BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Biden sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Biden sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

9 Kasım 2020 Pazartesi

Amerikan dış politika aklı ve yeni Başkan Joe Biden

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Tamer Ashraf
Biden’ın, bir taraftan “Trump döneminin enkazına” vurgu yaparken, stratejik ana hatta tıpkı seleflerinin yolundan giden Trump’a benzer bir izlek sürdüreceğini öngörmek çok zor değil.

Amerika Birleşik Devletleri geçtiğimiz Salı günü gerçekleşen sorunlu ve kaotik seçimle 46. başkanını belirledi ve Joe Biden ile birlikte yeniden bir Demokrat döneme uyandık. Amerikan siyasal sosyolojisi ve politika biçimi anlamında ülkeyi gelecekte çok iyi günlerin beklemediğinin işaret taşlarıyla dolu bir seçim süreciydi, şahit olunan. Meselenin elbette birçok farklı boyutu var. Siyasal vizyon ve tasavvurdaki daralma, sosyo-iktisadi ve sosyo-politik kodlara içkin dip dalga ve büyük bir ahlaki meşruiyet kaybı.

Peki, ABD böylesi bir zeminde yeni başkanını karşılarken ortada duran siyasal manzara, özelde Amerikan dış politika aklı, kodları ve icrası bakımından bize ne anlatıyor?

Biden’ın İran-Körfez-İsrail dengesini işletme biçimi Trump’tan belki de en belirgin farklılaşabileceği alan olacak. Ne var ki Amerikan devlet politikasının Soğuk Savaş boyunca ve sonrasında hep ulaşmayı hedeflediği Arap-İsrail normalleşmesini elinden kaçırabilecek hamlelerden de özenle uzak duracaktır.

Amerikan dış politika aklının zihinsel/normatif temelleri

Amerikan dış politika aklının yapısına ilişkin yapılacak bir tartışma, her şeyden evvel Amerika’nın kendisine nasıl istisnai bir karakter atfettiğiyle ilgilidir. Amerikan oryantalizmi ve istisnailiği, bu bakımdan kendi kurucu anlatısında olduğu gibi, Amerika’nın tarihsel, temel ve niteliksel anlamda biricikliği ve özel konumu üzerinden yükselir. “Tanrı tarafından biçilmiş bir yazgı” vehmiyle şekillenen bir düşünce biçimi, ABD’ye dünyanın geri kalan kısmına yönelik normatif bir güç iddiası ve icrası hakkı sunar. Öyle ki bundan Avrupa dahi arî değildir. Zira monolitik ve hermetik olarak bir Batı var olsa da transatlantik uyuşmazlık ve farklılıklar, ABD açısından “üstünlük sorunu” üzerinden yükselen bir zemine oturur. Bu ise “Amerika ve diğerleri” ayrımına esas teşkil eden ontolojik özbilinçle ilgilidir. Püriten İngiliz hukukçu John Winthrop’un “city on a hill” (tepedeki şehir) analojisinden bu yana, “manifest destiny” (belirgin yazgı) ve sonrasında Wilsoncı ve II. Dünya Savaşı sonrası liberal uluslararasıcılığa, en nihayetinde ise Soğuk Savaş’tan 11 Eylül ve sonraki sürece ruhunu veren saik, bir Fransız-Amerikalı olan Crevecoeur’ün ifadelendirdiği “Amerikan Rüyası”nı betimleyen bir zihin dünyasını simgeler. Keza Alexis Tocqueville’in demokrasi-Amerika anlatısını da bu zihinsel düzlemle ilişkilendirerek tarif ettiğini hatırlamakta yarar var. 

İzolasyonizm vs küresel liderlik misyonu

Tüm bunlara karşın, pratik saikler bakımından 19. yüzyıldan bu yana Amerikan dış politikasını belirleyen iki temel damardan bahsedilir. Monroe Doktrini’nde ifadesini bulan ve John Quincy Adams gibi etkin liderler eliyle Amerika’nın ilgisini kıta dışı meselelerden çok kıta içi duruma ve ülkenin gücüne odaklayan “izolasyoncu” bir politik tercih ile yukarıda çerçevesi çizilen “küresel liderlik” mefhumu ekseninde kümelenmiş, Amerikan askeri üstünlüğünün adil ve temiz bir dünya için bir önkoşul olduğu tezi arasındaki gel-gitli hâl. Ne var ki, Başkan Franklin Roosevelt’in Monroe Doktrini’ni Karayip ve Orta Amerika’daki borçlarını ödeyemeyen küçük ekonomilere müdahale hakkı yönünde genişleten ve Pearl Harbor ile küresel askeri liderlik iddiası düzeyine taşıyan politikası, artık ABD dış politikasının yönünü ve içeriğini de netleştiriyordu. Burada dikkat çeken nokta ise, Amerikan tarihi boyunca “izolasyoncu” olarak yaftalanan çizgi geri kafalı ve bencil olarak tanımlanırken, “uluslararasıcı” olarak tanımlananların cömert ve ilerici olarak kabul görmeleri. Yani ihtiyari biçimde bu şekilde inşa olunan bir ikilikten bahsetmek gerek. Bu yönüyle izolasyonculuğun, tanımlanması ve konumlandırılması itibarıyla, belirlenmiş bir içerikle tek taraflı bir inşa olarak belirdiği görülüyor. Entelektüel arka planında, felsefi bakımdan yukarıda çerçevesi çizilen hattın, icraî bakımdan da New York’taki ana akım gazetelere yazan, çoğunluğu Yale ve Princeton merkezli entelektüeller ve büyük fonları bu sürece aktaran finans elitlerinin olduğu bir zemin bu. Ki bu zeminin etki sahibi hemen her üyesi, aynı zamanda Dış İlişkiler Konseyi’nin (Council on Foreign Relations) de üyesi.

Bunun küresel siyaset ve coğrafyalar bazında ne anlama geldiği ise esas can alıcı nokta: ABD dış politika paradigmasının artık geri dönülemez patikasında daimî yüksek seviyelerde askeri harcama, küre çapında büyük bir üs ağı, küresel askeri müdahaleye dair büyük bir tutku, genişleyen ulusal güvenlik aygıtları ve tahripkâr bir silah endüstrisi bulunuyor. Ki bunların hepsi, küre çapında fiili müdahalelerin başladığı Pearl Harbor’ı müteakip sadece birkaç yıl içerisinde aşikârlaşmaya başlamıştı. Bundan sonrası ise gerek Soğuk Savaş süresince gerekse Soğuk Savaş sonrası dönemde sert askeri adımlar, görece yumuşama ve yer yer lokal çekilmeler, yıkıcılığı büyük yanlış hesaplar, başarı-başarısızlık ikilemleri ve büyük trajediler…

Soğuk Savaş ikliminde rasyonelleştirilebilecek bir zeminde oturduğunu iddia eden bu perspektif açısından gerçekten de asıl sınama Sovyetlerin yıkılmasıyla gelen yeni düzene geçişin meşruiyet dinamiklerini nasıl ve nereden türetebileceğiydi. Yani yeni sistemik soru, Amerikan dış politika aklının Soğuk Savaş sonrası dünyanın polisi olmak ile liberal siyasi-iktisadi düzenin zaferini tahkim etmek arasındaki sıkışmışlık halini nasıl çözümleyeceği idi. Bu ise gerek George H. W. Bush’un Birinci Körfez Savaşı’nda, gerek Bill Clinton’ın Balkanlar’a ilişkin angajmanının tonu ve içeriğinde, gerekse G.W. Bush’un 11 Eylül ile kristalleşen politikasında görülen ortak bir stratejik dil ve formülasyona dayanıyordu: liberal sistemin ve onun herkes için gerekli -demokrasi, özgürlük, insan hakları, serbest ticaret ve piyasa ekonomisi gibi- çıktılarının tehdit edilmesine karşı dünya uluslarının korunması misyonu. Yani yeni dönem Amerikan siyasetinin kimlik ve pozisyonlanma krizinden çıkışın yolu, üç Cumhuriyetçi (bir dönem G.H.W. Bush ve iki dönem G.W. Bush) iki Demokrat (iki dönem B. Clinton) yönetim ile geçen bu zaman diliminde, bu ortak formülasyon üzerinden yürüdü: Amerikan değerleri gereği, dış dünyaya aktif müdahil olma "sorumluluğu".

Doğu Akdeniz’deki duruma ilişkin görece aktif bir Amerikan politikası beklenebilir. Buradaki ana taşıyıcının ise NATO olması kuvvetle muhtemel. Zira Suriye ve Akdeniz’deki gelişmelerde etkisiz kalan NATO’nun, Biden dönemiyle birlikte daha aktif ve etkin kullanılması yolunda bir iradeyi bekleyebiliriz.

Dış politikada aslî aktör kim?

Özetle ABD dış politikasının bir çeşit “grand strateji”sinde ana izlek, dış politikanın kurumsal yapısı kaynaklı ve belirli normlar ekseninde tanımlı süreklilik arz eden bir stratejik hatta dayanıyor. Beraberinde başkanlar ve onların kişilik, politik perspektif, anlayış, metot, söylem ve davranış biçimleri ise dış politika sürecini bütünleyen unsurlar olarak beliren değişkenler. Söz gelimi Wilson Prensipleri olarak liberal uluslararasıcılığın kurucu metnini ve bu metnin içerdiği temel izleği üreten Başkan Wilson’ı, yine bizatihi Avrupa’ya savaşmak için asker gönderen başkan olması gerçeğiyle birlikte düşünmek durumundayız. Ya da Hitler’in karşısına konacak bir siyasal perspektifi yeni bir siyaset vizyonu üretme yolunda kitlelerin iknasında kullanan Franklin Roosevelt’i, ABD’nin bir biçimde savaşa dahil olması “gereğinden” hareketle ülkeyi küresel bir askeri güce dönüştürecek fitili yakan başkan olarak hatırlayacağız. Keza bunun gibi, Soğuk Savaş atmosferinde “çevreleme” siyasetinin kendisi üzerinden icra edildiği Truman ve Eisenhower doktrinlerini, birbirinden söylem ve davranış tonları bakımından farklılaşsa da yapısal zemini ve ana izleği Sovyetlerin çevrelenmesi olan bütüncül bir Soğuk Savaş stratejik konseptinden ayrı düşünemeyiz. Küba krizinde nükleer bir savaşın engellenmesi yolundaki politik ve diplomatik uygulama biçimiyle hatırlanan Başkan Kennedy’nin, Vietnam Savaşı’nı başlatan sürece dur diyemeyen ve napalm bombası kullanımı da dâhil birçok savaş suçunun işlendiği ve milyonlarca masum insanın ölümünden sorumlu ekibin bir parçası olduğu gerçeğini göz ardı edemeyeceğimiz gibi.

O halde Amerikan dış politika aklı; kurumsal yapısı, başkanları ve onların ekipleri eliyle ortaya çıkan bütüncül fotoğrafta, temel sorusuna cevabını bulabilmiş değil: Amerika’nın ilke-çıkar ve meşruiyet-hegemonya arasındaki kesitte kimlik ve pozisyonu nedir? Veya soruyu şöyle soralım: Demokrat Başkan Bill Clinton döneminde kavramsallaştırılan “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi” ile Cumhuriyetçi Başkan George W. Bush’un “Bush Doktrini” arasındaki süreklilik ve/ya kopuş çizgisinin sınırları nerede başlar, nerede biter?

Kimlik ve pozisyonlanma krizi arasında Amerikan dış politikası

Özetle ABD, kendisine bir pozisyon arıyor. Bugün Trump ile Biden, 2016’da Obama/Hillary Clinton ile Trump, 2008’de George W. Bush/John McCain ile Obama arasındaki perspektif ve politika farklılıklarını ya da süreklilik noktalarını çizgisel bir hatta değerlendirmek, ne kastettiğimizi anlatabilir.

Geriden başlayalım… Amerikan dış politikasının Soğuk Savaş sonrası içine girdiği kimlik ve pozisyonlanma krizi ve bunun maliyetlerinden kaçınma endişesinin en temeyyüz etmiş ve billurlaşmış hâli, 11 Eylül sonrası girdiği politik-askeri patikanın olağanüstü maliyetleri ve altı bir türlü doldurulamayan meşruiyet problemi oldu. Obama’nın, yardımcısı Joe Biden ile birlikte (Obama’nın iki dönemi boyunca Orta Doğu dosyası Biden’daydı), tam da bu yüzden, “retreat” (ricat) olarak ifadelendirilebilecek; dış müdahaleden ve yeni bir askeri çatışmadan mümkün olduğunca geri durmaya çalışan politikası, Irak’tan çekilme vaadi, İslam dünyasıyla daha fazla diyalog çabası/iddiası, Filistin meselesinde iki devletli çözümü zorlaması, İran ile ABD-Avrupa hattı arasında her tarafın kazançlı çıkacağı yeni bir müzakere süreci yolundaki önermesi, Rusya ve Çin’le ilişkilerde daha yakın çalışma hatta işbirliği nosyonu gibi unsurlar, bir yandan halktan genel anlamda desteğin devamını sağlarken beraberinde ise küresel liderlik iddiasından vazgeçildiği eleştirilerine maruz kalmasına neden olan bir süreci tetikliyordu. Yine de 2012 seçimlerinde Romney ile girdiği mücadelede kendisine olan halk desteğinin sürmesi, ikinci döneminde birçok kişi açısından Obama’ya daha özgür ve özgün bir politika alanı açılacağı beklentisini meydana getirmişti. Ancak böyle olmadı. Ne Romney’in ne Obama’nın kişisel tasarruflarıyla değiştirebileceği ABD’nin ulusal çıkarlarına ilişkin temel hususlar olan enerji güvenliği, İsrail’in güvenliği ve el-Kaide ile mücadele, Arap ayaklanmaları süreciyle birlikte bambaşka bir patikaya evrildi. İlkelerle çıkarlar arasındaki pozisyonlanma krizini ilk kez bu denli somut yaşayan Obama yönetiminin ilkeler aleyhine çıkarlar temelli bir yönelime kayması, Arap ayaklanmalarına yaklaşımda da ana çizgi halini aldı.

