BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Fahrettin Altun sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Fahrettin Altun sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

29 Temmuz 2020 Çarşamba

Erdoğan savaşarak geldi, asla izin vermez!

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Rejim tartışmalarına son noktayı koydu: Erdoğan savaşarak geldi, asla izin vermez!

Hürriyet yazarı Abdulkadir Selvi, Ayasofya'nın cami olarak açılışı sonrası ortaya atılan rejim tartışmaları ile ilgili Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın düşüncelerini İletişim Başkanı Prof. Dr. Fahrettin Altun'a sordu. Çok net bir açıklama yapan Altun, "Rejim krizi üretmek isteyen vesayet sevdalılarına malzeme oluşturmak arzusundan başka bir şey değildir." dedi.


Ayasofya-i Kebir Camii açılışı sonrası oluşturulmaya çalışılan sunu rejim kriziyle ilgili Erdoğan'ın ne diyeceği kamuoyunda merak konusuydu.Hürriyet yazarı Abdulkadir Selvi'ye konuşan İletişim Başkanı Altun, rejim tartışmalarıyla ilgili "Cumhurbaşkanımızın gündeminde de hiç ama hiç yer tutması da söz konusu değildir” dedi.

İşte Selvi'nin yazısının o bölümü;

Ayasofya’nın açılışı ile milletimizin 86 yıllık hayalini gerçekleştiren Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, suni rejim krizi oluşturma çabalarına nasıl baktığını merak ediyordum.

O nedenle doğrudan işin kaynağına, yani İletişim Başkanı Prof. Dr. Fahrettin Altun’a sordum. “Cumhurbaşkanımızın gözünde bu tartışmalar, gündemi zehirlemek için üretilmiş hükümetimizin son dönemde elde ettiği başarıları gölgelemek üzere sahaya sürülmüş suni ve bir o kadar da sorunlu tartışmalardır” dedi. Erdoğan’ın bu tür tartışmalardan rahatsız olduğunun farkındaydım. Çünkü Erdoğan, açık siyaset yapar. Fahrettin Altun işte o noktaya dikkat çekti, “Cumhurbaşkanımızın tavrı açık ve nettir. Ne yazık ki Cumhurbaşkanımızın siyaseti ile açık ve net kavramlar ve hedefler üzerinden rekabet edemeyenler, bu ülkede yıllar yılı yapay rejim krizleri üretmeye çalışmışlardır. Bu son tartışmalar da bu rejim krizi üretmek isteyen vesayet sevdalılarına malzeme oluşturmak arzusundan başka bir şey değildir. Gel gelelim bunların Türkiye sosyo-politik gerçekliğinde bir yeri yoktur. Dolayısıyla Cumhurbaşkanımızın gündeminde de hiç ama hiç yer tutması da söz konusu değildir” diye konuştu.

"ASLA İZİN VERMEZ"

Bir de benden uyarı. Vesayetle savaşarak gelen Erdoğan, suni rejim krizleri üzerinden yeni vesayet odakları oluşturulmasına izin vermez.

ALTUN: RADİKALİZMİN HER TÜRLÜSÜNE KARŞIYIZ

Tartışmalar ile ilgili AKŞAM gazetesine de açıklamalarda bulunan İletişim Başkanı Prof. Dr. Fahrettin Altun Ayasofya'nın açılışı sonrası kasıtlı şekilde 'Atatürk’ ve ‘Cumhuriyet’ üzerinden suni tartışmalar başlatıldığını söyledi.

KARŞI ÇIKANLARI TANIYORUZ

Ayasofya’da Cuma günü ne gördünüz?

Büyük bir heyecan gördük; sevinç ve gurur yaşadık. 86 yıl sonra, Fatih Sultan Mehmet Han’ın vakfiyesinde ve milletimizin gönlündeki haline kavuştu Ayasofya. Ancak içeride ve dışarıda bundan rahatsız olanları gördük. Marjinal kesimler dışında toplumun ana gövdesi bu adımdan çok memnun. Bazı kesimlerin tepki vereceği tahmin edilebilirdi. Zira bugüne kadar milletin heyecanlandığı, mutlu olduğu hiçbir işte farklı davranmadılar. Milletin karşısında duruyorlar ve kendilerini gizleme ihtiyacı bile duymuyorlar. Türkiye, Sayın Cumhurbaşkanımızın da ifade ettiği gibi, son yıllarda Cumhuriyet tarihinin toplamı kadar iş ve hizmet yaptı; diplomaside kararlı dik duruşuyla vazgeçilmez bölgesel bir aktör oldu. Bu kesimler, Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde yapılan hangi işten memnun oldular? Türkiye’nin her alanda egemenlik haklarını kullanmasından rahatsız olanlar, ne yazık ki Ayasofya kararında da karşımıza çıktı. Aldırmadan, kararlıkla yolumuzda ilerlemeye devam ediyoruz.

Tartışmaların arkasında da bu mu var?

Tabi ki... Özellikle ülkemizin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün isminin arkasına sığınarak karşı geliyorlar tüm bu ilerleme ve kalkınma hamlelerine. Atatürk’ün ismini istismar etmeyi politik araç haline getirmiş bir kesim bu. FETÖ de bunu yapmıyor mu? 15 Temmuz’daki sözde darbe bildirisinde bile Atatürk ismi istismar edilmedi mi?

CUMHURBAŞKANIMIZ AÇIK SÖYLEDİ

Cumhurbaşkanı da buna tepki gösterdi…

Evet, Sayın Cumhurbaşkanımız çok net ifade etti. “Fethin en önemli hatırası Ayasofya’nın hangi şartlar altında 500 yıllık camilik vasfından çıkartılarak müzeye dönüştürüldüğünü tartışmanın bir anlamı olmadığına, kalmadığına inanıyorum. Önemli olan, ulu mabedin yeniden asli işlevine, bağlayıcı bir hukuki belge olan vakfiyesinde belirtilen misyonuna dönmüş olmasıdır” dedi.

Ayasofya’nın yeniden cami olarak açılması geçmişe değil bugüne ve geleceğe sözümüzün, kararlılığımızın bir ifadesidir. İdeolojik saiklerle milli ve manevi değerlerimizi karşı karşıya getirme çabaları beyhudedir. Milletimiz zaten bu yararsız tartışmalara prim vermedi, vermeyecektir. Ülkemizin artık yapay karşıtlıklarla kaybedecek vakti, enerjisi yok. Yürüyecek daha çok yolumuz var. Bağımsızlık mücadelemiz bir bütündür ve devamlılığı vardır. Bu ruhla hareket eden her bir bireyin geçmişe bakışı da bu minvaldedir.

Şunu kimse hatırından çıkarmasın; Sayın Cumhurbaşkanımızın siyaset tarzı radikalizmi dışlar. Radikalizmin her türüne karşıyız. Ayasofya bağlamında ortaya atılan hilafet tartışmalarını da anlamsız ve beyhude buluyoruz. Bunun Türkiye siyasetinde bir karşılığı da yoktur.

YAPAY TARTIŞMALARLA ENERJİMİZİ TÜKETMEYİZ

Atatürk, Cumhuriyet tartışmasının maksadı nedir?

