BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Guatemala sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Guatemala sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

4 Eylül 2018 Salı

Latin Amerika'da 'Trumplaşma' eğilimi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD’nin fiilen veya siyaseten desteklediği askeri darbeler sayesinde, Güney Amerika'da yayılan Evanjelizm, bölge ülkelerini ABD yörüngesinde politikalar izlemeye zorluyor ve bu durum da Latin Amerika siyasetini derinden etkiliyor.

Göreve geldiği ilk günden bu yana iç ve dış politikada aldığı tartışmalı kararlarla büyük tepkilere yol açan, ticari geçmişinden özel hayatına kadar adı birçok skandalla anılan ABD Başkanı Donald Trump, kaba popülist söylemlerin politik karşılık bulduğu Latin Amerika siyasetinde etkili olmuş görünüyor. Trump'ın başkanlık dönemiyle birlikte Latin Amerika siyasetinin ‘Trumplaşması’ veya ‘Trump tipi’ Latin Amerikalı siyasetçiler daha fazla dikkat çekiyor.
Latin Amerika’da son üç yılda, sağ siyasetçiler Brezilya, Arjantin, Peru ve Şili'de cumhurbaşkanlığına yükseldi. On yıllardır ilk defa, Güney Amerika'nın dört lider ekonomisi, muhafazakâr hükümetlerin eline geçti. Hatta Temer, Macri ve Pinera başkanlar grubunun içerisine Peru’nun -Mart 2018’de istifa eden- lideri Pedro Kuczynski de dahil edilebilir. Özellikle Trump’ın din ve milliyetçilik temelinde gelişen başına buyruk tavırları, skandalları, teo-ekonomik ve pragmatik uygulamaları, Latin Amerika liderleri ile de özdeşleştiriliyor. Bunların dışında cinsiyetçi, homofobik ve ırkçı yaklaşımlarda bulunan “Latin Amerika’nın Trump’ı’’ olarak bilinen Guatemala Başkanı Jimmy Morales, başkan adaylığı yarışına katılan “Tropiklerin Trump’ı” olarak bilinen Kosta Rikalı Juan Diego Castro ve “Brezilya’nın Trump’ı’’ olarak lanse edilen Rio de Jenerio kongre üyesi milliyetçi başkan adayı Bolsonaro, Trump'la benzerlikler taşıyor.
Örneğin Latin Amerikalı liderler de tıpkı Trump gibi ulusal sınırlara bir duvar örme arzusu içerisindeler. Latin liderler de göç ve göçmen karşıtı bir politik görüşe sahip. Beyaz elitlerden oluşan kabineler kurdular. Bu liderler aynı zamanda, sosyal muhafazakâr bir toplum meydana getirme peşinde. Yani Hristiyanlık’tan ziyade, Trump yönetimi üzerinde ciddi etkisi bulunan Evanjelizme bir dönüşüm gayreti içerisindeler. Bu bağlamda Latin Amerika’da ciddi bir Evanjelik topluluk oluştuğunu ve bu toplulukların seçimlerde muhafazakâr partileri/liderleri tercih ettiği açık. Bunun dışında Latin Amerikalı liderlerin de ticaret/ekonomi merkezli bir arka planları bulunmuyor. Bu faktörler Latin Amerika siyasetinde oldukça yeni. Arjantin, Peru ve Şili'nin başkanları olan Mauricio Macri, Pedro Kuczynski ve Sebastián Piñera gibi Trump da iş dünyasının tanınmış isimleri. Özellikle Şili Başkanı Piñera, dünyanın en zengin 859. kişisi.

Latin Amerika’da Evanjelistlerin artan etkisi

Soğuk Savaş'ın başlangıcından 2000’li yılların başlarına kadar Latin Amerika ülkelerinde solcu liderler, çoğunlukla muhalefette kaldı. Bu dönemde Katolik kilisesi özgürlük, insan hakları, işkenceler, gelir eşitsizliği konularında sosyalizmle girift bir ilişki geliştirdi. Bu bağlamda Katolik kilisesi, birçok kez askeri yönetimler veya sivil statükoyla karşı karşıya kaldı. Nitekim Brezilya, Şili, Arjantin askeri darbelerinden sonra Protestanlık ciddi alan ve prestij kazandı. Dünyanın en büyük Protestan nüfusuna sahip ülkesi olan ABD, fiilen veya siyaseten desteklemiş olduğu askeri darbeler sayesinde, Protestanlığın Latin Amerika ülkelerine ihraç edilmesini de sağladı. 
Bu destek Katolik kiliseleri ile Protestanlar arasında sözle söylenmeyen, yazılı olmayan bir gerilimin sessiz çığlığı olarak günümüze kadar geldi. Günümüzde ABD’nin ihraç ettiği Protestanlığın aşırı kanadı olarak kabul edilen Evanjelizm akımı ve müntesipleri, etki güçleri hasebiyle ABD yörüngesinde politikalar geliştiriyor. Bu durum Latin Amerika siyasetini de ciddi bir şekilde etkiliyor.
Diktatörlük rejimleri neredeyse yarım yüzyıl boyunca Latin Amerika'yı siyasi, sosyal ve ekonomik yönden altüst etti. Sol hareketler, demokrasi mücadelesinde önemli bir rol oynadı ve askeri darbelere karşı çıktıkları için ifade özgürlüğü ve insan haklarına saygının savunuculuğunu yaptı. Dolayısıyla geniş toplum kesimlerinin desteğini aldı.
Bununla birlikte Güney Amerika ülkelerinin sosyal hayatında muhafazakârlık ile seküler yaşam biçimi arasında ciddi bir çekişme yaşanıyor. Sol iktidarların savunuculuğunu yaptığı sosyal liberalizminden eşcinsel haklarına, açık kapı/sınır politikasından kürtajla ilgili düzenlemelere kadar birçok konu, toplumun bir kesiminin daha muhafazakâr bir konumda kümelenmesine sebep oluyor. İşte tam burada, yeni bir Protestan akım olan Evanjelizm, sağ partilerin sosyolojisinin odağı haline geliyor. 
Bu sosyoloji, Latin Amerika ülkelerinde seçim dönemlerinde iktidarı belirleyen önemli bir faktör haline geldi ve ABD ile girift bir ilişki geliştirdi. Örneğin Brezilya’da Evanjelik liderler, Dilma Rousseff'in 2016'da yolsuzluk suçlamasıyla görevden alınmasının arkasında belirleyici bir güçtü ve bu konuda aktif çaba gösterdiler. Açıkçası çağdaş Latin Amerika siyasetine dair bu yeni anlayış, geleneksel sol-sağ ideolojik bölünmeyle açıklan(a)mıyor. Brezilya, Arjantin, Kosta Rika, Şili, Meksika ve Ekvator'daki son seçimlerde görülen marjinal sonuçlar da bunun kanıtıdır.
Latin Amerika sağı da Evanjelizmi ve sosyal muhafazakârlığı kucaklıyor. Latin Amerika’da Protestanlık, 1980'lerde Amerikan Hristiyanlığı tarafından belirlenen şablonu takip ettiğinden daha sıkı ve özellikle de Brezilya’da hızla büyüyen Evanjelik nüfusuyla daha belirgin. Örneğin Brezilya Başkanı Temer, Lübnanlı mason bir katolik olsa da Evanjeliklerin açık desteğiyle başkanlığa geldi. Meksika’da 2018 genel seçimlerini kazanan Marksist AMLO’nun partisi Morena’nın kurduğu ittifaklarda Evanjelik gruplar da bulunuyor. Dolayısıyla Evanjelist siyasetçiler Meksika’da da iktidar ortağı oldu. 2018 Nisanında da Kosta Rika'da cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunu sağcı Evanjelik vaiz Fabrizio Alvarado Munoz önde gelse de, ikinci turda solcu Carlos Alvarado Quesada’a kaybetti. Evanajelik vaiz Munoz kampanyasında eşcinsel evlilikleri iptal etmeyi ve kürtajı zorlaştırmayı vaat ediyordu.
Brezilya'nın başkan adaylarından “Breziya’nın Trump’ı’’ Bolsonaro, anketlerde eski başkan Lula da Silva’nın arkasında ikinci sırada olsa da seçim kampanyasını hapishaneden yürüten Lula’nın durumu belirsizliğini koruyor. Dolayısıyla Brezilyalı bir Trump’ın başkan olması ihtimaller arasında.