“Geriden liderlik” denen fakat ne olduğu belli olmayan bir idare biçimiyle, yeni karşılaşılan meydan okumalarda Libya, Mısır ve Suriye’de, miras alınan iki vakada ise Irak ve Afganistan’da çok büyük insani, sosyal, siyasal ve iktisadi maliyetti Obama’nın bıraktığı. Yeni bir cephe açmama konusundaki Amerikan devlet stratejisinin sahada kaos siyaseti olarak pratiğe döndüğü bir dönemdi Obama’nın “liberal demokrasinin geri dönüşü” olarak nitelediği dönem. Obama politikalarının yönünün Orta Doğu açısından orta ve uzun vadeli en büyük maliyeti ise Irak ve Suriye’de mezhep eksenli gerilimlerin fitilinin yakılması oldu. Bush’tan devralınan Irak politikasında, Sünni bloğa karşı Iraklı bir Şii liderlik inşa etme çabasındaki Nuri el-Maliki’nin sistematik etnik-mezhebi temizlik politikasına verilen zımni onay, 2014’te cumhurbaşkanı yardımcılığına geçen Maliki’nin yerini yine İran’ın desteğiyle Haydar el-İbadi’nin almasıyla bütünleştiğinde, Irak’ta demografik dengelerin parçalanmasına sebebiyet veren dinamiğin mimarisini inşa etmiş oluyordu Obama yönetimi. Bu ise oluşan derin boşlukta sosyolojik fay hatlarının kırılmasına ve istikrarsızlığın derinleşerek kurumsallaşmasına zemin açan, buradan da DEAŞ’ın filizlenebileceği “uygun” bir iklim olarak neticelenecekti. Maliki yönetimince Sistani’nin fetvasıyla kurulan ve 2016’da çıkarılan yasa sonucu Irak silahlı kuvvetlerine dahil edilen Haşdi Şabi ile DEAŞ arasındaki mezhep-temelli çatışma dalgası ise bölgeyi uzun sürecek bir kaosa hapsedecekti.

“Geriden liderlik” konseptinin belki de yapısal bir gereği olarak, doğrudan müdahale biçiminde değil; maliyetsiz, kolay dengeleme enstrümanı anlamında işlevsel aktörler olarak lokal paramiliter güçler, terör grupları ve vekil unsurları sahada arkalayıp işlevselleştiren bir stratejiye geçen Amerikan devlet politikası, Obama yönetimi üzerinden mezhep kartıyla Irak’takinin benzerini, Lübnan ve Suriye’de de uygulamaya koydu bu dönemde.

2013’e kadar Obama yönetiminin savunma bakanı olan Leon Panetta’nın sonradan açıklayacağı üzere, Suriyeli muhaliflere silah yardımı konusunda yapılan planlama ve hazırlıkların her defasında Beyaz Saray tarafından reddedildiği gerçeğini de bir tarafa koyarsak (ki selefi Robert Gates de, Afganistan konusunda uygulanan politikaların hemen tamamının, ilgisiz ve uyguluyor görüntüsü içinde icra edildiğini belirtmişti), (kimyasal silah kullanımına dair) ilan edilen kırmızı çizgilerin defaatle aşıldığı Suriye’de, Esed yönetiminin alanının aşamalı biçimde genişleyerek açık bir demografik temizliğin icra edildiği bir noktaya varıldı Suriye’de. Ortaya çıkan kaotik kesitin ise, hem Rusya’nın aktif oyuncu olarak bölgeye yerleşmesi (ki Amerikan elitlerinin Obama dış politikasına yönelttikleri suçlamanın ana hassasiyet noktasını burası oluşturuyor) hem de terör gruplarının önce Irak-Suriye, ardından da Türkiye-Suriye hattında örgütlenebilmeleri için “gerekli” boşluğu ve zemini oluşturduğunu görmek zor değil. Suriye’nin kuzeyinde PYD ve YPG’nin silahlandırılması, ekipman, teçhizat ve eğitim desteğinin sunulmasında Demokrat bir yönetimin dayandığı tek argümanın DEAŞ ile savaş olması durumu da Amerikan dış politika izleğindeki fiili gerçekliği en net ifade eden durumdu. Kaldı ki sürecin başındaki iddiaları ile gelinen nokta arasındaki derin uçurumu bizzat Başkan Obama’nın tercihlerinde görmek mümkündü. Kendisinin bizzat görevlendirmesiyle işbaşına gelen ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Joseph Votel ve DEAŞ ile Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk gibi şahin isimlerin bölgede oynadıkları aktif ve kirli role bakmak bunun için yeterli.

Yine Filistin-İsrail meselesinin çözümüne ilişkin pratik sonuçlar da benzer bir fotoğrafı içeriyor. Çift devletli ve 1967 sınırları temelindeki Amerikan geleneksel dış politikasının söylemsel düzeyde ikrarının uygulama sahasındaki neticesi, uluslararası alanda İsrail’e her platformda kalkan olunan ve barışın eskisine dahi oranla çok daha gerilere itildiği bir manzara oldu. Söylemsel düzeydeki ve Başkan Obama’nın kişisel davranış biçimlerine yansıyan nüanslar bir yana, politik sonuçlar itibarıyla, dönemin İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak, kendi siyasi ve askeri kariyeri boyunca Obama’dan daha fazla İsrail’in güvenliğine hassasiyet gösteren bir başkan tanımadığını söylüyordu (elbette Trump’ı görmemişti). Nitekim istihbarat işbirliği, İran’a karşı siber savaşta ortaklık, “demir kubbe projesi”ne destek ve artan askeri yardımlar, Obama döneminin İsrail’e dair politik rotasının bazı somut işaret taşlarıydı. Dahası var: 2016 seçimlerinde Trump’a karşı yarışan Hillary Clinton, bir yönü seçim yatırımı olmakla beraber bir Demokrat başkan adayı olarak, Cumhuriyetçi ve hayli ideolojik Trump’ın başkanlık programına eşdeğer bir tonda, İsrail’in güvenliğini Orta Doğu politikalarının temel taşı olarak niteliyordu.

Obama’nın çift taraflı keskin bir bıçak gibi küresel liderlik siyasetini nereden tutacağına ilişkin bir başka söylem-eylem uyuşmazlığı, “Asya’ya dönüş” olarak ifadelendirilen Pasifik stratejisi idi. Çin’in Güney Çin ve Doğu Asya denizlerine yönelik emellerini frenleme amacından doğan, bölgede askeri üslerini ve donanma varlığını güçlendirerek Çin’e karşı ön alıcı/önleyici politikalar (pivot stratejisi) geliştiren bir ABD’nin, Obama’nın ilk başkanlık iddialarından hayli uzak bir noktada olduğunu görmek bu yönüyle çok zor değil.

Benzer bir karmaşa hâli, Karadeniz-Kafkasya hattında oldu. Rusya’nın belli hassasiyetler sebebiyle kontrol altına alınabileceği düşüncesinden hareket eden “reset” politikasının hemen akabinde Gürcistan ve Kırım olayları yaşandı ve bu kez mesele NATO güvenliği dinamikleri bağlamında ele alınarak, Rusya ile geliştirilen angajman tonunun sertleştirildiği bir faza geçildi. Zira NATO’ya ilişkin özel hassasiyet, Amerikan askeri-sivil bürokrasisinin ve elitlerinin geleneksel dış politika aklındaki kırmızı çizgisidir. Bir “NATO sorunu” ise, başkanın şahsi yaklaşım ve özelliklerinden ve karşıda hangi aktörle hesaplaşılacağından bağımsız, Amerikan dış politikasının kurumsal yapısına devredilecek bir mesele olarak kodlanır. Dönemin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın 2016 seçimlerindeki özel Rusya parantezinin bizatihi kendisi -ki tonu ve vaat ettikleri itibarıyla oldukça sert bir politika sunuyordu- bu yapısal bağlamla direkt alakalı bir durum.

O halde, Obama-Biden-Hillary Clinton siyasetinin oluşturduğu hoşnutsuzluk durumu, temelde, retorik olarak “doğru” gibi görünen ancak hem uygulamada hem de politika kontrolü bakımından istikrarsızlık üreten politikaların ve tamamlanmamış ve açık bırakılmış gerilim hatlarının Orta Doğu-Afrika-Kafkasya hattına dayatılması oldu. Bir başka deyişle, Obama Bush’tan savaşlar devraldı, Trump’a iç savaşlar, terör yapılanmalarının artan etkinliği ve mezhep eksenli gerilimler bıraktı. Büyük fotoğrafta ise atılan adımları, dış politika aklına ve kurumsal yapısına ilişkin ABD’nin küresel taahhütlerini yeniden üretmeye çalışarak bir konumlanma amacına matuf adımlar olarak nitelemek mümkün. Bu öngörülü bir stratejik izlek mi, ayrı bir konu. Ancak açık olan bir nokta var ki ABD dış politika aklının yapısal kodları bu “gerekler” üzerinden hareket etmeyi sürdürme noktasında duruyor.

Peki ya Trump Amerikası? 2016’da büyük gürültüyle işbaşına gelen ve kimi ana akım çevrelerce dış politikada “izolasyoncu” olarak tanımlanan Trump’ın stratejik ve icraî yönelimi de bu süreklilik çizgisinden çok ayrık değil. Yani, Trump dönemi için, ilk dönemlerde çokça dillendirilenin aksine, içe kapanan bir ABD değil, mevcut hegemonyasını muhafaza edip yeniden pozisyonlandırmak adına küresel düzeyde hamleler yapan bir ABD olduğu pekâlâ söylenebilir. Belki seleflerinden farkı, hegemonyasını korumak için yerleşik kurum, norm, anlayış ve anlaşmalara uymayan, uluslararası toplumun rızasına kulak asar gibi davranmayan ve maddi kazanç odaklı Makyavelci bir patikada ilerleyen tarzı oldu. Bir başka ifadeyle, ABD’nin hegemonik siyasetini paraya tahvil ederek artık açık bedeller karşılığında bu taahhütleri sürdüreceğini deklare eden bir yol bu. Trump’ın “önce Amerika” doktrininin dış politika yansıması, bu bağlamda, ekonomik çıkarlar konusunda somut sonuçlara odaklı ve gerektiğinde tek taraflılık üzerinden yürüyen bir tacir/işadamı müzakereciliği idi. Burada sorun esasen tek taraflılık meselesinde düğümleniyor. Zira Amerikan kurumsal aklı, elitler ve askeri-sivil bürokrasisini de içine alan geniş bir blok, Trump’ın bu siyaset pratiğinin ABD’nin kurumlarının, ittifaklarının, yumuşak gücünün ve en önemlisi kendisine duyulan küresel güvenin gerilemesine neden olan adımlar olarak telakki ederken, çokuluslu kurum ve anlaşmalara dönük şüpheci yaklaşımının Amerikan küresel liderliği açısından uzun vadede ciddi tahribat anlamına geleceğini tekrarlıyorlar. Hatta Joseph Nye bunu, “ABD’nin II. Dünya Savaşı’nın ardından yarattığı liberal uluslararası sisteme sırtını dönen tek lider eliyle gelen tarihi bir kırılma” olarak tarif ediyor.

Peki gerçekten de Trump, ABD’yi (olumlu ya da olumsuz) tarihi bir kırılmanın eşiğine getirmiş bir aktör mü? Bizim cevabımız, hayır. Metodolojik nüanslar ve yaklaşım, strateji ve üslup bakımından epey farklı bir profil çizdiği doğru. Tek taraflı, yer yer keyfi ve -kurumsal etkiden sıyrılabildiği alanlarda- kişisel, ideolojik ve karakteristik tarafları üzerinden politika üreten bir figür olduğuna da şüphe yok. Ancak Trump üzerinden ABD’nin paradigma ve konsept kırılmasına dair başlatılacak bir tartışma, -ki “Amerikan Rüyası”na ilişkin derin kaygılar ifade eden çok büyük ve etkin bir kitlenin olduğu malum- havada asılı kalmaya mahkum.