Ayasofya Camii kararı sonrasında rejim tartışması başlatmaya çalışanlar, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün aziz hatırası üzerinden toplumun bir kesimini kışkırtmak için uğraşıyorlar. Kaybettikleri imtiyazlarını “Cumhuriyet” ya da “Atatürk” kılıfı ile tekrar sağlamak hedefindeler. Ancak akıl ve izan sınırlarını aşan girişimlerle toplumsal fay hatlarını harekete geçirmeye çalıştıklarını feraset sahibi milletimiz görüyor. Yapay tartışmalarla toplumsal alanı zehirlemeye, siyaset alanını daraltmaya, iç ve dış vesayet odaklarını canlandırma hevesindeler.

TEZGAHLARIN FARKINDAYIZ

Etkili olur mu sizce?

Buna asla izin vermeyeceğiz. Aziz şehitlerimizin ve gazilerimizin bizlere emaneti olan ülkemiz, bu cennet vatanımız nice badireler atlattı ama her seferinde eskisinden daha güçlü bir şekilde yoluna devam etti. Milletimizin feraseti, sağduyusu ve kararlı duruşuyla, ülkemiz özellikle son yıllarda Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde, enerjimizi sömüren birçok arkaik ve lüzumsuz tartışmayı geride bıraktı; ilerledi ve uluslararası alanda da hak ettiği saygınlığı kazandı.

Bu ilerlemenin önünde durmak isteyen içeride ve dışarıda bazı kesimler hep oldu. Toplumsal mühendislik girişimleriyle oluşturulan yapay çatışmaların, aslında enerjimizi sömürmek ve ilerlememizi önlemek için dışarıdakiler ve içerideki işbirlikçileri tarafından tezgahlandığını hep yıllar sonra anladık. Bu arada nice insanımızı kaybettik, nesiller büyük bedeller ödedi. Artık buna asla geçit vermeyeceğiz. Savunmadan ekonomiye, diplomasiden sağlığa, turizmden mülteci politikalarına kadar her alanda daha güçlü bir Cumhuriyet ve daha bağımsız bir Türkiye için çalışan milletimiz ve devletimizin tüm unsurları bu oyunların ve tezgahların artık farkındadır.

MİLLETİMİZ ARTIK UYANIK

Bu ‘farkındalığı’ açar mısınız?

Türkiye’nin farklı din, kültür ve inançtan insanların bir arada huzur içinde yaşayabildiği ender ülkelerden biri olması tarihsel bir gerçektir ve tesadüf değildir. Yıllardır hedef alınan da bizim bu değerimizdir. Dediğim gibi, toplumun tüm kesimleri artık daha uyanıktır. Bu oyunlara artık gelmeyiz.

Türkiye Cumhuriyeti; İstiklal Mücadelesi veren aziz şehitlerimizin ve gazilerimizin omuzunda yükselmiş, bu ülke için taş üstüne taş koyan her bir bireyin alın teriyle, her bir yönetici ve liderin emekleriyle günümüze kadar gelmiştir. Bu ülke bizimdir. En büyük gücümüz birliğimiz, beraberliğimiz ve kardeşliğimizdir.

Restorasyonun ardından dün ikinci etabının açılışı yapılan Sümela Manastırı da Türkiye’nin her türlü medeniyet mirasına sahip çıktığının somut örneğidir. Fener Rum Patriği Sayın Bartholomeos da Sayın Cumhurbaşkanımızı arayarak, restorasyon ve azınlık cemaatlerine destekleri için teşekkürlerini ifade etmiştir.

DÜNYA MÜSLÜMANLARI BÜYÜK HEYECAN DUYDU

Ayasofya’nın ibadete açılmasının yarattığı heyecanı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kaç nesil boyunca heyecanla beklenen Ayasofya, sonunda Cumhurbaşkanımızın kararlı duruşuyla cami olarak ibadete yeniden açıldı. Milletimizin Ayasofya Camii heyecanı, geçmişten günümüze her türlü çabanın ve emeğin bugüne en güzel yansımasıdır. Konuyu din ve inanç özgürlüğü, egemenlik ve bağımsızlık bağlamında yaşayan milletimiz, bir yandan da tarihe bir selam, geleceğe dönük bir duruşu ifade ediyor. Bu, tarifi imkansız duygular ve düşünceler uyandırdı her birimizde. Sadece Türkiye’de değil elbette. Dünyanın hemen yer yerinde Müslümanlar ve Müslüman dostları da heyecanlandı, duygulandı.

İSTANBUL HEM MÜSLÜMAN HEM EVRENSEL BİR ŞEHİR

Ne anlam ifade ediyor Ayasofya’nın cami olarak açılması?

Millet olarak tarihsel bilincimiz, siyasal iddiamız ve ferasetimiz geçmişten günümüze kesintisiz bir şekilde devam ediyor. Bu irade, gün geldi İstanbul’u fethetti, gün geldi Çanakkale’de savaştı, Amasya’da Erzurum’da toplandı. Gün geldi birinci Meclis’te gazi oldu. Yeri geldi, 15 Temmuz’da tankları elleriyle durdurdu, Ayasofya Camii’nde secde etti. Bu milletin bağımsızlık aşkı Ayasofya Camii’nde dualarla, ezanlarla, salavatlarla bir oldu. Cami içindeki ve dışarıdaki kalabalıkta ağlayan, gülen, sakinleşen, huzur bulan milyonlarca insan vardı o gün. Ayasofya kararı, İstanbul’un bir Müslüman şehri olduğu gerçeğini tescil etmiştir. İstanbul’un evrenselliğine, kozmopolit karakterine de güç katmıştır. Karar, İstanbul’un İslam dünyası için çok daha fazla çekim merkezi olmasına vesile olacaktır.

HAKİKATTEN VE HAKTAN YANAYIZ

Türkiye için Batı’da ‘kızıl elma’ tarifleri yapılıyor; nedir Türkiye’nin kızıl elması?

Hep ifade etmeye çalışıyorum; Türkiye için kızıl elma, ülkemizin güven ve refah, bölgemizin istikrar, dünyanın sulh içinde olmasıdır. Yıllardır kararlılıkla sürdürdüğümüz, insan odaklı güvenlik ve dış politikamız bedeli ne olursa olsun sürecek, er ya da geç tüm taraflar Türkiye’nin çizdiği istikamete yönelecektir. Türkiye’nin en büyük gücü haktan ve hakikatten yana olmaktır. Birliğimize, dirliğimize, beraberliğimize, tarihimize ve geleceğimize kimse dışarıdan müdahale edemeyecektir.

KAYNAK: HÜRRİYET, AKŞAM






4 Eylül 2020 Cuma

Fransa neden Türkiye’nin karşısında?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Macron’un Türkiye husumeti sadece Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı/MEB sorunuyla sınırlı değil. Libya’da darbeci General Halife Hafter’e, Suriye’de de PYD/YPG’ye verdiği destekle karşımızda yer alıyor.


Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 28 Ağustos günü Paris yakınlarındaki Villeneuve kasabasında düzenlediği basın toplantısında, ülkesinin Doğu Akdeniz politikasıyla ilgili olarak “söylemleriyle eylemlerinin tutarlı olması gerektiğini” söyledi ve şöyle devam etti: “Türklerin ancak bundan anladığını ve buna saygı gösterdiğini söyleyebilirim. Eylemlerle desteklenmeyen sözler söylerseniz (…) Fransa’nın bu yaz yaptığı önemliydi: Bu bir kırmızı çizgi politikasıydı. Bunu Suriye’de de yaptım”.