Göç ve göçmen karşıtlığı

ABD Başkanı Trump, seçim vaadi olarak Meksika sınırını güçlendirme ve Hispanik göçlerini engelleyeceği vaadinde bulundu. Seçimi kazandıktan sonra Amerikan ulusal muhafız birliklerini, ABD-Meksika sınırına göndererek göçmenlere engel olmaya çalıştı. Göçmenler aleyhinde büyük infiale yol açan söylemlerde bulunan Trump, Haitililer için ‘Hepsinde AIDS var’ ifadesini kullanırken, Meksikalı göçmenleri ise ‘tecavüzcü ve uyuşturucu satıcısı’ olmakla itham etti. Şili’nin işadamı sağcı Cumhurbaşkanı Pinera, Venezula, Haiti ve Bolivya’dan gelen göçmenlere karşı Şili göçmen yasalarını değiştirmek için çalışıyor. 
Benzer adımlar Brezilya’da Temer hükümeti tarafından da atıldı. Venezüella, Paraguay, Bolivya ve Arjantin’den gelen göçmenlerin ülkeye girişini engelleyici uygulamalara gidildi. Brezilya’da vatandaşlık ve vize uygulamalarında kısıtlayıcı yönetmelikler çıkartıldı. Kuzey Brezilya’da Venezuelalı göçmenlere engel olmak için Brezilyalı askerleri sınıra sevk ettirdi. Arjantin’de sağcı Macri hükümeti Bolivya, Peru ve Paraguay’dan gelen göçmenleri durdurmak için 2017 tarihinde bir kararname çıkardı. Macri yaptığı açıklamada “Göçmenlerin Arjantin’i suç işlemek için bir yer olarak seçmelerine izin veremeyiz” dedi. Peru’nun 2018 Mart’ından sonra iş başına geçen Martin Vizcara’da Venezüellalı göçmenlere engel olacağını açıkladı.
ABD Başkanı Trump, Rusya’nın başkanlık seçimlerine müdahalesine yönelik soruşturma ve itirafçı olan avukat ve danışmanlarıyla başı dertte. Brezilya Cumhurbaşkanı Temer’in de adı, Trump gibi sayısız skandal ve yolsuzluk olaylarına karıştı. Temer, Dilma gibi görevden azledilme tehlikesiyle karşı kaşıya kalsa da Evanjelik siyasetçilerin desteğiyle kuruldu. Peru’da Polonya asıllı Cumhurbaşkanı Pedro Kuczynski, yolsuzluk skandalı yüzünden Mart 2018’de istifa etmek zorunda kaldı. Arjantin’de sağcı Macri, yeni bir refah vaadiyle Evanjelikler ve Yahudi toplumun desteğini aldı. Ancak Macri'nin adı da Panama Papers dahil birçok yolsuzluk skandalına karıştı. İddia ettiği ekonomik refah gerçekleştirilemediği gibi 2018 yılında Arjantin, IMF’den 50 milyar dolar kredi almak zorunda kaldı. Buna ek olarak Şili’de sağcı Pinera hükümeti de birçok yolsuzluk suçlamasıyla karşı karşıya. Guatemala Başkanı Jimmy Morales de masajlar, pahalı çiçekler, viskileri ve pahalı güneş gözlüklerini içeren 40 bin dolarlık harcamalar yüzünden kamuoyunda hâla tartışılıyor. Oğlu ve erkek kardeşi de dolandırıcılık ve kara para aklama nedeniyle yargılanıyor.
İsrail ve BM’de Kudüs oylaması Evanjelik dünya görüşü, Amerikalı ve İsrailliler arasında güçlü bir bağ kurduğu için ABD’nin İsrail ile olan ilişkilerini sürekli destekliyor. Örneğin Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nda ABD'nin Güvenlik Konseyi'nde veto ettiği Kudüs tasarısı kabul edildi. 128 ülke kabul, 9 ülke ret, 35 ülke çekimser oy kullandı. Çekimser ve ret oyu kullanan ülkeler arasında, Latin Amerika ülkelerinin de tıpkı Trump ABD’sinin iç ve dış politikasını etkileyen Evanjeliklerin ve sağ muhafazakarların etkilediği görülüyor. ABD ve İsrail dışında Guatemala ve Honduras ret oyu verirken, Arjantin, Panama, Meksika, Haiti, Kolombiya, Dominik Cumhuriyeti ve Paraguay çekimser kaldı.
ABD ile Latin Amerika ülkeleri arasında ırkçılığın siyaseti üzerinden yakınlaşma olması bir tesadüf değildir. Amerikalı Evanjelikler, Latin Amerika'daki muadillerini siyasi partilerden dış politikaya, lobicilikten eşcinsel evliliğe karşı türüttükleri mücadeleye kadar birçok meselede bir tür 'koçluk' yapmaktadır. Bugün Latin Amerika'da hemen her mahallede Protestan veya Evanjelik kiliseler bulunabiliyor. Muhafazakârlar, sosyal hayattaki taleplerden ötürü özellikle siyasi partileri ve liderleri, yeni bir güç merkezi haline getiriyor. Meksika ve Brezilya'da Evanjelikler -tıpkı Cumhuriyetçilerin ABD’de Trump’a yaptıkları gibi- başkan adaylarına etkin bir şekilde oy verdi. 
Özellikle, Evanjelik kiliseler, Katolik kilisesinin ihmal ettiği yoksul ve alt orta sınıf alanlara yöneldi ve geleneksel olarak siyasetten dışlanmış olan halkların oy bloğuna dönüştüler. Aslında Latin Amerika’daki sağ-muhafazakâr siyasetçiler, Trump’tan daha önce siyaset sahnesindeydiler. Ancak Trump’ın bir işadamı olması ve destek aldığı kitlenin sosyolojisinin benzer motivasyonları hasebiyle ABD’nin Latin Amerika ülkelerindeki cumhuriyetçi ve muhafazakâr partilerle sıkı ilişkisi, bu benzeşmeyi önemli kılıyor.

17 Ağustos 2018 Cuma

Trump döneminde ABD yalnızlığı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Görevinin ikinci yılında olan ABD Başkanı Donald Trump, uyguladığı dış politika ve ticaret yaklaşımlarıyla ülkesini uluslararası arenada giderek yalnızlaştırıyor.

Mevcut dünya siyasetinin en tartışmalı ismi ABD Başkanı Donald Trump, henüz görevdeki ikinci yılında uyguladığı dış politika ve ticaret yaklaşımlarıyla ülkesini uluslararası arenada giderek daha fazla yalnızlaştırıyor.
"Amerika'yı yeniden büyük yapalım" sloganıyla Beyaz Saray'da göreve başlayan Trump, başkanlığının henüz ilk döneminde ülkesini uluslararası sisteme ciddi şekilde yabancılaştırdı Soğuk Savaş'ın ardından uluslararası sisteme liderlik yapıp yapamadığı tartışılan ABD'yi "kendi müttefikleriyle bile anlaşamayan bir ülke" haline getiren Trump, adeta "züccaciye dükkanına giren fil" gibi ülkesinin ikili ilişkilerini teker teker sarsıyor.
Uluslararası kurum ve anlaşmaları tanımıyor Göreve geldiğinden bu yana ABD'yi Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA), Paris İklim Anlaşması, Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı Anlaşması (TTIP) ve son olarak da İran'la nükleer anlaşmadan tek taraflı olarak çeken Trump, "uluslararası kurum ve anlaşmaları tanımayan bir lider" profiliyle dünya kamuoyunda hayli eleştiri topluyor.

ABD'nin bu tutumunu AA'ya değerlendiren Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı Washington Ofisi (SETA DC) Koordinatörü Kadir Üstün, durumu, "Trump, ABD'nin müttefikleriyle bir arada çalışmak istemiyor; bunu Kudüs ve İran kararlarında açıkça görebilirsiniz. Trump, hem müttefikleriyle hem de rakipleriyle birebir çalışmak istiyor." şeklinde nitelendiriyor.
ABD'nin ekonomik gücünü müttefikleri de dahil her ülkeye karşı kullanılabilecek bir silah gibi gören ve bunu sivri şekilde dile getiren Trump'ın bu yaklaşımı, yeniden büyük olacağı iddia edilen ABD'yi uluslararası arenada yalnızlığa itiyor.

Kudüs kararında tek başına kaldı Kötü yönetilen Obama'nın 2. döneminin ardından ABD'de göreve gelen Trump, dış politikada İsrail'i baş dost, İran'ı da baş düşman olarak gören bir yaklaşımı benimsedi.
Orta Doğu barışı ile ilgili tüm müzakereleri ve Filistin tarafını hiçe sayan Trump'ın "Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıma" adımı karşısında, İsrail ve birkaç ada ülkesi dışında neredeyse tüm dünya birleşti. 6 Aralık 2017'de bu karar açıklanırken, 21 Aralık'ta Türkiye'nin de girişimiyle hazırlanan ve ABD'nin kararını eleştiren tasarı, Trump'ın "ekonomik yardımları kesme" tehdidine rağmen BM Genel Kurulunda 9’a karşı 128 oyla kabul edildi.
Hemen tüm AB ülkelerinin desteklediği tasarıda ABD ve İsrail;  Guatemala, Honduras, Marshall Adaları, Mikronezya, Nauru, Togo ve Palau ile baş başa kaldı.
Böylece Washington yönetimi, sadece İslam dünyasını değil, neredeyse İsrail dışında tüm dünyayı karşısına almış oldu. Trump’ın bu kararı, Orta Doğu barışında ABD’yi denklemin dışına itti.
Bu süreçte iki kez Orta Doğu’ya giden ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, hiçbir Filistinli yönetici ile görüşemeden eli boş döndü. Bu durum, Orta Doğu barış sürecindeki arabulucu rolünü giderek kaybeden ABD’nin bölgedeki diplomatik meşruiyeti açısından kritik bir eşik oldu.

İran konusunda AB ile ayrıştı


Trump liderliğindeki ABD, "tarihi" olarak nitelendirilen İran nükleer anlaşmasından ayrılma konusunda da İsrail dışında güçlü bir destekçi bulamadı.
8 Mayıs 2018'de bu uluslararası anlaşmadan tek taraflı ayrıldığını açıklayan ABD'ye, anlaşmanın diğer paydaşları İngiltere, Fransa, Rusya, Çin ve Almanya'dan güçlü itirazlar geldi.
Özellikle AB ülkelerinin "anlaşmanın yeniden müzakere edilmesi" yönündeki çağrılarına kulak tıkayan Trump yönetimi, ağustos ve kasım aylarında iki paket halinde yürürlüğe girecek İran yaptırımlarıyla "tek taraflı bir yaptırım rejimi" için ilk adımı attı.
Ancak AB Komisyonu'nun, İran'a yönelik uygulanan yaptırımlardan Avrupa şirketlerini koruyabilmek amacıyla hazırladığı Engelleme Mevzuatı'nı güncelleyerek yürürlüğe koyması, ABD'nin tek taraflı yaptırım rejiminden AB'nin duyduğu rahatsızlığı net bir şekilde ortaya koydu.

BM ve NATO rahatsızlığı

BM'de yalnız kalan ABD, BM'ye ayırdığı bütçede 285 milyon dolar kesintiye giderken de BM Filistinli Mültecilere Yardım Ajansına (UNRWA) ve BM Nüfus Fonuna aktarılan kaynakları keserken de "ekonomik cezalandırma" yöntemini seçti.
Bu yöntemin ne kadar işe yaramaz olduğu, Saddam dönemi Irak'ına karşı hem de BM şemsiyesi altında uygulanan yaptırımlarda da görülmüştü. Ekonomiyi bir "terbiye aracı" olarak kullanmak, sadece bunu yapanlara karşı o toplumdaki tepkiyi artırıyordu.
Trump'ın NATO konusunda da sürekli "biz daha fazla para veriyoruz, diğerleri de versin" şeklindeki ittifakı ticari bir işletmeye indirgeyen yaklaşımı, NATO üyeleri arasında ciddi rahatsızlığa neden oldu.
BM'de olduğu gibi NATO konusunda da Trump, uluslararası ittifak ruhu yerine ABD'nin günlük ekonomik çıkarını önceleyen bir şirket yöneticisi gibi hareket etmekle eleştirildi.
Bu yaklaşımın dünyada ne kadar kabul gördüğünü anlamak için Kanada'daki son G-7 Zirvesine, Trump'ın İngiltere ziyaretine, Münih'teki güvenlik konferansına ve daha birçok benzer skandal fotoğrafa bakmak yeterli. Hepsinde de müttefikleriyle kavga eden, onların liderlerini söz ve eylemleriyle "aşağılayan", diplomatik nezaket konusunda sorunlar yaşayan bir lider profili öne çıkıyor.

"ABD'nin güvenilirliği büyük ölçüde azaldı"

Nitekim Washington merkezli Peterson Uluslararası Ekonomi Enstitüsü Kıdemli Uzmanı Jacob Kirkegaard, Trump yönetimi sırasında ABD'nin dünya genelinde güvenilirliğinin azaldığını vurguluyor.


YAZININ TAMAMI İÇİN TIKLAYINIZ

26 Ocak 2019 Cumartesi

Venezuela’da krizin anatomisi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Venezuela’nın son birkaç yıl içindeki çöküşü dünyayı şoke etti. Ülke savaşta olmamasına rağmen ekonomisi yüzde 50 küçüldü. Uluslararası Para Fonu (IMF) ülkede enflasyonun 2019 yılında yüzde 10 milyona ulaşacağını düşünüyor.


