BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Güney Amerika sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Güney Amerika sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

4 Eylül 2018 Salı

Latin Amerika'da 'Trumplaşma' eğilimi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD’nin fiilen veya siyaseten desteklediği askeri darbeler sayesinde, Güney Amerika'da yayılan Evanjelizm, bölge ülkelerini ABD yörüngesinde politikalar izlemeye zorluyor ve bu durum da Latin Amerika siyasetini derinden etkiliyor.

Göreve geldiği ilk günden bu yana iç ve dış politikada aldığı tartışmalı kararlarla büyük tepkilere yol açan, ticari geçmişinden özel hayatına kadar adı birçok skandalla anılan ABD Başkanı Donald Trump, kaba popülist söylemlerin politik karşılık bulduğu Latin Amerika siyasetinde etkili olmuş görünüyor. Trump'ın başkanlık dönemiyle birlikte Latin Amerika siyasetinin ‘Trumplaşması’ veya ‘Trump tipi’ Latin Amerikalı siyasetçiler daha fazla dikkat çekiyor.
Latin Amerika’da son üç yılda, sağ siyasetçiler Brezilya, Arjantin, Peru ve Şili'de cumhurbaşkanlığına yükseldi. On yıllardır ilk defa, Güney Amerika'nın dört lider ekonomisi, muhafazakâr hükümetlerin eline geçti. Hatta Temer, Macri ve Pinera başkanlar grubunun içerisine Peru’nun -Mart 2018’de istifa eden- lideri Pedro Kuczynski de dahil edilebilir. Özellikle Trump’ın din ve milliyetçilik temelinde gelişen başına buyruk tavırları, skandalları, teo-ekonomik ve pragmatik uygulamaları, Latin Amerika liderleri ile de özdeşleştiriliyor. Bunların dışında cinsiyetçi, homofobik ve ırkçı yaklaşımlarda bulunan “Latin Amerika’nın Trump’ı’’ olarak bilinen Guatemala Başkanı Jimmy Morales, başkan adaylığı yarışına katılan “Tropiklerin Trump’ı” olarak bilinen Kosta Rikalı Juan Diego Castro ve “Brezilya’nın Trump’ı’’ olarak lanse edilen Rio de Jenerio kongre üyesi milliyetçi başkan adayı Bolsonaro, Trump'la benzerlikler taşıyor.
Örneğin Latin Amerikalı liderler de tıpkı Trump gibi ulusal sınırlara bir duvar örme arzusu içerisindeler. Latin liderler de göç ve göçmen karşıtı bir politik görüşe sahip. Beyaz elitlerden oluşan kabineler kurdular. Bu liderler aynı zamanda, sosyal muhafazakâr bir toplum meydana getirme peşinde. Yani Hristiyanlık’tan ziyade, Trump yönetimi üzerinde ciddi etkisi bulunan Evanjelizme bir dönüşüm gayreti içerisindeler. Bu bağlamda Latin Amerika’da ciddi bir Evanjelik topluluk oluştuğunu ve bu toplulukların seçimlerde muhafazakâr partileri/liderleri tercih ettiği açık. Bunun dışında Latin Amerikalı liderlerin de ticaret/ekonomi merkezli bir arka planları bulunmuyor. Bu faktörler Latin Amerika siyasetinde oldukça yeni. Arjantin, Peru ve Şili'nin başkanları olan Mauricio Macri, Pedro Kuczynski ve Sebastián Piñera gibi Trump da iş dünyasının tanınmış isimleri. Özellikle Şili Başkanı Piñera, dünyanın en zengin 859. kişisi.

Latin Amerika’da Evanjelistlerin artan etkisi

Soğuk Savaş'ın başlangıcından 2000’li yılların başlarına kadar Latin Amerika ülkelerinde solcu liderler, çoğunlukla muhalefette kaldı. Bu dönemde Katolik kilisesi özgürlük, insan hakları, işkenceler, gelir eşitsizliği konularında sosyalizmle girift bir ilişki geliştirdi. Bu bağlamda Katolik kilisesi, birçok kez askeri yönetimler veya sivil statükoyla karşı karşıya kaldı. Nitekim Brezilya, Şili, Arjantin askeri darbelerinden sonra Protestanlık ciddi alan ve prestij kazandı. Dünyanın en büyük Protestan nüfusuna sahip ülkesi olan ABD, fiilen veya siyaseten desteklemiş olduğu askeri darbeler sayesinde, Protestanlığın Latin Amerika ülkelerine ihraç edilmesini de sağladı. 
Bu destek Katolik kiliseleri ile Protestanlar arasında sözle söylenmeyen, yazılı olmayan bir gerilimin sessiz çığlığı olarak günümüze kadar geldi. Günümüzde ABD’nin ihraç ettiği Protestanlığın aşırı kanadı olarak kabul edilen Evanjelizm akımı ve müntesipleri, etki güçleri hasebiyle ABD yörüngesinde politikalar geliştiriyor. Bu durum Latin Amerika siyasetini de ciddi bir şekilde etkiliyor.
Diktatörlük rejimleri neredeyse yarım yüzyıl boyunca Latin Amerika'yı siyasi, sosyal ve ekonomik yönden altüst etti. Sol hareketler, demokrasi mücadelesinde önemli bir rol oynadı ve askeri darbelere karşı çıktıkları için ifade özgürlüğü ve insan haklarına saygının savunuculuğunu yaptı. Dolayısıyla geniş toplum kesimlerinin desteğini aldı.
Bununla birlikte Güney Amerika ülkelerinin sosyal hayatında muhafazakârlık ile seküler yaşam biçimi arasında ciddi bir çekişme yaşanıyor. Sol iktidarların savunuculuğunu yaptığı sosyal liberalizminden eşcinsel haklarına, açık kapı/sınır politikasından kürtajla ilgili düzenlemelere kadar birçok konu, toplumun bir kesiminin daha muhafazakâr bir konumda kümelenmesine sebep oluyor. İşte tam burada, yeni bir Protestan akım olan Evanjelizm, sağ partilerin sosyolojisinin odağı haline geliyor. 
Bu sosyoloji, Latin Amerika ülkelerinde seçim dönemlerinde iktidarı belirleyen önemli bir faktör haline geldi ve ABD ile girift bir ilişki geliştirdi. Örneğin Brezilya’da Evanjelik liderler, Dilma Rousseff'in 2016'da yolsuzluk suçlamasıyla görevden alınmasının arkasında belirleyici bir güçtü ve bu konuda aktif çaba gösterdiler. Açıkçası çağdaş Latin Amerika siyasetine dair bu yeni anlayış, geleneksel sol-sağ ideolojik bölünmeyle açıklan(a)mıyor. Brezilya, Arjantin, Kosta Rika, Şili, Meksika ve Ekvator'daki son seçimlerde görülen marjinal sonuçlar da bunun kanıtıdır.
Latin Amerika sağı da Evanjelizmi ve sosyal muhafazakârlığı kucaklıyor. Latin Amerika’da Protestanlık, 1980'lerde Amerikan Hristiyanlığı tarafından belirlenen şablonu takip ettiğinden daha sıkı ve özellikle de Brezilya’da hızla büyüyen Evanjelik nüfusuyla daha belirgin. Örneğin Brezilya Başkanı Temer, Lübnanlı mason bir katolik olsa da Evanjeliklerin açık desteğiyle başkanlığa geldi. Meksika’da 2018 genel seçimlerini kazanan Marksist AMLO’nun partisi Morena’nın kurduğu ittifaklarda Evanjelik gruplar da bulunuyor. Dolayısıyla Evanjelist siyasetçiler Meksika’da da iktidar ortağı oldu. 2018 Nisanında da Kosta Rika'da cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunu sağcı Evanjelik vaiz Fabrizio Alvarado Munoz önde gelse de, ikinci turda solcu Carlos Alvarado Quesada’a kaybetti. Evanajelik vaiz Munoz kampanyasında eşcinsel evlilikleri iptal etmeyi ve kürtajı zorlaştırmayı vaat ediyordu.
Brezilya'nın başkan adaylarından “Breziya’nın Trump’ı’’ Bolsonaro, anketlerde eski başkan Lula da Silva’nın arkasında ikinci sırada olsa da seçim kampanyasını hapishaneden yürüten Lula’nın durumu belirsizliğini koruyor. Dolayısıyla Brezilyalı bir Trump’ın başkan olması ihtimaller arasında.