Kuşku yok ki bu açıklama Fransa’nın Suriye’de terör örgütü PYD/YPG’ye verdiği destek nedeniyle bir süredir dikkat çektiğimiz Türk-Fransız ilişkilerinde yaşanan kırılmanın itirafıydı. Ancak bu kırılma Macron’la başlamış değil. Hatırlanacağı gibi, PYD/YPG’yi baştan beri “Suriyeli Kürtler” olarak niteleyen Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı François Hollande, Afrin operasyonu üzerine “Türkiye ne biçim NATO müttefiki ‘bizim öz müttefiklerimizi’ (nos propres alliés) vuruyor” diye ortalığı ayağa kaldırmıştı. İşte Macron da atıf yaptığımız konuşmasında bu politikasıyla övündü.

Fransa Orta Doğu’da yüzyıl önceki eski kolonilerine dönmenin, Libya’da İtalya’nın yerini almanın ve Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarından yararlanmanın peşinde. Bu politikayı bugünün koşullarında yalnız başına uygulaması kuşkusuz mümkün değil. Ama peşinden AB’yi sürüklemek ve giderek seçilme şansı artan ABD başkan adayı Joe Biden’a yaslanmak suretiyle, yüzyıl öncesinin büyük güçlerinden biri olarak bu politikayı başarıyla uygulayacağı umudunu taşıyor olsa gerek.
“Kırmızı çizgi” politikasının ölçülü olduğunu savunan Macron, Fransa’nın Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve İtalya ile Doğu Akdeniz’deki tatbikatına katılımı konusunda “Ölçülüydü. Oraya armada yollamadık” diye konuştu. Avrupa Birliği (AB) ülkelerini Yunanistan ve GKRY ile dayanışmaya çağıran ve AB’nin Türkiye’ye yaptırım uygulamasını savunan Fransa Cumhurbaşkanı’na göre, Ankara ile ilişkilerdeki kırılmanın nedeni “Türkiye’nin son yıllardaki stratejisinin bir NATO müttefikine yakışmaması”. Bu sözünü de şöyle açıyor: “İki AB üyesinin münhasır ekonomik bölgelerine (MEB) ve egemenliklerine saldırırsanız, provokasyon yapıyorsunuz demektir”.

Uluslararası deniz hukukuna keyfi yorum

Macron bu sözleriyle, Yunanistan’ın Meis (Kostellorizo) adasına karasuları ötesinde MEB tanımasının 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (BMDHS) uygun olduğunu savunurken, Oruç Reis’in sondaj yaptığı bölgenin Türkiye’nin BM’ye yıllar önce bildirmiş olduğu kıta sahanlığının içinde yer aldığını ise yok sayıyor. Ama buna karşılık, Yunanistan ve GKRY gibi ayrıntılara girmeden, uluslararası hukuka uymayan tarafın Türkiye olduğunda ısrar ediyor. Bu yaklaşımı benimseyen Fransız medyası da Türkiye’nin BMDHS’ye taraf olmamasını gerekçe olarak kullanıyor.
Oysa iki taraf arasında bu konularda sorun çıktığında, BMDHS’nin gerek MEB ile ilgili 74. gerek kıta sahanlığıyla ilgili 83. maddelerinde “sahilleri bitişik veya karşı karşıya bulunan devletler arasındaki sınırlandırılma, hakkaniyete uygun bir çözüme ulaşmak amacıyla, Uluslararası Adalet Divanı Statüsü’nün 38. maddesinde belirtildiği şekilde, uluslararası hukuka uygun olarak anlaşma ile yapılacaktır” deniliyor. Sözleşmedeki kilit kavramlar “hakkaniyete uygunluk” ve “anlaşma yapmak”. Fransa uyuşmazlıkta üçüncü taraf olarak en azından bu çözümü önereceğine, Yunanistan ve GKRY’nin arkasında ama daha da önemlisi Türkiye’nin karşısında duruyor.

Libya ve Suriye’de karşıt cephelerde yer alma

Macron’un Türkiye husumeti sadece Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı/MEB sorunuyla sınırlı değil. Libya’da darbeci General Halife Hafter’e, Suriye’de de PYD/YPG’ye verdiği destekle karşımızda yer alıyor. Hatırlanacağı gibi, Ankara’nın Libya’da meşru Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne (UMH) verdiği destekten rahatsız olan Macron, silah ambargosunu kontrol eden bir Fransız savaş gemisine müdahalesi nedeniyle Türkiye’yi NATO’ya şikâyet etmiş, bu bağlamda kendileri için “kabul edilemez” olduğunu belirttiği Türkiye’nin Libya politikasının açıklığa kavuşması gerektiğini söylemişti.
Aslında açıklığa kavuşturulması gereken Fransa’nın Hafter destekli Libya politikasıdır. Fransa’nın amacı, bu ülkede (Muammer Kaddafi tarafından seçim kampanyası finanse edilen Sarkozy’nin cumhurbaşkanlığı döneminde imzalanan) “nükleer işbirliği” anlaşmasıyla zirveye ulaşan çıkarlarını korumaya devam etmek mi? Eğer öyleyse, bu çıkarlar Türk-Fransız ilişkilerini çöpe atacak kadar önem mi taşıyor?
Bu soruların yanıtları yok; ama Macron’un geçen yıl The Economist’e verdiği mülakatta Washington’ın eşgüdüm eksikliğinin yanı sıra, Ankara’nın Suriye’de kendisinin tasvip etmediği politikaları nedeniyle “NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini” öne sürdüğü anımsanacak olursa, Türkiye husumetinin getirisinin Fransa’nın Libya’daki çıkarlarının ötesinde olduğunu hayal ettiği anlaşılıyor. Bu açıklamasında Macron Türkiye’yi, Suriye’de terör örgütü DEAŞ’la mücadele konusunda anlaşmış NATO üyelerinin çıkarlarının söz konusu olduğu bir bölgede (müttefiklerine) “saldırı” düzenlemekle suçlamıştı. Onun “saldırı” olarak nitelediği, Türkiye’nin PYD/YPG’ye karşı ulusal güvenliğini sağlamak amacıyla yaptığı operasyonlardı. Bu operasyonlara karşı çıkmak da Türkiye’nin sadece ekonomik çıkarlarını değil, ayrıca toprak bütünlüğünü de umursamamaktı, doğal olarak.

Lübnan’a çıkarma

Macron’un yaklaşık 200 kişinin ölümüne yol açan limanındaki dramatik patlama ardından koşturarak Beyrut’a gitmesini ve ülkesinin bu bölgeye ilgisini dile getirmesini, Fransa’nın son yıllarda canlanan yeni-sömürgeci politikasının somut göstergelerinden biri kabul etmek gerekir. Macron önceki gün, 1 Eylül 1920’de Suriye’deki Fransız mandasının özerk bir parçası olan “Grand-Liban”ın (Büyük Lübnan) kuruluşunun 100. yıldönümünde yine Beyrut’taydı. Orada Grand-Liban’ın ikinci yüzyılını simgeleyen bir sedir ağacı fidanı dikti. Oysa Grand-Liban, Lübnan’daki mandasının sona erdiği 1946’da çoktan tarihe karışmıştı.
Fransızcanın bu ülkede hâlâ geçerli olduğu, anayasasının 11. maddesinin Fransızcanın kullanılacağı alanların kanunla düzenleneceğinden söz ettiği dikkate alınırsa, geri dönen Fransız kolonyalizminin Lübnan halkı açısından hiç de hayırlı olmayacağı ortada. Halkının üçte birinin -çoğu Maruni kökenli- Hristiyan olması, Fransa’nın bölgeye kolonyal bağlamda tekrar yerleşmesini haklı kılmıyor. Ama Le Monde’da yayımlanan başyazıya göre, Macron’un oraya gitmesi gerekliydi: “Bu iki ülke tarihi, duygusal ve entelektüel bağlarla birbirine bağlı; ABD çoktandır Lübnan’da yok, AB çok meşgul. Ama Türkiye Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay ve İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif Beyrut’a gitmişlerdi. Onlardan önce bir Avrupalının oraya gitmiş olmasını kutlamak gerekir”.