Yaşanan siyasi kriz nedeniyle Venezuela’da iki farklı parlamento var: Bir yanda Maduro’yu destekleyen Kurucu Meclis, diğer yanda ise ABD tarafından desteklenen Ulusal Meclis. Başkan Maduro’ya yönelik son darbe girişiminin ardından kendisine karşı protesto gösterileri sürerken, muhalefet ve ulusal meclis lideri Juan Guaido kendisini geçici devlet başkanı ilan etti. ABD Başkanı Donald Trump Venezuela muhalefet lideri Guaido’yu ülkenin geçici devlet başkanı olarak tanıdığını açıklayınca, Maduro da Venezuela’nın ABD ile diplomatik ve politik ilişkilerini sonlandırdığını ilan etti. ABD’nin ardından Kanada, Kolombiya, Brezilya, Peru, Arjantin, Şili, Paraguay ve Guatemala da muhalefet liderini geçici devlet başkanı olarak tanıdığını açıkladı. Meksika, Türkiye, Rusya, Küba, Çin ve Bolivya ise Maduro hükümetine desteklerini yineledi.
Maduro “ABD ile diplomatik ilişkileri kesiyoruz” diyerek diplomatlara ülkeyi terk etmeleri için 72 saat süre tanıdı. ABD ise Venezuela’da yaşananları görüşmek üzere BM Güvenlik Konseyi’ni acil olarak toplantıya çağırdı ve Venezuela’daki ABD büyükelçiliğinde çalışan ikinci derece personelin ülkeyi terk etmesi talimatını verdi.

Beklenmeyen ekonomik çöküş

Venezuela’nın son birkaç yıl içindeki çöküşü dünyayı şoke etti. Ülke savaşta olmamasına rağmen ekonomisi yüzde 50 küçüldü. Uluslararası Para Fonu (IMF) ülkede enflasyonun 2019 yılında yüzde 10 milyona ulaşacağını düşünüyor. Bir zamanlar bölgenin en zenginlerinden biri olan Venezuela toplumu kötü beslenmenin, salgın hastalıkların ve şiddet suçlarının artışıyla toplumsal bir cinnet hali yaşıyor. Ülke nüfusunun bir bölümü terörize edildi ve bölge istikrarsızlaştırdı. Venezuela’daki ekonomik krizin ve siyasi istikrarsızlığın derinleşmesi, şiddetli sivil huzursuzluğa ve mülteci dalgalarına neden oldu. Bu yüzden üç milyon insan ülkeden kaçtı.
Nicolas Maduro’nun 10 Ocak 2019’da yemin edip ikinci kez göreve başlaması, uluslararası toplumda Maduro hükümetine yönelik uzun süredir devam eden baskı kampanyasına yeni bir ivme kazandırdı. Bu duruma küresel aktörlerin de dâhil olduğu bir askeri müdahale, iç savaş veya bölgesel çatışmanın eklenmesi geniş bir jeopolitik fırtınayı tetikleyebilir.
ABD ve AB destekli muhalefet yasama meclisinde (Ulusal Meclis) çoğunluğu 2016 yılında, yani yaklaşık 20 yıl sonra ilk kez ele geçirdi. Bununla birlikte, Maduro hükümeti cumhurbaşkanının gücünü pekiştirmek için adımlar attı ve yasama meclisinin yerine tamamen Maduro ve sistem destekçilerinden oluşan “kurucu bir meclis” kurdu. Bu durum ülkede şiddet olaylarını da beraberinde getirdi. Ancak Maduro hükümeti geri adım atmadı. Muhalefetin boykot ederek katılmadığı ve genel katılımın da düşük olduğu Mayıs 2018’de yapılan genel seçimleri Maduro yeniden kazanarak önümüzdeki altı seneyi de garantilemiş oldu.
Amerikan Devletleri Örgütü (OAS), ABD, Kanada, AB ve Latin Amerika’nın başlıca ekonomilerinin çoğu Maduro’nun başkanlığını tanımayacağını açıkladı. Seyahat ve bankacılık alanlarından Maduro ve kabinesine yönelik kısıtlamalar geldi; ABD ve AB’nin desteklediği Ulusal Meclis’i Venezuela’nın tek meşru kurumu olarak tanıyacaklarını açıkladılar. Bu yaptırımlara yaklaşık 50 ülke imza attı. Başkan Nicolas Maduro ve selefi Hugo Chávez’i eleştirenler Venezuela’nın ekonomik sıkıntılarının yıllarca süren yanlış ekonomik yönetiminin meyvesi olduğunu söylerken Maduro’nun destekçileri ise suçu düşen petrol fiyatlarına, ülkenin “yozlaşmış” seçkinlerine ve ABD’nin müdahalesine yüklüyorlar.
ABD, AB ve Latin Amerika ülkelerinin büyük bir bölümü Maduro hükümetine bireysel ve ekonomik yaptırımlar getiriyor. Böylelikle Venezuela hükümetinin izolasyonu artarak devam ediyor. Bu arada Rusya ve Çin, Venezuela’nın en sadık müttefiklerinden ikisi olarak kaldı. Ayrıca Nikaragua, Küba, Bolivya, Honduras ve son zamanlarda gelişen ilişkiler sayesinde Meksika, Hindistan ve Türkiye, Maduro hükümetiyle ilişkilerine devam ediyor.
Venezuela, devlete yönelik ekonomik planlamanın başarısızlığından gerçekten zarar gördü. Petrol gelirlerinin çekiciliği, siyasi elitleri ekonomik gelişme konusunda diğer alanlara odaklanmaktan uzaklaştırıyor. Fakat bu krizin nedenleri, bir refah devleti kurmanın getirdiği zorluklardan ziyade, Venezuela doğal kaynaklarının yönetişim stratejisinin getirdiği zorluklarla, daha derin narko-petrol meseleleri arasında gizleniyor.

Venezuela krizinin sebepleri

1. Petrolün yönetimini ele geçirmek
Venezuela 300 milyar varilden fazla olduğu kanıtlanmış rezerviyle dünyanın en büyük petrol kaynağına sahip ülkesi. Eski başkan Hugo Chávez başkanlığı döneminde, petrol şirketi PDVSA’nın (Petroleos de Venezuela) yeraltı kaynaklarını millileştirdi. Özellikle Exxon Mobile gibi küresel şirketlerin yatırımları bu millileşme adımıyla birlikte çöktü. Venezuela petrolünün yarıdan fazlasını hâlâ ABD satın alıyor olmasına rağmen, Venezuela sağlık ve altyapı işleri, askeri ve sosyal harcamalar için Çin ve Rusya’ya da petrol ihraç ediyor.
PDVSA’nın tam kapasiteyle petrol üretme kabiliyetindeki önemli düşüş nedeniyle, Rusya ve Çin’den aldığı bu kredileri geri ödemek için hükümet ürettiklerinin çoğunu Rusya ve Çin’e ihraç ediyor. Bunun dışında Hindistan, Türkiye, Brezilya ve Fransa da müşterileri arasında yer alıyor. Üretimin günde yaklaşık 3,4 milyon varilden 1,4 milyon varile kadar düşmesi, hükümetin artık ülkenin insani krizini geçici olarak dindirmek için dahi gerekli kaynaklara sahip olmadığı anlamına geliyor. Üretilen petrolün nitelikli bir şekilde değerlendirilememesi, Çin ve Rusya başta olmak üzere rakip ülkelerin Venezuela’nın petrol yatakları üzerindeki işletim haklarını her geçen gün genişletmesi, ayrıca ABD’li şirketlere Venezuela pazarından pay verilmemesi gibi sebeplerden dolayı, ABD solcu hükümetlerle PDVSA üzerinden sürekli olarak gerilim yaşıyor.

2. Uyuşturucu kartellerinin savaşı ve ‘Güneşler Karteli’

Kolombiya’da uyuşturucuya bağlı şiddet olaylarının azalması ve silahlı örgütlerle barış görüşmeleri yapılması, Venezuela’yı kokain kaçakçılığı konusunda kıta çapında lojistik bir merkez haline getiriyor. CIA ise hem bu dağıtımı yönetmek, hem kimyasal üretime geçmek, hem de uyuşturucu kartelleri arasında dağıtılan kârdan pay almak istiyor. Venezuela’daki uyuşturucu kartelleri bu pastayı CIA’ya kaptırmak istemiyor. Bu yüzden de Meksika ve Kolombiya kartelleri üzerinden bir savaş yaşanıyor. Meksika’da sol bir hükümet iş başına geldiği için Meksika-Venezuela gerilimi nihayete ermiş görünse de, Latin Amerika ve dünyanın en fazla “uyuşturucu tüketen” pazarları olan Brezilya ve ABD Venezuela’ya diz çöktürme gayretinde.
Latin Amerika’daki uyuşturucu ticaretindeki dalgalanma, Venezuela’nın siyasi ve askeri seçkinlerine dokunan bir dizi kaçakçılık skandalını ortaya çıkarıyor. Uyuşturucu kartellerinin resmi görevlilerle ilişkilerinin medyaya yansıyor olması dahi kanıksanmış durumda. Petrol zengini Venezuelalılar, uyuşturucu ticaretinin ülkeyi “Kolombiyalaştıracağı” endişesini taşıyor. Maduro hükümeti karteller arasındaki gerilimi azaltma konusunda çaresiz. ABD karşıtlığı her ne kadar hükümetle kartelleri aynı çizgiyi getirmişse de, bunun sürdürülebilmesi mümkün değil.
Venezuela 2018 yılında (yıllık gelirleri 500 ila 600 milyar dolar arasında olan) uyuşturucu kaçakçılarının toplam kazancının en yüksek olduğu ikinci ülke pazarı oldu. Uyuşturucu geliri kıtada yıllık olarak 1,5 trilyon dolara kadar yükselebiliyor. Venezuela’da kamu görevlilerinden uyuşturucu kaçakçılığına bulaşanlara “Güneşler Karteli” deniyor. Bu isim Venezuela Ulusal Muhafızları’ndan (Guardia Nacional Bolivariana [GNB]) generallerin apoletlerinde kullandıkları altın yıldızlardan geliyor.
Kolombiya’nın doğusunda ve Venezuela’nın batı bölgelerinde üretilen ve dünyadaki kokainin yüzde 75’ine kaynaklık eden Venezuela, petrol ihracatı için inşa edilmiş iyi bir karayolu ve liman sistemine sahip. Bu durum uyuşturucu sevkiyatını da kolaylaştırıyor. Dolayısıyla CIA bu ticaret hattını yönetmek istiyor. Kolombiya’da polisle uyuşturucu kaçakçıları arasında süregiden gerilim, giderek daha büyük miktarlarda kokainin komşu Venezuela’ya sevk edilmesine sebep oluyor. Bu durum ekonomik kârın da Venezuela’ya kayması anlamına geliyor.

