BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Latin Amerika sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Latin Amerika sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

4 Eylül 2018 Salı

Latin Amerika'da 'Trumplaşma' eğilimi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD’nin fiilen veya siyaseten desteklediği askeri darbeler sayesinde, Güney Amerika'da yayılan Evanjelizm, bölge ülkelerini ABD yörüngesinde politikalar izlemeye zorluyor ve bu durum da Latin Amerika siyasetini derinden etkiliyor.

Göreve geldiği ilk günden bu yana iç ve dış politikada aldığı tartışmalı kararlarla büyük tepkilere yol açan, ticari geçmişinden özel hayatına kadar adı birçok skandalla anılan ABD Başkanı Donald Trump, kaba popülist söylemlerin politik karşılık bulduğu Latin Amerika siyasetinde etkili olmuş görünüyor. Trump'ın başkanlık dönemiyle birlikte Latin Amerika siyasetinin ‘Trumplaşması’ veya ‘Trump tipi’ Latin Amerikalı siyasetçiler daha fazla dikkat çekiyor.
Latin Amerika’da son üç yılda, sağ siyasetçiler Brezilya, Arjantin, Peru ve Şili'de cumhurbaşkanlığına yükseldi. On yıllardır ilk defa, Güney Amerika'nın dört lider ekonomisi, muhafazakâr hükümetlerin eline geçti. Hatta Temer, Macri ve Pinera başkanlar grubunun içerisine Peru’nun -Mart 2018’de istifa eden- lideri Pedro Kuczynski de dahil edilebilir. Özellikle Trump’ın din ve milliyetçilik temelinde gelişen başına buyruk tavırları, skandalları, teo-ekonomik ve pragmatik uygulamaları, Latin Amerika liderleri ile de özdeşleştiriliyor. Bunların dışında cinsiyetçi, homofobik ve ırkçı yaklaşımlarda bulunan “Latin Amerika’nın Trump’ı’’ olarak bilinen Guatemala Başkanı Jimmy Morales, başkan adaylığı yarışına katılan “Tropiklerin Trump’ı” olarak bilinen Kosta Rikalı Juan Diego Castro ve “Brezilya’nın Trump’ı’’ olarak lanse edilen Rio de Jenerio kongre üyesi milliyetçi başkan adayı Bolsonaro, Trump'la benzerlikler taşıyor.
Örneğin Latin Amerikalı liderler de tıpkı Trump gibi ulusal sınırlara bir duvar örme arzusu içerisindeler. Latin liderler de göç ve göçmen karşıtı bir politik görüşe sahip. Beyaz elitlerden oluşan kabineler kurdular. Bu liderler aynı zamanda, sosyal muhafazakâr bir toplum meydana getirme peşinde. Yani Hristiyanlık’tan ziyade, Trump yönetimi üzerinde ciddi etkisi bulunan Evanjelizme bir dönüşüm gayreti içerisindeler. Bu bağlamda Latin Amerika’da ciddi bir Evanjelik topluluk oluştuğunu ve bu toplulukların seçimlerde muhafazakâr partileri/liderleri tercih ettiği açık. Bunun dışında Latin Amerikalı liderlerin de ticaret/ekonomi merkezli bir arka planları bulunmuyor. Bu faktörler Latin Amerika siyasetinde oldukça yeni. Arjantin, Peru ve Şili'nin başkanları olan Mauricio Macri, Pedro Kuczynski ve Sebastián Piñera gibi Trump da iş dünyasının tanınmış isimleri. Özellikle Şili Başkanı Piñera, dünyanın en zengin 859. kişisi.

Latin Amerika’da Evanjelistlerin artan etkisi

Soğuk Savaş'ın başlangıcından 2000’li yılların başlarına kadar Latin Amerika ülkelerinde solcu liderler, çoğunlukla muhalefette kaldı. Bu dönemde Katolik kilisesi özgürlük, insan hakları, işkenceler, gelir eşitsizliği konularında sosyalizmle girift bir ilişki geliştirdi. Bu bağlamda Katolik kilisesi, birçok kez askeri yönetimler veya sivil statükoyla karşı karşıya kaldı. Nitekim Brezilya, Şili, Arjantin askeri darbelerinden sonra Protestanlık ciddi alan ve prestij kazandı. Dünyanın en büyük Protestan nüfusuna sahip ülkesi olan ABD, fiilen veya siyaseten desteklemiş olduğu askeri darbeler sayesinde, Protestanlığın Latin Amerika ülkelerine ihraç edilmesini de sağladı. 
Bu destek Katolik kiliseleri ile Protestanlar arasında sözle söylenmeyen, yazılı olmayan bir gerilimin sessiz çığlığı olarak günümüze kadar geldi. Günümüzde ABD’nin ihraç ettiği Protestanlığın aşırı kanadı olarak kabul edilen Evanjelizm akımı ve müntesipleri, etki güçleri hasebiyle ABD yörüngesinde politikalar geliştiriyor. Bu durum Latin Amerika siyasetini de ciddi bir şekilde etkiliyor.
Diktatörlük rejimleri neredeyse yarım yüzyıl boyunca Latin Amerika'yı siyasi, sosyal ve ekonomik yönden altüst etti. Sol hareketler, demokrasi mücadelesinde önemli bir rol oynadı ve askeri darbelere karşı çıktıkları için ifade özgürlüğü ve insan haklarına saygının savunuculuğunu yaptı. Dolayısıyla geniş toplum kesimlerinin desteğini aldı.
Bununla birlikte Güney Amerika ülkelerinin sosyal hayatında muhafazakârlık ile seküler yaşam biçimi arasında ciddi bir çekişme yaşanıyor. Sol iktidarların savunuculuğunu yaptığı sosyal liberalizminden eşcinsel haklarına, açık kapı/sınır politikasından kürtajla ilgili düzenlemelere kadar birçok konu, toplumun bir kesiminin daha muhafazakâr bir konumda kümelenmesine sebep oluyor. İşte tam burada, yeni bir Protestan akım olan Evanjelizm, sağ partilerin sosyolojisinin odağı haline geliyor. 
Bu sosyoloji, Latin Amerika ülkelerinde seçim dönemlerinde iktidarı belirleyen önemli bir faktör haline geldi ve ABD ile girift bir ilişki geliştirdi. Örneğin Brezilya’da Evanjelik liderler, Dilma Rousseff'in 2016'da yolsuzluk suçlamasıyla görevden alınmasının arkasında belirleyici bir güçtü ve bu konuda aktif çaba gösterdiler. Açıkçası çağdaş Latin Amerika siyasetine dair bu yeni anlayış, geleneksel sol-sağ ideolojik bölünmeyle açıklan(a)mıyor. Brezilya, Arjantin, Kosta Rika, Şili, Meksika ve Ekvator'daki son seçimlerde görülen marjinal sonuçlar da bunun kanıtıdır.
Latin Amerika sağı da Evanjelizmi ve sosyal muhafazakârlığı kucaklıyor. Latin Amerika’da Protestanlık, 1980'lerde Amerikan Hristiyanlığı tarafından belirlenen şablonu takip ettiğinden daha sıkı ve özellikle de Brezilya’da hızla büyüyen Evanjelik nüfusuyla daha belirgin. Örneğin Brezilya Başkanı Temer, Lübnanlı mason bir katolik olsa da Evanjeliklerin açık desteğiyle başkanlığa geldi. Meksika’da 2018 genel seçimlerini kazanan Marksist AMLO’nun partisi Morena’nın kurduğu ittifaklarda Evanjelik gruplar da bulunuyor. Dolayısıyla Evanjelist siyasetçiler Meksika’da da iktidar ortağı oldu. 2018 Nisanında da Kosta Rika'da cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunu sağcı Evanjelik vaiz Fabrizio Alvarado Munoz önde gelse de, ikinci turda solcu Carlos Alvarado Quesada’a kaybetti. Evanajelik vaiz Munoz kampanyasında eşcinsel evlilikleri iptal etmeyi ve kürtajı zorlaştırmayı vaat ediyordu.
Brezilya'nın başkan adaylarından “Breziya’nın Trump’ı’’ Bolsonaro, anketlerde eski başkan Lula da Silva’nın arkasında ikinci sırada olsa da seçim kampanyasını hapishaneden yürüten Lula’nın durumu belirsizliğini koruyor. Dolayısıyla Brezilyalı bir Trump’ın başkan olması ihtimaller arasında.

Göç ve göçmen karşıtlığı

ABD Başkanı Trump, seçim vaadi olarak Meksika sınırını güçlendirme ve Hispanik göçlerini engelleyeceği vaadinde bulundu. Seçimi kazandıktan sonra Amerikan ulusal muhafız birliklerini, ABD-Meksika sınırına göndererek göçmenlere engel olmaya çalıştı. Göçmenler aleyhinde büyük infiale yol açan söylemlerde bulunan Trump, Haitililer için ‘Hepsinde AIDS var’ ifadesini kullanırken, Meksikalı göçmenleri ise ‘tecavüzcü ve uyuşturucu satıcısı’ olmakla itham etti. Şili’nin işadamı sağcı Cumhurbaşkanı Pinera, Venezula, Haiti ve Bolivya’dan gelen göçmenlere karşı Şili göçmen yasalarını değiştirmek için çalışıyor. 
Benzer adımlar Brezilya’da Temer hükümeti tarafından da atıldı. Venezüella, Paraguay, Bolivya ve Arjantin’den gelen göçmenlerin ülkeye girişini engelleyici uygulamalara gidildi. Brezilya’da vatandaşlık ve vize uygulamalarında kısıtlayıcı yönetmelikler çıkartıldı. Kuzey Brezilya’da Venezuelalı göçmenlere engel olmak için Brezilyalı askerleri sınıra sevk ettirdi. Arjantin’de sağcı Macri hükümeti Bolivya, Peru ve Paraguay’dan gelen göçmenleri durdurmak için 2017 tarihinde bir kararname çıkardı. Macri yaptığı açıklamada “Göçmenlerin Arjantin’i suç işlemek için bir yer olarak seçmelerine izin veremeyiz” dedi. Peru’nun 2018 Mart’ından sonra iş başına geçen Martin Vizcara’da Venezüellalı göçmenlere engel olacağını açıkladı.
ABD Başkanı Trump, Rusya’nın başkanlık seçimlerine müdahalesine yönelik soruşturma ve itirafçı olan avukat ve danışmanlarıyla başı dertte. Brezilya Cumhurbaşkanı Temer’in de adı, Trump gibi sayısız skandal ve yolsuzluk olaylarına karıştı. Temer, Dilma gibi görevden azledilme tehlikesiyle karşı kaşıya kalsa da Evanjelik siyasetçilerin desteğiyle kuruldu. Peru’da Polonya asıllı Cumhurbaşkanı Pedro Kuczynski, yolsuzluk skandalı yüzünden Mart 2018’de istifa etmek zorunda kaldı. Arjantin’de sağcı Macri, yeni bir refah vaadiyle Evanjelikler ve Yahudi toplumun desteğini aldı. Ancak Macri'nin adı da Panama Papers dahil birçok yolsuzluk skandalına karıştı. İddia ettiği ekonomik refah gerçekleştirilemediği gibi 2018 yılında Arjantin, IMF’den 50 milyar dolar kredi almak zorunda kaldı. Buna ek olarak Şili’de sağcı Pinera hükümeti de birçok yolsuzluk suçlamasıyla karşı karşıya. Guatemala Başkanı Jimmy Morales de masajlar, pahalı çiçekler, viskileri ve pahalı güneş gözlüklerini içeren 40 bin dolarlık harcamalar yüzünden kamuoyunda hâla tartışılıyor. Oğlu ve erkek kardeşi de dolandırıcılık ve kara para aklama nedeniyle yargılanıyor.
İsrail ve BM’de Kudüs oylaması Evanjelik dünya görüşü, Amerikalı ve İsrailliler arasında güçlü bir bağ kurduğu için ABD’nin İsrail ile olan ilişkilerini sürekli destekliyor. Örneğin Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nda ABD'nin Güvenlik Konseyi'nde veto ettiği Kudüs tasarısı kabul edildi. 128 ülke kabul, 9 ülke ret, 35 ülke çekimser oy kullandı. Çekimser ve ret oyu kullanan ülkeler arasında, Latin Amerika ülkelerinin de tıpkı Trump ABD’sinin iç ve dış politikasını etkileyen Evanjeliklerin ve sağ muhafazakarların etkilediği görülüyor. ABD ve İsrail dışında Guatemala ve Honduras ret oyu verirken, Arjantin, Panama, Meksika, Haiti, Kolombiya, Dominik Cumhuriyeti ve Paraguay çekimser kaldı.
ABD ile Latin Amerika ülkeleri arasında ırkçılığın siyaseti üzerinden yakınlaşma olması bir tesadüf değildir. Amerikalı Evanjelikler, Latin Amerika'daki muadillerini siyasi partilerden dış politikaya, lobicilikten eşcinsel evliliğe karşı türüttükleri mücadeleye kadar birçok meselede bir tür 'koçluk' yapmaktadır. Bugün Latin Amerika'da hemen her mahallede Protestan veya Evanjelik kiliseler bulunabiliyor. Muhafazakârlar, sosyal hayattaki taleplerden ötürü özellikle siyasi partileri ve liderleri, yeni bir güç merkezi haline getiriyor. Meksika ve Brezilya'da Evanjelikler -tıpkı Cumhuriyetçilerin ABD’de Trump’a yaptıkları gibi- başkan adaylarına etkin bir şekilde oy verdi. 
Özellikle, Evanjelik kiliseler, Katolik kilisesinin ihmal ettiği yoksul ve alt orta sınıf alanlara yöneldi ve geleneksel olarak siyasetten dışlanmış olan halkların oy bloğuna dönüştüler. Aslında Latin Amerika’daki sağ-muhafazakâr siyasetçiler, Trump’tan daha önce siyaset sahnesindeydiler. Ancak Trump’ın bir işadamı olması ve destek aldığı kitlenin sosyolojisinin benzer motivasyonları hasebiyle ABD’nin Latin Amerika ülkelerindeki cumhuriyetçi ve muhafazakâr partilerle sıkı ilişkisi, bu benzeşmeyi önemli kılıyor.

