BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Muhalefet sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Muhalefet sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

24 Ocak 2019 Perşembe

Venezuela’da neler oluyor?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Rusya Maduro’ya desteğini ilan etti. Çin kısmen Maduro’nun arkasında duruyor. Venezuela üzerindeki kutuplaşma sertleşirse ABD ile Rusya arasında, aynı Suriye’de olduğu gibi sistemsel bir güç mücadelesi krizini göreceğiz.



Venezuela tarihi günlerinden birini 23 Ocak 2019’da yaşadı. Cumhurbaşkanı Nicolas Maduro karşıtı (son derece dağınık olan) muhalefet, 2015’ten beri ilk defa, net bir şekilde beraber hareket etmeye başladı ve ilk defa Maduro karşıtı muhalefete net bir şekilde uluslararası destek geldi. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) dahil, Avrupa ve Latin Amerika’dan bir çok ülke Maduro’nun lağvedip yerine Kurucu Meclis kurdurduğu eski meclisin başkanı Juan Guaido’yu yasal geçişin cumhurbaşkanı olarak tanıdı. Muhalefet ve batılı ülkeler, Maduro’nun görev süresinin 10 Ocak 2019 itibariyle bittiğini ve 2018 baharında yapılan ve Maduro’nun 6 yıllık için yeniden seçilmesiyle sonuçlanan seçimin yasal ve meşru olmadığına inanıyor. Peki buraya nereden gelindi? Bundan sonra süreç nasıl ilerler ve neler olur? Türkiye nasıl bir politika izleyebilir?


Buraya nasıl gelindi?


Hugo Chavez 1999 yılında iktidara geldiğinde üç şeye sahipti: Karizma, vizyon ve siyasetini şekillendirebileceği maddi kaynak. 2002 yılında girişilen başarısız askeri darbeden sonra hem karizmasını hem de vizyonunu perçinleyen Chavez, 2005 sonrasında petrol fiyatlarının aşırı yükselmesiyle kıtadaki en güçlü lider konumuna gelmişti. 2013 yılında Hugo Chavez hayatını kaybedip yerine Nicolas Maduro geldiğinde Venezuela’da bu üçünden de eser kalmadı. Petrol fiyatları 30-40 dolarlara kadar düştü; uzun boyu dışında bir karizması olmayan Maduro iktidara geldiğinde zaten Latin solu vizyonunu çoktan kaybetmeye başlamıştı, dolayısıyla Venezuela’da vizyon da kayboldu. Yani Venezuela kendisini güçlü kılan üç temel şeyi kaybedince siyasi çıkmaza girdi.
Bütün ekonomi politikasını petrol gelirleri üzerine kuran Venezuela’nın muhalefeti de benzer bir çıkmaza girdi. Chavez karşıtlığı dışında hiçbir ortak noktası olmayan ve egosu yüksek onlarca liderin birleşmesiyle oluşan “Demokrasi İçin Birlik Masası” (MUD) 2015 yılında meclis seçimlerinde başarı sağlasa da çok kısa bir süre sonra dağıldı. Yani işin özü, Venezuela’da hem iktidar kanadı hem de muhalefet siyasi bir açmazın içine girdiler. Aynı süreçte ekonomi her geçen gün kötüleşti. Venezuela en son 2013 yılında yüzde 2 civarında büyüdü. O tarihten beri Venezuela'nın ekonomik büyüme rakamları hep eksi oldu. 2015 yılında ekonomisi yaklaşık yüzde 7 oranında küçülen Venezuela’nın 2018 yılının ilk çeyreğinde ekonomik küçülmesi yaklaşık yüzde 15 civarındaydı. Son dört yılda (Luftansa, Air France ve Avianca dahil) birçok havayolu şirketi Venezuela’ya uçuşlarını durdurdu. Öyle ki arabası bozulanlar yetersizlik sebebiyle arabalarını tamir ettirecek parçaları dahi bulamıyorlar. Asgari ücret şu an için Venezuela’da 4 dolar civarında. Bu paranın her hafta değişen bolivar/dolar paritesine göre ayrıca değerini kaybettiğini de vurgulamak gerekiyor. 2017 yılı enflasyon oranı yaklaşık yüzde 2400’dü. Bir öğle yemeği yemek için bir poşet dolusu bolivar götürmek gerekiyor.
İşte tam bu dönemde, ülke her anlamda kötüye giderken, iktidar savaşı her şeyin önüne geçti. 2015 Aralık ayında yapılan meclis seçimlerini muhalefet kazandı ve 16 yıllık Sosyalist Parti egemenliğine son verdi. Bundan sonraki ilk seçimlerde cumhurbaşkanlığını kaybedeceğini düşünen Maduro, ilk önce 2017 yılında meclisi feshetti ve yerine Kurucu Meclis kurdu. Kurucu Meclis daha sonradan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 2018 Mayıs’ında yapılmasına karar verdi ve seçimi Maduro kazandı. Meclisin feshini, kurucu meclisi ve yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerini anayasal bulmadığı için muhalefet kabul etmedi. Mayıs 2018’de seçimi kazanan Maduro, 10 Ocak 2019’da yemin ederek ikinci 6 yıllık görevine başladı. Maduro’nun ikinci dönemini anayasal bulmayan muhalefet, lağvedilen meclis üyeleri, yeni bir seçim yapılıncaya kadar meclis başkanı Guaido’yu geçici başkan olarak atadı. 23 Ocak 2019’da son derece koordineli bir şekilde ABD, Kanada ve çoğu Latin Amerika ülkesi Juan Guaido’nun cumhurbaşkanlığını tanıdı.