Yürüyen tartışmanın yüzeydeki resmine bakıldığında evvela izolasyonizm ile alakalı argümanların çok da içi dolu olmadığını belirtmek gerek. Daha somut konuşacak olursak;

-Nükleer silah modernizasyonu programına trilyonlarca dolar aktarmayı programına alan,

-Rusya’ya karşı “Avrupa Güvencesi İnisiyatifi” kapsamında Doğu Avrupa’ya binlerce asker gönderip aynı zamanda Ukrayna birliklerini eğiterek Kiev’e iki önemli silah satışı yapan,

-Toplamda 170 bin askerin denizaşırı görevlerde bulunduğu,

-NATO’ya dair tüm operasyonel eleştirileri bir yana, görev süresince NATO’nun birliği ve güvenlik hassasiyetlerinin başat aktörü olmayı sürdürerek kuruma kaynak artırmaya devam ederken NATO’nun genişlemesi yolunda Karadağ ve Kuzey Makedonya’nın üyeliğini arkalayan ve Doğu Avrupa ve Karadeniz’de sayısı istikrarlı biçimde artan NATO tatbikatlarında ABD askeri güçlerinin fiili ve güçlendirilmiş varlığını devam ettiren,

-Polonya’da daimî bir askeri üs için müzakereler yürüten,

-Asya-Pasifik’te Çin’e karşı blok inşası kapsamında Tayvan, Japonya ve Güney Kore ile ilişkileri derinleştiren ve Çin’in ısrarlı ikazlarına karşın Güney Çin Denizi’nde ABD donanmasının seyrüsefer devriyelerini artırırken bir yandan da tek taraflı ithalat vergisi koyan,

-Afganistan ve Suriye’den asker çekme söylemine karşın her iki ülkedeki askeri varlığını ileri adımlarla tahkim eden,

-İran’a karşı Orta Doğu’da politik-mezhepsel bir blok kurarak sistematik çevreleme politikası inşa eden,

-Yemen’de Suudi Arabistan önderliğindeki savaşa ABD’yi suç ortağı yapan Obama politikalarını kaldığı yerden devam ettiren; hatta bu başlık ve Cemal Kaşıkçı cinayetine ilişkin takınılan tutum da dahil olmak üzere Riyad’la olan bağlamın kapsamını genişleten bir “izolasyonculuğun” nasıl bir şey olduğunun anlatılması gerekiyor.

Yani, özetle Trump döneminde, ABD’nin ne Avrupa’ya ilişkin güvenlik politikalarının özünde ne de Orta Doğu ve Pasifik’e dair önceliklerinin niteliğinde herhangi bir değişiklik yaşandı. Söylemsel bakımdan değişimler içeren; fakat uygulama ve politikalar itibarıyla II. Dünya Savaşı sonrası normlarında niteliksel bir farklılaşmanın yaşanmadığı bir dönem. Ötesi de var: Tarihsel olarak Amerikan dış politikasının kurumsal aklı, kendisini Orta Doğu’ya yönelik temel bir çelişkinin içerisinde bulmuştur hep: aynı anda hem Arap petrolüne hem Yahudi lobisi/gücü/sermayesine olan ihtiyaç. Trump’ın bu noktada oldukça etkili ve pragmatik biçimde yaptığı şey, meşhur "küre" fotoğrafıyla başlayıp Körfez ülkeleriyle İsrail arasındaki normalleşme anlaşmalarıyla olgunlaştırdığı süreç eliyle çözüm formülünün kapısını aralaması oldu. Bu yönüyle tarihsel olarak İsrail’in güvenliğini esas alan bir dış politika aklına yaslanan ABD kurumsal yapısı açısından, Trump döneminde Körfez-İsrail-İran üçgeninde tek taraflı, ideolojik, kısa vadeli ve pragmatik de olsa sonuç alındığı sürece, liberal uluslararası sistemin normlarına herhangi bir halel gelip gelmediğiyle çok da ilgilenen olmadı.

Aynı şekilde, esasen Obama döneminden miras alarak, vaat ettiğinin aksine daha da tahkim ettiği Suriye’nin kuzeydoğusundaki varlığını ve PYD-YPG üzerinden operasyonel faaliyetlerini bilfiil yürütmeye devam etmesi de bu başlıkla yakından ilişkili. Zira Suriye’nin petrol rezerv bölgesinde bulundurduğu aktif ve vekil/aparat güçleriyle, bir yandan petrol üretim sürecini kontrolünde tutan, bir yandan da İsrail’in bölgedeki güvenlik hassasiyetini garantileyen bir formül olarak görülüyor ve işletiliyor güncel Suriye politikası. Bu ise, elbette doğrudan Amerikan devlet politikasına içkin bir husus.

Amerikan ana akım çevrelerin Trump’a yönelttiği öfkenin bir başka temel başlığı da liberal uluslararası sistemin temel direklerinin aşındırılması suçlaması. Buradaki sorun ise, bu terimin en iyi ihtimalle heyecan uyandırıcı, en kötüsünde ise hayali/kurmaca bir terim olması. Kissinger, Soğuk Savaş sonrası dünya düzeninin içine girdiği yapısal krizi tarif ederken, güç dağılımındaki kaymaların ve “post-demokrasi” diye de adlandırılabilecek dönemin ürettiği sistemik boşluktan yakınıyordu. Burada yeni güçlerin ortaya çıkışları ve II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası sistemin değişimine dönük talepleriyle, bu sistemin bizatihi kurucularının kendi yapısal/ontolojik krizleriyle baş etmedeki sorunlarını masaya yatırmak gerek. Trump burada bir yere oturacaksa, bu boşluğun ürünü olan bir prototip olabilir. Ayrıca ABD özelinde 11 Eylül sonrası dönemin yüklü faturası üzerine, ekonomik verimlilikteki ciddi problem, yükselen ekonomilere (başta Çin’e) karşı rekabet gücü kaybı, yaşlanan nüfus yapısı ve kötüleşen sosyo-iktisadi yapının yarattığı yeni bir siyasa biçimi, Trump tarzı bir figürü üreten gerekli iklime zaten işaret ediyor.

Politika bakımından gerek Obama’nın gerekse Trump’ın söylem düzeyinde sarıldığı “Amerika fikri”nin geleceğinin nasıl olacağı sorusu, Paul Kennedy’nin de vurguladığı gibi, Batı dünyası adına şu ana dek yüklenilen küresel taahhütlerin doğurduğu politik, sosyal ve iktisadi yüklerle baş edebilmenin yollarını aramakla ilgili. Nitekim Trump 2016’da henüz başkanlık görevine gelmeden evvel Financial Times’dan Martin Wolf, içinde bulunulan anı, “hem ekonomik bir dönemin -Batı liderliğindeki küreselleşme döneminin- hem de jeopolitik bir dönemin -Soğuk Savaş sonrası ABD öncülüğündeki tek kutuplu düzenin- sonu” olarak tanımlıyordu. Soru şu: ABD, yeni stratejiler üzerinden kendisine yeni bir liderlik yolu açarken aynı anda Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana yüklendiği ve büyük maliyetler içeren misyonunu ve bu bağlamdaki kurum, anlaşma vb. unsurları heybesinden atma ya da kendi çıkarlarına göre yeniden tanımlama noktasında kompakt bir stratejiyi nasıl geliştirebilir? Trump’ın -dil, üslup ve tarzından bağımsız- “irrasyonel” olarak görülen bazı çıkış ve adımlarını (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması -NAFTA-, Paris İklim Anlaşması, nükleer meseleler, Çin Küba, İran, Kuzey Kore gibi) bu düzlemi de göz önünde bulundurarak düşünmek gerekebilir. Çünkü bu, ABD açısından yeni güç dengeleriyle mukabele edebilme kapasitesini, etkinliğini ve gücünü restore etme, düzenleme ve yeni bir tahkimat yapma anlamına gelebilecek bir strateji demek. Hem Obama hem Trump döneminin öncelikli projeksiyonunun Çin-Pasifik hattına kayma nedeni de bununla ilgili olsa gerek.

Bu noktada esasen ABD’de merkez-liberal-sol çevrelerin ve elitlerin bir yandan Trump figürü üzerinden kişileştirmeye başvurarak ahlakçılığa soyunurken (benzer bir kişileştirmenin G.W. Bush için Obama öncesinde de yapıldığını; fakat ilginç şekilde ABD’de aynı ana akım kesimlerin -Biden dâhil- Irak işgaline verdiği desteği hatırlayalım), aynı anda ise bazı temel konularda Trump’ın fikirlerini reel bulduklarını (mesela Çin’e karşı olması gereken tutum) gözlemlemek mümkün. Ezop Masalları’ndaki farelerle onları yiyen kedi hikayesini andırıyor bu durum. Fareler toplanıp, erken bir uyarı olması için kedinin boynuna bir çan asılmasını kararlaştırıyorlar. Fakat bunu deneyen üç fare de kedinin yemi oluyor. Dördüncüyü denememe kararı alan fareler ise, ölen farelerin kediye yapmaya çalıştıkları şeyi esasen ahlaken sıkıntılı bulduklarını söylüyorlar. Denir ya: “gerçeği yalnızca masallar anlatır”.

Pentagon ve CENTCOM’un öncelik tanımlamaları doğrultusunda Orta Doğu’ya ilişkin stratejinin ana yönünün ve askeri varlığın tahkiminin süreceğini öngörmek mümkün. Ki buradaki en önemli başlığı Suriye teşkil ediyor.

Biden’ın bize vadettikleri

O halde Biden bize ne vadediyor? Biden her şeyden önce dış politikada tek taraflılığa karşı geleneksel çizgiye dönerek kurumsal zemine dayanmayı yeniden tesis edecektir. “Geleneksel normal” doğrultusunda kısmî tadil edilmesi beklenen kurumsal yapılar, küresel liderliğin uygulanmasına dönük Amerikan istisnacılığının mantraları doğrultusunda revize edilecek. Foreign Affairs’e yazmış olduğu makalede belirttiği gibi: “Demokrasi ve liberalizmin, faşizm ve otokrasilere karşı zaferi özgür dünyayı yarattı. Fakat bu sınav sadece geçmişimizin sınavı değil. Geleceğimizi de belirleyecek şey”. [1] Ne var ki bu, dramatik ve paradigmal bir kırılmayı resmedecek bir durum değil. Zira tam da Soğuk Savaş sonrası dış politikanın ana aksı zaten bu. Kaldı ki Trump’ın yukarıda çerçevesi çizilen politik ve icraî patikasını da göz önünde bulundurursak, büyük ve belirgin farklılıklar beklemek için ne bir nedenimiz var ne de verimiz. Peter Beinart’ın vurguladığı gibi: “Mesele söylemsel savunuya gelince, Biden başkanlığı Obama başkanlığına çok yakın, benzer bir yönetim olacaktır; rakamlara gerçekten baktığınızda ise Trump başkanlığından da çok farklı görünmeyecek.”

Bu doğrultuda, pratikte karşımıza muhtemelen, devlet aklının gerekleri doğrultusunda “Amerikan Rüyası”nın tadil ve tahkim ettirileceğine dönük küresel düzeyde bir inanç ve güven inşası çabası çıkacak. Ki, Trump dönemine dönük ana akım kritiklerin ana ekseninde güven ve kurumların aldığı tahribata vurgu vardı. Bunun için ise bir tarafta liberal uluslararasıcılığın normlarına yaslanan retorik ve söylemsel bir tazelenme, bir tarafta ise kurumsal zemine dayalı ve (bölgesel ve küresel yapılar, anlaşmalar ve ittifaklara yeniden vurgu anlamına gelen) çok taraflılığı işleten bir küresel liderlik siyaseti göreceğiz.

Bu yüzden her şeyden evvel NATO ittifakının bizatihi varlığı, etkinliği, gücü ve dayandığı söylenen normlarına dönük bir kuvvetlendirme/yeniden yapılandırma çabasını beklemek mümkün. Ki bu aynı zamanda Avrupa ile ABD arasındaki transatlantik hattın zayıflayan ilişkilerini de restore edebilme anlamına gelecektir. Beraberinde, küresel düzeydeki ve kimi bölgesel meselelerin NATO üzerinden ele alınması suretiyle, ABD’nin elini rahatlatacak ve esneklik alanını genişletecek operasyonel bir anlamı da olacaktır. Rusya ile kurulacak ilişki biçimini de bu parantez bağlamında değerlendirebiliriz. Ki bu zemin Biden yönetimini, Hillary Clinton’ın 2016’daki seçim programında sert önermelerle özel bir yer verdiği Rusya başlığını buradan pratize etme noktasına taşıyabilir. Daha sert, daha tavizsiz bir yaklaşım yani. Türkiye’nin S-400 başlığının da, bu zeminden bakıldığında, daha sert bir ABD politikası ile karşılaşabileceğini bekleyebiliriz.

