BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Hillary Clinton sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Hillary Clinton sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

19 Şubat 2019 Salı

CHP'de DSP paniği!

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

CHP'de DSP paniği! Kılıçdaroğlu'nu korku sardı
Kılıçdaroğlu’nun CHP’de uyguladığı tek adam rejimi ve mezhepçi politika sol siyaseti yeni arayışlara itti. Aday belirlemede yaşanan taraflı tutum parti vitrinindeki önemli siyasetçileri solda yeni cazibe merkezi haline gelen DSP’ye yöneltti.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun kaset kumpası sonrasında göreve gelmesi sonrasında CHP’de sık sık ‘mezhepçi, kimlik’ siyaseti eleştirileri yaşandı. Terör örgütü PKK’nın siyasi direktifleriyle hareket ettiği ifade edilen HDP ile yaşanan seçim ittifakları ise parti içi tartışmaları ayyuka çıkardı. 31 Mart yerel seçimlerinde HDP ile açıktan yürütülen ittifak ve bazı adayların yolsuzluk iddiaları ise CHP’nin önemli isimlerini başka bir adrese yönlendirdi. DSP, CHP ve başka partilerden gelen isimlerle solda yeni bir yere oturdu.

ESKİLERE YENİ ADRES

DSP, şu ana kadar yerel seçimlerde 50 il ve 300 ilçede aday belirledi. Belirlenen isimlerin önemli bir kısmını CHP’li belediye başkanları oluşturdu. En önemli isimler arasında; Şişli’den Mustafa Sarıgül, Gaziantep’te Celal Doğan, Silivri’de Selami Değirmenci, Avcılar’da Handan Toprak ve Marmaris’te Ali Acar DSP’li oldu. DSP’nin, İstanbul Büyükşehir adaylığı için de eski CHP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Sevigen’e teklif götürdüğü ifade edildi. 

CHP EGE'DE ERİYOR

CHP, oy deposu olarak gördüğü Ege Bölgesinde adeta eridi. CHP’den istifa eden Marmaris Belediye Başkanı Ali Acar da DSP’ye geçti. Muğla’da Sevgi Küpelioğlu, İzmir’de Selçuk Karakülçe, İzmir-Tire’de Tayfur Çiçek, İzmir-Karaburun’da Dinçer Özlüoğlu, İzmir-Çeşme’de Muhittin Dalgıç, Bursa-Yıldırım’da Bahattin Kuşoğlu, Balıkesir-Edremit’te Kamil Saka, Balıkesir-Bandırma’da Dursun Mirza, CHP’ye küsüp DSP listelerine giren isimler oldu. Bandırma’da ayrıca CHP İlçe Başkanı Niyazi Yeloğlu ve parti yönetimi tüm görevlerinden istifa etti.

GAZİANTEP’TE DOĞAN

Adana’da Selami Gördebil, Mersin’de Emrah Küçükkaptan, Yalova-Subaşı’da Ersöz Zümbül, Ankara-Çankaya’da Haydar Yılmaz bir bir DSP saflarına katıldı. Bir dönem CHP ve HDP saflarında siyaset yapan Celal Doğan ise Gaziantep’te DSP çatısı altında sol oylara talip oldu. CHP’nin Şahinbey Belediye Başkan adayı Sezgin Sönmez adaylıktan çekildi. Sönmez, çalışma arkadaşlarından, örgütten enerji alamadığını, enerji düşüklüğü gördüğünü belirtti.

ANKARA'DA DSP'NİN ADAYI HAYDAR YILMAZ

DSP Ankara Büyükşehir Belediye başkan adayı olduğu açıklayan eski Çankaya Belediye Başkanı Haydar Yılmaz ‘’Ben kimsenin oyunu bölmeyeceğim çünkü soldan tek adayım’’ dedi. Eski Çankaya Belediye Başkanı Haydar Yılmaz, DSP Genel Merkezine gelerek, DSP Genel Başkanı Önder Aksakal’la görüştü.

KILIÇDAROĞLU SÜREKLİ YANILTIYOR

Kılıçdaroğlu’nun seçimlerde ittifak için DSP’ye ittifak teklifi götürdüklerini fakat bunun kabul edilmediği açılamasına değinen Aksakal ise “Bu külliyen doğru olmayan bir açıklamadır. Oğuz Kaan Salıcı ve Seyit Torun, 8 Ocak 2019’da genel merkezimizde mevkidaşı arkadaşlarımızı ziyaret etti ve bu konu gündeme gelmedi. Daha sonra edindiğimiz bilgiler çerçevesinde, CHP’den istifa ederek DSP’ye gelmeye çalışan arkadaşları kabul etmeyin ricasıyla buraya geldiklerini öğrendik. Eğer oyların bölünmesi gibi bir olay varsa bu oy bölünmesini kendi seçmenlerine cemaatçi, dinci, ülkücü, sağcı aday dayatması yaparak ‘tıpış tıpış oy vereceksiniz’ zihniyetindeki CHP yöneticilerinin bizzat kendileri yapıyor” dedi.

DSP’YE GEÇİŞLERİN SEBEBİ CHP'NİN BECERİKSİZLİĞİ

CHP’den istifa ederek DSP’den yerel seçim yarışına gireceğini açıklayan isimlerin peş peşe gelmesi, muhalefet cephesinde ‘DSP yeni adres mi oluyor?’ tartışmasını beraberinde getirirdi. Bu duruma DSP Parti Sözcüsü ve Genel Başkan Yardımcısı Erdinç Özdil, DSP’ye yönelmenin asıl sebebinin “CHP yönetiminin basiretsiz ve beceriksiz davranışı” olduğunu söyledi.

Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş…


Terör Partisi HDP’nin Eşbaşkanı olan Sezai Temelli “Kürdistan’da kazanacağız. Batı’da AKP ve MHP’ye kaybettireceğiz” dedi! Terör örgütünün uzantısı olarak bölücülük temelinde siyaset yapan HDPKK’nın Başı’na hak ettiği cevabı MHP lideri Devlet Bahçeli şu sözlerle verdi:
“Türkiye’de Kürdistan diye bir yer yoktur. Tarihin hiçbir döneminde de olmamıştır. Eş Genel Başkan’ın çürük sözü, skandal bir beyan olmasının yanı sıra ihanet ve işbirlikçiliğin alenileşmesidir.”
“Ağzındaki baklayı çıkaran” Sezai Temelli’nin işte bu sözleri; aynı zamanda, -Zillet İttifakı’nın bir parçası olan HDPKK’nın Cumhurİttifakı’na seçimi kaybettirebilmek için nasıl konuşlandırıldığının da açığa vurulmasıdır…
ABD’nin patronajındaki terör örgütleri PKK ile FETÖ; Zillet İttifakı’nı oluşturan CHP/HDP/İP üçlüsünün “ağırlık merkezinde” yer alıyor!

TERÖR PARTİSİ İLE “GÖNÜL İTTİFAKI”

CHP Grup Başkan Vekili Özgür Özel “HDP ile gönül ittifakımız var” demişti! (1 Ekim 2018) Bu gibi durumlarda, “Çocuktan al haberi!” denildiğini biliyorsunuz…
Şu sıralar, HDPKK ile birlikteliklerini –akıllarınca saklamaya yeltenen CHP ile İP; Terör Partisi HDP’nin belli yerlerde kendilerine vereceği “tam destek”ten pek memnunlar…
Geçenlerde, CHP’nin İzmir Büyükşehir adayı Tunç Soyer; Akşener’in Partisi’nin İzmir İl Örgütü’nü ziyaret etti: Orada HDP’yi savundu; İP’liler de kendisini alkışladı!
HDPKK’nın İzmir İl Eş Başkanı ise partisinin aday çıkarmayıp destekleme kararı aldığı Tunç Soyer için “Profilimize en uygun adaydır” tanımlamasını yaptı!
Yani, nedir?
Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş!

 2011’DE CONRAD OTEL’DEKİ HILLARY MASASI

Tam da burada; sekiz yıl öncesine gidelim ve Hillary Clinton’ın Türkiye ziyaretindeki bazı malum görüşmeleri hatırlayalım!
O dönemde ABD’nin Dışişleri Bakanı sıfatını taşıyan Bayan Hillary Clinton; İstanbul’da (Conrad Oteli) Kemal Kılıçdaroğlu, Selahattin Demirtaş ve Meral Akşener ile ayrı ayrı görüşmüştü!

MHP lideri Bahçeli ise Hillary’nin görüşme talebini reddetmişti!

Hillary Clinton ile görüşmelerinden bugüne kadar geçen sekiz sene zarfında neler oldu? Kılıçdaroğlu yine CHP’nin başında; cezaevindeki Demirtaş’ın yerine Sezai Temelli geçti; o vakitler MHP’de yer alan Akşener ise FETÖ’nün “Bahçeli’siz MHP” projesinde sahneye çıkıp başarısız oldu ve de sonrasında kurduğu İyi (Rol Yapan) Parti’nin genel başkanlığını sürdürüyor…
Yani, nedir?
Haydut Devlet’in Dışişleri Bakanı’nın Conrad Otel’de görüştüklerinden sekiz yıl sonra siyasetimizde “Zillet İttifakı” çıktı!
O görüşmelerde dönemin ABD Ankara Büyükelçisi Francis Riccardone de yer almıştı…
CHP’li Şafak Pavey, 8 Mart 2012’de ABD Dışişleri Bakanlığı’nın “Cesur Kadın” ödülünü Washington’da Hillary Clinton ile Michelle Obama’nın ellerinden almıştı!
Bu Riccardone, 22 Mart 2012’de ABD’nin Ankara’daki elçiliğinde Pavey’in “Cesur Kadın!” ödülü münasebetiyle bir resepsiyon verdi!
Konukları arasında Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte Gürsel Tekin ve Hikmet Çetin de vardı.
HDPKK’nın öncülü olan BDP’nin elemanları Hasip Kaplan ile Sırrı Sakık da resepsiyonun baş konukları arasındaydı!
7 Haziran 2015 seçiminden bir gün sonra ise CHP’li Şafak Pavey, havalimanında karşılaştığı HPDKK’nın Başı Demirtaş’a “AKP iktidarını, birlikte iyi salladık” demişti!
Ezcümle, günümüzdeki Zillet İttifakı’nın kilometre taşlarındanbahsediyoruz!

KEMAL BEY, ARTIK SUFLEYİ ONDAN ALACAK

Kılıçdaroğlu, Francis Ricciardone ve sonradan onun yerini alan John Bass ile “derin kontak” içindeydi: “Uncle Sam”in Ankara’daki elçilerinden Kapalı Kapılar Ardında “sufleler” alıyordu!
Bir buçuk senedir ABD’nin Ankara’da elçisi yok…
Haydut Devlet’in başındaki Sarı Şeytan Trump, bu koltuk için “kıdemli kariyer diplomatı” David Satterfield’ı aday gösterdi: Eğer, ABD Senatosu onaylarsa Satterfield Türkiye’ye “büyükelçi” atanacak!
Bir başka deyişle; “Benim Adım Kemal” artık sufleyi yahut talimatları işte bu Satterfield denilen diplomattan alacak!

BURAYA DİKKAT

Satterfield mı; 11 Ocak 2018’de ABD Senatosu’nun Dışişleri Komitesi’ndeki oturumda PKK’ terör örgütünün Suriye’deki kolu YPG’ye sahip çıkmış ve şöyle demişti:
“Suriye’den zafer ilan ettikten sonra, öylece çekip gitmeyeceğiz! Bu benim fikrim değil; Bay Başkan’ın stratejik kararıdır!”


4 Haziran 2020 Perşembe

ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Özkan, "ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. " dedi.



Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Mehmet Özkan, ABD'de siyahi George Floyd'un polis şiddetiyle ölmesinin ardından çıkan olaylara ilişkin, "ABD’deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. Beyaz Amerikalılarla siyahilerin aynı sosyal sözleşmede buluşmaları şu aşamada çok zor." dedi.

ABD'de 26 Mayıs'ta başlayan Floyd gösterileri, şiddetini artırarak sürüyor. Eyalet meydanlarını dolduran binlerce gösterici, "Floyd için adalet, adalet yoksa huzur yok, nefes alamıyorum, siyahilerin hayatı önemlidir." gibi sloganlar eşliğinde polis şiddetini protesto ediyor. Bazı eyaletlerde yağma olayları yaşanırken, göstericilerle polis arasında yaşanan çatışmalarda yaralananlar da oluyor.

Washington DC Belediye Başkanı Muriel Bowser, yerel saatle pazar 23.00'ten pazartesi 06.00'ya kadar kent genelinde sokağa çıkma yasağı ilan ettiğini duyurdu. Ayrıca Bowser, gösterilerde güvenliğin sağlanması için Ulusal Muhafızları da görevlendirdiğini bildirdi.

New York Times gazetesi ABD Başkanı Donald Trump'ın cuma gecesi Beyaz Saray önündeki protestolar sırasında yeraltı sığınağa saklandığını yazdı. Gazete, cuma akşamı Beyaz Saray çevresinde protestoların patlak vermesi üzerine "gizli servis ajanlarının Trump ve ailesini geçmişte terör saldırılarında kullanılan yeraltı sığınağına götürdüğünü" belirtti. 2001'deki 11 Eylül saldırılarında dönemin Başkan Yardımcısı Dick Cheney de bu sığınağa saklanmıştı. Sığınağın bir yolcu uçağının Beyaz Saray'a çakılmasına dayanabilecek kadar sağlam olduğu belirtiliyor.

"Siyasal sistemden dışlandığını hisseden vatandaşların isyanı"

Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Mehmet Özkan, Afro- Amerikanlara (siyahi) yönelik polis şiddeti üzerine ABD'de yaşanan olayları, "polisi en üst düzeyde koruyan ve devletin bekçisi gibi sahip çıkan siyasal sistemden dışlandığını hisseden vatandaşların isyanı" olarak görmek gerektiğini söyledi.