Süreç nasıl ilerler, nereye varır?


Bundan sonra Venezuela bölgesel anlamda tamamıyla izole edilecek, ciddi şekilde sıkıştırılacak. Özellikle 13 üyeli Lima Grubu ülkeleri bu politikada başı çekiyor. Maduro yerine yeni cumhurbaşkanıyla doğrudan çalışıp işleri koordine etmeye çalışacaklar. Dolayısıyla Maduro ve Venezuela politikaları üzerinden Latin Amerika ülkeleri açısından kıtada ciddi bir kutuplaşma ve iç bölünmeyi göreceğiz. Bölgede ilk defa ortak bir Venezuela politikası gelişiyor; ilk defa Bolivya hariç Latin Amerika ülkeleri bir konuda beraber hareket ediyorlar. Bu birlikteliğinin yine kıtaya yayılan yaklaşık 4 milyon Venezuelalı göçmenlere yönelik olarak da devam etmesi beklenebilir. Bütün bölge ülkeleri Venezuela’yı göçmen sorunu konusunda Latin Amerika’nın Suriye’si olarak görüyor.
İç siyaset alanında çok gösterili, şiddet meyilli bir süreç Venezuela’yı bekliyor. 2015’te ilk defa beraber hareket eden çok parçalı Venezuela muhalefeti ilk defa farklılıklarını kenara bırakıp tekrar beraber hareket etmeye başladı. Maduro karşıtlığı bir şekilde ona siyasal anlamda can verdi. Buna karşılık Maduro kendi taraftarlarını ve özellikle de silahlandırdıklarını sahaya sürerse şiddet olayları kaçınılmaz olacaktır. Ayrıca iç siyaset açısından Sosyalist Parti içinde bölünme yaşanıp yaşanmaması da son derece belirleyici. Muhalefet eğer sürece askerler destek verirse onların affedileceğini ve yargılanmayacağını şimdiden ilan etti.
Venezuela iç siyasetinde siyasal bir vizyon birlikteliğinden ziyade, iktidarda kalmanın getirdiği ortak çıkar paylaşımı, Maduro ve taraftarlarını hayatta tutuyor. Eğer bu kırılırsa Maduro’nun gitmesi kaçınılmaz olur. İç siyasetteki diğer bir denge gettolarda yaşayan 16 milyon civarındaki Venezuelalı. Bunlar büyük oranda devlet desteğiyle hayatlarını sürdürüyorlar. Eğer Maduro gıda ve diğer konularda bu insanlara yardımda yetersiz kalır ve gettodakiler artık iktidarın değişmesi gerektiği yaklaşımı içine girer ve sokağa çıkarsa Maduro rejimi bitmiş demektir. Bu ihtimalde Maduro taraftarları arasında hızlı ve belirleyici bir çözülme beklenebilir.
Küresel anlamda işler daha da karışabilir. Rusya Maduro’ya desteğini ilan etti. Çin kısmen Maduro’nun arkasında duruyor; en azından siyasal anlamda net bir destek mesajı vermiyor. Venezuela üzerindeki kutuplaşma sertleşirse ABD ile Rusya arasında, aynı Suriye’de olduğu gibi sistemsel bir güç mücadelesi krizini göreceğiz. Silahlandırma, farklı grupları destekleme ve her türlü vekalet savaşının yaşanabileceği bir sürece girebilir Venezuela. Bu durum eğer sert giderse yeni bir 1962 Küba krizine, eğer yumuşak giderse Trump için yeni bir pazarlık malzemesine dönüşecektir. Sert bir sistemsel kriz oluşursa Maduro’nun geleceği Beşşar Esed’e çok benzeyecektir. Kriz çok sert olmazsa ABD ile Rusya arasında sistemsel krize dönüşen Venezuela konusu, Trump ve Putin arasında, birinin Suriye’yi, diğerinin Venezuela’yı etkisi altına aldığı bir anlaşmayla da sonuçlanabilir. Yani işin özü, Rusya Venezuela’dan çekilme karşılığında Amerika’nın Suriye’den vazgeçmesini isteyebilir. Bu durumda Maduro’nun iktidarda kalamayacağı açıktır. Bu anlamda Kırım ve Suriye’den sora Venezuela, üçüncü bir sistemsel kriz oluşturmaya gebe bir durumda.


