-Sudan ticareti” adıyla bilinen ticaret yolu üzerindeki zaviyeleriyle bölgenin ekonomik, siyasi ve sosyal hayatında etkiliydi. Nitekim Fransız ve İtalyan emperyalist yayılmasına karşı Senûsiyye mensupları çok istikrarlı ve güçlü bir direniş gösterdiler.

Atatürk ve Libya

Fizan sancağı Osmanlı devletinin Jön Türkler’i sürgün ettiği bir yerdi. Fakat İtalyanların sömürgeci saldırıları karşısında, Fizan’da o sırada sürgün bulunan tıbbiyeli ve harbiyeli Jön Türklerin vilayetin çeşitli alanlarında istihdam edilmeleri sağlandı. Böylelikle vilayetin doktor, öğretmen ve idari memurluk pozisyonlarında Libyalılara hizmete başladılar. Libya’daki halkla kaynaşan bu kişilerin varlığı, yerel toplulukların Osmanlı halifesine bağlılıklarını zayıflatmak yerine kuvvetlendirdi. Öyle ki 1908’de II. Meşrutiyet ilan edildiğinde Libya halkı, Trablus’taki Jön Türklerin büyük sevinç gösterilerine katılmadığı gibi tepki gösterenler dahi oldu. Bunun üzerine İttihat ve Terakki ileri gelenleri, Meşrutiyet idaresi, hukukun üstünlüğü, eşitlik, adalet ve hürriyet gibi kavramların ne anlama geldiğini anlatmak üzere Mustafa Kemal’i Libya’ya gönderdi. Libya’da sömürgeci İtalyanlara karşı düşünsel düzeyde karşı koymak için faaliyette bulunan Mustafa Kemal, burada özgürlük tohumlarını ekti. 1911 yılında yüz bin civarında askeriyle Libya’yı işgale kalkışan İtalyanlara karşı sadece 5 bin 500 askerle karşı koyan Mustafa Kemal, yerel asker sayısını olabildiğince artırmak için halkı direnişe katılmaya davet etti. Trablus kumandanı Kurmay Albay Neş’et Bey, Kurmay Binbaşı Ali Fethi (Okyar) Bey, Yüzbaşı Nuri (Conker) Bey, Bingazi Kumandanı Enver (Paşa) Bey, Kolağası Mustafa Kemal (Atatürk) Bey, Süleyman Askerî Bey ve Kuşçubaşı Eşref Bey gibi önemli isimlerin başarılı çalışmalarıyla, İtalyanlar sahil kısımlarına adeta hapsedildiler ve Libya’nın iç bölgelerine giremediler.
Balkan Savaşlarının başlaması, Libya’daki durum adına, Osmanlı devletini acil bir çözüme icbar etti. 18 Ekim 1912’de Uşi Antlaşması imzalandı. İtalyanların Libya’daki hakimiyeti tanınırken, Müslümanları temsil etmesi için “Nâibü’s-sultan” unvanlı bir yetkili atandı. Birinci Dünya Savaşı başladığında, İtalya’nın İngiliz-Rus-Fransız ittifakına girmesini önleyici politikalar bağlamında Osmanlı devleti, hiçbir zaman tam olarak uygulanmayan Uşi Antlaşması hükümlerini açıktan ihlal etmemeye özen gösterdi. İtalyanlara karşı canla başla savaşan Ahmed Şerîf es-Senûsî (1873-1933), Senûsî ailesinden Seyyid İdris’in İngiliz ve İtalyanlarla antlaşması üzerine, 30 Ağustos 1918’de bir denizaltıyla İstanbul’a intikal etmek durumunda kaldı. VI. Mehmed (Vahdettin) için Eyüp Sultan Camii’nde yapılan tahta geçme töreninde kılıç kuşatma vazifesini yaptı. Bu görev Ahmed Şerîf’e İstanbul’da gösterilen itibarın ne derecede yüksek olduğunun en açık kanıtıdır.
Ahmed Şerîf 15 Kasım 1920’de Ankara’ya geçti ve 25 Kasım’da Mustafa Kemal’le bir yemekte buluştu. TBMM Başkanı ve Başkumandan Mustafa Kemal’e mücevher kakmalı bir kılıç ve üzeri ayet ve hadislerle bezeli bir kemer hediye etti. Kurtuluş Savaşı sırasında Atatürk’ün yanında yer aldı. Milli Mücadeleye destek mahiyetinde, bütün gücünü seferber ederek “Türkiye’nin bağımsızlığı olmadan İslam âlemi sömürgeden kurtulamaz” ve “Libya’nın bağımsızlığı için önce Türkiye’nin bağımsızlığını kazanmalıyız” diyerek 18 Şubat 1921 Cuma günü Sivas’ta toplanan Büyük İslam Konferansı’na başkanlık etti. Ahmed Şerîf es-Senûsî, Mustafa Kemal’in görevlendirmesiyle Irak’taki Arap aşiretlerini İngiltere’ye karşı birleştirmek amacıyla faaliyetlerde bulundu.

İtalyan sömürgeciliğinden bağımsız Libya’ya

Libya’daki İtalyan işgal dönemi 1911’den 1943 yılına kadar sürdü. 1943’te İtalyan-Alman birlikleri yenilip Libya’yı terk ettikleri zaman, Trablus ve Bingazi İngiliz, Fizan ise Fransız askerlerince işgal edildi. BM tarafından Libya’nın geleceğine karar verilmesi aşamasında Libya-Türkiye ilişkileri yeniden başladı. Berka kentinde geçici olarak bir devlet yapılanması gerçekleştirdi. Libya adına Şeyh İdris es-Senûsî Türkiye’ye başvurarak üst düzeyde görevlendireceği uzman kişiler talep etti. Bu bağlamda, Libya hükümetine başkanlık eden Sadullah Koloğlu başta olmak üzere çok sayıda üst düzey görevli Türkiye’den gitti. 24 Aralık 1951’de Libya devletini ilan eden Kral I. İdris es-Senûsî o sırada dünyanın en fakir ülkesinin kralıydı. Libya 1953’te İngiltere ve 1954’te ABD ile yaptığı anlaşmalarla bu ülkelere askeri üsler verdi. Karşılık olarak bu ülkelerden aldığı kira ve tazminatlarla ülke bütçesine mali katkı sağladı. 1960’ların başında Libya’da zengin petrol yatakları keşfedilince ülkenin kaderi değişti. Dünyanın en fakir ülkesi durumundan zengin ülkeler arasına girmeye aday oldu. Bunun ardından Libya’da 1969’da devrim yapıldı. Türkiye ile ilişkiler bir süreliğine dondurulsa da, devrim lideri Kaddafi Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekatı’na destek vererek ikili dostluk ilişkilerini tazeledi.