Olayları bu düzeye taşıyan, tetikleyen birkaç önemli faktör olduğuna vurgu yapan Doç. Dr. Özkan, şu görüşleri dile getirdi:

"Yıllardır süren polislerin siyahilere yönelik haksızlıkları, Trump'ın dışlayıcı söylemi, kendilerine siyasal ve sosyal anlamda sahip çıkılmadığını düşünen siyahiler dahil kitleleri harekete geçirdi. Protestocular Amerikan iç siyasetinde kurumsallaşmış olarak normal görülen dışlayıcı yapının değişmesini istiyor, ama bu mümkün değil. ABD'de polis reformu yapmak için öncelikle silahlanma konusuna el atılması lazım. Herkesin rahat silahlandığı bir yerde polis zayıf olursa, içeride muhtemelen sistem çöker; herkes kendisini savunmaya kalkar. Bu anlamda protestocuların haklı isteklerinin kolay bir çözümü yok, doğrudan Amerika'daki iç sistemi dönüştürmek çok da kolay değil. Sırf bu yüzden ümitsizlik içerisinde hayal kırıklığıyla hareket ediyorlar. Kendileri bile değişim olacağına inanmıyor."

Doç. Dr. Özkan, birçok şehirde yaşanan yağmalama olaylarıyla ilgili şu değerlendirmede bulundu:

"Yağmalamalar, yılların bıraktığı hayal kırıklığıyla doğrudan bağlantılı. Protestocular devletten alacakları olduğunu düşünüyorlar. Ama yağmalama başlayınca meşru taleplerine yönelik desteği kaybediyorlar. ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. Beyaz Amerikalılarla siyahilerin aynı sosyal sözleşmede buluşmaları şu aşamada çok zor. Olay yayıldı birçok şehre ama her şehirde şiddetli değil, dolayısıyla ciddi bir sorun olmasına rağmen ben yine de ABD için küçük bir kriz olduğunu düşünüyorum."

Yağmalama yaptıkları için protestoculara siyasilerin hiç sahip çıkmadığını belirten Özkan, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Gösterilere sol gruplar da dahil olduğu için ne Demokrat Başkan adayı Joe Biden ne de Cumhuriyetçiler buna sahip çıkıyor. Yani protestocular siyaseten şu an sahipsiz, çünkü olay meşru hak talebinden çıkıp suç işlemeye döndü. Eski Başkan Barack Obama bile sahip çıkamıyor.
Obama ilk başta suskundu, sonradan sakinleştirici bir açıklama yaptı. Son olarak da 'Siyaset ve protesto arasında seçim yapmak zorunda değiliz, ikisi de lazım.' şeklinde bir açıklama yaptı.
Senatör Bernie Sanders ise ortalıkta hiç görünmedi bile. Çünkü zaten kendisi demokratlar içinde bile sol eğiliminden dolayı eleştiriliyor. Eğer öne çıksaydı millet faturayı ona ve demokrat partiye keserdi."

"Trump'ın açıklamaları olayları körükledi"

Bahçeşehir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Doç. Dr. Burak Küntay, ABD'de siyahilere karşı polis şiddetinin mütemadiyen yaşandığını belirterek, daha önceki yıllara oranla olayların bu kadar büyümesinin dikkati çekici olduğunu söyledi.

ABD'deki polis şiddetinin sadece siyahilere karşı değil, aynı şekilde Asya kökenlilere yönelik de sergilendiğini dile getiren Küntay, "Peki son dönemde yaşananlar neden bu boyuta vardı? Trump'ın seçimlere giderken yaptığı körükleyici açıklamaların olayların bu boyuta varmasında büyük bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Olaylar sadece ırkçı bir polis şiddeti ile açıklanmayacak kadar ciddi bir sürece sürükleniyor. Eski liberal düzen ile daha ırkçı bir politika arasında bir kayma yaşanıyor. Son olaylar bu heyelanın dile gelmesi oldu." diye konuştu.

Doç. Dr. Küntay, 3 Kasım'da yapılacak başkanlık seçimlerinin ABD'nin aslında nereye yöneleceğini, nasıl bir hareket içinde olacağını göstereceğini anlatarak, şunları kaydetti:

"Bakın iş nerelere doğru kayacak? Çok basit bir örnek vereyim. Hillary Clinton seçimleri kesin kazanıyor diyorduk. Dünyada bunun aksini iddia eden bilim insanı yoktu. Neden? Çünkü elimizde veriler vardı. Ama Clinton kazanamadı. Bunun en büyük sebebi, bizlerin de ön göremediği şey, Hillary Clinton, eski Başkan Barack Obama'yı iktidara iki kere taşıdı. Üstelik ikincide ekonomi çok kötüydü. Clinton'un yaşadığı hezimet aslında siyahi seçmenin oyunu alma başarısızlığıydı. ABD'de Demokrat Parti'nin iktidara gelebilmesi için Latinler, siyahiler, Asya kökenlilerden oy alması gerekiyor. Bu kitleler oy vermediği zaman Demokrat Parti'nin başkan çıkarması mümkün değil. Bugüne gelelim, enteresan şeyler oluyor aslında. Demokrat aday Joe Biden, Obama'nın yardımcısı olması sebebiyle arkasında Clinton ile kıyaslanmayacak kadar fazla siyahi seçmen var. Bunu da ön seçimlerde de gördük, yani bütün demokrat rakiplerine göre siyahi seçmen desteği Biden'da Trump'a göre fazlaydı. Ama Amerika'daki siyahiler, Asyalılar veya diğer azınlıklar tam anlamıyla Trump'a karşı bir blok oluşturup Biden'ın yanında yer alıyor mu? Cevap hayır. Hala tam anlamıyla yer almıyorlar. Yani hala sandığa gitmiyorlar. Bu olay, önümüzdeki günlerde daha da büyür ve daha büyük bir hezeyana dönüşürse, Amerika seçimlerini etkileyecek bir noktaya gelebilir. Bu sadece bir ırkçılık olayı veya bir polis şiddeti değildir. Belli bir ivme yakalarsa bu süreç Amerika'da ciddi anlamda Biden'ı başkan yapar. Hele Biden yardımcısını azınlık, bilhassa da siyahi bir azınlık kadın seçerse durum çok daha farklı bir noktaya gelir."

"ABD'de Trump gibi düşünen milyonlar var"

Doç. Dr. Burak Küntay, Amerika için Trump'ın bir sebep değil, sonuç olduğunu belirterek, Trump'ın seçim söylemlerinin halkın belli kesimleri tarafından zaten dillendirildiğini, bu söylemin de ilk defa Trump'ta vücut bulduğunu kaydetti.

ABD'de hala bu söylemlerin en üst seviyede dillendirildiğine vurgu yapan Burak Küntay, şunları aktardı:

"Trump'ın bu üslubu ile aynı kanaatte olan milyonlar var. Yine de şu anda yaşanan gerilim Biden'ı başkanlığa taşıyabilir. Trump'a seçmen desteği ocak, şubatta yüzde 65-70 iken şimdi birdenbire yüzde 55'e düştü. Ama Trump yine bunu yüzde 70'e çıkarabilir. Parayı nasıl kullanacağına, salgın sürecinde daralan ekonomi ve 30 milyona yaklaşan işsizliğe ne tür destek paketleri açıklayacağına bağlı. Farkındaysanız seçimlere yaklaşırken Trump yine Çin'i ve İran'ı kendisine hedefe aldı. Öyle görülüyor ki seçimlere yaklaştıkça Hong Kong, Venezuela ve İran meselelerindeki çıkışları orada kalmaz daha da artar."

Doç. Dr. Küntay, iç ve dış politikadaki bu sert tepkilerin, "seçmeni dinamik tutmak için başkanın klasik düşman oluşturma manevrası" olduğu değerlendirmesinde bulunarak, şöyle devam etti:

"Trump içerideki o düşmanı zaten demokratlar ve Temsilciler Meclisi Üyesi Nancy Pelosi üzerinden yarattı. Trump ayrıca 'Demokratlar, işimizi, ekmeğimizi elimizden alıyor.' söylemini çokça kullanmaya başladı. Yani uzun lafın kısası seçimlerin sonuçları için ABD'deki şu an yaşanan olaydan kaynaklı ayrışmanın ne kadar büyüyeceği çok önemli. Eğer ciddi anlamda büyür ve toplumsal olarak bir insiyatif haline gelirse o zaman Trump'ın şansı daha da azalır. Ama bu nerede biter, nerede başlar, birinde vücut bulur mu? Bunlar önemli şeyler. Size çok basit bir şey söyleyeyim, şu an Afro-Amerikan kökenli Demokrat bir kadın siyasetçi bu konuda söylem oluşturacak bir liderlik rolü üstlenirse ve başkan yardımcısı olursa 'yandı gülüm keten helva' olur Trump için."







9 Kasım 2020 Pazartesi

Amerikan dış politika aklı ve yeni Başkan Joe Biden

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Tamer Ashraf
Biden’ın, bir taraftan “Trump döneminin enkazına” vurgu yaparken, stratejik ana hatta tıpkı seleflerinin yolundan giden Trump’a benzer bir izlek sürdüreceğini öngörmek çok zor değil.

Amerika Birleşik Devletleri geçtiğimiz Salı günü gerçekleşen sorunlu ve kaotik seçimle 46. başkanını belirledi ve Joe Biden ile birlikte yeniden bir Demokrat döneme uyandık. Amerikan siyasal sosyolojisi ve politika biçimi anlamında ülkeyi gelecekte çok iyi günlerin beklemediğinin işaret taşlarıyla dolu bir seçim süreciydi, şahit olunan. Meselenin elbette birçok farklı boyutu var. Siyasal vizyon ve tasavvurdaki daralma, sosyo-iktisadi ve sosyo-politik kodlara içkin dip dalga ve büyük bir ahlaki meşruiyet kaybı.

Peki, ABD böylesi bir zeminde yeni başkanını karşılarken ortada duran siyasal manzara, özelde Amerikan dış politika aklı, kodları ve icrası bakımından bize ne anlatıyor?

Biden’ın İran-Körfez-İsrail dengesini işletme biçimi Trump’tan belki de en belirgin farklılaşabileceği alan olacak. Ne var ki Amerikan devlet politikasının Soğuk Savaş boyunca ve sonrasında hep ulaşmayı hedeflediği Arap-İsrail normalleşmesini elinden kaçırabilecek hamlelerden de özenle uzak duracaktır.

Amerikan dış politika aklının zihinsel/normatif temelleri

Amerikan dış politika aklının yapısına ilişkin yapılacak bir tartışma, her şeyden evvel Amerika’nın kendisine nasıl istisnai bir karakter atfettiğiyle ilgilidir. Amerikan oryantalizmi ve istisnailiği, bu bakımdan kendi kurucu anlatısında olduğu gibi, Amerika’nın tarihsel, temel ve niteliksel anlamda biricikliği ve özel konumu üzerinden yükselir. “Tanrı tarafından biçilmiş bir yazgı” vehmiyle şekillenen bir düşünce biçimi, ABD’ye dünyanın geri kalan kısmına yönelik normatif bir güç iddiası ve icrası hakkı sunar. Öyle ki bundan Avrupa dahi arî değildir. Zira monolitik ve hermetik olarak bir Batı var olsa da transatlantik uyuşmazlık ve farklılıklar, ABD açısından “üstünlük sorunu” üzerinden yükselen bir zemine oturur. Bu ise “Amerika ve diğerleri” ayrımına esas teşkil eden ontolojik özbilinçle ilgilidir. Püriten İngiliz hukukçu John Winthrop’un “city on a hill” (tepedeki şehir) analojisinden bu yana, “manifest destiny” (belirgin yazgı) ve sonrasında Wilsoncı ve II. Dünya Savaşı sonrası liberal uluslararasıcılığa, en nihayetinde ise Soğuk Savaş’tan 11 Eylül ve sonraki sürece ruhunu veren saik, bir Fransız-Amerikalı olan Crevecoeur’ün ifadelendirdiği “Amerikan Rüyası”nı betimleyen bir zihin dünyasını simgeler. Keza Alexis Tocqueville’in demokrasi-Amerika anlatısını da bu zihinsel düzlemle ilişkilendirerek tarif ettiğini hatırlamakta yarar var. 

İzolasyonizm vs küresel liderlik misyonu

Tüm bunlara karşın, pratik saikler bakımından 19. yüzyıldan bu yana Amerikan dış politikasını belirleyen iki temel damardan bahsedilir. Monroe Doktrini’nde ifadesini bulan ve John Quincy Adams gibi etkin liderler eliyle Amerika’nın ilgisini kıta dışı meselelerden çok kıta içi duruma ve ülkenin gücüne odaklayan “izolasyoncu” bir politik tercih ile yukarıda çerçevesi çizilen “küresel liderlik” mefhumu ekseninde kümelenmiş, Amerikan askeri üstünlüğünün adil ve temiz bir dünya için bir önkoşul olduğu tezi arasındaki gel-gitli hâl. Ne var ki, Başkan Franklin Roosevelt’in Monroe Doktrini’ni Karayip ve Orta Amerika’daki borçlarını ödeyemeyen küçük ekonomilere müdahale hakkı yönünde genişleten ve Pearl Harbor ile küresel askeri liderlik iddiası düzeyine taşıyan politikası, artık ABD dış politikasının yönünü ve içeriğini de netleştiriyordu. Burada dikkat çeken nokta ise, Amerikan tarihi boyunca “izolasyoncu” olarak yaftalanan çizgi geri kafalı ve bencil olarak tanımlanırken, “uluslararasıcı” olarak tanımlananların cömert ve ilerici olarak kabul görmeleri. Yani ihtiyari biçimde bu şekilde inşa olunan bir ikilikten bahsetmek gerek. Bu yönüyle izolasyonculuğun, tanımlanması ve konumlandırılması itibarıyla, belirlenmiş bir içerikle tek taraflı bir inşa olarak belirdiği görülüyor. Entelektüel arka planında, felsefi bakımdan yukarıda çerçevesi çizilen hattın, icraî bakımdan da New York’taki ana akım gazetelere yazan, çoğunluğu Yale ve Princeton merkezli entelektüeller ve büyük fonları bu sürece aktaran finans elitlerinin olduğu bir zemin bu. Ki bu zeminin etki sahibi hemen her üyesi, aynı zamanda Dış İlişkiler Konseyi’nin (Council on Foreign Relations) de üyesi.

