BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Katolik sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Katolik sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

4 Eylül 2018 Salı

Latin Amerika'da 'Trumplaşma' eğilimi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD’nin fiilen veya siyaseten desteklediği askeri darbeler sayesinde, Güney Amerika'da yayılan Evanjelizm, bölge ülkelerini ABD yörüngesinde politikalar izlemeye zorluyor ve bu durum da Latin Amerika siyasetini derinden etkiliyor.

Göreve geldiği ilk günden bu yana iç ve dış politikada aldığı tartışmalı kararlarla büyük tepkilere yol açan, ticari geçmişinden özel hayatına kadar adı birçok skandalla anılan ABD Başkanı Donald Trump, kaba popülist söylemlerin politik karşılık bulduğu Latin Amerika siyasetinde etkili olmuş görünüyor. Trump'ın başkanlık dönemiyle birlikte Latin Amerika siyasetinin ‘Trumplaşması’ veya ‘Trump tipi’ Latin Amerikalı siyasetçiler daha fazla dikkat çekiyor.
Latin Amerika’da son üç yılda, sağ siyasetçiler Brezilya, Arjantin, Peru ve Şili'de cumhurbaşkanlığına yükseldi. On yıllardır ilk defa, Güney Amerika'nın dört lider ekonomisi, muhafazakâr hükümetlerin eline geçti. Hatta Temer, Macri ve Pinera başkanlar grubunun içerisine Peru’nun -Mart 2018’de istifa eden- lideri Pedro Kuczynski de dahil edilebilir. Özellikle Trump’ın din ve milliyetçilik temelinde gelişen başına buyruk tavırları, skandalları, teo-ekonomik ve pragmatik uygulamaları, Latin Amerika liderleri ile de özdeşleştiriliyor. Bunların dışında cinsiyetçi, homofobik ve ırkçı yaklaşımlarda bulunan “Latin Amerika’nın Trump’ı’’ olarak bilinen Guatemala Başkanı Jimmy Morales, başkan adaylığı yarışına katılan “Tropiklerin Trump’ı” olarak bilinen Kosta Rikalı Juan Diego Castro ve “Brezilya’nın Trump’ı’’ olarak lanse edilen Rio de Jenerio kongre üyesi milliyetçi başkan adayı Bolsonaro, Trump'la benzerlikler taşıyor.
Örneğin Latin Amerikalı liderler de tıpkı Trump gibi ulusal sınırlara bir duvar örme arzusu içerisindeler. Latin liderler de göç ve göçmen karşıtı bir politik görüşe sahip. Beyaz elitlerden oluşan kabineler kurdular. Bu liderler aynı zamanda, sosyal muhafazakâr bir toplum meydana getirme peşinde. Yani Hristiyanlık’tan ziyade, Trump yönetimi üzerinde ciddi etkisi bulunan Evanjelizme bir dönüşüm gayreti içerisindeler. Bu bağlamda Latin Amerika’da ciddi bir Evanjelik topluluk oluştuğunu ve bu toplulukların seçimlerde muhafazakâr partileri/liderleri tercih ettiği açık. Bunun dışında Latin Amerikalı liderlerin de ticaret/ekonomi merkezli bir arka planları bulunmuyor. Bu faktörler Latin Amerika siyasetinde oldukça yeni. Arjantin, Peru ve Şili'nin başkanları olan Mauricio Macri, Pedro Kuczynski ve Sebastián Piñera gibi Trump da iş dünyasının tanınmış isimleri. Özellikle Şili Başkanı Piñera, dünyanın en zengin 859. kişisi.

Latin Amerika’da Evanjelistlerin artan etkisi

Soğuk Savaş'ın başlangıcından 2000’li yılların başlarına kadar Latin Amerika ülkelerinde solcu liderler, çoğunlukla muhalefette kaldı. Bu dönemde Katolik kilisesi özgürlük, insan hakları, işkenceler, gelir eşitsizliği konularında sosyalizmle girift bir ilişki geliştirdi. Bu bağlamda Katolik kilisesi, birçok kez askeri yönetimler veya sivil statükoyla karşı karşıya kaldı. Nitekim Brezilya, Şili, Arjantin askeri darbelerinden sonra Protestanlık ciddi alan ve prestij kazandı. Dünyanın en büyük Protestan nüfusuna sahip ülkesi olan ABD, fiilen veya siyaseten desteklemiş olduğu askeri darbeler sayesinde, Protestanlığın Latin Amerika ülkelerine ihraç edilmesini de sağladı. 
Bu destek Katolik kiliseleri ile Protestanlar arasında sözle söylenmeyen, yazılı olmayan bir gerilimin sessiz çığlığı olarak günümüze kadar geldi. Günümüzde ABD’nin ihraç ettiği Protestanlığın aşırı kanadı olarak kabul edilen Evanjelizm akımı ve müntesipleri, etki güçleri hasebiyle ABD yörüngesinde politikalar geliştiriyor. Bu durum Latin Amerika siyasetini de ciddi bir şekilde etkiliyor.
Diktatörlük rejimleri neredeyse yarım yüzyıl boyunca Latin Amerika'yı siyasi, sosyal ve ekonomik yönden altüst etti. Sol hareketler, demokrasi mücadelesinde önemli bir rol oynadı ve askeri darbelere karşı çıktıkları için ifade özgürlüğü ve insan haklarına saygının savunuculuğunu yaptı. Dolayısıyla geniş toplum kesimlerinin desteğini aldı.
Bununla birlikte Güney Amerika ülkelerinin sosyal hayatında muhafazakârlık ile seküler yaşam biçimi arasında ciddi bir çekişme yaşanıyor. Sol iktidarların savunuculuğunu yaptığı sosyal liberalizminden eşcinsel haklarına, açık kapı/sınır politikasından kürtajla ilgili düzenlemelere kadar birçok konu, toplumun bir kesiminin daha muhafazakâr bir konumda kümelenmesine sebep oluyor. İşte tam burada, yeni bir Protestan akım olan Evanjelizm, sağ partilerin sosyolojisinin odağı haline geliyor. 
Bu sosyoloji, Latin Amerika ülkelerinde seçim dönemlerinde iktidarı belirleyen önemli bir faktör haline geldi ve ABD ile girift bir ilişki geliştirdi. Örneğin Brezilya’da Evanjelik liderler, Dilma Rousseff'in 2016'da yolsuzluk suçlamasıyla görevden alınmasının arkasında belirleyici bir güçtü ve bu konuda aktif çaba gösterdiler. Açıkçası çağdaş Latin Amerika siyasetine dair bu yeni anlayış, geleneksel sol-sağ ideolojik bölünmeyle açıklan(a)mıyor. Brezilya, Arjantin, Kosta Rika, Şili, Meksika ve Ekvator'daki son seçimlerde görülen marjinal sonuçlar da bunun kanıtıdır.
Latin Amerika sağı da Evanjelizmi ve sosyal muhafazakârlığı kucaklıyor. Latin Amerika’da Protestanlık, 1980'lerde Amerikan Hristiyanlığı tarafından belirlenen şablonu takip ettiğinden daha sıkı ve özellikle de Brezilya’da hızla büyüyen Evanjelik nüfusuyla daha belirgin. Örneğin Brezilya Başkanı Temer, Lübnanlı mason bir katolik olsa da Evanjeliklerin açık desteğiyle başkanlığa geldi. Meksika’da 2018 genel seçimlerini kazanan Marksist AMLO’nun partisi Morena’nın kurduğu ittifaklarda Evanjelik gruplar da bulunuyor. Dolayısıyla Evanjelist siyasetçiler Meksika’da da iktidar ortağı oldu. 2018 Nisanında da Kosta Rika'da cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunu sağcı Evanjelik vaiz Fabrizio Alvarado Munoz önde gelse de, ikinci turda solcu Carlos Alvarado Quesada’a kaybetti. Evanajelik vaiz Munoz kampanyasında eşcinsel evlilikleri iptal etmeyi ve kürtajı zorlaştırmayı vaat ediyordu.
Brezilya'nın başkan adaylarından “Breziya’nın Trump’ı’’ Bolsonaro, anketlerde eski başkan Lula da Silva’nın arkasında ikinci sırada olsa da seçim kampanyasını hapishaneden yürüten Lula’nın durumu belirsizliğini koruyor. Dolayısıyla Brezilyalı bir Trump’ın başkan olması ihtimaller arasında.