Türkiye’nin dış politika seçenekleri neler?


Türkiye Maduro’ya desteğini hemen açıklayan ülkelerden biri. Önünde en az iki seçenek var: Bunlardan biri, ciddi bir diplomasi hamlesi başlatarak krizi çözmeye çalışmak. Bu konuda benzer düşünceye sahip olan İspanya ve Meksika ile koordineli bir şekilde arabuluculuk girişimlerinde bulunabilir. Bu politika tercih edilirse başarılı olunmasa bile en azından prestij kazanılır ve Türkiye Venezuela ile olan özel ilişkisini pozitif katkı için kullanmış olur.
İkinci seçenek “bekle-gör” politikasıdır. Bu politikada Türkiye’nin özellikle altın ticareti dolayısıyla suçlanması ve İran meselesinde olduğu gibi cezalandırılmak istenmesi ihtimali açığa çıkabilir. Yine aynı şekilde, neredeyse bütün Latin Amerika ülkelerinin Venezuela’da Maduro karşıtı bir politika takip ettiği bir dönemde, Türkiye’nin en azından görünüşte “aşırı Madurocu” duruşu, derinleşen Türkiye-Latin Amerika ilişkilerinde sorunlar doğuracak ve Latin Amerika’da Türkiye hakkında oluşan pozitif algıya zarar verecektir.
Bunların yanı sıra, Türkiye için asıl mesele, eğer Venezuela ABD ile Rusya arasında bir sistemsel krize dönüşürse nasıl bir politika izleyeceğidir. Suriye konusunda olduğu gibi, ikisi arasında gelgitli ve dalgalı bir politika mı izleyecek, yoksa doğrudan Rusya’nın ve Maduro’nun yanında mı yer alacaktır? Her iki seçeneğin de çeşitli maliyetler getireceği açıktır. Ayrıca Venezuela konusunda Türkiye’deki bilgi/uzman eksikliği de düşünüldüğünde, Ankara’nın bu süreci nasıl yöneteceği ayrı bir sorudur.
İşin özü, 23 Ocak 2019 itibariyle Venezuela krizinde yeni bir aşamaya geçildi. Küresel ve bölgesel aktörler pozisyonlarını güçlendirip, ülke içindeki muhalefete ciddi bir can verdiler. Bu gidişat Venezuela’da iktidarı hemen değiştirmese bile, ciddi şekilde ülkeyi bir tür kaosa götüreceği son derece açık. Türkiye’nin de bu süreci yakından takip edip aktif bir politika takip etmesi şart. Bunun da ilk adımı, hem süreci yakından takip edebilmek hem de etkin bir diplomasi yürütebilmek için, Venezuela konusunda bir özel temsilci atamak olabilir.


22 Ağustos 2018 Çarşamba

Cumhurbaşkanı Erdoğan'nın sözlerindeki o ‘şifreler’…

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


ABD’nin Ankara Büyükelçiliğine yapılan saldırı girişimi ile irkildik.. Buram buram provokasyon kokuyordu.. Araç plakasının profesyonelce gizlenmeye çalışılması dikkat çekiciydi.. Belli ki Ankara-Washington arasındaki mevcut durumu kullanmak isteyenler var.. 

Bu ülke neler gördü, neler geçirdi.. Kimseye pabuç bırakmaz.. Öyle de oldu.. Daha 24 saat geçmeden failler yakalandı..


TRUMP VE ABD’SİZ MESAJLAR


Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti kongresinde önemli mesajlar verdi.. O sözlerdeki “şifreler” dikkat çekiciydi.. -“Zahirde bize stratejik ortak diyenlerin bizi nasıl stratejik hedef hâline getirdiklerini gördük”.. -“Oyununuzu gördük ve meydan okuyoruz”.. Bir defa, hemen belirtelim ki bu cümleler rastgele kurulmuş değil.. Ölçüp biçmeden, tartılmadan da söylenmiş değil..