Göç ve göçmen karşıtlığı

ABD Başkanı Trump, seçim vaadi olarak Meksika sınırını güçlendirme ve Hispanik göçlerini engelleyeceği vaadinde bulundu. Seçimi kazandıktan sonra Amerikan ulusal muhafız birliklerini, ABD-Meksika sınırına göndererek göçmenlere engel olmaya çalıştı. Göçmenler aleyhinde büyük infiale yol açan söylemlerde bulunan Trump, Haitililer için ‘Hepsinde AIDS var’ ifadesini kullanırken, Meksikalı göçmenleri ise ‘tecavüzcü ve uyuşturucu satıcısı’ olmakla itham etti. Şili’nin işadamı sağcı Cumhurbaşkanı Pinera, Venezula, Haiti ve Bolivya’dan gelen göçmenlere karşı Şili göçmen yasalarını değiştirmek için çalışıyor. 
Benzer adımlar Brezilya’da Temer hükümeti tarafından da atıldı. Venezüella, Paraguay, Bolivya ve Arjantin’den gelen göçmenlerin ülkeye girişini engelleyici uygulamalara gidildi. Brezilya’da vatandaşlık ve vize uygulamalarında kısıtlayıcı yönetmelikler çıkartıldı. Kuzey Brezilya’da Venezuelalı göçmenlere engel olmak için Brezilyalı askerleri sınıra sevk ettirdi. Arjantin’de sağcı Macri hükümeti Bolivya, Peru ve Paraguay’dan gelen göçmenleri durdurmak için 2017 tarihinde bir kararname çıkardı. Macri yaptığı açıklamada “Göçmenlerin Arjantin’i suç işlemek için bir yer olarak seçmelerine izin veremeyiz” dedi. Peru’nun 2018 Mart’ından sonra iş başına geçen Martin Vizcara’da Venezüellalı göçmenlere engel olacağını açıkladı.
ABD Başkanı Trump, Rusya’nın başkanlık seçimlerine müdahalesine yönelik soruşturma ve itirafçı olan avukat ve danışmanlarıyla başı dertte. Brezilya Cumhurbaşkanı Temer’in de adı, Trump gibi sayısız skandal ve yolsuzluk olaylarına karıştı. Temer, Dilma gibi görevden azledilme tehlikesiyle karşı kaşıya kalsa da Evanjelik siyasetçilerin desteğiyle kuruldu. Peru’da Polonya asıllı Cumhurbaşkanı Pedro Kuczynski, yolsuzluk skandalı yüzünden Mart 2018’de istifa etmek zorunda kaldı. Arjantin’de sağcı Macri, yeni bir refah vaadiyle Evanjelikler ve Yahudi toplumun desteğini aldı. Ancak Macri'nin adı da Panama Papers dahil birçok yolsuzluk skandalına karıştı. İddia ettiği ekonomik refah gerçekleştirilemediği gibi 2018 yılında Arjantin, IMF’den 50 milyar dolar kredi almak zorunda kaldı. Buna ek olarak Şili’de sağcı Pinera hükümeti de birçok yolsuzluk suçlamasıyla karşı karşıya. Guatemala Başkanı Jimmy Morales de masajlar, pahalı çiçekler, viskileri ve pahalı güneş gözlüklerini içeren 40 bin dolarlık harcamalar yüzünden kamuoyunda hâla tartışılıyor. Oğlu ve erkek kardeşi de dolandırıcılık ve kara para aklama nedeniyle yargılanıyor.
İsrail ve BM’de Kudüs oylaması Evanjelik dünya görüşü, Amerikalı ve İsrailliler arasında güçlü bir bağ kurduğu için ABD’nin İsrail ile olan ilişkilerini sürekli destekliyor. Örneğin Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nda ABD'nin Güvenlik Konseyi'nde veto ettiği Kudüs tasarısı kabul edildi. 128 ülke kabul, 9 ülke ret, 35 ülke çekimser oy kullandı. Çekimser ve ret oyu kullanan ülkeler arasında, Latin Amerika ülkelerinin de tıpkı Trump ABD’sinin iç ve dış politikasını etkileyen Evanjeliklerin ve sağ muhafazakarların etkilediği görülüyor. ABD ve İsrail dışında Guatemala ve Honduras ret oyu verirken, Arjantin, Panama, Meksika, Haiti, Kolombiya, Dominik Cumhuriyeti ve Paraguay çekimser kaldı.
ABD ile Latin Amerika ülkeleri arasında ırkçılığın siyaseti üzerinden yakınlaşma olması bir tesadüf değildir. Amerikalı Evanjelikler, Latin Amerika'daki muadillerini siyasi partilerden dış politikaya, lobicilikten eşcinsel evliliğe karşı türüttükleri mücadeleye kadar birçok meselede bir tür 'koçluk' yapmaktadır. Bugün Latin Amerika'da hemen her mahallede Protestan veya Evanjelik kiliseler bulunabiliyor. Muhafazakârlar, sosyal hayattaki taleplerden ötürü özellikle siyasi partileri ve liderleri, yeni bir güç merkezi haline getiriyor. Meksika ve Brezilya'da Evanjelikler -tıpkı Cumhuriyetçilerin ABD’de Trump’a yaptıkları gibi- başkan adaylarına etkin bir şekilde oy verdi. 
Özellikle, Evanjelik kiliseler, Katolik kilisesinin ihmal ettiği yoksul ve alt orta sınıf alanlara yöneldi ve geleneksel olarak siyasetten dışlanmış olan halkların oy bloğuna dönüştüler. Aslında Latin Amerika’daki sağ-muhafazakâr siyasetçiler, Trump’tan daha önce siyaset sahnesindeydiler. Ancak Trump’ın bir işadamı olması ve destek aldığı kitlenin sosyolojisinin benzer motivasyonları hasebiyle ABD’nin Latin Amerika ülkelerindeki cumhuriyetçi ve muhafazakâr partilerle sıkı ilişkisi, bu benzeşmeyi önemli kılıyor.

20 Ekim 2017 Cuma

Amerika ve Terör


Amerika, her konuda olduğu gibi terör konusunda da kendini tek hüküm mercii olarak görüyor. Bunun içindir ki her yıl bir "Terörü Destekleyen Ülkeler" listesi yayınlıyor. Yer yüzündeki değişik silahlı örgütlerin hangilerinin terör örgütü, hangilerinin bağımsızlık yanlısı silahlı örgüt olduğuna karar verme konusunda tek yetkili olarak kendini görüyor. Hangi eylemin vatan savunması hangisinin terör eylemi olduğuna hüküm verilebilmesi için mutlaka kendi görüşünün alınması gerektiğine inanıyor.
Bu yüzdendir ki dört milyonu yurdundan çıkarılmış, üç milyonu da kendi öz yurtlarında "azınlık" ve "vatansız" durumuna düşürülmüş yedi milyonluk bir halkın hakları için, Allah'ın kitabında kutsal olduğu bildirilen ve dünyanın değişik yörelerinden akın akın gelen çekirge sürülerinin ayakları altında kirletilen bir toprak parçasının işgalden kurtarılması için mücadele eden Filistin İslami Direniş Hareketi, Amerika'nın gözünde terör örgütüdür. Ama İngiliz işgali döneminde sırf problem oluşturmaları için Afrika'nın değişik yörelerinden getirtilip Sudan'ın güneyine yerleştirilen animistlerin ve hıristiyanların içinden çıkarılmış militanların örgütlendirilmeleri suretiyle oluşturulan Güney Sudan Halk Kurtuluş Cephesi (SPLA) "bağımsızlık yanlısı" bir örgüttür. 1982'de Lübnan topraklarını işgal ederek Sabra ve Şatilla katliamı gibi insanlık tarihinde benzerlerine çok nadiren rastlanan katliamlar gerçekleştirmiş siyonist işgalcilerin Güney Lübnan'daki kalıntılarını temizlemek için üstelik bu ülkedeki yönetimin de onayıyla silahlı mücadele veren Hizbullah bir terör örgütüdür. Ama siyonist saldırganların menfaatlerinin korunması amacıyla oluşturulmuş ve Lübnan'daki devlet yönetiminin de başının belası durumundaki Güney Lübnan Ordusu (SLA) İsrail'in tampon gücüdür. Kimsenin kalkıp: "İsrail'in tampon gücünün Lübnan topraklarında ne işi var?" demeye hakkı yoktur. Hatta BM Güvenlik Konseyi'nin 425 sayılı kararı İsrail'in buradaki bütün askeri varlığını gayri meşru olarak nitelese ve derhal oradan çekilmesini istese de Amerika "okey" dedikten sonra kimsenin buna itiraz etme hakkı olamaz. 1956'dan buyana Sudan'ın başını ağrıtan Güney Sudan Halk Kurtuluş Cephesi adlı ayrılıkçı terör örgütüne her türlü lojistik destek sağlayan Kenya, Amerika'nın "terörü destekleyen ülkeler" listesine girmezken, şu ana kadar hiçbir silahlı örgüte lojistik destek sağladığı ispat edilememiş olan sadece iç savaştan kaçan Eritreli mültecilere kapılarını açan Sudan, İslami kimliğinden dolayı Amerika'nın "terörü destekleyen ülkeler" listesine sürekli girmektedir.
Amerika'nın ve ona yön veren uluslararası siyonizmin basın yayın organları yani uluslararası medya üzerindeki hakimiyeti "terör" konusunda onların sözlerinin daha fazla geçerli olmasına imkan sağlıyor. Bu yüzdendir ki Amerika bir ülkeyi "terörü destekleyen ülkeler" listesine aldığında uluslararası etkinliğe sahip bütün medya organları ona yüklenmeye başlıyorlar. Aynı şey örgütler için de geçerlidir. Yani haklı veya haksız olmak değil, Amerika tarafından mahkum edilmiş olmak veya olmamaktır önemli olan.