Göç ve göçmen karşıtlığı

ABD Başkanı Trump, seçim vaadi olarak Meksika sınırını güçlendirme ve Hispanik göçlerini engelleyeceği vaadinde bulundu. Seçimi kazandıktan sonra Amerikan ulusal muhafız birliklerini, ABD-Meksika sınırına göndererek göçmenlere engel olmaya çalıştı. Göçmenler aleyhinde büyük infiale yol açan söylemlerde bulunan Trump, Haitililer için ‘Hepsinde AIDS var’ ifadesini kullanırken, Meksikalı göçmenleri ise ‘tecavüzcü ve uyuşturucu satıcısı’ olmakla itham etti. Şili’nin işadamı sağcı Cumhurbaşkanı Pinera, Venezula, Haiti ve Bolivya’dan gelen göçmenlere karşı Şili göçmen yasalarını değiştirmek için çalışıyor. 
Benzer adımlar Brezilya’da Temer hükümeti tarafından da atıldı. Venezüella, Paraguay, Bolivya ve Arjantin’den gelen göçmenlerin ülkeye girişini engelleyici uygulamalara gidildi. Brezilya’da vatandaşlık ve vize uygulamalarında kısıtlayıcı yönetmelikler çıkartıldı. Kuzey Brezilya’da Venezuelalı göçmenlere engel olmak için Brezilyalı askerleri sınıra sevk ettirdi. Arjantin’de sağcı Macri hükümeti Bolivya, Peru ve Paraguay’dan gelen göçmenleri durdurmak için 2017 tarihinde bir kararname çıkardı. Macri yaptığı açıklamada “Göçmenlerin Arjantin’i suç işlemek için bir yer olarak seçmelerine izin veremeyiz” dedi. Peru’nun 2018 Mart’ından sonra iş başına geçen Martin Vizcara’da Venezüellalı göçmenlere engel olacağını açıkladı.
ABD Başkanı Trump, Rusya’nın başkanlık seçimlerine müdahalesine yönelik soruşturma ve itirafçı olan avukat ve danışmanlarıyla başı dertte. Brezilya Cumhurbaşkanı Temer’in de adı, Trump gibi sayısız skandal ve yolsuzluk olaylarına karıştı. Temer, Dilma gibi görevden azledilme tehlikesiyle karşı kaşıya kalsa da Evanjelik siyasetçilerin desteğiyle kuruldu. Peru’da Polonya asıllı Cumhurbaşkanı Pedro Kuczynski, yolsuzluk skandalı yüzünden Mart 2018’de istifa etmek zorunda kaldı. Arjantin’de sağcı Macri, yeni bir refah vaadiyle Evanjelikler ve Yahudi toplumun desteğini aldı. Ancak Macri'nin adı da Panama Papers dahil birçok yolsuzluk skandalına karıştı. İddia ettiği ekonomik refah gerçekleştirilemediği gibi 2018 yılında Arjantin, IMF’den 50 milyar dolar kredi almak zorunda kaldı. Buna ek olarak Şili’de sağcı Pinera hükümeti de birçok yolsuzluk suçlamasıyla karşı karşıya. Guatemala Başkanı Jimmy Morales de masajlar, pahalı çiçekler, viskileri ve pahalı güneş gözlüklerini içeren 40 bin dolarlık harcamalar yüzünden kamuoyunda hâla tartışılıyor. Oğlu ve erkek kardeşi de dolandırıcılık ve kara para aklama nedeniyle yargılanıyor.
İsrail ve BM’de Kudüs oylaması Evanjelik dünya görüşü, Amerikalı ve İsrailliler arasında güçlü bir bağ kurduğu için ABD’nin İsrail ile olan ilişkilerini sürekli destekliyor. Örneğin Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nda ABD'nin Güvenlik Konseyi'nde veto ettiği Kudüs tasarısı kabul edildi. 128 ülke kabul, 9 ülke ret, 35 ülke çekimser oy kullandı. Çekimser ve ret oyu kullanan ülkeler arasında, Latin Amerika ülkelerinin de tıpkı Trump ABD’sinin iç ve dış politikasını etkileyen Evanjeliklerin ve sağ muhafazakarların etkilediği görülüyor. ABD ve İsrail dışında Guatemala ve Honduras ret oyu verirken, Arjantin, Panama, Meksika, Haiti, Kolombiya, Dominik Cumhuriyeti ve Paraguay çekimser kaldı.
ABD ile Latin Amerika ülkeleri arasında ırkçılığın siyaseti üzerinden yakınlaşma olması bir tesadüf değildir. Amerikalı Evanjelikler, Latin Amerika'daki muadillerini siyasi partilerden dış politikaya, lobicilikten eşcinsel evliliğe karşı türüttükleri mücadeleye kadar birçok meselede bir tür 'koçluk' yapmaktadır. Bugün Latin Amerika'da hemen her mahallede Protestan veya Evanjelik kiliseler bulunabiliyor. Muhafazakârlar, sosyal hayattaki taleplerden ötürü özellikle siyasi partileri ve liderleri, yeni bir güç merkezi haline getiriyor. Meksika ve Brezilya'da Evanjelikler -tıpkı Cumhuriyetçilerin ABD’de Trump’a yaptıkları gibi- başkan adaylarına etkin bir şekilde oy verdi. 
Özellikle, Evanjelik kiliseler, Katolik kilisesinin ihmal ettiği yoksul ve alt orta sınıf alanlara yöneldi ve geleneksel olarak siyasetten dışlanmış olan halkların oy bloğuna dönüştüler. Aslında Latin Amerika’daki sağ-muhafazakâr siyasetçiler, Trump’tan daha önce siyaset sahnesindeydiler. Ancak Trump’ın bir işadamı olması ve destek aldığı kitlenin sosyolojisinin benzer motivasyonları hasebiyle ABD’nin Latin Amerika ülkelerindeki cumhuriyetçi ve muhafazakâr partilerle sıkı ilişkisi, bu benzeşmeyi önemli kılıyor.

14 Ekim 2018 Pazar

İtalya İslam’a bir güvenlik sorunu olarak yaklaşıyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


İtalyan devletinin sergilediği güvenlik ve terörle mücadele odaklı yaklaşım, İslam konusunda Müslümanları da süreçlere dahil eden politikalar benimsemesine engel oluyor.



2017 itibariyle İtalya'da nüfusun yüzde 3,1'ine tekabül eden yaklaşık 1,4 milyonluk nüfuslarıyla Müslümanlar ülkedeki en büyük ikinci dini topluluk. On yıllar boyunca İslam ve Müslümanlar İtalya siyasetine yön verenler için öncelikli bir mesele olmamışken, 11 Eylül'den sonra oluşan hava, siyasetçilerin Müslümanların gündelik hayatına ve ibadetlerine giderek daha fazla müdahil olmasına yol açtı. 

2005-2017 yılları arasında İtalyan siyasetçiler, ülkedeki Müslümanları kendilerince bir “düzene sokmak” ve kontrol altına almak için bir dizi kurallar getirdiler. Büyük ölçüde güvenlik meselesi ve terörle mücadele mihverine oturan bu politikalar, Müslümanları normal vatandaşlar ve kamuyu ilgilendiren siyaset yapımı süreçlerinde potansiyel birer ortak olarak görmek yerine, onlara dahili düşman muamelesini reva görme eğiliminde. Bu durum son aylarda mülteci kriziyle ve 2018 baharında aşırı sağcı/popülist Salvini-Di Maio koalisyon hükumetinin kurulmasıyla daha da kötüleşti.

İtalyan anayasasının 8. maddesi, Katolik olmayan her bir dini topluluğun, karşılıklı ilişkilerin ve birbirlerine verdikleri desteğin düzenlenebilmesi için İtalyan devletiyle bir anlaşma imzalamasına müsaade ediyor. Mevcut durum itibariyle, 1929'dan beri bu özel statüden yararlanmış olan sadece Katolik Kilisesi. Diğer dini grupların durumunda ise devletle herhangi bir sözleşme ya da anlaşma yapmaya yönelik her türlü talebi uzun siyasi ve idari süreçler takip eder; bu süreçlerin sonunda ortaya çıkan netice de son kertede muhakkak hükumet ve meclisten onay almalıdır. 

Bu tür anlaşmalardan istifade eden dini gruplar Katolik Kilisesi, Metodist ve Waldens Kiliseleri, Yedinci Gün Adventistleri, Tanrı Meclisleri, Yahudiler, Vaftizciler, Lüteryenler, Mormonlar, İstanbul Patrikliğine bağlı Ortodoks Kilisesi, Soka Gakkai Budistleri ve Hindular. Müslüman topluluklara gelecek olursak, hiçbiri İtalyan devleti tarafından resmen tanınmıyor.

Bazıları, İtalyan devletinin bu boşluğu 2005 yılında, hükumetin Müslüman topluluklardan seçtiği 16 üyenin oluşturduğu bir tavsiye kurulu olan "Consulta"yı kurarak doldurmaya çalıştığını ileri sürüyor. Fakat (Forza Italia'dan) İçişleri Bakanı Giuseppe Pisanu tarafından başlatılan bu proje, hiçbir istikrarlı eylem ortaya koyamadı. Aslında bu ilk deneme, bir bakıma, onları karar sürecine dahil etmeden, tepeden inme bir şekilde Müslüman toplulukları şekillendirme teşebbüsünde bulunan bir kamu politikasına örnek teşkil ediyor. 

Dahası, İtalyan devletinin sergilediği güvenlik ve terörle mücadele odaklı yaklaşım, İslam konusunda Müslümanları da süreçlere dahil eden politikalar benimsemesine engel oluyor. Yani İtalyan Müslümanları suçlamamakla kalmayan, aynı zamanda onlarla karşılıklı yarar sağlama istikametinde el ele çalışmayı hedefleyen politikaların yokluğundan bahsediyoruz burada.

Bu ön yargılı yaklaşım, resmi düzeyde ortaya konulmasının üzerinden 10 seneden fazla bir süre geçtikten sonra, devlet destekli iki projeyle doğrulanmış oldu. 2017 yılının Ocak ayında İçişleri Bakanı (Yeni Merkez Sağ Partisi'nden) Angelino Alfano, "Müslümanların ülkeye entegrasyonunu iyileştirmek" misyonuna sahip diğer bir danışma organı olan yeni bir "İtalyan İslam’ıyla İlişkiler Konseyi"nin kurulduğunu duyurdu. Bu konseyin söylemi ve metodolojisi de güvenlik odaklı ve tepeden dayatmacı bir yaklaşıma sahip. 

Angelino Alfano İtalyan İslam’ıyla İlişkiler Konseyi'nin Müslüman üyelerinin, "kendisini ülkenin Hristiyan ve insani gelenekleriyle aynı hizaya getirecek bir İtalyan İslam’ı" olarak tanımladığı şeyin oluşturulması istikametinde çalışacağını iddia etti. 

Ayrıca konseyin, Müslüman göçmenlerin İtalyan toplumuna daha fazla entegre olmasını sağlamak, aşırıcılığa engel olmak, imamları eğitmek ve yeni camilerin kurulmasına onay vermek gibi hedefleri olduğunu da söyledi. İslam kültürü alanındaki akademisyen ve uzmanlardan oluşan Konsey, entegrasyon meseleleri hakkında aylık olarak öneriler ve tavsiyeler sunmak durumunda.

Şubat 2017'de, yani Alfano'nun bunları duyurmasından bir ay sonra, İtalyan İslam’ı için Ulusal Pakt (tam resmi adıyla "İtalyan İslam’ı için Ulusal Pakt, açık ve entegre bir toplumun ifadesi, İtalyan hukuk sisteminin değer ve prensiplerine bağlı kalmak"), Demokrat Partili İçişleri Bakanı ve aynı zamanda İslam'la İlişkiler Konseyi'nin koordinatörü olan Marco Minniti ile İtalya'daki dokuz Müslüman teşkilat arasında imzalandı. 

Bu teşkilatların arasında -Müslüman Kardeşler'le bağlantılı ve ülkedeki en büyük Müslüman örgütolan- İtalyan Müslüman Toplulukları Birliği (UCOII), Roma Ulu Camii Teşkilatı (Avrupa'nın en büyük camisi), Şii Ehl-i Beyt teşkilatı, (Senegal kökenli) Müridiyye tarikatı ve Arnavut Müslümanlar Teşkilatı var. İtalyan hükumeti, bu teşkilatların ülkedeki Müslümanların yüzde 70'ini temsil ettiğini iddia ediyor. 