29 Ocak 2019 Salı

ABD Latin Amerika'yı kaosa sürüklüyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf
Hıristiyan dünya kendi radikal unsurunu, ABD eliyle Latin Amerika’da oluşturuyor; Yahudi ve Hıristiyanlığı ortak referans alan Evanjelikler bütün bir bölgeyi kaosa götürüyor.
Afganistan'da daha sonradan El-Kaide'yi oluşturacak grupların, SSCB'nin Afganistan işgaline karşı, CIA tarafından desteklendiği, önünün açıldığı ifade edilir. Benzer örnekleri ABD’nin destek verdiği PKK, YPG, DEAŞ gibi örgütleri zikrederek Ortadoğu’dan da verebiliriz. ABD makamları, aşırılık yanlılarını “terörist” olarak nitelendiriyor. Fakat silahlı örgütlerin tanımı, hangi güce hizmet ettiklerine bağlı olarak değişiyor. Yani ABD bir coğrafya veya ülkeye askeri açıdan müdahil olmak istediğinde, önce silahlı örgütlü yapılar kurdurarak askeri müdahaleyi meşru hale getiriyor. Washington’un bu ikili oyunları ve ABD’nin Taliban’ı ya da terörizmi desteklediğine dair iddialar, Pakistan tarafından da sorgulanıyor.

ABD Başkanı Trump bir teokrasi kurmaya çalışıyor ve Ulusal Politika Konseyi’nin üyelerini yeniden oluşturma çabası, bu tespitin doğruluğunu kanıtlıyor. Trump’ın Başkan Yardımcısı Pence, Dışişleri Bakanı Pompeo, Savunma Bakanı Mattis ve Güvenlik Danışmanı Bolton Evanjelist veya aşırı sağcı-milliyetçi Hıristiyan şahsiyetler. Bu teokratik kabineyi oluşturmak için onlarca kamu görevlisi değiştirildi. Bu bağlamda, ABD Evanjelikleri ile Latin Amerika Evanjelikleri arasında ciddi bir iletişim bağı var. Özellikle Brezilya genel seçimlerinde Evanjeliklerin agresif bir şekilde sol partilere karşı aşırı sağcı-milliyetçi siyasetçileri desteklediğini görüyoruz. Yanı sıra Şili’de Pinera, Brezilya’da Bolsonaro, Arjantin’de Macri, Guetemela’da Morales, Kolombiya’da Duque, Paraguay’da Benitez ve Peru’da Vizcarra Latin Amerikalı kökten dinci Hıristiyan Evanjeliklerin ve Yahudi lobilerinin desteğiyle iktidar oldu. Bütün bu liderler kendi ülkelerinin iç siyasetlerinde göç karşıtı, LGBT haklarını kısıtlayıcı, kadın haklarındaki genişlemeleri engelleyici, kürtaj karşıtı, İslamofobik ve İsrail yanlısı politikaları desteklerken, dini hayatın yaygınlaşmasını hedef alan uygulamaları yürürlüğe koydular.

Bu liderler seçildikleri günden itibaren ABD yörüngesinde politikalar geliştiriyor. Özellikle BM’deki tarihi Kudüs oylamasında, bu ülkeler çoğunlukla İsrail ve ABD yanlısı bir pozisyon almıştı. Bugün aralarında komşuluk ilişkisi bulunmayan Arjantin, Şili ve Paraguay dahi Venezuela’ya karşı agresif bir politika yürütüyor.

ABD’deki kiliselerde ve kamu kurumlarında Evanjelikler destekleniyor; yasaları, eğitim ve siyasi sistemleri savunuluyor. Kadın haklarına ve liberal düzene karşı çıkılıyor. LGBT bireylere eşit hak ve koruma sağlanması reddediliyor. Başkan Trump, Evanjelik kiliseler ve STK’lar aşırılık yanlısı “Hıristiyan Taliban”ı destekliyor ve Latin Amerika ülkelerine de ihraç ediyor. Tıpkı Afganistan’da İslam’ı referans aldığını iddia eden Taliban gibi, Latin Amerika’da da Yahudi ve Hıristiyanlığı ortak referans alan Evanjelikler bütün bir bölgeyi kaosa sürüklüyor. SSCB’ye karşı oluşturulan Afgan Taliban’ı ABD’nin Asya ve Ortadoğu siyaseti için kullanışlı bir aparat olurken, dini aidiyetleri ve Hıristiyan ahlakını referans alan bu Latin Amerikalı Evanjelik liderler, kendi ülkelerinin kalkınmasından ziyade ABD ve İsrail’in hedeflerine alet ediliyorlar. Dolayısıyla Hıristiyan dünya kendi radikal unsurunu ABD eliyle Latin Amerika’da oluşturuyor; Latin Amerika ülkelerinin sağcı hükümetlerini ve liderlerini bu amaca hizmet eden bir siyasete uyarlıyor.
Evanjelikler kendi bölgelerinde dini bir aşırılıkçılığı savunuyor, ahlak temelli teokratik bir yasaya sıkı sıkıya bağlı kalmayı zorunlu kılıyor. Hıristiyan köktenciler de Latin Amerika’da iktidara geldiklerinde aynı şeyleri yapıyor. Nitekim Brezilya, ABD’den sonra Evanjeliklerin iktidarı ele geçirdiği ikinci büyük ülke olma özelliğine sahip. Göreve gelen Jair Bolsonaro, Evanjeliklerin yörüngesinde siyasal bir sistem kurguluyor. Bu bağlamda sosyalist Maduro hükümeti gerek Trump gerekse Bolsonaro açısından bir tehdit olarak görülüyor. Bu yüzden Maduro’nun devrilmesi için “Hıristiyan Taliban” oluşturuluyor.

ABD Irak, Afganistan, Suriye ve Libya’da süresiz olarak kalmak için önce bölgeyi silahlı örgütlerle ve/veya yerel ordularla terörize etti. Tıpkı bu ülkelerde olduğu gibi, ABD Venezuela silahlı kuvveleri içinde de bir bölünmeye sebep olmak ve Latin Amerika ülkelerinin silahlı kuvvetleriyle Venezuela ordusu arasında askeri bir gerilim çıkarmak için elinden geleni yapıyor. Jair Bolsonaro, 2018 Brezilya başkanlık seçimlerini Evanjeliklerin ve Yahudi sermayesinin desteğiyle kazandı. General Hamilton Mourão ise başkan yardımcısı seçildi. Mourão Brezilya’nın Maduro’nun devrilmesinden sonra askerlerini Venezuela’ya “barış gücü” olarak göndermeye hazır olduğunu açıkladı. Bolsonaro ise Pentagon ile Brezilya’da bir ABD askeri üssü oluşturmak istediğini söyledi. Benzer bir açıklama yapan Peru Dışişleri Bakanı Néstor Popolizio da ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ile bir araya geldiğinde “Başkan Bolsonaro ile Venezuela ve Küba’nın ‘otoriter rejimlerine’ karşı mücadele etme niyetindeyiz” dedi.

ABD Dışişleri Bakanlığı muhalif gruplara açıktan 14 milyon dolar verdi [1] ve askerlerle gizli toplantılar düzenledi. [2] [3] [4] CIA operasyonlarının ön cephesi olan ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı’nı Venezuela’da “siyasi muhalefeti” desteklemek için finanse etti. ABD destekli muhalefet ulusal seçimleri rutin olarak boykot etme tavrında. Görünen o ki asıl amaç Venezuela’daki tüm siyasi süreçleri gayrimeşru hale getirmek. Venezuela’da siyasi örgütlenme sadece hükümeti seçimlerde yenmeye yönelik değil; siyasi kaosla, hükümetin meşruiyetini tamamen baltalamak, böylece bir dış müdahalenin haklı kılınmasını sağlamak da bu örgütlenmenin amaçları arasında.

Maduro süpermarketler dahil tüm Venezuela kurumlarını militarize etti. Milislerine otomatik silahlar dağıttı. Bir kez daha Kolombiya’yla gerginlikleri artırdı. Kolombiya’nın yeni Cumhurbaşkanı Iván Duque, Venezuela’yı kendisine suikastçılar göndermekle suçladı. Brezilya ve Kolombiya’da sınır boyunca birkaç yüz bin Venezuelalı var. Bu yüzden Bolsonaro ve Duque, Maduro’yu eleştiriyor. Bolsonaro ve Duque Trump’a sempati duyuyor. Maduro demokratik bir sistem dahilinde olsa da seçime katılım düşük olduğu için tartışmalı bir şekilde seçildi. Otoriter uygulamaları da söz konusu. Fakat Latin Amerika’da demokratik olmayan bir güç kullanımına hiç başvurmadı.
Aslında Bolton ve ABD hükümetinin Brezilya Cumhurbaşkanı Bolsonaro’yu müttefik olarak görmeleri şaşırtıcı değil. Bolsonaro ve taraftarları olan Evanjelikler, ABD ile daha yakın bir ilişkinin Brezilya’ya fayda sağlayacağına inanıyor. Böylelikle 16 yıllık solcu hükümetlerden sonra Brezilya bölgede ilk kez, ABD açısından “güvenilir” bir müttefik olabilir.

Latin Amerika ülkelerinin Venezuela’ya askeri müdahalesi

John Bolton Kolombiya ve Brezilya’nın aşırı sağcı hükümetleriyle Venezuela’yı savaştırmak için yoğun mesai harcıyor. Ancak Kolombiya ve Brezilya orduları, ABD’nin desteği olmadan Venezuela’ya askeri bir müdahaleye ihtiyatlı bakıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından Amerikan Devletleri Örgütü’nün kurulmasından bu yana, savaş karşıtlığı hem büyük hem de küçük Latin Amerika ülkelerinin dış politika düşüncesinin temel taşı oldu. Uzun süredir devam eden “müdahale etmeme politikası” bugün bölgenin geleceği açısından sorgulanıyor. Pek çok Latin Amerika ülkesi/lideri, ABD’nin talimatıyla veya gazabından korkarak Venezuela meselesine müdahil oluyor. Venezuela bölgeye bir sorun sunuyor. Sağ-milliyetçi liderler Venezuela krizine ekonomik ve siyasal açıdan müdahil olduğu gibi, bir askeri harekata da epey iştahla bakıyor. Venezuela’daki istikrarsızlık şu anda bölge için ABD’den daha büyük bir tehdit arz ediyor. Ancak Venezuela’daki kriz askeri bir yöntemle çözüme kavuşabilecek durumda değil. Venezuela krizini çözmek için Peru’nun başkentinde biraya gelen Arjantin, Brezilya, Kanada, Honduras, Meksika, Panama, Paraguay, Şili, Kolombiya, Kosta Rika, Guatemala, Guyana ve Peru’dan oluşan 13 ülke Lima grubunu oluşturdu ve Lima liderlik etmeye istekli olduğunu gösterdi. Uluslararası toplum bu fırsatı, Venezuela’daki krize siyasi bir çözüm bulunması konusunda birleşen Venezuelalılarla ortak bir duruş sergilemek için kullanmalı.

Büyüyen göç dalgası

Maduro aşırı sağın Latin Amerika’yı “kirlettiğini” söyledi ve Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro’yu “faşist” olarak nitelendirdi. Kolombiya ve Brezilya’daki yeni liderler de Maduro’yu “diktatörlükle” suçluyor. Bu söz düelloları devam ederken günde ortalama 5 bin 500 kişi Venezuela’yı terk ediyor. BM’ye göre 2019’a kadar toplamda 5.3 milyon kişi Venezuela’yı terk etti. Bu göç dalgasıyla ilgili Kolombiya ve Brezilya’da endişeler özellikle son birkaç aydır artıyor; zira Venezuelalı mülteciler genellikle önce Kolombiya ve Brezilya’ya gidiyor. Venezuelalıların komşu ülkeler olan Kolombiya ve Brezilya’ya yönelişleri artıkça, bu ülkelerde yaşayanların endişeleri de artıyor.
Maduro’nun Rusya ve İran gibi uluslararası aktörlerle bağlarının kuvvetlenmesiyle ilgili olarak da Brezilya ve Kolombiya endişeli. Fakat bu endişeler sadece bir bahaneden ibaret; çünkü Kolombiya ve Brezilya’daki ABD kaynaklı güçlü Maduro karşıtlığıyla, Venezuela krizinin sebep olduğu insani ve mali olumsuz etkilerin arasında bir ayrım var. Bu bağlamda, Brezilya ve Kolombiya’daki Evanjelik kadroların mülteci karşıtı politikasının ABD ile senkronize bir halde işliyor olması da göz ardı edilmemeli. Bu ideolojik uyum, Latin Amerika’da Brezilya ve Kolombiya’nın ABD yörüngesinde bir siyaset izlemesine neden oluyor.
Trump askeri bir müdahaleden bahsetmiş olsa da Venezuela petrolünün boykotu gibi bir tedbir almaktan kesinlikle uzak duruyor. Ayrıca Pompeo’nun Latin Amerika hükümetlerine yaptığı “Venezuela’ya karşı harekete geçme” çağrısı, çağrıda bulunduğu ülkelerin hepsinden karşılık bulmadı. Örneğin Meksika’nın yeni solcu Başkanı Andrés Manuel López Obrador, Maduro’ya karşı oluşturulan Lima grubuna katılmayı reddetti ve açılış toplantısına sadece resmi bir temsilci gönderdi.
Maduro her halükarda ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’la Kolombiya Cumhurbaşkanı Iván Duque ve Brezilya devlet başkan yardımcısının ekipleri arasındaki koordinasyonu ifşa etmiş oldu. Halihazırda Tona, Kolombiya’da tam 734 paralı asker grubu, Venezuela’nın Kolombiya’ya karşı sözde ilan ettiği sahte bir saldırıyı sürdürmek ve Kolombiya’ya karşı bir Venezuela savaşını haklı çıkarmak için eğitiliyor. Bu paralı askerler ABD’de görev yapan Özel Kuvvetler tarafından destekleniyor. Tolemaida (Kolombiya) ve Eglin’deki (Florida) askeri üslerde eğitiliyor. Maduro ABD veya Latin Amerikalı komşuları tarafından işgal edilme olasılığını göz ardı etmiyor. Venezuela’ya yönelik askeri bir müdahale, Venezuela’yı daha da istikrarsızlaştıracağı ve daha fazla insanı yerinden edeceği için çok tehlikeli olacaktır. 2003 Irak işgaline benzer şekilde Venezuela’yı işgal etmek için en az 100 bin personel gerekli; Venezuelalıların çoğu, büyük ölçüde muhalefet de dahil olmak üzere, Caracas’ta ABD bayraklarının dalgalanmasını kabul etmeyecektir.