Ancak işin gerçeğine bakıldığında uluslararası terörde en büyük rolün Amerika'ya ait olduğu görülecektir. Amerika'nın ünlü istihbarat örgütü CIA aynı zamanda bir cinayet şebekesidir. Şimdi bu cinayet şebekesinin ve genelde Amerika'nın terör eylemlerinin bazılarını sıralayalım:
1973'te Libya dışişleri bakanının bindiği uçağın düşürülmesi CIA ve MOSSAD'ın ortak terör eylemidir.
ABD'nin uçak düşürme terörüne bir diğer örnek Pakistan cumhurbaşkanı Ziyaü'l-Hak'ın uçağının düşürülmesidir.
Yine aynı terörün bir başka örneği geçtiğimiz yıl Sudan devlet başkanı yardımcısı Zübeyir Muhammed es-Salih'in uçağının Güney Sudan semalarında düşürülmesidir. Bu suikastte hedef alınan Zübeyir Muhammed es-Salih, Etyopya'nın başkenti Adis Ababa'da Mısır devlet başkanı Hüsni Mübarek'e karşı gerçekleştirilen suikast girişiminin arkasında CIA'nin olduğunu belgelemiş ve bu belgeleri Hüsni Mübarek'in önüne koymuştu. Oldukça faal olan Zübeyir Muhammed'in girişimleri Amerika'nın Mısır'la Sudan'ı karşı karşıya getirme planlarının da suya düşmesini sağlamıştı.
1981 Ağustos'unda ABD uçakları Sirte Körfezi'nde iki Libya uçağını düşürdü.
1986'da yine ABD uçakları Libya lideri Muammer el-Kazzafi'nin karargâhını bombaladılar ve Kazzafi bu olayda yaralandı. Libya'ya yönelik bu saldırıların tek sebebi Libya yönetiminin Amerika'ya kafa tutması ve Amerikan politikasını kendi ülkesinde uygulamaya yanaşmamasıydı.
Lübnan'da Maruni hıristiyanların hâkimiyetini dolayısıyla bu ülkede Amerikan politikasının üste çıkmasını sağlamak amacıyla Amerika, 15 Temmuz 1958'de Lübnan'a askeri çıkarma yaptı.
İsrail işgal yönetimi, 5 Haziran 1967'de Mısır'a saldırı düzenlediğinde Amerika'nın Akdeniz'deki 6. filosundan ikmal yapmıştı.
1982'de İsrail'in Lübnan'ı işgalinden sonra Tunus'a taşınmak zorunda kalan FKÖ'nün bu ülkedeki karargâhını bombalayan İsrail uçakları da Amerikan altıncı filosunu kullanmışlardı.
1993'te Somali'yi "umut operasyonu" yaftası altında işgal etmesi de Amerikan şiddetinin insan haklarından ne anladığını bütün insanlığa göstermiştir.
Eski ABD başkanı Kennedy başta olmak üzere bir çok ileri gelen siyasetçiye yönelik cinayet eyleminde CIA'nin rolünün olduğu artık bütün dünya kamuoyunun bildiği bir gerçektir.
Bunlar sadece birkaç örnek. Bizim de amacımız Amerika'nın sicilini ortaya koymak değil uluslararası terördeki rolü hakkında fikir vermek olduğundan bu kadar örneğin yeterli olacağını sanıyoruz. Çağdaş sömürgeciliğin başını çeken bu gücün terör eylemleri hakkında ise birçok kitap yazılmıştır.
ABD terörist olduğu gibi aynı zamanda terörü destekleyen ülkelerin de başında gelmektedir. Örneğin Güney Sudan'daki ayrılıkçı teröristlere silah sağlayan ülkelerin başında ABD gelmektedir. Sudan ordusu karşısında büyük darbeler alan ayrılıkçı teröristlerin yeniden canlandırılması ve güçlendirilmesi için siyâsi ve lojistik destek vermelerini sağlamak amacıyla Uganda, Kenya, Eritre ve Etyopya'ya sürekli baskı yapmaktadır.
ABD tarafından kollanan ve desteklenen terör örgütlerinden biri de İran'daki rejime karşı silahlı eylemlere girişen Halkın Mücahitleri Örgütü'dür. Bu örgüt çok kanlı bir terör örgütüdür. Örneğin 20 Haziran 1994'de, 10 Muharrem kutlamaları esnasında İmam Rıza türbesinde meydana gelen ve yetmiş kişinin ölümüne 140 kişinin de yaralanmasına yol açan patlamanın sorumlusu bu örgüttü. ABD bu örgüte destek verdiğini de gizlemiyor. Özellikle İran'a uygulanan son ambargodan sonra bu destek daha bir gün yüzüne çıktı. Bunun yanı sıra, Türkiye'de kalma süresi sürekli uzatılan Çekiç Güc'ün PKK militanlarını koruduğu hükümeti temsil eden siyâsilerin dışında bütün siyâsiler tarafından dile getirilmektedir.

Filistin'deki Müslüman halka karşı çeşitli insanlık dışı saldırılar düzenleyen yahudi terör örgütleri de en rahat çalışma imkânını ABD'de bulabilmektedirler. Örneğin meşhur Kach terör örgütünün lideri Meir Kahane bu ülkede yaşıyor ve faaliyet yürütüyordu. Yahudi terör örgütlerinin Amerika'da silahlı eğitim yapmalarına da izin veriliyor. ABD yönetimi bu konudaki müsamahasını: "Bu adamlar Avrupa'da yıllarca baskı altında kalmış, çeşitli katliamlar görmüşler. Yürekleri acılarla dolu. Dolayısıyla onları anlayışla karşılamak ve bazı aşırılıklarına göz yummak gerekir" diyerek izah etmeye çalışıyor. Oysa ABD'nin himayesi altında terör eğitimi alan bu siyonist teröristler daha sonra Filistin topraklarına giderek oradaki Müslümanlara kan kusturuyorlar. Bir sabah namazı vaktinde Hz. İbrahim Camisi'ne baskın düzenleyerek ibadetlerini yapmakta oldukları sırada Müslümanların üzerine kurşun sıkan ve 67 masum insanı şehid eden Barush Goldstien adlı siyonist terörist terör eğitimini ABD'de almıştı. Meşhur Kach terör örgütüne mensup olan Goldstien hem İsrail hem de ABD pasaportu taşıyordu. Zaten siyonist terör örgütlerine mensup teröristlerin çoğu hem ABD hem de İsrail pasaportu taşımaktadırlar. Bu teröristler ABD yönetiminin siyasi çizgisini belirleyen yahudi lobisinden ve yahudi zenginlerden önemli miktarda maddi yardım almaktadırlar.
Amerika devlet olarak terörde başı çektiği gibi halk olarak da boğazına kadar terörün içine gömülmüştür. İstatistiklere göre Amerika'da her iki dakikada bir adam öldürülmektedir. Amerikalıların yılda 650.000 vak'ada silah kullandıkları tahmin ediliyor. Bu ise her hafta 12.500 hayatın tehdit edilmesi anlamına geliyor. Bu ülkede son yıllarda işlenen cinayetlerde yılda ortalama 30.000 kurban verildiği tespit edildi. Amerika'da cinayetler yılda ortalama % 2.9 oranında artmaktadır.


İşte bu şekilde içi dışı terör olan Amerika, geçtiğimiz ay Kenya ve Tanzanya'daki büyükelçiliklerine yönelik bombalı saldırılar sonucu yine terörle karşı karşıya geldi. Birçok yorumcuya göre bu saldırılar Clinton'un Monica olayından dolayı köşeye sıkışması sebebiyle gündem değiştirme amacına yönelik planlı saldırılarıydı. Makyavelizmi devlet felsefesi olarak benimsemiş olan Amerika için insan canı fazla bir değer taşımadığından böyle bir şeyi yapması zor değildi. Öyle olmasa bile "su testisi su yolunda kırılır" hükmü gereğince, karşılaştığı olaylar kendisinin sıkça yaptığı fiillerin bir benzeriydi. Yani Amerika, Kenya ve Tanzanya'da ya başka yerlerde yaptığının aynısını tekrarladı, ya da ettiğini buldu.

12 Ekim 2017 Perşembe

İran ve Türkiye'nin işbirliği

SADECE HAKİKAT VE GERÇEKLER
Tamer Ashraf
ORSAM Ortadoğu Araştırmacısı Bilgay Duman, "Türkiye ve İran, Ortadoğu konusunda samimi bir işbirliği geliştirebilirse bölgedeki sorunların çözümlerine yönelikte çok daha somut adımlar atılabilir. Bölge istikrara kavuşur"dedi.
Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) Ortadoğu Araştırmacısı Bilgay Duman, Irak'ta yaşanan gelişmeler, peşmerge başı Barzani'nin korsan referandumu ve sonrasında Türkmenlerin durumu, ABD ve İsrail'in bölgede kurdukları oyunlar ile Irak, İran, Türkiye ve Rusya ilişkileri üzerine gazetemiz Ortadoğu'ya önemli tesbitlerde bulundu.
  