Libya Türkiye için neden önemlidir?

Sonuç olarak, Türkiye’nin Libya ile var olan tarihi ve kültürel bağları yanında, coğrafi açıdan komşuluk ilişkileri de kayda değer önemdedir. Bir ülkenin tarihten gelen sorumluluklarını bilmesi, deniz sularındaki haklarını korumak için ikili anlaşmalar yapması, savaşmak için diğer güçlere meydan okuması anlamına gelmez. Ne pahasına olursa olsun haklarını ve çıkarlarını korumak için iradesini beyan etmesi ve ikili ilişkilerinde ahde vefa göstermesi, o devletin gücünü ve caydırıcılığını ifade eder. Türkiye’nin Libya ile gündemde olan ilişkilerinin temelinde 500 yıl öncesine dayanan bir arkaplan vardır. Bu koskoca tarihi geçmişte Kanuni’den II. Abdülhamid’e, Mustafa Kemal’den Bülent Ecevit-Necmettin Erbakan hükümetine uzanan hatıralar vardır. Bunun yanında Libya’nın bugünkü dinî, siyasi ve kültürel kimliğini müstahkem kılan Murad Ağa, Turgut Reis gibi büyük komutan ve amirallerin türbesi ve kurdukları mimari eserler orada varlıklarını bütün ihtişamlarıyla sürdürmektedir. İspanyol ve Maltalı şövalyelerin yıkamadığı bu eserler, İkinci Dünya Savaşı’ndaki bombalara karşı bile direnmiştir. Bugün ise türbeleri birer tarihi miras olarak görmek yerine “şirk merkezi” olarak tanımlayan fanatiklerin saldırılarına rağmen, Turgut Reis’in türbesi Türk-Libya dostluk tarihinin ortak anıtı olarak ayaktadır.
Öte yandan, Libya yönetimi 1974 yılında Kıbrıs Türklerinin imdadına koşan Türk askerine, Batılı güçlerin tepkisine rağmen askeri destek vermiştir. Türk askerinin 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması ile sonuçlanan ve ilk defa Müslüman Türklerin yaşadığı bir toprak parçasını kaybetmesinden sonra hukuken sınırları dışında bulunan ve Müslüman Türklerin yaşadığı bir alana yaptığı askeri seferle kazandığı ilk zaferde Libya’nın dolaylı da olsa payı olmuştur. Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’na başlayıp milleti emperyalist işgalcilere karşı örgütlemeden önce Libya’daki halkı 1911 yılında direnişe hazırlaması, üstünde ayrıca önemle durulması gereken bir durumdur. Mustafa Kemal 30 yaşında edindiği bu tecrübenin ardından, 34 yaşında Anafartalar Kahramanı oldu ve 38 yaşında Samsun’dan Kurtuluş Savaşı’nı başlattı. Canı pahasına imdadına koştuğu Libya’da gözünden yaralanmasına rağmen yılmadı. Bütün varlığını ortaya koyarak vatan coğrafyasının merkezini işgale yeltenenlere karşı Mustafa Kemal Anadolu halkıyla karşı mücadele başlattığında, Libya’dan gelen dostu Ahmet Şerîf es-Senûsî de yanındaydı. Türkiye-Libya dostluğu, bu tecrübelerden hareketle, bölgede barışın tesis edilmesinde yine belirleyici olacaktır.
Bütün bu bilgiler ışığında diyebiliriz ki Türkiye’nin Libya ve Doğu Akdeniz’de olup bitene kayıtsız kalması, iktidarda hangi hükümet olursa olsun, Ankara’nın jeopolitik ve jeostratejik konumunu doğrudan olumsuz etkileyecektir. Osmanlı devletinin çöküşünü etkileyen faktörlerden biri de Akdeniz’deki deniz egemenliğini yavaş yavaş kaybetmesine rağmen buna karşı bir çözüm geliştirememesiydi. Bugün Türkiye’nin Libya’da bulunması, “İskenderun Körfezi’ne sıkıştırılma projesinin” akamete uğratılması anlamını taşıyor. Öyle ki Türkiye Akdeniz’de varlığını sürdüremezse, Doğu Akdeniz’de Türk gemi ve uçaklarının izinsiz seyirleri bile tehlikeye girecektir. Bu bağlamda sorulması gereken en temel soru, Libya’yla beş, hatta on iki asır öncesine giden tarihsel ve kültürel bağları bulunan Türkiye’nin “Libya’da ne işi var?” sorusu değildir. Bunun yerine “ABD, Rusya, Fransa, İtalya gibi emperyalist ülkelerin Libya’da ne işi var?” sorusu sorulmalıdır. Ayrıca emperyalist ülkelerle birlikte hareket eden, fakat Arap ve İslam dünyasının derdine deva olacak en ufak bir adım bile atmayan BAE ve Suudi Arabistan’ın Libya’daki varlıkları da sorgulanmalıdır.
Libya yönetimi 1974 yılında Kıbrıs Türklerinin imdadına koşan Türk askerine, Batılı güçlerin tepkisine rağmen askeri destek vermiştir. Türk askerinin 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması ile sonuçlanan ve ilk defa Müslüman Türklerin yaşadığı bir toprak parçasını kaybetmesinden sonra hukuken sınırları dışında bulunan ve Müslüman Türklerin yaşadığı bir alana yaptığı askeri seferle kazandığı ilk zaferde Libya’nın dolaylı da olsa payı olmuştur.
Şüphesiz Türkiye’nin Libya’daki varlığı, BM nezdinde meşruiyeti tanınan Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) ayakta kalmasını sağlamak ve aynı zamanda Libya halkının emperyal güçlere karşı birlik ve bütünlüğünü korumak, bağımsızlığını ve iç barışını garanti altına almak anlamına gelmektedir. Bilindiği gibi, bir devletin siyasal sınırları yanında jeopolitik ve jeokültürel sınırları da vardır. Bu bağlamda, Akdeniz’deki varlığını ve çıkarlarını koruyabilmesi açısından, Türkiye’nin jeopolitik ve jeostratejik sınırlarının Libya’dan başladığını ifade etmek abartı değildir. Türkiye’nin bölgesel ve küresel güç olma yolundaki en önemli adımlarından birinin, Kanuni Sultan Süleyman devrinde olduğu gibi güçlü bir deniz gücü kapasitesine sahip olmaya bağlı olduğu apaçık bir gerçekliktir. ABD’nin en büyük filolarından 6. Filo’nun Akdeniz’i kontrol için Sicilya’da konuşlanması, Rusya’nın Lazkiye’deki Tartus üslerini tahkim etmesi göz önüne alınırsa, Doğu Akdeniz’de en büyük kıyıya sahip bir ülke olarak Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Libya’da olan biteni kollarını kavuşturarak izlemesi beklenemez. Türkiye’nin teşebbüsleri, ülke çıkarlarını ve bölge barışını korumak adına çok mühimdir ve tarihi öneme sahiptir.