Yüzyıl öncesine dönmek, ikili ilişkiler açısından hayırlı değil

Görüldüğü üzere, Fransa Orta Doğu’da yüzyıl önceki eski kolonilerine dönmenin, Libya’da İtalya’nın yerini almanın ve Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarından yararlanmanın peşinde. Bu politikayı bugünün koşullarında yalnız başına uygulaması kuşkusuz mümkün değil. Ama peşinden AB’yi sürüklemek ve giderek seçilme şansı artan ABD başkan adayı Joe Biden’a yaslanmak suretiyle, yüzyıl öncesinin büyük güçlerinden biri olarak bu politikayı başarıyla uygulayacağı umudunu taşıyor olsa gerek.
Fransa bu politikasının önünde engel olarak Türkiye’yi görüyor. Her ne kadar kamuoyunun önüne Erdoğan atılıyor olsa da, Macron yaptığının Türkiye karşıtlığı olduğunun farkında. Bu karşıtlık ikili ilişkileri kâğıt üstünde Franklin Bouillon’un 20 Ekim 1921’de imzalayarak Fransa’yı savaştan çıkardığı Ankara Anlaşması öncesine taşıma riski barındırıyor. Bu risk iki ülkenin sıcak savaşa gireceği anlamına gelmiyor elbette; zira yüzyıl öncesinde bile Türkiye’ye karşı İtilaf cephesi içinde vekiller kullanılarak yapılan bir savaş söz konusuydu. Ama kabul etmek gerekir ki bu politikanın sürdürülmesi ikili ilişkilerde onarılması güç gedikler açabilir. Hatta geldiğimiz noktada bile, Fransa’ya karşı güvensizlik duygusunu körüklediğini söylemek mümkün. Kuşkusuz bundan çok daha önemlisi, 21. yüzyılda dünyamızın hâlâ uluslararası hukuku bir tarafa bırakarak böyle bir riski göze alan politikalarla karşı karşıya kalabiliyor olması; bu hem üzücü hem de insanlık adına utanç verici. 

İletişim Başkanı Altun: Sayın Macron gerçeklerden kopuk bir dünya hayal ediyor


İletişim Başkanı Altun, "Sayın Macron kendisinin eleştirilmediği, gerçeklerden kopuk bir dünya hayal ediyor; gazetecilerin, kendisinin keyfini kaçıran haberler yapmadığı bir düzen istiyor." İfadelerini kullandı.


İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un, eleştirilmediği, gerçeklerden kopuk bir dünya hayal ettiğini, gazetecilerin, kendisinin keyfini kaçıran haberler yapmadığı bir düzen istediğini, sırf kendisi çok arzuladığı için Libya'da bir savaş suçlusunun galip gelmesine tamah ettiğini bildirdi.
Altun, sosyal medya hesabından, Macron'un Le Figaro muhabirine gösterdiği tepkiye yönelik paylaşımda bulundu.
İletişim Başkanı Altun, paylaşımında şunları kaydetti:
"Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un, Lübnan'da bir Hizbullah yöneticisi ile gerçekleştirdiği görüşmeyi haber yapan Le Figaro muhabiri Georges Malbrunot'ya yönelik saygısızca tepkisinden ve hakaretlerinden derin endişe duyduk.
Fransız polisinin geçtiğimiz aylarda sokak gösterileri sırasında gazetecilere yönelik şiddetiyle birlikte düşünüldüğünde, Fransa'nın gazeteciler için giderek daha tehlikeli bir yer haline geldiği ortadadır.
Sayın Macron kendisinin eleştirilmediği, gerçeklerden kopuk bir dünya hayal ediyor; gazetecilerin, kendisinin keyfini kaçıran haberler yapmadığı bir düzen istiyor; sırf kendisi çok arzuladığı için Libya'da bir savaş suçlusunun galip gelmesine tamah ediyor."


14 Ekim 2019 Pazartesi

Barış Pınarı Harekatı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

İranlı vekilden mecliste PYD/PKK tepkisi


İran Meclisi Doğu Azerbaycan Eyaleti Milletvekili MuhammedHasan Nejad, bazı milletvekillerinin PYD/PKK terör örgütü lehine açıklamalarınatepki göstererek, "Biz düne kadar onlara 'ABD'nin desteklediğiteröristlerdir ve askerlerimizi şehit ediyorlar' diyorduk. Şimdi ne oldu da buteröristler için üzülüyoruz?" dedi.






Barış Pınarı Harekatı için Putin'in tavrı ne olacak?


Türkiye'nin Fırat'ın doğusunda YPG/PKK ve DAEŞ terör örgütlerine karşı yürüttüğü Barış Pınarı Harekatı'nda Rusya'nın tavrı en çok merak edilen durumun başında geliyordu. Asya Polis Teşkilatı Kurucusu, Rusya Devlet Başkanlığı Akademisi Resmi Temsilcisi Talat Çetin, Barış Pınarı Harekatı'ndan Rusya'nın nasıl bir tutum içerisinde olacağını Haber7.com için yorumladı.









Teröristlerin tüm projeleri çöktü! Afrin doktrini devreye giriyor


Türkiye'nin Fırat'ın doğusunda YPG/PKK ve DAEŞ terör örgütlerine karşı yürüttüğü Barış Pınarı Harekatı'nda nelerin olduğunu ve ilerleyen günlerde nelerin olacağını uzmanlar Haber7.com'a değerlendirdi.

Türkiye'nin Fırat'ın doğusunda YPG/PKK ve DAEŞ terörörgütlerine karşı yürüttüğü Barış Pınarı Harekatı beşinci günü geride bıraktı.Harekatın altıncı gününde  devam ediyor.Harekatın şimdiye kadar ki süreci ve sonrasında nelerin yaşanacağını Ortadoğumuhabiri Samet Doğan ve SETA Dış Politika Direktörü Can Acun ile konuştuk.





Son dakika haberi! Menbiç'e operasyon başladı

Türkiye, Barış Pınarı Harekatı kapsamında en kritikyerlerden biri olan Menbiç'e operasyona başladı. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Fırat'ın doğusunu terörörgütlerinden temizlemek amacıyla başlattığı Barış Pınarı Harekatı’nda TelAbyad ve Resulayn’da kontrolün sağlanmasının ardından, bordo bereliler vekomandolar Münbiç’e takviye güç olarak ilerlemeye başladı. Gece saatlerindenitibaren hazırlıklara başlayan TSK birlikleri, Cerablus’un meskun mahallindenileriye doğru harekete geçti.





Son dakika: Erdoğan'dan dünyaya harekat resti: Açık söylüyorum...


Son dakika haberi: Cumhurbaşkanı Erdoğan, Azerbaycan'da düzenlenen Dünya Türk İş Konseyi toplantısında konuştu. Erdoğan, Barış Pınarı Harekatı ile ilgili Suriye'nin kuzeyinde terör örgütü YPG'nin varlığını kabul etmeyenlere yönelik "Niye güçlenen bir Türkiye'ye karşı bu adımı atıyorsunuz. Açık söylüyorum, İşte onun için biz bu attığımız adımdan vazgeçmeyeceğiz siz ne derseniz deyin" şeklinde konuştu.