3. ABD’nin nüfuz kaybetme kaygısı

Bugün dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısı olan Çin için Venezuela mükemmel bir ortak görünümünde. Venezuela krize girdiğinde Çin, ilişkilerin doğal “tamamlayıcılığını” fırtınanın ortasındaki bir tür dengeleyici olarak devam ettirdi. Oysa Çin-Venezuela ilişkisi en başından beri yalnızca Güney Amerika’da değil, Çin’in küresel ölçekte emtia zengini ülkelerle bağları arasında da öne çıkıyor. Çin Venezuela’ya 2005-2019 yılları arasında 70 milyar dolar borç verdi. Vadesi gelmiş olanları ise tekrar taksitlendirdi veya hibe etti. Altyapı projelerinden tarıma, petrol ithalatından teknoloji transferine kadar Çin, Venezuela’ya yoğun ilgi gösteriyor. Venezuela “Bir Kuşak Bir Yol” projesini de destekliyor. Çin Venezuela’ya askeri araç gereç satışı ve eğitim amaçlı asker değişimi konularında da ilgi gösteriyor. McKinsey&Company danışmanlık şirketi, Latin Amerika ülkelerinin altyapı ve kalkınma yatırımları için önümüzdeki 7 yıl boyunca 7 trilyon dolar harcanacağı tahmininde bulunuyor. Bu büyüklükte bir yatırım gücü dünyada sadece Çin’de var. Dolayısıyla Çin sadece Venezuela’daki değil, tüm Latin Amerika’daki projelere talip.
Rusya-Venezuela ilişkileri Çin-Venezuela ilişkilerine kıyasla çok daha girift ve ABD açısından çok daha tehlikeli görünüyor. Rusya Venezuela’da deniz ve hava üssü kurmak istiyor. Bunun için önce nükleer başlık taşıyan uçak ve silah sistemlerini “tatbikat” adı altında Venezuela silahlı kuvvetlerine entegre ediyor. Ayrıca Rusya Rosneft petrol şirketiyle Venezuela’ya teknoloji transferi yaparak Venezuela’nın bu alanda ABD’ye bağımlılığını azaltırken, diğer yandan keşfedilen verimli sahalardan petrol çıkartıyor. Böylelikle Venezuela petrolünün yönetiminde söz sahibi olmaya çalışıyor.
Türkiye-Venezuela ilişkileri Maduro ile Erdoğan’ın şahsi gayretleriyle ilerliyor. Türkiye’nin ticaret etkisi Rusya ve Çin’le kıyaslanmayacak kadar mütevazı rakamlar çerçevesinde olsa da gayretli adımlar söz konusu. Bu bağlamda, Venezuela’nın altın rafineri ihalesini ve sertifikasyonunu İsviçre yerine Türkiye’ye vermiş olmasının, kısa vadede atılmış önemli bir adım olduğu görülüyor. Bunun yanı sıra Türkiye’nin sosyal politikalar kapsamında Venezuela’da gıda kutuları dağıtması ve madencilik alanında çalışmalarını ilerletmesi, güven teşkil etme hususunda Rusya ve Çin politikalarının önüne geçse de yeterli değil.
Rusya başta olmak üzere Çin, Türkiye, Hindistan, Meksika ve diğer Latin Amerika ülkelerinin Venezuela ile ilişkilerini geliştirmesinden rahatsız olan ABD, Venezuela’nın ABD’nin baskılarına karşı “dengeleyici” bir politika sürdürdüğünün de farkında. Zira bu durum Bolivarcı sol hükümetlere uygulanan siyasi ve ekonomik baskının küçük kalmasına neden oluyor. Rusya ve Çin’in bölgeyle artan ekonomik ilişkilerinin, Latin Amerika’da hegemonik bir güç olmak isteyen ABD’nin nüfuzunun azalmasına neden olduğu da bir gerçek. Ayrıca ticari ve siyasi ortakların çeşitlendirilmesi, ABD’nin politik ve ekonomik çıkarlarına darbe vuruyor.

Bürokrasinin başarısızlığı ve değişime direnç

Kendisine karşı en az 20 darbe veya saldırı teşebbüsünde bulunulan Maduro, bunların hiçbirinden bir zarar görmedi. Aksine, hükümeti bu teşebbüslerden daha da güçlenerek çıktı. Maduro yönetimi gerek ABD’nin izolasyonu gerek siyasal ve ekonomik sabotajlardan ötürü ciddi bir baskıya maruz kalsa da, mevcut kadrolarının beceriksizliği ve liyakatsizliği yüzünden yönetişim problemi de yaşıyor. Rüşvet, yolsuzluk ve asayiş problemleri Venezuela halkını çok ciddi şekilde öfkelendiriyor. Özellikle bürokrasinin burjuvaziye dönüşmesi, ABD ve AB’de yatırımlar yapması, birçoğunun taşınmazlar edinerek Madrid ve Miami gibi yerlere yerleşmesi, sosyoekonomik kırılganlığın yüksek olduğu ülkedeki sosyolojik yarılmaları keskinleştiriyor.
Ülke iki kampa ayrılmış durumda: İspanyol beyaz torunlar, CIA’nın para dağıttığı eski askerler, STK’lar, öğrenciler, siyasi muhalifler, Miami’deki elitler ve kilise yöneticileri bir tarafta; muvazzaf askerler, işçiler, kırsal kesimdeki yoksullar, yerliler, göçmenler, işçiler ve zengin solcu bürokrasi ise diğer tarafta. Özellikle Bolivarcı askerlerin ve sivil bürokrasinin aşırı zenginleşmesi, Maduro yönetiminin samimiyetinin sorgulanmasına neden oluyor. Haliyle rejim halk desteğini kaybettikçe daha da otoriter hale geliyor.


28 Eylül 2018 Cuma

Dünyada Amerikan Çağı Bitiyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Tamer Ashraf
Trump yeni bir şey söylüyor ama dünya yeniden kuruluyor.

Amerika yalnızlaşırken, Avrupa Birliği (AB) ile Türkiye yeni bir zeminde buluşmak üzere. 

Hatta Amerika’ya karşı yeni ittifaklar yeni oluşumlar hızla kurulmak üzere. 

Artık dünyanın jandarması Amerika’nın parmak sallamasını kimse iplemiyor!

Sizce de öyle değil mi?

Hatırlıyor musunuz, Amerika’nın Kudüs’e büyükelçiliğini taşıma kararından sonra Birleşmiş Milletlerde (BM) bir oylama yapılmıştı. Ve oylamanın sonucu çok ama çok tartışılmıştı.

21 Aralık 2017’deki oylamadan hemen önce Trump Amerikan yardımı alan ülkeleri tehdit etmişti ve şayet aleyhte oy kullanırlarsa yardımları keseceği tehdidinde bulunmuştu.

Ama oylama Trump’ın tehdidine rağmen Türkiye ve Filistin’in zaferiyle sonuçlanmıştı.

O gece internet sitelerinde haber şöyle duyurulmuştu:

“ABD’nin Kudüs kararının ardından BM Genel Kurulu’nun olağanüstü gündemli toplantısında, ABD’nin kararını geri çekmesini öngören bir tasarı oylandı.

Bağlayıcı niteliği bulunmayan tasarı 128’e karşı, 9 oyla kabul edildi. 35 ülke ise çekimser kaldı.

ABD ve İsrail dışında, Guatemala, Honduras, Marshall Adaları, Nauru, Mikronezya, Palau ve Togo, Trump’ın Kudüs kararını destekleyen ülkeler oldu.

35 ülke ise tasarı için çekimser oy kullandı:

Antigua ve Barbuda, Arjantin, Avustralya, Bahama Adaları, Benin, Bhutan, Bosna Hersek, Kanada, Hırvatistan, Çekya, Dominik Cumhuriyeti, Ekvatoryal Gine, Fiji, Haiti, Macaristan, Jamaika, Kiribati, Litvanya, Lesotho, Malawi, Meksika, Panama, Paraguay, Filipinler, Polonya, Romanya, Ruanda, Solomon Adaları, Trinidad Tobago, Tuvalu, Güney Sudan, Uganda, Vanuatu.”

2017’nin son günlerinde BM’de yaşanan hadise, önceki gün yaşananlara ışık tutar niteliktedir.

AMERİKA ARTIK NE TEHDİTLE NE SİLAHLA İKNA EDEMİYOR


O gün Amerika’nın yardımını alan ülkeler bile aleyhte oy kullanmıştı. Yine o gün ismini yeni duyduğumuz hatta dünya haritasında nerede olduğunu bile bilmediğimiz birkaç ülke Amerika’ya destek vermişti. Nauru mesela!

“Amerikan çağı bitiyor, Amerika geriliyor. Batıyor” gibi cümleleri kurmak için çok erken olduğunu biliyorum.

Fakat, 2001’deki ikiz kulelere yapılan saldırı bahane edilerek geliştirilen yeni “terörle mücadele konsepti” özellikle İslam dünyasına kan ve kaostan başka bir şey getirmedi.

Bununla birlikte 2008 küresel krizinden sonra da ekonomik olarak gerileyen Amerika, Trump ile birlikte “malların ve sermayenin serbest dolaşımı”nı önleyerek ayakta kalma yolunu seçti.

Bu iki hadise, Amerikan çağının zora girdiğinin işaretidir. Amerikan toplumu Trump ile birlikte yeniden zenginleşiyor bu doğru. Ama aynı şekilde dünyanın müreffeh toplumları dahi Amerika’nın yeni ekonomi savaşı nedeniyle zorluklar çekiyor. Tehdit ve şantajlara boyun eğen petrol üreden ülkelerse her gün ekstra bir fatura ödemekle meşgul.

KURALSIZLIĞI DOKTRİNLEŞTİRMEK İSTEYEN TRUMP’A “ADALET” DİYEN BİR ERDOĞAN VAR


Önceki gün Trump, BM kürsüsünden bütün ülkelere kendince racon kesti. İronik biçimde globalleşme doktrinini reddettiğini ilan etti. “Sosyalizm kötü” dedi. “Petrol fiyatları yüksek” dedi. “Amerika” dedi. “Ulus devlet” dedi.

Trump’ın sözlerine ilişkin en kapsamlı analizi gazetemiz Yeni Şafak’ta Zekeriya Kurşun hoca yazdı. )

Zekeriya Kurşun’un yazısı şöyle bitiyor,

“(…) Bütün çelişkilerine rağmen bu konuşma kesinlikle hafife alınmamalıdır. Ama bir sonuç olarak acaba tarih farklı bir coğrafyadan mı tekerrür ediyor? sorusunu da sormamızı gerektirmektedir.

Trump’ın korumacı, saldırgan ve müdahaleci, barışı ve uluslararası işbirliğini baltalayıcı, ticareti sınırlayan konuşması karşısında; Cumhurbaşkanı Erdoğan, adalete, insan haklarına, gelir dağılımındaki eşitsizliğe vurgu yapan ve daha fazla uluslararası işbirliği ve serbest ticareti öneren konuşması yüz yıl öncesini hatırlatmaktadır.