Exxon Mobile ve CIA’nın “savaş” hazırlığı

Arjantin, Şili, Kolombiya, Paraguay ve Peru, Maduro hükümetinin insanlığa karşı işlediği suçlarla ilgili olarak soruşturulması için Lahey’e dilekçe veriyor. Venezuela donanması, Ocak ayı içinde Lima grubunun Maduro karşıtı açıklamalar yaptığı hafta, Norveç Petrol Jeo-Hizmetleri’ne (PGS.OL) ait olan ve Exxon tarafından kiralanan iki sismik araştırma gemisine sınır ihlali yüzünden el koydu. Bu yüzden bölgede tansiyon yeniden yükseldi ve ABD ile Venezuela arasında yeni bir kriz daha başlamış oldu. Venezuela gemiyi bir hafta sonra serbest bıraktı. Ancak başta Guyana olmak üzere Latin Amerika ülkeleri Venezuela’ya sert tepki gösterdi.

Sonuç

Uluslararası toplum Venezuela’ya karşı harekete geçmeye hazır. Bugün savaşa yönelik bir sürecin devam etmekte olduğu açıkça görülüyor. Muazzam güçler oyunda ve onları durdurmak için yapılabilecek çok az şey var. ABD, Kanada, AB, Japonya, Avustralya ve Latin Amerika’daki Lima grubu ülkeleri, yani toplamda 50 gelişmiş ve gelişmekte olan ülke, Venezuela’daki seçim sonuçlarını reddetti. Nasıl bir savaş planına karar verilirse verilsin, dünyadaki diğer liberal demokrasilerden de tam katılım olacaktır; zira eylemsizliğin artık bir seçenek olmadığı gayet ortada. Ancak bölgesel müttefikler veya ABD tarafından Venezuela’ya yapılacak askeri bir müdahale Venezuela’daki krizin cevabı değil. Bugün ABD’nin Venezuela ordusuna müdahale etmeye hazır olduğuna inanmıyoruz. Ancak ABD ve diğer ülkeler bir koalisyon kurup dengeleri değiştirebilecek bir silahlı çatışma veya savaş çıkarabilir.
Venezuela’nın devlet gelirleri çok büyük ölçüde petrol ve doğal gaz ihracatına bağlı. Ekonomik ve politik güç, elit bir azınlığın elinde yoğunlaşmış ve siyasi kurumlar zayıf, niteliksiz ve hesap sorulamaz durumda. Ayrıca yolsuzluk yaygın. Venezuela’da ortalama bir binek aracın deposu bir avrodan daha ucuza doluyor. Ancak doğal gazın çoğunun diğer büyük petrol üreticilerinden ithal edilmesi gerekiyor; çünkü Venezuela’nın kendi petrol endüstrisi harabeye çevrilmiş durumda. Venezuela 6,4 trilyon metreküple dünyanın en büyük doğal gaz rezervine sahip 7. ülkesi. Fakat üretim teknolojisi uygun olmadığı için doğal gazını çıkaramıyor. Venezuela dünyaya ham petrol ihraç etmekle birlikte, rafine edilmiş petrolü ithal ediyor. Venezuela’nın kalkınabilmesi için altyapı, ekonomi, hukuk, teknoloji AR-GE, sağlık, temizlik, eğitim, ulaştırma, üretim ve kalkınma bazlı yatırımlar gibi birçok alandaki yapısal problemin çözülmesi gerekiyor. Bu oldukça moral bozucu tabloya rağmen, Venezuela yeniden inşa edilebilir bir durumdadır.
ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, Latin Amerika’daki üç ülkeye odaklandı. Küba, Venezuela ve Nikaragua’ya karşı sert bir yol tutulacağını söyledi. Bolton, Soğuk Savaş benzeri politikalar sunmadığı halde, konuşmaları kesinlikle o dönemin duygularını canlandırıyor. ABD politikalarını Brezilya, Kolombiya, Guyana ve Peru üzerinden şekillendirerek asıl amaç olarak “özgürlüğü” geliştirmeyi değil, Latin Amerika’nın en solcu liderliğini ortadan kaldırmayı hedefliyor. Trump Ortadoğu’da İsrail ve Suudi Arabistan gibi müttefikleriyle İran’a karşı bir vekalet savaşına destek verdiği gibi, Latin Amerika’da da Brezilya, Peru ve Kolombiya ile birlikte oluşturduğu “Hıristiyan Taliban” ile Venezuela’ya karşı askeri bir operasyona yeşil ışık yakabilir. Böylelikle Afganistan, Libya, Suriye ve Yemen gibi Venezuela’yı da “ulusların mezarlığına” gömmek isteyebilir.

[1] https://www.theguardian.com/world/2018/dec/12/venezuela-nicolas-maduro-assassination-attempt-white-house-ultra-right-locos
[2] https://www.counterpunch.org/2014/04/25/the-dirty-hand-of-the-national-endowment-for-democracy-in-venezuela/
[3] https://www.independent.co.uk/news/world/americas/us-politics/trump-venezuela-overthrow-maduro-government-military-rebels-a8529361.html
[4] https://www.newsweek.com/trump-administration-secret-coup-overthrow-venezuelan-president-1112671



24 Ocak 2019 Perşembe

Venezuela’da neler oluyor?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Rusya Maduro’ya desteğini ilan etti. Çin kısmen Maduro’nun arkasında duruyor. Venezuela üzerindeki kutuplaşma sertleşirse ABD ile Rusya arasında, aynı Suriye’de olduğu gibi sistemsel bir güç mücadelesi krizini göreceğiz.



Venezuela tarihi günlerinden birini 23 Ocak 2019’da yaşadı. Cumhurbaşkanı Nicolas Maduro karşıtı (son derece dağınık olan) muhalefet, 2015’ten beri ilk defa, net bir şekilde beraber hareket etmeye başladı ve ilk defa Maduro karşıtı muhalefete net bir şekilde uluslararası destek geldi. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) dahil, Avrupa ve Latin Amerika’dan bir çok ülke Maduro’nun lağvedip yerine Kurucu Meclis kurdurduğu eski meclisin başkanı Juan Guaido’yu yasal geçişin cumhurbaşkanı olarak tanıdı. Muhalefet ve batılı ülkeler, Maduro’nun görev süresinin 10 Ocak 2019 itibariyle bittiğini ve 2018 baharında yapılan ve Maduro’nun 6 yıllık için yeniden seçilmesiyle sonuçlanan seçimin yasal ve meşru olmadığına inanıyor. Peki buraya nereden gelindi? Bundan sonra süreç nasıl ilerler ve neler olur? Türkiye nasıl bir politika izleyebilir?


Buraya nasıl gelindi?


Hugo Chavez 1999 yılında iktidara geldiğinde üç şeye sahipti: Karizma, vizyon ve siyasetini şekillendirebileceği maddi kaynak. 2002 yılında girişilen başarısız askeri darbeden sonra hem karizmasını hem de vizyonunu perçinleyen Chavez, 2005 sonrasında petrol fiyatlarının aşırı yükselmesiyle kıtadaki en güçlü lider konumuna gelmişti. 2013 yılında Hugo Chavez hayatını kaybedip yerine Nicolas Maduro geldiğinde Venezuela’da bu üçünden de eser kalmadı. Petrol fiyatları 30-40 dolarlara kadar düştü; uzun boyu dışında bir karizması olmayan Maduro iktidara geldiğinde zaten Latin solu vizyonunu çoktan kaybetmeye başlamıştı, dolayısıyla Venezuela’da vizyon da kayboldu. Yani Venezuela kendisini güçlü kılan üç temel şeyi kaybedince siyasi çıkmaza girdi.
Bütün ekonomi politikasını petrol gelirleri üzerine kuran Venezuela’nın muhalefeti de benzer bir çıkmaza girdi. Chavez karşıtlığı dışında hiçbir ortak noktası olmayan ve egosu yüksek onlarca liderin birleşmesiyle oluşan “Demokrasi İçin Birlik Masası” (MUD) 2015 yılında meclis seçimlerinde başarı sağlasa da çok kısa bir süre sonra dağıldı. Yani işin özü, Venezuela’da hem iktidar kanadı hem de muhalefet siyasi bir açmazın içine girdiler. Aynı süreçte ekonomi her geçen gün kötüleşti. Venezuela en son 2013 yılında yüzde 2 civarında büyüdü. O tarihten beri Venezuela'nın ekonomik büyüme rakamları hep eksi oldu. 2015 yılında ekonomisi yaklaşık yüzde 7 oranında küçülen Venezuela’nın 2018 yılının ilk çeyreğinde ekonomik küçülmesi yaklaşık yüzde 15 civarındaydı. Son dört yılda (Luftansa, Air France ve Avianca dahil) birçok havayolu şirketi Venezuela’ya uçuşlarını durdurdu. Öyle ki arabası bozulanlar yetersizlik sebebiyle arabalarını tamir ettirecek parçaları dahi bulamıyorlar. Asgari ücret şu an için Venezuela’da 4 dolar civarında. Bu paranın her hafta değişen bolivar/dolar paritesine göre ayrıca değerini kaybettiğini de vurgulamak gerekiyor. 2017 yılı enflasyon oranı yaklaşık yüzde 2400’dü. Bir öğle yemeği yemek için bir poşet dolusu bolivar götürmek gerekiyor.
İşte tam bu dönemde, ülke her anlamda kötüye giderken, iktidar savaşı her şeyin önüne geçti. 2015 Aralık ayında yapılan meclis seçimlerini muhalefet kazandı ve 16 yıllık Sosyalist Parti egemenliğine son verdi. Bundan sonraki ilk seçimlerde cumhurbaşkanlığını kaybedeceğini düşünen Maduro, ilk önce 2017 yılında meclisi feshetti ve yerine Kurucu Meclis kurdu. Kurucu Meclis daha sonradan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 2018 Mayıs’ında yapılmasına karar verdi ve seçimi Maduro kazandı. Meclisin feshini, kurucu meclisi ve yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerini anayasal bulmadığı için muhalefet kabul etmedi. Mayıs 2018’de seçimi kazanan Maduro, 10 Ocak 2019’da yemin ederek ikinci 6 yıllık görevine başladı. Maduro’nun ikinci dönemini anayasal bulmayan muhalefet, lağvedilen meclis üyeleri, yeni bir seçim yapılıncaya kadar meclis başkanı Guaido’yu geçici başkan olarak atadı. 23 Ocak 2019’da son derece koordineli bir şekilde ABD, Kanada ve çoğu Latin Amerika ülkesi Juan Guaido’nun cumhurbaşkanlığını tanıdı.


Süreç nasıl ilerler, nereye varır?


Bundan sonra Venezuela bölgesel anlamda tamamıyla izole edilecek, ciddi şekilde sıkıştırılacak. Özellikle 13 üyeli Lima Grubu ülkeleri bu politikada başı çekiyor. Maduro yerine yeni cumhurbaşkanıyla doğrudan çalışıp işleri koordine etmeye çalışacaklar. Dolayısıyla Maduro ve Venezuela politikaları üzerinden Latin Amerika ülkeleri açısından kıtada ciddi bir kutuplaşma ve iç bölünmeyi göreceğiz. Bölgede ilk defa ortak bir Venezuela politikası gelişiyor; ilk defa Bolivya hariç Latin Amerika ülkeleri bir konuda beraber hareket ediyorlar. Bu birlikteliğinin yine kıtaya yayılan yaklaşık 4 milyon Venezuelalı göçmenlere yönelik olarak da devam etmesi beklenebilir. Bütün bölge ülkeleri Venezuela’yı göçmen sorunu konusunda Latin Amerika’nın Suriye’si olarak görüyor.
İç siyaset alanında çok gösterili, şiddet meyilli bir süreç Venezuela’yı bekliyor. 2015’te ilk defa beraber hareket eden çok parçalı Venezuela muhalefeti ilk defa farklılıklarını kenara bırakıp tekrar beraber hareket etmeye başladı. Maduro karşıtlığı bir şekilde ona siyasal anlamda can verdi. Buna karşılık Maduro kendi taraftarlarını ve özellikle de silahlandırdıklarını sahaya sürerse şiddet olayları kaçınılmaz olacaktır. Ayrıca iç siyaset açısından Sosyalist Parti içinde bölünme yaşanıp yaşanmaması da son derece belirleyici. Muhalefet eğer sürece askerler destek verirse onların affedileceğini ve yargılanmayacağını şimdiden ilan etti.
Venezuela iç siyasetinde siyasal bir vizyon birlikteliğinden ziyade, iktidarda kalmanın getirdiği ortak çıkar paylaşımı, Maduro ve taraftarlarını hayatta tutuyor. Eğer bu kırılırsa Maduro’nun gitmesi kaçınılmaz olur. İç siyasetteki diğer bir denge gettolarda yaşayan 16 milyon civarındaki Venezuelalı. Bunlar büyük oranda devlet desteğiyle hayatlarını sürdürüyorlar. Eğer Maduro gıda ve diğer konularda bu insanlara yardımda yetersiz kalır ve gettodakiler artık iktidarın değişmesi gerektiği yaklaşımı içine girer ve sokağa çıkarsa Maduro rejimi bitmiş demektir. Bu ihtimalde Maduro taraftarları arasında hızlı ve belirleyici bir çözülme beklenebilir.
Küresel anlamda işler daha da karışabilir. Rusya Maduro’ya desteğini ilan etti. Çin kısmen Maduro’nun arkasında duruyor; en azından siyasal anlamda net bir destek mesajı vermiyor. Venezuela üzerindeki kutuplaşma sertleşirse ABD ile Rusya arasında, aynı Suriye’de olduğu gibi sistemsel bir güç mücadelesi krizini göreceğiz. Silahlandırma, farklı grupları destekleme ve her türlü vekalet savaşının yaşanabileceği bir sürece girebilir Venezuela. Bu durum eğer sert giderse yeni bir 1962 Küba krizine, eğer yumuşak giderse Trump için yeni bir pazarlık malzemesine dönüşecektir. Sert bir sistemsel kriz oluşursa Maduro’nun geleceği Beşşar Esed’e çok benzeyecektir. Kriz çok sert olmazsa ABD ile Rusya arasında sistemsel krize dönüşen Venezuela konusu, Trump ve Putin arasında, birinin Suriye’yi, diğerinin Venezuela’yı etkisi altına aldığı bir anlaşmayla da sonuçlanabilir. Yani işin özü, Rusya Venezuela’dan çekilme karşılığında Amerika’nın Suriye’den vazgeçmesini isteyebilir. Bu durumda Maduro’nun iktidarda kalamayacağı açıktır. Bu anlamda Kırım ve Suriye’den sora Venezuela, üçüncü bir sistemsel kriz oluşturmaya gebe bir durumda.