Fakat bu "pakt" anayasal anlamda bir anlaşma değil: Kamu fonlarının sağlanması, dini nikahların hukuken tanınması ve Müslümanlara dini bayramlarında tatil verilmesi gibi avantajlar sağlamıyor. 

Bunun yerine devlet, İtalyan İslamı'nın temsilcilerinden, devletin imamları yetiştirmesine, İslam merkezlerinin şeffaf bir şekilde yönetilmesine ve hutbelerin İtalyanca verilmesine razı olmanın bulunduğu da aralarında bulunduğu bir dizi taahhüt talep ediyor. Böyle taahhütlerin ülkedeki diğer hiçbir dini gruptan şimdiye kadar talep edilmediğini de fark etmek gerekiyor. Bu belge şu şartı da ekliyor: Bu taahhütlere gösterilen saygı, devletle Müslüman topluluklar arasında yapılacak resmi bir anlaşmanın kapılarını aralayabilecektir.

Müslümanların ibadet ve yaşam tarzını şekillendirme çabası, başta özellikle üniversiteler ve belediyeler olmak üzere, adem-i merkeziyetçi kurumların bir gerçeği. 

Ekim 2017'de bu anlaşmayı takiben Bari Üniversitesi (Apulia Bölgesi), resmi tanımı "dinler ve kültürler arası entegrasyon politikalarına destek verme maksadıyla radikalleşme ve terörizmi engelleme" olan bir yıllık bir yüksek lisans programı açtığını duyurdu. Bu programın diğer bir amacı polis gücü, silahlı kuvvetler ve yargı mensuplarına, ayrıca araştırmacılara, ulusal güvenlik uzmanlarına, avukatlara, gazetecilere ve hukuk, ekonomi ve beşeri bilimler mezunlarına eğitim vermek. 

Program İslam özelinde hukuki, siyasi ve stratejik konuları ele alıyor. Terör hadisesinin sosyolojik boyutlarını ve medya profillerini incelerken aynı zamanda anket yapma ve risk önleme teknikleri de öğretiyor.

İtalyan belediyeler de Müslümanların gündelik hayatını çeşitli açılardan şekillendirebilmek için çabalar sarf etmekte. 2016 yılında Veneto ve Liguirya bölge konseyleri cami yapımını zorlaştıran ve İtalyancanın kullanılmasını mecburi hale getiren yasalar geçirdiler. Bu yasaların neticesi olarak, yeni Müslüman ibadethanelerinin inşa edilmesi yerel düzeyde yapılacak halkoylamalarına tabi kılındı. Aynı yıl Floransa Belediyesi Floransa'nın Müslüman topluluğuyla, imamların Cuma hutbelerini İtalyanca vermesi, camilerin bütün kamuya açık tutulması ve yerli nüfusun dini ve kültürel olaylarla ilgili bilgilendirilmesi için bir tür anlaşma bile imzaladı.

Sonuç olarak, hem koalisyon hükumetine mensup olup İtalyan siyasetine yön verenler hem de yerel düzeylerdeki idareciler, Müslümanların gündelik hayatlarını ve ibadetlerini şekillendirme eğiliminde. Bu işi yaparken takip ettikleri yaklaşım ise tamamen "güvenlik endişesi" ve "terörle mücadele gayretlerine" dayalı. Ayrıca devletle Müslüman topluluklar arasında resmi bir anlaşma yapılmasını da süresiz olarak erteleyip duruyorlar. 

Devletin ortaya koyduğu çabalar, İtalyan Müslüman vatandaşların ihtiyaçlarını dikkate almıyor, bunun yerine onlara öncelikler, söylemler ve yöntemler dayatıyor. 

Mevcut İçişleri Bakanı, aynı zamanda Kuzey Ligi'nin lideri olan Matteo Salvini "İtalyan kültürü ve toplumu (göçmen istilası yüzünden) İslam tarafından yok edilme tehlikesiyle yüz yüzedir" iddiasını dillendirip durmakta. Koalisyonun diğer partisi olan Beş Yıldız Hareketi ise yeni koalisyon ortağının İslamofobik söylemlerine ters düşecek bir şey yapmamakla kalmıyor, aynı zamanda onun popülist gündemini de destekliyor.

9 Ağustos 2020 Pazar

21. yüzyılda yeni Orta Doğu düzeni

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının tüm dünya ekonomilerini vurduğu şu günlerde, Orta Doğu’da manzara-i umumi fevkalade perişan ve dahi perakende; Birinci Dünya Savaşı öncesinin Balkanlarını andırmakta.


Tamer Ashraf
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla, 20. yüzyılın başına kadar literatürde “maşrık” (doğu) olarak bilinen, (bölge haritalarını şekillendirenlerin verdiği isimle) Orta Doğu’da yeni bir düzen kuruldu. 
Bu düzen kabaca, 1950’lere kadar İngiliz ve Fransız yönetim ve himayesinde, parçalı Arap ulus devletlerinin kurulmasıyla sonuçlandı. 
Orta Doğu’da hegemonyanın daha ziyade ABD’ye geçtiği 1950’lerden itibaren Soğuk Savaş rüzgârlarının sert estiği yıllarda bölge ya ABD ya da Sovyet yanlısı askeri, seküler diktatörlerce yönetilmeye başladı. 
Sözde hepsi Arap milliyetçisi olan ve Arap uluslarını tek bir çatı altında toplamayı ve Filistin’i işgalden kurtarmayı kendilerine ülkü edinen bu totaliter yöneticiler, ironik bir biçimde Orta Doğu’yu parçalayan hegemon güçler tarafından iktidara getirilmişlerdi. 
Söz dinlemez olduklarında ise çeşitli saray darbeleriyle ortadan kaldırılıyor ve daha kullanışlı diktatörler, ABD Başkanı Donald Trump’ın deyimiyle “kendi en favori diktatörleri” iktidara getiriliyordu.



Mısır, Suudi Arabistan ve BAE gibi Arap dünyasının üç Sünni ağırlıklı ülkesi Türkiye karşısında Yahudi, Ortodoks ve Katolik ayırt etmeksizin her türlü bölgesel ve dış güçle işbirliği yapmayı yeğliyor ve tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nda yapılan isyanlar gibi emperyal dış güçlerin ekmeğine yağ süren, kendi ayaklarına sıkan politikalara destek veriyorlar.
Soğuk Savaş’ın bittiği yıllardan bugüne kadar, kısaca 21. yüzyılın başlarında bölgemizde olup bitenlere kısaca bir göz atmak dahi, Orta Doğu’da yeni bir düzenin ya da düzensizliğin kurulmakta olduğu gösterecek ve bizleri nelerin beklediği hususunda çok açıklayıcı olacaktır.
Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, Irak’a “demokrasi getirmek” amacıyla, bir milyon kişinin ölümüne yol açarak önce Saddam Hüseyin ortadan kaldırıldı; ardından resmen olmasa da Irak fiilen üçe bölünmüş oldu.
Türkiye’ye karşı “Güney Cephesi” adını verdiğimiz bazı Sünni Müslüman ülkelerin yönetimleri, bölgede Türkleri görmektense Latin külahı, Ortodoks kalimmavhisi ya da Yahudi kippasını tercih ettikleri müddetçe de bu bölünme ve rejim değişiklikleri devam edecek gibi görünüyor.
Soğuk Savaş’ın en acımasız ve kurt diktatörlerinden Hafız Esed’in doğal ölümünden sonra, göz hastalıkları ihtisasını Londra’da yapan doktor oğlu Beşşar ile yine Londra’da yetişen Kings College diplomalı ve Harvard MBA’li Sünni eşi Esma Esed’den Suriye’de liberalleşme adına çok şey beklenmekteydi. Ancak “taç giyen baş akıllanır” vecizesiyle namütenasip olarak, Londra’dan Şam’a gelince liberallikten eser kalmadı. Fransız dergilerine “moda ikonu” ve Orta Doğu’da “modernitenin sembolü” olarak tanıtılan çift, 2011 Arap Baharı isyanlarında özgürlük isteyen Suriye halkının yarım milyondan fazlasının ölümüne, yüz binlerce çocuğun öksüz ve yetim kalmasına, ülke nüfusunun yarısının evlerinden barklarından olmasına yol açtı. Ülke halihazırda üçe bölünmüş durumda.
Sudan güney ve kuzey ya da Müslüman ve Hıristiyan şeklinde ikiye bölündü. İran ile Suudi Arabistan-Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasındaki mücadeleye kurban giden Yemen de Sudan’la aynı kaderi paylaşacak gibi; eskiden olduğu üzere kuzey ve güney Yemen olacak şekilde veya Zeydiler ve Sünniler arasında bölünme yolunda hızla ilerliyor.
Lübnan ise toplumsal olarak çoktan gettolara ayrılmış olmakla birlikte, toprak açısından bölünemeyecek kadar küçük olduğundan, bitkisel hayatta bir yaşam sürüyor. İsrail “Yüzyılın Planıyla” Filistin’in son partiküllerini de buharlaştırma peşinde epeyce yol almış görünüyor. Arap Baharının bir sonucu olarak kısa süreli bir demokrasi denemesi yaşayan ve halihazırda karşı devrimci bir askeri yönetimin iktidarda olduğu, Arap dünyasının en kalabalık ve monolitik ülkesi Mısır ise çeşitli ekonomik ve sosyal sıkıntılar içinde kıvranıyor. Buna bir de Sina’daki ayrılıkçı örgütleri ilave etmemiz gerekiyor. Kaddafi’nin öldürülmesinin ardından iç savaşa sürüklenen Libya elân fiili olarak en az ikiye bölünmüş vaziyette.
2016’da yaşadığımız darbe teşebbüsü de bölgedeki olayların Türkiye ayağıydı; fakat milletimiz buna izin vermedi. İran’ın durumu da ortada ve sürekli ABD-İsrail tehdidi altında. Bölgeye tekrar dönen Rusya hem Suriye hem de Libya’da önemli bir inisiyatif gücüne erişmiş durumda. Bütün bunlara ilave olarak DEAŞ ve el-Kaide türevi örgütler hâlâ hayatiyetlerini devam ettiriyorlar. ABD Suriye’de, Fırat’ın doğusunda bir PKK devleti kurmakla meşgul.
Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının tüm dünya ekonomilerini vurduğu şu günlerde, Orta Doğu’da manzara-i umumi fevkalade perişan ve dahi perakende; Birinci Dünya Savaşı öncesinin Balkanlarını andırmakta. Mamafih Orta Doğu’da dıştan tasarım çabalarına karşı direnen ve halk hareketlerini destekleyen Türkiye’yi ise Katar’ın dışında açıkça destekleyen başka bir bölge ülkesi mevcut değil. Türkiye Tunus, Cezayir ve Umman gibi bölge ülkeleriyle kendisine karşı kurulan cepheyi zayıflatmaya çalışıyor. Topun ağzında olan nevi şahsına münhasır İran, her şeye rağmen kendi ajandasına uygun fiiliyatına devam ederken içeride Kovid-19 salgını, ekonomik sıkıntılar ve arka arkaya gelen patlamalarla karşı karşıya.
Yetkililerinin açıklamalarına bakılırsa, İran tehdidiyle Türkiye’yi eş gören Suudi Arabistan, BAE ve Mısır Türkiye’ye Libya, Suriye ve Doğu Akdeniz gibi tüm cephelerin yanı sıra ekonomi, turizm, medya ve hatta dizi sektöründe dahi (basketbol tabiriyle) “tam saha pres” uygulamakta. Bu arada İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Fransa ve Rusya gibi her türlü dış güçle işbirliği yapmakta. Bu ülkelerin ABD ile müttefiklik ve bağımlılık ilişkilerini düşündüğümüzde durum daha da vahim bir hâl alıyor. Bütün bunlara ilaveten, Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarındaki son saldırıları (buna bigâne kalamayacağından) Türkiye’nin güneydeki dikkatini dağıtmaya yönelik bir hamle gibi duruyor.
Mısır, Suudi Arabistan ve BAE gibi Arap dünyasının üç Sünni ağırlıklı ülkesi Türkiye karşısında Yahudi, Ortodoks ve Katolik ayırt etmeksizin her türlü bölgesel ve dış güçle işbirliği yapmayı yeğliyor. Halbuki Orta Doğu’da yukarıda hâli pürmelalini bir parça izah ettiğimiz parçalanma ve partikülleşmenin tek çaresi bölge ülkelerinin işbirliği yaparak dış güçlerin müdahalelerine imkân tanımaması. Aksine bölge ülkeleri tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nda yapılan isyanlar gibi emperyal dış güçlerin ekmeğine yağ süren ve kendi ayaklarına kurşun sıkan politikalara destek veriyorlar. Bölge ülkelerinin yönetimleri iktidarlarını korumak için dış güçler yerine kendi halklarına güvenseler ve halklarının istekleri doğrultusunda bir siyaset izleseler hem iktidarları daha uzun ömürlü hem de bütün ülkeleri tehdit eden bölünme ve parçalanma senaryoları engellenmiş olurdu. Zira Orta Doğu, tarihsel karakteristiğine uygun olarak, partikülleşmekten ziyade daha da fazla bütünleşmeye ihtiyaç duyuyor. Ancak bölgeyi daha da bölmeyi amaçlayan emperyal güçler bu yöneticileri destekleyerek “şimdilik” ayakta kalmalarını sağlıyorlar. Böyle giderse 21. yüzyılda Orta Doğu’da mevcut ulus devletlerin iki katı yeni ve küçük devletçikler göreceğiz. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın 7 Ağustos 2003’te yaptığı “Ortadoğu’da 23 ülkenin rejiminin ve sınırlarının değiştirileceği” açıklaması şu ya da bu şekilde işlemeye devam ediyor.
Orta Doğu’da 21. yüzyılın yeni düzeni kurulurken bu düzende söz sahibi olmak maksadıyla Türkiye pek çok cephede mücadele veriyor. Maalesef Türkiye’ye karşı “Güney Cephesi” adını verdiğimiz bazı Sünni Müslüman ülkelerin yönetimleri, bölgede Türkleri görmektense Latin külahı, Ortodoks kalimmavhisi ya da Yahudi kippasını tercih ettikleri müddetçe de bu bölünme ve rejim değişiklikleri devam edecek gibi görünüyor.
Yazımızı her zaman olduğu gibi bir son sözle bitirelim: “Kendi düşen ağlamaz”.