Bu küresel liderlik siyasetinin bölgelere olan yansımasında ise, Obama döneminden alınan “dersler” neticesinde ve Trump’a daha yakın bir pozisyonda, Çin’e karşı angajman tonunun daha başından sıkı ve sert tutulacağı beklenebilir. Bu ise, Trump’ın son döneminin kalan mirası olarak ticaret eksenli bir liderlik mücadelesi şeklinde tezahür edecektir.

Yine, Pentagon ve CENTCOM’un öncelik tanımlamaları doğrultusunda Orta Doğu’ya ilişkin stratejinin ana yönünün ve askeri varlığın tahkiminin süreceğini öngörmek mümkün. Ki buradaki en önemli başlığı Suriye teşkil ediyor. Obama döneminde başlayıp Trump döneminde aynen sürdürülen temel stratejisi gereği, Suriye’nin kuzeydoğusunda, az maliyetli ve geriden yönlendirilen; enerji ve İsrail’in güvenliği başlıklarına bir nevi garantörlük hizmeti sunacak vekil-paramiliter-terör güçlerine daha da yatırım yapılacağı; hatta iç yapılanmalarında birtakım niteliksel değişikliklere gidilebileceği beklenebilir. Yani meşruiyet adına uluslararası toplumun onayını da kazanabilmek için PYD-YPG unsurlarının içeriğinde bir niteliksel değişime gitmek suretiyle, bizatihi kendisi tarafından da resmi olarak terör örgütü kabul edilen PKK’nın görünür unsurlarının Irak tarafına çekilerek, bu yapıyı (PYD-YPG) legal bir muhalefet yapısı olarak tahkim ettirme yolunda bir stratejiyi bekleyebiliriz. Nitekim son yıllarda Cenevre süreci kapsamında kurulacak masaya meşru muhalefetin bir aktörü olarak Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) takdim etme ve uluslararası toplumu buna ikna etme çabasının zaten başlamış olduğunu göz önünde bulundurmalıyız. Türkiye’nin bu meseleye dair güvenlik hassasiyetlerinin de bu yeni mimariyle birlikte, manipüle ve ikna edilmesi tasarlanan uluslararası toplum üzerinden dışsal bir baskılanmaya uğratılma çabası, bu bakımdan önümüze çıkacak muhtemel bir senaryo olabilir. Nitekim sahada Rusya ve İran ile bu kadar net fiili askeri varlığa ulaşmış ve Fırat’ın doğusuna askeri operasyonlarla adım adım geçmiş bir Türkiye’nin sadece sahada askeri bir tırmanma tehdidi üzerinden geriye çekilmesinin çok mümkün olamayacağını değerlendiriyor olmalı ABD. Özetle Türkiye burada, hibrit bir baskılama stratejisi ile karşı karşıya kalabilir.

Biden’ın İran-Körfez-İsrail dengesini işletme biçimi ise, Trump’tan belki de en belirgin farklılaşabileceği alan olacaktır. Ne var ki Amerikan devlet politikasının Soğuk Savaş boyunca ve sonraki süreçte hep ulaşmayı hedeflediği Arap-İsrail normalleşmesini elinden kaçırabilecek hamlelerden de özenle uzak duracaktır. Tabii burada yapısal bir çelişki ve açmazla karşılaşma ihtimali var. Yani Arap-İsrail yakınlaşmasını sağlayan parametrelerden biri olan Trump dönemi Suudi Arabistan- Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ekseniyle olan angajmanın, İran ile nükleer müzakere ve anlaşmaya yeniden oturmayı düşünebilecek bir Biden yönetimi açısından nereye konacağı, çetrefilli bir husus olarak duruyor.

Doğu Akdeniz’deki mevcut duruma ilişkin de görece aktif bir Amerikan politikası beklenebilir. Buradaki ana taşıyıcının ise NATO olması kuvvetle muhtemel. Zira hem Suriye denkleminde hem Akdeniz’deki gelişmelerde etkisiz kalan NATO’nun, Biden dönemiyle birlikte daha aktif ve etkin kullanılması yolunda bir iradeyi bekleyebiliriz. Daha müdahil bir NATO ile, Doğu Akdeniz’deki tarafların aynı ittifakın üyeleri olması gerçeğinden hareketle meselenin diplomatik bir zemine daha fazla kayabileceği, Türkiye’nin de bu yönlü bir baskılama ile karşılaşabileceği durumuna hazırlanmak gerek. Ancak çift taraflı bir bıçak bu. Nitekim NATO zeminine çekilen herhangi bir başlık, Türkiye’nin sahip olduğu göreli avantajlar demeti dolayısıyla Türkiye’ye ciddi alanlar ve imkanlar da sunuyor. Zira Türkiye, hem fiili gerçekler dolayısıyla Rusya kartını NATO’ya karşı elinde tutan hem de Doğu Akdeniz’de gerilim yaşadığı NATO müttefikleri olan Fransa ve Yunanistan ile kıyaslanamayacak büyüklükte askeri ve fiili ağırlığa sahip bir ülke NATO içerisinde. Bu ise elbette Türkiye’nin diplomatik anlamda işletilebilecek önemli kozlarının var olması demek.

Özetle; bir Demokrat başkan olarak Biden’ın, bir taraftan “Trump döneminin enkazına” vurgu yaparken, stratejik ana hatta tıpkı seleflerinin yolundan giden Trump’a benzer bir izlek sürdüreceğini öngörmek çok zor değil. Nüanslar, uygulama biçimleri, söylem tonu ise aradaki farkı oluşturacak ana dinamikler. Yoksa, ABD’nin küresel liderlik misyonundan dramatik bir uzaklaşma gerçekleştireceğini, dünyanın bir numaralı silah tacirliğinin ilkesel ve pratik yansımalarını tartışmaya açacağını, küresel askerileştirme politikasını durduracağını, tüm Amerikan nükleer saldırı gücünün modernizasyon sürecini sonlandıracağını en azından bu vadede beklemiyor kimse. Zira askeri-sivil bürokrasi ve askeri-endüstriyel kompleksin parçaları olarak Pentagon, silah üreticileri ve onların Kongre’deki temsilcileri üzerinden oluşan kurumsal akıl, ABD’nin felsefi/normatif temellerinden de ilhamla, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana çizdiği hattı revize ederek, yer yer güncelleyerek ama yapısal kodlarını muhakkak muhafaza ederek bugüne geldi. Öyle ki, II. Dünya Savaşı’nın başlangıcındaki küresel güç dağılımındaki değişimler Amerikan politikasının yeniden kodlanmasını teşvik etmişti. Bugün ise yeniden, küresel güç dağılımındaki tadilat/tahrifat/dönüşüm, Amerikan dış politika düzenini (establishment), stratejisindeki enstrümanlarını çeşitlendirme ve geliştirme konusunda bir kez daha, fakat bu kez icbar ediyor. Soğuk Savaş sonrası gelişmelerin hızına ve debisine bakıldığında (11 Eylül, Arap ayaklanmaları, 2008 küresel krizi, Kovid-19) Amerika, karşı karşıya olduğu bu mecburiyet halini nasıl ele alacağına ve nerden tutacağına bir karar verecek. Verdiği karara göre de kendi hikâyesinin kahramanı olacak. İyi ya da kötü bir kahraman…



4 Haziran 2020 Perşembe

ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Özkan, "ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. " dedi.



Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Mehmet Özkan, ABD'de siyahi George Floyd'un polis şiddetiyle ölmesinin ardından çıkan olaylara ilişkin, "ABD’deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. Beyaz Amerikalılarla siyahilerin aynı sosyal sözleşmede buluşmaları şu aşamada çok zor." dedi.

ABD'de 26 Mayıs'ta başlayan Floyd gösterileri, şiddetini artırarak sürüyor. Eyalet meydanlarını dolduran binlerce gösterici, "Floyd için adalet, adalet yoksa huzur yok, nefes alamıyorum, siyahilerin hayatı önemlidir." gibi sloganlar eşliğinde polis şiddetini protesto ediyor. Bazı eyaletlerde yağma olayları yaşanırken, göstericilerle polis arasında yaşanan çatışmalarda yaralananlar da oluyor.

Washington DC Belediye Başkanı Muriel Bowser, yerel saatle pazar 23.00'ten pazartesi 06.00'ya kadar kent genelinde sokağa çıkma yasağı ilan ettiğini duyurdu. Ayrıca Bowser, gösterilerde güvenliğin sağlanması için Ulusal Muhafızları da görevlendirdiğini bildirdi.

New York Times gazetesi ABD Başkanı Donald Trump'ın cuma gecesi Beyaz Saray önündeki protestolar sırasında yeraltı sığınağa saklandığını yazdı. Gazete, cuma akşamı Beyaz Saray çevresinde protestoların patlak vermesi üzerine "gizli servis ajanlarının Trump ve ailesini geçmişte terör saldırılarında kullanılan yeraltı sığınağına götürdüğünü" belirtti. 2001'deki 11 Eylül saldırılarında dönemin Başkan Yardımcısı Dick Cheney de bu sığınağa saklanmıştı. Sığınağın bir yolcu uçağının Beyaz Saray'a çakılmasına dayanabilecek kadar sağlam olduğu belirtiliyor.

"Siyasal sistemden dışlandığını hisseden vatandaşların isyanı"

Türkiye Maarif Vakfı ABD Direktörü Doç. Dr. Mehmet Özkan, Afro- Amerikanlara (siyahi) yönelik polis şiddeti üzerine ABD'de yaşanan olayları, "polisi en üst düzeyde koruyan ve devletin bekçisi gibi sahip çıkan siyasal sistemden dışlandığını hisseden vatandaşların isyanı" olarak görmek gerektiğini söyledi.

Olayları bu düzeye taşıyan, tetikleyen birkaç önemli faktör olduğuna vurgu yapan Doç. Dr. Özkan, şu görüşleri dile getirdi:

"Yıllardır süren polislerin siyahilere yönelik haksızlıkları, Trump'ın dışlayıcı söylemi, kendilerine siyasal ve sosyal anlamda sahip çıkılmadığını düşünen siyahiler dahil kitleleri harekete geçirdi. Protestocular Amerikan iç siyasetinde kurumsallaşmış olarak normal görülen dışlayıcı yapının değişmesini istiyor, ama bu mümkün değil. ABD'de polis reformu yapmak için öncelikle silahlanma konusuna el atılması lazım. Herkesin rahat silahlandığı bir yerde polis zayıf olursa, içeride muhtemelen sistem çöker; herkes kendisini savunmaya kalkar. Bu anlamda protestocuların haklı isteklerinin kolay bir çözümü yok, doğrudan Amerika'daki iç sistemi dönüştürmek çok da kolay değil. Sırf bu yüzden ümitsizlik içerisinde hayal kırıklığıyla hareket ediyorlar. Kendileri bile değişim olacağına inanmıyor."

Doç. Dr. Özkan, birçok şehirde yaşanan yağmalama olaylarıyla ilgili şu değerlendirmede bulundu:

"Yağmalamalar, yılların bıraktığı hayal kırıklığıyla doğrudan bağlantılı. Protestocular devletten alacakları olduğunu düşünüyorlar. Ama yağmalama başlayınca meşru taleplerine yönelik desteği kaybediyorlar. ABD'deki siyahiler devletle yeni bir sosyal sözleşme talep ediyor. Bu talebe ne devlet hazır ne de beyazlar. Çünkü toplumda yükselen ciddi bir beyaz milliyetçiliği var. Beyaz Amerikalılarla siyahilerin aynı sosyal sözleşmede buluşmaları şu aşamada çok zor. Olay yayıldı birçok şehre ama her şehirde şiddetli değil, dolayısıyla ciddi bir sorun olmasına rağmen ben yine de ABD için küçük bir kriz olduğunu düşünüyorum."

Yağmalama yaptıkları için protestoculara siyasilerin hiç sahip çıkmadığını belirten Özkan, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Gösterilere sol gruplar da dahil olduğu için ne Demokrat Başkan adayı Joe Biden ne de Cumhuriyetçiler buna sahip çıkıyor. Yani protestocular siyaseten şu an sahipsiz, çünkü olay meşru hak talebinden çıkıp suç işlemeye döndü. Eski Başkan Barack Obama bile sahip çıkamıyor.
Obama ilk başta suskundu, sonradan sakinleştirici bir açıklama yaptı. Son olarak da 'Siyaset ve protesto arasında seçim yapmak zorunda değiliz, ikisi de lazım.' şeklinde bir açıklama yaptı.
Senatör Bernie Sanders ise ortalıkta hiç görünmedi bile. Çünkü zaten kendisi demokratlar içinde bile sol eğiliminden dolayı eleştiriliyor. Eğer öne çıksaydı millet faturayı ona ve demokrat partiye keserdi."

"Trump'ın açıklamaları olayları körükledi"

Bahçeşehir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Doç. Dr. Burak Küntay, ABD'de siyahilere karşı polis şiddetinin mütemadiyen yaşandığını belirterek, daha önceki yıllara oranla olayların bu kadar büyümesinin dikkati çekici olduğunu söyledi.