Türkiye’nin dış politika seçenekleri neler?


Türkiye Maduro’ya desteğini hemen açıklayan ülkelerden biri. Önünde en az iki seçenek var: Bunlardan biri, ciddi bir diplomasi hamlesi başlatarak krizi çözmeye çalışmak. Bu konuda benzer düşünceye sahip olan İspanya ve Meksika ile koordineli bir şekilde arabuluculuk girişimlerinde bulunabilir. Bu politika tercih edilirse başarılı olunmasa bile en azından prestij kazanılır ve Türkiye Venezuela ile olan özel ilişkisini pozitif katkı için kullanmış olur.
İkinci seçenek “bekle-gör” politikasıdır. Bu politikada Türkiye’nin özellikle altın ticareti dolayısıyla suçlanması ve İran meselesinde olduğu gibi cezalandırılmak istenmesi ihtimali açığa çıkabilir. Yine aynı şekilde, neredeyse bütün Latin Amerika ülkelerinin Venezuela’da Maduro karşıtı bir politika takip ettiği bir dönemde, Türkiye’nin en azından görünüşte “aşırı Madurocu” duruşu, derinleşen Türkiye-Latin Amerika ilişkilerinde sorunlar doğuracak ve Latin Amerika’da Türkiye hakkında oluşan pozitif algıya zarar verecektir.
Bunların yanı sıra, Türkiye için asıl mesele, eğer Venezuela ABD ile Rusya arasında bir sistemsel krize dönüşürse nasıl bir politika izleyeceğidir. Suriye konusunda olduğu gibi, ikisi arasında gelgitli ve dalgalı bir politika mı izleyecek, yoksa doğrudan Rusya’nın ve Maduro’nun yanında mı yer alacaktır? Her iki seçeneğin de çeşitli maliyetler getireceği açıktır. Ayrıca Venezuela konusunda Türkiye’deki bilgi/uzman eksikliği de düşünüldüğünde, Ankara’nın bu süreci nasıl yöneteceği ayrı bir sorudur.
İşin özü, 23 Ocak 2019 itibariyle Venezuela krizinde yeni bir aşamaya geçildi. Küresel ve bölgesel aktörler pozisyonlarını güçlendirip, ülke içindeki muhalefete ciddi bir can verdiler. Bu gidişat Venezuela’da iktidarı hemen değiştirmese bile, ciddi şekilde ülkeyi bir tür kaosa götüreceği son derece açık. Türkiye’nin de bu süreci yakından takip edip aktif bir politika takip etmesi şart. Bunun da ilk adımı, hem süreci yakından takip edebilmek hem de etkin bir diplomasi yürütebilmek için, Venezuela konusunda bir özel temsilci atamak olabilir.


26 Ocak 2019 Cumartesi

Venezuela’da krizin anatomisi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Venezuela’nın son birkaç yıl içindeki çöküşü dünyayı şoke etti. Ülke savaşta olmamasına rağmen ekonomisi yüzde 50 küçüldü. Uluslararası Para Fonu (IMF) ülkede enflasyonun 2019 yılında yüzde 10 milyona ulaşacağını düşünüyor.


Yaşanan siyasi kriz nedeniyle Venezuela’da iki farklı parlamento var: Bir yanda Maduro’yu destekleyen Kurucu Meclis, diğer yanda ise ABD tarafından desteklenen Ulusal Meclis. Başkan Maduro’ya yönelik son darbe girişiminin ardından kendisine karşı protesto gösterileri sürerken, muhalefet ve ulusal meclis lideri Juan Guaido kendisini geçici devlet başkanı ilan etti. ABD Başkanı Donald Trump Venezuela muhalefet lideri Guaido’yu ülkenin geçici devlet başkanı olarak tanıdığını açıklayınca, Maduro da Venezuela’nın ABD ile diplomatik ve politik ilişkilerini sonlandırdığını ilan etti. ABD’nin ardından Kanada, Kolombiya, Brezilya, Peru, Arjantin, Şili, Paraguay ve Guatemala da muhalefet liderini geçici devlet başkanı olarak tanıdığını açıkladı. Meksika, Türkiye, Rusya, Küba, Çin ve Bolivya ise Maduro hükümetine desteklerini yineledi.
Maduro “ABD ile diplomatik ilişkileri kesiyoruz” diyerek diplomatlara ülkeyi terk etmeleri için 72 saat süre tanıdı. ABD ise Venezuela’da yaşananları görüşmek üzere BM Güvenlik Konseyi’ni acil olarak toplantıya çağırdı ve Venezuela’daki ABD büyükelçiliğinde çalışan ikinci derece personelin ülkeyi terk etmesi talimatını verdi.

Beklenmeyen ekonomik çöküş

Venezuela’nın son birkaç yıl içindeki çöküşü dünyayı şoke etti. Ülke savaşta olmamasına rağmen ekonomisi yüzde 50 küçüldü. Uluslararası Para Fonu (IMF) ülkede enflasyonun 2019 yılında yüzde 10 milyona ulaşacağını düşünüyor. Bir zamanlar bölgenin en zenginlerinden biri olan Venezuela toplumu kötü beslenmenin, salgın hastalıkların ve şiddet suçlarının artışıyla toplumsal bir cinnet hali yaşıyor. Ülke nüfusunun bir bölümü terörize edildi ve bölge istikrarsızlaştırdı. Venezuela’daki ekonomik krizin ve siyasi istikrarsızlığın derinleşmesi, şiddetli sivil huzursuzluğa ve mülteci dalgalarına neden oldu. Bu yüzden üç milyon insan ülkeden kaçtı.
Nicolas Maduro’nun 10 Ocak 2019’da yemin edip ikinci kez göreve başlaması, uluslararası toplumda Maduro hükümetine yönelik uzun süredir devam eden baskı kampanyasına yeni bir ivme kazandırdı. Bu duruma küresel aktörlerin de dâhil olduğu bir askeri müdahale, iç savaş veya bölgesel çatışmanın eklenmesi geniş bir jeopolitik fırtınayı tetikleyebilir.
ABD ve AB destekli muhalefet yasama meclisinde (Ulusal Meclis) çoğunluğu 2016 yılında, yani yaklaşık 20 yıl sonra ilk kez ele geçirdi. Bununla birlikte, Maduro hükümeti cumhurbaşkanının gücünü pekiştirmek için adımlar attı ve yasama meclisinin yerine tamamen Maduro ve sistem destekçilerinden oluşan “kurucu bir meclis” kurdu. Bu durum ülkede şiddet olaylarını da beraberinde getirdi. Ancak Maduro hükümeti geri adım atmadı. Muhalefetin boykot ederek katılmadığı ve genel katılımın da düşük olduğu Mayıs 2018’de yapılan genel seçimleri Maduro yeniden kazanarak önümüzdeki altı seneyi de garantilemiş oldu.
Amerikan Devletleri Örgütü (OAS), ABD, Kanada, AB ve Latin Amerika’nın başlıca ekonomilerinin çoğu Maduro’nun başkanlığını tanımayacağını açıkladı. Seyahat ve bankacılık alanlarından Maduro ve kabinesine yönelik kısıtlamalar geldi; ABD ve AB’nin desteklediği Ulusal Meclis’i Venezuela’nın tek meşru kurumu olarak tanıyacaklarını açıkladılar. Bu yaptırımlara yaklaşık 50 ülke imza attı. Başkan Nicolas Maduro ve selefi Hugo Chávez’i eleştirenler Venezuela’nın ekonomik sıkıntılarının yıllarca süren yanlış ekonomik yönetiminin meyvesi olduğunu söylerken Maduro’nun destekçileri ise suçu düşen petrol fiyatlarına, ülkenin “yozlaşmış” seçkinlerine ve ABD’nin müdahalesine yüklüyorlar.
ABD, AB ve Latin Amerika ülkelerinin büyük bir bölümü Maduro hükümetine bireysel ve ekonomik yaptırımlar getiriyor. Böylelikle Venezuela hükümetinin izolasyonu artarak devam ediyor. Bu arada Rusya ve Çin, Venezuela’nın en sadık müttefiklerinden ikisi olarak kaldı. Ayrıca Nikaragua, Küba, Bolivya, Honduras ve son zamanlarda gelişen ilişkiler sayesinde Meksika, Hindistan ve Türkiye, Maduro hükümetiyle ilişkilerine devam ediyor.
Venezuela, devlete yönelik ekonomik planlamanın başarısızlığından gerçekten zarar gördü. Petrol gelirlerinin çekiciliği, siyasi elitleri ekonomik gelişme konusunda diğer alanlara odaklanmaktan uzaklaştırıyor. Fakat bu krizin nedenleri, bir refah devleti kurmanın getirdiği zorluklardan ziyade, Venezuela doğal kaynaklarının yönetişim stratejisinin getirdiği zorluklarla, daha derin narko-petrol meseleleri arasında gizleniyor.

Venezuela krizinin sebepleri

1. Petrolün yönetimini ele geçirmek
Venezuela 300 milyar varilden fazla olduğu kanıtlanmış rezerviyle dünyanın en büyük petrol kaynağına sahip ülkesi. Eski başkan Hugo Chávez başkanlığı döneminde, petrol şirketi PDVSA’nın (Petroleos de Venezuela) yeraltı kaynaklarını millileştirdi. Özellikle Exxon Mobile gibi küresel şirketlerin yatırımları bu millileşme adımıyla birlikte çöktü. Venezuela petrolünün yarıdan fazlasını hâlâ ABD satın alıyor olmasına rağmen, Venezuela sağlık ve altyapı işleri, askeri ve sosyal harcamalar için Çin ve Rusya’ya da petrol ihraç ediyor.
PDVSA’nın tam kapasiteyle petrol üretme kabiliyetindeki önemli düşüş nedeniyle, Rusya ve Çin’den aldığı bu kredileri geri ödemek için hükümet ürettiklerinin çoğunu Rusya ve Çin’e ihraç ediyor. Bunun dışında Hindistan, Türkiye, Brezilya ve Fransa da müşterileri arasında yer alıyor. Üretimin günde yaklaşık 3,4 milyon varilden 1,4 milyon varile kadar düşmesi, hükümetin artık ülkenin insani krizini geçici olarak dindirmek için dahi gerekli kaynaklara sahip olmadığı anlamına geliyor. Üretilen petrolün nitelikli bir şekilde değerlendirilememesi, Çin ve Rusya başta olmak üzere rakip ülkelerin Venezuela’nın petrol yatakları üzerindeki işletim haklarını her geçen gün genişletmesi, ayrıca ABD’li şirketlere Venezuela pazarından pay verilmemesi gibi sebeplerden dolayı, ABD solcu hükümetlerle PDVSA üzerinden sürekli olarak gerilim yaşıyor.

2. Uyuşturucu kartellerinin savaşı ve ‘Güneşler Karteli’

Kolombiya’da uyuşturucuya bağlı şiddet olaylarının azalması ve silahlı örgütlerle barış görüşmeleri yapılması, Venezuela’yı kokain kaçakçılığı konusunda kıta çapında lojistik bir merkez haline getiriyor. CIA ise hem bu dağıtımı yönetmek, hem kimyasal üretime geçmek, hem de uyuşturucu kartelleri arasında dağıtılan kârdan pay almak istiyor. Venezuela’daki uyuşturucu kartelleri bu pastayı CIA’ya kaptırmak istemiyor. Bu yüzden de Meksika ve Kolombiya kartelleri üzerinden bir savaş yaşanıyor. Meksika’da sol bir hükümet iş başına geldiği için Meksika-Venezuela gerilimi nihayete ermiş görünse de, Latin Amerika ve dünyanın en fazla “uyuşturucu tüketen” pazarları olan Brezilya ve ABD Venezuela’ya diz çöktürme gayretinde.
Latin Amerika’daki uyuşturucu ticaretindeki dalgalanma, Venezuela’nın siyasi ve askeri seçkinlerine dokunan bir dizi kaçakçılık skandalını ortaya çıkarıyor. Uyuşturucu kartellerinin resmi görevlilerle ilişkilerinin medyaya yansıyor olması dahi kanıksanmış durumda. Petrol zengini Venezuelalılar, uyuşturucu ticaretinin ülkeyi “Kolombiyalaştıracağı” endişesini taşıyor. Maduro hükümeti karteller arasındaki gerilimi azaltma konusunda çaresiz. ABD karşıtlığı her ne kadar hükümetle kartelleri aynı çizgiyi getirmişse de, bunun sürdürülebilmesi mümkün değil.
Venezuela 2018 yılında (yıllık gelirleri 500 ila 600 milyar dolar arasında olan) uyuşturucu kaçakçılarının toplam kazancının en yüksek olduğu ikinci ülke pazarı oldu. Uyuşturucu geliri kıtada yıllık olarak 1,5 trilyon dolara kadar yükselebiliyor. Venezuela’da kamu görevlilerinden uyuşturucu kaçakçılığına bulaşanlara “Güneşler Karteli” deniyor. Bu isim Venezuela Ulusal Muhafızları’ndan (Guardia Nacional Bolivariana [GNB]) generallerin apoletlerinde kullandıkları altın yıldızlardan geliyor.
Kolombiya’nın doğusunda ve Venezuela’nın batı bölgelerinde üretilen ve dünyadaki kokainin yüzde 75’ine kaynaklık eden Venezuela, petrol ihracatı için inşa edilmiş iyi bir karayolu ve liman sistemine sahip. Bu durum uyuşturucu sevkiyatını da kolaylaştırıyor. Dolayısıyla CIA bu ticaret hattını yönetmek istiyor. Kolombiya’da polisle uyuşturucu kaçakçıları arasında süregiden gerilim, giderek daha büyük miktarlarda kokainin komşu Venezuela’ya sevk edilmesine sebep oluyor. Bu durum ekonomik kârın da Venezuela’ya kayması anlamına geliyor.