‘KIRMIZI KİTAP’TAN


Türkiye artık yıllar sonrasının planlarını yapabiliyor.. Masada konuştuklarını, dünya kamuoyu ile paylaştıklarını da hayata geçirebiliyor.. 2023 ve sonrasının projeksiyonu çok önemli.. Adım adım da hayata geçiriliyor.. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kongredeki sözleri bu minvalde okunmalı.. Darbe sonrası yeniden yazılan ‘Kırmızı Kitap’ın söylem şekli olarak değerlendirilmeli..


YENİ DAVRANIŞ MODU


‘Yeni davranış modundan’ bahsetmek de mümkün.. Ankara artık dünyaya farklı paradigma ile bakıyor.. -Siyasi, ekonomik ve askerî ilişkilerini bu yeni ‘MOD’a göre belirliyor ve uyguluyor.. Farklı paradigma cümlesi yanlış anlaşılmasın: -Türkiye’nin ulusal güvenliği ve ekonomik çıkarları kastediliyor..


15 MİLYAR DOLARLIK TWEET


Katar Emiri Tamim’i son olaylardan sonra ayrı bir yere koymalıyız.. Helal olsun.. Açık açık.. Çok önemliydi o 15 milyar dolarlık destek.. Tweeti dünyanın gözüne soktu âdeta.. 70 sente muhtaç olunan günlerden geçti bu ülke.. Hadi onu da bırakın.. Anayasa kitapçığı fırlatıldıktan sonra memur maaşları bile az kalsın ödenemiyordu.. Sadece 300 milyon dolar için bile kapı kapı dolaşılmadı mı? IMF bile “başka kapıya” demedi mi? Ecevit, Clinton’dan defalarca ricacı olmadı mı.. Adam gözünü bile kırpmadan “15 milyar doları” gönderdi..


MUHALEFET YİNE YANLIŞ OKUMA YAPTI


Konumuz yine muhalefet.. İsmet İnönü sonrasındaki gibi “Ecevit”ini aramaya devam eden muhalefetten bahsediyoruz.. Ama bir türlü bulamayan muhalefet.. Umutsuz vaka.. Maalesef yeni dünyayı, konjonktürü bile anlayamıyorlar.. Mars’ta yaşamaya devam eden bir CHP ile karşı karşıyayız.. ‘CHP’ derken CHP’nin mevcut yönetimi.. Politikayı sadece kurultaylardan ibaret sanan bir topluluk var karşımızda.. Onlar ve medyadaki taraftarları yine Arap sermayesini küçümsemeye devam ediyor.. Bu aslında çok önemli ve yeni bir kırılma: -28 Şubat döneminden kalma Arapları hor gören, aşağılayan anlayışın ta kendisi..


BUNUN ADI CEHALET


2’nci Dünya Savaşı yıllarında Yahudilere yardım edilmişti.. Türkiye ve Recep Tayyip Erdoğan unutulmadı ve ödül verildi.. Muharrem İnce de konuya bodoslama daldı.. -Sırf Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştirmek; -AK Partiyi vurmak için.. Sonra da özür diledi.. Yahudi ve cesaret kelimeleri üzerinden cahilce bağ kurmaya çalışan anlayış işte tam da bu.. Türkiye’yi yönetmekten ne kadar uzak bir muhalefet partisi ile karşı karşıyayız.. Bırakın dünyayı, Türkiye’yi bile tanımayan bir muhalefet partisi gerçeği var önümüzde.. “Tanımak da istemeyen” cümlesini de eklememiz lazım.. “Klasik öğrenilmişliklerle” kapı gibi orada duruyor: İlkokul öğrencisinin doktora tezi vermeye kalkışması değil de ne bu..


TELKİNLER, MANŞETLER


Türkiye’nin yeni refleksleri var.. 
Defalarca yazdık çizdik: Bu ülkeye, dışarıdan telkinlerle, söylemlerle ve gazete manşetleriyle artık yön verilemiyor.. 
Türkiye gücünün ve potansiyelinin farkında olan insanlar tarafından idare ediliyor.. 
Bürokrasi de bu istikamete doğru evriliyor.. 
‘Düşman kim ve ne yapmak istiyor’, bunların farkına çoktan varıldı.. 
Yeni güç merkezleri ve sistemler kuran bir ülke doğdu âdeta..