                                                                                                                                                                                                         
SORU1: Amerika'nın 2003 işgali sonrası yaratmaya çalıştığı Irak üzerine bir perspektif çizer misiniz?
ORSAM
 Ortadoğu Araştırmacısı
 Bilgay Duman
CEVAP: Aslında sonuç üzerinden başlamak gerekiyor diye düşünüyorum. Çünkü belki de bugün Irak'ta yaratılmaya çalışılan şey Amerika'nın istediğinin tam tersine bir süreç oldu. Çünkü 2003 sonrası dönemde temel yapılanma içerisinde Amerika'nın aslında bölgede istikrar üretici ve denge sağlayıcı rolü olacak bir Irak profili çıkartmaya çalıştığını düşünüyorum. Bugün itibariyle bakıldığında tam tersine bölgede daha fazla sorun üreten bir Irak var. Yani radikalleşmenin son derece yoğun olduğu sınırlar üzerinde ciddi bir direnç yaratıldığı baskı yaratıldığı özellikle Amerika'nın politikaları açısından İran'ın dengelenmesi yönünde bir rol model ortaya çıkacakken tam tersine İran'ın daha etkin olduğu bir rol model ortaya çıkıyor. Bu anlamda Irak üzerinde İran'ın etkinliğinin 2003 sonrası süreçte arttığını görüyoruz. Aslında Amerika'nın işgali ile hep şu konuşuluyor. Yani neden Irak'ta yanında bir İran gibi devlet varken Şiileri destekledi. Burada benim düşüncem Amerika'nın Iraklı Şiileri destekleyerek İran karşısında yeni bir güç yeni bir kutup ortaya çıkartma çabası içerisinde bir politika izlediğini görüyoruz. Tam tersine daha İran'ın rayına giren etkisi altına giren bir devlet ortaya çıkarttı. Bugün ki durum itibariyle bakıldığında 2003 sonrası Irak'ın toprak bütünlüğünün korunması konusunda hala bir tavır içerisinde olduğunu görüyoruz. Ancak bununla birlikte tabi Amerika'nın istisnai olarak 2003 sonrası dönemde Iraklı Kürtler üzerinde uygulamış olduğu politikayı sürdürdüğünü söylemek mümkün. Her ne kadar mevcut durum itibariyle referanduma karşı çıkıldığı gösterilse de bununla ilgili olarak ben Amerika'nın 2003 sonrası yapmış olduğu yatırımı geri çevirecek bir hamle yapacağını düşünmüyorum. Şu an itibariyle aslında belki de işler pekte Amerika'nın da istediği gibi gitmiyor.
SORU2:   Irak'taki Türkmenlerin Varlığını tarihsel bütünsellik boyutuyla ele alır mısınız?
CEVAP: Irakta Türkmenler kalıcı unsurlar ve kurucu unsurlar. Irak topraklarını bin sene yönetmiş bir milletin devamı Irak'taki Türkmenler. Bu anlam itibariyle bakıldığında Irak'taki Türkmenlerin asli unsurlardan biri olduklarını söylemek mümkün. Bugün itibariyle Türkmen coğrafyası belli bir alana odaklanmış olsa da kuzeyinden güneyine doğusundan batısına hemen hemen her bölgesinde bir Türkmen varlığına rastlamak mümkün. Bugün Irak'ta en kuzeyde Dohuk'ta da Türkmenleri de görebilirsiniz en güneyde ki Basra'da da Türkmenleri görebilirsiniz. Ancak bugün itibariyle yoğunlaştığı alan kuzey batısından güney doğusuna doğru bir Bağdat'la paralel bir hat üzerinde yaşıyorlar. Daha çok altı vilayette yoğunlaşmış durumdalar. Musul, Erbil, Kerkük, Selahattin, Diyala ve Bağdat. Bağdat'ta da yoğun bir Türkmen nüfus var. Kut gibi Basra gibi vileyatlerde de Türkmenler var. Bugün Türkmenlerin nüfusu tartışıla gelir. Irak'ta 1957 sayımı gerçek anlamıyla son nüfus sayımı. Orada Türkmen nüfusu 567 bin. Bugüne projekte edildiğinde bu nüfus 3/3,5 milyona denk geliyor. Ancak Türkmenlerin bu nüfus potansiyelini ortaya çıkartamadığını söylemek mümkün.  Hem kendi varlıkları itibariyle hem de siyasal alana yansıması itibariyle 3/3,5 milyonluk potansiyeli göremiyoruz. Tarihsel süreç içerisinde Saddam dönemince Araplaşma politikasıyla birlikte 2003 sonrası Türkmen bölgelerinde bir Kürtleştirme  politikası uygulandı. Buda Türkmen kimliğinin maalesef erozyana uğramasına sebebiyet verdi. Son olarak 2014 sonrası Işidin varlığı ile birlikte IŞİD'in Türkmen bölgelerinde etkin olmasıyla birlikte Türkmen nüfus potansiyelinin ciddi bir zarar gördüğünü söyleyebiliriz.
SORU3: Barzani Irak'ın kuzeyinde sözde bir referandum gerçekleştirdi. Barzani'nin  Kerkük ve Referandum hesabı üzerine değerlendirmeniz nedir?
CEVAP: Aslında Barzani 2013 ten sonra yapılan son seçimlerden sonra başkanlık süreci iki sene uzatılmış 2015 te başkanlık süresi sona ermişti. Kendi makamını koruyabilmek için gayri hukuki bir biçimde makamını korumaya devam etti. Bu aşamada Kürt bölgesinde siyasi bir kriz ortaya çıktı. Kriz de gittikçe kaybeden bir Barzani olduğunu görüyoruz. Son süreçte KYB'nin Kerkük üzerinde baskını artırması Kürt iç siyaset içerisinde avantaja geçebilecek pozisyonda olması Mesut Barzani'yi tedirgin etti. Bu süreçte Kürt bölgesinde de bir seçim var. Bu seçimlerde kendi tabanını konsolide etmek istedi. KYB'ye karşı bir pozisyon almak istedi. KYB Kerkük konusunda önemli adımlar attı. Kerkük'te kürt bayrağının asılması bununla birlikte referandum konusunda KYB'nin tavır alması Barzani'yi zorladı. Barzani'de kendi pozisyonunu koruyabilmek için referanduma devam etti. Tabi bu içsel nedenlerle ortaya çıkan bir sonuç değil. Dış nedenleri de var birincisi güç boşluğu IŞİD'le mücadele devam ediyor. Irak Merkezi Hükümeti kendi ayakları üzerine tam olarak basabilen bir hükümet değil. Barzani biraz bunu kullanmak istedi. IŞİD'in Irakta etkin olması sonrasında Kürtler çok ciddi avantaj sağladılar. IŞİD ile mücadele üzerinden bir meşruiyet kazandılar. Kendi sınırlarını da genişlettiler. Bu genişletilen fiili sınırları tam olarak fiili kontrole dönüştürmek istediler. Batının Kürtler üzerinde desteğini biliyoruz. Suriye savaşının devam etmesi, Katar krizi, Yemendeki sıkıntıların devam etmesi bu anlamda bölgedeki istikrarsızlıktan Barzani'nin faydalanmaya çalıştığını düşünüyorum. Son noktada bir strateji hatası yaptı demek mümkün.
SORU4: Rusya'nın Irak'ta ki gelişmelere ve referandum sürecine bakışını nasıl okumalıyız.
CEVAP: Rusya doğrudan bir pozisyon almış değil. Çok da fazla müdahil olmuş değil. Toprak bütünlüğünden yana olduğunu ifade etti. Suriye özelinde Ankara ve İran ile geliştirmiş olduğu pozisyon önemli. Bunun Irak'ada yansıyan bir tarafı var. Süreç içerisinde Irak merkezi hükümeti ile yakın olduğunu görüyoruz İran'ın. IŞİD ile mücadele sürecinde Bağdat'ta ortak operasyon merkezi kurdular. İran Rusya Suriye ve Irak birlikte. Irak merkezi hükümetinin yanında yer alır diye düşünüyorum. Bundan sonraki süreçte Türkiye ve İran'ın daha yakınlaşır bir pozisyon alması ve Bağdat'ın da buna eklemlenmesi Rusya'nın bu pozisyonunu güçlendirecektir.
SORU5: ABD'nin Referandum sürecindeki hareketlerini ve İsrail'in pozisyonunu nasıl değerlendiriyorsunuz.
CEVAP: Amerika 2003 sonrası değil 1991 den sonra Irak'ta Kürt siyasetini destekledi ve bugünkü sürece gelmesinin en büyük aktörü Amerika. Halen peşmergelerin eğitimi ve silah yardımına devam edeceğini açıkladı. Amerika bu süreçten geriye gidecek bir Kürt bölgesi istemiyor ve mevcut durumda referanduma da karşı çıktı. Çünkü bölgesel tepkinin önüne geçemeyeceğinden çekiniyor olabilir. Barzani her şeye rağmen referandum ısrarına devam etti. Amerika'nın örtülü bir desteğini almadan yapabileceğini düşünmüyorum. Amerika ve Barzani bence bölgeyi bir sınır testine tabi tuttular. Amerika bundan sonraki süreçte de Kürtlerin başlattığı süreci desteklemeye devam edecektir. Özellikle Trump dönemine bakıldığında Trump'ın seçim progapandasına bakıldığında dış politikaya ilişkin üç temel konu üzerinde durduğunu biliyoruz. Bir İsrail'e verilecek destek iki İran karşıtlığı üç Kürt politikasını desteklenmesi. Önümüzde ki süreçte Amerikan yönetiminin özellikle İsrail'in burdaki varlığı düşünüldüğünde İsrail'in de varlığı İsrail'in Kürtlerin bağımsızlığını destekleyici pozisyon alması Trump İsrail ilişkileri düşünüldüğünde Amerika'nın Kürt bölgesini ve Kürt siyasetini desteklemekten geri durmayacağını en önemli göstergelerinden bir tanesi. Kürtler ve İsrail ile ilişkiler bugünle sınırlı değil. Molla Mustafa Barzani'nin İsrail ile iyi ilişkilere sahip olduğunu biliyoruz. İsrail'in de bölgede kendisine eş olabilecek alan açabilecek başka bir devlet istediğini biliyoruz. En önemli bölgelerden biri kürt bölgesi olacak. İsrail bunu yaparken bölgedeki devletin sınırların değişimini de zorluyor. Bu sınır değişimin zorlarken bölgedeki hakim güçlerinde etkisini kırmaya çalışıyor diye düşünüyorum. Özellikle Arap devletlerini parçalayarak bütüncül tepkinin önüne geçmeye çalışıyor. IŞİD ortaya çıktı, IŞİD'ten sonra bölgede bütün odak noktası başka bir alana kaydı. İsrail hala Gazze'de ve Batı Şeria'da sürdürmüş olduğu haksız politikalarına devam ediyor.  Bölgede başka unsurların başka direnç noktalarının başka istikrarsızlık alanlarının çıkması İsrail'in de daha rahat bir politika izlemesine istediklerini daha rahat yapmasına sebebiyet veriyor.
SORU6: İran'ın Irak üzerinde ki hesabını ve Referandum sonrası Türkiye-İran ilişkileri görüşmeler hakkında neler söylersiniz.