3. ABD’nin nüfuz kaybetme kaygısı

Bugün dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısı olan Çin için Venezuela mükemmel bir ortak görünümünde. Venezuela krize girdiğinde Çin, ilişkilerin doğal “tamamlayıcılığını” fırtınanın ortasındaki bir tür dengeleyici olarak devam ettirdi. Oysa Çin-Venezuela ilişkisi en başından beri yalnızca Güney Amerika’da değil, Çin’in küresel ölçekte emtia zengini ülkelerle bağları arasında da öne çıkıyor. Çin Venezuela’ya 2005-2019 yılları arasında 70 milyar dolar borç verdi. Vadesi gelmiş olanları ise tekrar taksitlendirdi veya hibe etti. Altyapı projelerinden tarıma, petrol ithalatından teknoloji transferine kadar Çin, Venezuela’ya yoğun ilgi gösteriyor. Venezuela “Bir Kuşak Bir Yol” projesini de destekliyor. Çin Venezuela’ya askeri araç gereç satışı ve eğitim amaçlı asker değişimi konularında da ilgi gösteriyor. McKinsey&Company danışmanlık şirketi, Latin Amerika ülkelerinin altyapı ve kalkınma yatırımları için önümüzdeki 7 yıl boyunca 7 trilyon dolar harcanacağı tahmininde bulunuyor. Bu büyüklükte bir yatırım gücü dünyada sadece Çin’de var. Dolayısıyla Çin sadece Venezuela’daki değil, tüm Latin Amerika’daki projelere talip.
Rusya-Venezuela ilişkileri Çin-Venezuela ilişkilerine kıyasla çok daha girift ve ABD açısından çok daha tehlikeli görünüyor. Rusya Venezuela’da deniz ve hava üssü kurmak istiyor. Bunun için önce nükleer başlık taşıyan uçak ve silah sistemlerini “tatbikat” adı altında Venezuela silahlı kuvvetlerine entegre ediyor. Ayrıca Rusya Rosneft petrol şirketiyle Venezuela’ya teknoloji transferi yaparak Venezuela’nın bu alanda ABD’ye bağımlılığını azaltırken, diğer yandan keşfedilen verimli sahalardan petrol çıkartıyor. Böylelikle Venezuela petrolünün yönetiminde söz sahibi olmaya çalışıyor.
Türkiye-Venezuela ilişkileri Maduro ile Erdoğan’ın şahsi gayretleriyle ilerliyor. Türkiye’nin ticaret etkisi Rusya ve Çin’le kıyaslanmayacak kadar mütevazı rakamlar çerçevesinde olsa da gayretli adımlar söz konusu. Bu bağlamda, Venezuela’nın altın rafineri ihalesini ve sertifikasyonunu İsviçre yerine Türkiye’ye vermiş olmasının, kısa vadede atılmış önemli bir adım olduğu görülüyor. Bunun yanı sıra Türkiye’nin sosyal politikalar kapsamında Venezuela’da gıda kutuları dağıtması ve madencilik alanında çalışmalarını ilerletmesi, güven teşkil etme hususunda Rusya ve Çin politikalarının önüne geçse de yeterli değil.
Rusya başta olmak üzere Çin, Türkiye, Hindistan, Meksika ve diğer Latin Amerika ülkelerinin Venezuela ile ilişkilerini geliştirmesinden rahatsız olan ABD, Venezuela’nın ABD’nin baskılarına karşı “dengeleyici” bir politika sürdürdüğünün de farkında. Zira bu durum Bolivarcı sol hükümetlere uygulanan siyasi ve ekonomik baskının küçük kalmasına neden oluyor. Rusya ve Çin’in bölgeyle artan ekonomik ilişkilerinin, Latin Amerika’da hegemonik bir güç olmak isteyen ABD’nin nüfuzunun azalmasına neden olduğu da bir gerçek. Ayrıca ticari ve siyasi ortakların çeşitlendirilmesi, ABD’nin politik ve ekonomik çıkarlarına darbe vuruyor.

Bürokrasinin başarısızlığı ve değişime direnç

Kendisine karşı en az 20 darbe veya saldırı teşebbüsünde bulunulan Maduro, bunların hiçbirinden bir zarar görmedi. Aksine, hükümeti bu teşebbüslerden daha da güçlenerek çıktı. Maduro yönetimi gerek ABD’nin izolasyonu gerek siyasal ve ekonomik sabotajlardan ötürü ciddi bir baskıya maruz kalsa da, mevcut kadrolarının beceriksizliği ve liyakatsizliği yüzünden yönetişim problemi de yaşıyor. Rüşvet, yolsuzluk ve asayiş problemleri Venezuela halkını çok ciddi şekilde öfkelendiriyor. Özellikle bürokrasinin burjuvaziye dönüşmesi, ABD ve AB’de yatırımlar yapması, birçoğunun taşınmazlar edinerek Madrid ve Miami gibi yerlere yerleşmesi, sosyoekonomik kırılganlığın yüksek olduğu ülkedeki sosyolojik yarılmaları keskinleştiriyor.
Ülke iki kampa ayrılmış durumda: İspanyol beyaz torunlar, CIA’nın para dağıttığı eski askerler, STK’lar, öğrenciler, siyasi muhalifler, Miami’deki elitler ve kilise yöneticileri bir tarafta; muvazzaf askerler, işçiler, kırsal kesimdeki yoksullar, yerliler, göçmenler, işçiler ve zengin solcu bürokrasi ise diğer tarafta. Özellikle Bolivarcı askerlerin ve sivil bürokrasinin aşırı zenginleşmesi, Maduro yönetiminin samimiyetinin sorgulanmasına neden oluyor. Haliyle rejim halk desteğini kaybettikçe daha da otoriter hale geliyor.


13 Ağustos 2018 Pazartesi

Amerika’nın derdi ne?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Amerika iki dönemdir uluslararası sistemde istikrarı korumak gibi bir siyasetle ilgilenmiyor. Kendisinin merkezinde bulunduğu uluslararası düzeni korumak bir kenara onun yıkılması için uğraşıyor bile denebilir.

Brunson olayı Türk-Amerikan ilişkilerinde son gündem maddesi. Hem Başkan Trump hem de yardımcısı Pence Türkiye’yi en üst perdeden açıkça tehdit ettiler. Hemen ertesinde sanki bu tehdidi daha somut bir çerçeveye büründürmek istercesine Hazine Bakanlığı tuhaf ve anlamsız bir yaptırım kararı aldı. Türkiye’nin Adalet ve İçişleri bakanlarını baş sorumlular olarak ilan edip ikisinin de Amerika’da olmayan mal varlıklarına blok konulacağını duyurdu. Amerika’da herhangi bir mal varlığı bulunmayan iki bakan ise bu gayriciddi tedbir kararlarına gerekli biçimde cevap verdi. Onlar da Twitter üzerinden Amerika’da herhangi bir mal varlıklarının olmadığını yazdılar.
Daha ilk andan itibaren bu yaptırım kararının bir ciddiyeti olmadığı ortaya çıktı. Maalesef siyaseten çok etkisi olmasa da ekonomik etkileri oldu. Zaten uzun süredir yükselme eğiliminde olan döviz kuru Türkiye’de tekrar yükselişe geçti. Amerika’yla yaşanan bu gerilimin siyasi sonuçları olmasa da ekonomik sonuçları olduğu görülüyor. Dolayısıyla Türkiye tabii ki böyle bir gerilimin parçası olmak istemiyor. Ancak bu Türkiye’nin tek başına kurtulabileceği ve düzeltebileceği bir durum değil. Zira bu çatışmanın kaynağı Türkiye değil.
Aslında Türkiye Amerika’nın çatıştığı tek ülke de değil. Amerika halihazırda, Çin’le bir ticaret savaşı başlattı. Çin’in tüm yatıştırma gayretlerine rağmen geri durmadı. Hatta tırmandırmaya devam ediyor. Çin bir tur cevap verdi ama ikinci tur misillemeyi yapamadı. Buna rağmen Amerika savaşı bırakacak gibi görünmüyor. Çin dahi Amerika’yla arasındaki bu gerilimi tek taraflı düşüremiyor. Amerika aynı esnada Rusya’yla da gerilim siyaseti takip ediyor. Soğuk Savaş’ta bile eşine az rastlanır gelişmelere şahitlik ediyoruz. Taraflar diplomatik personelleri casusluk suçlamalarıyla sınır dışı ediyor. Yani Amerika Rusya’yla da kavga veriyor. Kuzey Kore’yle olanlar herkesin malumu. Nükleer silah kullanma ihtimali bile masaya geldi. Son dönemde Amerika’nın en çok yüklendiği ülkelerin başında ise İran geliyor. Trump uzun süredir tehdit ettiği İran’a karşı uygulanması planlanan geniş kapsamlı yaptırımlar için gerekli adımları attı. Kasım ayında yaptırımlar tüm hızıyla devreye girecek. O zaman asıl hedef İran haline gelecek demek mümkün.
Brunson olayı ana kriz sürecinin ürünü Fakat Amerika sadece muhtemel rakipleriyle değil klasik müttefikleriyle de kavga veriyor. Fransa, Suudi Arabistan ve İsrail hariç neredeyse tüm klasik müttefikleriyle gerilim üretmeyi başardı. Özellikle Almanya ve İngiltere bu anlamda Amerikan baskısıyla karşı karşıya. Merkel defalardır Trump’ın son derece münasabetsiz tavırlarına açıkça maruz kalıyor. Brüksel’de yapılan son NATO zirvesinde Amerika’nın müttefiklerine bakış açısı birkez daha ortaya çıktı. Trump tüm Avrupalı ortaklarını şovunun bir parçası haline getirdi. Bütçeye yeterince destek vermedikleri suçlamasını yaptı. Bunun üzerinden kendi iç kamuoyuna sinyal vererek Avrupalı ortakları dize getiriyormuş gösterisi yaptı. Halbuki NATO üyelerinin NATO bütçesine yapacağı katkı meselesi zaten 2014 Galler Zirvesi’nde Obama zamanında konuşulmuştu. Yüzde ikilik seviyeye 2024 yılı itibariyle ulaşılması bekleniyordu. Ama Trump için bunların pek önemi yok. Kendi siyasi kariyeri için kullanmaya devam etti. Aynı şekilde hemen ardından geçtiği İngiltere’de de çeşitli rezilliklere imza atmaktan çekinmedi.
Bu geniş resme bakıldığında Amerika’nın sadece Türkiye’yle sorunlu olmadığı çok net ortaya çıkar. Amerika tüm ülkelerle birer kriz süreci inşa ediyor. Tüm ülkelerle sadece anlık krizler yaşamıyor. Veya yaşanan bir kriz bir sonrakini tetiklemiyor. Aksine, uzun kriz süreçleri var ve bunların içinde çeşitli kriz göstergesi olaylar doğuyor ve batıyor. Aslında kriz süreçlerinin kendisi birer kronik durum. Onların içerisinde boy gösteren olaylar krizin akut göstergeleri ve örnekleri olarak görülebilir. Yani mesela Türkiye’yle Amerika arasında uzun bir kriz süreci var. Bu süreç Brunson davasıyla başlamadı. Dolayısıyla Brunson davası krizin kendisi değil veya bu krizin sebebi de değil. Brunson davası bu kriz sürecinin bir ürünü. Aynı şekilde bu krizin kaynağı Halkbank davası da değil. Bu krizin kaynağı Amerikan Büyükelçiliğinin aldığı vize randevularını iptal kararı da değil. Hatta daha da derine gitmek mümkün. Bu krizin sebebi tek başına FETÖ meselesi değil. Veya bu krizin nedeni Suriye de değil. Suriye’den FETÖ’ye, Halkbank davasından vize meselesine bütün olaylar ana kriz sürecinin ürünleri. Bu olaylar hep başka bir olgunun sonucu.
Bunlar aynı tarlada büyüyen, aynı topraktan beslenen ürünler gibi. Toprak kriz çıkarmak için elverişli olduğundan kriz ürünleri veriyor. Bu ürünler birbirinden bağımsız ama hepsi aynı kaynağa bağlı. Bu nedenle bahsi geçen olaylar birbirini tetiklemiyor veya birbiri üzerine birikmiyor. Yani aslında Suriye meselesi FETÖ meselesini tetiklemiyor. Veya vize meselesi Halkbank meselesini tetiklemiyor. Birinden doğan tepkinin diğerini doğurduğu zannedilebilir. Ancak bunların herhangi birinde üretilen çözüm de bir diğerine yansımıyor. Veya bunların birindeki çözümsüzlük diğerinde otomatik bir çözümsüzlük anlamına da gelmiyor. Dolayısıyla bu olaylar arasında geçişkenlik olmak zorunda değil. Fakat hepsi aynı kaynağa bağlı olduğu için birbiriyle ilişkisiz de değil. Fakat söz konusu ilişki doğrudan bir ilişki değil. Dolayısıyla asıl ele alınması gereken şey, ana kriz sürecidir. Ana kriz sürecinin ne olduğu veya neden kaynaklandığı doğru düzgün anlaşılmazsa bu geçici kriz göstergesi olayların herbiri yanlış biçimde yorumlanır.
Peki nedir bu asıl kriz süreci? Ve nasıl açıklanabilir? Kriz sürecini doğru düzgün tanımlamanın birincil şartı bunun sadece Türkiye-Amerika ilişkilerine has olmadığını kabul etmektir. Ki bu zaten yukarıda gösterildi. İkinci ön şart, bunun bir an değil bir süreç olduğunu düşünmektir. Yani Türkiye gibi bir ülkenin her ne yaparsa yapsın bu kriz süreci nedeniyle tek tek olayları çözse de yeni olaylarla karşılaşacağını kabul etmek gerekir. Üçüncü olarak bu kriz süreçlerinin Amerika tarafından inşa edildiğini anlamak gerekir. Amerika dostlarıyla veya düşmanlarıyla destek ya da angajman siyaseti izlemekten kaçıyor. Dostlarını yalnız bırakmaktan kaçınmıyor. Onları sorumluluk almaya ve maliyet yüklenmeye itiyor. Düşmanlarını ise sıkıştırarak bedel ödemeye itiyor. Onları işbirliğine davet edip kazan-kazan formülasyonu üretmek yerine kendisinin kazandığı düşmanın kaybettiği bir sonuç için uğraşıyor.
Bunun birçok tanımı olabilir. Ama kısaca şöyle özetlemek lazım: Amerika kâr etmenin peşinde. Bu yeni bir hadise de değil. Obama döneminde de böyleydi. Trump döneminde de böyle. Bu bakımdan Obama ve Trump birbirinin çok benzeri. Aralarındaki tek fark ise tarzları. Obama bunu çok daha incelikli bir tarzda yaparken, Trump çok daha küstah ve alışılmadık biçimde yapıyor. İkisi de Amerika’yı uluslararası sorumluluklarından çekip maliyetleri kısma peşinde. Siyasi, askeri ve diplomatik angajmanları en aza indirip dünyanın çeşitli bölgelerinde ya maşalar kullanmak ya da farklı aktörleri birbiriyle dengelemek bu siyasetin temel merkezi. Amerika iki dönemdir uluslararası sistemde istikrarı korumak gibi bir siyasetle ilgilenmiyor. Kendisinin merkezinde bulunduğu uluslararası düzeni korumak bir kenara onun yıkılması için uğraşıyor bile denebilir. Dostlarını kendinden uzaklaştırıyor. Düşmanlarını savaşmaya davet ediyor. NAFTA, NATO, AB, Dünya Ticaret Örgütü, BM gibi kendi eliyle kurduğu veya kurulmasına açıktan destek verdiği, yıllarca uluslararası sistemi idare etmede kullandığı kurumların hepsini ateşe veriyor. On dokuzuncu yüzyıldan beri desteklediği serbest ticaret, liberal değerler ve küreselleşmeyi bir kenara bırakıp korumacılığa, popülizme, ulusalcılığa yöneliyor.