ABD Başkanı Trump: YPG/PKK, DEAŞ mensuplarını serbest bırakıyor olabilir

ABD Başkanı Trump, YPG/PKK'nın ABD'yi çatışmanın içine çekmek için bölgedeki DEAŞ mensuplarını serbest bırakabileceğini belirtti.
ABD Başkanı Donald Trump, kişisel Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, Türkiye'nin güney sınırında oluşturulmaya çalışılan terör koridorunu yok etmek, bölgeye barış ve huzuru getirmek amacıyla başlatılan Barış Pınarı Harekatı'na ilişkin, "Kürtler (YPG/PKK) bizi savaşa dahil etmek için bazılarını (DEAŞ mensuplarını) serbest bırakıyor olabilir." ifadesini kullandı.





YPG’li teröristler hapishanedeki DEAŞ’lıları serbest bırakıp kaçtı

Barış Pınarı Harekatı kapsamında terörden kurtarılan TelAbyad merkezinde PKK/PYD-YPG'li teröristlerin, içerisindeki DEAŞ'lıları serbestbıraktığı hapishanenin görüntüleri ortaya çıktı.Tel Abyad'da PKK/PYD-YPG teröristlerinin kontrolünde olan veDEAŞ'lıları serbest bıraktıkları hapishanenin görüntüleri ortaya çıktı.Güvenlik kaynaklarından alınan bilgiye göre, varılanmutabakat kapsamında Türkiye'nin kontrolü sağlamaya hazır olduğu Tel Abyad'dakihapishanenin boş olduğu tespit edildi.Hapishane teröristlerce tamamen boşaltılırken yüksekduvarlarla çevrili binanın açık kapıları dikkat çekti. YPG'li teröristlerinterk ettiği hapishanede terör örgütü elebaşının posterleri ile çeşitli dosyalarda görüntülere yansıdı.





Barış Pınarı Harekatı ve Rusya’nın tavrı

Barış Pınarı Harekâtının başlamasından birkaç saat önce,Erdoğan ve Putin arasında gerçekleşen telefon görüşmesiyle, Rusya’nın bölgeselçıkarlarını da göz önüne alarak harekatı desteklediği ortaya çıktı.7 Ekim günü, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ABDBaşkanı Donald Trump arasında gerçekleşen telefon görüşmesi sonrası BeyazSaray’dan “Türkiye, yakın zamanda Suriye'nin kuzeyine uzun süredir planladığıoperasyon için harekete geçecek. ABD Silahlı Kuvvetleri, bu operasyonudesteklemeyecek ya da bu operasyona dâhil olmayacak.” açıklaması geldi. Buaçıklamanın ardından uzun süredir planlanan Fırat’ın doğusuna yönelik operasyon“Barış Pınarı Harekâtı” adıyla başladı.




ABD’nin Suriye politikasında İsrail ve Yahudi lobisinin etkisi

ABD askerlerinin Suriye'ye ilk defa gönderilmesinde ABD’deki Yahudi lobisinin büyük katkısı olduğunu söylemek mümkün. Çekilme söz konusu olduğunda topyekûn bir karşı duruşun ortaya çıktığı görülüyor.
ABD’nin Ekim 2015’de 50 Özel Kuvvetler askeriyle başladığı Suriye macerasında, en azından kuzey kesimleri için, sona gelindi. Bölgede Türkiye ile birlikte başlatılan eğit-donat programının başarısız olması üzerine, Kuzey Suriye’nin bazı bölgelerinde yerel nüfusun desteklenerek DEAŞ’a karşı savaştırılması maksadıyla kısa süreliğine ve dar kapsamlı olarak başlatılan operasyonun, gelinen noktada maliyet/fayda bakımından içinden çıkılmaz bir hal alması, Trump’ın bu kararında etkili olmuş görünüyor. Aslına bakılırsa (Trump’ın seçilmeden önce de dile getirdiği) Suriye’den çekilme işleminin ilk sinyali Aralık 2018’de verilmişti. Ancak o günlerde Trump hem savunma bakanına hem de bölgedeki komutanlara sözünü geçirememişti. Özellikle Rusya’nın bölgedeki varlığını gerekçe gösteren savunma bürokrasisi, bunun sahayı Rusya’ya kaptırmak anlamına geleceğini ileri sürerek (zaten Rusya’nın seçimlere müdahalesi iddiasıyla hakkında kovuşturma yapılan) Trump’ın girişimini akamete uğratmıştı.




'Suriye Kürtlerinin PKK ile eşdeğer görülmesine karşıyız'

İletişim Başkanı Altun "Suriye Kürtlerinin terör örgütüPKK ile yanlış bir şekilde eşdeğer görülmesine kategorik olarak karşıçıkıyoruz." dedi.İletişim Başkanı Fahrettin Altun, "Suriye Kürtlerininterör örgütü PKK ile yanlış bir şekilde eşdeğer görülmesine kategorik olarakkarşı çıkıyoruz." değerlendirmesinde bulundu.Altun, Twitter hesabından yayımladığı mesajda, SuriyeliKürtlerin terör örgütü PKK ile eşdeğer görülmesinin yanlış olduğunu ve Batılıülkelerin, vatandaşlarına Suriye konusunda yalan söylediğini vurgulayarak,"Suriye Kürtlerinin terör örgütü PKK ile yanlış bir şekilde eşdeğergörülmesine kategorik olarak karşı çıkıyoruz. Ağırlıklı olarak Sünni Arapbölgesi olan Suriye'nin kuzey doğusunu işgal eden teröristler, Marksist-Leninistideolojilerini yerel halka dayattı ve kurallarına meydan okuyan herkesi sürgünetti veya öldürdü." ifadesini kullandı.



TSK ile Esed rejimi savaşır mı? Rus uzmandan kritik açıklama

Rus siyasetçi Konstantin Kosaçev, Barış Pınarı Harekatına ilişkin yaptığı açıklamada, Türkiye ile Esed rejimi arasında bir çatışma yaşanmayacağını söyledi.
Rus siyasetçi Konstantin Kosaçev, “Türkiye’nin, Suriye topraklarını güç kullanarak ele geçirme gibi bir amacı yok. Dolayısıyla Türkiye-Suriye arasında sıcak çatışma riski yok” dedi.
RIA haber ajansına dayandırdığı habere göre, Kosaçev, “Türkiye'nin, Suriye topraklarını güç kullanarak ele geçirme gibi bir amacı yok. Dolayısıyla Türkiye-Suriye arasında sıcak çatışma riski yok” dedi.
Rusya parlamentosunun üst kanadı olan Federasyon Konseyi'nin uluslararası ilişkiler komitesi başkanı Konstantin Kosaçev Facebook'tan yaptığı bir paylaşımda Türkiye'nin Barış Pınarı Harekatı'nın bir yandan söz konusu bölgedeki durumu güçleştirdiğini, bir yandan da YPG ile Suriye hükümeti arasında diyalog kurulmuş olması gibi birtakım sonuçlara yol açtığını belirtti.
"Bunun yanında Türkiye ile Suriye arasında açık bir çatışma yaşanması riski yine de yüksek değil. Zira görünüşe göre Ankara'nın güç kullanarak Suriye topraklarını ele geçirmek gibi bir niyeti yok" diye devam eden Rus Senatör, "(Türkiye) Cumhurbaşkanı (Recep Tayyip) Erdoğan'ın maksadı tamamıyla olağan: Türkiye'nin sınırdaki bölgelerinde 3.5 milyon Suriyeli göçmen birikmiş durumda, Ankara da göçmenlerin bir milyonunu şu anda askeri operasyon gerçekleştirmekte olduğu topraklara yerleştirmeyi tasarlıyor" ifadelerini kullandı.