ABD'deki polis şiddetinin sadece siyahilere karşı değil, aynı şekilde Asya kökenlilere yönelik de sergilendiğini dile getiren Küntay, "Peki son dönemde yaşananlar neden bu boyuta vardı? Trump'ın seçimlere giderken yaptığı körükleyici açıklamaların olayların bu boyuta varmasında büyük bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Olaylar sadece ırkçı bir polis şiddeti ile açıklanmayacak kadar ciddi bir sürece sürükleniyor. Eski liberal düzen ile daha ırkçı bir politika arasında bir kayma yaşanıyor. Son olaylar bu heyelanın dile gelmesi oldu." diye konuştu.

Doç. Dr. Küntay, 3 Kasım'da yapılacak başkanlık seçimlerinin ABD'nin aslında nereye yöneleceğini, nasıl bir hareket içinde olacağını göstereceğini anlatarak, şunları kaydetti:

"Bakın iş nerelere doğru kayacak? Çok basit bir örnek vereyim. Hillary Clinton seçimleri kesin kazanıyor diyorduk. Dünyada bunun aksini iddia eden bilim insanı yoktu. Neden? Çünkü elimizde veriler vardı. Ama Clinton kazanamadı. Bunun en büyük sebebi, bizlerin de ön göremediği şey, Hillary Clinton, eski Başkan Barack Obama'yı iktidara iki kere taşıdı. Üstelik ikincide ekonomi çok kötüydü. Clinton'un yaşadığı hezimet aslında siyahi seçmenin oyunu alma başarısızlığıydı. ABD'de Demokrat Parti'nin iktidara gelebilmesi için Latinler, siyahiler, Asya kökenlilerden oy alması gerekiyor. Bu kitleler oy vermediği zaman Demokrat Parti'nin başkan çıkarması mümkün değil. Bugüne gelelim, enteresan şeyler oluyor aslında. Demokrat aday Joe Biden, Obama'nın yardımcısı olması sebebiyle arkasında Clinton ile kıyaslanmayacak kadar fazla siyahi seçmen var. Bunu da ön seçimlerde de gördük, yani bütün demokrat rakiplerine göre siyahi seçmen desteği Biden'da Trump'a göre fazlaydı. Ama Amerika'daki siyahiler, Asyalılar veya diğer azınlıklar tam anlamıyla Trump'a karşı bir blok oluşturup Biden'ın yanında yer alıyor mu? Cevap hayır. Hala tam anlamıyla yer almıyorlar. Yani hala sandığa gitmiyorlar. Bu olay, önümüzdeki günlerde daha da büyür ve daha büyük bir hezeyana dönüşürse, Amerika seçimlerini etkileyecek bir noktaya gelebilir. Bu sadece bir ırkçılık olayı veya bir polis şiddeti değildir. Belli bir ivme yakalarsa bu süreç Amerika'da ciddi anlamda Biden'ı başkan yapar. Hele Biden yardımcısını azınlık, bilhassa da siyahi bir azınlık kadın seçerse durum çok daha farklı bir noktaya gelir."

"ABD'de Trump gibi düşünen milyonlar var"

Doç. Dr. Burak Küntay, Amerika için Trump'ın bir sebep değil, sonuç olduğunu belirterek, Trump'ın seçim söylemlerinin halkın belli kesimleri tarafından zaten dillendirildiğini, bu söylemin de ilk defa Trump'ta vücut bulduğunu kaydetti.

ABD'de hala bu söylemlerin en üst seviyede dillendirildiğine vurgu yapan Burak Küntay, şunları aktardı:

"Trump'ın bu üslubu ile aynı kanaatte olan milyonlar var. Yine de şu anda yaşanan gerilim Biden'ı başkanlığa taşıyabilir. Trump'a seçmen desteği ocak, şubatta yüzde 65-70 iken şimdi birdenbire yüzde 55'e düştü. Ama Trump yine bunu yüzde 70'e çıkarabilir. Parayı nasıl kullanacağına, salgın sürecinde daralan ekonomi ve 30 milyona yaklaşan işsizliğe ne tür destek paketleri açıklayacağına bağlı. Farkındaysanız seçimlere yaklaşırken Trump yine Çin'i ve İran'ı kendisine hedefe aldı. Öyle görülüyor ki seçimlere yaklaştıkça Hong Kong, Venezuela ve İran meselelerindeki çıkışları orada kalmaz daha da artar."

Doç. Dr. Küntay, iç ve dış politikadaki bu sert tepkilerin, "seçmeni dinamik tutmak için başkanın klasik düşman oluşturma manevrası" olduğu değerlendirmesinde bulunarak, şöyle devam etti:

"Trump içerideki o düşmanı zaten demokratlar ve Temsilciler Meclisi Üyesi Nancy Pelosi üzerinden yarattı. Trump ayrıca 'Demokratlar, işimizi, ekmeğimizi elimizden alıyor.' söylemini çokça kullanmaya başladı. Yani uzun lafın kısası seçimlerin sonuçları için ABD'deki şu an yaşanan olaydan kaynaklı ayrışmanın ne kadar büyüyeceği çok önemli. Eğer ciddi anlamda büyür ve toplumsal olarak bir insiyatif haline gelirse o zaman Trump'ın şansı daha da azalır. Ama bu nerede biter, nerede başlar, birinde vücut bulur mu? Bunlar önemli şeyler. Size çok basit bir şey söyleyeyim, şu an Afro-Amerikan kökenli Demokrat bir kadın siyasetçi bu konuda söylem oluşturacak bir liderlik rolü üstlenirse ve başkan yardımcısı olursa 'yandı gülüm keten helva' olur Trump için."







26 Ağustos 2020 Çarşamba

Türkiye'nin En büyük kaybı dışa bağımlı Muhalefetin olması

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


İNSANLIK DERSİ

Ama muhalefetin bu patolojik hali benim için artık bir yazı konusu olamayacak kadar banal ve kötücül. Oturup bunları bir de ben sayıp vaktinizi öldürmeye niyetim yok.
Herkes konuştu, ben sustum.
Aslına bakarsanız söylenecek çok şey de yoktu.
Oturdum ve bu büyük müjdeyi içime çektim.
Yüz yıllık sorunu enerji olan bir ülkenin insanı olarak ülkemde bir anda hatırı sayılır miktarda doğal gaz bulunmasının mutluluğunu yaşadım.
Daha güzel ne olabilirdi? Buna sevinmeyecek aklı başında bir Türk olabilir miydi?
Tabii ki o kadar naif değilim. Muhalefetin bu kadar büyük bir müjdeyi bile hazmedemeyeceğini biliyordum.
Nitekim “doğal gaz bir paket çikolata etmiyor”dan, “doğal gaz halka yaramaz”a kadar yüzlerce karın ağrısı dinledik. Maduro göndermesi yapan ahlaksız profesör elbet bulur müstehakını..
Ama muhalefetin bu patolojik hali benim için artık bir yazı konusu olamayacak kadar banal ve kötücül. Oturup bunları bir de ben sayıp vaktinizi öldürmeye niyetim yok.
İçimden tam “Allah kimseyi milletinin sevinciyle sevinemeyecek kadar fesat etmesin” diyordum ki, hepimizin tercümanı yine Sayın Cumhurbaşkanı oldu.
“Rabbim kimseyi teröriste terörist diyemeyen, darbeye darbe diyemeyen, düşmana düşman diyemeyen, milletinin sevinci ile sevinemeyen, üzüntüsüyle üzülemeyen mankurtlardan eylemesin diliyorum.” dedi.
Ben Sayın Cumhurbaşkanının bu konuşmasının önemli bir kırılma noktası olduğunu düşünüyorum.
Anlayana oldukça radikal ama bir o kadar da insani bir konuşmaydı.
Zaten Sayın Cumhurbaşkanı hiçbir zaman retorik özentisine düşmemiş, politikacı ağzıyla konuşmamıştır. Kendisine sunulan tüm konuşma taslaklarına rağmen eninde sonunda konuşmayı kendi insani diline çevirir.
Bu konuşmada “Bak beyim, sana bir çift sözüm var” diyen Yaşar Usta’nın samimiyeti, insaniyeti vardı ama onun ezikliğinden eser yoktu.
Çünkü Sayın Cumhurbaşkanı hayatının hiçbir döneminde Batı’yı büyük görmedi. Ama aşağılamadı da. Onların “standart” saydıkları tüm reformları gerçekleştirmekte bir an bile tereddüt etmedi. Çünkü Türk insanının da bu standartları hak ettiğini çok iyi biliyordu. Türkiye bu hükümet döneminde AB’ye girmeye geçmişte hiç olmadığı kadar yakınlaştı.
Bakmayın siz yıllardır “muasır medeniyet” diye ağlaşanlara. O seviyeye ulaşmak için en ufak bir şey yapmayıp, darbe üstüne darbe ile ülkeyi demokraside patinaj yaptırdılar.
Bu hükümet döneminde ise AB’nin tüm kurum ve kuruluşlarına üye olduk, bir tek AB hariç…
Sayın Cumhurbaşkanının bu konuşmasından anlıyorum ki; artık bu yolun sonuna geldik. Muasır medeniyet üyesi olmaktan vazgeçtiğimiz için değil, bugüne kadar “muasırın” ne olduğunu belirleyenlerin artık tüm foyaları ortaya çıktığı için. Osmanlı'dan itibaren 200 yıldır içinde yer almaya çalıştığımız “…

Batı’nın bize hiçbir zaman aynı yaklaşmadığını da kabul edelim, hangi adımı atarsak atalım bizi hiçbir zaman kendisi gibi görmedi…”
Bu çok ağır bir laftır ve ciddi bir kırılma noktasıdır. Gerçi Sayın Cumhurbaşkanı buna benzer cümleleri ilk kez kurmuyor ama konuşmanın tamamına bakarsanız bunun artık “sepeti koluna, herkes kendi yoluna” olduğunu sonuna kadar hissedersiniz. “Türkiye’ye karşı sergilediği bu ikiyüzlü tavır AB’nin sonunun da ilanı olmuştur” cümlesinden bizim için AB’nin bittiği dışında başka ne anlam çıkar?
Beni duygusal olarak en çok etkileyen cümlesi Joe Biden’e yönelik “Ya, dostluğumuz var ya! En azından oturup çay içmişliğimiz var ya!” cümlesi oldu. Bu cümleyi hiçbir uluslararası jargonda duyamazsınız, tıpkı “one minute”i duyamayacağınız gibi.
Ha, Biden Türkler için beraber bir çay içmenin anlamı nedir, kahvenin hatırı ne kadardır bilir mi? Bilmez elbette, tercüme edenler de epey bir güçlük çekecektir.
Ama biz biliyoruz.
Ne mi biliyoruz? Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Biden’a insanlık dersi verdi.
Tabi en ağır dersi de muhalefete verdi:
“Hayatlarının hiçbir döneminde umutlarını millete bağlamamış, gözleri hep dışarıya dönük olan bu siyasi anlayış Türkiye’nin en büyük ayıbı ve kaybıdır. (…)  Türkiye için kalplerinde hiçbir hayali, kafalarında projesi olmayanların tek yapabildikleri onun külahını buna bunun külahına ona giydirmek suretiyle illüzyon peşinde koşmaktır. Harbi olun, hasbi olun, mert olun, delikanlı olun, yenileceksiniz, şerefinizle yenilin be!”
Ben muhalefet adına utandım… Şerefin ne anlama geldiğini bilen her insan gibi…
CHP doğalgaz aramasını maliyetli ve gereksiz bulmuştu Karadeniz'den tarihi müjde geldi
Başkan Recep Tayyip Erdoğan Fatih Sondaj Gemisi'nin Karadeniz'de 320 milyar metreküplük doğalgaz rezervi bulduğunu açıkladı. Tarihi müjdenin ardından akıllara CHP'li Ali Mahir Başarır'ın sözleri geldi. CHP'li Başarır, Akdeniz'deki çalışmaları maliyetli göstererek yapılmasını gereksiz bulmuştu.
Başkan Recep Tayyip Erdoğan, "cuma günü sürpriz açıklayacağım" dedikten sonra dünyanın gözleri Türkiye'ye dönmüştü.

CHP DİNLENSEYDİ DOĞALGAZ BULUNAMAYACAKTI

Dolmabahçe Çalışma Ofisi'nde basın karşısına çıkan Başkan Erdoğan, Karadeniz'de çalışan Fatih Sondaj Gemisi'nin doğalgaz bulduğunu açıkladı. Başkan Erdoğan'ın duyurduğu müjdenin ardından akıllara CHP Mersin Milletvekili Ali Mahir Başarır'ın sözleri geldi.
Türkiye'ye damga vuran birçok projeye karşı çıkan CHP, aramalara da karşı çıkmıştı. Akdeniz ve Karadeniz'deki çalışmaların maliyetli olduğun dile getiren CHP'nin sözleri dinlenseydi, Türkiye bugün Karadeniz'de doğalgaz bulamamış olacaktı.