CEVAP: İran kendi savunma hattını kendi sınırlarının ötesinde kurmaya çalışıyor. Bu anlamda başta Irak ve Suriye'de ciddi bir etkinlik kazanmış durumda. Çünkü kendi içindeki tehditleri kabul ederse kendi içinde ki ciddi sıkıntıları da ortaya çıkarmış olacak. Biraz daha ön alıcı bir politika izliyor. İran sadece Şiiliği kullanmıyor bunun yanında bütün unsurları bütün atları oynamaya çalışıyor. İran'ın sadece bir Şii politikası ürettiğini söylemek mümkün değil. Hamasa vermiş olduğu destek bir Şii projesi olmadığı bunun göstergesi. İsrail'e karşı bir denge Suudi Arabistan'a karşı bir denge. Kendi hareket alanının genişletmeye çalışan bir İran dış politikası görüyoruz. Tabi Türkiye ile tarihsel bir rekabeti var. Türkiye'ye rağmen bir adım atamayacağını biliyor. Türkiye'de İran'a rağmen bir adım atması çok mümkün değil. Şu an kazan kazan durumunda Türkiye ve İran. İran'da bunun farkında Türkiye ile daha yakın bir diyalog kurarak en azından çıkar olarak ortaya koyduklarından tamamını almasa bile bir kısmını almaya çalışan bir İran görüyoruz. Bir araya gelmeleri sadece Türkiye'nin değil bölgesel işbirliğine katkı sağlayacaktır. Önümüzdeki süreçte işbirliğinin nüvelerini göreceğiz diye düşünüyorum. Türkiye ve İran, Ortadoğu konusunda samimi bir işbirliği geliştirebilirse bölgedeki sorunların çözümlerine yönelikte çok daha somut adımlar atılabilir. Bölge istikrara kavuşabilir.

2 Temmuz 2018 Pazartesi

ABD, değişen ittifaklar ve uluslararası sistemin yeni dinamikleri

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Amerika'nın dünyanın herhangi bir yerinde ortaya çıkan çatışmaları çözüme kavuşturan global rolü, Amerikan dış politikasındaki önemini tamamen yitirmiş, yerini bütünüyle farklı Amerikan politikalarına bırakmıştır.
Tamer Ashraf

ABD eski dışişleri bakanlarından, efsane isim Henry Kissinger, 2003 yılında The New York Times’ta yer alan bir yazıda, ABD’nin dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir soruna kendi çözümü varmış gibi davrandığını ve özellikle Cumhuriyetçilerin dünyanın tüm hastalıklarına deva olarak sadece Amerikan hegemonyasını gördüklerini ifade etmişti. Kissinger’a göre ABD, hem güç dengesi arayışı içinde koalisyonlar oluşturmuş hem de değer içeren hedefler peşinde koşmuştur. Bir başka deyişle ABD, dış politikasında çıkarlarından ziyade dünyanın sorunlarına çözüm bulma sorumluluğuna vurgu yapmıştır.
Bugün gelinen noktada ise Kissinger’ın bu görüşlerinin geçerliliği konusunda önemli soru işaretleri oluşturan gelişmelere şahitlik etmekteyiz. 20 Ocak 2017’de iktidara gelen Donald Trump, “America First/ Önce Amerika” sloganıyla başlattığı yeni dönemde, ilk olarak "Amerikalı işçiler açısından önemli olanı yaptıklarını” söyleyerek, Trans-Pasifik Ortaklığı'ndan (TTP) çıkılmasını onaylayan karara imza atmıştır. Böylece, ABD ile birlikte Avusturalya, Brunei, Şili, Japonya, Kanada, Malezya, Meksika, Yeni Zelanda, Peru, Singapur ve Vietnam arasında Çin’e karşı oluşturulması öngörülen serbest ticaret bölgesi sonlandırılmıştır. Devamında ise ABD ile AB arasında imzalanması planlanan Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı antlaşması, Trump yönetimi tarafından rafa kaldırılmıştır.
ABD’nin Paris iklim anlaşmasından çıkması ve BirleşmişMilletler İnsan Hakları Komitesi’nden ayrılması, ABD’nin uluslararası arenada saygınlığını önemli ölçüde yitirmesine neden olmakla kalmayıp, uluslararası sistemde ortaya çıkan yeni bir çatışmayı da gözler önüne sermiştir. Söz konusu çatışma ulusalcı ve muhafazakar liderler ile küreselciler arasındadır. Bu durumu, Trump’ın eski baş stratejisti Steve Bannon, Paris iklim anlaşması konusunda şu sözleriyle açıkça ortaya koymuştur: “Paris İklim Anlaşması 'globalizmin' bir ürünüdür ve Başkan Trump’ın ulusalcı ve muhafazakar tabanında bir karşılığı yoktur.”
Sözün kısası, uzun yıllardır üniversitelerde öğrencilerimize okuttuğumuz Amerikan istisnacılığı (exceptionalism) ve Amerika’nın dünyanın herhangi bir yerinde ortaya çıkan çatışmaları çözüme kavuşturan global rolü, Amerikan dış politikasındaki önemini tamamen yitirmiş, yerini bütünüyle farklı Amerikan politikalarına bırakmıştır. Obama ile yavaş yavaş başlayan ve Trump dönemiyle zirveye ulaşan bir yeni yönelim ise ABD’nin dünyanın jandarması olma rolünü bırakmasıdır. Bu yönelim ile birlikte Amerika, Trump’ın, müttefikleriyle arasında başlattığı “ticaret savaşlarıyla” döneme damgasını vurmuş, AB ülkelerinin İran ile yapılmış olan nükleer anlaşmanın korunması ısrarlarına kulaklarını tıkayarak bu anlaşmayı da iptal etmiştir.


Batılı müttefikler arasında güven bunalımı

Burada üzerinde durulacak konu G7 örneğidir. Zira G7 zirvesi ile Avrupa ülkeleri ve ABD arasındaki ayrışma ilk defa bu kadar açık ve net bir şekilde gözler önüne serilmiştir. ABD’nin müttefikleri olarak nitelendirilen bu ülkelere karşı alüminyumda yüzde 10, çelikte yüzde 25 vergi uygulanması kararı karşısında, AB Ticaret Komiseri Cecilia Malmström isyan etmiş ve "Amerika çok tehlikeli bir oyun oynamakta" demiştir. Merkel ise Trump’ın, bir taraf kaybederken kendi tarafının kazanmasını tercih ettiğini, kendilerinin ise “kazan kazan”dan yana olduklarını kaydetmiş, ancak G7 zirvesinde liderler, Trump’ı yeni gümrük vergilerini uygulamaması için hiçbir şekilde ikna edememişlerdir.
G7 Zirvesinden sonra Trump, yayınlamış olduğu ulusal güvenlik belgesinde, Amerika’nın iki düşmanından biri olarak andığı Kuzey Kore’nin lideri Kim Jong ile Singapur’da el sıkışmış ve dünyayı bir kez daha şaşırtmıştır. Bu zirvenin sonunda Kuzey Kore’ye yaptırımların devam edeceğini ilan etmiş olsa da Güney Kore ile askeri tatbikatları durduracağını açıklaması hem Japonya’ya hem de Güney Kore’ye soğuk duş etkisi yapmıştır. Askeri tatbikatları maliyetli bulan Trump, Japonya ile askeri tatbikatları devam ettireceği teminatını Japon Başbakanı Shinzō Abe’ye vermişse de görünen o ki ne Japonya ne Güney Kore ve ne de Batılı müttefiklerinin ABD’ye eskiden olduğu gibi güveni kalmamıştır.
ABD’nin dış politikasındaki bu dramatik değişimler silsilesini aşağıda değinilen gelişmelerden bağımsız okumamız imkansızdır.
Birincisi, ABD’li analistlerin 2008 finansal krizinden beri sözünü ettikleri dünyanın jandarması rolünü oynamak uğruna ABD’nin şimdiye kadar izlemiş olduğu aşırı emperyalist yayılma (imperial overstrech) politikasının ABD’nin ekonomisini olumsuz etkilemesidir. Forbes dergisinin yayınlamış olduğu 29 Şubat 2016 tarihli raporda, son 40 yılda Amerikan iktisadi hegemonyasının düşüşe geçtiği ve dünya ekonomisine hükmetme özelliğini yavaş yavaş yitirdiği vurgulanmıştır.
İkincisi, Trump dönemi politikalarının aslında önceki Obamadöneminde izlenen politikaların daha da hız kazanmış hali olduğunu söylemek yanlış bir tespit olmaz. Diğer bir deyişle, Trump’ın herkesin gözüne sokarak izlediği iktisadi ve güvenlik politikaları çok da yeni değildir. Obama, sözgelimi, Suriye iç savaşında ve Libya ayaklanmasında arkadan liderlik etme (leading from behind) politikası izleyerek maliyetli savaşlardan tıpkı Trump gibi kaçınmak istemiştir. Hatırlanacağı gibi Trump, maliyetli olduğu gerekçesiyle ABD’nin Suriye’den çıkacağını açıklamış, bölgede kalmasını isteyen Suudi Kralı'ndan ise Suriye’de kalması karşılığında 4 milyar dolar istemiştir. Obama döneminde ABD, Ortadoğu’da Rusya ile işbirliği yaparak, Arap baharı sürecinde savaşın maliyetini tek başına üstlenmek yerine Rusya’nın Suriye’deki askeri varlığına göz yummuş ve böylece tek başına global bir güç olarak Ortadoğu’ya kendi hegemonyası altında yeni bir düzen getirmek yerine bölgede var olmanın maliyetini Rusya ile birlikte paylaşmak (burden sharing) istemiştir. Suriye’de Rusya’nın askeri varlığına Trump yönetimi de itiraz etmemiştir.