ABD zenginliğini artırma gayretinde

Peki bunu neden yapıyor? Bu, normal şartlar altında beklenecek bir davranış değil. Uluslararası sistemin tepesindeki aktörler genelde statüko kendi lehlerine olduğu için statükoyu korumak isterler. Tarih boyunca birçok hegemon devlet doğmuş, büyümüş ve sonra da çökmüştür. Çöküş sürecinde genelde sistemi sürdürme maliyetleri abartılı düzeylere ulaştığından, hegemonun sağladığı istikrarlı düzende ona meydan okuyan yeni aktörler doğmuştur. Bu aktörler hegemonu yakalamadan az önce hegemonun önleyici bir savaşa girdiği düşünülür. Yeni yükselmekte olan potansiyel hegemonun başını erkenden ezmek istediği söylenir. Bu mantık üzere düşünenler Amerika’nın da böyle bir sürece girdiğini ve çöküş nedeniyle telaşla tüm dünyaya savaş açtığını iddia ediyorlar.
Ancak ampirik bulgular bu iddiayı desteklemek için yeterli değil. Aklı başında ölçüm unsurlarıyla yaklaşıldığında Amerika’nın merkezinde olduğu tek kutuplu uluslararası sistemin bozulduğuna ya da çok kutuplu bir sisteme geçildiğine dair hiçbir emare yok. Ne Çin, ne Rusya ne de bir başka aktör tek başına Amerika’nın karşısına çıkabilecek halde. Daha da önemlisi, bir araya gelip Amerika’ya karşı birleşme ihtimalleri bile yok. Mesela bugün Amerika Çin’e karşı yaptırımlarda bulunurken aynı anda Rusya ve Türkiye’ye de yaptırım yapma kararı alabiliyor. Fakat bu ülkeler kendi aralarında koordineli bir tepki belirleyebilme şansına sahip değil. Amerika Türkiye’ye Ortadoğu’da ve belli alanlarda baskı uygularken Çin’e ticaret alanında baskı uyguluyor. Ama Türkiye Çin’e Ortadoğu’da Amerikan karşıtı bir rol teklif etse Çin buna yanaşmaz. Veya Çin böyle bir role soyunsa bile Türkiye Suriye gibi bir örnekte Çin’in muhtemel pozisyonundan çok daha fazla rahatsızlık duyar. Veya Türkiye ile Çin arasında hâlâ dolar harici bir para birimiyle ticaret yapma ihtimali gerçekleştirilemiyor. Hem Çin, hem Rusya, hem Türkiye hem de diğer herkes birbiriyle sahip olduğu ilişkiden daha fazla Amerika’yla ilişkiye sahip ve kimse bu ilişkiyi sonuna kadar tehlikeye atmaya yanaşamıyor. Çünkü kimse bunun maliyetini karşılayabileceğini düşünmüyor.
Öte taraftan Amerika öylesine yüksek bir özgüvene sahip ki, diğer aktörlerin kendisine meydan okuyamayacağını veya bir araya gelemeyeceğini düşünüyor. Bu nedenle de son derece umursamaz, son derece cüretkar, son derece şımarık hareketlere girişmekte sorun görmüyor. Mesela Kudüs konusunda tüm dünyaya karşı takındığı tavrın kendisine doğrudan ve somut bir maliyet çıkaracağını düşünmüş olsa bu adımı atmazdı. Trump, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma yolundaki adımı attı çünkü bunun kendisini iç siyasette kurtarabileceğini düşündü. Dış siyasetteki maliyetin ise katlanabilir bir maliyet olduğunu hesapladı. Amerika eğer çökmekten korkuyor olsaydı, düşman sayısını artırmak yerine dost biriktirmek isterdi. Amerika şayet kendini güvenlik tehdidi altında görseydi, o zaman dengeleme siyaseti takip eder, bir tarafı diğerine karşı desteklerdi. Ancak Amerika kendini güvende ve güçlü hissettiği için güvenlik tehditlerini göz ardı edebilecek ve onun yerine iç siyasete odaklanabilecek bir lükse sahip olduğuna inanıyor. Güç ve güvenlik değil, zenginliğini artırma gayretinde. Obama Irak ve Afganistan gibi maliyetli görevleri terk ederek ve Amerika’yı içeride inşa ederek bunu yapmayı denedi. Trump ise diğer ülkelere hesap keserek bunu yapmaya çalışıyor. Suud’a silah satıyor. Çin’i sıkıştırıyor. Çin’in serbest ticaretten faydalanmasına engel olmak istiyor. En fazla kendi faydalanıyor olmasına rağmen Çin’in ikinci en fazla faydalanan aktör olmasına bile tahammülü yok. Bu tür ticari değeri olan işlemlere önem verirken, bunun dışındaki güvenlik meselelerinde son derece umursamaz bir tavır takınıyor. İran’la imzalanmış olan ve uluslararası istikrar ve güvenliğe katkı sunan bir anlaşmayı bile umursamazca bozmakta bir beis görmüyor. Bu umursamazlık sadece Trump’a has bir hal de değil. Yukarıda bahsedildiği gibi Obama da benzer bir tavır içindeydi. Mesela Suriye’de Rusya’nın böylesine güçlenmesini zerre kadar önemsemedi. Hatta ona yol bile verdi. Böylece Suriye kilitlenecek, Türkiye ve Rusya gibi taraflar birbirine düştüğü için birbirini zayıflatacaktı. Kenardan izleyen Amerika bu ülkeler bataklıkta zayıflarken göreli olarak kâra geçmiş olacaktı. Yani Obama’nın temel hedefi de kâra geçmekti. Amerikan güvenliği adına hiçbir endişesi yoktu.
Amerikan tarzı: İzolasyonculuk, umursamazlık ve halden anlamazlık Ama bu, sadece Trump ve Obama’ya has bir hal de değil. Washington çevrelerinde, siyaset elitlerinde yıllardır benzerleri tekrarlanan görüşler de bu hale uygun. Washington’da yıllardır kime dokunsanız Amerika’nın gereksiz savaşlara katılmasından şikayet eder. Çin’in uluslararası düzenden kârlı çıktığından şikayet eder.
Hatta daha derine indiğinizde bu halin tüm Amerikan toplumunda yaygın biçimde var olduğunu görürsünüz. Zira Obama ve Trump bahsi geçen siyasi hali savunarak seçim kampanyası yürüttüler. Obama Bush’un zarara uğrattığı Amerika’yı diriltme sözü verdi. Irak’tan ve Afganistan’dan çekilip Amerika’yı zengileştireceğini söyledi. Trump daha da öteye geçti. Amerika’yı daha büyük yapmak için tüm dünya düzenini ateşe verebileceğini söyledi. Bu iki iddia da Amerikan toplumundan ciddi destek buldu. Çünkü Amerikan toplumu da kendini güvende hissediyor. Aslında kendisine meydan okuyacak bir gücün varlığını hep biliyor. Çin’in yükselişi hikayesi gibi hikayeler 1960’lardan beri anlatılıyor olmasına rağmen gerçekleşmeyen hikayelerdir. Amerikan halkı refah içinde dünya siyasetini umursamamak için her türlü şansa sahip.
Öylesine bir hal ki bu, sistemden en fazla faydalanan ülke olmasına rağmen en fazla şikayet eden ülkedir. Mesela 2003 Irak işgalinden Iraklılar bile bu kadar şikayet edemedi. Iraklıların ülkesi çöktü, yüzbinlerce insan öldü. Milyarlarca dolar zarar edildi. Irak talan edildi. Paramparça oldu. Ancak Amerikalıların 4 bin 500 ölüsü kadar konu olmadı. Filmi yapılmadı. Acısı çekilmedi. Haberi yapılmadı. Amerika NAFTA sayesinde hem ticari olarak çevre ülkeleri kendine bağımlı hale getirdi hem de en fazla kârı elde etti. Ancak hiçbir ülke NAFTA’dan Amerika kadar şikayetçi olmadı. Bugün Latin Amerika ülkelerinin hepsi Amerika’nın doğrudan kontrolü altında. Kontrolden çıkmaya çalışan Brezilya gibi ülkelerde yargı darbeleri yapıldı. Kontrol edilemeyen Venezula gibi ülkelerde korkunç ekonomik krizler üretildi. Ama bugün Venezuela’nın Amerika’dan çektiği değil, Venezuela’nın kötü yönetimi şikayet konusu ediliyor. NATO, Rusya’nın burnunun dibine kadar girdi. Doğu Avrupa’da yıllarca Amerika yanlısı darbeler yapıldı. Hatta bu iş Gürcistan ve Ukrayna’ya kadar uzandı. Putin cevap verince Amerika Rus yayılmacılığından yakındı. Putin’in eski Sovyet İmparatorluğu hayali kuran bir psikopat olduğu söylendi. Almanya Amerikan işgali altında ama Amerika Almanya’nın NATO bütçesine yeterince katkı sunmadığından yakınır. Ama bütün bunlara rağmen Amerika hiç bedel ödemez. Ama yine de en çok Amerika şikayet eder.
Bu hal Amerikan izolasyonculuğu nedeniyle Amerika’da geleneksel bir tutumdur. On dokuzuncu yüzyıl boyunca Amerikalılar bu duyguyla hareket ettiler. İngiltere serbest ticareti bir sömürgeci olarak sürdürürken, Amerika onun sırtına binerek yaptığı ticaretle kâra geçti. Büyüdükçe büyüdü. İngilizler masraflı savaşları yaparken, Amerikalılar kârlı ticareti yaptı. Birinci Dünya Savaşı sonunda Avrupa çöktü. Amerika liderlik için sahneye çıktı. Wilsoncular tüm dünyayı kontrol etmeye kalkmışken ve dünyaya barış, demokrasi vaazı verirken, onların ülke içindeki karşıtları eski güzel izolasyoncu günlere dönmenin peşindeydi. Ve istediklerini aldılar. Dünya siyasetinin ne yöne gideceğini zerre kadar önemsemeden kendi kurdukları Milletler Cemiyeti’ni terk ettiler. Hastalıklı Avrupa siyasetinden uzak durup para kazanmanın peşine düştüler. Öylesine ki, İkinci Dünya Savaşı’nın en kritik anlarına kadar müdahale etmek bir yana, daha fazla silah satarak zenginlik artırmanın peşinde oldular. Savaşa dahil olduktan sonra bile ancak Sovyetlerin Almanya’yı bütünüyle elde etme ihtimali doğduğunda karşı adım attılar. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Soğuk Savaş başlarken, ilk günden itibaren Sovyet Rusya’yı köşeye sıkıştırmak için her türlü adım atıldı. Ortada Varşova Paktı falan yokken, NATO kuruldu. Marshal Planı’yla ülkeler Amerikan merkezli bir siyasete sürüklendi. Bretton Woods sistemiyle ekonomi kontrol altına alındı. Soğuk Savaş sonrası daha da kontrolsüz hareket edebilme şansına sahip oldu. İki kutuplu sistemin zincirlerinden kurtulan Amerika gücünü dünyanın dört bir tarafında denedi. 2009 ekonomik krizinde maliyet yüksek çıkınca işgal ettiği ülkeleri ve bölgeleri suçlamaya başladı. Zaten Obama ve Trump iktidarlarını doğuran hava da o tarihte doğdu. Genel izolasyonculuk, umursamazlık ve halden anlamazlık hep bir Amerikan tarzıydı. Ancak 2009 ekonomik krizi ve Irak Savaşı sonrasında tekrar şlddetli bir hal aldı. Sonuç olarak bu toplum önce Obama’yı çıkardı. Yetmedi Trump’ı sahneye sürdü.
Kimse uluslararası sistemin mevcut krizi için Trump’ı suçlamasın. Trump bu Amerikan toplumunun bir ürünüdür. Tüm umursamazlığı, tüm küstahlığıyla bir gerçekliğe karşılık gelmektedir. Amerikan profilini gayet başarılı biçimde yansıtmaktadır. Bırakın telaşla karar almayı, dünya yıkılsa umrunda olmayacak bir tavırla hem her ülkeyi tehdit ediyor, hem bunların bir araya gelme ihtimalini göz ardı ediyor hem de kendi kurduğu uluslararası düzeni ateşe veriyor. Önemsediği şey iç siyaset. Amerikan kıtası. Çünkü dışarıdaki maliyet katlanılabilir bir maliyet gibi görülüyor.
Bunun yanlış bir hesap olma ihtimali hep var. Belki gerçekten Amerika kendine bu kadar fazla güvenerek büyük hata yapıyor olabilir. Belki böyle davrandığı müddetçe kendi çöküşünü getirebileceği de iddia edilebilir. Ancak henüz o noktada değiliz. Ne Amerikalı siyasetçiler ne bürokratlar ne de Amerikan toplumu böyle bir algıya sahip. Aslında böyle bir algıyı destekleyecek yeterli gösterge de yok. Bakmayın zaman zaman Amerikan akademisinde ve siyasetinde “Amerikan çöküşü” başlıklı yazılar yazıldığına, konuşmalar yapıldığına. Aynı hikaye on yıllardır anlatılır. İlk kez 60’lı yılarda ortaya saçılan bu söyleme göre Amerika 70’lerde çökecekti. Ama 80’lerde tekrar doğdu Amerika. Doksanlarda tek güç haline geldi. Ama 90’larda bile bu çöküş hikayesi anlatıldı. O da gerçek değildi. Japon mucizesi hiçbir zaman gerçek olmadı. Şimdi Çin aday gösteriliyor. Halbuki Çin’in öylesine stratejik ve yapısal sorunları var ki, anlatmakla bitmez. Bu apayrı bir ampirik değerlendirmenin konusudur.
Amerika gerçekten bir güvenlik tehdidi hissetmiş olsa ya güvenlik ya da güç arayışına düşerdi, zenginlik arayışına değil. Amerika’ya dair değerlendirmeler yaparken bu gerçeklik üzerinden hareket etmeyen her analiz kendini çıkmaz sokakta bulur. Boş inançlar veya umutlu beklentiler çerçevesinde Amerika’nın çöktüğü gibi bir önyargı üretilecek olursa bu yanlış hesabı yapmanın bedeli olur. Bir kimsenin düşmanını küçümsemesi yapabileceği en büyük hatalardan biridir. Ancak gücünün abartılması da aynı derecede hatalı bir yöntemdir. Evet Amerika hâlâ tek süpergüç. Ancak bir değil 200 ülkeyle ve çok daha fazla sayıda konuyla baş etmek zorunda. Hiçbir aktör kâdir-i mutlak değildir.
Türkiye özgürleşmesini tamamlama yolunda Mesela Amerika sadece Türkiye’yle başbaşa kaldığına Türkiye için hiç de hoş olmayan sonuçlar doğar. Ancak Amerika’nın tek sorunu Türkiye’yle değil. Dolayısıyla buraya uygulayabileceği baskının bir üst sınırı var. Rusya, İran ve Çin gibi ülkelere bile saldırmayan Amerika Türkiye’ye savaş falan açacak değil. Evet, darbe yapanları organize edebilir. Onlara destek verebilir. Koruma sağlayabilir. Ancak Türkiye direndikçe deviremez. Suriye’de Rusya’ya karşı Türkiye’yi yalnız bırakabilir. Ama Türkiye Rusya’yla müzakereyi becerebildiği müddetçe Suriye’deki güvenliğini yeniden inşa edebilir. Bu örneğin de gösterdiği gibi, böylesi bir süpergüçle baş etmenin yolları vardır. En garantili yöntem onu ne tek dost ne de tek düşman olarak görmektir. Eğer tek dostunuz olursa yalnız bırakır, tek düşmanı olursanız ciddi zarar verir. Mümkün olduğunca başka hedeflere yüklenmesi tercih edilir ama peşine takılmaktan da kaçınılır.
Amerika tüm dünyayla böylesine kriz süreçleri inşa ettiği için Türkiye adına da bunun devam edeceğini öngörmek lazım. Amerika bu umursamaz tavrını sürdürdüğü müddetçe Türkiye Amerika’nın her türlü isteğine boyun eğse de krizler bitmeyecektir. Hep yenileri çıkacaktır. Çünkü sorunun bizatihi kendisi Amerika’dır. Amerikan umursamazlığı ve küstahlığı FETÖ’yü de Suriye’yi de doğuran haldir. Vize kararının kaynağıdır. Brunson davasındaki ciddiyetsizliğin göstergesidir. F-35’ler ve S-400’ler etrafında kopartılan fırtınanın sebebidir. Türkiye hem Amerika’yla hem de diğerleriyle olmak istedikçe Amerika ‘ne benimle ne de bensiz’ tutumunu benimsemeye devam edecektir. Türkiye’ye ne yardımcı olacaktır ne de başkasıyla iş yapmasını kabul edecektir. Her meseleyi krize çevirmek isteyecektir. Türkiye gibi bir ülkenin böyle bir sorunla uğraşmasının en iyi yolu da yine sorunun kaynağındadır. Amerika umursamazlığıyla dünyayı sallayıp Türkiye’ye zarar verirken, Türkiye bu umursamazlıktan faydalanarak kendi dik duruşunu sürdürebilir. Çünkü bir davranışın maliyeti artıp elde edilebilirliği azaldıkça bu umursamaz aktörün ona yönelik kararlılığı da azalacaktır. Amerika için Suriye haritada bir ülkedir. Türkiye içinse ölüm-kalım meselesidir. Kararlılık dengesi genelde güç dengesinin tersine çalışır. Güçlüler daha az maliyete bile katlanmak istemezlerken, onlar kadar güçlü olmayanlar her şeyi göze almak zorunda kalabilirler. Döviz kurlarının yükselmesi gibi maddi zararlar çok can yakıcı olmasına rağmen öldürücü değildir. Bu gibi salvoları atlattıkça Türkiye özgürleşmesini tamamlama yolunda ilerleyecektir. Türkiye her bir krizde yeniden müzakereye oturmalı ama teslim olmamalı. Almadan vermemeli.