Bunun küresel siyaset ve coğrafyalar bazında ne anlama geldiği ise esas can alıcı nokta: ABD dış politika paradigmasının artık geri dönülemez patikasında daimî yüksek seviyelerde askeri harcama, küre çapında büyük bir üs ağı, küresel askeri müdahaleye dair büyük bir tutku, genişleyen ulusal güvenlik aygıtları ve tahripkâr bir silah endüstrisi bulunuyor. Ki bunların hepsi, küre çapında fiili müdahalelerin başladığı Pearl Harbor’ı müteakip sadece birkaç yıl içerisinde aşikârlaşmaya başlamıştı. Bundan sonrası ise gerek Soğuk Savaş süresince gerekse Soğuk Savaş sonrası dönemde sert askeri adımlar, görece yumuşama ve yer yer lokal çekilmeler, yıkıcılığı büyük yanlış hesaplar, başarı-başarısızlık ikilemleri ve büyük trajediler…

Soğuk Savaş ikliminde rasyonelleştirilebilecek bir zeminde oturduğunu iddia eden bu perspektif açısından gerçekten de asıl sınama Sovyetlerin yıkılmasıyla gelen yeni düzene geçişin meşruiyet dinamiklerini nasıl ve nereden türetebileceğiydi. Yani yeni sistemik soru, Amerikan dış politika aklının Soğuk Savaş sonrası dünyanın polisi olmak ile liberal siyasi-iktisadi düzenin zaferini tahkim etmek arasındaki sıkışmışlık halini nasıl çözümleyeceği idi. Bu ise gerek George H. W. Bush’un Birinci Körfez Savaşı’nda, gerek Bill Clinton’ın Balkanlar’a ilişkin angajmanının tonu ve içeriğinde, gerekse G.W. Bush’un 11 Eylül ile kristalleşen politikasında görülen ortak bir stratejik dil ve formülasyona dayanıyordu: liberal sistemin ve onun herkes için gerekli -demokrasi, özgürlük, insan hakları, serbest ticaret ve piyasa ekonomisi gibi- çıktılarının tehdit edilmesine karşı dünya uluslarının korunması misyonu. Yani yeni dönem Amerikan siyasetinin kimlik ve pozisyonlanma krizinden çıkışın yolu, üç Cumhuriyetçi (bir dönem G.H.W. Bush ve iki dönem G.W. Bush) iki Demokrat (iki dönem B. Clinton) yönetim ile geçen bu zaman diliminde, bu ortak formülasyon üzerinden yürüdü: Amerikan değerleri gereği, dış dünyaya aktif müdahil olma "sorumluluğu".

Doğu Akdeniz’deki duruma ilişkin görece aktif bir Amerikan politikası beklenebilir. Buradaki ana taşıyıcının ise NATO olması kuvvetle muhtemel. Zira Suriye ve Akdeniz’deki gelişmelerde etkisiz kalan NATO’nun, Biden dönemiyle birlikte daha aktif ve etkin kullanılması yolunda bir iradeyi bekleyebiliriz.

Dış politikada aslî aktör kim?

Özetle ABD dış politikasının bir çeşit “grand strateji”sinde ana izlek, dış politikanın kurumsal yapısı kaynaklı ve belirli normlar ekseninde tanımlı süreklilik arz eden bir stratejik hatta dayanıyor. Beraberinde başkanlar ve onların kişilik, politik perspektif, anlayış, metot, söylem ve davranış biçimleri ise dış politika sürecini bütünleyen unsurlar olarak beliren değişkenler. Söz gelimi Wilson Prensipleri olarak liberal uluslararasıcılığın kurucu metnini ve bu metnin içerdiği temel izleği üreten Başkan Wilson’ı, yine bizatihi Avrupa’ya savaşmak için asker gönderen başkan olması gerçeğiyle birlikte düşünmek durumundayız. Ya da Hitler’in karşısına konacak bir siyasal perspektifi yeni bir siyaset vizyonu üretme yolunda kitlelerin iknasında kullanan Franklin Roosevelt’i, ABD’nin bir biçimde savaşa dahil olması “gereğinden” hareketle ülkeyi küresel bir askeri güce dönüştürecek fitili yakan başkan olarak hatırlayacağız. Keza bunun gibi, Soğuk Savaş atmosferinde “çevreleme” siyasetinin kendisi üzerinden icra edildiği Truman ve Eisenhower doktrinlerini, birbirinden söylem ve davranış tonları bakımından farklılaşsa da yapısal zemini ve ana izleği Sovyetlerin çevrelenmesi olan bütüncül bir Soğuk Savaş stratejik konseptinden ayrı düşünemeyiz. Küba krizinde nükleer bir savaşın engellenmesi yolundaki politik ve diplomatik uygulama biçimiyle hatırlanan Başkan Kennedy’nin, Vietnam Savaşı’nı başlatan sürece dur diyemeyen ve napalm bombası kullanımı da dâhil birçok savaş suçunun işlendiği ve milyonlarca masum insanın ölümünden sorumlu ekibin bir parçası olduğu gerçeğini göz ardı edemeyeceğimiz gibi.

O halde Amerikan dış politika aklı; kurumsal yapısı, başkanları ve onların ekipleri eliyle ortaya çıkan bütüncül fotoğrafta, temel sorusuna cevabını bulabilmiş değil: Amerika’nın ilke-çıkar ve meşruiyet-hegemonya arasındaki kesitte kimlik ve pozisyonu nedir? Veya soruyu şöyle soralım: Demokrat Başkan Bill Clinton döneminde kavramsallaştırılan “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi” ile Cumhuriyetçi Başkan George W. Bush’un “Bush Doktrini” arasındaki süreklilik ve/ya kopuş çizgisinin sınırları nerede başlar, nerede biter?

Kimlik ve pozisyonlanma krizi arasında Amerikan dış politikası

Özetle ABD, kendisine bir pozisyon arıyor. Bugün Trump ile Biden, 2016’da Obama/Hillary Clinton ile Trump, 2008’de George W. Bush/John McCain ile Obama arasındaki perspektif ve politika farklılıklarını ya da süreklilik noktalarını çizgisel bir hatta değerlendirmek, ne kastettiğimizi anlatabilir.

Geriden başlayalım… Amerikan dış politikasının Soğuk Savaş sonrası içine girdiği kimlik ve pozisyonlanma krizi ve bunun maliyetlerinden kaçınma endişesinin en temeyyüz etmiş ve billurlaşmış hâli, 11 Eylül sonrası girdiği politik-askeri patikanın olağanüstü maliyetleri ve altı bir türlü doldurulamayan meşruiyet problemi oldu. Obama’nın, yardımcısı Joe Biden ile birlikte (Obama’nın iki dönemi boyunca Orta Doğu dosyası Biden’daydı), tam da bu yüzden, “retreat” (ricat) olarak ifadelendirilebilecek; dış müdahaleden ve yeni bir askeri çatışmadan mümkün olduğunca geri durmaya çalışan politikası, Irak’tan çekilme vaadi, İslam dünyasıyla daha fazla diyalog çabası/iddiası, Filistin meselesinde iki devletli çözümü zorlaması, İran ile ABD-Avrupa hattı arasında her tarafın kazançlı çıkacağı yeni bir müzakere süreci yolundaki önermesi, Rusya ve Çin’le ilişkilerde daha yakın çalışma hatta işbirliği nosyonu gibi unsurlar, bir yandan halktan genel anlamda desteğin devamını sağlarken beraberinde ise küresel liderlik iddiasından vazgeçildiği eleştirilerine maruz kalmasına neden olan bir süreci tetikliyordu. Yine de 2012 seçimlerinde Romney ile girdiği mücadelede kendisine olan halk desteğinin sürmesi, ikinci döneminde birçok kişi açısından Obama’ya daha özgür ve özgün bir politika alanı açılacağı beklentisini meydana getirmişti. Ancak böyle olmadı. Ne Romney’in ne Obama’nın kişisel tasarruflarıyla değiştirebileceği ABD’nin ulusal çıkarlarına ilişkin temel hususlar olan enerji güvenliği, İsrail’in güvenliği ve el-Kaide ile mücadele, Arap ayaklanmaları süreciyle birlikte bambaşka bir patikaya evrildi. İlkelerle çıkarlar arasındaki pozisyonlanma krizini ilk kez bu denli somut yaşayan Obama yönetiminin ilkeler aleyhine çıkarlar temelli bir yönelime kayması, Arap ayaklanmalarına yaklaşımda da ana çizgi halini aldı.

“Geriden liderlik” denen fakat ne olduğu belli olmayan bir idare biçimiyle, yeni karşılaşılan meydan okumalarda Libya, Mısır ve Suriye’de, miras alınan iki vakada ise Irak ve Afganistan’da çok büyük insani, sosyal, siyasal ve iktisadi maliyetti Obama’nın bıraktığı. Yeni bir cephe açmama konusundaki Amerikan devlet stratejisinin sahada kaos siyaseti olarak pratiğe döndüğü bir dönemdi Obama’nın “liberal demokrasinin geri dönüşü” olarak nitelediği dönem. Obama politikalarının yönünün Orta Doğu açısından orta ve uzun vadeli en büyük maliyeti ise Irak ve Suriye’de mezhep eksenli gerilimlerin fitilinin yakılması oldu. Bush’tan devralınan Irak politikasında, Sünni bloğa karşı Iraklı bir Şii liderlik inşa etme çabasındaki Nuri el-Maliki’nin sistematik etnik-mezhebi temizlik politikasına verilen zımni onay, 2014’te cumhurbaşkanı yardımcılığına geçen Maliki’nin yerini yine İran’ın desteğiyle Haydar el-İbadi’nin almasıyla bütünleştiğinde, Irak’ta demografik dengelerin parçalanmasına sebebiyet veren dinamiğin mimarisini inşa etmiş oluyordu Obama yönetimi. Bu ise oluşan derin boşlukta sosyolojik fay hatlarının kırılmasına ve istikrarsızlığın derinleşerek kurumsallaşmasına zemin açan, buradan da DEAŞ’ın filizlenebileceği “uygun” bir iklim olarak neticelenecekti. Maliki yönetimince Sistani’nin fetvasıyla kurulan ve 2016’da çıkarılan yasa sonucu Irak silahlı kuvvetlerine dahil edilen Haşdi Şabi ile DEAŞ arasındaki mezhep-temelli çatışma dalgası ise bölgeyi uzun sürecek bir kaosa hapsedecekti.

“Geriden liderlik” konseptinin belki de yapısal bir gereği olarak, doğrudan müdahale biçiminde değil; maliyetsiz, kolay dengeleme enstrümanı anlamında işlevsel aktörler olarak lokal paramiliter güçler, terör grupları ve vekil unsurları sahada arkalayıp işlevselleştiren bir stratejiye geçen Amerikan devlet politikası, Obama yönetimi üzerinden mezhep kartıyla Irak’takinin benzerini, Lübnan ve Suriye’de de uygulamaya koydu bu dönemde.

2013’e kadar Obama yönetiminin savunma bakanı olan Leon Panetta’nın sonradan açıklayacağı üzere, Suriyeli muhaliflere silah yardımı konusunda yapılan planlama ve hazırlıkların her defasında Beyaz Saray tarafından reddedildiği gerçeğini de bir tarafa koyarsak (ki selefi Robert Gates de, Afganistan konusunda uygulanan politikaların hemen tamamının, ilgisiz ve uyguluyor görüntüsü içinde icra edildiğini belirtmişti), (kimyasal silah kullanımına dair) ilan edilen kırmızı çizgilerin defaatle aşıldığı Suriye’de, Esed yönetiminin alanının aşamalı biçimde genişleyerek açık bir demografik temizliğin icra edildiği bir noktaya varıldı Suriye’de. Ortaya çıkan kaotik kesitin ise, hem Rusya’nın aktif oyuncu olarak bölgeye yerleşmesi (ki Amerikan elitlerinin Obama dış politikasına yönelttikleri suçlamanın ana hassasiyet noktasını burası oluşturuyor) hem de terör gruplarının önce Irak-Suriye, ardından da Türkiye-Suriye hattında örgütlenebilmeleri için “gerekli” boşluğu ve zemini oluşturduğunu görmek zor değil. Suriye’nin kuzeyinde PYD ve YPG’nin silahlandırılması, ekipman, teçhizat ve eğitim desteğinin sunulmasında Demokrat bir yönetimin dayandığı tek argümanın DEAŞ ile savaş olması durumu da Amerikan dış politika izleğindeki fiili gerçekliği en net ifade eden durumdu. Kaldı ki sürecin başındaki iddiaları ile gelinen nokta arasındaki derin uçurumu bizzat Başkan Obama’nın tercihlerinde görmek mümkündü. Kendisinin bizzat görevlendirmesiyle işbaşına gelen ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Joseph Votel ve DEAŞ ile Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk gibi şahin isimlerin bölgede oynadıkları aktif ve kirli role bakmak bunun için yeterli.