Aleni İsrail yanlısı politikalar

Üçüncü önemli bir nokta ise ABD’nin İsrail politikaları ile ilgilidir. Trump'ın “Önce Amerika” yerine neredeyse “Önce İsrail” diye tanımlayabileceğimiz politikalar izlemesi de ABD’nin özellikle AB ülkeleriyle ilişkilerini olumsuz etkilemiştir. Bu paralelde, İsrail’in istediği yönde, İran ile uzlaşma politikasını bir yana bırakarak, nükleer antlaşmayı rafa kaldırmış, AB ülkelerinin iştahını kabartan İran pazarını, AB üyesi ülkelerin ellerinden almıştır. Belki de en önemlisi İran’ın yalnızlaştırılmasının, bölgede zaten var olan istikrarsızlığı daha da artıracak olmasıdır. ABD’nin İsrail’deki büyükelçiliğini anlı şanlı törenle Kudüs’e taşıması da Trump dönemi ABD’nin tarihte görülmedik bir şekilde sansürsüz ve aleni bir şekilde, Arap dünyasına hatta İslam dünyasına karşı İsrail’in yanında yer almış olmasına yol açmıştır. Bu da geçmişte, ABD’nin İsrail-Filistin çatışmasında izlemiş olduğu arabuluculuk rolünü eskisi gibi önemsemediğini, diğer bir deyişle, değerler vb peşinde koşmayı bıraktığını bize göstermektedir.
Dördüncü olarak üzerinde durulması gereken bir nokta da ABD’nin her şeye rağmen uluslararası platformda bir hegemon güç olması ve bunu da sahip olduğu askeri teknolojik üstünlüğüne borçlu olmasıdır. Ancak bilinen bir gerçek daha var ki bu da askeri teknolojik üstünlüğünü her an Çin’e kaptırabilecek pozisyonu. Bundan dolayı, ABD Hazine Bakanlığı, en az yüzde 25 hissesi Çinli yatırımcılara sahip olan şirketlerin ABD'de "endüstriyel açıdan önemli teknoloji" içeren şirketleri almalarını sınırlayacak kurallar hazırlamakta. Wall Street Journal’ın haberine göre ABD, özellikle Çin'in "Made in China 2025" sanayi planı kapsamında geliştirmeye çalıştığı birçok kilit sektörü (havacılık, deniz mühendisliği, ilaç, gelişmiş enerji araçları, robot) hedef alıyor.


ABD siyasetinde Evanjelik faktörü

Son olarak beyaz Evanjeliklerin güçlü bir şekilde desteklediği Trump’ın döneminde, ABD’nin giderek 1823 Monroe Doktrini’ni hatırlatacak şekilde yalnızcılık politikasına yöneleceği, ticarette daha korumacı siyasete ağırlık vereceği son gelişmelerden anlaşılmaktadır. Belki de en önemlisi yeni dönemde, ABD’nin izlemekte olduğu göçmen politikalarının, hem kendi iç kamuoyunda liberal kesimden hem de uluslararası siyaset çevrelerinden oldukça tepki toplamasıdır. Bunun en son örneği Anayasa Mahkemesi’nin Başkan Donald Trump’ın nüfusunun çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu 5 ülkeyle Kuzey Kore ve Venezuela'ya getirdiği seyahat yasağını onamasıdır. Söz konusu mahkeme, yasağın ayırımcılık oluşturacağı ya da başkanın yetkisini aşacağı yönündeki iddiaları reddetmiş, 4’e karşı 5 oyla kabul edilen karar, Trump yönetiminin politikalarına ilişkin olarak verilen ilk önemli karar niteliğinde olmuştur.
Bütün bu gelişmeleri alt alta sıraladığımız zaman uluslararası sistemin baş döndürücü bir hızla sürekli dönüşüme uğradığını görmekteyiz. 2000’lerin başında ABD’nin tek süper güç olarak tanımlandığı tek kutuplu sistemden artık bahsetmemiz imkansızdır. Sistem elbette çok kutupludur ve askeri teknolojik üstünlüğü elinde bulunduran ABD’nin halihazırda süper güç olduğundan ne kadar bahsetsek de Çin, her alanda ama özellikle savunma ve askeri alanlarda atmakta olduğu dev adımlardan dolayı yakın bir gelecekte, ABD’nin söz konusu üstünlüğünü devralacak gibi görünmektedir. Şimdilik Çin, ABD’yi siyaseten karşısına almadan yatıştırma politikaları izleyerek zaman kazanmaya çalışmaktadır.

28 Eylül 2018 Cuma

Dünyada Amerikan Çağı Bitiyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Tamer Ashraf
Trump yeni bir şey söylüyor ama dünya yeniden kuruluyor.

Amerika yalnızlaşırken, Avrupa Birliği (AB) ile Türkiye yeni bir zeminde buluşmak üzere. 

Hatta Amerika’ya karşı yeni ittifaklar yeni oluşumlar hızla kurulmak üzere. 

Artık dünyanın jandarması Amerika’nın parmak sallamasını kimse iplemiyor!

Sizce de öyle değil mi?

Hatırlıyor musunuz, Amerika’nın Kudüs’e büyükelçiliğini taşıma kararından sonra Birleşmiş Milletlerde (BM) bir oylama yapılmıştı. Ve oylamanın sonucu çok ama çok tartışılmıştı.

21 Aralık 2017’deki oylamadan hemen önce Trump Amerikan yardımı alan ülkeleri tehdit etmişti ve şayet aleyhte oy kullanırlarsa yardımları keseceği tehdidinde bulunmuştu.

Ama oylama Trump’ın tehdidine rağmen Türkiye ve Filistin’in zaferiyle sonuçlanmıştı.

O gece internet sitelerinde haber şöyle duyurulmuştu:

“ABD’nin Kudüs kararının ardından BM Genel Kurulu’nun olağanüstü gündemli toplantısında, ABD’nin kararını geri çekmesini öngören bir tasarı oylandı.

Bağlayıcı niteliği bulunmayan tasarı 128’e karşı, 9 oyla kabul edildi. 35 ülke ise çekimser kaldı.

ABD ve İsrail dışında, Guatemala, Honduras, Marshall Adaları, Nauru, Mikronezya, Palau ve Togo, Trump’ın Kudüs kararını destekleyen ülkeler oldu.

35 ülke ise tasarı için çekimser oy kullandı:

Antigua ve Barbuda, Arjantin, Avustralya, Bahama Adaları, Benin, Bhutan, Bosna Hersek, Kanada, Hırvatistan, Çekya, Dominik Cumhuriyeti, Ekvatoryal Gine, Fiji, Haiti, Macaristan, Jamaika, Kiribati, Litvanya, Lesotho, Malawi, Meksika, Panama, Paraguay, Filipinler, Polonya, Romanya, Ruanda, Solomon Adaları, Trinidad Tobago, Tuvalu, Güney Sudan, Uganda, Vanuatu.”

2017’nin son günlerinde BM’de yaşanan hadise, önceki gün yaşananlara ışık tutar niteliktedir.

AMERİKA ARTIK NE TEHDİTLE NE SİLAHLA İKNA EDEMİYOR


O gün Amerika’nın yardımını alan ülkeler bile aleyhte oy kullanmıştı. Yine o gün ismini yeni duyduğumuz hatta dünya haritasında nerede olduğunu bile bilmediğimiz birkaç ülke Amerika’ya destek vermişti. Nauru mesela!

“Amerikan çağı bitiyor, Amerika geriliyor. Batıyor” gibi cümleleri kurmak için çok erken olduğunu biliyorum.

Fakat, 2001’deki ikiz kulelere yapılan saldırı bahane edilerek geliştirilen yeni “terörle mücadele konsepti” özellikle İslam dünyasına kan ve kaostan başka bir şey getirmedi.

Bununla birlikte 2008 küresel krizinden sonra da ekonomik olarak gerileyen Amerika, Trump ile birlikte “malların ve sermayenin serbest dolaşımı”nı önleyerek ayakta kalma yolunu seçti.

Bu iki hadise, Amerikan çağının zora girdiğinin işaretidir. Amerikan toplumu Trump ile birlikte yeniden zenginleşiyor bu doğru. Ama aynı şekilde dünyanın müreffeh toplumları dahi Amerika’nın yeni ekonomi savaşı nedeniyle zorluklar çekiyor. Tehdit ve şantajlara boyun eğen petrol üreden ülkelerse her gün ekstra bir fatura ödemekle meşgul.

KURALSIZLIĞI DOKTRİNLEŞTİRMEK İSTEYEN TRUMP’A “ADALET” DİYEN BİR ERDOĞAN VAR


Önceki gün Trump, BM kürsüsünden bütün ülkelere kendince racon kesti. İronik biçimde globalleşme doktrinini reddettiğini ilan etti. “Sosyalizm kötü” dedi. “Petrol fiyatları yüksek” dedi. “Amerika” dedi. “Ulus devlet” dedi.

Trump’ın sözlerine ilişkin en kapsamlı analizi gazetemiz Yeni Şafak’ta Zekeriya Kurşun hoca yazdı. )

Zekeriya Kurşun’un yazısı şöyle bitiyor,

“(…) Bütün çelişkilerine rağmen bu konuşma kesinlikle hafife alınmamalıdır. Ama bir sonuç olarak acaba tarih farklı bir coğrafyadan mı tekerrür ediyor? sorusunu da sormamızı gerektirmektedir.