ABD Başkanı Wilson, 1919’da bütün mağrurlukları ile Paris’te toplanarak mazlum milletlerin kaderini tayin eden galip Avrupalılar karşısında milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkını ve “açık kapı” politikalarını savunarak, Milletler Cemiyeti’nin kuruluşu için yola çıkmıştı.

Acaba yüz yıl sonra tarih, ‘dünya beşten büyüktür’ ilkesini ortaya koyan Erdoğan’ın çağrısı ile BM’nin yeniden yapılanmasına giden bir süreci mi hazırlamaktadır?”

2017’nin son günlerinde BM’de yaşanan hadise ve ardından önceki günkü genel kurul toplantısında yaşananlar insanlığın yeni bir merhaleye geldiğinin işaretidir.

Ya elindeki silaha ve etrafa yaydığı korkuya güvenen “güç sarhoşluğu” ile önüne gelene çemkirenlerin dünyayı teslim aldığını göreceğiz… Ya da yüz yıl önce Milletler Cemiyeti’nin kuruluşunun önünü açan Wilson gibi cesaretle öne atılanların “Dünya beşten büyüktür” cümlesinin gerçekleştiğini.

SON 300 YILDA BİLE DÜNYA BİRKAÇ KEZ KURULMADI MI?


16 Nisan 1964 yılında Time dergisine konuşan İsmet İnönü, “Müttefikler tutumlarını değiştirmezlerse, Batı ittifakı yıkılabilir... Yeni şartlarda yeni bir dünya kurulur ve Türkiye de bu dünyada yerini bulur” demişti.

Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hem BM’de yaptığı konuşma, hem Amerikan medyasına hem Alman medyasına yaptığı açıklamalar gösteriyor ki Türkiye “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır” tezinde ısrarlı. Sahi son 300 yılda bile dünya birkaç kez kurulmadı mı?

İLGİLİ HABERLER




















25 Şubat 2018 Pazar

ABD'nin 'seçimlere müdahale' sicili kabarık

Dünyanın birçok bölgesindeki farklı ülkelere doğrudan veya dolaylı yollarla "siyasal düzen ayarı" vermeye çalışan Amerikan yönetimlerinin sicili kabarık görünüyor.
2016'da yapılan Amerikan başkanlık seçimlerine Rusya'nın müdahale ettiği iddiaları üzerine başlatılan soruşturmalar sürerken, ABD'nin yarım asırdır dünyanın birçok farklı ülkesindeki seçimlere ve siyasal düzene yönelik müdahaleleri de tartışılıyor.
8 Kasım 2016'da yapılan başkanlık seçimlerine Rusya'nın siber saldırılarla müdahale ettiği yönündeki iddiaları tartışan ABD'nin başka ülkelerdeki "seçimlere müdahale tarihçesi" bir kez daha gündeme geldi.
Özellikle Soğuk Savaş döneminde "komünizme karşı mücadele" gerekçesiyle dünyanın birçok bölgesindeki farklı ülkelere doğrudan veya dolaylı yollarla "siyasal düzen ayarı" vermeye çalışan Amerikan yönetimlerinin sicili kabarık görünüyor.
Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) eski başkanı James Woolsey'in geçen hafta basına yansıyan, "(ABD'nin başka ülkelerin seçimlerine müdahale edip etmediği sorusuna) Muhtemelen evet, ancak komünistlerin iktidara gelmesini engellemek için, sistemin iyiliği içindi; yani demokrasinin menfaatine, sadece iyi bir amaç içindi" şeklindeki sözleri, ABD'nin başka ülkelerdeki seçimlere müdahale ettiği gerçeğini yeniden gözler önüne serdi.

İran'da demokratik yönetime darbe

CIA, İran'da demokratik seçimle iktidara geçmiş olan Başbakan Muhammed Musaddık'ı deviren 1953 darbesinde önemli bir rol oynadığını ilk kez 2013 yılında kabul etti. Aynı darbede CIA ile birlikte İngiliz istihbaratının da rol oynadığı biliniyor.
Söz konusu darbeden 60 yıl sonra kamuya açılan belgelerde CIA'in İran'daki yönetim değişikliğinde oynadığı rol gözler önüne serilirken, belgelerde darbeye "Amerikan dış politikasının bir parçası olarak" yardım edildiği belirtilmişti.
İran'ın petrolünü millileştirme kararı alan Musaddık'ı deviren Washington-Londra ortak yapımı darbe süreci, Batı yanlısı Şah Muhammed Rıza Pehlevi'nin iktidar koltuğuna oturmasıyla sonuçlanmıştı.

Honduras'taki darbeye sessiz kaldı

ABD'nin 2009 yılında Honduras'ta demokratik seçimlerle işbaşına gelen Devlet Başkanı Manuel Zelaya'nın askeri bir darbe ile indirilmesine sessiz kalması, "darbecileri meşrulaştırdığı" gerekçesiyle halen tartışılmaktadır.
Darbeye "darbe" nitelemesi yapmadan seçimlerin yenilenmesini isteyen ABD yönetimi, ülkedeki askeri yapılanmanın muhalif tüm toplum kesimlerini sindirmesine izin verdiği gerekçesiyle Honduraslılar tarafından yoğun şekilde eleştirildi.

1954 yılında Guatemala'da Devlet Başkanı Jacobo Arbenz'i indiren CIA, onun yerine "komünizmle daha etkili mücadele etmesi için" askeri bir diktatörlüğü işbaşına getirdi.
ABD'nin bir başka Orta Amerika ülkesi olan Haiti'deki birçok askeri darbeye doğrudan ve dolaylı destek vermesi de uluslararası ilişkiler literatüründe yaygın olarak bilinen bir konu olarak kayıtlarda yer aldı.
Bununla birlikte tarih kitaplarında ABD'nin, Şili'nin sosyalist Devlet Başkanı Salvador Allende'nin 1973 yılında Augusto Pinochet önderliğindeki askeri bir darbe ile devrilmesindeki rolü de detaylı bir şekilde yer almış durumda.

Kongo'nun ilk başbakanına "onu öldürün" emri

ABD'nin diğer ülkelerin seçim ve siyasal düzenlerine müdahale tarihçesinde Latin Amerika ülkeleri kadar Afrika ülkelerinin de önemli bir yeri olduğu biliniyor.
1960 yılında Demokratik Kongo Cumhuriyetinin ilk Başbakanı olarak seçilen ve o günkü koşullarda Rusya'dan yardım isteyen Patrice Lumumba, CIA'in de katkılarıyla gerçekleştirilen askeri bir darbe sonucunda devrildi ve darbeciler tarafından işkence edildikten sonra öldürüldü.
2002 yılında açıklanan belgelerde dönemin ABD Başkanı Dwight Eisenhower'ın CIA'ye "Lumumba'yı ortadan kaldırın" talimatı verdiği ortaya çıktı.
Söz konusu toplantının kayıt tutucusu Robert Johnson, anılarını anlattığı bir mülakatta, "Eisenhower, CIA Başkanı Allen Dulles'a dönerek 'Lumumba'yı ortadan kaldırın' deyince salonda bulunan herkes 15 saniye boyunca buz kesti." ifadelerini kullandı.

Afganistan seçimlerinde manipülasyon

ABD'nin Rusya ile arasında tampon ülke olarak gördüğü Afganistan'daki siyasal düzeni şekillendirme çabası, 2009 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerine dahi yansımıştı.
O dönem ABD'nin Savunma Bakanı olan Robert Gates, sonraki yıllarda verdiği bir mülakatta açıkça ABD'nin 2009'daki Afgan seçimlerini manipüle ettiğini kabul etti.
Gates, "O seçimlerle ilgili ellerimiz kirli" açıklamasını yaptı ve seçimlerin anayasaya aykırı olarak ertelendiğini ve dönemin Cumhurbaşkanı Hamid Karzai'nin yeniden seçilmemesi için çaba gösterildiğini dile getirdi.
Aynı şekilde ABD'nin gölgesi altında yapılan 2014 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de çok sayıda "şaibeli" durum yaşandığı ortaya çıkmış, seçim sonuçlarıyla ilgili tartışmalar aylarca sürmüştü.

İtalya seçimlerini etkiledi

ABD'nin "komünizmle mücadele" mottosu altında seçimlere ve siyasal düzene etki ettiği ülkelerden biri de Avrupa'nın göbeğinde yer alan İtalya idi.
1948 yılında yapılan seçimleri Komünist Parti yerine Hristiyan Demokrat Partinin kazanması için İtalya'daki işbirlikçilerine milyonlarca dolar destek sağlayan CIA, bu sayede ülkedeki seçimlerin kaderini belirledi.
Bu süreçte aktif rol oynayan CIA ajanı Mark Wyatt, 1995 yılında Amerikan CNN kanalına verdiği röportajda, "Elimizde çantalar dolusu para vardı, bu paraları belirli politikacılara ve onların seçim kampanyalarına aktarıyorduk" açıklamasını yapmıştı.
Dönemle ilgili kayıtlar üzerindeki gizliliğin kalkmasıyla CIA'in İtalya'da o tarihten sonraki 24 yıl boyunca Hristiyan Demokratların seçimlerde başarılı olması için çaba gösterdiği ortaya çıktı.


ABD'nin 20. yüzyıl tarihine ve hatta 2000'li yıllardaki bazı adımlarına bakıldığında, başka ülkelerin seçim süreçlerine karışma noktasında Amerikan yönetimlerinin oldukça cüretkar oldukları ve özellikle CIA'yi kullandıkları açıkça görülüyor.
ABD'de devam eden Rusya soruşturmasının nereye evrileceği bilinmiyor; ancak Amerikan müdahaleciliğiyle ilgili klasörler dolusu belge arşivdeki yerini çoktan almış durumda.

3 Ağustos 2017 Perşembe

Türkiye Üzerinde Oynanan Oyunlar 1.bölüm

ABD’li Yahudi bankacı işadamı David Rockefeller, son yüzyılın en büyük itiraflarını yaptı. Rockefeller’e atfedilen bu itiraflar, aslında hepimizin bildiği tarihi gerçekler..

İşte Rockefeller’in söyledikleri:

TÜRKİYE’YE ADNAN MENDERES ZAMANINDA “MARSHALL YARDIMI” İLE EL ATTIK

Mesela Türkiye’yi ele alalım. Türkler de yıllar boyu komünizme karşı savaşmıştır. 1950’lerde ülke yönetimine bize desteğimizle Adnan Menderes gelmişti. Aslında Menderes bizimle başta gayet güzel bir diyalog kurmuştu. Bizden seçimde aldığı destek karşılığında, Marshall yardımı adı altında devamlı borç alıyor ve ülkesinde yatırımlar yaparak sanayi yapısını geliştiriyordu. Fakat o kadar plansız ve programsız harcama yapıyordu ki ödeme günleri geldiğinde, bizden, borç ödemek için tekrar tekrar borç istemeye başladı. Biz de kendisinden ülkesini yabancı sermayeye açmasını ve bizim şirketlerimize özel imtiyazlar tanımasını, diğer bir deyişle Osmanlı İmparatorluğu’na dayatılan kapitülasyonlar benzeri şeyler talep ettik Menderes bize bunu hiçbir zaman kabul etmeyeceğini söyledi ve bizden uzaklaşamaya başladı. Ülke insanı ilk defa asfalt yollarla tanışıyor, fabrikalar arka arkaya dikiliyordu. Ülkenin çoğunluğu Müslüman olduğu için ülkenin her yerine camiler yaptırıyordu. Menderes bu şartlarda iktidarda ki yerini uzunca bir süre için, sağlamlaştırdığını sanıyordu. Bir darbe ile bu işe bir son verildi ve sonunun öyle bitmesini istemediğimiz halde, çalışma arkadaşlarıyla beraber idam edildi. Sadece CELAL BAYAR kurtuldu, çünkü bir MASONDU ve yakın arkadaşı Papa Roncalli ya da diğer adıyla 23. John, Vatikan’ın baskısıyla onu idamdan kurtardı.