30 Mart 2019 Cumartesi

Dünyadan Haber Ve Yorumlar

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


2020 ABD Başkanlık Seçimleri: Sanders Türkiye hakkında nebiliyor?

Sanders “otoriterliğe karşı demokrasi mücadelesini” kazanmak istiyorsa, Türk halkının, Temmuz 2016’da demokrasiyi korumak için hayatlarını feda etmiş demokrasi destekçileri olduğunu kabul etmelidir.
Bilindiği üzere ABD Demokrat Partisi, 2020 Kasım'da gerçekleştirilecek Başkanlık seçimlerine ilişkin uzun bir kampanyanın hazırlıkları içinde. Bugüne kadar, çoğu Kongre üyesi olan yaklaşık on kişi, partilerinin 2020 yazının sonlarına doğru kararı verilecek olan başkan adaylığına aday olma niyetlerini ilan ettiler. Uluslararası gözlemciler bugünden itibaren adaylar belli olana kadar her adayın dış politika görüşlerine odaklanacak.
Yarışın favorileri olarak şimdiden öne çıkanlar, geçtiğimiz on yılın Demokrat adaylarının muzdarip olduğu büyük bir eksikliği teşhis etmiş durumda: Dış ilişkiler konusunda çok bariz bir tecrübe, hatta alaka eksikliği. Bu zaaf tam da Hillary Clinton’ın, dış politika konusunda bir zafiyet içinde olduğunun fark edilmesi üzerine, 2016’da aday olabileceği beklentisiyle 2009-2013 arasını dışişleri bakanı olarak geçirmesine imkan verildi. Akabinde Clinton, çok çeşitli uluslararası meseleleri kapsayan ve Türkiye hakkında detaylı yorumlar da ihtiva eden “Hard Choices” adlı bir kitap yayınladı. Bizatihi bu zafiyet, 2020 için adaylıkları ilan edilmiş Demokratik adayların birçoğunu çoktan dış politika görüşleri hakkında kamuoyuna açıklamalarda bulunma konusunda motive etmiş durumda.


'Bu topraklar Bangsamoro topraklarıdır'

İHH Genel Başkan Yardımcısı Oruç, "Filipinler devleti şunu kabul etti: Bu topraklar Bangsamoro topraklarıdır. Bu bölgede önce İspanyollar, sonra Amerikalılar, şimdi de Filipinler devleti olarak biz, Moro Müslümanlarının haklarına girdik." dedi.
20. yüzyıla kadar kendi bağımsız devletlerine sahip olan Moro Müslümanları, 1898'de Amerikalılara, ardından 1946'da Filipinlilere karşı özgürlüklerini kaybettiler. ‘Moro İslami Kurtuluş Cephesi’nin’ yıllar süren mücadelesi neticesinde özerklik yolunda büyük bir başarı kaydeden Morolular, bugün kendi özerk bölge meclislerinin açılış oturumunu gerçekleştiriyorlar. 2018’de yapılan referandum neticesinde Bangsomoro Temel Yasası kabul edilmiş, Morolular kendi özerk idarelerine çok yaklaşmıştı. Morolular için hayati öneme sahip bu önemli günün öncesinde Moro halkının mücadelesini ve tarihsel serüvenini konuşmak için süreci yakından takip eden hatta bizzat içinde bulunan İHH İnsani Yardım Vakfı Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Oruç ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

Muhammed bin Selman tahttan uzaklaşıyor mu?

Son günlerde Arap ve Batı medyasında ülkenin de-facto yöneticisi olan Suudi veliaht prensin krallıktaki statüsünün zayıfladığına dair birbiri ardına yazılar çıkmaya başladı.
Son günlerde Arap ve Batı medyasında ülkenin de-facto yöneticisi olan Suudi veliaht prensin krallıktaki statüsünün zayıfladığına dair birbiri ardına yazılar çıkmaya başladı. Son dönemde yaşanan birtakım gelişmelere ilaveten Muhammed bin Selman’ın Şubat ortasındaki Güney Asya ziyaretinden bu yana, kamuoyunun önüne çok fazla çıkmamış olması bu süreçte medyada yazılıp çizilenlerin daha ciddi bir biçimde ele alınmasına da yol açtı.
Son dönemde Muhammed bin Selman’ın bazı yetkilerinin elinden alındığına, yönetimden tecrit edildiğine dair Arap ve Batı basınında çıkan yorumlar, veliaht prensin ya da Kral Selman’ın kişisel tercihlerinden kaynaklanmıyor.
Şubat ortasında Muhammed bin Selman’ın tüm Müslümanlar için kutsal olan Kabe’nin çatısında gezerken görüntülenmesi, oldukça muhafazakar olan Suudi kamuoyunda geniş bir tepki uyandırdı ve başta sosyal medya mecraları olmak üzere Muhammed bin Selman aleyhine geniş bir kampanya başlatılmasına yol açtı. Ülkede yönetimin meşruiyetinin önemli oranda İslam’a ve İslami değerlerin muhafaza edilmesi gayesine dayandığı göz önüne alınırsa, İslami değerlere saygısızlık olarak yorumlanan bu hareketin, krallığın içerideki meşruiyetine ve İslam dünyasındaki itibarına zarar vermesi kaçınılmazdır.

Cezayir nereye gidiyor?