“KUTUPLAŞTIRAN” KENDİNİ ELE VERDİ


Cumhurbaşkanı, “Oyunu gördük” cümlesini de boşuna kullanılmadı.. 
-Ekonomi ve dolar fiyatı üzerinden seçmen hareketleri değiştirilmek istendi.. 
Kaldı ki Türkiye’ye yönelik ekonomi operasyonu yeni değil uzun süredir devam ediyor.. 
24 Haziran’da bir kez daha yanıldıklarını gördüler.. 
Bir de tabii “kutuplaştırma” konusu var.. 
Peki Türkiye’yi kim kutuplaştırıyor? 
Hem Kılıçdaroğlu hem de o koltuğa namzet İnce’nin sözlerine bakmak lazım.. 
Salı günkü grup toplantılarına.. 
Kullanılan jargona.. 
İç savaş çağrılarına.. 
Kaos ve sokak davetlerine.. 
Bir de İnce’yi sürekli ABD’den arayanlar var.. 
Muhalefet tam kadro kutuplaştırma mesaisinde.. 
Atatürk’ün arkasına sığınılarak kullanılan içi boş söylemler.. Laiklik konusu bile tedavülden kalkmadı.. 
Her fırsatta sosyal medya üzerinden kullanıma sunuluyor.. 
İktidara gelmek bugünkü CHP’nin umurunda mı? Hayır.. 
Tek bir hedef var: -Kurultay zaferleri.. 
Ama emin olun CHP er ya da geç yeni “Ecevit’i” bulacaktır.. 
İşte o zaman “içeride” FETÖ ve dış güçlerin kullanabileceği hiçbir aparat kalmamış olacak.. 
Bayramınızı tebrik ediyorum.. 
Lütfen dönüş yolunda gaza basmayın..

26 Ocak 2019 Cumartesi

Venezuela’da krizin anatomisi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Venezuela’nın son birkaç yıl içindeki çöküşü dünyayı şoke etti. Ülke savaşta olmamasına rağmen ekonomisi yüzde 50 küçüldü. Uluslararası Para Fonu (IMF) ülkede enflasyonun 2019 yılında yüzde 10 milyona ulaşacağını düşünüyor.


Yaşanan siyasi kriz nedeniyle Venezuela’da iki farklı parlamento var: Bir yanda Maduro’yu destekleyen Kurucu Meclis, diğer yanda ise ABD tarafından desteklenen Ulusal Meclis. Başkan Maduro’ya yönelik son darbe girişiminin ardından kendisine karşı protesto gösterileri sürerken, muhalefet ve ulusal meclis lideri Juan Guaido kendisini geçici devlet başkanı ilan etti. ABD Başkanı Donald Trump Venezuela muhalefet lideri Guaido’yu ülkenin geçici devlet başkanı olarak tanıdığını açıklayınca, Maduro da Venezuela’nın ABD ile diplomatik ve politik ilişkilerini sonlandırdığını ilan etti. ABD’nin ardından Kanada, Kolombiya, Brezilya, Peru, Arjantin, Şili, Paraguay ve Guatemala da muhalefet liderini geçici devlet başkanı olarak tanıdığını açıkladı. Meksika, Türkiye, Rusya, Küba, Çin ve Bolivya ise Maduro hükümetine desteklerini yineledi.
Maduro “ABD ile diplomatik ilişkileri kesiyoruz” diyerek diplomatlara ülkeyi terk etmeleri için 72 saat süre tanıdı. ABD ise Venezuela’da yaşananları görüşmek üzere BM Güvenlik Konseyi’ni acil olarak toplantıya çağırdı ve Venezuela’daki ABD büyükelçiliğinde çalışan ikinci derece personelin ülkeyi terk etmesi talimatını verdi.