1980 DARBESİ BİZİM İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA YAPILDI

Aynı ülkede gerçekleşen 1980 darbesi de bizim isteklerimiz doğrultusunda yapıldı. O zamanlar ülkede bir solcular, bir sağcılar iktidara geliyor ve bizim isteklerimiz doğrultusunda ülke ekonomisini yönlendiriyorlardı. Fakat Amerika ve Avrupa’da gelişmiş ülkelerin piyasaları doyuma ulaşmışlar ve biz yeteri kadar mal satamaz olmuştuk. Bunun üzerine diğer az gelişmiş ülkelere uyguladığımız planı onları da uygulamak istedik ve serbest piyasa ekonomisine geçmelerini ve ithalatın serbest bırakılmasını talep ettik. Bu istediğimizi kabul etmiş görünüyorlar, fakat işi uzatıyorlardı.

BİNLERCE TÜRK GENCİ UYDURMA İDEOJİLER UĞRUNA CAN VERDİ

En sonunda bu ikilem yine bildiğimiz yollarla, Ordo Ab Chaos ile çözüldü. Yani önce kaos, sonra düzen. Provokatörlerimiz aracılığıyla sağ ve sol ideoloji kavgaları başlatıldı. Aslında başında onay vermiş gibi göründüğümüz Kıbrıs Savaşı’ndan sonra ülkeye uygulanan ambargo sayesinde halk canından bezmiş, ülkede yağ ve tuz bile bulunamaz olmuştu. Karaborsacılar zenginleşirken halk iyice sefalete düşmüştü. Ülkeye gönderilen provokatörlerimiz için bu halkı kışkırtmak hiç zor olmadı. Ülke halkı sağcı ve solcu olarak iyiye bölündü ve çatışmaya başladılar. Olaylar öyle bir dereceye geldi ki, hergün elli-altmış kişi sokak çatışmalarında ölmeye başlamıştı. Bütün ülke terör korkusu altında eziliyordu. İnsanlar akşamları sokağa çıkamaz olmuştu. Her an bir serseri kurşuna hedef olmak vardı. Binlerce Türk genci uydurma ideolojiler uğruna can vermişti. Hükümetler birbiri arkasına iktidara geliyor fakat olayları önleyemiyorlardı. Sonra darbe geldi ve bütün olaylar bıçak gibi kesiliverdi. Zavallı ülke halkı bu sözde başarıyı darbenin bir neticesi olarak gördüler. Çünkü nihayet terörizm sona ermiş, ülkeye huzur gelmişti. Aslında provokatörlerin görevi bitmiş, sahneden çekilmişlerdi. Burada oynanan oyun, halkı umutsuz ve çaresiz bir duruma düşürmek ve onlara bir “kurtarıcı” sunmaktır; ondan sonra bu kurtarıcı ne yaparsan yapsın hemen kabullenecektir.

ÖZAL, İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA KAPILARI SONUNA KADAR AÇTI

Askeri hükümet bir süre devlet yöneticiliği yaptı ve bizim belirlediğimiz bir kişiye yönetimi devretti. Bu Turgut Özal’dı. Özal, tam da bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkenin kapılarını bize sonuna kadar açtı. Bizim şirketlerimiz bu bakir piyasaya kurtlar gibi saldırdılar. İlk önceleri fiyatları çok düşük tutarak yerli sanayinin rekabet gücünü düşürdüler. Ülke artık Amerikan ve Avrupa yapımı mallarla dolmuştu. Sanayi şirketlerimiz stoklarını eritirken finans şirketlerimiz de ülkeyi artan ithalatı karşılayabilmeleri için yüksek faizlerle borç yatağına sürüklüyorlardı. Böylece, gelişmekte olan ülkeler olarak adlandırdığımız bu ülkelerin hemen hemen hepsinde uygulanan ve 80’li yıllarda başlatılan bu proje ile, bütün ülkeler, hem bizlerden aldıkları mallarla sanayi şirketlerimizi zenginleştirmeye devam ediyorlar, hem de bu malların karşılığı olan ödemelerini yapabilmek için bizim finans şirketlerimizden aldıkları yüksek faizli kredilerle, her sene artan bir borç batağına sürükleniyorlar.

TÜRKİYE’DE PARA İTİBAR GÖRDÜ, ARKADAŞ, DOST, AİLE GİBİ KAVRAMLAR UNUTULDU

Bu arada, Özal bütün bunların yapılabilmesi için gereken kanunları yavaş yavaş çıkarmıştı. Bu ülke vahşi kapitalist sistemle o kadar çabuk uyum sağladı ki, bizim bile düşünemediğimiz hayali ihracat gibi vurgun yöntemleri keşfettiler. İnsanlar artık en kısa ve en kolay yönden servet yapmanın peşine düştüler. Rüşvet, devlet bankalarının çeşitli entrikalarla soyulmaları, banker skandalları birkaç örnek. Arkadaş, dost, aile gibi kavramlar unutuldu ve sadece parası olanlar itibar görmeye başladı. Bu arada, yerli sanayi can çekişiyor, küçük işletmelerden başlayarak yavaş yavaş büyük işletmelere doğru bir iflas dalgası yayılıyordu. Devlet işletmeleri ise bizim istediğimiz yöneticilerin atanmaları sağlanarak zarar ettiriliyordu. Sonunda bu işletmeler ya kapatılıyor, ya da özelleştirme hikayesiyle, ucuz fiyatlarla şirketlerimiz tarafından ele geçiriliyordu.

“KÜRT DEVLETİ PROJESİNİ” HAYATA GEÇİRMEK İÇİN ÖNCE ÖRGÜT YARATTIK

Beyni yıkandığı için temiz hayallerle işe başlayan Özal, sonunda bu sistemin gerçeklerini görerek kendisini de kapitalizmin çarklarına kaptırdı. Ailesini ve yakın çevresini zengin etmeye başladı. Öyle bir duruma geldiler ki Özal’ın çevresinde prens ve prensesler ortaya çıkmaya başlamış, biz ülke monarşizme dönüyor diyerek kaygılanmaya başlamıştık. Aslında tam bir komedi oynanıyormuş. Her neyse, ülke insanının tepkisini ölçmek için kendisinden Kürt devleti fikirlerinden bahsetmesini istedik. Fakat bu düşünceler kendisine pahalıya maloldu. Biz de Kürt devleti projemizi hayata geçirmek için *** denilen bir örgüt yaratıldı. Bu örgütle uğraşmak ülke ekonomisine çok büyük zarar verdi ve şu anda koskoca Osmanlı İmparatorluğu’ndan geriye kalan bir avuç toprakta varlığını sürdüren Türkiye, bizim hiçbir istediğimiz geri çevirecek durumda değil. Sanırım yakın gelecekte topraklarından biraz daha, bir süre sonra da bizim için hala geçerli olan Sevr Antlaşması uyarınca hemen hemen tamamından fedakarlık etmek zorunda kalacak.

TÜRKİYE BİZİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİ… SU KAYNAKLARININ ÖNEMLİ BİR KISMI BURADA

Rockefeller de sözü devralarak başlıyor;

Türkiye hakkında biraz daha durmak istiyorum; çünkü dünya daki en stratejik konumdaki ülkedir ve bizim için çok önemlidir. Nedenlerine gelince:

Bir kere Büyük İsrail Devleti topraklarının su kaynaklarının önemli bir kısmı şu anda Türkiye’ye aittir.

İkincisi, Müslüman ve demokratik bir ülke olarak bu konuda öncü bir ülkedir. İslamiyeti yıkmak istiyorsak önce Türkiye’den başlamalıyız.

Üçüncüsü, Avrupa ve Asya arasında bir köprü durumdadır.

Maden, petrol, doğalgaz gibi zengin yer altı kaynaklarına sahip Ortadoğu ve Kafkasya’ya hakim olmak istiyorsak bu ülke elimizin içinde olmalıdır. Ortadoğu hemen hemen elimizde sayılır. Kafkasya ve Orta Asya’daki diğer Türk devletleri de yakında darbelerle kargaşaya boğulacaklar ve avucumuzun içine düşecekler. Bu Türkler aslında birleşip bir araya gelseler karşılarında hiçbir güç duramaz. Bu yüzden böyle bir olasılığa karşı, ajanlarımız her an tetikte bekliyorlar. Türk devletlerinde kilit mevkilerdeki adamlarımız, aralarında en ufak bir yakınlaşma sezdiklerinde hemen istikrarı bozacak olaylar ve darbelerle bunu önlüyorlar.

EN ÖNEMLİSİ, TÜRKLER MEDENİYETİN BEŞİĞİDİR VE KÖKENLERİ SÜMERLERE KADAR DAYANIR

Dördüncüsü, ülke bor madenleri bakımından dünyanın en zengin ülkesidir ve bu maden dünyada yakın bir gelecekte, petrolden bile daha önemli bir hale gelecek.

Beşincisi ve belki de en önemli olanı Türkler medeniyetin beşiğidir. Türkler, Milattan Önce 4.000’lerde Orta Asya’da yaşayan büyük bir felaketten sonra yaşadıkları yerleri terk edip, Mezopotamya’ya ve Rusya üzerinden Avrupa’ya gelen Aryanlar, yani dünyadaki en medeni olarak kabul ettiğimiz Ari Irk’tandırlar ve Avrupa’daki Finliler, Macarlar gibi bazı uluslar Türk kökenlidir. Ayrıca Anadolu’da büyük uygarlıklar kuran Hititler ve Asurlular’ın da Türk kökenli olma ihtimali yüksektir.