Yine Filistin-İsrail meselesinin çözümüne ilişkin pratik sonuçlar da benzer bir fotoğrafı içeriyor. Çift devletli ve 1967 sınırları temelindeki Amerikan geleneksel dış politikasının söylemsel düzeyde ikrarının uygulama sahasındaki neticesi, uluslararası alanda İsrail’e her platformda kalkan olunan ve barışın eskisine dahi oranla çok daha gerilere itildiği bir manzara oldu. Söylemsel düzeydeki ve Başkan Obama’nın kişisel davranış biçimlerine yansıyan nüanslar bir yana, politik sonuçlar itibarıyla, dönemin İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, kendi siyasi ve askeri kariyeri boyunca Obama’dan daha fazla İsrail’in güvenliğine hassasiyet gösteren bir başkan tanımadığını söylüyordu (elbette Trump’ı görmemişti). Nitekim istihbarat işbirliği, İran’a karşı siber savaşta ortaklık, “demir kubbe projesi”ne destek ve artan askeri yardımlar, Obama döneminin İsrail’e dair politik rotasının bazı somut işaret taşlarıydı. Dahası var: 2016 seçimlerinde Trump’a karşı yarışan Hillary Clinton, bir yönü seçim yatırımı olmakla beraber bir Demokrat başkan adayı olarak, Cumhuriyetçi ve hayli ideolojik Trump’ın başkanlık programına eşdeğer bir tonda, İsrail’in güvenliğini Orta Doğu politikalarının temel taşı olarak niteliyordu.

Obama’nın çift taraflı keskin bir bıçak gibi küresel liderlik siyasetini nereden tutacağına ilişkin bir başka söylem-eylem uyuşmazlığı, “Asya’ya dönüş” olarak ifadelendirilen Pasifik stratejisi idi. Çin’in Güney Çin ve Doğu Asya denizlerine yönelik emellerini frenleme amacından doğan, bölgede askeri üslerini ve donanma varlığını güçlendirerek Çin’e karşı ön alıcı/önleyici politikalar (pivot stratejisi) geliştiren bir ABD’nin, Obama’nın ilk başkanlık iddialarından hayli uzak bir noktada olduğunu görmek bu yönüyle çok zor değil.

Benzer bir karmaşa hâli, Karadeniz-Kafkasya hattında oldu. Rusya’nın belli hassasiyetler sebebiyle kontrol altına alınabileceği düşüncesinden hareket eden “reset” politikasının hemen akabinde Gürcistan ve Kırım olayları yaşandı ve bu kez mesele NATO güvenliği dinamikleri bağlamında ele alınarak, Rusya ile geliştirilen angajman tonunun sertleştirildiği bir faza geçildi. Zira NATO’ya ilişkin özel hassasiyet, Amerikan askeri-sivil bürokrasisinin ve elitlerinin geleneksel dış politika aklındaki kırmızı çizgisidir. Bir “NATO sorunu” ise, başkanın şahsi yaklaşım ve özelliklerinden ve karşıda hangi aktörle hesaplaşılacağından bağımsız, Amerikan dış politikasının kurumsal yapısına devredilecek bir mesele olarak kodlanır. Dönemin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın 2016 seçimlerindeki özel Rusya parantezinin bizatihi kendisi -ki tonu ve vaat ettikleri itibarıyla oldukça sert bir politika sunuyordu- bu yapısal bağlamla direkt alakalı bir durum.

O halde, Obama-Biden-Hillary Clinton siyasetinin oluşturduğu hoşnutsuzluk durumu, temelde, retorik olarak “doğru” gibi görünen ancak hem uygulamada hem de politika kontrolü bakımından istikrarsızlık üreten politikaların ve tamamlanmamış ve açık bırakılmış gerilim hatlarının Orta Doğu-Afrika-Kafkasya hattına dayatılması oldu. Bir başka deyişle, Obama Bush’tan savaşlar devraldı, Trump’a iç savaşlar, terör yapılanmalarının artan etkinliği ve mezhep eksenli gerilimler bıraktı. Büyük fotoğrafta ise atılan adımları, dış politika aklına ve kurumsal yapısına ilişkin ABD’nin küresel taahhütlerini yeniden üretmeye çalışarak bir konumlanma amacına matuf adımlar olarak nitelemek mümkün. Bu öngörülü bir stratejik izlek mi, ayrı bir konu. Ancak açık olan bir nokta var ki ABD dış politika aklının yapısal kodları bu “gerekler” üzerinden hareket etmeyi sürdürme noktasında duruyor.

Peki ya Trump Amerikası? 2016’da büyük gürültüyle işbaşına gelen ve kimi ana akım çevrelerce dış politikada “izolasyoncu” olarak tanımlanan Trump’ın stratejik ve icraî yönelimi de bu süreklilik çizgisinden çok ayrık değil. Yani, Trump dönemi için, ilk dönemlerde çokça dillendirilenin aksine, içe kapanan bir ABD değil, mevcut hegemonyasını muhafaza edip yeniden pozisyonlandırmak adına küresel düzeyde hamleler yapan bir ABD olduğu pekâlâ söylenebilir. Belki seleflerinden farkı, hegemonyasını korumak için yerleşik kurum, norm, anlayış ve anlaşmalara uymayan, uluslararası toplumun rızasına kulak asar gibi davranmayan ve maddi kazanç odaklı Makyavelci bir patikada ilerleyen tarzı oldu. Bir başka ifadeyle, ABD’nin hegemonik siyasetini paraya tahvil ederek artık açık bedeller karşılığında bu taahhütleri sürdüreceğini deklare eden bir yol bu. Trump’ın “önce Amerika” doktrininin dış politika yansıması, bu bağlamda, ekonomik çıkarlar konusunda somut sonuçlara odaklı ve gerektiğinde tek taraflılık üzerinden yürüyen bir tacir/işadamı müzakereciliği idi. Burada sorun esasen tek taraflılık meselesinde düğümleniyor. Zira Amerikan kurumsal aklı, elitler ve askeri-sivil bürokrasisini de içine alan geniş bir blok, Trump’ın bu siyaset pratiğinin ABD’nin kurumlarının, ittifaklarının, yumuşak gücünün ve en önemlisi kendisine duyulan küresel güvenin gerilemesine neden olan adımlar olarak telakki ederken, çokuluslu kurum ve anlaşmalara dönük şüpheci yaklaşımının Amerikan küresel liderliği açısından uzun vadede ciddi tahribat anlamına geleceğini tekrarlıyorlar. Hatta Joseph Nye bunu, “ABD’nin II. Dünya Savaşı’nın ardından yarattığı liberal uluslararası sisteme sırtını dönen tek lider eliyle gelen tarihi bir kırılma” olarak tarif ediyor.

Peki gerçekten de Trump, ABD’yi (olumlu ya da olumsuz) tarihi bir kırılmanın eşiğine getirmiş bir aktör mü? Bizim cevabımız, hayır. Metodolojik nüanslar ve yaklaşım, strateji ve üslup bakımından epey farklı bir profil çizdiği doğru. Tek taraflı, yer yer keyfi ve -kurumsal etkiden sıyrılabildiği alanlarda- kişisel, ideolojik ve karakteristik tarafları üzerinden politika üreten bir figür olduğuna da şüphe yok. Ancak Trump üzerinden ABD’nin paradigma ve konsept kırılmasına dair başlatılacak bir tartışma, -ki “Amerikan Rüyası”na ilişkin derin kaygılar ifade eden çok büyük ve etkin bir kitlenin olduğu malum- havada asılı kalmaya mahkum.

Yürüyen tartışmanın yüzeydeki resmine bakıldığında evvela izolasyonizm ile alakalı argümanların çok da içi dolu olmadığını belirtmek gerek. Daha somut konuşacak olursak;

-Nükleer silah modernizasyonu programına trilyonlarca dolar aktarmayı programına alan,

-Rusya’ya karşı “Avrupa Güvencesi İnisiyatifi” kapsamında Doğu Avrupa’ya binlerce asker gönderip aynı zamanda Ukrayna birliklerini eğiterek Kiev’e iki önemli silah satışı yapan,

-Toplamda 170 bin askerin denizaşırı görevlerde bulunduğu,

-NATO’ya dair tüm operasyonel eleştirileri bir yana, görev süresince NATO’nun birliği ve güvenlik hassasiyetlerinin başat aktörü olmayı sürdürerek kuruma kaynak artırmaya devam ederken NATO’nun genişlemesi yolunda Karadağ ve Kuzey Makedonya’nın üyeliğini arkalayan ve Doğu Avrupa ve Karadeniz’de sayısı istikrarlı biçimde artan NATO tatbikatlarında ABD askeri güçlerinin fiili ve güçlendirilmiş varlığını devam ettiren,

-Polonya’da daimî bir askeri üs için müzakereler yürüten,

-Asya-Pasifik’te Çin’e karşı blok inşası kapsamında Tayvan, Japonya ve Güney Kore ile ilişkileri derinleştiren ve Çin’in ısrarlı ikazlarına karşın Güney Çin Denizi’nde ABD donanmasının seyrüsefer devriyelerini artırırken bir yandan da tek taraflı ithalat vergisi koyan,

-Afganistan ve Suriye’den asker çekme söylemine karşın her iki ülkedeki askeri varlığını ileri adımlarla tahkim eden,

-İran’a karşı Orta Doğu’da politik-mezhepsel bir blok kurarak sistematik çevreleme politikası inşa eden,

-Yemen’de Suudi Arabistan önderliğindeki savaşa ABD’yi suç ortağı yapan Obama politikalarını kaldığı yerden devam ettiren; hatta bu başlık ve Cemal Kaşıkçı cinayetine ilişkin takınılan tutum da dahil olmak üzere Riyad’la olan bağlamın kapsamını genişleten bir “izolasyonculuğun” nasıl bir şey olduğunun anlatılması gerekiyor.

Yani, özetle Trump döneminde, ABD’nin ne Avrupa’ya ilişkin güvenlik politikalarının özünde ne de Orta Doğu ve Pasifik’e dair önceliklerinin niteliğinde herhangi bir değişiklik yaşandı. Söylemsel bakımdan değişimler içeren; fakat uygulama ve politikalar itibarıyla II. Dünya Savaşı sonrası normlarında niteliksel bir farklılaşmanın yaşanmadığı bir dönem. Ötesi de var: Tarihsel olarak Amerikan dış politikasının kurumsal aklı, kendisini Orta Doğu’ya yönelik temel bir çelişkinin içerisinde bulmuştur hep: aynı anda hem Arap petrolüne hem Yahudi lobisi/gücü/sermayesine olan ihtiyaç. Trump’ın bu noktada oldukça etkili ve pragmatik biçimde yaptığı şey, meşhur "küre" fotoğrafıyla başlayıp Körfez ülkeleriyle İsrail arasındaki normalleşme anlaşmalarıyla olgunlaştırdığı süreç eliyle çözüm formülünün kapısını aralaması oldu. Bu yönüyle tarihsel olarak İsrail’in güvenliğini esas alan bir dış politika aklına yaslanan ABD kurumsal yapısı açısından, Trump döneminde Körfez-İsrail-İran üçgeninde tek taraflı, ideolojik, kısa vadeli ve pragmatik de olsa sonuç alındığı sürece, liberal uluslararası sistemin normlarına herhangi bir halel gelip gelmediğiyle çok da ilgilenen olmadı.

Aynı şekilde, esasen Obama döneminden miras alarak, vaat ettiğinin aksine daha da tahkim ettiği Suriye’nin kuzeydoğusundaki varlığını ve PYD-YPG üzerinden operasyonel faaliyetlerini bilfiil yürütmeye devam etmesi de bu başlıkla yakından ilişkili. Zira Suriye’nin petrol rezerv bölgesinde bulundurduğu aktif ve vekil/aparat güçleriyle, bir yandan petrol üretim sürecini kontrolünde tutan, bir yandan da İsrail’in bölgedeki güvenlik hassasiyetini garantileyen bir formül olarak görülüyor ve işletiliyor güncel Suriye politikası. Bu ise, elbette doğrudan Amerikan devlet politikasına içkin bir husus.

Amerikan ana akım çevrelerin Trump’a yönelttiği öfkenin bir başka temel başlığı da liberal uluslararası sistemin temel direklerinin aşındırılması suçlaması. Buradaki sorun ise, bu terimin en iyi ihtimalle heyecan uyandırıcı, en kötüsünde ise hayali/kurmaca bir terim olması. Kissinger, Soğuk Savaş sonrası dünya düzeninin içine girdiği yapısal krizi tarif ederken, güç dağılımındaki kaymaların ve “post-demokrasi” diye de adlandırılabilecek dönemin ürettiği sistemik boşluktan yakınıyordu. Burada yeni güçlerin ortaya çıkışları ve II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası sistemin değişimine dönük talepleriyle, bu sistemin bizatihi kurucularının kendi yapısal/ontolojik krizleriyle baş etmedeki sorunlarını masaya yatırmak gerek. Trump burada bir yere oturacaksa, bu boşluğun ürünü olan bir prototip olabilir. Ayrıca ABD özelinde 11 Eylül sonrası dönemin yüklü faturası üzerine, ekonomik verimlilikteki ciddi problem, yükselen ekonomilere (başta Çin’e) karşı rekabet gücü kaybı, yaşlanan nüfus yapısı ve kötüleşen sosyo-iktisadi yapının yarattığı yeni bir siyasa biçimi, Trump tarzı bir figürü üreten gerekli iklime zaten işaret ediyor.