Beklenmeyen ekonomik çöküş

Venezuela’nın son birkaç yıl içindeki çöküşü dünyayı şoke etti. Ülke savaşta olmamasına rağmen ekonomisi yüzde 50 küçüldü. Uluslararası Para Fonu (IMF) ülkede enflasyonun 2019 yılında yüzde 10 milyona ulaşacağını düşünüyor. Bir zamanlar bölgenin en zenginlerinden biri olan Venezuela toplumu kötü beslenmenin, salgın hastalıkların ve şiddet suçlarının artışıyla toplumsal bir cinnet hali yaşıyor. Ülke nüfusunun bir bölümü terörize edildi ve bölge istikrarsızlaştırdı. Venezuela’daki ekonomik krizin ve siyasi istikrarsızlığın derinleşmesi, şiddetli sivil huzursuzluğa ve mülteci dalgalarına neden oldu. Bu yüzden üç milyon insan ülkeden kaçtı.
Nicolas Maduro’nun 10 Ocak 2019’da yemin edip ikinci kez göreve başlaması, uluslararası toplumda Maduro hükümetine yönelik uzun süredir devam eden baskı kampanyasına yeni bir ivme kazandırdı. Bu duruma küresel aktörlerin de dâhil olduğu bir askeri müdahale, iç savaş veya bölgesel çatışmanın eklenmesi geniş bir jeopolitik fırtınayı tetikleyebilir.
ABD ve AB destekli muhalefet yasama meclisinde (Ulusal Meclis) çoğunluğu 2016 yılında, yani yaklaşık 20 yıl sonra ilk kez ele geçirdi. Bununla birlikte, Maduro hükümeti cumhurbaşkanının gücünü pekiştirmek için adımlar attı ve yasama meclisinin yerine tamamen Maduro ve sistem destekçilerinden oluşan “kurucu bir meclis” kurdu. Bu durum ülkede şiddet olaylarını da beraberinde getirdi. Ancak Maduro hükümeti geri adım atmadı. Muhalefetin boykot ederek katılmadığı ve genel katılımın da düşük olduğu Mayıs 2018’de yapılan genel seçimleri Maduro yeniden kazanarak önümüzdeki altı seneyi de garantilemiş oldu.
Amerikan Devletleri Örgütü (OAS), ABD, Kanada, AB ve Latin Amerika’nın başlıca ekonomilerinin çoğu Maduro’nun başkanlığını tanımayacağını açıkladı. Seyahat ve bankacılık alanlarından Maduro ve kabinesine yönelik kısıtlamalar geldi; ABD ve AB’nin desteklediği Ulusal Meclis’i Venezuela’nın tek meşru kurumu olarak tanıyacaklarını açıkladılar. Bu yaptırımlara yaklaşık 50 ülke imza attı. Başkan Nicolas Maduro ve selefi Hugo Chávez’i eleştirenler Venezuela’nın ekonomik sıkıntılarının yıllarca süren yanlış ekonomik yönetiminin meyvesi olduğunu söylerken Maduro’nun destekçileri ise suçu düşen petrol fiyatlarına, ülkenin “yozlaşmış” seçkinlerine ve ABD’nin müdahalesine yüklüyorlar.
ABD, AB ve Latin Amerika ülkelerinin büyük bir bölümü Maduro hükümetine bireysel ve ekonomik yaptırımlar getiriyor. Böylelikle Venezuela hükümetinin izolasyonu artarak devam ediyor. Bu arada Rusya ve Çin, Venezuela’nın en sadık müttefiklerinden ikisi olarak kaldı. Ayrıca Nikaragua, Küba, Bolivya, Honduras ve son zamanlarda gelişen ilişkiler sayesinde Meksika, Hindistan ve Türkiye, Maduro hükümetiyle ilişkilerine devam ediyor.
Venezuela, devlete yönelik ekonomik planlamanın başarısızlığından gerçekten zarar gördü. Petrol gelirlerinin çekiciliği, siyasi elitleri ekonomik gelişme konusunda diğer alanlara odaklanmaktan uzaklaştırıyor. Fakat bu krizin nedenleri, bir refah devleti kurmanın getirdiği zorluklardan ziyade, Venezuela doğal kaynaklarının yönetişim stratejisinin getirdiği zorluklarla, daha derin narko-petrol meseleleri arasında gizleniyor.