1954’te bağımsızlık için Cezayir’de bir araya gelenler, 1962’de kaybettiklerini elde etmek için 57 yıldır mücadele ediyor.
Cezayir nereye gidiyor?
1954’te bağımsızlık için Cezayir’de bir araya gelenler, 1962’de kaybettiklerini elde etmek için 57 yıldır mücadele ediyor. Cezayir’de toplumsal muhalefetin adı “özgür bir Cezayir için toplumsal uzlaşı”
Cumhurbaşkanı halk tarafından mı seçilecek, yoksa ordu ve ülke dışı güçler tarafından mı seçilecek? Cezayir’de gelecek yıllardaki toplumsal olayların belirleyicisi bu olacaktır.
Dünün Cezayir’i
1 Kasım 1954’te Cezayir’de bağımsızlık savaşı başladığında, hiç kimse sürecin ne zaman ve nasıl sonuçlanacağını tahmin edemiyordu. Zira bir tarafta ülkelerinde bağımsız bir şekilde yaşamak isteyen Cezayirliler, diğer tarafta ise anavatanının deniz ötesi parçasını korumak zorunda olan Fransa vardı. Esasında her iki taraf da anavatanı için mücadeleye girişmişti.
Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) birbirinden farklı siyasal ve toplumsal grupları ülkenin bağımsızlığını kazanma yönünde organize ederek bir halk hareketi başlattı. Bu hareketin içinde sosyalistler, laikler, İslamcılar ve liberaller başta olmak üzere hemen her grup yer almaktaydı. Aslında hareketin başlangıcında ve ruhunda (Batı medeniyetinden ziyade) sömürgeciliğe karşı verilen bir mücadele vardı. Yani bunca farklı grubu bir araya getirmek suretiyle onlara bir ulus olarak hareket etme kabiliyeti veren ruh “bağımsızlıktı”.
Devrim sürecinde Cezayir elitinin yoğun bir şekilde parçalanmış karakteri, Cezayir’in bağımsızlık sonrası siyasal evriminin açıklanmasında da bize çok büyük ipuçları verecektir. FLN’nin mevcut ideolojik yapıyı, etkili bir siyasal iletişim sistemine dönüştürmedeki başarısızlığı, kadrolar arasındaki birlik ve beraberliği tesis etmekteki yetersizliği, toplumsal mutabakatın oluşmasındaki en büyük engellerdi.


Esed rejiminin 52 yıllık Golan 'kartı'

Beşşar Esed, 52 yıldır Golan tepelerini işgal eden İsrail’in bölge üzerindeki egemenliğini ABD’nin tanıma kararı karşısında, nispeten pasif kalmayı tercih ediyor.
Esed rejiminin 52 yıllık Golan 'kartı'
Son sekiz yıldır iktidarını yeniden “konsolide etme” çabasında olan Beşşar Esed, 52 yıldır Golan tepelerini işgal eden İsrail’in bölge üzerindeki egemenliğini ABD’nin tanıma kararı karşısında, nispeten pasif kalmayı tercih ediyor. Babasından miras kalan bu tutumla bekasını garantilemeyi önceleyen Esed rejimi Golan’da statükonun sürmesini istiyor.
ABD Başkanı Donald Trump’ın “Golan tepelerini İsrail toprağı olarak tanıma vaktinin geldiğine” ilişkin geçen Perşembe yaptığı açıklama ve ardından gelen tanıma kararı Suriyeli muhaliflerin büyük tepkisine neden oldu.
Açıklamayı takip eden gün, Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK), Suriye Türkmen Meclisi, muhalifleri Birleşmiş Milletler gözetimindeki müzakerelerde temsil eden Müzakere Yüksek Kurulu ve askeri muhalif grupların çatı kuruluşu Ulusal Özgürleştirme Cephesi art arda açıklamalar yaparak Golan’ın Suriye toprağı olduğunu ve Trump’ın kararının uluslararası hukuku hiçe saydığını vurguladı.
Muhaliflerden gelen tepkilerin aksine, Esed rejimi tepkisini resmi ajansı SANA’da dışişleri bakanlığından bir yetkiliye dayandırılan kınama haberiyle verdi. Rejimin günler süren sessizliğini sabah saatlerinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni (BMGK) toplantıya çağırarak bozduğu öğrenildi.


Katolik Kilisesi'nde mızrak çuvala sığmıyor

Cinsel suçlar Katolik Kilisesi’nin sürekli karşılaştığı bir problem. Ama Kilise son yıllarda hiç olmadığı kadar cinsel suçlarının yüzüne vurulması durumuyla karşı karşıya kaldı.
 “Sadizm, Kilise’ye emanet edilen çocukların suistimal edilmesi ve kendilerine tecavüz edilmesi gibi hadiseler, sölibat (rahiplerin evlenmeden mücerret yaşamaları) hayatının sürekli karşımıza çıkan yan etkileri olagelmiştir ve böyle olmaya devam etmektedir. Bunun haricinde ‘alışılagelmiş yollar’ ile de sölibatın sık sık bozulduğuna şahit olmaktayız. Bütün bu hatalı tutumlar, hatta cinayet olarak adlandırılabilecek tutumlar, dolandırıcılığın ta kendisidir. Suistimal edilen çocukların çığlıkları çok kereler kanla, zorbalık ve baskıyla ve bunun haricindeki suçlarla iç içe geçmiş şekilde yükselmektedir. Ortada sessiz kalınacak, örtbas edilecek hiçbir şey yoktur. Suçlular işledikleri bu suçlarını itiraf etmeli ve eğer mümkünse telafisi cihetine gitmelidirler. Hatta itiraf edilmesi gereken bir diğer husus da şudur: Bu fiilleri irtikap edenlerin bir kısmı arızalı tipler olmaları sebebiyle, yaşam şekli olarak sölibatı tercih etmişlerdir!”


Kuzey Akım 2: Yeni bir nükleer silahlanma yarışınınbaşlangıcı mı?

Kuzey Akım 2 projesi, AB içinde oluşturduğu derin çatlağa ilave olarak Rusya ve ABD’yi Avrupa düzleminde yeniden karşı karşıya getirdi. Kuzey Akım 2, yeni bir nükleer silahlanma yarışını başlatacak kadar büyük bir potansiyel taşıyor.

AB için, Rusya ile Ukrayna arasında 2005 yılında başlayan doğal gaz tartışmasına bakıldığında, Ukrayna’nın Avrupa’nın enerji güvenliği açısından ne denli önemli olduğu ortaya çıkıyor. Doğal gaz açısından Rusya’ya bağımlı olan Ukrayna’nın, ödemelerde ve fiyatlandırmada yaşanan sorun dönemlerinde, Rusya’dan Avrupa’ya gaz taşıyan transit boru hatlarından gaz çekmesi başta Almanya olmak üzere pek çok Avrupa ülkesinde, enerji güvenliği endişesiyle gözlerin bu ülkeye çevrilmesine sebep oldu. Avrupa’nın enerji güvenliği tehdit altındaydı ve acilen çözüm bulunması gerekliydi.

Enerji savaşları: ABD-Rusya

Rusya iki önemli boru hattını daha hayata geçirmek istiyor: Kuzey Akım-2 ve Türk Akımı. ABD ise söz konusu iki projeden özellikle birincisinin hayata geçmesini istemiyor ve bu konuda Avrupa ülkelerine baskı uyguluyor.

Orta Asya’dan Güney Amerika’ya, Kafkasya’dan Orta Doğu’ya kadar uzanan Rusya-ABD mücadelesinin önemli alanlarından birini de enerji konusu oluşturuyor. Bilindiği gibi, Rusya’nın en büyük gelir kalemlerini enerji ihracatından elde edilenler teşkil ediyor. Vladimir Putin bu gelirler sayesinde özellikle 2000’li yılların başında iç ve dış borçları kapatarak daha aktif bir dış politika izlemeye başlamıştı. Bu husus, ister istemez ABD’nin dış politikasıyla ve çıkarlarıyla çatıştı ve artık günümüzde yeni bir Soğuk Savaş’tan dahi bahsedilmeye başlanmasına sebep oldu. Bu “savaş” çerçevesinde, Rusya enerji kartını imkân dâhilinde kullanmaya, ABD de tam tersine Rusya’yı bu silahtan mahrum bırakmaya çalışıyor.


31 Temmuz 2017 Pazartesi

Ülkemizdeki yabancı okullar ve bu okulların kuruluş amaçları

İlk özal okul 1856 yılında Islahat Fermanı ile birlikte azınlıkların cemaat olarak okul açmalarına izin verilmiştir. Tanzimat Döneminde, Türklerin özel öğretim girişimleri hakkında yeterli bilgi yoktur.
Tanzimat Döneminde açılan okulların çoğu Osmanlı idealini benimsemiyor, ana dillerine, dinî geleneklerine ve siyasi görüşlerine göre eğitim yapıyorlardı. Sayıca artmalarının nedenleri ise;
Misyonerlerin gittikçe daha “bilimsel” çalışmaları,
Azınlıklara tanınan yeni haklar,
Osmanlı Devleti’nin dış borçları nedeniyle giderek dışa daha bağımlı hâle gelmesi ve siyasi sorunlar çıkmaması için yabancı okul isteklerine ses çıkartmaması olarak sayılabilir.

Amerikalılar, İşgalcilerden ameliyat için masaya yatırdıkları  Osmanlının mirasından pay isterler.  İngilizler, Amerikalılara  sorar; “Siz  Türklerle savaşmadınız, bu nedenle mirasta bir hakkınız yok!” ABD’nin verdiği cevap; “Aaa… Olur mu canım! Ben Osmanlıdaki okullarımda uzun süredir “adam!” yetiştiriyorum!” Bunun (misyoner okullarının) ne anlama geldiğini  okuyanların basiretlerine  bırakıyoruz.
Merak edenlerin dışında, yabancı okulların hangi şartlar ve amaçlar için kurulduğu çok fazla bilinmez.
Bu açılan okulların, ülkemize ve insanımıza mı, yoksa kurucularının özel  amaçlarına mı, hizmet etmiş olduğuna okuyanlar karar vermelidirler.
Ülkemizde yabancı okulların açılışı;
“Osmanlı İmparatorluğu’nda yabancı okulların açılması doğrudan olmamıştır.
Önce Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden sonra Latin Katoliklere ve Rum Ortodokslara, fermanlarla verdiği dinî imtiyazlar sayesinde, Latin ve Rumlar inandıkları şekilde ibadetlerine devam etmişlerdir.