Politika bakımından gerek Obama’nın gerekse Trump’ın söylem düzeyinde sarıldığı “Amerika fikri”nin geleceğinin nasıl olacağı sorusu, Paul Kennedy’nin de vurguladığı gibi, Batı dünyası adına şu ana dek yüklenilen küresel taahhütlerin doğurduğu politik, sosyal ve iktisadi yüklerle baş edebilmenin yollarını aramakla ilgili. Nitekim Trump 2016’da henüz başkanlık görevine gelmeden evvel Financial Times’dan Martin Wolf, içinde bulunulan anı, “hem ekonomik bir dönemin -Batı liderliğindeki küreselleşme döneminin- hem de jeopolitik bir dönemin -Soğuk Savaş sonrası ABD öncülüğündeki tek kutuplu düzenin- sonu” olarak tanımlıyordu. Soru şu: ABD, yeni stratejiler üzerinden kendisine yeni bir liderlik yolu açarken aynı anda Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana yüklendiği ve büyük maliyetler içeren misyonunu ve bu bağlamdaki kurum, anlaşma vb. unsurları heybesinden atma ya da kendi çıkarlarına göre yeniden tanımlama noktasında kompakt bir stratejiyi nasıl geliştirebilir? Trump’ın -dil, üslup ve tarzından bağımsız- “irrasyonel” olarak görülen bazı çıkış ve adımlarını (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması -NAFTA-, Paris İklim Anlaşması, nükleer meseleler, Çin Küba, İran, Kuzey Kore gibi) bu düzlemi de göz önünde bulundurarak düşünmek gerekebilir. Çünkü bu, ABD açısından yeni güç dengeleriyle mukabele edebilme kapasitesini, etkinliğini ve gücünü restore etme, düzenleme ve yeni bir tahkimat yapma anlamına gelebilecek bir strateji demek. Hem Obama hem Trump döneminin öncelikli projeksiyonunun Çin-Pasifik hattına kayma nedeni de bununla ilgili olsa gerek.

Bu noktada esasen ABD’de merkez-liberal-sol çevrelerin ve elitlerin bir yandan Trump figürü üzerinden kişileştirmeye başvurarak ahlakçılığa soyunurken (benzer bir kişileştirmenin G.W. Bush için Obama öncesinde de yapıldığını; fakat ilginç şekilde ABD’de aynı ana akım kesimlerin -Biden dâhil- Irak işgaline verdiği desteği hatırlayalım), aynı anda ise bazı temel konularda Trump’ın fikirlerini reel bulduklarını (mesela Çin’e karşı olması gereken tutum) gözlemlemek mümkün. Ezop Masalları’ndaki farelerle onları yiyen kedi hikayesini andırıyor bu durum. Fareler toplanıp, erken bir uyarı olması için kedinin boynuna bir çan asılmasını kararlaştırıyorlar. Fakat bunu deneyen üç fare de kedinin yemi oluyor. Dördüncüyü denememe kararı alan fareler ise, ölen farelerin kediye yapmaya çalıştıkları şeyi esasen ahlaken sıkıntılı bulduklarını söylüyorlar. Denir ya: “gerçeği yalnızca masallar anlatır”.

Pentagon ve CENTCOM’un öncelik tanımlamaları doğrultusunda Orta Doğu’ya ilişkin stratejinin ana yönünün ve askeri varlığın tahkiminin süreceğini öngörmek mümkün. Ki buradaki en önemli başlığı Suriye teşkil ediyor.

Biden’ın bize vadettikleri

O halde Biden bize ne vadediyor? Biden her şeyden önce dış politikada tek taraflılığa karşı geleneksel çizgiye dönerek kurumsal zemine dayanmayı yeniden tesis edecektir. “Geleneksel normal” doğrultusunda kısmî tadil edilmesi beklenen kurumsal yapılar, küresel liderliğin uygulanmasına dönük Amerikan istisnacılığının mantraları doğrultusunda revize edilecek. Foreign Affairs’e yazmış olduğu makalede belirttiği gibi: “Demokrasi ve liberalizmin, faşizm ve otokrasilere karşı zaferi özgür dünyayı yarattı. Fakat bu sınav sadece geçmişimizin sınavı değil. Geleceğimizi de belirleyecek şey”. [1] Ne var ki bu, dramatik ve paradigmal bir kırılmayı resmedecek bir durum değil. Zira tam da Soğuk Savaş sonrası dış politikanın ana aksı zaten bu. Kaldı ki Trump’ın yukarıda çerçevesi çizilen politik ve icraî patikasını da göz önünde bulundurursak, büyük ve belirgin farklılıklar beklemek için ne bir nedenimiz var ne de verimiz. Peter Beinart’ın vurguladığı gibi: “Mesele söylemsel savunuya gelince, Biden başkanlığı Obama başkanlığına çok yakın, benzer bir yönetim olacaktır; rakamlara gerçekten baktığınızda ise Trump başkanlığından da çok farklı görünmeyecek.”

Bu doğrultuda, pratikte karşımıza muhtemelen, devlet aklının gerekleri doğrultusunda “Amerikan Rüyası”nın tadil ve tahkim ettirileceğine dönük küresel düzeyde bir inanç ve güven inşası çabası çıkacak. Ki, Trump dönemine dönük ana akım kritiklerin ana ekseninde güven ve kurumların aldığı tahribata vurgu vardı. Bunun için ise bir tarafta liberal uluslararasıcılığın normlarına yaslanan retorik ve söylemsel bir tazelenme, bir tarafta ise kurumsal zemine dayalı ve (bölgesel ve küresel yapılar, anlaşmalar ve ittifaklara yeniden vurgu anlamına gelen) çok taraflılığı işleten bir küresel liderlik siyaseti göreceğiz.

Bu yüzden her şeyden evvel NATO ittifakının bizatihi varlığı, etkinliği, gücü ve dayandığı söylenen normlarına dönük bir kuvvetlendirme/yeniden yapılandırma çabasını beklemek mümkün. Ki bu aynı zamanda Avrupa ile ABD arasındaki transatlantik hattın zayıflayan ilişkilerini de restore edebilme anlamına gelecektir. Beraberinde, küresel düzeydeki ve kimi bölgesel meselelerin NATO üzerinden ele alınması suretiyle, ABD’nin elini rahatlatacak ve esneklik alanını genişletecek operasyonel bir anlamı da olacaktır. Rusya ile kurulacak ilişki biçimini de bu parantez bağlamında değerlendirebiliriz. Ki bu zemin Biden yönetimini, Hillary Clinton’ın 2016’daki seçim programında sert önermelerle özel bir yer verdiği Rusya başlığını buradan pratize etme noktasına taşıyabilir. Daha sert, daha tavizsiz bir yaklaşım yani. Türkiye’nin S-400 başlığının da, bu zeminden bakıldığında, daha sert bir ABD politikası ile karşılaşabileceğini bekleyebiliriz.

Bu küresel liderlik siyasetinin bölgelere olan yansımasında ise, Obama döneminden alınan “dersler” neticesinde ve Trump’a daha yakın bir pozisyonda, Çin’e karşı angajman tonunun daha başından sıkı ve sert tutulacağı beklenebilir. Bu ise, Trump’ın son döneminin kalan mirası olarak ticaret eksenli bir liderlik mücadelesi şeklinde tezahür edecektir.

Yine, Pentagon ve CENTCOM’un öncelik tanımlamaları doğrultusunda Orta Doğu’ya ilişkin stratejinin ana yönünün ve askeri varlığın tahkiminin süreceğini öngörmek mümkün. Ki buradaki en önemli başlığı Suriye teşkil ediyor. Obama döneminde başlayıp Trump döneminde aynen sürdürülen temel stratejisi gereği, Suriye’nin kuzeydoğusunda, az maliyetli ve geriden yönlendirilen; enerji ve İsrail’in güvenliği başlıklarına bir nevi garantörlük hizmeti sunacak vekil-paramiliter-terör güçlerine daha da yatırım yapılacağı; hatta iç yapılanmalarında birtakım niteliksel değişikliklere gidilebileceği beklenebilir. Yani meşruiyet adına uluslararası toplumun onayını da kazanabilmek için PYD-YPG unsurlarının içeriğinde bir niteliksel değişime gitmek suretiyle, bizatihi kendisi tarafından da resmi olarak terör örgütü kabul edilen PKK’nın görünür unsurlarının Irak tarafına çekilerek, bu yapıyı (PYD-YPG) legal bir muhalefet yapısı olarak tahkim ettirme yolunda bir stratejiyi bekleyebiliriz. Nitekim son yıllarda Cenevre süreci kapsamında kurulacak masaya meşru muhalefetin bir aktörü olarak Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) takdim etme ve uluslararası toplumu buna ikna etme çabasının zaten başlamış olduğunu göz önünde bulundurmalıyız. Türkiye’nin bu meseleye dair güvenlik hassasiyetlerinin de bu yeni mimariyle birlikte, manipüle ve ikna edilmesi tasarlanan uluslararası toplum üzerinden dışsal bir baskılanmaya uğratılma çabası, bu bakımdan önümüze çıkacak muhtemel bir senaryo olabilir. Nitekim sahada Rusya ve İran ile bu kadar net fiili askeri varlığa ulaşmış ve Fırat’ın doğusuna askeri operasyonlarla adım adım geçmiş bir Türkiye’nin sadece sahada askeri bir tırmanma tehdidi üzerinden geriye çekilmesinin çok mümkün olamayacağını değerlendiriyor olmalı ABD. Özetle Türkiye burada, hibrit bir baskılama stratejisi ile karşı karşıya kalabilir.

Biden’ın İran-Körfez-İsrail dengesini işletme biçimi ise, Trump’tan belki de en belirgin farklılaşabileceği alan olacaktır. Ne var ki Amerikan devlet politikasının Soğuk Savaş boyunca ve sonraki süreçte hep ulaşmayı hedeflediği Arap-İsrail normalleşmesini elinden kaçırabilecek hamlelerden de özenle uzak duracaktır. Tabii burada yapısal bir çelişki ve açmazla karşılaşma ihtimali var. Yani Arap-İsrail yakınlaşmasını sağlayan parametrelerden biri olan Trump dönemi Suudi Arabistan- Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ekseniyle olan angajmanın, İran ile nükleer müzakere ve anlaşmaya yeniden oturmayı düşünebilecek bir Biden yönetimi açısından nereye konacağı, çetrefilli bir husus olarak duruyor.

Doğu Akdeniz’deki mevcut duruma ilişkin de görece aktif bir Amerikan politikası beklenebilir. Buradaki ana taşıyıcının ise NATO olması kuvvetle muhtemel. Zira hem Suriye denkleminde hem Akdeniz’deki gelişmelerde etkisiz kalan NATO’nun, Biden dönemiyle birlikte daha aktif ve etkin kullanılması yolunda bir iradeyi bekleyebiliriz. Daha müdahil bir NATO ile, Doğu Akdeniz’deki tarafların aynı ittifakın üyeleri olması gerçeğinden hareketle meselenin diplomatik bir zemine daha fazla kayabileceği, Türkiye’nin de bu yönlü bir baskılama ile karşılaşabileceği durumuna hazırlanmak gerek. Ancak çift taraflı bir bıçak bu. Nitekim NATO zeminine çekilen herhangi bir başlık, Türkiye’nin sahip olduğu göreli avantajlar demeti dolayısıyla Türkiye’ye ciddi alanlar ve imkanlar da sunuyor. Zira Türkiye, hem fiili gerçekler dolayısıyla Rusya kartını NATO’ya karşı elinde tutan hem de Doğu Akdeniz’de gerilim yaşadığı NATO müttefikleri olan Fransa ve Yunanistan ile kıyaslanamayacak büyüklükte askeri ve fiili ağırlığa sahip bir ülke NATO içerisinde. Bu ise elbette Türkiye’nin diplomatik anlamda işletilebilecek önemli kozlarının var olması demek.

Özetle; bir Demokrat başkan olarak Biden’ın, bir taraftan “Trump döneminin enkazına” vurgu yaparken, stratejik ana hatta tıpkı seleflerinin yolundan giden Trump’a benzer bir izlek sürdüreceğini öngörmek çok zor değil. Nüanslar, uygulama biçimleri, söylem tonu ise aradaki farkı oluşturacak ana dinamikler. Yoksa, ABD’nin küresel liderlik misyonundan dramatik bir uzaklaşma gerçekleştireceğini, dünyanın bir numaralı silah tacirliğinin ilkesel ve pratik yansımalarını tartışmaya açacağını, küresel askerileştirme politikasını durduracağını, tüm Amerikan nükleer saldırı gücünün modernizasyon sürecini sonlandıracağını en azından bu vadede beklemiyor kimse. Zira askeri-sivil bürokrasi ve askeri-endüstriyel kompleksin parçaları olarak Pentagon, silah üreticileri ve onların Kongre’deki temsilcileri üzerinden oluşan kurumsal akıl, ABD’nin felsefi/normatif temellerinden de ilhamla, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana çizdiği hattı revize ederek, yer yer güncelleyerek ama yapısal kodlarını muhakkak muhafaza ederek bugüne geldi. Öyle ki, II. Dünya Savaşı’nın başlangıcındaki küresel güç dağılımındaki değişimler Amerikan politikasının yeniden kodlanmasını teşvik etmişti. Bugün ise yeniden, küresel güç dağılımındaki tadilat/tahrifat/dönüşüm, Amerikan dış politika düzenini (establishment), stratejisindeki enstrümanlarını çeşitlendirme ve geliştirme konusunda bir kez daha, fakat bu kez icbar ediyor. Soğuk Savaş sonrası gelişmelerin hızına ve debisine bakıldığında (11 Eylül, Arap ayaklanmaları, 2008 küresel krizi, Kovid-19) Amerika, karşı karşıya olduğu bu mecburiyet halini nasıl ele alacağına ve nerden tutacağına bir karar verecek. Verdiği karara göre de kendi hikâyesinin kahramanı olacak. İyi ya da kötü bir kahraman…



1 Ağustos 2018 Çarşamba

Evangelist nedir?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Evangelist kimlere denir? Cumhurbaşkanı Erdoğan,"ABD'nin Kudüs kararının bizim nazarımızda hiçbir hükmü, geçerliliği yoktur. Kudüs bizim ilk kıblemizdir. Trump'ın Kudüs kararı provokasyon, arkasında evangelistler var." dedi. Peki Evangelizm nedir?