27 Eylül 2018 Perşembe

Kendi duvarlarını ören Avrupa

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Küresel ekonomik kriz ile kuzey-güney bölünmesini yaşayan Avrupa, göçmen akınının tetiklediği aşırı sağcı siyasi akımlarla beraber bir doğu-batı bölünmesine doğru da yelken açmış durumda.




1989'da Moskova'dan esen "Değişim Rüzgarı"nın yerle bir ettiği Berlin Duvarı'nın enkazının üzerinde bir yıl geçmeden birleşen Almanya, Avrupa Birliği'nin tek devlet ideali çevresinde toplanması için itici güç olmuştu. Avrupa Birliği, Varşova Paktı'nın eski üyelerini derinlemesine sorgulamadan sınırlarının içerisine katarak doğuya doğru genişlerken küreselleşmenin mutlak zaferine iman etti. Yeni duvarların yükselmeyeceğine dair sarsılmaz bir inançla başlayan bu "birlik" olma yolculuğu yine küreselleşmenin getirdiği kaotik düzen ve geçmişin biriktirdiği kapanmamış hesaplarla bugünlerde bir duvardan diğerine tosluyor.

2009'da patlak veren küresel ekonomik kriz Avrupa Birliği'nin kendi içerisinde inşa ettiği ilk duvarın temellerini attı. Birlik kısa süre içerisinde Almanya'nın başını çektiği zengin kuzey ülkeleri ile "har vurup harman savurmuş" oldukları ima edilen güney ülkeleri arasında bölündü. Yunanistan'dan başlayarak Akdeniz kıyısı boyunca Portekiz'e kadar tüm birlik ülkeleri birbiri ardına kemer sıkma politikalarına yöneldi, geniş halk kitleleri "ekonomik reformlar" adı altında refahlarından fedakarlık edecekleri şartlara zorlandılar.

Ekonomik yıkımın en ağır darbesini yiyen Yunanistan'ın bu süreçten kağıt üzerinde de olsa çıkabilmesi ancak 2018 yılında mümkün oldu. Avrupa Birliği'ndeki bu kuzey-güney bölünmesi İtalya, İspanya, Belçika gibi ülkelerdeki mikro milliyetçi damarları da tetikledi. Bu ülkelerin görece varlıklı etnik grupları ya da bölgeleri ayrılıkçı taleplerini giderek yüksek bir sesle gündeme getirirken, karşılarında yükselen milliyetçi-aşırı sağcı dalgayı buldular. Avrupa'da kuzey-güney ülkeleri arasında yükselmeye başlayan duvara paralel yeni duvarlar bu kez üye ülkelerin içerisinde de yükselmeye başladı.


Libya müdahalesinin ağır bedeli


Ekonomik kriz ile mücadele halindeki Avrupa Birliği için "cehennemin kapılarının" açılması ise Arap Baharı sürecinde sorgusuz sualsiz müdahil olduğu Libya'daki iç savaş ve Beşşar Esed rejiminin yıkılacağına mutlak bir inanç duyduğu Suriye'deki çatışma sürecine seyirci kalması ile gerçekleşti. 2011 yılının ekim ayında 42 yıl boyunca Libya'ya hükmetmiş olan Muammer Kaddafi muhalifler tarafından Sirte'de yakalanıp linç edilirken, Fransa başta olmak üzere kimi Avrupa başkentlerinde zafer şarkıları söylenmekteydi. Aradan geçen yedi yılda Libya'ya "demokrasi" gelmediği gibi, bugün Trablus ve çevresinde sürmekte olan çatışmalarla kaos giderek boyut kazanmakta. Avrupa'nın ise bu kaostan payına düşen, sonu gelmeyen bir mülteci akını oldu.
Kaddafi'nin yönetimde olduğu yıllarda, Avrupa başkentlerinden, Afrika'dan Avrupa'ya göçü önlemek için para talep ettiği yani bir nevi şantaj yaptığı iddiaları gündeme getirilmişti. Kaddafi'nin tarih sahnesinden silinmesinden sonra yaşananlar ise bir Kuzey Afrika ülkesinde sonu hesap edilmeden merkezi yönetimin ve istikrarın yok edilmesinin bedelinin ne olacağını uluslararası topluma gösterdi. Yalnızca Libya'daki istikrarsızlıktan ve çatışmalardan canlarını kurtarmak isteyenler değil, Afrika'nın sahra altı ülkelerindeki yoksulluk, kuraklık ve kıtlıktan kaçan on binlerce kişi daha iyi bir gelecek umuduyla yollara döküldü. Çölleri plastik şişelerden yaptıkları ayakkabılarla aştılar, otobüsler dolusu insan çöllerde kumların arasında yitip gitti, açlıktan öldü, Libya'ya varabilenler ise insan kaçakçılarının ölüm gemilerinde şanslarını denemek zorunda kaldılar. Bu süreçte Tunus'a 113 kilometre mesafede bulunan İtalya'daki Lampedusa Adası'nın ismi tüm dünyada ilk kez duyuldu. Binlerce Afrikalı göçmen Lampedusa'ya ayak basarak Avrupa Birliği'nin parçası olma heyecanını yaşıyordu. Lampedusa üzerinden İtalya'ya başlayan bu göçmen akını, Avrupa içerisinde yükselecek yeni bir duvarın da habercisiydi. Göçmen yükünü tek başına omuzlamak zorunda kaldığı ve AB'deki ortaklarından hiçbir destek alamadığı gerçeğiyle yüzleşen İtalya, göçmenlerin ilk ayak bastıkları ülkeye sığınma başvurusu yapmak zorunda olduğunu kayıt altına alan Dublin Sözleşmesini bir kenara bırakarak 2015 yılının Haziran ayında sınırlarını açtı.