O dönemde eğitim, dinsel faaliyetlerden ayrı olarak düşünülmediği için ibadethanelerine din adamı yetiştirmek ve kendi çocuklarına okuma-yazma, din bilgisi öğretilmesi, ya kilise içlerinde ya da yakınlarında açtıkları okullar aracılığı ile yapılmaktaydı.
Fatih, Gayri-Müslimlere tanıdığı bu imtiyazları, ister İstanbul’u bu iki mezhebin merkezi haline getirip onları kendi kontrolü altında tutmak, ister diğer dinlere saygı için vermiş olsun, Osmanlı Devleti’nde Müslümanlara ait olmayan okulların açılmasını sağlamıştır.” (1)
“Yabancıların Osmanlı topraklarında okul açmalarını asıl kolaylaştıran etken 1535’te Kanuni Sultan Süleyman zamanında Fransa ile imzalanan dostluk anlaşması ile önce Fransa’ya daha sonra da birçok ülkeye verilen kapitülasyonlardır.
Bu kapitülasyonların sağladığı serbestîye dayanarak İstanbul’da yaşayan Latin Katolikler, papadan kendi çocuklarına eğitim verilmesi için rahip istemişler, bunun üzerine gönderilen rahipler ilk kez 8 Kasım 1583’te İstanbul’a gelerek Saint Benoit Manastırı’na yerleşmişler ve 18 Kasım 1583’te manastır içinde ya da yakınlarında ilk yabancı okulu Osmanlı topraklarında açmışlardır.
Osmanlı topraklarında açılan bu ilk yabancı okul daha önceden kilise içinde veya yakınlarında yalnız Hıristiyan çocuklara okuma-yazma ve din dersi verme amacıyla açılmış okullardan farklıdır, çünkü bu okulda Latin çocuklarla birlikte 50 kadar Rum ve Yahudi çocuğa, okuma-yazma ve din dersi dışında Fransızca, matematik, eski Yunanca, Latince ve serbest sanatlar öğretilmeye başlanmıştır.
Bu okul misyoner rahiplerin Osmanlı topraklarında çalışmalarının ilk ciddî ürünüdür.”
“1583’te açılan Saint Benoit’ten sonra 1629’da Kapüsen rahipleri, günümüzde de varlığını sürdüren Saint Louis’i açmışlardır. Yabancı okullar sadece dinî amaçlar nedeniyle değil aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’yla Avrupa arasında gittikçe kurumsallaşan ilişkiler gereği Osmanlıca bilen bir kadro oluşturmak ve de Osmanlı topraklarında yaşayan Hıristiyanları kendi din ve mezheplerinin mensubu yapmak için açılmışlardır.” ( 2)
“18. yüzyıla kadar açılan yabancı okullar Katolik Kilisesine bağlıdırlar ve 1839 yılına gelindiğinde bu okulların sayısı yaklaşık 40’a ulaşmıştır.
Bu okullarda görev yapan ilk öğretmenler gidecekleri ülkenin halkını çok iyi tanıyan, iyi iletişim kurabilen misyoner rahiplerdir.
Protestan okulları, ilk kez Amerikalılar tarafından Beyrut’ta 1824’te açılmıştır. Protestan okulların Osmanlı topraklarında açılmasına en çok karşı çıkanlar, Protestan olmayan Gayri-Müslimlerdir. Çünkü bu okulların kendi mezhep mensuplarının mezhebini değiştirmek üzere faaliyetlerde bulunacaklarını çok iyi farkındadırlar.”(3)
1869 yılına gelene dek Osmanlı, yabancı okulların çalışmasını düzenleyen herhangi bir kanun çıkarmamıştır. Gerek düzenleyici bir kanunun olmayışı gerek Osmanlı’nın gerileme dönemine girmiş olmasından da istifade eden batılı ülkeler, devamlı olarak bu okulların sayılarını artırmışlardır.
Bu anlamda Osmanlı Devleti’nde yabancı okulların açılmasıyla ilgili ilk düzenleme 1869 yılında Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile başlamıştır. Bu düzenleme; Okulların açılmalarını ruhsata bağladığı gibi denetime de açık hale getirmiştir.
Nizamname, yabancı okullarla ilgili hukuki boşluklar, hukukî bir zemine oturtmak istenmişse de Osmanlı İmparatorluğu’nun iyice çöküş sürecine girmesi ve okulların açılışının konsolosluklarca üstlenilmesi bunu sağlayamamıştır.
1875 yılında çıkartılan Ferman-ı Adalet de yabancı okulların açılışı hukukî olarak iyice kolaylaştırmış ve yabancı okulların ait oldukları ülkelerin Osmanlı topraklarında birer sağlam kalesi haline getirmiştir.(4)
23 Aralık 1876’da çıkartılan Kanun-i Esasî’ Okulları denetim altına alınmak istenmiş ve bu amaçla 1886’da Maarif Nezareti bünyesinde Mekatib-i Ecnebiye ve Gayri Müslime Müfettişliği kurulmuştur.


1886’da çıkartılan Irade-i Seniyye ile yabancı okulların açılması tamamen padişah iznine bağlanmıştır. 1905 yılına gelindiğinde Osmanlı topraklarında hükûmet tarafından tespit edilebilen yabancı okul sayısı 600 civarındadır, ancak tespit edilemeyen evlerde ruhsatsız olarak faaliyette bulunan yabancı okul bu rakamdan çok daha fazladır.(5)
1909 yılında yabancı okulları sıkı kontrol altına almak için çıkartılmak istenen Maarif-i Umumiye Kanunu daha çıkmadan yabancı elçiliklerin baskısıyla ertelenmiştir. Hatta, Osmanlı’nın bu son döneminde yabancı okul yöneticileri, okullarına denetlemek için gelen Osmanlı müfettişlerini kapıdan geri çevirmeye başlamışlardır.
Yabancı okullarda okuyan sadece Gayri-Müslim çocuklar değildi, bu okulların vermiş olduğu kaliteli yabancı dil eğitimi, Osmanlı elit tabakasının da çocuklarının bu okullara gönderme nedenidir. 1890 yılında Robert Koleji mezunları arasında Tevfik Paşanın kızı Gülistan ve Halide Edip vardır. 20 Nisan 1914’te Saint Joseph’te yapılan bir araştırma bu okullara giden çocukların sosyal yapısını göstermektedir.(6)
İlgili dönemde Saint Joseph Koleji Öğrenci ailelerinin Sosyal Yapısından bir örnek;
8 Prens, 22 Mareşal ve general, 90 Yüksek bürokrat. 30 Banka müdürü, 20 mühendis, 80 bankacı ve komisyoncu, 90 doktor, 20 Avukat 3010 gelir sahibi.
“22 Eylül 1915’te çıkartılan ve 45 maddeden oluşan Maarif Nizamnamesi, Cumhuriyet Döneminde de yabancı okulların denetim ve düzenlenmesinde kullanılacak kadar kapsamlıdır. Ancak I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı yıllarında başta Amerikan kolejleri olmak üzere diğer yabancı okullar bu nizamnameye rağmen misyoner faaliyetlerine devam etmişlerdir.”
“Özellikle Kurtuluş Savaşı sırasında Amerikan kolejlerinin işlevlerini açıklamak için dönemin Genelkurmay Başkanı İsmet Paşanın 25 Eylül 1920’de yapmış olduğu şu konuşma çok önemlidir; (7)
Bir ibret belgesi;
“Mazuratıma Ayintab mıntıkasındaki harekatı arzederek hitam vereceğim. Ayintab mıntıkasında son bir buçuk ay zarfında pek mühim fedakarlıklar cerayan etmiştir. Fransızlar Ayintabı bilhassa hedef ittihaz ederek mühim kuvvetlerle ilerlediler. Bir aralık Ayintabı kendileri muhasara ederek vaziyete tamamen hâkim kaldılar.-Ayintab civarında Amerikan mektebi, kolejleri vardır. Bu Amerikan kolejleri, Fransızların bugün üssülharekesidir. Bizim canımızı yakmak için ve ahalimizi öldürmek için Amerikan mekteblerini üssülhareke ittihaz ediyorlar. Taarruz ederler ve oraya top yerleştirirler, anbar olarak kullanırlar. Hasılı mektep değil, memleketimiz içinde bir kale olarak inşa olunmuş zan olunur. Bu üsüslharekeye istinat derek, Fransız kuvvetleri, Nizibe kadar huruç yapmışlardır ve etrafında bulunan köylere daima sarkıntılık etmektedirler. Girerler, köyün etrafını alırlar, bıçaklarını çekerler. Fransız mandasını istediklerine dair halktan senet isterler ve onları alırlar…”(7)
Bir ibret belgesi daha; İstanbul Alman Lisesi Müdürü Dr. Richard Pröyzer,
“Türkiye Abdülhamit’in istibdadına nihayet verdiği zaman muhtelif içtimai (toplumla ilgili) sahalarda henüz kaos (karmaşa) halinde idi. Bu hal bilhassa Maarif (ilim) sahasında daha çok göze çarpıyordu. İlk mektepler yok denecek kadar azdı.
Tali (ikinci) mektepler de öyle bir vaziyette idiler ki çocuklarının tahsillerine ehemmiyet verenler ya hususi muallim (öğretmen) tutmağa veya çocuklarını ecnebi (yabancı) mekteplerine göndermeğe mecbur oluyorlardı…
O zaman bu ecnebi mekteplerinde Türkçe tedrisatı (eğitimi) çok elim (acı halde) bir vaziyette idi. Bu dersler birçok ecnebi mekteplerinde ihtiyari (isteğe bağlı) idi. Şayanı hayrettir ki çocuklarını bu derslere iştirak (katılma) ettirmeyenler bizzat Türklerdi.
Hiç şüphesiz bu, çocuk velilerinin, Türkçe muallimlerinin vazifelerini ifada izharı (göstermede) aczettiklerini ve okutulan Türkçe kitaplarının pek fena olduğunu bildikleri içindir.
Filhakika (gerçekten) Abdülhamit devrinde bu mesele o kadar şayanı dikkat idi ki kıraat (okuma) kitapları arasında garbî (batı) Avrupa kitaplarının noktası noktasına Türkçeye çevrilmiş numuneleri vardı. Bu şeraitte (şartlarda) bir çocuğun kalbinde vatan hissi, vatan muhabbeti, yurt sevgisi ve millî vecid (heyacan) nasıl uyandırılabilirdi? Açık söyleyeyim ki birçok ecnebi mektepler misafirperverliğine mazhar oldukları memlekete hizmet etmeğe hiç ehemmiyet vermiyorlardı.