EVANGELİST NEDİR? 

Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından yazılmış dört kanonik incilin her birine “Evangel” denir. Yunanca “iyi haber” ya da “genel olarak kabul edilen gerçek” anlamına gelen evangelion dan gelmektedir. Bu kelimeden türetilerek, incil yazarlarına “Dört Evangelist” denmiştir.

EVANJELİST VE EVANJELİK

Evangelizm sözcüğü Kitab-ı Mukaddes’e dönmek veya yönelmek anlamına gelir. Evangelist ve Evangelik kelimeleri farklı anlamlara gelmektedir. Evangelist sözcüğü en basit anlamıyla “Hristiyanlık bildirisini vaaz eden, yayan kişi” anlamına gelir. Evangelik sözcüğü ise daha çok Protestan Kilisesi’nin muhafazakar kesimini nitelemek için kullanılır. Evangelikler, ABD’yi kuran ve tutuculuğuyla bilinen Protestan mezhebi Puritenler’in devamıdır.

EVANGELİZM NE ANLAMA GELİR?

Evangelizm merkezli bu akımın mensuplarına ve zamanla liberal Protestanlar haricindeki tüm Protestanlara Evangelik denmeye başlanmıştır (20. yüzyılın sonları, 21. yüzyılın başı). Ayrıca Martin Luther, reformları esnasında kurduğu kilise hareketi için bu ismi kullanmıştır. Bu nedenle Kıta Avrupası’nda Evangelik sözcüğü, Protestan veya Lutherci olarak algılanır.

EVANGELİZMİN TEMELLERİ



Evangelizmin temelleri İngiliz George Whitefield (1715-1770), Methodizm’in kurucusu John Wesley (1703-1791) ve Amerikalı filozof ve teolog Jonathan Edwards (1703-1785) tarafından atılmıştır. Bu üç kişi Amerika’nın en büyük Protestan mezhebi olan Baptistlerin ve Metodistlerin oluşumunun temel taşlarıdırlar.
Amerika Birleşik Devletleri’nde 1820’lerde genelde Hristiyanlık inancı için kullanılan Evangelizm 19. yüzyıldan itibaren iki ayrı koldan ilerlemeye başlamıştır. Charles G. Finney ile Amerikan halkının dönüşümünün sağlanması ile devrimcilik anlamı kazanmış diğer taraftan Playmouth Kardeşliği hareketinin kurucusu John Nelson Darby’nin öncülüğünde radikal bir dini yorumu temsil etmeye başlamıştır. Bugünkü Evangelizm Amerika’daki Hristiyan toplumunun tutucu kanadını temsil etmektedir.
Darby’nin Muafiyetçilik akımı Kitab-ı Mukaddes ve dünya tarihini yedi çağa ve veya Tanrı’nın insanlık hakkındaki takdirini gösteren yedi bölüme ayırmaktadır.
C. I. Scofield tarafından yazılan Scofield Referans Kitab-ı Mukaddesi ile 1880 ve 1890’lı yıllarda Darby’nin Tanrı, Tanrı’nın Krallığı’nı temsil eden insanlara imtiyaz vermiştir ve İsrail Kitab-ı Mukaddes’in Kıyamet zamanında önemli rol oynayacaktır öğretisi geniş kitlelerce benimsenmiştir.
Lutherci Protestanlık ile başlayan; Püritenizmle olgunlaşan; Jimmy Carter, Ronald Reagan ve Baba Bush’un başkanlıkları döneminde adım adım gelişen Evangelizm, 11 Eylül’den sonra Oğul Bush ile Küresel Emperyalizmi yönlendiren esas güç haline gelmiştir.

Köktenci Hristiyanların ABD dış politikası üzerindeki etkisi;

ABD'de 1970'li yıllardan itibaren toplumda giderek yükselen köktencilik, Cumhuriyetçi Parti'nin desteğiyle, son dönemde siyasi alana girmeyi başardı.
ABD dış politikası devasa olarak nitelenebilecek bir karar alma aygıtı tarafından, kompleks bir süreç sonucunda belirlenir. Merkezinde Beyaz Saray, Savunma ve Dışişleri bakanlıklarına bağlı birkaç dar odağın yer aldığı bu karar alma aygıtı, stratejik araştırma merkezleri, üniversiteler, eski üst düzey yetkililer ve sermaye gruplarının da etkisi altındadır.
ABD dış politikasında (özellikle Ortadoğu politikasını şekillendirme sürecinde) yeni muhafazakârlar, Hristiyan sağ ve Amerikan Siyonist ittifakının etkisi ciddi anlamda hissedilmektedir. Ortadoğu'ya ve Arap-İsrail sorununa dair bakışları da dahil olmak üzere dış politikada bir dizi ortak hedefe sahip olan bu koalisyon, İsrail’in güvenliğini korumayı, bu devletin komşularına karşı bölgesel üstünlüğünü sağlamayı ve ABD'nin Körfez petrolü üzerindeki kontrolünü pekiştirmeyi amaçlamaktadır.
Hegemon güç konumuna dayanarak liderlik rolü üstlenmek ve (Amerikan vizyon ve hedefleri karşısında potansiyel tehdit oluşturan devletlere karşı önleyici saldırılar dahil olmak üzere) güvenlik politikalarını genişletmek, ABD'nin küresel rolünün gereksinimleri olarak, bu çevreler tarafından benimsenmektedir. Aynı zamanda Amerikan değerlerini yaymayı amaçlayan bu ittifak, bu değerlerin ne ölçüde benimsenip uygulandığını izleyerek dünya devletleri üzerindeki baskısını perçinlemeyi hedeflemektedir.
Arap-İsrail sorunuyla alakalı olarak Amerikan dış politikasının oluşumunda köktenci Hristiyanların etkisi 1970'lerin ortalarından beri artmaya başladı. Bu dönemde köktenci Hristiyanların dış politikanın belirlenmesindeki rolü, Filistin'de bir Yahudi devletinin kurulması için Amerikan yönetimlerine baskı yapmakla sınırlıydı. Bilişim devrimi, "televizyon kiliseleri" fenomeni ve geleneksel Hristiyanlığı geri plana iten köktenci cemaatlerin genişlemesinin etkisinde kalan Amerikan dini kültüründe, 1970'lerden günümüze kadar oluşan büyük değişiklikler, kiliselerin çevreden merkeze doğru ilerlemesine ve siyasal ve sosyal olaylarda belirleyici olmasına imkan verdi.
“Kurtarıcı ulus” olarak ABD
Geçmişleri ülkenin kuruluşuna kadar giden ilk Amerikan beyaz toplulukları, muhafazakâr Protestanlığın baskınlığı ve kişinin bireysel çabası sonucu manevi kurtuluşa erişeceği düşüncesinden kaynaklanan şahsi disiplin ve sıkı çalışma özellikleriyle öne çıkmıştı. Köktenci Hristiyanlar Amerika'yı dünyanın geri kalanına karşı duran bir ulus, “tepenin üzerinde parlayan bir şehir”, "kurtarıcı ulus" ve “son en iyi umut” olarak tasvir etmişlerdi. Kendilerini püritenlerin bir uzantısı olarak sunan bu topluluklar, Hıristiyanlığın erken çağlarının "saflığını" yeniden tesis etmek ve Amerikan toplumunu bir Hıristiyan ulus olarak inşa etmek gibi bir misyon üstlenmişlerdi.
Pozitif bilimin gelişmesi, modern laik devletin ortaya çıkışı, toplumda maddi değerlerin öne çıkarılması ve evrim teorisinin tartışma oluşturan bir olgu haline gelmesi, Kilise'nin rolünü ve Hıristiyanlığın insanların yaşamındaki etkisini zayıflattı. Bu gelişmeler, 19. yüzyılın son çeyreğinde "Evanjelik" doktrini kristalleştirerek ve kendilerini sosyal gerçekliği iyileştirmeye ve bilim ile dini uzlaştırmaya adamış olan bir takım Protestan din adamının ortaya çıkmasına neden olsa da, köktenci Hıristiyanlar, 1970’lere kadar Amerikan siyasi hayatında etkin bir konum edinemediler. Fakat bu durum, 1970'lerin sonlarına doğru değişmeye başladı. 1977'de yapılan bir kamuoyu araştırması, 70 milyonu aşkın Amerikalının Hz. İsa'yla doğrudan ve şahsi bir bağı olduğunu ve kendisini "yeniden doğan Hıristiyan" olarak tanımladığını ortaya koymuştu. Bu dönemde “insanlığın felakete sürüklendiğini ve Hz. İsa’nın kurtarıcı olarak döneceğini” konu edinen eserler, en popüler kitaplar olmuştu. Örneğin New York Times'da, 1970’lerin en önemli eserlerinden sayılan “deccalın neden olduğu nükleer kıyametten insanlığın kurtuluşu için Hz. İsa'nın dönüşü” temasını işleyen The Late Great Planet Earth kitap, on yıl boyunca en çok satan kitap listesinin zirvesinde yer almıştı.

ABD’de köktenciliğin siyaset arenasına girişi



Toplumda yükselen bu köktencilik, Cumhuriyetçi Parti'nin desteğiyle siyasi alana girmeyi başardı. ABD'nin yeni sorunlarına yönelik çözüm üretemeyen Cumhuriyetçi Parti'nin giderek düşüşe geçmesi, muhafazakâr Cumhuriyetçileri dini hareketlerle iletişime geçmeye itti. Bu süreçte köktenci liderlerin etkisinin artması, kadın hakları, kürtaj ve eşcinsellik gibi tartışmalı konularda muhafazakâr tutumları benimsemeleri ve seçmen kazanmak amacıyla kurulmuş çeşitli örgütlerin yanı sıra köktenci yayınlar yapan radyo ve televizyon programları, Cumhuriyetçilere milyonlarca sağ Hıristiyan seçmen kazandırdı. Bu sayede altı başkanlık seçiminin dördünden zaferle çıkan Cumhuriyetçiler, bu dönemde Senato ve Temsilciler Meclisi'nde de etkinliklerini korudular.
Clinton ve başkan yardımcısı Al Gore yönetimindeki Demokratlar büyük ekonomik başarılar elde etmelerine rağmen, Amerikan seçmeni ekonomik büyüme ve refah seviyesi yerine (sürekli ahlak vurgusu yaparak dikkatleri Clinton dönemindeki skandallara yönlendirmeyi başaran) Bush'tan yana kullandı. "İncil Kuşağı" olarak bilinen ve güney eyaletlerde yoğunlaşan muhafazakâr seçmen, Bush'un kazanmasında belirleyici bir rol oynamıştı.
Bush yönetiminin Afganistan ve Irak işgalleri ve ekonomi alanındaki zayıf performansı sonrasında başkanlık seçimini kaybeden Cumhuriyetçi Parti'nin köktenci tabanı, yeni seçilmiş Obama'nın göç politikasını, aile ve kadın hakları alanındaki liberal düzenlemelerini beyaz Protestan Amerikalıların ayrıcalıklı konumuna karşı bir tehdit olarak algıladı. Obama'ya ağır eleştiriler yönelten Evanjelikler, Cumhuriyetçi Parti'nin tekrar seçimi kazanması için yoğun bir kampanya yürüttüler. 2016 başkanlık seçiminde, Hillary Clinton'a karşı Bush'un 2001 seçiminde izlediği stratejiye benzer bir seçim propagandası yürüten Cumhuriyetçiler, Obama döneminde ABD'nin "yozlaştığını" ve Hillary Clinton'ın bu "yozlaşmayı" daha da derinleştireceğini ileri sürerek, "ahlaki üstünlüğü" elde etmeyi amaçladılar.
ABD'yi tekrar "güçlü bir ulus" haline getirmeyi seçim kampanyasının ana sloganı olarak belirleyen Trump beyaz Protestanlara, içeride ayrıcalıklı konumlarının korunacağını, aile hukuku alanındaki liberal düzenlemelerin engelleneceğini ve dış politikada ise "Önce Amerika" sloganıyla ABD'yi tekrar "tepe üstünde parlayan şehir" haline getireceğini vadederek seçimden zaferle çıktı. İktidara geldikten sonra ekibinde birçok köktenci figüre yer veren Trump, muhafazakârlar tarafından adeta bir "kurtarıcı" olarak görüldü. Bu ekibin en önemli isimlerinden biri de şüphesiz başkan yardımcısı Mike Pence.
Pence'in, Indiana gibi küçük bir eyaletin valiliğinden başkan yardımcılığına yükselişi, bir anlamda sağ Hristiyanlığın Cumhuriyetçi Parti'de ne derece yükseldiğini de gösteriyor. Ronald Reagan döneminden itibaren Cumhuriyetçi Parti'nin alt kademelerinden siyasete girmeye başlayan Pence gibi köktenci politikacılar, Parti'nin dini söyleminin muhatabı ve "oy deposu" olarak gördüğü sağ Hristiyanların artık Cumhuriyetçi Parti'de merkezi ele geçirdiğinin alameti olarak değerlendirilebilir.
Evanjelik liderler, Mike Pence'in muhafazakâr Hristiyanlığın, Amerikan yaşamının merkezindeki "haklı konumunu" tekrar kazanmasını sağladığını düşünüyor. Güney Evanjelik Okulları başkanı Richard Land, The Atlantic dergisine verdiği röportajda, başkan yardımcısı Pence’ten "Evanjelik-Hıristiyan dünya görüşünü devlet politikası haline getiren en tutarlı politikacı” olarak bahsediyor. Beyaz Saray eski strateji uzmanı Stepehen Bannon'a göre ise Pence, Trump yönetimi ile Cumhuriyetçi Parti teşkilatının en muhafazakâr kanadı arasındaki bağlantıyı sağlayan köprü.
Beyaz Saray’da ağırlığı olan ve özellikle ulusal güvenlik alanında en etkili isimlerinden biri haline gelen Pence, aynı zamanda dış politikada da etkili bir isim. ABD'nin Irak’ı işgalinin ateşli destekçilerinden biri olan Pence, "Amerikan değerleri"ni yaymakta güçlü bir ordunun rolüne inanıyor. Ayrıca kendisini sık sık (sırasıyla) “Hristiyan, muhafazakâr ve Cumhuriyetçi" olarak tanımlayan Pence'in ABD'nin elçiliğini Kudüs'e taşımasında etkin bir rolünün olduğu da biliniyor. Aktif bir evanjelik gündemle ABD dış politikasına dini öğeleri entegre eden sağ Hristiyanlığın, ileride "medeniyetler çatışması" stratejisini uygulaması ve Yahudi-Hristiyan ülkelerle ilişkileri derinleştirmesi muhtemel.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Trump’ın Kudüs kararının ardında Evangelistlerin olduğunu söyledi. Peki Erdoğan, Evangelist derken kimleri kastetti? İşte ayrıntılar…
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) tarafından düzenlenen İnovasyon ve Girişimcilik Haftası Kapanış Töreni’nde,ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasına ilişkin “ABD’nin kararının bizim nazarımızda hiçbir hükmü, geçerliliği yoktur. Kudüs senelerdir Filistinlilere, özellikle devlet terörü uygulayan bir ülkenin insafına terk edilemez. Haritada gösterdim nereden nereye geldiğini. Bunu ancak işgalciler yapar. Devlete terörü estirenler yapar. Kudüs’ün kaderi 1967’den beri hiçbir hukuk, ahlak tanımadan Filistinlilerin haklarını gasp eden işgalci bir devletin ellerine bırakılamaz. Bunun adı kuzuyu vahşi bir kurda teslim etmek olur. Kudüs bizim göz bebeğimiz, ilk kıblemizdir. Kırmızı çizgidir bu böyle bilinsin. 1,7 milyarlık İslam aleminin kırmızı çizgisidir. Bu karar provokasyondur. Öyle bir provokasyon ki bu provokasyonun arkasında evangelistler var. Bunu bizzat sayın başkandan dinlemiş biriyim. Bu karara asla rıza göstermeyeceğiz” dedi.