Türkiye'nin operasyonuyla ilgili küstah çıkış

Öte yandan Türkiye'nin, söz konusu problemini askeri yöntemle çözmeyi seçmiş olmasının birtakım yeni güçlüklerin oluşmasına da sebep olduğunu belirten Kosaçev Barış Pınarı Harekatı nedeniyle yüz binlerce kişinin yerinden edilebileceğini anımsattı.
Koşaçev, "Rusya'nın, ilk olarak Kürtler ile Suriye hükümeti, ikinci olaraksa Ankara ile Şam arasında diyaloğun aktif hale getirilmesinde ısrarcı olması da bundandır" dedi.
Kremlin'den net açıklama

Öte yandan Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Türkiye'nin Suriye'nin kuzeydoğusundaki Barış Pınarı Harekatı esnasında Türkiye ve Rusya'nın askeri bir çatışma içine girmesini bekleyip beklemedikleri sorusuna, "Böyle bir ihtimali düşünmek dahi istemiyoruz" cevabını verdi.


14 Ağustos 2018 Salı

Cumhurbaşkanı Erdoğan: Irak'ın güvenliği, Türkiye'nin güvenliğidir

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Türkiye ile Irak'ın kaderleri aynıdır. Irak'ın güvenliği, refahı ve istikrarı, Türkiye'nin güvenliği, refahı ve istikrarıdır." dedi.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Irak Başbakanı Haydar el-İbadi, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde gerçekleşen baş başa ve heyetler arası görüşmelerin ardından ortak basın toplantısı düzenledi.




Irak Başbakanı İbadi'yi 10 aylık bir aranın ardından Türkiye'de tekrar ağırlamaktan duyduğu memnuniyeti ifade eden Erdoğan, İbadi'yle faydalı ve kapsamlı görüşmeler gerçekleştirdiklerini söyledi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu görüşmelerde siyasi, askeri, ekonomik, ticari, kültürel pek çok konuyu ele alma fırsatı bulduklarını anlattı.

Türkiye'nin, Irak'ın toprak bütünlüğüne, siyasi bütünlüğüne ve siyasi birliğine, egemenliğine atfettiği önemi yineleyen Erdoğan, Irak'ta 12 Mayıs'ta gerçekleştirilen seçimin tüm Irak halkı için hayırlara vesile olmasını diledi.

Erdoğan, seçimin ardından Irak'taki tüm kesimleri kucaklayan ve Irak halkının ihtiyaç ve beklentilerine cevap verecek bir hükümet kurulması temennisinde bulunarak Türkiye'nin bu süreçte hiçbir ayrım yapmadan tüm Iraklıların yanında olduğunu vurguladı.

"Türkiye olarak şiddet olaylarını asla tasvip etmiyoruz" İkili ilişkileri daha da derinleştirmek, başta güvenlik ve ekonomi olmak üzere kritik alanlarda işbirliğini geliştirmek üzere kurulacak yeni hükümetle çalışmaya hazır olduklarını bildiren Erdoğan, şöyle devam etti:

"Temmuz ayında Irak'ta başlayan protesto gösterilerinin bazı çevrelerce suistimal edildiğini görüyoruz. Şiddet, asla bir hak arama yöntemi değildir. Türkiye olarak şiddet olaylarını asla tasvip etmiyoruz. Bu noktada kaygılarımızı ve Irak'ın huzuruna verdiğimiz desteği tekrar kardeşim İbadi'ye özellikle ifade etmek isterim. Irak'ın sorunları üzerinde, gerek ikili gerekse heyetlerarası görüşmelerde bilgiler aldık."

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Irak hükümetinin önce DEAŞ belasına, ardından gayrimeşru referanduma karşı başarılı bir imtihan verdiğine işaret etti.
Irak halkının acil ihtiyaç ve taleplerinin karşılanmasına yönelik adımların atılmasının önem arz ettiğini belirten Erdoğan, bu konuda Türkiye'nin her türlü desteği sağlamaya hazır olduğuna dikkati çekti.

Erdoğan, Türkiye'nin en zor zamanlarında dil, din, mezhep ayrımı gözetmeksizin Irak halkının yanında olduğunu hatırlatarak şunları söyledi:

"Irak'ın sıkıntısı bizim de sıkıntımızdır. Ülkenin yeniden imarı konusunda da üzerimize düşeni yapmaya hazırız. Bu tavrımızı da aziz kardeşime ifade ettim. Sayın İbadi ile ülkelerimiz arasında ikinci sınır kapısının önemine değindik. Açılacak sınır kapısı hem Irak'ın hem de ülkemizin faydasına olacaktır. İnşallah bu konuda gereken adımları atacağımıza inanıyorum. Ayrıca gerek Musul gerekse Basra'da başkonsolosluklarımızı da yeniden faaliyete geçirme konusunu kendileriyle görüştük."

"Türkmenlerin meseleleri de aktarıldı" Recep Tayyip Erdoğan, görüşmelerde ayrıca terörle mücadele konusunu da etraflıca ele alma fırsatı bulduklarını dile getirerek, "Bu alanda tam iş birliği içinde olma konusunda mutabık kaldık. Türkiye olarak terör örgütleri arasında ayrım yapmadık, yapmıyoruz. DEAŞ'lı canilerle, PKK'lı katiller arasında bizim nazarımızda bir fark yoktur. Her ikisi de kundaktaki bebekleri, sivilleri, yaşlıları katletmekten çekinmeyen vahşi yapılardır. Bu örgütleri ve uzantılarını, bölgemizden kazımakta kararlıyız." dedi.

Başta DEAŞ olmak üzere tüm terör örgütleriyle mücadelede Irak ile dayanışma içinde olmayı sürdüreceklerini vurgulayan Erdoğan, görüşmede Türkiye'nin, PKK terör örgütüyle mücadelede Irak tarafından beklentilerini aktardığını söyledi.

Erdoğan, PKK'nın Irak'tan tamamen temizlenmesi istikametinde çabaları artırma hususunda görüş birliğine varıldığını, ayrıca Türkmenlerin meselelerini de İbadi'ye ifade ettiğini aktardı.
Türkmenlerin özellikle Kerkük'te maruz kaldıkları saldırılara değinerek onların güvenliğinin sağlanmasının önemli olduğuna dikkati çeken Erdoğan, "Kerkük'te vilayetin yapısına uygun bir yönetim ve güvenlik mimarisi tesis edilmesinin, Kerkük'te barışa katkı sağlayacağına inanıyorum." değerlendirmesini yaptı.
"İtalyan halkına başsağlığı" Erdoğan, görüşmede ikili ekonomik ilişkilerin de çıkan konu başlıklarından olduğunu bildirerek şöyle konuştu:

"Şu anda 2017 itibarıyla aramızda yaklaşık 11 milyar dolarlık bir ticaret hacmi söz konusu. Tabii biz bunu Türkiye-Irak arasında yeterli bulmuyoruz. Bunu daha da artırmak suretiyle Türkiye ve Irak'ın kendine yakışan bir ticaret hacmine sahip olması beklentimizdir. Türkiye ile Irak'ın kaderleri aynıdır. Irak'ın güvenlik, refah ve istikrarı, Türkiye'nin güvenlik, refah ve istikrarıdır. Bu anlayışla dost ve kardeş ülke Irak ile ilişkilerimizin daha da güçlendirilmesi için temaslarımızı her konuda, her düzeyde sürdüreceğiz."