12 Kasım 2019 Salı

Bolivya’da siyasal darbe

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Bolivya'da yaşananlar, ordunun tavrı dikkate alındığında darbe gibi görünse de başka açılardan bakıldığında bunun bir darbe olmadığı söylenebilir.




2005 yılında iktidara gelen Bolivya Cumhurbaşkanı Evo Morales önceki gün görevinden istifa etti ve ardından siyasi sığınmacı olarak Meksika’ya gitti. Bolivya 20 Ekim 2019’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra girdiği türbülanstan çıkamadı. 

Seçim sürecinde oy sayımının durdurulması, ardından artan siyasal protestolar ve gösteriler derken, en sonunda Amerikan Devletler Örgütü’nün seçimlerde ciddi ihlaller yapıldığı yönündeki raporu, işleri daha da karıştırdı. Askeriyenin artan protestolara karşı koymayacağını ilan etmesinden sonra, Morales ülke içindeki en büyük desteğini kaybetmiş oldu. Bazılarınca bir askeri darbe, bazılarınca ise halk eylemlerinin bir sonucu olarak adlandırılan bu durumu nasıl okumak gerekir? Bolivya nereye gidiyor?

Bolivya, Morales döneminde çok büyük ekonomik ilerlemeler sağladı ancak Morales, cumhurbaşkanın görev süresini uzatma çabalarıyla aslında bu süreci bizzat sona erdirdi.

İlk olarak şunu belirtmek gerekir ki bu yaşananlar bir yönüyle 28 Şubat süreci benzeri bir tür postmodern darbe gibi görünse de, başka açılardan bakıldığı zaman bir darbe değil. Bolivya, Evo Morales döneminde çok büyük ekonomik ilerlemeler sağladı. Fakat bu süreci Morales’in kendisi, 2016 yılında yapılan bir referandumla, cumhurbaşkanın görev süresini uzatma çabalarıyla aslında sona erdirdi. Bolivya 2005-2014 yılları arasında, önceki 35 yılından daha hızlı bir ekonomik büyüme yaşadı ve halk bunu günlük yaşamında hissetti. 

Ülkedeki fakirlik oranı yüzde 45 oranında azaldı, sosyal harcamalar yüzde 43 civarında arttı. Bunun yanında asgari ücret yaklaşık yüzde 88 civarında artarken uluslararası kuruluşlar “gelir dağılımı adaletsizliğini düşürebilen nadir ülkelerden biri” olarak Bolivya’nın hakkını verdi. Fakat tekrar seçilebilmek için 2016 yılında yaptığı referandumda, halk buna küçük bir farkla onay vermedi. Daha sonra Morales Anayasa Mahkemesi üzerinden bir karar aldırarak tekrar seçilebilmenin önünü açtı; fakat sosyal taban bundan hiç mutlu olmadı.
Bolivya ordusunun bugün Morales karşıtı göstericilere karşı durmayacağını söylemesi, kendisini 2003 yılındaki duruma düşürmek istememesinden kaynaklanıyor.
Askerin zımnen göstericilere karşı koymayacağını söyleyerek Morales’in karşısında durması ve diğer etkenler dikkate alındığında bu bir askeri darbedir. 

Fakat Bolivya gibi sosyal mobilizasyonun güçlü olduğu bir ülkede, bu tür durumlarda müzakerenin de keskin olduğu düşünülünce, gelişmelerin darbeyi aşan bir boyutu var. Ama işin özü, Bolivya’daki krizin köklerinin 2016’lara kadar gittiğidir.

2015 yılında Latin Amerika’da sol siyasetin gerilemeye başlaması süreci Bolivya’nın bölgedeki destekçilerini azaltmış, yine aynı dönemde petrol fiyatlarının düşmesiyle, ekonomik anlamda (aynen diğer bölge ülkelerinde olduğu gibi) işler eskisi kadar iyi gitmezken, 2016 referandumu işte tam da bu sürece denk geldiği için halk tarafından reddedilmişti. Bolivya’daki siyasal süreç, kıtadaki değişimle/dönüşümle paralel olarak, eskisi kadar iyi gitmemeye başlamıştı.

İkincisi, Bolivya ilginç bir ülke. Nüfusunun yaklaşık yüzde 60’ı yerel halktan oluşuyor. Denize çıkışı yok ve bu açıdan bir kara ülkesi. Büyük dağları var ve başkentinde bile rakımının 3 bin 700 metre olmasından dolayı otellerde oksijen tüpünün olması gayet normal. Fakat asıl mesele şu: Latin Amerika’da yerel halkların dahil olduğu sokak gösterilerini yönetmek gerçekten çok zor. 

Yakınlarda Ekvador’daki gösterileri Devlet Başkanı Lenin Moreno ancak halkın isteklerini kabul ederek durdurabildi. Yerel halklar bir istek için örgütlendikleri zaman çok keskinler, müzakereye kapalılar ve karşısındakilerden istediklerini almak için son derece sabırlılar. 

2003 yılında yapılan ve ardından Morales’i iktidara getiren gösterilerde de çoğunluğu yerel halk oluşturmuştu. Şu an için de (o günlerdeki kadar olmasa da) Morales’in yerel halktan destek aldığı bir gerçek.
Bu açıdan, Bolivya’da son dönemde yaşanan süreç ve ordunun tavrı, 2003 yılında gaz fiyatlarının artması sonrasında yaşanan halk ayaklanmasına benziyor. 

O dönemde milletvekili olan Evo Morales yürüttüğü etkili liderlikle, ülke çapında yapılan protestolar ve yürüyüşler sayesinde devlet başkanının istifa etmesini sağlamış ve ardından kendi iktidarının önünü açmıştı. 2003 olayları sürecinde ordu protestoculara karşı durmuş ve bu süreçte yaklaşık 70 insan hayatını kaybetmişti. 

Bolivya ordusunun bugün Morales karşıtı göstericilere karşı durmayacağını söylemesi, kendisini 2003 yılındaki duruma düşürmek istememesinden kaynaklanıyor. O dönemden ders çıkaran ordu, kitlesel protestoların engellenemeyeceğini tecrübeyle öğrenmişti.

Üçüncüsü, Morales’in hikâyesi tipik bir Latin solu hikayesidir: İlk yıllarında ekonomik ve sosyal politikalar alanında (özellikle de petrol fiyatlarının katkısıyla) son derece başarılı bir grafik, sonrasında ise hem iktidarda kalmaya devam etmek için anayasal sınırları zorlama hem de ekonomik ve sosyal anlamda artık eskisi gibi işlerin iyi gitmemesi sebebiyle kendi tabanında eleştirinin artması. 

Arjantin’de Krichner, Venezuela’da Hugo Chavez’in ölümü sonrası Nikolas Maduro ve en sonunda Evo Morales’in yaşadığı sürecin özeti bu aslında. Kıtada bu konudaki tek istisna, iki dönem görev süresi bitince muhalefetin anayasayı değiştirme teklifine rağmen bunu reddedip görevden ayrılan eski Brezilya devlet başkanı Lula’dır. 

Brezilya’daki siyasal gelgitlere ve kendisine yapılan haksızlıklara rağmen, Lula bugün hala Brezilya siyasetinde en kilit lider olmaya devam etmektedir.
Dördüncüsü, unutmamak gerekir ki 1823 Monroe Doktrini'nin ilanından beri Latin Amerika ABD’nin arka bahçesidir. Washington bu bölgedeki etkisini kendisinin doğal hakkı ve alanı olarak görüyor. 

Fakat sosyal şartları son derece dinamik olan Latin Amerika’da işleri kontrol etmek eskisi kadar kolay değil. ABD Soğuk Savaş döneminde bile ancak kıtada darbe üstüne darbe yaparak hakimiyet sağlayabilmişti. Kıtada yaşanan her türlü gelişmeyi ABD kendi lehine çevirmeye çalışır, bu çerçevede elindeki bütün imkanları kullanır. 

Bütün çabasına rağmen, Küba ve Venezuela gibi başarısız olduğu örnekler yanında, Kolombiya gibi başarılı olduğu ülkeler vardır. Latin Amerika’daki gelişmeleri sadece ABD politikaları üzerinden bir aktif/pasif ilişkisiymiş gibi okumak, kıtadaki sosyal mobilizasyona, bu uğurda çabalayan ve kıtanın ABD radarı dışında bir haritasını çizmek için uğraşan yüz milyonlarca insanın çabasına saygısızlıktır. 

Fakat Batı'nın kıtada bulduğu en küçük fırsatı bile çok iyi değerlendirdiği ve dolayısıyla yerel siyasetçilerin daha akıllı ve dikkatli olmaları gerektiği de üzerinde durulması gereken bir realitedir. Dolayısıyla Bolivya’daki yaşananlara bu açıdan da bakmak gerekir.

Sonuç olarak, Evo Morales 2005 yılında Bolivya tarihin son 40 yılında ilk defa ilk turda yüzde 53,7 oy oranıyla seçimi kazanan lider olmuştu. 

Kendisini iktidara getiren güçlü sosyal mobilizasyondu; daha düşük de olsa yine bir sosyal mobilizasyon onu iktidardan indirdi. Önümüzdeki dönemde Bolivya’da tekrar seçim olacak. Morales’in aday olup olmayacağı halen net değil; fakat Morales’i destekleyen güçlü sosyal taban Bolivya siyasetinde güçlü bir şekilde var olmaya devam edecek.