27 Temmuz 2018 Cuma

Trump ve ABD

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Trump'ın twitleri dünyayı şaşkına çeviriyor 

Paylaşımlarında iç meselelerin yanı sıra birçok ülkeye sert mesajlar veren ya da övgüler yağdıran Trump'ın özellikle Kuzey Kore, Rusya ve Almanya hakkında yaptığı yorumlar, küresel çapta tepkilere neden oldu.

ABD Başkanı Donald Trump'ın göreve geldiğinden bu yana sosyal medya hesabında yaptığı bazı paylaşımları dünyayı şaşkına çevirdi.
Paylaşımlarında iç meselelerin yanı sıra birçok ülkeye sert mesajlar veren ya da övgüler yağdıran Trump'ın özellikle Kuzey Kore, Rusya ve Almanya hakkında yaptığı yorumlar hafızalara kazındı.
ABD Başkanı'nın bazı atamaları ve görevden almaları Twitter üzerinden duyurması da hayretle karşılandı.
Bunlardan en dikkat çekicileri eski Dışişleri Bakanı RexTillerson ve eski Özel Kalem Müdürü Reince Priebus'ı görevden aldığını duyurduğu paylaşımları oldu.
Trump, Tillerson'ın görevden alındığını Twitter hesabında "CIA Başkanı Mike Pompeo, yeni dışişleri bakanımız olacak. Şahane bir iş yapacak! Hizmetleri için Rex Tillerson'a teşekkürler. Gina Haspel, CIA'nin yeni direktörü, bu göreve seçilen ilk kadın olacak. Hepsine tebrikler!" ifadeleriyle duyurdu.
ABD Başkanı, özel kalem müdürlüğüne Pierbus'un yerine John Kelly'nin atandığını da Twitter hesabından kamuoyuyla paylaştı.
Rusya'nın ABD seçimlerine müdahalesi konusunda da çok sayıda twit atan Trump'ın en dikkat çekici paylaşımlarından biri, Özel Yetkili Savcı Robert Mueller ile ilgili olandı.
Mueller'in kendisine karşı ön yargılı olabileceğini savunan Trump, "Mueller'in ekibinde neden 13 katı Demokrat, bazı büyük, sahtekar Hillary destekçileri var da hiç Cumhuriyetçi yok? Geçenlerde bir diğer Demokrat da katıldı. Bunun adil olduğunu düşünen var mı?" ifadesini kullandı.
Rusya soruşturmasıyla ilgili rakibi Hillary Clinton'a çattığı bir başka twitinde Trump, Clinton ve Demokrat Partiyi istihbarat şirketi GPS Fusion'a gerçekleri yansıtmayan bir dosya hazırlaması için para vermekle suçladı.
Twitter'da ABD basınına da sert eleştiriler yönelten Trump, bu konuda en fazla yankı uyandıran paylaşımında "Yalan haberler medyası (@nytimes, @NBCNews, @ABC, @CBS, @CNN) benim değil, Amerikan halkının düşmanı." değerlendirmesine yer verdi.
Kuzey Kore ile "nükleer düğmenin büyüklüğü" atışması
Kuzey Kore ile haziran ayında Singapur'daki zirveyle nükleer silahsızlanma müzakerelerini başlatmadan önce Trump'ın, Pyongyang yönetiminin lideri Kim Jong-un'un yeni yıl konuşmasında "nükleer düğmenin masasında olduğu" açıklamasına karşı attığı twit çok konuşuldu.
ABD Başkanı, twitinde "Bitip tükenmiş ve açlıktan kıvranan rejimden birileri, lütfen ona benim de nükleer düğmem olduğunu söylesin. Bu düğme onunkinden çok daha güçlü ve büyük. Ve benim düğmem çalışıyor." ifadesini kullandı.
Donald Trump, kendisine yaşlı diyen Kim için de Twitter'da "Ben ona hiç kısa ve şişmansın dedim mi? Pekala, onun dostu olmak için çok uğraşıyorum, belki bir gün bu olur!" yorumunu yapmıştı.
"Hazır ol Rusya, akıllı füzeler gelecek"
Twitter'da Rusya için de kimi zaman olumlu kimi zaman olumsuz yorumlar yapan, özellikle Rusya'nın ABD seçimlerine müdahalesi soruşturması hakkında Rusya'yı aklayan yorumlar paylaşan Trump'ın, dikkat çekici paylaşımlarından biri Rusya'yı Suriye üzerinden tehdit ettiği twiti oldu.
Trump, bu twitinde "Rusya, Suriye'de herhangi bir füzeyi vurup indirme sözü veriyor. Hazır ol Rusya çünkü yeni, nazik ve akıllı füzeler gelecek. Halkını gazla öldüren ve bundan da zevk alan bir hayvanla ortak olmamalısın." ifadesini kullandı.
ABD Başkanı, bir diğer paylaşımında da "Rusya ile ilişkilerin, ABD'nin yıllardır sürdürdüğü aptalca politikalar nedeniyle hiç bu kadar kötü olmadığını" ileri sürerek şimdi de kendi yönetimine yönelik hileli bir cadı avı yürütüldüğü değerlendirmesini yaptı.
"Avrupa'yı koruyoruz, sonra da ticarette adaletsizce pataklanıyoruz"
Trump, Twitter'da en fazla yüklendiği ülkelerden Almanya'yı göçmen politikası ve NATO bütçesi konusunda sert bir dille eleştirdi ve yakın gelecekte AB ülkelerine uygulayacağı ek gümrük vergilerinin işaretini verdi.
"Almanya'da göçmenler kabul edildikten sonra suç yüzde 10 arttı (yetkililer bu suçları bildirmek istemiyor). Diğer ülkeler daha da beter. Akıllı ol Amerika!" paylaşımını yapan Trump, "ABD, NATO için herhangi bir ülkeden çok daha fazla ödeme yapıyor. Bu ne adil ne de kabul edilebilir. Almanya, NATO için gayri safi yurt için hasılasının yüzde 1'ini öderken biz gayri safi yurt içi hasılamızdan çok daha fazla olarak yüzde 4 ödeme yapıyoruz. Bunun mantıklı olduğuna inanan var mı? Büyük finansal kayıpla Avrupa'yı koruyoruz, sonra da ticarette adaletsizce pataklanıyoruz. Değişim geliyor!" dedi.
Konuyla ilgili başka bir twitinde de "Geçen yılki ziyaretimden bu yana talebim üzerine NATO ülkeleri tarafından fazladan milyarlarca dolar harcanıyor ancak bu yeterli değil. ABD çok harcıyor. Avrupa'nın sınırları perişan. Boru hattı için Rusya'ya milyarlarca dolar verilmesi kabul edilemez." paylaşımını yaptı.

İran'a "Dikkatli olun!" tehdidi

Ülkesinin İran ile varılan nükleer anlaşmadan çekilmesini sağlayan Trump, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'yi hedef alan bir twitinde de büyük harflerle, "Bir daha asla ama asla ABD'yi tehdit etme. Yoksa sonuçları, tarihte acı çeken bazıları gibi olur. Biz artık sizin kaçıkça şiddet ve ölüm içeren sözlerinize katlanacak bir ülke değiliz. Dikkatli olun!" ifadesini kullandı.
ABD Başkanı, sosyal medyada son dönemde ek gümrük vergileri nedeniyle karşı karşıya geldiği komşusu Kanada'nın Başbakanı Justin Trudeau'yu da hedef aldı. Trump, "Kanada Başbakanı Justin Trudeau, G7 toplantılarında çok nazik ve uysal. Benim ayrılmamdan sonra düzenlediği basın toplantısına kadar. Çok sahtekarca ve çaresizce. Bizim vergilerimiz, onun süt ürünlerine getirdiği yüzde 270'e yanıt." dedi.
Pakistan'ı da terörle mücadele etmemekle itham eden Trump, Twitter'da "ABD'nin son 15 yılda aptal gibi Pakistan'a 33 milyar dolar verdiğini, Pakistan'ın ise karşılığında yalandan, Amerikan liderlerini aptal yerine koymaktan başka bir şey yapmadığını, Afganistan'da peşine düştükleri teröristlere sığınak sağladığını" savundu.
Trump'ın ulusal basını hedef alan bir twitinde İngilizce "coverage" yerine hiçbir anlama gelmeyen "covfefe" kelimesini kullanması da ülkede tartışmalara yol açtı. Kelimeyle ilgili video klipler çekildi ve esprili paylaşımlar yapıldı.

Trump etkisi AB ile Çin'i yakınlaştırıyor



ABD-AB arasında yaşanan gerilim ile ABD-Çin arasında yaşanan gerilimin üreteceği muhtemel sonuçlardan biri, AB-Çin arasındaki ilişkilerin, daha güçlü bağlarla şekillenmesi olabilir.
Çin 2013 yılında Kuşak ve Yol Girişimi adı altında, dış pazarların kilidini açmaya yönelik bir rekabetçi bağlantı stratejisini başlatmıştı. Bu girişim, süreç içerisinde bütünsel olarak Çin’in stratejik ve dış politika planlamasında en önemli araç haline dönüştü.
Çin bu girişim kapsamında gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelere son otuz yılda kendisinin başardığı kalkınma planını altyapı yatırımları yolu ile ihraç ederken, kendisinin merkezinde olduğu bir ticaret ağı oluşturmayı planlıyor. Ancak bu girişimin uzun vadede sürdürülebilir olabilmesi için, mevcut teknolojilerini girişim kapsamındaki ülkelere transfer ederken, kendi üretim teknik ve teknolojilerini de bir üst noktaya taşımak durumunda. İşte bu bağlamda Çin liderleri, Kuşak ve Yol Girişimi’nin açıklanmasından iki yıl sonra, 2015 yılında, “Made in China 2025” adı altında yeni bir strateji daha ortaya koydu.
Bugün ABD ve Çin arasında başlayan ticari anlaşmazlıkların altında yatan en önemli sebeplerden biri de Made in China 2025 stratejisidir. ABD-Çin arasındaki ekonomik rekabet henüz bir ticaret savaşına dönmese de hızla bu yöne doğru evrilmektedir. Bu çerçevede Çin’in Avrupa Birliği (AB) ile gelişen ilişkileri, Pekin'in ABD’ye karşı ortaya koymaya çalıştığı alternatifler bağlamında önem taşıyor.