Kısa sürede Fransa başta olmak üzere çok sayıda ülke, İtalya'nın açtığı kapılardan geçen göçmenlerin akınıyla karşı karşıya kaldı. İtalya'nın açtığı kapıya Fransa'nın yanıtı ise Avrupa içerisinde yeni bir "duvarın" temelini atmak oldu. Fransa, İtalya ile sınırlarını kapattı, yakaladığı göçmenleri komşusuna geri gönderdi. İki ülke arasında benzer krizler 2011 yılında Tunuslu göçmenler nedeniyle de yaşanmıştı ancak bu defa yaşanan Avrupa Birliği'ndeki dengeleri değiştirecek boyuta ulaştı. Fransa, İtalya'ya yardımda isteksiz davranıp kapılarını da kapatarak, komşusunda kısa sürede göçmen karşıtı bir koalisyonun iktidara gelebileceği öngörüsüne de sahip olacak basireti sergileyemedi.


Duvar Akdeniz sularına taşındı


Avrupa kendi eliyle istikrarsızlaştırdığı Libya'dan kaynaklanan göçmen dalgasına çözüm üretemeden, 2016 yılı ile beraber Suriye'den gelen ve bu defa bir tsunami boyutuna ulaşan akınla karşı karşıya kaldı. Suriye'deki savaştan kaçan sivillerin korunması için Türkiye, Ürdün ve Lübnan'a gereken desteği vermekten kaçınan Batı dünyası bu kez doğu sınırlarından Orta Avrupa'ya ilerleyen insanlık ayıbıyla yüzleşti. Halihazırda ekonomik krizle ve kendi içerisindeki göçmen karşıtı aşırı sağcılarla başetmekten aciz durumdaki Yunanistan bu göçmen dalgasına dayanamadı. Makedonya, Sırbistan, Macaristan, Avusturya ve Almanya toplumları, günler içerisinde kendilerinden binlerce kilometre uzakta yaşandığından emin oldukları, zaman zaman televizyon haberlerinde gözucuyla izledikleri bir insanlık dramının gerçeğiyle yüzleşti. Bu yeni göçmen akını, Avrupa'da duvarlar yükselten Fransa'ya yeni ortaklar ekledi. Macaristan, Çekya, Polonya ve Slovakya "Vişegrad Dörtlüsü" adı altındaki bölgesel birliklerini göçmen karşıtı politikalar odağında yeniden organize ettiler. Macaristan sınırlarını göçmen geçişlerini engellemek için boydan boya çitlerle donatırken, Avrupa Birliği genelinde sınır kontrolleri yeniden yürürlüğe girdi. Batı dünyası, 19. yüzyıldan bu yana açlığa, yoksulluğa ve iç çatışmalara mahkum ettiği Afrika, Asya ve Ortadoğu toplumlarının gerçekleri ile kendi kentlerinin sokaklarında yüzleşmek yerine bu insanları duvarlar inşa ederek dışarıda tutma, topraklarına ulaşmayı başarmış olanları ise kurdukları kamplarda insan onuruna yakışmayacak şekilde yaşatma gayreti içerisine girdi.

Almanya'da Başbakan Merkel liderliğindeki Hristiyan Demokrat hükümetin, göçmen gerçeği ile barışık bir politika izleme çabası ise son iki yılda Avrupa genelinde kendisini giderek daha fazla hissettiren yeni bir aşırı sağ dalgasının büyümesine yol açtı. Merkel'in çabaları ile Türkiye ile Avrupa Birliği arasında imzalanan göçmen anlaşmasının şartları aradan geçen yıllara rağmen Brüksel kaynaklı olarak yerine getirilmezken, göçmen politikaları Merkel'in de koltuğunu daha şiddetli şekilde sarsıyor.
Göçmen karşıtı siyasetten beslenen Almanya İçin Alternatif Partisi ( AfD) anketlere göre gücünü her geçen gün artırırken, Berlin'in Moskova ile başta enerji olmak üzere çeşitli alanlardaki işbirliğinden rahatsız olan ABD'nin, merkez sağın farklı unsurları ve aşırı sağ üzerinden Alman siyasetini dizayn etme teşebbüsleri basına daha sık yansıyor. Göçmen akınının sosyo-ekonomik sonuçlarını doğrudan yaşayan bir başka ülke İtalya'da ise mart ayında yapılan genel seçimden göçmen karşıtı bir hükümet yapılanması çıktı. İtalya'da Beş Yıldız Hareketi ile Lig Partisi'nin kurduğu koalisyon bir ileri adım daha atarak, göçmenlere karşı inşa edilen duvarı Akdeniz'in sularına taşıdılar. Kuzey Afrika'dan yola çıkan ve ölümün kıyısında yolculuk yapan göçmenler gemiler tarafından kurtarılsa dahi bugün İtalya, Fransa ve Malta limanları tarafından kabul edilmiyor. Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un New York'taki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu çalışmaları sırasında yaptığı bir açıklama bu konuda Paris ile Roma arasındaki ipleri kopma noktasına getirdi. Macron'un, göçmenler nedeniyle İtalya ile Avrupa Birliği arasında siyasi kriz yaşandığını iddia etmesi ve Roma yönetimini insani, denizcilik ve uluslararası hukuka riayet etmemekle suçlamasına sert bir karşılık geldi. İtalya Başbakan Yardımcısı ve İçişleri Bakanı Matteo Salvini, ülkesinin Macron'dan hukuk ve insanlık dersi almayacağını söylerken, Fransa'nın sınırlarını kapatarak 50 bin kadın ve çocuk göçmeni geri çevirdiğini hatırlattı.