Milattan Önce 3.500 yıllarında Mezopotamya’da yaşamış olan Sümerler ilk yazıyı bulan, toplumda adaleti sağlamak için ilk yasaları çıkaran ve mahkemeleri kuran, ilk para kullanan ve vergi toplaya, ilk okul açan ve tekerleği bulan ulustur: yani dünya medeniyetinin başlangıç noktasıdır ve soyları tarihçilerimizin araştırmalarına göre Türk kökenli insanlardır. Çünkü Sümerler o bölgenin yerli halkı değildirler; yani göçebedirler ve tarihçilerimizin araştırmalarına göre “kız” manasına gelen “kır” kelimesi, “öküz” manasına gelen “ökür” kelimesi gibi bugüne kadar çözülebilen 1000 civarında Sümerce kelime ve “Ayağını yere sıkı bas, Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır, Sel gibi silip süpürmek, Yağ gibi erimek” gibi yüzlerce atasözü bugün Türkçe’de kullanılmaktadır. Sümerlerin Ay Tanrısı’nın simgesi olan “Yarımay”, bugün Türk bayrağında kullanılmaktadır. Roma ve Yunan medeniyetleri Sümerlerden oldukça fazla faydalanmışlardır; mesela yapılarındaki süslemeleri ve Tanrıları Sümer tapınaklarından gelir.

Fakat biz bunu örtbas etmek için, Milattan Önce 2.000 yıllarında, yani Sümerlerden 1.500 yıl sonra başlamış olmasına ve Yunan medeniyetini, dünyadaki ilk medeniyet olarak dünyaya tanıttık. Daha da ilginç olanı, Yunanlılardan önce Mısır Medeniyeti başlamıştır; ama onlar da ancak Sümerlerden 1000 sene sonra piramitlerini yapabilecek uygarlık düzeyine gelebilmişlerdir. Mayalar ve İknalar; Sümerlerden 2000 sene sonra ziguratlarını aynı biçimde yapmışlardır.

MEDENİYETİN BEŞİĞİ OLARAK TÜRKLERİ KABUL EDEMEZDİK, BU MİRASA EL KOYMALIYDIK

Medeniyetin beşiği olarak Türkleri kabul edemezdik; tam aksine binbir entrika ile bu kültür miraslarına el koyarak biz onları bütün dünyaya barbar, hak hukuk tanımayan bir toplum olarak tanıttık ve bunda da oldukça başarılı olduk. Sümer Kralları Urukagina ve Urnammu, çok tanrılı bir toplum kurarak, insanlar arasında adaleti sağlamak ve haksızlıkları önlemek için yasalar çıkararak, çağımız toplumlarına öncü olurlarken, bugün tek tanrılı bir toplum olan Türkiye’de bizim çalışmalarımız sonucu, fuhuş, rüşvet, hırsızlık, haksız kazanç ve gelir dağılımı aşırı düzeylerdir.

Aslında insanlar tarih kitaplarını açıp okusalar, bütün gerçeği görecekler ama insanoğlu için duyduğuna inanmak yeterlidir, okumak çok zor gelir.

Ben de o ana kadar en medeni ulus olarak İngilizleri görüyordum. Duydukları hiç hoşuma gitmeyince konuyu değiştirmek istedim.

OSMANLI’YI YIKMAK ZOR OLMADI

“Dünya ülkelerini nasıl ele geçirmeyi düşünüyorsunuz?” diye sordum. Rothschild kendimden emin bir tavırla konuşmayı sürdürdü.

Rothschild: Sana tarihten örnekler vererek gücümüzü göstermek istiyorum; Birinci Dünya Savaşı, Avrupa’da bize karşı olan imparatorlukları dağıtmak ve en önemlisi Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayarak Ortadoğu’daki petrol yataklarını ele geçirmek ve İsrail devletinin yolunu açmak için çıkarılmıştı. İsrail devletinin kurucusu sayılan Theodor Herlz, o zamanki Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit’e giderek, bizim ailemizin desteğiyle Filistin topraklarını satın almak istedi. Fakat padişah bize karşı çıktı. Bizim için Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak çok zor olmadı. Çünkü padişahlar genellikle Türk kadınları yerine, fethettikleri ülkelerden köle olarak getirdikleri başka din ve ırklara mensup kadınlarla evleniyorlardı. Tabii Hürem Sultan gibi bu kadınlar zamanla ülke yönetiminde söz sahibi oldular ve kendileri gibi yabancı kökenli adamlarıyla bizim istediğimiz gibi, ülkeyi yıkıma götüren bir şekilde yönetmeye başladılar. Padişahlar ise devlet yönetiminin emin ellerde olduğu düşüncesiyle zevk ve sefaya dalmışlardı. Bu da Osmanlı’nın çöküş devrini başlattı. Mason örgütleri tarafından kışkırtılan insanların çıkardıkları isyanlarla topraklar kaybedilmeye başlandı. Hazine plansız harcamalarla tüketildi. Savaş sonunda hedefimize ulaşmamıza az kalmıştı; ama Atatürk adında bir lider ortaya çıkarak planlarımızı bir süreliğine ertelememize neden oldu. Tabii ki sonuçta bizim finans ve silah sanayi şirketlerimiz servetlerini onlarca kez katladılar. I. Dünya Savaşı sonunda Monarşizm tez olarak, Demokrasi antitez olarak, Komünizm’i yani sentezi oluşturdu.

HİTLER, BİZİM TARAFIMIZDAN GETİRİLDİ, ÇÜNKÜ BURADAKİ YAHUDİLER İSRAİL DEVLETİNİ KURMAYA YARDIMCI OLMADILAR

İkinci Dünya Savaşı’nın asıl sebebi şu an olduğu gibi dünyada başlayan ekonomik krizlerdi; diğer bir önemli neden ise Diaspora’nın yani kutsal topraklar dışında yaşayan Yahudilerin, yeni İsrail devletini kurmaya yardımcı olmamaları ve bu ülkeye dönmeyi kabul etmemeleriydi. Hitler’in bulunduğu mevkiye gelmesi ve Alman ulusunu büyülemesi, yine bizim tarafımızdan aldığı mali yardımlar sayesinde olmuştur. Harriman, Guaranty tröstü gibi Amerikan finans devleri, Alman çelik kralı Thyssen’ın mali yardımları ve Thule Örgütü’nün desteğiyle Hitler, dünya savaşı başlatacak güce erişiyordu. Bu iş için Hitler seçilmişti; çünkü Yahudilerden nefret ediyordu. Sebebi ise, babaannesi o zamanlar zengin bir Yahudinin yanında hizmetçi olarak çalışıyordu ve babaannesi bu Yahudi patronu tarafından hamile bırakılmış, durumdan haberdar olan evin hanımı tarafından evden kovulmuştu. Babaanne kucağında bir bebek ile, yani Hitler’in babasıyla, başka bir iş bulamayınca koyu Katolik olan baba evine geri dönmüştü. Hitler zamanla bu gerçeği öğrenmiş, Yahudilere kin duymaya başlamıştı. İsrail topraklarına dönmemekte ısrar eden Yahudileri korkutmak amacıyla birkaç katliama izin verildi ve söylenenden çok daha az kişinin öldüğü bu katliamlar kullanılarak sözde milyonların yok edildiği Yahudi katliamı senaryoları üretildi. Şimdi aynı katliam senaryosu Ermeni Soykırımı adı altında Türklere uygulanmaktadır. Bu saçma soykırım masalı Türklere yüklenecek ve böylece Türkiye yüz milyarlarca dolar tazminat ödemek zorunda kalacak. Bu da Türk ekonomisi için büyük bir darbe olacaktır.

ATOM BOMBASI, YAHUDİLERİN YAŞADIĞI ALMANYA’YA ATILAMAZDI, BU NEDENLE JAPONYA KIŞKIRTILDI

Almanlar’dan nefret eden o zaman ki Siyonist başkanımız Einstein’ın Amerikan Başkanı Roosevelt’e bir öneri mektubu göndermesiyle atom bombası çalışmaları Manhattan Projesi altında başlatılmış ve kısa sürede sonuç alınmıştı. Ama bir sorun vardı, bu bomba çok güçlüydü ve deneme yapılabilmesi için Amerika’nın halkın desteğiyle savaşa girmesi gerekiyordu. Ayrıca Alman şehirlerinde çok sayıda Yahudi yaşıyordu; bu ülkeye atom bombası atılamazdı. Japonlar kışkırtıldı ve daha önceden haber alınmasına rağmen, halkın duygularıyla oynanarak desteğinin kazanabilmesi için yüzlerce Amerikan askerinin ölmesiyle sonuçlanan Pearl Harbor baskınına göz yumulmuş ve bu sorun da aşılmış oluyordu.

İSRAİL DEVLETİ, ROTSCHILD AİLESİ’NİN CÖMERT MALİ DESTEĞİ İLE KURULDU

Ve böylece Büyük İsrail İmparatorluğu’nun temelini oluşturan İsrail Devleti 1948 yılında Rotschild Ailesi’nin cömert mali desteğiyle kuruldu. Ordo Ab Chaos yine işe yaramıştı. Bu arada savaşta iflas eden ülkelerin ekonomilerinin düzeltilmeleri için Harriman, Rockefeller, Vanderblit ve Rothschild finans kurumlarından aldıkları borç paralar devreye giriyordu.

SOVYETLER BİRLİĞİ’NE YETERİ KADAR ÜLKE TAHSİS EDİLMİŞ, MALİ DESTEK VERİLMİŞTİ

Sovyetler Birliği, Hegel Diyalektiği gereği bir karşıt güç yaratılması gerektiği için, Amerikan International Barnsdall Corporation şirketinin verdiği ekipman ve yine Amerikan W.A Harriman Company ve Guaranty Tröstü tarafından verilen mali desteklerle petrol kuyuları ve maden yatakları açarak, ekonomisini geliştirdi. Bu arada dünya ülkeleri komünizm ve kapitalizm arasında seçimlerini yapmaya başlamışlar; Sovyetler Birliği’ne kapitalizmi savunan bizlere karşı eşit bir güç oluşturması ve bu oyunun sürdürülebilmesi için yeteri kadar ülke tahsis edilmişti.

ÇİN, HENÜZ KONTROL EDEMEDİĞİMİZ BİR ÜLKE AMA ABD EKONOMİSİNE KATKISI BÜYÜK

Çin ise Amerikan Bechtel Corporation’ın verdiği teknoloji ve beyin gücüyle süper bir güç haline geldi. Bu ülke henüz kontrol edemediğimiz, dünyadaki tek ülke. Fakat Amerikan ekonomisine büyük katkıda bulunuyorlar; çünkü iş gücü çok ucuz, ayda 30 dolara çalışacak işçi bulmak bizim ülkelerimizde patronların en tatlı rüyası olurdu.

VİETNAM, KORE, KAMBOÇYA, TAYLAND, ENDONEZYA, AFGANİSTAN, İRAN-IRAK, YUGOSLAVYA SAVAŞ ENDÜSTRİSİ’NİN DENEME VE GELİŞMESİNE YARADI

Size dünyadan kısa örnekler vererek konuşmamıza devam edeceğim;

Vietnam savaşında, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği silah endüstrileri, yeni imal ettiği silahları deneme fırsatı bulmuştu ve silah sanayisini canlandırmak için devlet, eskileri kullanarak elden çıkarmıştı. ‘Agent Orange’ adlı kimyasal silah ile bu zehirin bitkiler üzerinde ölümcül etkileri görülmüş oldu. Bir ülke ekonomisi batağa sürüklendi.