En önemli sorunlardan bir tanesinin de özellikle Irak'taki su ve enerji sorunu olduğunu anlatan Erdoğan, bu konuyu detaylandırdıklarını, ilgili bakanları bu noktada görevlendirdiklerini söyledi.
İtalya'nın Cenova şehrinde bir köprünün çökmesi nedeniyle 11 kişinin hayatını kaybettiğini kaydeden Erdoğan, ölenlere Allah'tan rahmet dileyerek İtalya yönetimine ve tüm İtalya halkına başsağlığı diledi.

Heyetlerarası görüşmeye Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli katıldı.

10 Şubat 2019 Pazar

Batı'nın 'Kürtler' yalanı PKK-YPG’yi örtme çabası

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


"Kürtler” konusu bağlamında Batı kamuoyunda Aralık ayının sonunda başlatılıp Ocak ayında devam ettirilmek suretiyle yeniden ısıtılan Türkiye kampanyası, aslında tanıdık özelliklere sahip.



Batı medyasındaki Türkiye karşıtlığının birkaç odak noktası var. Bunlardan biri Türkiye’deki Kürtlerin tahrik edilmesi üzerine kuruludur. Kürtlerin hiç yüz vermemesine rağmen, Batı kamuoyunda yoğun şekilde bu söylem dile getirilir. Türkiye’nin PKK terörüyle mücadelesine gölge düşürebilmek maksadıyla siyasi konuşmalarda, basın toplantılarında ve dolayısıyla medya metinlerinde PKK yerine bilinçli şekilde “Kürtler” ifadesi kullanılır. Halbuki PKK hem Türkiye hem de ABD, ve Avrupa’nın terör örgütleri listesindedir. Gerek yakın dönemde yaşananlar esnasında gerekse son 30 yıllık terörle mücadele sürecinde Türkiye bu çarpıtmayla karşı karşıya kalmaktadır. Bu yüzden “Kürtler” konusu bağlamında Batı kamuoyunda Aralık ayının sonunda başlatılıp Ocak ayında devam ettirilmek suretiyle yeniden ısıtılan Türkiye kampanyası, aslında tanıdık özelliklere sahip.
Bu kara propagandanın aktörlerine bakıldığında, ön planda ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’den çekilme kararından rahatsız olan ve bu kararı erteletmek isteyen siyasiler olduğu görülüyor. Onlarla birlikte, başta Amerikan medyası olmak üzere Batı medyasının çoğunluğu da aynı koroya katılmış durumda. Trump’ın Suriye’den çekilme kararından sonra medyada telaffuz edilen bu yaklaşımı, siyasal düzlemde de algı oluşturmak maksadıyla ilk olarak Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham Aralık ayının sonunda “günün sonunda, Kürtleri bırakıp gidersek ve katledilirlerse, gelecekte bize kim yardım edecek?” diyerek başlatmıştı. Akabinde 4 Ocak’ta ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo “ABD Türklerin Suriye’de Kürtleri kıyıma uğratmamasını güvence altına almaya çalışıyor” ifadesiyle bu algı oluşturma sürecini resmi bir söyleme dönüştürmüştü. Bu söylemin daha sonra çeşitli çevrelerde daha yoğun şekilde kullanıldığı görülüyor. Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton İsrail ziyaretinde aynı açıklamayı tekrar ederek bu propaganda çarkına katılmıştı. Trump’ın Şubat ayının başında kendi otelinde YPG-PYD’nin Washington temsilcisi İlham Ahmed ile sanki tesadüfmüş gibi “karşılaştıktan” sonra 15 dakika konuşmasıysa bu halkanın son parçalarından biri oldu. Türkiye’nin Kürtlerle ilişkisine ve tüm bu yaklaşımların özünde yer alan terör örgütü PKK’nın Suriye kolu YPG’yi örtme çabalarına geçmeden önce, Trump’ın çekilme konusundaki açıklamalarını hatırlamakta fayda var.

Beyaz Saray’da bilek güreşi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 14 Aralık’ta ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı telefon görüşmesinden sonra Türk-Amerikan ilişkilerinde pozitif bir atmosfer oluşmaya başladı. 2013 yılında Barack Obama yönetiminin Suriye meselesinde Türkiye’nin aleyhine pozisyon almaya başlamasından sonra bozulmaya başlayan iki ülke ilişkilerinde ibre ilk kez yukarı doğru hareket halindeydi. Bu tablo, Trump’ın dört gün sonra Türkiye’nin ulusal güvenlik kaygılarına saygı gösteren bir söylemle ABD’nin Suriye’deki askerlerini geri çekeceğini belirtmesiyle daha da olumlu bir mahiyet kazandı. Trump 19 ve 20 Aralık tarihlerinde ise Suriye’deki Amerikan askerlerinin geri çekileceğini teyit eden açıklamalarına devam etti; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın DEAŞ ile mücadelenin kalan kısmını Türkiye’nin yürüteceğine dair kendisine teminat verdiğine dair bilgileri kamuoyuyla paylaştı. Bu açıklamalar Erdoğan’ın, Suriye’nin kuzeyinde, Fırat’ın doğusunda ABD askerlerinin nezaretinde oluşturulan PKK-YPG bölgesine operasyon yapılacağı yönündeki açıklamasından sadece birkaç gün sonra gelmişti.
Amerikan medyası Trump’ı bu açıklamayı yapmaya Erdoğan’ın ikna ettiğini eleştirel bir tonla yazdı. Devamındaysa Trump’ı kararından vazgeçirmek için Beyaz Saray’a pek çok tur yapıldığını ve kamuoyuna onlarca demeç verildiğini söylemek mümkün. Bu bağlamda, Trump’ın çekilme açıklamasına tepki göstermek amacıyla ABD Savunma Bakanı James Mattis ve ABD’nin DEAŞ’la Mücadele Koalisyonu Özel Temsilcisi Brett McGurk istifa ettiler. Dolayısıyla Amerikan medyası, askeri bürokrasi ve siyasi çevrelerin önemli bir kesimi Trump karşıtı açıklamalar yapmaya başladı ve (Kılıç Buğra Kanat’ın ifadesiyle söylersek) bu açıklamaların odağında “Türkiye karşıtlığı merkezi konumda” oldu. Trump karşıtı açıklamalarda, Suriye’de Rusya ve İran etkisinin artabileceği ve DEAŞ’ın geri dönebileceği gibi iddialar zikredilse de, bu açıklamaların ana gerekçesini Türkiye’nin “Kürtleri katledeceği” yalanı ve ABD’ye müttefiklik yapan terör örgütü YPG’nin yalnız bırakılmaması gerektiği vurgusu oluşturdu.