9 Eylül 2020 Çarşamba

Fransa'nın Türkiye siyasetinin sorunlu tarihi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye ile Fransa arasında son dönemde Doğu Akdeniz ve Libya konuları üzerinden anlaşmazlık yaşanıyor olsa da konunun arka planında Fransa’nın uluslararası ilişkilerde ve AB içinde lider devlet olma isteği yatıyor.


Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron son günlerde Türkiye karşıtı söylemlerini sıklaştırdı. Fakat bu gerilimin uzun yıllardır belirli aralıklarla devam ettiği söylenebilir. Son dönemde Doğu Akdeniz ve Libya konuları üzerinden anlaşmazlık yaşanıyor olsa da konunun arka planında Fransa’nın uluslararası ilişkilerde ve özellikle Avrupa Birliği (AB) içinde lider devlet olma isteği yatıyor.


Türkiye ve Fransa, bugün Doğu Akdeniz ve Libya politikaları üzerinden birçok konuda anlaşmazlık yaşıyor. Fakat bu gerginliğin kökeninin doğru bir şekilde analiz edilmesi gerekiyor. İki ülke arasındaki gerginliğin ilk çıkış noktalarından biri Ermeni sorunu olarak karşımıza çıkıyor. 1980’li yıllarda Ermenistan’ın Kurtuluşu İçin Ermeni Gizli Ordusu'nun (ASALA), Türk diplomatlarını hedef alması ve Fransa’nın, örgütün Fransa’daki terör eylemlerine göz yumması Paris ve Ankara arasında gerginlik yarattı. Ayrıca bu saldırılar sonucu birçok Türk diplomatı şehit edilmişti. 2000’li yılların başından bu yana ise sözde Ermeni soykırımının var olduğunu iddia eden Fransa hükümetleri bu gerginliğin devam etmesinde rol oynadı. Yaklaşık 700 bin Ermeni’nin yaşadığı tahmin edilen Fransa, 2019’da 24 Nisan’ı “Ermeni Soykırımını Anma Günü” olarak kabul etti. Fransa hükümetleri ülkelerinde yaşayan 500 bin Türk kökenli vatandaşı oy potansiyeli olarak değerlendirmezken, 700 bin Ermeni vatandaşını önceliyorlar. Bu da Türkiye-Fransa arasında önemli bir anlaşmazlık konusu olmaya devam ediyor.

Bir ülkenin lider konumda olabilmesi için nüfuz alanında gerçekleşen olaylarda belirleyici olması gerekir. Bu noktada Fransa ve Türkiye’nin çıkarları çatışıyor. Doğu Akdeniz konusunda yaşanan gerilimin sebebi de bu noktada ortaya çıkıyor.

Fransa hükümetlerinin Kürt sorununa yönelik tutumu

Tarihsel olarak bakıldığında iki ülke arasındaki diğer anlaşmazlık konusu ise Kürt sorunu. Fransa’nın geçmişten günümüze PKK terör örgütünün ülkesinde faaliyet göstermesine izin vermesi ilişkilerin bozulmasına sebep olmuştur. Kürt sorununun bir gerginlik olarak ortaya çıkması, Fransa eski Cumhurbaşkanı François Mitterand (1981-1995) döneminde Kürt hareketine verilen açık destekle başlamıştır. Günümüzde Fransa, PKK terör örgütünün kolu olan PYD ve YPG üyeleriyle görüşmeler gerçekleştiriyor ve bu durum iki ülke arasındaki sorunlardan bir diğeri olarak öne çıkıyor. Ayrıca Fransa’nın Türkiye’deki Kürt sorunuyla ilgilenirken Irak veya İran’da bulunan Kürt toplumuyla ilgili bir politika yürütmemesi de dikkat çekici olmuştur.
Türkiye, Fransa ile AB üyeliği konusunda da sorunlar yaşamıştır. 1995-2007 yılları arasında cumhurbaşkanlığı görevini yürüten Jacques Chirac her ne kadar Türkiye’nin AB adaylığını ve müzakere sürecinin başlamasını desteklemiş olsa da 1959’dan 2007 yılına kadar görev yapan Fransız cumhurbaşkanları arasında Türkiye’yi ziyaret etmeyen tek Fransız cumhurbaşkanı olarak tarihe geçmiştir. Chirac 2006 yılında Ermenistan’a gerçekleştirdiği resmi ziyarette Türkiye’nin AB’ye üye olmak için sözde Ermeni soykırımını tanıması gerektiğini ifade etmiştir. Ayrıca 2004 yılının Ekim ayında Türkiye’nin olası bir AB üyeliği için Fransa’da bir referandum düzenlenmesini önermiştir. Buna ek olarak, Charles De Gaulle döneminde Fransa’nın 1963 ve 1967 yıllarında İngiltere’nin AB üyeliğini ABD’nin Truva atı olarak algılandığı gerekçesiyle reddetmesi, yıllar sonra 2007 yılında Fransa cumhurbaşkanı seçilen Nicolas Sarkozy tarafında Türkiye’nin AB üyeliği konusunda da öne sürülmüş bir ön yargı olarak karşımıza çıkmıştır. Buna ek olarak Sarkozy, Türkiye’yi Avrupalı olarak değil Asya’da küçük bir ülke olarak görmekteydi. Sarkozy ayrıca, Türkiye’yi Avrupa dışında gördüğü için Türkiye’nin AB üyeliğini Fransa halkına savunamayacağını da vurgulamıştır. Bu tarihsel süreç Fransa’nın Türkiye-AB ilişkisine bakışını açıkça ortaya koymaktadır. 
Doğu Akdeniz ve Libya sorunlarında Fransa, AB çıkarlarını gözettiğini ifade etse de Macron, AB’den ziyade Fransa’nın çıkarlarını önemsiyor ve bu nedenle AB’yi bir araç olarak kullanmaya devam ediyor.