CHP yandaşı Yılmaz Özdil'in tarihi keşif hazımsızlığı! Karadeniz'de bulunan doğalgaza inanmadı
Dünya Türkiye'nin Karadeniz'de keşfettiği doğalgaz rezervini konuşurken CHP yandaşlığı ile bilinen Sözcü gazetesi yazarı Yılmaz Özdil'den skandal bir yorum geldi.
Türkiye, Karadeniz'de 320 milyar metreküplük doğalgaz rezervi keşfetti.
Fatih sondaj gemisinin yaptığı keşif, Türkiye tarihinin en büyük keşfi olarak kayıtlara geçti.
Müjdeli haberi Başkan Recep Tayyip Erdoğan verdi.
Erdoğan'ın bu açıklaması dünya medyasında da geniş yer buldu.
Yaz aylarının ilk günlerinde Bodrum'daki kaçak villasıyla gündeme gelen Yılmaz Özdil de konuya ilişkin açıklamalar yaptı.

"10 SENE DESEYDİ İNANDIRICI OLURDU"
Bir televizyon kanalının konuğu olan Özdil, "Karadeniz'de doğalgaz bulunduğunu 2002'den beri neredeyse açıklamayan enerji bakanı yok. Petrol ve doğalgaz dünya çapında ses getiren ve dünyada teyidi çok kolay bilgiler. 'Doğalgazı buldum' dediğinde iki tane seçenek var ya doğalgazı bulmuş oluyorsun gerçekten, ya da dünyada alay konusu oluyorsun. Dolayısıyla 2023 yılında dedi sayın Cumhurbaşkanımız. 2023 demeseydi, yani 'biz bulduk bunu çıkarması da deniz imkanlarında minimum 10 senedir. Biz bütün imkanlarımızı zorlayacak ve bunu 10 senede çıkaracağız' bile deseydi bana göre daha inandırıcı olurdu." ifadelerini kullanarak skandala imza attı.

CHP'li Selin Sayek Böke'den Türkiye'nin Karadeniz'deki doğalgaz rezervleri ile ilgili şok sözler
CHP Genel Sekreteri Selin Sayek Böke, Karadeniz'de doğalgaz bulunmasının Türkiye'ye hiç bir faydasının olmayacağını iddia etti.

CHP'li Gökçen: Karadeniz'de bulunan doğalgazı çıkarmadan yüzde 11'ini kaybettik
CHP'li Gökçe Gökçen, AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘doğalgaz bulundu’ açıklamasının ardından doların 7.19 kuruştan 7.39 kuruşa yükseldiğini belirtti, “Gazı daha çıkarmadan yüzde 11’ini kaybettik" dedi.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı Gökçe Gökçen, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘gaz bulundu’ açıklamasının ardından doların 7.19 kuruştan 7.39 kuruşa yükseldiğine dikkati çekti. Gökçen, “Gazı daha çıkarmadan yüzde 11’ini kaybettik. Müjdenin açıklandığı günden bugüne kadar 20 kuruş artan dolar, bize kabaca 86 milyar lira kaybettirdi" dedi.
Gökçen, döviz kurunu hızla arttığını ve artan döviz karşısında Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın konuyla ilgili şov yapmak yerine önlem alması gerektiğini belirtti. "Şimdiden çıkaracağımız doğalgazdan kazanacağımız 65 milyar doların yaklaşık 7.1 milyar dolarını kaybettik bile" diyen Gökçen, "Bu gidişle de daha doğalgazı çıkarmadan, doğalgazdan gelecek parayı kaybedeceğiz gibi görünüyor. Sayın Berat Albayrak’ı bu içi boş şovlardan kurtulup bir an önce geleceğimizi erimekten kurtarmaya davet ediyorum” ifadelerini kullandı.

CHP'de Türkiye'nin doğal gaz keşfini görmezden gelme talimatı! AK Parti'den tepki geldi
Başkan Erdoğan, Karadeniz'deki sondajda 320 milyar metreküp doğal gaz rezervinin keşfedildiğini belirterek, "Yani bu ilk kuyuda bulunan rezerv, çok daha zengin bir kaynağın bir parçasıdır. İnşallah devamı da en kısa sürede gelecek." dedi. Türkiye bu açıklama ile sevince boğulurken, CHP sessizliğe büründü. Sessizliğin nedeni daha sonra ortaya çıktı. Partililere konuyla ilgili görüş bildirmeme, açıklama yapmama talimatı gönderildi. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da, tarihi keşfi görmezden geldi

Türkiye, tarihinin en büyük doğal gaz rezervini Karadeniz'de keşfetti. Başkan Erdoğan, müjdeyi "Karadeniz'de 320 milyar metreküp doğal gaz keşfettik. Araştırmalar devamının da geleceğini gösteriyor. Bu keşif çok daha zengin enerjinin yalnızca bir parçası..." sözleri ile duyurdu.

Türkiye'ye sevince boğan haber bazı illerde davul zurna ile kutlandı, bazı illerde ise mutluluk gözyaşları karşılandı. CHP'nin milletin değerlerinden ne denli uzak olduğunu bir kez daha gözler önüne serildi.
ÖNCE İTİBARSIZLAŞTIRMAK İSTEDİLER
Başkan Recep Tayyip Erdoğan'ın müjdeyi açıklamasına saatler kala CHP'nin kanalı Tele1'de Gökhan Çapoğlu isimli profesör bilimden ve gerçeklikten uzak ekonomi yorumları ile Başkan Recep Tayyip Erdoğan'ı hedef aldı ve istifası ile doların 5 TL'ye düşeceği gibi küstah sözler kullandı.

Yine CHP'nin diğer kanalı Halk TV'de ise Parti Genel Sekreteri Selin Sayek Böke benzer bir yola başvurdu. Böke, doğal gaz çıkarılmasının Türkiye'ye hiçbir faydası olmayacağını savunarak halkın tepkisini çekti.

MÜJDE SONRASI SESSİZLİK

CHP, milleti sevince boğan, mutluluk gözyaşları döktüren doğal gaz müjdesini sessizlik ile karşıladı. Konuşanlar da itibarsızlaştırma yoluna başvurdu.


4 Eylül 2020 Cuma

Fransa neden Türkiye’nin karşısında?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Macron’un Türkiye husumeti sadece Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı/MEB sorunuyla sınırlı değil. Libya’da darbeci General Halife Hafter’e, Suriye’de de PYD/YPG’ye verdiği destekle karşımızda yer alıyor.


Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 28 Ağustos günü Paris yakınlarındaki Villeneuve kasabasında düzenlediği basın toplantısında, ülkesinin Doğu Akdeniz politikasıyla ilgili olarak “söylemleriyle eylemlerinin tutarlı olması gerektiğini” söyledi ve şöyle devam etti: “Türklerin ancak bundan anladığını ve buna saygı gösterdiğini söyleyebilirim. Eylemlerle desteklenmeyen sözler söylerseniz (…) Fransa’nın bu yaz yaptığı önemliydi: Bu bir kırmızı çizgi politikasıydı. Bunu Suriye’de de yaptım”.


Kuşku yok ki bu açıklama Fransa’nın Suriye’de terör örgütü PYD/YPG’ye verdiği destek nedeniyle bir süredir dikkat çektiğimiz Türk-Fransız ilişkilerinde yaşanan kırılmanın itirafıydı. Ancak bu kırılma Macron’la başlamış değil. Hatırlanacağı gibi, PYD/YPG’yi baştan beri “Suriyeli Kürtler” olarak niteleyen Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı François Hollande, Afrin operasyonu üzerine “Türkiye ne biçim NATO müttefiki ‘bizim öz müttefiklerimizi’ (nos propres alliés) vuruyor” diye ortalığı ayağa kaldırmıştı. İşte Macron da atıf yaptığımız konuşmasında bu politikasıyla övündü.

Fransa Orta Doğu’da yüzyıl önceki eski kolonilerine dönmenin, Libya’da İtalya’nın yerini almanın ve Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarından yararlanmanın peşinde. Bu politikayı bugünün koşullarında yalnız başına uygulaması kuşkusuz mümkün değil. Ama peşinden AB’yi sürüklemek ve giderek seçilme şansı artan ABD başkan adayı Joe Biden’a yaslanmak suretiyle, yüzyıl öncesinin büyük güçlerinden biri olarak bu politikayı başarıyla uygulayacağı umudunu taşıyor olsa gerek.
“Kırmızı çizgi” politikasının ölçülü olduğunu savunan Macron, Fransa’nın Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve İtalya ile Doğu Akdeniz’deki tatbikatına katılımı konusunda “Ölçülüydü. Oraya armada yollamadık” diye konuştu. Avrupa Birliği (AB) ülkelerini Yunanistan ve GKRY ile dayanışmaya çağıran ve AB’nin Türkiye’ye yaptırım uygulamasını savunan Fransa Cumhurbaşkanı’na göre, Ankara ile ilişkilerdeki kırılmanın nedeni “Türkiye’nin son yıllardaki stratejisinin bir NATO müttefikine yakışmaması”. Bu sözünü de şöyle açıyor: “İki AB üyesinin münhasır ekonomik bölgelerine (MEB) ve egemenliklerine saldırırsanız, provokasyon yapıyorsunuz demektir”.

Uluslararası deniz hukukuna keyfi yorum

Macron bu sözleriyle, Yunanistan’ın Meis (Kostellorizo) adasına karasuları ötesinde MEB tanımasının 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (BMDHS) uygun olduğunu savunurken, Oruç Reis’in sondaj yaptığı bölgenin Türkiye’nin BM’ye yıllar önce bildirmiş olduğu kıta sahanlığının içinde yer aldığını ise yok sayıyor. Ama buna karşılık, Yunanistan ve GKRY gibi ayrıntılara girmeden, uluslararası hukuka uymayan tarafın Türkiye olduğunda ısrar ediyor. Bu yaklaşımı benimseyen Fransız medyası da Türkiye’nin BMDHS’ye taraf olmamasını gerekçe olarak kullanıyor.
Oysa iki taraf arasında bu konularda sorun çıktığında, BMDHS’nin gerek MEB ile ilgili 74. gerek kıta sahanlığıyla ilgili 83. maddelerinde “sahilleri bitişik veya karşı karşıya bulunan devletler arasındaki sınırlandırılma, hakkaniyete uygun bir çözüme ulaşmak amacıyla, Uluslararası Adalet Divanı Statüsü’nün 38. maddesinde belirtildiği şekilde, uluslararası hukuka uygun olarak anlaşma ile yapılacaktır” deniliyor. Sözleşmedeki kilit kavramlar “hakkaniyete uygunluk” ve “anlaşma yapmak”. Fransa uyuşmazlıkta üçüncü taraf olarak en azından bu çözümü önereceğine, Yunanistan ve GKRY’nin arkasında ama daha da önemlisi Türkiye’nin karşısında duruyor.

Libya ve Suriye’de karşıt cephelerde yer alma

Macron’un Türkiye husumeti sadece Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı/MEB sorunuyla sınırlı değil. Libya’da darbeci General Halife Hafter’e, Suriye’de de PYD/YPG’ye verdiği destekle karşımızda yer alıyor. Hatırlanacağı gibi, Ankara’nın Libya’da meşru Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne (UMH) verdiği destekten rahatsız olan Macron, silah ambargosunu kontrol eden bir Fransız savaş gemisine müdahalesi nedeniyle Türkiye’yi NATO’ya şikâyet etmiş, bu bağlamda kendileri için “kabul edilemez” olduğunu belirttiği Türkiye’nin Libya politikasının açıklığa kavuşması gerektiğini söylemişti.
Aslında açıklığa kavuşturulması gereken Fransa’nın Hafter destekli Libya politikasıdır. Fransa’nın amacı, bu ülkede (Muammer Kaddafi tarafından seçim kampanyası finanse edilen Sarkozy’nin cumhurbaşkanlığı döneminde imzalanan) “nükleer işbirliği” anlaşmasıyla zirveye ulaşan çıkarlarını korumaya devam etmek mi? Eğer öyleyse, bu çıkarlar Türk-Fransız ilişkilerini çöpe atacak kadar önem mi taşıyor?
Bu soruların yanıtları yok; ama Macron’un geçen yıl The Economist’e verdiği mülakatta Washington’ın eşgüdüm eksikliğinin yanı sıra, Ankara’nın Suriye’de kendisinin tasvip etmediği politikaları nedeniyle “NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini” öne sürdüğü anımsanacak olursa, Türkiye husumetinin getirisinin Fransa’nın Libya’daki çıkarlarının ötesinde olduğunu hayal ettiği anlaşılıyor. Bu açıklamasında Macron Türkiye’yi, Suriye’de terör örgütü DEAŞ’la mücadele konusunda anlaşmış NATO üyelerinin çıkarlarının söz konusu olduğu bir bölgede (müttefiklerine) “saldırı” düzenlemekle suçlamıştı. Onun “saldırı” olarak nitelediği, Türkiye’nin PYD/YPG’ye karşı ulusal güvenliğini sağlamak amacıyla yaptığı operasyonlardı. Bu operasyonlara karşı çıkmak da Türkiye’nin sadece ekonomik çıkarlarını değil, ayrıca toprak bütünlüğünü de umursamamaktı, doğal olarak.