Trump’ın korumacı, saldırgan ve müdahaleci, barışı ve uluslararası işbirliğini baltalayıcı, ticareti sınırlayan konuşması karşısında; Cumhurbaşkanı Erdoğan, adalete, insan haklarına, gelir dağılımındaki eşitsizliğe vurgu yapan ve daha fazla uluslararası işbirliği ve serbest ticareti öneren konuşması yüz yıl öncesini hatırlatmaktadır.

ABD Başkanı Wilson, 1919’da bütün mağrurlukları ile Paris’te toplanarak mazlum milletlerin kaderini tayin eden galip Avrupalılar karşısında milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkını ve “açık kapı” politikalarını savunarak, Milletler Cemiyeti’nin kuruluşu için yola çıkmıştı.

Acaba yüz yıl sonra tarih, ‘dünya beşten büyüktür’ ilkesini ortaya koyan Erdoğan’ın çağrısı ile BM’nin yeniden yapılanmasına giden bir süreci mi hazırlamaktadır?”

2017’nin son günlerinde BM’de yaşanan hadise ve ardından önceki günkü genel kurul toplantısında yaşananlar insanlığın yeni bir merhaleye geldiğinin işaretidir.

Ya elindeki silaha ve etrafa yaydığı korkuya güvenen “güç sarhoşluğu” ile önüne gelene çemkirenlerin dünyayı teslim aldığını göreceğiz… Ya da yüz yıl önce Milletler Cemiyeti’nin kuruluşunun önünü açan Wilson gibi cesaretle öne atılanların “Dünya beşten büyüktür” cümlesinin gerçekleştiğini.

SON 300 YILDA BİLE DÜNYA BİRKAÇ KEZ KURULMADI MI?


16 Nisan 1964 yılında Time dergisine konuşan İsmet İnönü, “Müttefikler tutumlarını değiştirmezlerse, Batı ittifakı yıkılabilir... Yeni şartlarda yeni bir dünya kurulur ve Türkiye de bu dünyada yerini bulur” demişti.

Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hem BM’de yaptığı konuşma, hem Amerikan medyasına hem Alman medyasına yaptığı açıklamalar gösteriyor ki Türkiye “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır” tezinde ısrarlı. Sahi son 300 yılda bile dünya birkaç kez kurulmadı mı?

İLGİLİ HABERLER




















26 Ocak 2019 Cumartesi

Venezuela’da krizin anatomisi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Venezuela’nın son birkaç yıl içindeki çöküşü dünyayı şoke etti. Ülke savaşta olmamasına rağmen ekonomisi yüzde 50 küçüldü. Uluslararası Para Fonu (IMF) ülkede enflasyonun 2019 yılında yüzde 10 milyona ulaşacağını düşünüyor.


Yaşanan siyasi kriz nedeniyle Venezuela’da iki farklı parlamento var: Bir yanda Maduro’yu destekleyen Kurucu Meclis, diğer yanda ise ABD tarafından desteklenen Ulusal Meclis. Başkan Maduro’ya yönelik son darbe girişiminin ardından kendisine karşı protesto gösterileri sürerken, muhalefet ve ulusal meclis lideri Juan Guaido kendisini geçici devlet başkanı ilan etti. ABD Başkanı Donald Trump Venezuela muhalefet lideri Guaido’yu ülkenin geçici devlet başkanı olarak tanıdığını açıklayınca, Maduro da Venezuela’nın ABD ile diplomatik ve politik ilişkilerini sonlandırdığını ilan etti. ABD’nin ardından Kanada, Kolombiya, Brezilya, Peru, Arjantin, Şili, Paraguay ve Guatemala da muhalefet liderini geçici devlet başkanı olarak tanıdığını açıkladı. Meksika, Türkiye, Rusya, Küba, Çin ve Bolivya ise Maduro hükümetine desteklerini yineledi.
Maduro “ABD ile diplomatik ilişkileri kesiyoruz” diyerek diplomatlara ülkeyi terk etmeleri için 72 saat süre tanıdı. ABD ise Venezuela’da yaşananları görüşmek üzere BM Güvenlik Konseyi’ni acil olarak toplantıya çağırdı ve Venezuela’daki ABD büyükelçiliğinde çalışan ikinci derece personelin ülkeyi terk etmesi talimatını verdi.

Beklenmeyen ekonomik çöküş

Venezuela’nın son birkaç yıl içindeki çöküşü dünyayı şoke etti. Ülke savaşta olmamasına rağmen ekonomisi yüzde 50 küçüldü. Uluslararası Para Fonu (IMF) ülkede enflasyonun 2019 yılında yüzde 10 milyona ulaşacağını düşünüyor. Bir zamanlar bölgenin en zenginlerinden biri olan Venezuela toplumu kötü beslenmenin, salgın hastalıkların ve şiddet suçlarının artışıyla toplumsal bir cinnet hali yaşıyor. Ülke nüfusunun bir bölümü terörize edildi ve bölge istikrarsızlaştırdı. Venezuela’daki ekonomik krizin ve siyasi istikrarsızlığın derinleşmesi, şiddetli sivil huzursuzluğa ve mülteci dalgalarına neden oldu. Bu yüzden üç milyon insan ülkeden kaçtı.
Nicolas Maduro’nun 10 Ocak 2019’da yemin edip ikinci kez göreve başlaması, uluslararası toplumda Maduro hükümetine yönelik uzun süredir devam eden baskı kampanyasına yeni bir ivme kazandırdı. Bu duruma küresel aktörlerin de dâhil olduğu bir askeri müdahale, iç savaş veya bölgesel çatışmanın eklenmesi geniş bir jeopolitik fırtınayı tetikleyebilir.
ABD ve AB destekli muhalefet yasama meclisinde (Ulusal Meclis) çoğunluğu 2016 yılında, yani yaklaşık 20 yıl sonra ilk kez ele geçirdi. Bununla birlikte, Maduro hükümeti cumhurbaşkanının gücünü pekiştirmek için adımlar attı ve yasama meclisinin yerine tamamen Maduro ve sistem destekçilerinden oluşan “kurucu bir meclis” kurdu. Bu durum ülkede şiddet olaylarını da beraberinde getirdi. Ancak Maduro hükümeti geri adım atmadı. Muhalefetin boykot ederek katılmadığı ve genel katılımın da düşük olduğu Mayıs 2018’de yapılan genel seçimleri Maduro yeniden kazanarak önümüzdeki altı seneyi de garantilemiş oldu.
Amerikan Devletleri Örgütü (OAS), ABD, Kanada, AB ve Latin Amerika’nın başlıca ekonomilerinin çoğu Maduro’nun başkanlığını tanımayacağını açıkladı. Seyahat ve bankacılık alanlarından Maduro ve kabinesine yönelik kısıtlamalar geldi; ABD ve AB’nin desteklediği Ulusal Meclis’i Venezuela’nın tek meşru kurumu olarak tanıyacaklarını açıkladılar. Bu yaptırımlara yaklaşık 50 ülke imza attı. Başkan Nicolas Maduro ve selefi Hugo Chávez’i eleştirenler Venezuela’nın ekonomik sıkıntılarının yıllarca süren yanlış ekonomik yönetiminin meyvesi olduğunu söylerken Maduro’nun destekçileri ise suçu düşen petrol fiyatlarına, ülkenin “yozlaşmış” seçkinlerine ve ABD’nin müdahalesine yüklüyorlar.
ABD, AB ve Latin Amerika ülkelerinin büyük bir bölümü Maduro hükümetine bireysel ve ekonomik yaptırımlar getiriyor. Böylelikle Venezuela hükümetinin izolasyonu artarak devam ediyor. Bu arada Rusya ve Çin, Venezuela’nın en sadık müttefiklerinden ikisi olarak kaldı. Ayrıca Nikaragua, Küba, Bolivya, Honduras ve son zamanlarda gelişen ilişkiler sayesinde Meksika, Hindistan ve Türkiye, Maduro hükümetiyle ilişkilerine devam ediyor.
Venezuela, devlete yönelik ekonomik planlamanın başarısızlığından gerçekten zarar gördü. Petrol gelirlerinin çekiciliği, siyasi elitleri ekonomik gelişme konusunda diğer alanlara odaklanmaktan uzaklaştırıyor. Fakat bu krizin nedenleri, bir refah devleti kurmanın getirdiği zorluklardan ziyade, Venezuela doğal kaynaklarının yönetişim stratejisinin getirdiği zorluklarla, daha derin narko-petrol meseleleri arasında gizleniyor.

Venezuela krizinin sebepleri

1. Petrolün yönetimini ele geçirmek
Venezuela 300 milyar varilden fazla olduğu kanıtlanmış rezerviyle dünyanın en büyük petrol kaynağına sahip ülkesi. Eski başkan Hugo Chávez başkanlığı döneminde, petrol şirketi PDVSA’nın (Petroleos de Venezuela) yeraltı kaynaklarını millileştirdi. Özellikle Exxon Mobile gibi küresel şirketlerin yatırımları bu millileşme adımıyla birlikte çöktü. Venezuela petrolünün yarıdan fazlasını hâlâ ABD satın alıyor olmasına rağmen, Venezuela sağlık ve altyapı işleri, askeri ve sosyal harcamalar için Çin ve Rusya’ya da petrol ihraç ediyor.
PDVSA’nın tam kapasiteyle petrol üretme kabiliyetindeki önemli düşüş nedeniyle, Rusya ve Çin’den aldığı bu kredileri geri ödemek için hükümet ürettiklerinin çoğunu Rusya ve Çin’e ihraç ediyor. Bunun dışında Hindistan, Türkiye, Brezilya ve Fransa da müşterileri arasında yer alıyor. Üretimin günde yaklaşık 3,4 milyon varilden 1,4 milyon varile kadar düşmesi, hükümetin artık ülkenin insani krizini geçici olarak dindirmek için dahi gerekli kaynaklara sahip olmadığı anlamına geliyor. Üretilen petrolün nitelikli bir şekilde değerlendirilememesi, Çin ve Rusya başta olmak üzere rakip ülkelerin Venezuela’nın petrol yatakları üzerindeki işletim haklarını her geçen gün genişletmesi, ayrıca ABD’li şirketlere Venezuela pazarından pay verilmemesi gibi sebeplerden dolayı, ABD solcu hükümetlerle PDVSA üzerinden sürekli olarak gerilim yaşıyor.