Fransa uluslararası ilişkilerde lider devlet olmak istiyor

Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un Türkiye’ye karşı izlediği karşıtlık politikasının nedenleri arasında Ermeni ve Kürt sorunları var olsa da günümüzde bu iki soruna yeni başlıklar eklenmiş durumda. Göreve geldiği 2017 yılından itibaren uluslararası ilişkilerde Fransa’nın oyun kurucu pozisyonda olmasını hedefleyen Macron, AB içinde baskın devlet ve bölgesel konularda politika belirleyici bir ülke pozisyonuna ulaşmayı hedefliyor. Ayrıca, Kasım 2019’da Macron NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini söyleyerek ABD ile NATO müttefikleri arasında bir koordinasyon eksikliği olduğunu dile getirdi. Kasım 2018’de ise Macron, AB Ordusu’nun kurulmasını önererek bir nevi NATO’dan vazgeçerek Fransa’nın etkin güç olarak yer aldığı bir uluslararası ordunun kurulmasını talep etmiş oldu. Bu da Macron’un uluslararası ilişkilerde lider devlet konumuna erişmek istemesiyle bağlantılı olarak değerlendirilmeli.
Merkel’in 2021 yılında görevinden ayrılacak olması ve Almanya içinde Merkel’e alternatif bir liderin henüz ortaya çıkmamış olmasının uluslararası arenada bir güç boşluğu oluşturacağını düşünen Fransa Cumhurbaşkanı Macron, bu boşluktan yararlanarak Fransa’yı özellikle AB içinde lider ve baskın bir ülke kılmayı hedefliyor. Almanya’nın ve Şansölye Angela Merkel’in lider konumunda olduğu AB’de yeni dönemde bu rolü üstlenmek isteyen Macron, bu nedenle aktif bir siyaset uygulayarak AB çıkarlarını önemsediğini göstermek istiyor.
Bir ülkenin lider konumda olabilmesi için nüfuz alanında gerçekleşen olaylarda belirleyici olması gerekir. Bu noktada Fransa ve Türkiye’nin çıkarları çatışıyor. Doğu Akdeniz konusunda yaşanan gerilimin sebebi de bu noktada ortaya çıkıyor. AB içinde lider olmak isteyen Fransa, AB üyesi olan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Yunanistan’ın yanında yer alarak Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de yürüttüğü faaliyetlere karşı çıkıyor. Macron, AB çıkarlarının etkileneceğini savunarak Türkiye’ye yaptırım uygulanması gerektiğini öne sürüyor.
AB dönem başkanlığını yürüten Almanya, Türkiye ile Yunanistan arasındaki krize karşı bir çözüm getirmek amacıyla arabuluculuk görevi üstlendi. Fakat bu arabuluculuk görevi, özellikle Fransa tarafından eleştirildi ve Almanya bu göreve ne yazık ki son vermek zorunda kaldı. Görünün o ki, objektif bir dış politika yürütemeyen Fransa başta olmak üzere AB üyeleri, Türkiye’yi bölgeden dışlamanın peşinde. Bu çerçevede başka bir gerçeğe de dikkat çekmek gerekiyor. Son günlerde ortaya çıkan Türkiye-Yunanistan sorununa üçüncü ülkelerin dahil olması sorunun çözülmesini imkânsız hale getiriyor.

Mağrip bölgesinde nüfuz çatışması

Bir diğer uyuşmazlık alanı ise Libya konusu olarak göze çarpıyor. Mağrip bölgesiyle tarihsel bir bağı olan Fransa, bölgede varlığını sürdürmek istiyor. Diğer taraftan Türkiye’nin Doğu Akdeniz bölgesinde etkinliğini arttırması ve bu nedenle Libya’daki anlaşmazlık durumuna dahil olması iki ülke arasında gerginlik meydana getiriyor. Türkiye’nin bu bölgede aktif rol almasını Fransa, nüfuz alanına bir tehdit olarak algılıyor. Bu da bizi Macron’un Türkiye’ye karşı politikalar izlemesi ve AB’yi devreye sokarak bir yaptırım uygulanması istemesi sonucuna ulaştırıyor.
Doğu Akdeniz ve Libya sorunlarında Fransa, AB çıkarlarını gözettiğini ifade etse de Macron, AB’den ziyade Fransa’nın çıkarlarını önemsiyor ve bu nedenle AB’yi bir araç olarak kullanmaya devam ediyor. Türkiye’nin bölgesel çıkarlarından vazgeçmeyeceği gibi Fransa’nın da bu politikalardan vazgeçmesi kısa ve orta vadede mümkün görünmemekle birlikte, gerginliğin belirli aralıklarla tırmanabileceğini öngörmemiz yanlış olmayacaktır.
[Hacı Bayram Veli Üniversitesi öğretim üyesi olan Prof. Dr. M. Nail Alkan Avrupa Birliği alanındaki araştırmalarını Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi’nde (ANKASAM) sürdürmektedir]


Macron'un düşmanca siyaseti bölgede çatışma riskini artırıyor



Macron’un Türkiye karşıtı tehlikeli ve düşmanca tutumu, başta Doğu Akdeniz olmak üzere bu coğrafyalarda tüm aktörler için kıvılcımları aniden yangına dönüştürme potansiyelini ve riskini barındırıyor.



Gün geçmiyor ki Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron uluslararası kamuoyu önünde Türkiye karşıtı bir hamlede ve açıklamada bulunmasın. Bir gün Türkiye’ye karşı Doğu Akdeniz’de kırmızı çizgilerini ortaya koyuyor, ertesi gün her ikisi de Kuzey Atlantik İttifakı (NATO) üyesi olan ülkelerden Yunanistan’a Türkiye’ye karşı savunma desteği sözü verebiliyor. Ancak bunları yaparken Macron Türkiye’nin Doğu Akdeniz’e en uzun kıyısı olan ve Fransa’nın NATO müttefiki bir devlet olduğunu -en hafif tabiriyle- unutuyor. Benzer şekilde Türkiye’nin Balkanlar, Orta Doğu, Suriye ve özellikle Afrika’daki girişimleri de Macron’u rahatsız ediyor görünüyor. Türk dış politikasıyla Macron’un politikaları arasındaki bu çakışmayı sadece Türkiye’ye karşı basit bir düşmanlıkla açıklamaya kalkışmak, bir yandan uluslararası ilişkiler disiplinine haksızlık teşkil edecek, öte yandan Türkiye’nin bulunduğu coğrafyanın etki alanını yanlış değerlendirmek olacaktır. Öyleyse Macron’a Türkiye söz konusu olduğunda uluslararası hukukun temel prensiplerini ve “düşmanca tutum” sergilediği ülkeyle aynı güvenlik ittifakında bulunduğunu unutturan sebeplerin neler olduğunu nasıl açıklayabiliriz?