Lübnan’a çıkarma

Macron’un yaklaşık 200 kişinin ölümüne yol açan limanındaki dramatik patlama ardından koşturarak Beyrut’a gitmesini ve ülkesinin bu bölgeye ilgisini dile getirmesini, Fransa’nın son yıllarda canlanan yeni-sömürgeci politikasının somut göstergelerinden biri kabul etmek gerekir. Macron önceki gün, 1 Eylül 1920’de Suriye’deki Fransız mandasının özerk bir parçası olan “Grand-Liban”ın (Büyük Lübnan) kuruluşunun 100. yıldönümünde yine Beyrut’taydı. Orada Grand-Liban’ın ikinci yüzyılını simgeleyen bir sedir ağacı fidanı dikti. Oysa Grand-Liban, Lübnan’daki mandasının sona erdiği 1946’da çoktan tarihe karışmıştı.
Fransızcanın bu ülkede hâlâ geçerli olduğu, anayasasının 11. maddesinin Fransızcanın kullanılacağı alanların kanunla düzenleneceğinden söz ettiği dikkate alınırsa, geri dönen Fransız kolonyalizminin Lübnan halkı açısından hiç de hayırlı olmayacağı ortada. Halkının üçte birinin -çoğu Maruni kökenli- Hristiyan olması, Fransa’nın bölgeye kolonyal bağlamda tekrar yerleşmesini haklı kılmıyor. Ama Le Monde’da yayımlanan başyazıya göre, Macron’un oraya gitmesi gerekliydi: “Bu iki ülke tarihi, duygusal ve entelektüel bağlarla birbirine bağlı; ABD çoktandır Lübnan’da yok, AB çok meşgul. Ama Türkiye Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay ve İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif Beyrut’a gitmişlerdi. Onlardan önce bir Avrupalının oraya gitmiş olmasını kutlamak gerekir”.

Yüzyıl öncesine dönmek, ikili ilişkiler açısından hayırlı değil

Görüldüğü üzere, Fransa Orta Doğu’da yüzyıl önceki eski kolonilerine dönmenin, Libya’da İtalya’nın yerini almanın ve Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarından yararlanmanın peşinde. Bu politikayı bugünün koşullarında yalnız başına uygulaması kuşkusuz mümkün değil. Ama peşinden AB’yi sürüklemek ve giderek seçilme şansı artan ABD başkan adayı Joe Biden’a yaslanmak suretiyle, yüzyıl öncesinin büyük güçlerinden biri olarak bu politikayı başarıyla uygulayacağı umudunu taşıyor olsa gerek.
Fransa bu politikasının önünde engel olarak Türkiye’yi görüyor. Her ne kadar kamuoyunun önüne Erdoğan atılıyor olsa da, Macron yaptığının Türkiye karşıtlığı olduğunun farkında. Bu karşıtlık ikili ilişkileri kâğıt üstünde Franklin Bouillon’un 20 Ekim 1921’de imzalayarak Fransa’yı savaştan çıkardığı Ankara Anlaşması öncesine taşıma riski barındırıyor. Bu risk iki ülkenin sıcak savaşa gireceği anlamına gelmiyor elbette; zira yüzyıl öncesinde bile Türkiye’ye karşı İtilaf cephesi içinde vekiller kullanılarak yapılan bir savaş söz konusuydu. Ama kabul etmek gerekir ki bu politikanın sürdürülmesi ikili ilişkilerde onarılması güç gedikler açabilir. Hatta geldiğimiz noktada bile, Fransa’ya karşı güvensizlik duygusunu körüklediğini söylemek mümkün. Kuşkusuz bundan çok daha önemlisi, 21. yüzyılda dünyamızın hâlâ uluslararası hukuku bir tarafa bırakarak böyle bir riski göze alan politikalarla karşı karşıya kalabiliyor olması; bu hem üzücü hem de insanlık adına utanç verici. 

İletişim Başkanı Altun: Sayın Macron gerçeklerden kopuk bir dünya hayal ediyor


İletişim Başkanı Altun, "Sayın Macron kendisinin eleştirilmediği, gerçeklerden kopuk bir dünya hayal ediyor; gazetecilerin, kendisinin keyfini kaçıran haberler yapmadığı bir düzen istiyor." İfadelerini kullandı.


İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un, eleştirilmediği, gerçeklerden kopuk bir dünya hayal ettiğini, gazetecilerin, kendisinin keyfini kaçıran haberler yapmadığı bir düzen istediğini, sırf kendisi çok arzuladığı için Libya'da bir savaş suçlusunun galip gelmesine tamah ettiğini bildirdi.
Altun, sosyal medya hesabından, Macron'un Le Figaro muhabirine gösterdiği tepkiye yönelik paylaşımda bulundu.
İletişim Başkanı Altun, paylaşımında şunları kaydetti:
"Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un, Lübnan'da bir Hizbullah yöneticisi ile gerçekleştirdiği görüşmeyi haber yapan Le Figaro muhabiri Georges Malbrunot'ya yönelik saygısızca tepkisinden ve hakaretlerinden derin endişe duyduk.
Fransız polisinin geçtiğimiz aylarda sokak gösterileri sırasında gazetecilere yönelik şiddetiyle birlikte düşünüldüğünde, Fransa'nın gazeteciler için giderek daha tehlikeli bir yer haline geldiği ortadadır.
Sayın Macron kendisinin eleştirilmediği, gerçeklerden kopuk bir dünya hayal ediyor; gazetecilerin, kendisinin keyfini kaçıran haberler yapmadığı bir düzen istiyor; sırf kendisi çok arzuladığı için Libya'da bir savaş suçlusunun galip gelmesine tamah ediyor."


9 Eylül 2020 Çarşamba

Doğu Akdeniz’deki büyük hesaplaşmanın aktörleri: Fransa ve Yunanistan

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Dünya siyasi haritasının çizilmesinde ve uluslararası sistemin yeniden şekillenmesinde oldukça etkili bir yere sahip olduğu son gelişen olaylara birlikte bir kez daha teyit edilen Akdeniz havzası ve onun kalpgâhı durumundaki Doğu Akdeniz, jeopolitik-jeostratejik önemiyle tarihi rolünü oynuyor. Küresel-bölgesel güç ve güç adaylarının projelerinin kesiştiği yeni bir “hesaplaşma” adresi olarak ön plana çıkan bölge, “beka” tayin edici rolünden ötürü her geçen gün daha da keskinleşen bir güç mücadelesine sahne oluyor.
Yunanistan'a koşulsuz destek vererek krize müdahil olan Fransa, Batı’nın lejyoner gücü olarak Türkiye’yi NATO’nun sorunlu üyesi konumuna sokmayı ve Akdeniz havzasında sömürge gücü olarak “Büyük Fransa”yı yeniden inşa etmeyi hedefliyor.
Bu bağlamda ABD’nin küresel hegemonya hedefinin önemli bir parçası olan Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) tarihsel kodlarına hızlı bir dönüş içerisinde bulunan Çin’in Batı’ya Doğru Politikası’nda önemli bir enstrüman olan Kuşak ve Yol Girişimi’nin, Çarlık Rusyası/SSCB özlemi içinde olan ve bunu Güney’e Doğru Politikası ile hayata geçirmeye çalışan Rusya’nın, Batı’ya ve Doğu’ya Doğru Politikaları ile “4. Reich’ın” hayalini kuran Almanya’nın Büyük Alman İmparatorluğu’nun geleceği büyük ölçüde bu krize kilitlenmiş vaziyette. Dolayısıyla Doğu Akdeniz, çok kutuplu dünya düzeninin inşa sürecinde fazlasıyla kırılgan kavşaklardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Bölgeye taraflarca atfedilen bu jeopolitik-stratejik önem, bölgedeki doğalgaz rezervleri (ya da enerji güvenliği) ve su yollarının kontrolü üzerindeki mücadeleden çok daha öte bir anlam içeriyor. Dolayısıyla Akdeniz havzasına kimin sahip olacağı sorusu düne göre çok daha büyük bir önem kazanmış durumda.
Ankara’nın Doğu Akdeniz’deki krizin sonuçlarının küresel boyutta olacağını, çifte standartların ve tek taraflı tutumların başta NATO olmak üzere Batı İttifakına ciddi zararlar vereceğini göstermesi düne göre çok daha büyük bir önem arz ediyor.
Nitekim Doğu Akdeniz’in, Avrasya’nın batı kanadından doğu kanadına yönelmesi hedeflenen “büyük oyunun” geleceği açısından ön plana çıkan önemi, bölgedeki jeopolitik fay hatlarını harekete geçirmiş bulunuyor. 11 Eylül sonrası yaşanan diğer krizlere göre Doğu Akdeniz’deki gerginliğin daha hızlı bir seyir izlediği, adeta tarihi hızlandırıcı bir rol oynaması da bundan kaynaklanıyor. Bundan ötürü Doğu Akdeniz, kriz içinde krizlere gebe bir görünüm arz ediyor. Burada, hiç kuşkusuz, ABD’nin liderliğinin tartışılır bir hale gelmesi epey önemli. Zira şu ana kadarki gelişmeler ABD’nin çok da arzuladığı bir sürece işaret etmiyor. Daha da ötesi, uygulamaya koyduğu “kaos düzeni” kontrolden çıkmaya başlamış durumda. Tüm dünyayı derinden etkileyecek, stratejik çıkarların çatışmaya evrileceği bir düğüm noktasına dönüşmüş bulunuyor. Bunun için, kırılganlaşan stratejik fay hatlarını tetikleyecek küçük bir kıvılcım fazlasıyla yeterli olacaktır. Dolayısıyla bölgedeki hakimiyet ya da yeniden paylaşım mücadelesi askeri-diplomatik anlamda oldukça gergin, sıkıntılı bir seyir izliyor.
Buradaki temel soru ya da sorun da tam bu noktada ortaya çıkıyor. Doğu Akdeniz, gerçekten hedeflendiği gibi ABD merkezli Batı’nın kontrolünde mi olacak ya da derin sularında ABD hegemonyasına ev sahipliği mi yapacak? Krizin aktörleri Doğu Akdeniz üzerinden neleri hedefliyor? Türkiye bu krizin neresinde? Türkiye açısından bu kriz ne anlama geliyor? Türkiye-Yunanistan arasındaki gerginlik aslında kimin krizi ya da bu kriz üzerinden kimler, nasıl bir hesap içerisinde? Türkiye’nin Akdeniz’de bir güç olması neden engellenmeye çalışılıyor?

Krizin adını doğru koymak

Türkiye-Yunanistan özelinde dar bir alana sıkıştırılmaya çalışılan, fakat özü itibarıyla çok daha geniş bir coğrafyayı ve aktörler topluluğunu içine alan Doğu Akdeniz krizi, ikili-bölgesel bir krizden ziyade, uluslararası bir bunalıma dönüşmeye başlamış durumda. Dolayısıyla krizin tarafları sadece Türkiye ve Yunanistan değil. İki ülke krizde buz dağının sadece görünen yüzü. Nitekim bu krizin Irak, Suriye, Libya vb. krizlerden çok daha farklı olduğu dikkatlerden kaçmıyor. Öncelikle kriz, örgütler arasında değil ya da örgütler üzerinden yürütülmüyor. Dolayısıyla vekaleten savaşlarda/hesaplaşmalarda “araç/aktör-yöntem” değişikliği söz konusu. Daha da ötesi, ulus devletler arasında gibi görülen kriz, bu niteliğini de kaybediyor ve bir ileri aşamaya taşınıyor. Türkiye-Yunanistan arasında seyreden krizin Fransa’nın müdahaleleriyle Türkiye-Avrupa Birliği (AB), Türkiye-NATO ve nihayetinde Türkiye-ABD krizine dönüştürülme çabaları burada dikkat çekici. Krizin her geçen gün Yunanistan-Fransa ikilisi üzerinden bir Türk-Batı krizi görüntüsü arz etmesi, bu açıdan oldukça manidar. Bu da bize Yunanistan’ın krizdeki rolünün ve motivasyonunun kaynağını göstermesi açısından önemli.
Bu krizdeki bir diğer dikkat çekici husus ise, Batı’nın bir diğer “Batılı” üyeyi hedef almaya başlaması. Son olarak Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ve Joe Biden’ın açıklamalarıyla İsrail basınında çıkan birtakım analizleri alt alta koyduğunuzda Türkiye’deki iradenin “başarısız devlet” söylemleri bağlamında hedef alındığı çok net bir şekilde görülüyor. Burada aktörlerin Türkiye’ye yönelik muğlak tutumlarının daha belirgin bir hal almaya başlaması, en azından Ankara boyutuyla önemli bir yere sahip, özellikle de “Yeni Soğuk Savaş’ın” arifesinde. Dolayısıyla Doğu Akdeniz krizi bir anlamda Batı’nın geleceğini etkileyen bir “Batı krizi” olarak da nitelendirilebilir.
Akdeniz, ABD’nin Çin’e karşı yürüttüğü çevreleme ve etkisizleştirme politikasında denizlerde yürüttüğü hakimiyet mücadelesinin batı kanadını oluşturuyor. Doğu kanadını oluşturan “Güney Çin Denizi-Malakka Boğazı” ve merkezde yer alan “Malakka Boğazı-Süveyş Kanalı’nda” yürütülen güç mücadelesinin geleceği büyük ölçüde Akdeniz’den geçiyor. Akdeniz, sahip olduğu havzanın genişliği, derinliği ve etki boyutuyla söz konusu tüm projelerin (özellikle de Kuşak ve Yol Girişimi’nin) hayata geçirilmesinde üç kıtanın deniz-kara bağlantılarını sağlayan eşsiz bir konuma sahip. Kuşak ve Yol’un belkemiği konumunda olan “Orta Koridor’un” geleceği de bu havzaya bağlı.
Dolayısıyla Doğu Akdeniz krizi, bir “kaynak paylaşım mücadelesi/savaşı” olarak ön plana çıksa da aslında “Kuşak ve Yol Girişimi” ve Rusya’nın Suriye üzerinden Libya’yı da içine alacak şekilde “Güneye Doğru” politikasında Akdeniz’e inmesiyle daha bir önem kazanan “su yollarının kontrolü/hakimiyeti” mücadelesinde ABD ve AB’nin bir ön alma mücadelesi, hatta operasyonu olarak da karşımıza çıkıyor. Bu operasyonda Türkiye ve Yunanistan’ın birer “müttefik” ülke olması, sorunu adeta “Batı’nın kendi iç krizi” gibi göstermesine ve diğer aktörlerin sürecin dışında tutulmasına gerekçe olarak gösteriliyor. Burada AB’den ziyade NATO’nun bu söylem üzerinden hareket etmesi bu yönüyle de dikkat çekici.