2. Uyuşturucu kartellerinin savaşı ve ‘Güneşler Karteli’

Kolombiya’da uyuşturucuya bağlı şiddet olaylarının azalması ve silahlı örgütlerle barış görüşmeleri yapılması, Venezuela’yı kokain kaçakçılığı konusunda kıta çapında lojistik bir merkez haline getiriyor. CIA ise hem bu dağıtımı yönetmek, hem kimyasal üretime geçmek, hem de uyuşturucu kartelleri arasında dağıtılan kârdan pay almak istiyor. Venezuela’daki uyuşturucu kartelleri bu pastayı CIA’ya kaptırmak istemiyor. Bu yüzden de Meksika ve Kolombiya kartelleri üzerinden bir savaş yaşanıyor. Meksika’da sol bir hükümet iş başına geldiği için Meksika-Venezuela gerilimi nihayete ermiş görünse de, Latin Amerika ve dünyanın en fazla “uyuşturucu tüketen” pazarları olan Brezilya ve ABD Venezuela’ya diz çöktürme gayretinde.
Latin Amerika’daki uyuşturucu ticaretindeki dalgalanma, Venezuela’nın siyasi ve askeri seçkinlerine dokunan bir dizi kaçakçılık skandalını ortaya çıkarıyor. Uyuşturucu kartellerinin resmi görevlilerle ilişkilerinin medyaya yansıyor olması dahi kanıksanmış durumda. Petrol zengini Venezuelalılar, uyuşturucu ticaretinin ülkeyi “Kolombiyalaştıracağı” endişesini taşıyor. Maduro hükümeti karteller arasındaki gerilimi azaltma konusunda çaresiz. ABD karşıtlığı her ne kadar hükümetle kartelleri aynı çizgiyi getirmişse de, bunun sürdürülebilmesi mümkün değil.
Venezuela 2018 yılında (yıllık gelirleri 500 ila 600 milyar dolar arasında olan) uyuşturucu kaçakçılarının toplam kazancının en yüksek olduğu ikinci ülke pazarı oldu. Uyuşturucu geliri kıtada yıllık olarak 1,5 trilyon dolara kadar yükselebiliyor. Venezuela’da kamu görevlilerinden uyuşturucu kaçakçılığına bulaşanlara “Güneşler Karteli” deniyor. Bu isim Venezuela Ulusal Muhafızları’ndan (Guardia Nacional Bolivariana [GNB]) generallerin apoletlerinde kullandıkları altın yıldızlardan geliyor.
Kolombiya’nın doğusunda ve Venezuela’nın batı bölgelerinde üretilen ve dünyadaki kokainin yüzde 75’ine kaynaklık eden Venezuela, petrol ihracatı için inşa edilmiş iyi bir karayolu ve liman sistemine sahip. Bu durum uyuşturucu sevkiyatını da kolaylaştırıyor. Dolayısıyla CIA bu ticaret hattını yönetmek istiyor. Kolombiya’da polisle uyuşturucu kaçakçıları arasında süregiden gerilim, giderek daha büyük miktarlarda kokainin komşu Venezuela’ya sevk edilmesine sebep oluyor. Bu durum ekonomik kârın da Venezuela’ya kayması anlamına geliyor.

3. ABD’nin nüfuz kaybetme kaygısı

Bugün dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısı olan Çin için Venezuela mükemmel bir ortak görünümünde. Venezuela krize girdiğinde Çin, ilişkilerin doğal “tamamlayıcılığını” fırtınanın ortasındaki bir tür dengeleyici olarak devam ettirdi. Oysa Çin-Venezuela ilişkisi en başından beri yalnızca Güney Amerika’da değil, Çin’in küresel ölçekte emtia zengini ülkelerle bağları arasında da öne çıkıyor. Çin Venezuela’ya 2005-2019 yılları arasında 70 milyar dolar borç verdi. Vadesi gelmiş olanları ise tekrar taksitlendirdi veya hibe etti. Altyapı projelerinden tarıma, petrol ithalatından teknoloji transferine kadar Çin, Venezuela’ya yoğun ilgi gösteriyor. Venezuela “Bir Kuşak Bir Yol” projesini de destekliyor. Çin Venezuela’ya askeri araç gereç satışı ve eğitim amaçlı asker değişimi konularında da ilgi gösteriyor. McKinsey&Company danışmanlık şirketi, Latin Amerika ülkelerinin altyapı ve kalkınma yatırımları için önümüzdeki 7 yıl boyunca 7 trilyon dolar harcanacağı tahmininde bulunuyor. Bu büyüklükte bir yatırım gücü dünyada sadece Çin’de var. Dolayısıyla Çin sadece Venezuela’daki değil, tüm Latin Amerika’daki projelere talip.
Rusya-Venezuela ilişkileri Çin-Venezuela ilişkilerine kıyasla çok daha girift ve ABD açısından çok daha tehlikeli görünüyor. Rusya Venezuela’da deniz ve hava üssü kurmak istiyor. Bunun için önce nükleer başlık taşıyan uçak ve silah sistemlerini “tatbikat” adı altında Venezuela silahlı kuvvetlerine entegre ediyor. Ayrıca Rusya Rosneft petrol şirketiyle Venezuela’ya teknoloji transferi yaparak Venezuela’nın bu alanda ABD’ye bağımlılığını azaltırken, diğer yandan keşfedilen verimli sahalardan petrol çıkartıyor. Böylelikle Venezuela petrolünün yönetiminde söz sahibi olmaya çalışıyor.
Türkiye-Venezuela ilişkileri Maduro ile Erdoğan’ın şahsi gayretleriyle ilerliyor. Türkiye’nin ticaret etkisi Rusya ve Çin’le kıyaslanmayacak kadar mütevazı rakamlar çerçevesinde olsa da gayretli adımlar söz konusu. Bu bağlamda, Venezuela’nın altın rafineri ihalesini ve sertifikasyonunu İsviçre yerine Türkiye’ye vermiş olmasının, kısa vadede atılmış önemli bir adım olduğu görülüyor. Bunun yanı sıra Türkiye’nin sosyal politikalar kapsamında Venezuela’da gıda kutuları dağıtması ve madencilik alanında çalışmalarını ilerletmesi, güven teşkil etme hususunda Rusya ve Çin politikalarının önüne geçse de yeterli değil.
Rusya başta olmak üzere Çin, Türkiye, Hindistan, Meksika ve diğer Latin Amerika ülkelerinin Venezuela ile ilişkilerini geliştirmesinden rahatsız olan ABD, Venezuela’nın ABD’nin baskılarına karşı “dengeleyici” bir politika sürdürdüğünün de farkında. Zira bu durum Bolivarcı sol hükümetlere uygulanan siyasi ve ekonomik baskının küçük kalmasına neden oluyor. Rusya ve Çin’in bölgeyle artan ekonomik ilişkilerinin, Latin Amerika’da hegemonik bir güç olmak isteyen ABD’nin nüfuzunun azalmasına neden olduğu da bir gerçek. Ayrıca ticari ve siyasi ortakların çeşitlendirilmesi, ABD’nin politik ve ekonomik çıkarlarına darbe vuruyor.

Bürokrasinin başarısızlığı ve değişime direnç

Kendisine karşı en az 20 darbe veya saldırı teşebbüsünde bulunulan Maduro, bunların hiçbirinden bir zarar görmedi. Aksine, hükümeti bu teşebbüslerden daha da güçlenerek çıktı. Maduro yönetimi gerek ABD’nin izolasyonu gerek siyasal ve ekonomik sabotajlardan ötürü ciddi bir baskıya maruz kalsa da, mevcut kadrolarının beceriksizliği ve liyakatsizliği yüzünden yönetişim problemi de yaşıyor. Rüşvet, yolsuzluk ve asayiş problemleri Venezuela halkını çok ciddi şekilde öfkelendiriyor. Özellikle bürokrasinin burjuvaziye dönüşmesi, ABD ve AB’de yatırımlar yapması, birçoğunun taşınmazlar edinerek Madrid ve Miami gibi yerlere yerleşmesi, sosyoekonomik kırılganlığın yüksek olduğu ülkedeki sosyolojik yarılmaları keskinleştiriyor.
Ülke iki kampa ayrılmış durumda: İspanyol beyaz torunlar, CIA’nın para dağıttığı eski askerler, STK’lar, öğrenciler, siyasi muhalifler, Miami’deki elitler ve kilise yöneticileri bir tarafta; muvazzaf askerler, işçiler, kırsal kesimdeki yoksullar, yerliler, göçmenler, işçiler ve zengin solcu bürokrasi ise diğer tarafta. Özellikle Bolivarcı askerlerin ve sivil bürokrasinin aşırı zenginleşmesi, Maduro yönetiminin samimiyetinin sorgulanmasına neden oluyor. Haliyle rejim halk desteğini kaybettikçe daha da otoriter hale geliyor.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html