Son yerel seçimlerde hezimete uğrayan ve hiçbir büyük şehri kazanamayan Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un, Türkiye aleyhtarlığını, bir seçim yatırımı olarak kullandığı söylenebilir.
Bu bağlamda Macron’un Türkiye’ye yönelik izlediği siyasetin gerçek sebeplerini görebilmek, Türkiye’nin de doğru hamleler yapabilmesini sağlayacaktır. Zira uluslararası ilişkilerdeki değişmeyen en temel gerçekten hareketle 21. yüzyılda da bitmeyen dostluklar ve düşmanlıklar değil, devletlerin temel çıkarları söz konusudur. Yeni yüzyılın getirmesi gereken değişiklik ve mecburiyet bu çıkarları uluslararası hukuk çerçevesinde adilane ve hakkaniyet prensibine göre gerçekleştirmenin zorunluluğudur. Bir başka ifadeyle yerel risk ve tehditlerin hızla küreselleştiği günümüzde “doğru stratejiyi tespit etmek” tüm devletler için hayati önemdedir.
Macron’un görev süresinin Almanya Başbakanı Merkel’in son dönemiyle çakışması ve ABD Başkanı Trump’ın izlediği "Önce Amerika" politikası da Fransa dış siyasetindeki iddialı çıkışlarla doğrudan bağlantılı.

Macron'un Türkiye karşıtlığında iç ve dış faktörler

Fransa’da üç sene evvel gerçekleşen seçimlerin ardından 14 Mayıs 2017’de cumhurbaşkanlığı makamına gelen Macron’un görev süresinin Almanya Başbakanı Angela Merkel’in son dönemiyle çakışması ve ABD Başkanı Donald Trump’ın izlediği politika, Fransa dış politikasındaki iddialı çıkışların bir kısmını anlamamızı sağlayabilir. Trump’ın uluslararası sistemde ABD’nin liderlik rolünden geri çekilen dış siyasetinin gerek Avrupa’da gerekse İsrail meselesi dışında kalan Ortadoğu sorunlarında yarattığı güç boşluğu Fransa’yı cesaretlendirdi ve bu boşluğu doldurmaya yönelik girişimlerinin ön plana çıkmasına yol açtı. Kasım 2020’deki başkanlık seçimlerinden sonra ABD’de muhtemel bir başkan değişikliğinin, Fransa’nın dış politikada sergilediği tutumun çerçevesini belirlemeye yönelik mühim bir etkisi olabilir. Öte yandan Angela Merkel’in 2021 seçimlerinde yeniden aday olmayacağını açıklaması da Macron’un izleyeceği politikaların AB içindeki liderlik dengesini Almanya’ya karşı kendi lehine çevirmek için anahtar bir durum teşkil ediyor. Tarihi Fransa-Almanya rekabeti Avrupa Birliği (AB) potası içinde eritildiği düşünülse de Almanya’nın AB içinde bilhassa 1990’lardan sonra yükselen gücüne karşılık Fransa’nın etkisi azaldı. 2003’te Almanya’da Merkel’in başbakan olmasıyla denge Fransa aleyhine biçimlendi ve İngiltere’nin AB’den çıkması dahi bu durumu değiştiremedi. Fransa’nın, Doğu Akdeniz anlaşmazlığında Yunanistan’ın yanında yer alan, hatta kışkırtan ve AB’nin diğer üyelerinin de kendisi gibi davranmasını isteyen şahin tutumu bu şekilde okunduğunda, Türkiye’nin AB içindeki dengeleri doğru analiz etmesinin önemi de anlaşılacaktır. Olaylara müdahil olmaya çalışan AB’nin ve dönem başkanı olan Almanya’nın “arabuluculuk” rolünün neden hep Yunanistan lehine kaydığını anlayabilmek de ancak bu şekilde mümkün olabilecektir. Nitekim AB, yaptığı son açıklamada, 24-25 Eylül’de gerçekleştireceği toplantıda Türkiye’ye karşı “havuç ve sopa” araçlarını belirleyeceklerini ve topluca Yunanistan’ın yanında yer alacaklarını ilan etmiş durumda.
Fransa cumhurbaşkanının Türkiye’ye yönelik izlediği politikaların bir diğer sebebi ise iç politikada yaşadığı sıkıntıların artmış olması. Bir yandan aşırı sağcıların oylarının artması, diğer yandan “sarı yelekliler” olaylarının yarattığı etkiler ve şimdi de yeni tip koronavirüs (Kovid-19) pandemisinin yol açtığı sorunlar göz önüne alındığında, Macron’un ekonomik ve siyasi açıdan kendi iktidarını sürdürmeyi destekleyecek girişimleri önem taşıyor. Örneğin dış siyasette Yunanistan’ı veya Libya’daki darbeci General Halife Hafter güçlerini desteklemesi, bir yandan Fransa’nın bu ülkelere silah satışlarını artırarak ekonomik getiri sağlamaya yöneliktir. Öte yandan, siyasi olarak içeride aşırı sağcılara karşı elini güçlendirecek, dışarıda ise Fransa’nın AB’de ve NATO’daki rolünün, dolayısıyla Avrupa’daki rolünün de güçlenerek büyümesine yol açacaktır.
Fransa’nın Libya’da Türkiye’ye karşı sergilediği tutum hem Birleşmiş Milletler (BM) hem de NATO açısından kabul edilmeyen Hafter yönetimi ve onun diğer destekçisi Rusya nezdinde muteber olmakla birlikte AB tarafından bu tutuma göz yumulmakta. Bu noktada aşırı sağcıların Avrupa genelinde artan oy ve etki alanlarına bir kez daha vurgu yapmak önem taşıyor. Aşırı sağ partilerin Avrupa’da gittikçe daha “normal” hale gelmesi ve kamuoyunun ilgisine mazhar olması merkezdeki partileri de dönüşüme zorluyor. Öte yandan Avrupa Parlamentosu’nda (AP) ve birçok Avrupa ülkesinde yapılan son yerel ve genel seçimlerde Yeşiller partilerinin aldığı oy oranları merkezdeki partilerin işini iyice güçleştirmekte. Dolayısıyla Macron’un takip ettiği siyasette olduğu gibi yabancı ve/veya Türk düşmanlığı, kamuoylarının ilgisini ekonomik, sosyal ve siyasi sorunlardan başka konulara yöneltmeye yarıyor ve seçimlerde prim yapıcı bir malzeme olarak kullanılıyor. Bu bağlamda, Fransa’daki son yerel seçimlerde hezimete uğrayan ve hiçbir büyük şehri kazanamayan Macron’un, 2022’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri için yaptığı yatırımlardan birinin Türkiye’ye karşı takındığı tutum olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Macron'un Batı Balkanlar çıkışı