Kore savaşı ile bu ülke iyiye bölündü ve kalkınma hayalleri suya düştü. Böylece ülke ekonomisi tahrip edildi. Ayrıca bu ülkede mikrop bombaları ve dioksin gibi çeşitli zehirler ile biyolojik savaş denemeleri yapıldı.

Kamboçya’da Amerika ile ticaret yapmayı reddeden lider Sihanuk 1970 yılında bir darbe ile devrildi ve yerlerine ülkeyi kaosa sürükleyen Pol Pot ve Kızıl Kmerler geçirildi.

Tayland’da yine ülke yönetimi devrilerek yerine diktatörlük rejimi kuruldu. Ülke ekonomisi yıllarca bize çalıştı.

Endonezya devlet başkanı Suharto 1957-58 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri’nin verdiği silahlarla Doğu Timor’u işgal etti ve yıllarca sürecek bir kaos yarattı, binlerce insan öldü.

Afganistan savaşı Ruslara silah sanayisini geliştirmek için büyük fırsatlar sunmuştur. Biz de yeni üretilen silahların etkilerini deneyebilmek için büyük bir fırsat yakalamıştık. Ayrıca ülke çok zengin yer altı kaynaklarına sahiptir. Afganistan yönetimi şu anda tamamen bizim kontrolümüz altındadır.

İran-Irak savaşı Saddam’a büyük vaatler yapılarak başlatıldı. İlk iş olarak birbirlerinin petrol kuyularını ve tesislerini bombaladılar. Tabii sonunda petrol zengini bu iki bizlerden daha fazla silah satın alıp savaşı kazanabilmek için ülke ekonomilerini iflas ettirecek düzeye getirdiler. Sonuçta bütün şehirleri ve petrol tesisleri yine bizler tarafından yeniden kurulacaktı. Bu de yine bizlerden daha fazla borç almakla mümkün oluyordu.

Saddam dolduruşa getirilerek başlatılan 1990 yılındaki Körfez savaşı, ile ırak ekonomisi bir kez daha çökertildi; Kuveyt’i tekrar inşa etmek için milyarlarca dolarlık iş bağlantıları yapıldı; Amerikan askerleri bölgeye ilelebet yerleşti. Bu savaşta test amacıyla tüketilmiş uranyum bombaları kullanıldı. Bu bombalar, etkisi yıllarca sürecek radyoaktif maddeler yayarak bölgedeki yüz binlerce insanın, tabii bu arada bizim askerlerimizin de ölmesine yol açtı, hala da insanları öldürmeye devam ediyorlar.

1990 Yugoslav savaşında salkım bombaları kullanıldı. Bu teknoloji harikası bombalar yere yaklaştıklarında yüzlerce küçük bombalara ayrışıyorlar ve yere düştüklerinde hala patlamamış olanlar her zaman aktif birer bomba olarak kurbanlarını bekliyorlar.

Rotthschild konuşmasına “Bu ülkelerin şimdi tamamen bizim kontrolümüz altında olduğunu sanırım söylememe gerek yok” diyerek ara verdi. Onun kaldığı yerden Rockefeller devam etti.



ZAİRE, ÇAD, YEMEN, GUATEMALA, ŞİLİ, BREZİLYA, DOMİNİK, SOMALİ, PANAMA, EL SALVADOR, BOLİVYA, EKVATOR, PERU, URUGUAY, ANGOLA’DAKİ SAVAŞLAR VE DARBELER BİZİM PLANLARIMIZDI

Zaire devletinin başına CIA destekli bir darbe ile 1965 yılında geçen Mobutu, George Bush’un deyimiyle Afrika’daki en iyi adamımız oldu.

Çad Hükümeti 1982 yılında bir darbe ile devrildi ve yerine diktatör Hissen Harbe geçirildi. Bu geçiş sırasında on binlerce insan öldü.

Yemen 1990 yılına kadar iki ayrı devlet halinde uzun yıllar birbirleriyle savaştılar. Bizim şirketlerimiz zenginleşmeye devam ettiler.

Guatemala’da hükümet, komünist rejim tehlikesi bahane edilerek CIA yardımıyla 1953 yılında devrildi ve bugüne kadar bizim tayin ettiğimiz askeri hükümetlerle ülke sonsuz bir kargaşa içinde yönetilmektedir.

Şili’de General Pinochet, 1973 yılında iktidarı ele geçirerek, yıllarca bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkeyi yönetti. Amerika Birleşik Devletleri’ne aktardığı milyarlarca dolarla ülke ekonomisi bataklığa sürüklendi. Ülke insanları sefalet içinde yüzerken, bizler daha zengin olduk.

Brezilya'da komünizmden kurtarılan bir diğer ülkeydi. Ülke yönetimi 1964 yılında bir darbe ile devrildi, ülke Amerika Birleşik Devletleri’nin Güney Amerika’daki en güvenilir müttefiklerinden biri oldu.

Dominik Cumhuriyeti, aynı şekilde 1963 yılında bir darbe ile bizim istediğimiz yöneticilere kavuştu. Ülkenin serveti bizlere aktı.

1990’lı yıllarda Kolombiya’da uyuşturucu ile mücadele etmek maskesi altında ülke yönetimi ele geçirildi. CIA bu ülkeden gelen uyuşturucu parasıyla dünyanın çeşitli ülkelerindeki operasyonlarını finanse ediyor.

Fiji, Grenada, Panama, Somali, El Salvador işgal edildi. Sarin, hardal gazı gibi sinir gazları halk üzerinde denendi. Yüz binlerce insan öldü ve hala ölmeye devam ediyor.

Bolivya, Gana, Ekvator, Haiti, Filipinler, Peru, Uruguay, Angola, Seyşel adaları gibi üçüncü dünya ülkelerinde yapılan darbeler ve karışıklıklar hep bizim planlarımızın bir parçasıydı.

BÜTÜN ÜLKE YÖNETİMLERİNİ KONTROL ALTINDA TUTUYORUZ, AKSİ HALDE TERÖR OLAYLARINI DEVREYE SOKUYORUZ

Avrupa ülkelerinde kurulan İtalya Gladio’su benzeri istihbarat örgütleri sayesinde, bütün ülke yönetimlerini kontrol altında tutmaktayız.

İstanbul’daki sinagoglara yapılan saldırılar ve Madrid’deki tren bombalama olayları, bu ülkelere bizim isteklerimizi görmezden geldiklerini hatırlatmak için yaptırıldı.

New York İkiz Kuleler, Pentagon saldırıları, Kenya ve Suudi Arabistan’daki bombalama olayları ise tamamen bizim planlarımız doğrultusunda icra edildiler.

Ben “dünyada el atmadıkları başka ülke kaldı mı acaba” diye düşünüyordum. Rockefeller böyle beni şaşkınlığa uğratmanın zevkiyle içkisini bir yudumda bitirerek sözlerini tamamladı;


DÜNYADA HİÇBİR YERDE MAFYA VE KAÇAKÇILIK OLAYLARI BİZİM İZNİMİZ OLMADAN YAPILAMAZ

“Bu arada, bütün organizasyonların çok yüksek olan maliyetleri konusu var. Onların kaynağı ise vergiden muaf olan vakıflarımızın topladığı bağışlardan ve mafya ile olan bağlantılarımız sayesinde finanse diliyor. Dünyanın hiçbir ülkesine mafya veya kaçakçılık faaliyetleri, o devletin haberi ve izni olmadan yapılamaz. Yapılması için, üst kademelerde işbirlikçilerin olması gerekir. Bu işbirlikçiler gözünü para hırsı bürümüş insanlar seçilir ve bir kere bu işlere bulaşıldı mı, bir daha çıkış yoktur. Dünyanın her yerinde tamamen bizim kontrolümüz altında çalışan mafya, özellikle uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile ilgilenir, çünkü en tatlı para bu alanlardadır. Bu paradan biz en büyük payı alırız ve bu parayla birlikte masum görünüşlü vakıflarımızın desteğiyle bütün bu faaliyetlerimiz finanse edilir ve buna işbirlikçilere dağıtılan para ve rüşvetler dahildir.

NEDEN KUZEY AMERİKA VE BATI AVRUPA VARLIKLI BİR YAŞAM SÜRER DÜNYADAKİ 5 MİLYAR İNSAN, BİZİM 1 MİLYAR İNSANIMIZ İÇİN ÇALIŞIR

Bu örnekler inanın bana sadece buzdağının dışarıdan görünen başı. Gördüğünüz gibi dünyanın her noktası kontrolümüz altında. Hegel Diyalektiği’nin amacımız doğrultusunda ne kadar çok işe yaradığını görüyorsunuz. Hiç düşündünüz mü, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa ülkeleri vatandaşlarına rahat ve varlıklı yaşam olanakları sunarken, dünyanın diğer ülkelerinde neden sefalet ve bitmeyen bir kargaşa var? Çünkü bizim ırkımız seçilmiş ırktır, diğerleri sadece köledirler. Eğer yaşamak istiyorlarsa ömür boyu bize bu şekilde hizmet etmek zorundadırlar. Dünyadaki 5 milyar insanı bizim toplumlarımızdaki 1 milyar insan için çalışıyorlar. Bütün zenginlikleri bizim şirketlerimize ve dolayısıyla bizim ülkelerimize atkılıyor. Biz gelişmiş ülkeler, her geçen gün daha da zenginleşirken, üçüncü dünya ülkeleri, ekonomileri çökertilmiş, halkı uydurma savaşlar ve olaylarla sefalete sürüklenmiş çaresiz bir halde; refah içinde yaşayan işbirlikçi yöneticileri ve zengin tabakları bizim emirlerimizi bekliyorlar.

Bizimle işbirliği yapanlar, çok yakında yeni dünya hükümetinde kendi bölgelerini bizim idaremiz altında yönetecekler. Üçüncü sınıf ülkelerin halkları eğitim düzeylerine göre işçi olarak çalışacaklar, bizim gibi gelişmiş halklar da bunların üstünde bir hiyerarşi içinde yönetici olarak görev yapacaklar. Bu sınıfa giren ülke insanları için cumartesi günleri dışında bütün bayram ve tatil günleri kaldırılacak ve ancak karınlarını doyurabilecekleri bir maaş karşılığında, bütün yıl boyunca haftanın altı günü çalışacaklar. Bizim insanlarımız günün çok az bir kısmını çalışmaya ayıracak ve günün geri kalan kısmını zevk ve eğlenceyle geçirecekler.

İlk önce bütün bu anlatılanları çok büyük hayaller olarak görmüştüm; ama diğer ülkelerin durumu aklıma gelince gerçekleşme olasılıklarının olduğunu hesapladım. Gerçekten de çok az televizyon seyretmeme rağmen savaş ve ayaklanma haberleri gözüme çarpıyor, açlıktan ve sefaletten sürünen insanları seyrettiğimi hatırlıyorum. Ama ben İş adamıydım ve bütün bunların sebeplerini araştıracak zamanım yoktu…
Sevgi ile kalın...
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html