2 Eylül 2020 Çarşamba

Orta Doğu’da yeniden yeşeren bir sömürgecilik rüyası: Fransız mandası

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Lübnan'ın Osmanlı Devleti’nden kopup Fransız mandası altına girişinin 100. yıldönümü olan 1 Eylül, Macron’un “Lübnan için yeni bir başlangıç” şiarıyla ülkedeki siyasilerle görüşüp ülkenin baştan kurgulanması için seçtiği gün oldu.




Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Lübnan’ın başkenti Beyrut’taki liman patlamasının ardından 31 Ağustos’ta ülkeye gerçekleştirdiği ikinci ziyaret, Fransa’nın bölgede uyguladığı dış politika stratejilerinin alt metnini göstermesi açısından epey açık işaretler sundu.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti’nden ayrılan Suriye Fransa’nın himayesine bırakılmıştı. O zamanki Suriye’ye dahil olup içinde Dürziler, Maruni Hristiyanlar ve Müslümanların yaşadığı Lübnan, Fransa’nın önerisiyle 1 Eylül 1920’de “Büyük Lübnan” ismiyle tarih sahnesine yeni bir ülke olarak çıkmıştı. Bu oluşumun 100. yılını yaşadığımız bugünlerde Macron’un ziyaretinin de bu ilanın yıldönümüne denk getirilmesi, Fransa’nın söylem düzeyinde de Lübnan’ın geleceğine dair tasarladıklarını aşikâr ediyor. İşte bu sakile, Fransa’dan bağımsızlığın kazanıldığı 22 Kasım (1943) değil, Osmanlı Devleti’nden kopup Fransız mandası altına girişin 100. yıldönümü olan 1 Eylül, Macron’un “Lübnan için yeni bir başlangıç” şiarıyla ülkedeki siyasilerle görüşüp ülkenin baştan kurgulanması için seçtiği gün oldu. 

Basit bir sembolden daha fazlasına işaret eden söz konusu ziyaret, zamanlamasıyla, Fransa’nın Doğu Akdeniz’den Orta Doğu’ya kadar uygulamak istediği, sömürgeci dönemin nostaljisi üzerine kurulu siyasetinin yeni safhasını oluşturuyor.

Lübnan’daki Hristiyanların hamisi olma iddiasıyla başlayan Fransız sömürgeciliği şimdi halkın bir kısmı nezdinde yine Fransa eliyle kurulan sistemden umutsuzca bir çıkış arzusuyla karşılık bulsa da, Macron’un Lübnan’a ayak basışından itibaren “Lübnan özgür kalacak” sloganlarıyla sokaklarda başlayan protesto eylemleri, Fransa’nın Lübnan’da halk sathında kapsamlı bir destek bulmasının, 100 yıl öncesine nazaran daha zor olacağını gösteriyor.

Lübnan’ın sembol isimlerinden sanatçı Feyruz’la görüşmek üzere evine giden Macron’a karşı, evin önünde göstericilerin, geçiş sürecini Fransa’yla beraber yürütmesi beklenen Lübnan’ın yeni başbakanına yönelik olarak “Mustafa Edip’e hayır” sloganı atmaları da Macron’un ve Fransa’nın şaibeli yardım elinin pek de sıcak karşılanmayacağının erken bir kanıtı.

Yıllarca süren iç savaş, siyasi karışıklıklar, ekonomik kriz, İsrail’in işgal girişimi, Suriye meselesi, İran etkisindeki Hizbullah’ın ülkenin sosyokültürel ve siyasi yapısındaki tahakkümü, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını ve nihayetinde 4 Ağustos 2020’de Beyrut limanında gerçekleşen patlamalar, “Orta Doğu’nun İsviçre’si” olarak gösterilen Lübnan’ın devlet yapısındaki zayıflıkları açığa çıkarırken, Fransa arkaik ve sömürgeci izler taşıyan söylemini Lübnan’a yeni bir politika önerisi kisvesi altında dayatmak için önünde bir boşluk bulmuş oldu. 

İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu’yu paylaştığı San Remo Konferansı ile tohumları atılan, güçlü bir devlet yapısından ziyade müstemlekeci devletlerin çıkarı doğrultusunda, içinde yaşayan etnik unsurların toplumsal, siyasi ve iktisadi düzlemlerde sürekli karşı karşıya getirildiği bir yönetilememe hali üzerine kurulan Lübnan, işbu ziyaret ve oluşturduğu etkiyle ambalajı değiştirilse de içeriği aynı, sorunlarla dolu yeni bir döneme adım atmanın eşiğinde duruyor.

Patlamanın ardından ülkeye gerçekleştirdiği ilk ziyaretinde Macron, bir iyi niyet gösterisinden çok, ülkede gerçekleşmesi elzem hale gelmiş ekonomik reformlardan, hükümet değişikliğinden ve siyasetin baştan dizayn edilmesinden dem vurmuştu. Henüz enkaz altında kalmış insanların tamanına ulaşılamamış bir günde yapılan bu açıklamalar, ziyaretin amacının ve ülkenin içinde bulunduğu krizin Fransa tarafından bir fırsat olarak algılandığının ilk emareleriydi.

Ülkede daha önce gerçekleşmesi imkân dairesinde görülmeyen Fransız mandası söyleminin tekrar güç kazanmaya başlaması, Lübnan’daki siyasi sıkışmışlığın, bilinçli bir şekilde, Lübnan halkının değil Fransa’nın bölgesel çıkarları uğruna tekrar kurulabileceğini gösteriyor. Eduardo Galeano’nun Latin Amerika’nın sömürgeleştirme tarihini bütün çıplaklığıyla anlattığı “Latin Amerika’nın Kesik Damarları” eserinin ismi bile bize Lübnan örneğinde çok şey anlatıyor. Fransa yıllardır Orta Doğu’nun kesik damarlarından biri olmuş Lübnan’a tedavi için değil, yarayı açık tutmak için gidiyor.

Macron’un ikinci ziyareti sırasında konuşulanlar, yani Lübnan’daki bankaların genel durumu ve Uluslararası Para Fonu’yla (IMF) yapılacak bir anlaşmanın gerekliliği, ülkedeki tüm siyasi kanaat önderlerinin Lübnan’ın geleceği için önerilerini “Büyük Lübnan” sömürge devletinin de kurulduğu yer olan Beyrut’taki Fransa Büyükelçiliği’nde Emmanuel Macron’a yazılı şekilde sunacak olması gibi, bir uluslararası ziyaretten çok denetimi, yardımdan çok yukarıdan konuşan bir buyurganlığı anımsatan konulardan müteşekkil. 

Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Fransa, tıpkı bugün yaşandığı gibi, elinde parayla gelerek kendini “Lübnan’ın “kurtarıcısı ilan etmişti. Bunu yaparken bölgede mezheplere dayanan ve asla tam bağımsız olamayacak bir sistem kurdu. Makamlara ve temsiliyete erişim, düzenli aralıklarla kaşınan, çevresindeki gerilimlerden etkilenen etnik ayrılıklar üstüne tesis edildi. Kendi ülkesinde dini grupların ibadet için bir araya gelişini bile bir ayrılıkçılık nişanesi sayan Fransız yönetimi, yönetilmesi kolay devletsi yapılar kurup, bunun ucunu da sürekli istikrarsızlığa çıkacak biçimde toplumsal mühendislikle harmanlayarak, bölgede kuvvetli siyasi iradelerin, bağımsızlık cereyanlarının çıkmasını engelledi. Resmen 1943 yılında Fransa’dan ayrılsa da bugün bile hâlâ Fransız mandası isteyen Lübnan vatandaşlarının ortaya çıkmasını sağlayacak bu kısır döngü, işte bu kasıtlı aksaklıklar üstüne kuruluydu.

Bugün de Fransa’nın Lübnan politikası, ülkenin tam bağımsızlığı üstüne kurulu değil. Aksine, ülkedeki istikrarın önündeki en büyük engel olan mezhepçilik, cemaatleşme gibi (Fransa’nın kendi ülkesindeki Müslüman vatandaşları alelade fişlerken de kullandığı) kavramlar, konu bu durumdan gerçekten muzdarip olan Lübnan’a geldiğinde hasıraltı ediliyor. Hizbullah’ın silahlı bir örgüt olarak ülkedeki diğer siyasi ve toplumsal odaklar üstünde kurduğu şiddet ve baskı sarmalı Lübnan’ın öncelikli problemlerinden birini oluşturuyor. Buna karşın ülkeye yeni bir umut olacağı iddiasıyla yola çıkan Macron, Lübnan’ın bağımsız ve istikrarlı bir geleceğe sahip olması için konuşulması şart olan bu konuya değinmiyor. İdealizm söylemleriyle süslenmiş vaatler ve öneriler, İran’la Fransa arasında Lübnan’ın kaderi hakkında yapılan olası uzlaşının ve Hizbullah’ın ülke siyasetinde oluşturduğu çıkışsızlığın pragmatik gerekçelerle görmezden gelindiğini gizleyemiyor. Bunun aksine, yürütülmesi artık imkânsız hale gelen mezhepçi, etnik unsurlara dayalı sistemin üstü örtülerek, yine aynı çözümsüzlüklerin daha ehil ve modern bir şekilde idaresi, Fransa’nın adını büyük değişim olarak koyduğu ve gerçek bir yarar sağlaması imkânsız olan önermelerini oluşturuyor. Lübnan Hizbullah’ı lideri Hasan Nasrallah’ın Macron’la yeni bir Lübnan’ın inşası için görüşmeye açık olduklarını belirtmesi ve Fransız cumhurbaşkanının Hizbullah’ın meclisteki grubunun lideri Muhammed Raad’la görüşmesi, ülkedeki statükonun biraz makyaj yapılacak olsa bile tamamen değişmeyeceğinin bir kanıtı.

Yıllarca süren iç savaş, siyasi karışıklıklar, ekonomik kriz, İsrail’in işgal girişimi, Suriye meselesi, İran etkisindeki Hizbullah’ın ülkenin sosyokültürel ve siyasi yapısındaki tahakkümü, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını ve nihayetinde 4 Ağustos 2020’de Beyrut limanında gerçekleşen patlamalar, “Orta Doğu’nun İsviçre’si” olarak gösterilen Lübnan’ın devlet yapısındaki zayıflıkları açığa çıkarırken, Fransa arkaik ve sömürgeci izler taşıyan söylemini Lübnan’a yeni bir politika önerisi kisvesi altında dayatmak için önünde bir boşluk bulmuş oldu. İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu’yu paylaştığı San Remo Konferansı ile tohumları atılan, güçlü bir devlet yapısından ziyade müstemlekeci devletlerin çıkarı doğrultusunda, içinde yaşayan etnik unsurların toplumsal, siyasi ve iktisadi düzlemlerde sürekli karşı karşıya getirildiği bir yönetilememe hali üzerine kurulan Lübnan, işbu ziyaret ve oluşturduğu etkiyle ambalajı değiştirilse de içeriği aynı, sorunlarla dolu yeni bir döneme adım atmanın eşiğinde duruyor.

Lübnan’daki Hristiyanların hamisi olma iddiasıyla başlayan Fransız sömürgeciliği şimdi halkın bir kısmı nezdinde yine Fransa eliyle kurulan sistemden umutsuzca bir çıkış arzusuyla karşılık bulsa da, Macron’un Lübnan’a ayak basışından itibaren “Lübnan özgür kalacak” sloganlarıyla sokaklarda başlayan protesto eylemleri, Fransa’nın Lübnan’da halk sathında kapsamlı bir destek bulmasının, 100 yıl öncesine nazaran daha zor olacağını gösteriyor. Lübnan’ın sembol isimlerinden sanatçı Feyruz’la görüşmek üzere evine giden Macron’a karşı, evin önünde göstericilerin, geçiş sürecini Fransa’yla beraber yürütmesi beklenen Lübnan’ın yeni başbakanına yönelik olarak “Mustafa Edip’e hayır” sloganı atmaları da Macron’un ve Fransa’nın şaibeli yardım elinin pek de sıcak karşılanmayacağının erken bir kanıtı.
Patlamanın ardından geçen 3 haftalık süre içinde Fransa’nın Lübnan’daki siyasi duruma dair yaptığı açıklamalarda sürekli vurguladığı “görev hükümeti” kavramının yürütücüsü olması beklenen Mustafa Edip, yaklaşık yedi yıldır Lübnan’ın Berlin büyükelçiliği görevini yürüten ve hükümetin istifası öncesinde adı başbakan adayları arasında anılmayan bir isimdi. Edip’in açıkladığı hareket planı içinde, uzmanlardan kurulu bir hükümetin ivedilikle oluşturulması ve ekonomik krizi aşmak için IMF’yle anlaşma yapılması, en üst sırada yer alan iki maddeyi oluşturuyor. Lübnan’da yıllardır süren siyasi ve ekonomik krizlerin aslında ülkenin kuruluş esaslarıyla başlayan yapısal problemlerden kaynaklandığı gerçeği satır aralarında geçiştirilirken, Fransa’nın 19. yüzyıl sonunda kendi sömürgelerine yönelik geliştirdiği “uygarlaştırma misyonu” (mission civilisatrice) siyasetini hatırlatan Emmanuel Macron’un ziyareti bir yapay umut olarak pazarlanıyor.

1 Eylül 1920 Fransa devletinin menfaatleri çerçevesinde Orta Doğu’da bir ülkenin kuruluşunun tarihiydi. Yarım kalan bu Fransız rüyası, tam yüzyıl sonra Fransa tarafından tekrar ihya edilmeye çalışılıyor. Ülkede daha önce gerçekleşmesi imkân dairesinde görülmeyen Fransız mandası söyleminin tekrar güç kazanmaya başlaması, Lübnan’daki siyasi sıkışmışlığın, bilinçli bir şekilde, Lübnan halkının değil Fransa’nın bölgesel çıkarları uğruna tekrar kurulabileceğini gösteriyor. Eduardo Galeano’nun Latin Amerika’nın sömürgeleştirme tarihini bütün çıplaklığıyla anlattığı “Latin Amerika’nın Kesik Damarları” eserinin ismi bile bize Lübnan örneğinde çok şey anlatıyor. Fransa yıllardır Orta Doğu’nun kesik damarlarından biri olmuş Lübnan’a tedavi için değil, yarayı açık tutmak için gidiyor.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html