Macron’un Doğu Akdeniz, Libya ve Suriye dışında Türkiye ile karşılaştığı ve Türkiye’nin etkinliklerinden endişe duyduğu bir diğer coğrafya, Balkanlar. Nisan 2018’de AP’de yaptığı “Avrupa’nın Geleceği” konulu konuşmasında Macron, “Türkiye ya da Rusya’ya kayan bir Balkanlar istemiyorum” cümlesiyle Balkanlar’daki Türk varlığından rahatsız olduğunu belirtmiş ve Fransa’nın dış politika önceliklerinin ne olduğunu ortaya koyarken bu tutumuna AB’yi de ortak etmek istemişti. Macron Batı Balkan devletlerinin Rusya veya Türkiye’ye yönelmesini AB’nin karşı karşıya olduğu jeopolitik bir risk şeklinde değerlendirirken, NATO üyesi ve dolayısıyla müttefiki Türkiye’yi bir kez daha AB için bir tehdit olarak yorumlayarak adeta bir akıl tutulmasına daha imza atmış oldu. Bu noktada Balkanlar’da Çin, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi ülkelerin artan gücüne değil de, tarihsel, coğrafi ve kültürel açıdan derin bağları bulunan Türkiye’nin etkinliğine dikkat çekilmesi, Macron’un yaklaşımındaki sakatlığı da ortaya koyuyor ve bir kez daha NATO müttefikliğinin Avrupa güvenliğinde oynayacağı rolün tartışılması ihtiyacına işaret ediyor.
Fransız dış politikasının Türkiye ile karşı karşıya gelebileceği potansiyel coğrafyalardan bir diğerini ise Fransa’nın eskiden beri güçlü ilişkiler kurduğu Afrika kıtası teşkil ediyor. Eski sömürgeci dönemden kalan ayrıcalık ve üstünlüklerini korumaya özel bir önem atfeden Fransa, hâlâ sömürge dönemi refleksleriyle hareket etmekte ve Afrika ülkeleriyle ilişkilerini ve kendisinin liderlik iddiasını dış politikasında daima önemli bir yerde konumlandırmakta. Nitekim Fransız kabinesinde, Afrika’daki ülkelerle ilişkileri yürüten bir bakanlık dahi (İşbirliği Bakanlığı) mevcut. Fransa, özellikle askeri varlığının da bulunduğu Sahel bölgesinde etkin bir ülke. 54 ülkenin bulunduğu kıtada 29 ülkede Fransızca konuşuluyor; bunlardan 21’inde ise resmi dil olarak statüsünde. Ayrıca “Afrika Fransız Sömürgeleri (CFA) frangı” 2020 itibarıyla tedavülden kalkarak “eko” para birimine geçilse de Fransa’nın kıtadaki ekonomik ve mali kontrolü devam ediyor. Bu coğrafyada Türkiye’nin 2011’den bu yana sürdürdüğü açılımın, Fransa’nın Afrika’yı kendi etki alanı olarak garanti altına alma siyasetine potansiyel bir tehdit olarak algılanması da Macron’un Türkiye’ye karşı yaklaşımını şekillendiren unsurlardan biri. Bu bağlamda Fransa ABD, Çin ve Rusya gibi aktörlerin yanı sıra Türkiye’nin de Afrika’da giderek daha görünür olmasından rahatsızlık duyuyor.
Sonuç olarak, Fransa sadece Doğu Akdeniz’de değil, Afrika’da, Balkanlar’da, Libya’da Türkiye ile stratejik bir çatışma sergilemekte ve gerek iç siyasetindeki sorunlarını yumuşatmada gerekse AB içinde liderliğe oynama girişimlerinde Türkiye’yi bir araç olarak değerlendirmekte. Macron’un her fırsatta sergilediği Türkiye’ye karşı “düşmanca tutum” da bu çıkarların çatışmasından kaynaklanıyor.
Fransa’nın düşmanca tutumu karşısında İngiltere’nin ne dediği/diyeceği ise ayrı bir analizi gerektirecek önemde.
Macron’un izlediği bu tehlikeli ve düşmanca tutum, başta Doğu Akdeniz olmak üzere bu coğrafyalarda tüm aktörler için kıvılcımları aniden yangına dönüştürme potansiyelini ve riskini barındırıyor. Son dönemde AB yetkililerinin ve AB üyesi liderlerin sağduyudan yoksun ve tek taraflı açıklamalarını da göz önüne alırsak tehlikenin boyutu daha iyi anlaşılabilecektir. Bu noktada olması gereken, AB’deki âkil insanların fotoğrafı doğru görebilmeleri ve acilen diplomasi dilini hızlı ve adilane bir şekilde çalıştırabilmeleridir. Türkiye ise yukarıda özetlenen stratejik denklemin parametrelerini doğru okuyabilmeli ve sert gücü masada tutarken, yumuşak gücünü ve diplomasi alanını daha etkin bir şekilde kullanmaya devam etmelidir.

[Dr. Nurgül Bekar Ufuk Üniversitesi İİBF Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir]


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html