Memleketin lisanı bile ihmal ediliyor, çocuğun gözü mektebin mensup olduğu memlekete çevrilerek oranın körü körüne perestişkârı (Tapınan ve tapma derecesinde sempati) olmasına çalışılıyordu.
Türkiye’nin o felâketli zamanlarında beni pek hayrete bırakan bir cihet de bazı ecnebi mekteplerinin hodgahı (bencil) hedeflerine vasıl olmak için pedagojik (eğitimle ilgili) esasların en iptidai (ilkel) icabatını bile ihmal etmeleri idi… Bunun neticesi olarak da çocuklar ecnebi bir memleketin coğrafyasını öğrendikleri halde kendi vatanlarına dair hiçbir şey bilmiyorlardı.
Buna inzimam (eklenen) eden ikinci bir fenalık da bu mekteplerde Türk çocuklarına yapılan dinî tesirat (tesir) ve telkinattı (fikir aşılamak). Bu tesirat ehemmiyeti küçültülemeyecek derecede muzır (zararlı) ve tehlikeli idi. Bu mekteplerin bazılarında Türk çocukları Hıristiyan ibadet ve dualarına, din merasimine iştirak ettiriliyordu. Hatta bazen kabahatlerini affettirmek maksadiyle salibi (haçı) bile Öptürüyorlardı. Fakat garibi şu ki çocuk ebeveynleri bu halleri vakıf (bildikleri) oldukları halde hiçbir itirazda bulunmuyorlardır.” (9)
Yabancı okullar kendi ülkesindeki ders ve kitapları aynen okuturdu, Osmanlı Maarif Nezareti bunlara karışamıyordu. Hatta okutulan bu kitaplarda Türkler aleyhinde yazılar varsa bunlar aynen okutulurdu, Türkçe ise ihtiyari (isteğe bağlı) bir dil olarak kullanılırdı. Bu okulların genelde müdürleri papazdı ve bu okullara giden Müslüman öğrenciler de Hıristiyanlar gibi kiliseye götürülerek ibadete zorlanırdı. Osmanlı bunun karşısında aldığı tek tedbir ise Müslüman öğrencilerin yabancı okullara gitmelerini engel olmaya çalışmaktan öteye gidememiştir.(9)
“Amerikalı, Fransız ve İngiliz misyonerler Osmanlı topraklarını sömürge haline getirecek olan fikrî yapıyı gene ülke topraklarında kurdukları okullarla oluşturmuşlardır.
Misyoner okulları batılı emperyalist ülkelerin kendi emellerini gerçekleştirmek için Osmanlı Devleti’ne karşı kullandıkları en güçlü silâh olmuştur. Köylere kadar yayılan bu okullar sayesinde birbiriyle yüzyıllar boyunca birlikte yaşayan halklar, birbirine düşman edilmiş ve bağımsızlık mücadelelerine destek olunmuştur. Buna tipik bir örnek ise Arap hareketinin liderlerinden olan Refik Rızzık Selum’un Osmanlı Divan-ı Harbi huzurunda anlattıklarıdır:” (10)
“Ben Fransız mekteplerinde okudum. Bugün Suriye, Irak ve Lübnan’da eşraf ve ağaların evlâtları Cizvit mekteplerinde okur. Öteki Arap diyarlarında ise İngilizce hâkimdir. Onlar ya İngiliz mekteplerinde, ya Amerikan kolejlerinde okurlar. Hepsinin gayesi, Türkler hakkında benim sahip olduğum bilgileri telkin etmektir: Hepsi için müşterek düşman Türklerdir. Bu itibarla Arapları malum, hatta gayri malum gayelere sevketmek emelinde olanların ele alacakları yegane mevzuu Türk düşmanlığıdır. Zannediyorum ki, bizim hatamızı bizden sonrakilerde ister istemez düşeceklerdir.”(10)


“Yabancı okullara giden öğrenciler, yüksek bir hayat seviyesine kavuşmak, Avrupa görmek, medenî olmak, toplumda Önemli bir statü kazanmak gibi değişik teşviklerle yetiştirilmişlerdir. Hatta bu Öğrenciler zamanla kendi toplumlarının değer yargılarından uzaklaşmaya başlamışlardır.
Tüm bu faaliyetlerin bilinmesine rağmen yabancı okullara hala ilgi duyulmasında etken, zengin veya elit tabakanın çocuklarının, ilerde iş bulmalarında önemli bir ayırt edici unsur olan, yabancı dil bilmelerini ve Avrupa seviyesinde medenî bir eğitim görmelerini istemeleridir.
Bir diğer ilginç husus ise, ülkedeki Amerikan okullarında okuyan bazı Türk aydınlarının Kurtuluş Savaşı esnasında Amerikan mandacılığını savunmalarıdır.”(11)
Resim; http://www.maxkitap.com/robert-kolejin-kizlari-misyonerlik-feminizm-yabanci-okullar
Kaynaklar; Atatürk araştırma merkezi başkanlığı
(1) Nahid Dinçer, Yabancı Özel Okullar.
(2) Kenan Okan, Türkiye’deki Yabancı Okullar Üzerinde Bir İnceleme.
(3) İlhan Tekeli- Selim ilkin, Osmanlı İmparatorluğu’ nda Eğitim ve Bilgi Üretim Sisteminin Oluşumu
(4) Vahapoğlu,
(5) Şamil Mutlu, Osmanlı İmp.Ybancı Okullar
(6) Okan, Osmanlı Türkiyesi…
(7)Ali Rıza Cihan, İsmet İnönü’nün TBMM’dekİ Konuşmaları
(8) Ergin, S.1044-1046
(9) Okan, S.4
(10)Haydaroğlu S.24


(11) Haydaroğlu, S.34-38

18 Aralık 2017 Pazartesi

HZ. İSA KİMDİR, NEDEN VE KİM TARAFINDAN ÇARMIHA GERİLMİŞTİR?

Yahudiler ve İsrailoğulları hakkında bilmeniz gerektiğini düşündüğüm bu yazıyı yayınlıyorum.
Döneminde Hz.Muhammed Dahil tüm peygamberlere asi olan ve kabul etmeyen,kendi kurduğu düzenden başka düzen tanımayan,Kendin den başkasını insan olarak görmeyen,Tarih boyunca fitne ve zulmün arkasında olan İsrailoğulları'nın bu gerçek yüzünü birde burada okuyun istedim.
İsa, İbranice ismi ile Yeşu, Yeşua (kurtuluş) veya Yehoşua, (Tanrı kurtarıcıdır anlamında), İsrail oğullarının Yehuda aşiretinden, yaşlı bir marangoz olan Yosef'in çocuk yaşta evine aldığı ve sonradan ikinci karisi olan, gene Yehuda aşiretinden Miryam'in (Meryem) oğludur. Yosef'in Meryem ile evlenmesi Meryem'in hamile kalmasından sonradır. Bu durum, Meryem'in İsa’ya bakire olarak hamile kalması söylencesine yol açmış ve onun Tanrı’dan hamile kaldığı inancına kanıt olarak sunulmuştur.
Isa, Kudüs yakınlarındaki Bethlehem kentinde doğmuş ve Yahudi kuralları mucibince 8 günlükken, Yerushalayim'de (Kudüs) sünnet edilmiştir. İsa’nın çocukluğunu Nazareth (Nasıra) kentinde geçirmiş olması Nasıra'lı İsa olarak anılmasına sebep olmuştur. İsa’nın gençlik yıllarında nerede olduğu ve ne yaptığı meçhuldür. Bilinen, onun 30 yasından, olduğu 33 yaşına kadar fikirlerini yaydığı ve taraftar topladığıdır.
İsa’nın havarileri ile birlikte Musevi bayramları olan Hamursuz (Pesah veya Passover), Shavuot (Pentecost), Sukkot (çardaklar bayramı) Simhat Tora (On Emir'in Hz. Musa'ya verilisinin bayramı) ve kutsal gün olan Şabat'ı (Cuma öğlenden sonrayı Cumartesi öğlenden sonraya bağlayan tam gün) kutladığını biliyoruz.
İsa’nın Kfar Nahum (Capernaum) köyündeki sinagogda hahamlık yaptığı ve Havarilerini oradayken seçtiği ve onları İsrail’deki köylere "İsrail Evi'nin kaybolmuş kuzularını toplamaya" gönderdiği İncil'de yazılıdır. Bu husus, İsa’nın ayrı bir dinin kurucusu olmadığına işaret ediyor.
Dolayısıyla İsa’nın Musevi dinine yeni ve pasifist yorumlar getirdiği, ve devrinin dinde reformu öngören bir hahamı olduğunu söyleyebiliriz.
İsa’nın onu bir ermiş olarak kabul eden ve Yahudi olan/olmayan hastaları ve sakatları iyileştirme mucizelerinde bulunduğu gene İncil'de hikâye edilmektedir. İsa’nın bu faaliyetlerinin din adamları bürokrasisini rahatsız ettiği ve havarilerinden biri tarafından İsrail topraklarını işgal altında bulunduran Roma makamlarına ihbar edildiği ve karışıklık yaratma sucuyla o devrin Roma infaz sistemi olan Çarmıha gerilmeye mahkum edildiği ve hükmün infaz edildiği kabul gören bir önermedir. Günün uygulaması icabı, haçın tepesine infaz edilen kişinin kimliği yazı ile iliştirilmiş olup I.N.R.I. (iesus Nazarenus Rex iudeaorum - Yahudilerin Kralı Nasıra'lı İsa) ibaresi Kiliselerdeki Isa tasvirlerinde göze çarpmaktadır.