Çin’in yeni ekonomik kalkınma stratejisi

Çin Başbakanı Li Keqiang 2015 yılında “Made in China 2025” stratejisini kamuya açıklarken, stratejinin tanımını inovasyon odaklı bir gelişim arayışı olarak özetlemişti. Uygulanacak stratejinin amaç ve kapsamını ise akıllı teknolojilerin uygulanabilirliği ile ilgili olarak temellerin güçlendirilmesi, yeşil kalkınmanın önemi ve Çin’in üretimini miktardan ziyade kaliteli ve katma değerli ürüne yükseltme çabası olarak belirtmişti. Strateji; siber güvenlik dahil olmak üzere yeni nesil bilgi teknolojileri, üretim verimliliği sağlayan yüksek kaliteli sayısal kontrol araçları ve robot teknolojileri, havacılık ve uzay teknolojileri, okyanus mühendisliği ekipmanları ve yüksek gemicilik teknolojileri, gelişmiş demiryolu ekipmanları, enerji tasarrufu sağlayan yeni araç teknolojileri, temiz enerji hedefleri kapsamında yeni teknolojili güç ekipmanları, tarım ve tarım makineleri, grafen ve nano malzemeler gibi yeni teknoloji içeren ürünler, biyomedikal ve yüksek performanslı tıbbi cihazlar olmak üzere 10 sektörü kapsıyor.
Çin hükümeti, yerli yüksek teknoloji işletmelerini desteklemek ve daha fazla Çinli firmanın denizaşırı ülkelerde genişlemesini teşvik etmek için sübvansiyonlar, krediler ve tahviller de dahil olmak üzere geniş kaynaklarla yatırım yapıyor. Made in China 2025 stratejisi kapsamında merkezi hükümetin planladığı harcama toplamı 1,5 milyar doların üzerinde olmakla birlikte, yerel hükümetler de toplamda 1,6 milyar dolar harcama yapacaklarını taahhüt etmişlerdi. Bunun yanında Çin hükümeti beş ulusal üretim inovasyon merkezi ve 48 yerel üretim inovasyon merkezi kurdu. Çin, 2025 yılına kadar ulusal üretim inovasyon merkezi sayısını 40’a çıkarmayı amaçlıyor.
Çin, günümüzde ülkenin büyümesini sağlamak için giyim, ayakkabı ve tüketici elektroniği gibi temel tüketim malları üretmeye ve ihraç etmeye devam ediyor. Bu açıdan bakıldığında, bu düşük katma değerli sektörlerde, Çin, başta Meksika, Brezilya, Hindistan gibi diğer gelişmekte olan ülkelerle rekabet ediyor. Yani dünyanın ikinci en büyük ekonomisi olmasına rağmen Çin, günümüzde gelişmekte olan bir ülke olarak adlandırılıyor. Çin ekonomik kalkınmayı teşvik ve yoksulluğun azaltılması gibi en önemli konularda kayda değer başarılar elde etmiş olmasına rağmen, gelir seviyesi yüksek ekonomilerin seviyesine ulaşabilmek konusunda hala büyük zorluklarla karşı karşıya. Kişi başına düşen milli gelir, ABD'deki 59 bin dolara kıyasla sadece 8 bin dolar düzeyinde. Bu bağlamda “Made in China 2025” stratejisi, gelişmekte olan birçok ülkeyi rahatsız eden orta gelir tuzağından kaçmak için Çin'in ileri teknoloji sektörlerine doğru hareket etmesini hedeflemesi açısından da çok önemli.
Ancak dünyada yükselen ekonomiler ve ekonomik küreselleşme süreçleri de dikkate alındığında Çin’in “Made in China 2025” stratejisinin yalnız olmadığı görülebilir. Geçtiğimiz haziran ayında Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı, 2018 yılına ait Dünya Yatırım Raporu’nu yayınladı. Raporda gelişmiş ve gelişmekte olan 101 ekonominin sanayi politikaları incelenmiş ve küresel gayrisafi milli hasılanın yüzde 90’ını oluşturan 84 ülkenin özellikle son 10 yılda endüstriyel kalkınma stratejilerini benimsediği ve son 5 yılda da bu stratejilerini hızlandırdıkları sonucuna varılmış. Raporda Hindistan, Güney Afrika, Bangladeş, Vietnam’dan Almanya, Japonya ve elbette Çin’e kadar uzanan çok sayıda sanayi politikasının ayrıntılı olarak incelemeleri bulunmakta. Hükümetler doğal olarak teknolojik yeniliğe odaklanmış durumdalar ve yatırımcı davranışlarını temel altyapıya yönlendirme konusunda mesai harcamaktalar. Günümüzde temel alt yapıdan anlaşılan ise teknolojik ve dijital altyapının hazırlanması.

“Made in China 2025” ABD’yi neden endişelendiriyor?

Bu noktada, Trump yönetiminin bu kadar fazla kalkınma planı arasından Çin’in Made in China 2025 stratejisini ticaret savaşlarının merkezine yerleştirip, ABD’de uygulanan tarife değişikliklerinin Made in China 2025 programını engellemek için tasarlandığını açık bir şekilde ifade etmesi ilginç olsa da sürpriz değil. Almanya’nın ulusal stratejisi olan Endüstri 4.0'ın Çin versiyonu olarak değerlendirilen bu strateji, ana kıta Çin’deki önde gelen üretici ve tedarikçilerin bir dizi teknolojiyi ithal etmekten vazgeçmesini hedef almakta. Dolayısıyla bu durum ABD ve AB’de, yani günümüz teknolojilerinin lider bölgelerinde endişelere neden olmaktadır.
Zaten Çin’in dünyanın ikinci büyük ekonomisi durumuna yükselmesi ve devam eden ekonomik kalkınması, kaçınılmaz olarak ABD ile doğrudan rekabete girmesine neden olacaktı. Özellikle 2008 yılındaki ekonomik kriz ile birlikte Doha Kalkınma Gündemi müzakerelerinin sonuçsuz kalması, Amerika liderliğindeki neo-liberal küreselleşme projesinin içinde bulunduğu bir krizi işaret etmiş ve Çin’in küresel ekonomi üzerindeki etkisini, belirleyici bir aktör olarak iyice ortaya çıkartmıştı. Ancak ABD’nin bu rekabeti korumacı stratejiler ile engellemeye çalışması hem kendi kurduğu düzenin kontrolünü artık kaybettiğine dair bir itiraf niteliği taşımakta hem de ABD ekonomisi özelinde düşünüldüğünde, kendi üretimini artırmaktan ziyade zayıflatma riskleri de taşımakta.
Çin halen yüksek teknoloji içeren endüstrilerde yaptığı atılımlara rağmen, kendi teknoloji ve inovasyon gündemini ve yeni nesil üretim hedeflerini ilerletmek için yabancı teknoloji transferine ihtiyaç duyuyor. Örneğin Çin havacılık endüstrisi Amerikan uçak üreticisi Boeing ile potansiyel olarak rekabet edebilecek ticari jetler geliştirmekten çok uzak. Çin günümüzde Boeing firmasının büyük bir müşterisi olmaya devam ediyor. Günümüzde ABD, Çin'den sınırlı yüksek teknolojili ürünler ithal etmekle birlikte, yüksek teknolojili ürünlerin üretiminde kullanılan birçok parçayı Çin’den ithal ediyor. Yani ABD, Çin’den uçak satın almıyor ve uzunca bir süre de alması olası görünmüyor. Ancak ABD'de uçak üretmek için kullanılan parçaları Çin’den ithal ediyor ve daha sonra bitmiş ürünlerini Çin'e ve diğer yabancı alıcılara ihraç ediyor. Bu durumda Çin’den ithal edilen yüksek teknoloji kapsamındaki ürünlere uygulanacak olan yüzde 25’lik gümrük tarifesi Boeing firmasının üretim maliyetlerine yansıyacak ve rekabet gücünü özellikle Avrupalı rakiplerine karşı (Airbus) zayıflatacaktır. Kısacası Trump’ın başlattığı ticaret savaşları, eğer ki Çin, misilleme olarak ABD malları üzerinde gümrük tarifeleri uygulamaya karar verirse, ABD'li üreticileri artan üretim maliyetleri ile ve birçok ABD'li ihracatçıyı da kendileri için en büyük pazar olan Çin pazarına erişimin azalması tehlikesi ile karşı karşıya bırakacak. Ayrıca Çin'in kendi iç piyasası, endüstriyel iyileştirme için kendi kendine katalizör olabilecek dinamikliğe sahip görünüyor.
Çin’in ABD’ye muhtemel cevabı: Güçlü ve etkin alternatifler yaratmak
Aslında büyük bir karmaşayı da içeren bu ekonomik rekabet aynı zamanda bir dönüşümün de eşiğinde olduğumuzun bir göstergesi. Trump’ın neredeyse İngiliz merkantilizmini hatırlatan korumacı politikaları yeni bir dönüşümün eşiğinde olan dünya ekonomisi için bir çözümden ziyade daha çok engeller ve sınırlandırmalar içeriyor. Tam da bu sebeple, Trump ile temsil edilen değişim ve dönüşüme karşı güçlü muhafazakâr direnç, değişeme açık ve küreselleşme yanlısı bir karşı kutup oluşturabilir. Bu durum yapay değil aslında oldukça doğal bir tepki olarak gelişmeye devam ediyor. Sorulması gereken en önemli soru da burada ortaya çıkıyor: Bu karşı tepkiyi koymaya çalışan aktörler bu direnci kırabilecek mi?
ABD-Çin arasında başlayan ve yukarıda ayrıntılı bir şekilde açıklanan ekonomik rekabetin bir diğer ayağı da ABD-AB arasında, NATO bünyesinde güvenlik sorunlarının ele alındığı toplantılarda ortaya çıktı. ABD-AB arasında yaşanan gerilim ile ABD-Çin arasında yaşanan gerilimin üreteceği muhtemel sonuçlardan biri, AB-Çin arasındaki ilişkilerin daha güçlü bağlarla şekillenmesi olabilir.
Aslında Çin bu alternatif arayışını sadece AB ile değil muhtemelen Ortadoğu, Afrika ve Latin Amerika gibi 90’lardan bu yana gittikçe daha aktif ve sofistike dış politika geliştirdiği bölgelerde de deneyecektir. Ancak ekonomik büyüklük açısından AB-Çin ilişkileri ayrı bir öneme sahip. Örneğin daha geçen hafta Pekin’de toplanan yıllık AB-Çin zirvesi bu zamana kadar yapılan zirvelerdeki itidalli havanın aksine her iki tarafın da birbirine karşı oldukça olumlu mesajlar verdiği bir zirve oldu. AB tarafı Çin’in serbest ticarete ve küreselleşmeye katkısını methederken Çin ise AB ile daha yakın ilişkiler önerdi. ABD yaptırımlarının ve tehditlerinin hedefinde olan iki aktör için böyle bir yakınlaşma belki de kaçınılmaz.
Çin’in AB ile ticareti yaklaşık 460 milyar dolar civarındayken, AB’nin ABD ile ticareti 660 milyar dolar civarında. ABD’nin tarife engelleri ve korumacı politikalarından sonra aradaki farkın yer değiştirmesi ortaya ilginç bir tablo çıkartabilir. Bu zamana kadar AB’nin daha çok insan hakları ve demokrasi gibi siyasi ve sosyal değerleri önceleyerek oluşturduğu Çin politikası da böylece ekonominin merkeze alındığı bir politika ile yer değiştirebilir. Ya da karşılıklı müzakere ile bir yandan ekonomi diğer yandan siyasi ve sosyal değerler konusunda bir uzlaşma sağlanabilir.
Çin açısından alternatif oluşturmak ve Trump’ın korumacı ekonomik politikalarına böylece direnmek kısa vadeli bir çözüm olabilir. Ancak benzer esnekliği AB’nin göstermesi çok kolay değil. Zira AB’nin, hele de Brexit ile başı beladayken, korumacı bir ekonomik düzende varlığı bile sorgulanır hale gelebilir. Dolayısıyla AB için ABD’nin ekonomi ve güvenlik konularında oluşturduğu baskı ortamını kırmak ve yeni bir küreselleşme sürecini, en güçlü adaylardan biri olan Çin ile beraber ilerletmek bir çözüm olabilir. AB’nin taşıyıcı gücü olan Almanya uzun süredir Çin ile ekonomik ve siyasi mesafeyi yakınlaştırmıştı. AB de Çin’in ekonomik ve siyasi anlamdaki meydan okumalarına rağmen yeni dönemde Çin ile yeniden temellendirmeyi deneyecektir. Zira diğer ihtimaller çok da iç açıcı değil.

Çin ticaret ağını yeniden kuruyor



Batılı, yani Portekizli, İspanyol, Hollandalı ve ardından İngiliz denizciler ticaret amacı ile 15’inci yüzyılda Güneydoğu Asya’ya ilk geldiklerinde Çinlilerin kurduğu muhteşem bir ticaret ağı ile karşılaşmışlardı. Ancak Batılıların gelmesi ile birlikte Çin kademeli olarak kurduğu bu ticaret ağının kontrolünü kaybetmiş ve Doğu ve Güneydoğu Asya’da sürdürdüğü 2000 yıllık merkez ve yönetici ülke konumunu 17. yüzyılın ortalarında kaybetmişti. Bilinen tarihi boyunca üreten ve kendi içine kapalı bir coğrafya olan Çin, yine üreterek biriktirdiği serveti ile hep dış tehditlere açık olmuştur. Bir bakıma Çin’in dış tehditlere karşı kendi içine kapanması 19’uncu yüzyılın başında gerçekleşen sanayi devrimini kaçırmasına ve coğrafyada çalkantılı geçen iki asra neden olmuştur. Yine aynı dönemde İngilizler, Hindistan’dan getirdikleri afyonu illegal yollarla Çin’e satmış ve bu uyuşturucu maddeye alışan Çin toplumunda sosyal sorunlar baş göstermeye başlamıştır. Afyon satışını kontrol almaya çalışan Çin imparatorluk yönetimi, 19’uncu yüzyıl içerisinde İngilizlerle iki defa savaşmış ve bu iki savaşı da kaybederek İngilizlere ticari imtiyazlar tanımak zorunda kalarak afyon ticaretinin kontrolünü de kaybetmiştir. Yani afyon, İngilizler için Çin pazarına nüfuz edebilmelerinin anahtarı olmuştur.
Şimdi görülen o ki Çin, Kuşak Yol Girişimi (Yeni İpek Yolu) ile birlikte özellikle kendi bölgesindeki ticaret ağını tekrar kurarken, Made in China 2025 stratejisi ile birlikte, Kuşak Yol Girişimi’nin sürdürülebilirliğini sağlayarak bölgedeki liderliğini kaybetmesine neden olan Sanayi Devrimini kaçırma hatasını, 21’inci yüzyılın dijital devrimini kaçırarak tekrarlamak istemiyor. Muhtemelen Trump ve kurmayları da kendilerini gümrük tarifelerine getirdikleri ek vergilerle kısa dönemli korumaya alırken, 21. yüzyılın afyonunun ne olabileceği konusundaki çalışmalarını sürdürüyorlardır.

google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html