Doğu Akdeniz krizinde tarafların hedefleri

Peki, Batı bu krizde istediği sonucu ede edebilir mi? Açıkçası çok mümkün değil. Zira karşımızda yekpare bir Batı yok. “Yeni Dünya Düzeni” inşa sürecinde İkinci Dünya Savaşı öncesi çok kutuplu yapıda olduğu gibi Batı çok parçalı bir yapıya sahip ve her geçen gün kendi içinde bölünüyor. Bu bölünmeyi genel anlamda Arap Baharı sonrası Akdeniz merkezli krizlerde de görebiliyoruz. Bunun dışında diğer rakip güçlerin tutumları da artık belirleyici bir yere sahip. Dolayısıyla ABD’nin Soğuk Savaş sonrası ilk 10 yıllık dönemdeki politik-askeri üstünlüğü ve manevra kabiliyeti rahatlığı, lüksü artık söz konusu değil. Söz konusu aktörlerin Doğu Akdeniz üzerinden yürüttüğü jeopolitik-jeostratejik hedeflere bakıldığında bu husus daha net bir şekilde görülüyor.
Doğu Akdeniz’de, Türkiye-Yunanistan özelinde yaşanan krizde ABD’nin güttüğü hedefler şu şekilde sıralanabilir: Kendi içinde bölünme ve güç mücadelesi yaşayan Batı’yı ortak bir “öteki” üzerinden yeniden yekpare bir yapıya kavuşturmak; böylece Batı üzerindeki liderliğini pekiştirirken, Türkiye’yi de “eski eksenine” çekmek, Batı Kulübü’nün “uysal çocuğuna” dönüştürmek. Kendi içinde bütünlüğünü sağlamış, liderliğini pekiştirmiş ve Türkiye’yi tekrar kazanmış bir güç olarak Rusya’yı Akdeniz’den çıkarmak, Baltıklar-Karadeniz-Kafkasya-Orta Asya hattında kuşatmak ve Çin’den kopmaya mecbur bırakmak. Çin’in “Kuşak ve Yol” projesindeki en kritik bölgede güç projeksiyonu yapabilme kapasitesini kuvvetlendirmek.
Doğu Akdeniz krizinde Almanya’nın hedefleri şu şekilde sıralanabilir: AB’nin geleceği ve kendi pozisyonu konusundaki tartışmalara büyük ölçüde son vermek. Birliği siyasi ve güvenlik noktalarında güçlü bir aktör haline dönüştürmek; NATO’yu ve ABD’nin liderliğini bu tür krizler üzerinden zayıflatmak suretiyle ABD’ye olan bağımlılığını azaltmak, bağımsız bir aktöre dönüşmek; Türkiye’yi kazanmak. Fransa’nın hedefleri ise siyasi ve askeri açıdan rüştünü ispatlamak; Batı’nın lejyoner gücü olarak ABD-İsrail’in kendisine BOP’ta biçtiği rolü oynamak; bu noktada “AB Ordusu” projesini hayata geçirme konusunda ABD’yi ikna etmek; Türkiye’yi NATO’nun sorunlu üyesi konumuna sokmak ve Akdeniz havzasında sömürge gücü olarak “Büyük Fransa”yı yeniden inşa etmek olarak kendini gösteriyor.
Krizde Rusya’nın hedefleri ise şu şekilde karşımıza çıkıyor: Suriye’deki kazanımlarını korumak; Akdeniz’deki varlığını güçlendirmek ve böylece güneye doğru politikasında yakalamış olduğu avantajı muhafaza etmek; Balkanlar-Karadeniz-Kafkasya hattındaki pozisyonunu kuvvetlendirmek; Türkiye-Yunanistan krizi üzerinden her iki tarafı ama özellikle de Türkiye’yi kendisine bağımlı kılmak; Türkiye’nin Batı ittifakından uzaklaşmasını teşvik etmek; kriz üzerinden başta NATO olmak üzere, Batı ittifakına darbe vurmak.

Türkiye niçin hedef?

Krizde tüm aktörlerin tek bir ortak hedefi var ise, o da yukarıda görüldüğü üzere Türkiye’dir. Türkiye’nin küresel güç mücadelesinin seyrini, çerçevesini belirleyici rolü, onu tüm aktörler tarafından paylaşılamayan, kontrol edilmesi gereken bir ülke konumuna sokuyor. Bu çerçevede söz konusu aktörlerin Türkiye’ye yönelik tutumları şu şekilde sıralanabilir: Enerjide dışa bağımlılığının devam ettirilmesi ve enerji piyasasında bir oyuncu olmasının engellenmesi; Türkiye’yi güneyden kuşatmak ve Orta Doğu-Afrika’ya ulaşımını engellemek; Kuşak ve Yol Projesi’nde elini zayıflatmak; su yolları güzergahını ve enerji güvenliğini sabote etmek; Kıbrıs, Akdeniz/Ege adaları üzerindeki varlığını-tezlerini bitirmek; Akdeniz’de güç statüsünü yakalayan Türkiye’nin deniz aşırı bir güç, dolayısıyla da küresel bir aktör olmasının önüne geçmek.
Özellikle son madde çok önemli. Zira Osmanlı’nın büyük güç statüsünü bitiren hadise, aslında doğrudan doğruya denizlerdeki güç vasfını yitirmesiyle ilgili. Kıbrıs ve Akdeniz’deki hakimiyet mücadelesi bağlamında İnebahtı deniz muharebesinde (1571) donanmasını kaybeden Osmanlı, bu tarihten itibaren kurtlar sofrasına dönüşmüştür. Sakal ne yazık ki daha gür çıkmamış ve İnebahtı yenilgisiyle sadece Akdeniz’deki hakimiyetin sona ermediği anlaşılmıştır. Akdeniz’in kaybının maliyeti “Cihan Devleti” olmuştur.
Günümüzde de dönemin Venedik’i rolünü üstlenen Yunanistan üzerinden Türkiye’nin Akdeniz’de bir güç olmasının ve küresel yükselişinin önüne geçilmek istenilmekte. “Mavi Vatan” ve bu bağlamda Akdeniz, yeniden dirilişin adeta merkez adresi. Dayatılmaya çalışılan rollere karşı Ankara tarafından yüksek sesle dillendirilmeye başlanan “Merkez Ülke” çıkışının temeli de burası. “Dengesizliğin Dengeleyici Gücü” rolüne talip Ankara’nın bu çıkışı ve ortaya koyduğu kararlılık, onu “riskli ortak/müttefik” konumuna taşımış durumda. Doğu Akdeniz’deki krizin asıl nedeni budur.

Türkiye neler yapabilir?

Cebelitarık’tan Malakka Boğazı’na kadar uzanan hatta yaşanan güç mücadelesinin geleceğini büyük ölçüde belirleyecek olan bu krizin sıklet merkezinin bir kez daha Türkiye ve onun çizdiği “Mavi Vatan” olması bu açıdan tesadüf değil. Zira Türkiye ve onun denizlerdeki Misak-ı Millisi olan Mavi Vatan’ın sahip olduğu jeopolitik-stratejik konum, doğrudan doğruya Doğu Akdeniz’i ön plana çıkartan havza ile örtüşmekte. Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika olarak ön plana çıkan bölgede yaşanan tüm krizlerde (Rusya-Gürcistan, Rusya-Ukrayna ve Kırım, Azerbaycan-Ermenistan, Irak, Suriye, Libya vb. örneklerde görüldüğü üzere) Türkiye’nin “oyun bozucu-oyun kurucu rolü”, haliyle onu “paylaşılamayan” bir aktör konumuna taşımıştır. Bu husus, Türkiye açısından bir avantaj oluşturmakta olup, askeri ve diplomatik boyutta geniş bir manevra alanı sunmaktadır.
Bu noktada Akdeniz eksenli yeni ittifak-işbirliği arayışları dikkatlerden kaçmamalı. Türkiye öncelikle Batı’yla olan ilişkilerini son ana kadar diplomasi-askeri güç (caydırıcılık) bağlamında dengeli bir şekilde yürütmeli. Krizdeki Batı’ya karşı haklarını-çıkarlarını ön planda tutan etkin bir denge politikası kaçınılmaz. Batı’nın böylesi hassas bir konjonktürde Türkiye’yi kaybetme riskinin olmadığı bilinmeli. “Yeni Batı” oluşumunda Türkiye belirleyici bir yere sahip. İngiltere ve Almanya’nın Türkiye’ye karşı tutumları bu açıdan önemli. Dolayısıyla ABD-Almanya/AB, Almanya-Fransa arasındaki rekabeti daha da kızıştıracak bir politika ve yeni bir arayış içerisinde bulunan İngiltere ile geliştirilecek karşılıklı çıkarları gözeten, “kazan-kazan” prensibine dayalı işbirlikleri, Türkiye’nin manevra alanını daha da genişletecek ve üzerindeki baskıyı azaltacaktır.
Türkiye, Batı ile daha dengeli ve sağlıklı bir zeminde yeni işbirliği temellerini atmada, Akdeniz’de Batı dışı diğer aktörlerle de ortak tatbikatlar süreci başlatabilir. Yunanistan ile krizin seyri ve Batı’nın takınacağı tavır, hiç kuşkusuz bunda belirleyici olacaktır. Bu noktada Rusya-Çin-İran üçlüsünün Umman körfezi-Hint okyanusu arasındaki bölgede su yolları ve enerji güzergahları güvenliğinin temini kapsamında Aralık 2019’da icra ettikleri tatbikatın bir benzeri Doğu Akdeniz’de “Türkiye-Rusya”, “Türkiye-Rusya-Çin”, “Türkiye-Rusya-Çin-İran” bağlamında gündeme gelebilir ki, en azından Türkiye-Rusya arasında bunun tarihsel bir arka planı söz konusudur (arzu edenler Hünkâr İskelesi Antlaşması süreci ve Millî Mücadele dönemi Türk-Rus ilişkilerine bakabilirler). Kuşkusuz böylesi bir gelişme Batı’yı Türkiye konusunda kırmızı alarm durumuna geçirecektir. Ankara buna da hazırlıklı olmalı, kararlı tutumundan, çıkarlarından ve haklılığından taviz veren taraf konumuna düşmemelidir.
Bir diğer mevzu da muhatap sorunudur. Türkiye, krizdeki asıl muhataplarını görmeli, duruşunu ona göre ortaya koymalı, politikasını da buna göre geliştirmeli. Aksi takdirde kendisine karşı yürütülen vekaleten savaşın bir vekil aktörü konumuna düşebilir.
Son bir husus da Ankara’nın Doğu Akdeniz’deki krizin sonuçlarının küresel boyutta olacağını, çifte standartların ve tek taraflı tutumların başta NATO olmak üzere Batı İttifakına ciddi zararlar vereceğini ve bu krizde Almanya/AB-İsrail’in izlediği politikaların özellikle ABD’ye nelere mal olabileceğini göstermesi düne göre çok daha büyük bir önem arz ediyor. Zira Yunanistan üzerinden oynanan oyun aynı zamanda ABD ve NATO’yu da hedef almakta. Türkiye’yi kaybeden ABD’nin Almanya/AB karşısında eli zayıflayacağı gibi, başta Akdeniz olmak üzere beş deniz havzasında ve Avrasya’daki politikaları da ciddi zarar görecektir. Dolayısıyla Doğu Akdeniz krizi Türkiye’den daha fazla ABD’nin önünde bir kriz olarak durmaktadır; aynen Kıbrıs Barış Harekatı’na giden süreçte olduğu gibi…


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html