İsrail’in hegemonya çabasına destek

Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton böylesi bir atmosferde İsrail’i ziyaret ederek Türkiye karşıtı söylemin çıtasını yükselten açıklamalar yaptı. Bolton’ın “Ankara’nın Suriye’de Kürtleri katletmesine izin vermeyeceğiz” ifadelerini kullanmasıysa hem Batı’da devam eden Türkiye karşıtı kampanyanın bir parçası olması bakımından hem de İsrail’de yapılması açısından dikkat çekicidir. Küresel medya ile İsrail yanlısı lobiler arasındaki ideolojik ilişki göz önüne alındığında, çift taraflı bir operasyon yapılmak istendiğine dair kuşkulu olmak gerekir. Nitekim İsrail’de yapılan bu açıklamanın söylem analizi yapıldığında, bunun İsrail’in bölgedeki hegemonya çabalarıyla uyumlu olduğu görülüyor. Barzani yönetiminin 2018 yılında Irak’ın kuzeyinde bağımsızlık referandumu düzenlemesini açıktan destekleyen tek ülke olan İsrail PKK ve onun Suriye uzantısı YPG konusundaki pozitif yaklaşımını da açıktan dile getiriyor. Başta İsrail Adalet Bakanı Ayelet Şaked olmak üzere bazı İsrailli bakanlar Kürtleri her fırsatta Türkiye’ye karşı kışkırtmak için yalan söylemekten çekinmiyor.
Ayrıca 8 Ocak’ta Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve İsrail’in yaptığı görüşmeden sonra MOSSAD şefinin “İran’ın gücü kırılgan. Asıl tehdit Türkiye’den geliyor” şeklindeki açıklaması “Kürtlere katliam yapılacak” yalanının İsrail’de dolaşıma sokulmasıyla ilişkilidir. İsrail bölgedeki kaosu derinleştirerek kamuoyunun başka yöne odaklanmasını ve böylece kendi işgal girişimlerinin konuşulmasını engellemek istiyor. Ulusal güvenliğinin tehdit edildiği gerekçesiyle Türkiye’nin enerjisini uzun süre buraya harcaması, muhtemelen İsrail’in yayılmacı politik hedefleriyle örtüşmektedir. Bu yüzden Bolton’un İsrail ziyaretinde bu açıklamayı yapmasından hemen sonra MOSSAD şefinin Türkiye’yi tehdit kategorisinde gören açıklamasının gelmesi tesadüfi değildir. Meselenin İsrail ile ilişkili bir diğer boyutuysa Trump’ın çekilme kararına itiraz eden ABD’lilerin, bunu “İsrail’in güvenliğini” bahane ederek yapmasıdır. İşin tuhaf kısmı, bir taraftan İran’ın İsrail’e tehdit oluşturduğu gerekçe gösterilerek ABD’den YPG’yi desteklemeye devam etmesi istenmekte, diğer taraftan da MOSSAD şefi “gerçek tehdit İran değil, Türkiye’dir” açıklaması yapabilmektedir.

Türkiye’nin ulusal güvenliği

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Prof. Dr. Fahrettin Altun, John Bolton’ın Ankara ziyaretinden sonra yaptığı Twitter paylaşımında “Türkiye’nin ulusal güvenliğinin müzakere edilemez” olduğunu vurgulayarak aslında meselenin başlangıç ve bitiş noktasını da tespit etmişti. Bölgede Kürtlerin de sahibi olduğu ve refah içinde yaşadığı tek devlet Türkiye’dir. Türkiye terör örgütü PKK ve onun Suriye’deki uzantısı YPG-PYD ile mücadele etmektedir. Fırat’ın doğusunda ABD desteğiyle ortaya çıkacak muhtemel bir otonom bölge Türkiye’nin bekası ve geleceği açısından en büyük tehditlerden birini oluşturmaktadır. Türkiye ulusal güvenliğini tehdit eden böyle bir cerahati dağıtmak konusunda kimseden izin almayacağını Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarıyla onlarca kez vurgulamıştır. Dahası, ABD ile Türkiye 1952 yılından bu yana NATO içinde yan yana görev yapan iki ülke konumundadır. Bazı Amerikalıların Türkiye’nin beklentilerini görmezden gelerek PKK-YPG gibi terörist yapılanmalara yatırım yapması müttefiklik hukukuyla bağdaşmamaktadır. ABD’nin desteklediği YPG tıpkı DEAŞ gibi bir terör örgütüdür ve işkence, cinayet, çocukları zorla askere alma, yerel halkı zorla sürgüne gönderme gibi suçları işlediği İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından da rapor edilmiştir. YPG zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığınan Kürtlerin sayısı 500 bin civarındadır. Ayrıca nüfusunu Arapların oluşturduğu pek çok şehir YPG tarafından insansızlaştırılarak işgal altında tutulmaktadır.

Kürtleri kandırma umudu tutmuyor

“Kürtler katledilecek” yalanı üzerinden yapılan propagandanın pek çok alıcısı olduğu muhakkak. Çünkü bu söylem aracılığıyla hem Türkiye’nin pozitif imajına gölge düşürecek bir argüman elde ettiklerini düşünüyorlar hem de Türklerle Kürtleri karşı karşıya getirerek kitlesel çatışma çıkarabileceklerini hayal ediyorlar. Batı’daki belirli grupların yıllardır yatırım yaptığı bu iddianın hiçbir şekilde tutmadığını, aksine hem Türklerin hem de Kürtlerin bu beklentiyi reddettiğini hatırlatmak gerekir. 2016 yılında PKK Türkiye’de bazı şehir merkezlerinde “özyönetim” ilan ederek caddelere, evlerin önlerine hendek kazdığında ve camileri mevzi olarak kullandığında, benzer bir söylem Batı kamuoyunda yoğun bir şekilde kullanılarak PKK’ya yapılan operasyonlar engellenmek istenmişti. Kürtler doğrudan sokağa davet edilerek toplumsal bir gerilim ve çatışma ortamının oluşması arzu ediliyordu. Fakat Kürtler bu beklentiyi sömürgecilerin kursaklarında bırakmış ve Türkiye terör yuvalarını dağıtmıştı. Ayrıca Türkiye’de PKK’ya yönelik operasyonların en yoğun olduğu dönemde AK Parti ile MHP arasında kurulan “Cumhur İttifakı” bir önceki seçime göre Kürtlerden daha fazla oy aldı.
Batı medyasında yeniden artan haber içeriklerine bakıldığında, PKK-PYD-YPG tarafından servis edilen içeriklerin herhangi bir süzgeçten geçirilmeden habere dönüştürüldüğü görülüyor. Türkiye Fırat’ın doğusunu hedefleyen operasyonun “Kürtlere” değil PKK’lı teröristlere karşı yapılacağını defalarca açıklamasına rağmen, Batı medyası haber ve köşe yazılarındaki söylemi değiştirmiyor. Kürtleri PKK ve YPG ile özdeş tutmak isteyen toptancı bakış açısı bilinçli olarak sürdürülüyor. Operasyonda sivillerin değil teröristlerin hedef alındığını açıklayan Türkiye’nin sahada da buna uygun bir askeri strateji uyguladığı önceki örneklerden biliniyor olmasına rağmen, Batı medyasında ve bazı siyasi çevrelerde “hedefte Kürtlerin” bulunduğu yaklaşımı yoğun şekilde kullanılıyor. Batılılar ders almasa da, önceki örneklerde olduğu gibi bu kara propaganda yine tutmayacak. Çünkü Türklerin ve Kürtlerin kadim kardeşliği, Osmanlı Devleti’nden miras aldıkları birlikte yaşama kültürü ve ırkçılığı reddeden İslami hassasiyetleri, geleceğin birlikte inşa edilmesi konusunda çok daha kuvvetli bir zemin oluşturmuş durumda.





google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html