Venezuela krizinin sebepleri

1. Petrolün yönetimini ele geçirmek
Venezuela 300 milyar varilden fazla olduğu kanıtlanmış rezerviyle dünyanın en büyük petrol kaynağına sahip ülkesi. Eski başkan Hugo Chávez başkanlığı döneminde, petrol şirketi PDVSA’nın (Petroleos de Venezuela) yeraltı kaynaklarını millileştirdi. Özellikle Exxon Mobile gibi küresel şirketlerin yatırımları bu millileşme adımıyla birlikte çöktü. Venezuela petrolünün yarıdan fazlasını hâlâ ABD satın alıyor olmasına rağmen, Venezuela sağlık ve altyapı işleri, askeri ve sosyal harcamalar için Çin ve Rusya’ya da petrol ihraç ediyor.
PDVSA’nın tam kapasiteyle petrol üretme kabiliyetindeki önemli düşüş nedeniyle, Rusya ve Çin’den aldığı bu kredileri geri ödemek için hükümet ürettiklerinin çoğunu Rusya ve Çin’e ihraç ediyor. Bunun dışında Hindistan, Türkiye, Brezilya ve Fransa da müşterileri arasında yer alıyor. Üretimin günde yaklaşık 3,4 milyon varilden 1,4 milyon varile kadar düşmesi, hükümetin artık ülkenin insani krizini geçici olarak dindirmek için dahi gerekli kaynaklara sahip olmadığı anlamına geliyor. Üretilen petrolün nitelikli bir şekilde değerlendirilememesi, Çin ve Rusya başta olmak üzere rakip ülkelerin Venezuela’nın petrol yatakları üzerindeki işletim haklarını her geçen gün genişletmesi, ayrıca ABD’li şirketlere Venezuela pazarından pay verilmemesi gibi sebeplerden dolayı, ABD solcu hükümetlerle PDVSA üzerinden sürekli olarak gerilim yaşıyor.

2. Uyuşturucu kartellerinin savaşı ve ‘Güneşler Karteli’

Kolombiya’da uyuşturucuya bağlı şiddet olaylarının azalması ve silahlı örgütlerle barış görüşmeleri yapılması, Venezuela’yı kokain kaçakçılığı konusunda kıta çapında lojistik bir merkez haline getiriyor. CIA ise hem bu dağıtımı yönetmek, hem kimyasal üretime geçmek, hem de uyuşturucu kartelleri arasında dağıtılan kârdan pay almak istiyor. Venezuela’daki uyuşturucu kartelleri bu pastayı CIA’ya kaptırmak istemiyor. Bu yüzden de Meksika ve Kolombiya kartelleri üzerinden bir savaş yaşanıyor. Meksika’da sol bir hükümet iş başına geldiği için Meksika-Venezuela gerilimi nihayete ermiş görünse de, Latin Amerika ve dünyanın en fazla “uyuşturucu tüketen” pazarları olan Brezilya ve ABD Venezuela’ya diz çöktürme gayretinde.
Latin Amerika’daki uyuşturucu ticaretindeki dalgalanma, Venezuela’nın siyasi ve askeri seçkinlerine dokunan bir dizi kaçakçılık skandalını ortaya çıkarıyor. Uyuşturucu kartellerinin resmi görevlilerle ilişkilerinin medyaya yansıyor olması dahi kanıksanmış durumda. Petrol zengini Venezuelalılar, uyuşturucu ticaretinin ülkeyi “Kolombiyalaştıracağı” endişesini taşıyor. Maduro hükümeti karteller arasındaki gerilimi azaltma konusunda çaresiz. ABD karşıtlığı her ne kadar hükümetle kartelleri aynı çizgiyi getirmişse de, bunun sürdürülebilmesi mümkün değil.
Venezuela 2018 yılında (yıllık gelirleri 500 ila 600 milyar dolar arasında olan) uyuşturucu kaçakçılarının toplam kazancının en yüksek olduğu ikinci ülke pazarı oldu. Uyuşturucu geliri kıtada yıllık olarak 1,5 trilyon dolara kadar yükselebiliyor. Venezuela’da kamu görevlilerinden uyuşturucu kaçakçılığına bulaşanlara “Güneşler Karteli” deniyor. Bu isim Venezuela Ulusal Muhafızları’ndan (Guardia Nacional Bolivariana [GNB]) generallerin apoletlerinde kullandıkları altın yıldızlardan geliyor.
Kolombiya’nın doğusunda ve Venezuela’nın batı bölgelerinde üretilen ve dünyadaki kokainin yüzde 75’ine kaynaklık eden Venezuela, petrol ihracatı için inşa edilmiş iyi bir karayolu ve liman sistemine sahip. Bu durum uyuşturucu sevkiyatını da kolaylaştırıyor. Dolayısıyla CIA bu ticaret hattını yönetmek istiyor. Kolombiya’da polisle uyuşturucu kaçakçıları arasında süregiden gerilim, giderek daha büyük miktarlarda kokainin komşu Venezuela’ya sevk edilmesine sebep oluyor. Bu durum ekonomik kârın da Venezuela’ya kayması anlamına geliyor.