Hz. İsa’nın çarmıhta can çekişirken söylediği “Eli, Eli, lama sabahtani?” şeklindeki münacatının ilk üç kelimesi İbranice, son kelimesi ise, İbranice’nin de türemiş olduğu o zamanın yaygın dili Aramice’dir. Aslında, öleceğini hisseden Hz. İsa, kendisinden 1000 yıl önce yaşamış olan atası, İbrani peygamberi Hz. Davud’un 22. mezmurunu tekrarlıyordu: “Eli, Eli, Lama Azavtani?” (Tanrım, Tanrım, beni niye terk ettin?) Burada bilinmesi gereken en önemli gerçek, Isa dahil hemen hemen bütün havarilerinin ve takipçilerinin Yahudi milletinden ve Musevi dininden olmalarıydı. Söz konusu olayın Yahudilerin anavatanı olan İsrail topraklarında cereyan etmiş olması dolayısıyla bu olgunun da tabii olduğu tartışma dışıdır.
Andrew= Andreas, Peter'in (Simon) kardeşi.
Bartholomew= Bar Talmi diğer ismi Nathaniel
James= Yaakov (Jacob, Jacomus ) Alfi oğlu
James= Yaakov (Zebadiah oğlu, John'un kardeşi)
John= Yohanan (Zebadiah oğlu, James'in kardeşi)
Judas İscariot = Yehuda ish kraiot = kasabalı Yehuda, İsa’yı ihbar eden havari
Jude = Yehuda, Yuda, nam-i diğer Thaddeus
Matthew (Matthias) = Matitiyahu, vergi tahsildarıydı
Peter (Simon) = Shimon, İsa ona Aramice taş anlamına gelen “Keyfa” lakabını verdi
Philip (Yahudi olup olmadığı kesin değil)
Simon = Shimon, Kenanî ve gayretkeş (Zealot) olarak da biliniyor.
Thomas= Te'oma (Aramice ikiz) Şüpheci Thomas olarak biliniyor.
12 Havarinin arasında yer almayan ancak Hıristiyanlığın kurucularından olan ve Isa öldüğünde 10 yaşlarında olan Paul (Resul Pavlus), Tarsuslu bir Yahudi olup ismi Shaul'du.
Özetle, İsa, Yahudi/Musevi doğmuş, sünnet olmuş, öyle yasamış, öyle ölmüş ve öyle gömülmüştür. Hıristiyan Kilisesinin Musevi Sinagogu’ndan ayrışması 325 tarihindeki İznik (Nicea) Konsili ile olmuş, Yahudiler bu tarihten itibaren Tanrı katilleri olarak damgalanmışlar ve zulme uğramışlardır.
- O Yahudiler ki, hem Rab İsa’yı ve hem de kendi peygamberlerini öldürdüler; bizi de zulmederek kovdular; ve Allah’ı hoşnut etmiyorlar; ve bütün insanlara karşıdırlar;
16- Her zaman kendi günahlarını doldurmak üzere, kurtulsunlar diye uluslara konuşmaktan bizi engelliyorlar; ama onların üzerine son derece gazap gelmiştir
Katolik Kilisesi'nin bu ithamını resmen kaldırması 1963 senesinde Papa XXIII. Jean'a nasip olmuştur. Papa, Kilisenin Yahudi milletine yüzyıllar boyu çektirdiklerinden dolayı alenen özür dilemiş ve günah çıkartmıştır. Ortodoks ve Protestan Kiliseleri bu suçlamayı henüz resmen kaldırmış değillerdir.


Hz. İsa’nın öldürülmesiyle ilgili olarak Kur’an-ı Kerim'de şu iki ayet mevcuttur:
“Halbuki onu öldürmediler, onu (salbetmediler) asmadılar da. Onlara İsa gibi gösterildi. Aksine, Allah onu kendine yükseltmiştir." (Nisa, 157-158)
“Ey İsa, seni ancak ben öldüreceğim. (Yani, seni inkârcıların öldürmesinden koruyacağım. Ve seni kendi ecelinle öldüreceğim.) Seni kendime yükselteceğim. İnkârcılardan temiz kılacağım.” (Âl-i İmran, 3/55)
Bu iki ayet üzerinde tefsir alimlerinin yaptıkları farklı yorumlardan çıkan sonucu aktarmak istiyorum:
Birinci ayette Yahudilerin çarmıha gererek öldürdükleri şahsın Hz.İsa (as.) olmadığı, ona benzetilen bir başka kişiyi öldürdükleri açıkça beyan edilmektedir. Tefsir alimlerinin çoğunluğu,”onun öldürülmeyip Allah’a yükseltildiğinden” hareket ederek, Hz.İsa’nın bedeniyle birlikte dördüncü kat semada yaşadığını ifade etmişlerdir.
Bu noktada iki ayrı görüş ortaya konulmuş bulunuyor. Birisi, semaya yükseltilmesini müteakip ölümü tattığı, ikincisi ise kıyamete kadar bu hal üzere bekleyip kıyamete yakın tekrar yere ineceği ve bu inişten sonra öleceği.
Bu ikinci şıkkı akıllarına sığıştıramayanlar işi münakaşa ortamına çeker, bunun olamayacağını, yıldızlar aleminin çok ötesindeki dördüncü kat semada bir insanın canlı olarak kalamayacağını savunurlar. Bu noktada şunu söylemeden geçemeyeceğim:
Cenab-ı Hak insan ruhunu yerde iken de semalara yükseldiğinde de atmosfersiz yaşatır; yeme ve içmeye muhtaç olmaksızın hayatını devam ettirir. Ruh için ve melekler için koyduğu bu kanunu, Hz. İsa’nın semaya ref’edilen bedeni için de icra etse, buna kim ve hangi mantıkla karşı çıkabilir? Nitekim, tefsirlerde onun bedeninin “yeme, içme, şehvet ve sair alakalardan kurtarılmış olarak meleklerin karargâhı bir makama yükseltildiği” önemle vurgulanır.
İkinci ayette, gelecek zaman kullanılmıştır. Bu ayete göre de onun ölmüş olduğu kesin değildir, ancak kıyametten önce mutlaka ölümü tadacaktır. Bunun ne zaman vuku bulacağı ise ayette açıkça ifade edilmemiştir.
Azınlıkta kalan bazı tefsir alimleri de Hz. İsa’nın (as.) öldürüldüğünü ve semaya ref’ edildiğini ifade etmişlerdir. Ayette kesinlik olmadığına göre, bu konuda Kur’an'ın birinci tefsiri olan hadislere müracaat edilecektir. Sahih hadislerde Hz. İsa’nın yeryüzüne döneceği ve Hıristiyanlığı hurafelerden temizleyip İslam’a tabi kılacağı ifade edilmiştir.
Şu var ki, bu inişin keyfiyeti hakkında da yine iki ayrı görüş ortaya çıkmıştır. Birincisine göre, Hz. İsa (as.) bedeniyle beraber dünyaya dönerek görevini yapacak, sonra ruhu kabz edilerek ölümü tadacaktır. İkinci görüşe göre ise, onun ahir zamanda yer yüzüne inmesi, İslâmiyetle amel etmesi ve ümmetini teslis akidesinden kurtarıp tevhide davet etmesi ruhanî bir hadisedir, ruhun bir beden şeklinde temessülüdür ve manevi bir tasarruftur.
Her iki halde de, bu inişi herkes görecek değildir. Kendisi belki de bir din adamı görünümünde Hıristiyanlığı hurafelerden temizleyecek, yani İslam inancıyla buluşturacaktır. Her fani gibi o da sonunda ruhunu Rabbine teslim edecek ve diğer peygamberler gibi o da yeniden dirilmeyi ve mahşeri bekleyecektir.
Bilindiği gibi, Kur’an'ın bir kısım ayetleri muhkem, bir kısmı ise müteşabihtir.
Mesela,
“O doğurmamış ve doğmamıştır.” (İhlas, 112/3)
“Allah’ın çocuk edinmesi olur şey değildir.” (Meryem, 19/35)
“Hiçbir şey onun misli gibi değildir.” (Şura, 42/11).
ayetleri muhkemdir. Yani, kesin hüküm ifade ederler, bunlarda tevilin ve farklı yorumların yeri yoktur.
“Meryem oğlu İsa ancak Allah’ın elçisi ve kelimesidir. Onu Meryem’e ilka etmiştir ve Ondan bir ruhtur.” (Nisa, 4/171)
ayeti ise müteşabihtir.
Hz. İsa’nın (as.) Allah’ın bir kelimesi olması, babasız bir şekilde doğrudan “Kün: Ol” emriyle yaratılmış olduğu şeklinde yorumlanmış ve keza “Ondan bir ruh olması “ da bir teşrif, yani Allah’ın ruha bir iltifatı olarak kabul edilmiştir.
Nitekim, Enbiya suresinde, "Ona (Meryem’e) ruhumuzdan üflemiş, onu da oğlunu da alemler için bir mucize kılmıştık." buyrulur. Ayette geçen ‘ruhumuzdan’ ifadesinde de bir teşrif, bir iltifat söz konusudur. Cenabı Hak, "size denizimden balıklar, toprağımdan meyveler, güneşimden ziya ihsan ettim" buyursaydı, bu ifadeleri denize, toprağa ve güneşe bir iltifat olarak anlamamız gerekirdi. Ruhumuzdan ifadesi de “ruh denilen mahlukumuzdan” şeklinde anlaşılacaktır.
Üstad Bediüzzüman Hazretleri, “Muhakemat” adlı eserinde Müteşabih hadislerden “Ben ve kıyamet şu iki parmak gibiyiz.” hadisine yer verir ve şu önemli açıklamayı yapar:
“Şimdi bu hadis, üç kaziyeyi mutazammındır:
Birincisi: Bu kelam Peygamber’in kelamıdır…
İkincisi: Kelamın mana’yı muradı hak ve sadıktır… (Yani bu hadisle Allah Resulü (asm.) ne kastetmişte o mana doğrudur.)
Üçüncü kaziye: Bu kelamda murad budur. ... (Yani, bu hadiste kastedilen mana budur.)
Bu üçüncü kaziyede ihtilafat feveran ederler. … (Yani, farklı görüşler bu üçüncü maddede ortaya çıkar.)"
Konunun devamında, ilk iki şıkkın kabul edilmesi halinde üçüncü şıkta ortaya çıkan ve bir içtihada dayanan farklı görüşlerin insanı küfre götürmeyeceği ifade edilir. Ve sonunda bu kaziyenin ayetler için de geçerli olduğu vurgulanır.
Bu ölçüye göre, bir kişi, Hz. İsa’nın göğe yükseltilmesiyle ilgili ayetleri ve Onun tekrar yeryüzüne dönüp tevhit davasına hizmet edeceği yolundaki hadis-i şerifleri kabul etmekle birlikte, bu iki olayın da cismen değil, ruhen olabileceğine inansa, bu kişi ayet ve hadise karşı çıkmakla itham edilemez. Ancak kendisinin yanlış teviller yaptığı söylenebilir.
Peygamberimiz, son peygamber olduğuna göre Hz.İsa’nın yer yüzüne inişi “risalet” yani peygamberlik yönüyle değil, “velayet” cihetiyle olacaktır. Bilindiği gibi her peygamber Allah’ın kulu ve elçisidir. Onların kulluk yönleri velayet, hak ve hakikati insanlara tebliğ etme görevleri ise risalet cihetleridir.
Kaldı ki, bu iniş herkesçe görülüp bilinecek bir olay da değildir. Ancak İslam’ın tevhit inancını kendilerine tebliğ ettiği belli sayıda kişiler onun Hz. İsa (as.) olduğunu bileceklerdir.

Konunun önemli bir yönü de şudur: Bu asrın yapısı ancak böyle bir gelişe uygundur. Allah, Hakîm’dir. Hikmeti gereğince Hz. İsa’yı (as.) peygamberlerin en mükerremi olan Hz. Muhammed’e (asm.) bu şekilde manen ümmet edecek, İslamiyet’e Onun (asm) maiyetinde hizmet ettirecektir.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html