3. ABD’nin nüfuz kaybetme kaygısı

Bugün dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısı olan Çin için Venezuela mükemmel bir ortak görünümünde. Venezuela krize girdiğinde Çin, ilişkilerin doğal “tamamlayıcılığını” fırtınanın ortasındaki bir tür dengeleyici olarak devam ettirdi. Oysa Çin-Venezuela ilişkisi en başından beri yalnızca Güney Amerika’da değil, Çin’in küresel ölçekte emtia zengini ülkelerle bağları arasında da öne çıkıyor. Çin Venezuela’ya 2005-2019 yılları arasında 70 milyar dolar borç verdi. Vadesi gelmiş olanları ise tekrar taksitlendirdi veya hibe etti. Altyapı projelerinden tarıma, petrol ithalatından teknoloji transferine kadar Çin, Venezuela’ya yoğun ilgi gösteriyor. Venezuela “Bir Kuşak Bir Yol” projesini de destekliyor. Çin Venezuela’ya askeri araç gereç satışı ve eğitim amaçlı asker değişimi konularında da ilgi gösteriyor. McKinsey&Company danışmanlık şirketi, Latin Amerika ülkelerinin altyapı ve kalkınma yatırımları için önümüzdeki 7 yıl boyunca 7 trilyon dolar harcanacağı tahmininde bulunuyor. Bu büyüklükte bir yatırım gücü dünyada sadece Çin’de var. Dolayısıyla Çin sadece Venezuela’daki değil, tüm Latin Amerika’daki projelere talip.
Rusya-Venezuela ilişkileri Çin-Venezuela ilişkilerine kıyasla çok daha girift ve ABD açısından çok daha tehlikeli görünüyor. Rusya Venezuela’da deniz ve hava üssü kurmak istiyor. Bunun için önce nükleer başlık taşıyan uçak ve silah sistemlerini “tatbikat” adı altında Venezuela silahlı kuvvetlerine entegre ediyor. Ayrıca Rusya Rosneft petrol şirketiyle Venezuela’ya teknoloji transferi yaparak Venezuela’nın bu alanda ABD’ye bağımlılığını azaltırken, diğer yandan keşfedilen verimli sahalardan petrol çıkartıyor. Böylelikle Venezuela petrolünün yönetiminde söz sahibi olmaya çalışıyor.
Türkiye-Venezuela ilişkileri Maduro ile Erdoğan’ın şahsi gayretleriyle ilerliyor. Türkiye’nin ticaret etkisi Rusya ve Çin’le kıyaslanmayacak kadar mütevazı rakamlar çerçevesinde olsa da gayretli adımlar söz konusu. Bu bağlamda, Venezuela’nın altın rafineri ihalesini ve sertifikasyonunu İsviçre yerine Türkiye’ye vermiş olmasının, kısa vadede atılmış önemli bir adım olduğu görülüyor. Bunun yanı sıra Türkiye’nin sosyal politikalar kapsamında Venezuela’da gıda kutuları dağıtması ve madencilik alanında çalışmalarını ilerletmesi, güven teşkil etme hususunda Rusya ve Çin politikalarının önüne geçse de yeterli değil.
Rusya başta olmak üzere Çin, Türkiye, Hindistan, Meksika ve diğer Latin Amerika ülkelerinin Venezuela ile ilişkilerini geliştirmesinden rahatsız olan ABD, Venezuela’nın ABD’nin baskılarına karşı “dengeleyici” bir politika sürdürdüğünün de farkında. Zira bu durum Bolivarcı sol hükümetlere uygulanan siyasi ve ekonomik baskının küçük kalmasına neden oluyor. Rusya ve Çin’in bölgeyle artan ekonomik ilişkilerinin, Latin Amerika’da hegemonik bir güç olmak isteyen ABD’nin nüfuzunun azalmasına neden olduğu da bir gerçek. Ayrıca ticari ve siyasi ortakların çeşitlendirilmesi, ABD’nin politik ve ekonomik çıkarlarına darbe vuruyor.

Bürokrasinin başarısızlığı ve değişime direnç

Kendisine karşı en az 20 darbe veya saldırı teşebbüsünde bulunulan Maduro, bunların hiçbirinden bir zarar görmedi. Aksine, hükümeti bu teşebbüslerden daha da güçlenerek çıktı. Maduro yönetimi gerek ABD’nin izolasyonu gerek siyasal ve ekonomik sabotajlardan ötürü ciddi bir baskıya maruz kalsa da, mevcut kadrolarının beceriksizliği ve liyakatsizliği yüzünden yönetişim problemi de yaşıyor. Rüşvet, yolsuzluk ve asayiş problemleri Venezuela halkını çok ciddi şekilde öfkelendiriyor. Özellikle bürokrasinin burjuvaziye dönüşmesi, ABD ve AB’de yatırımlar yapması, birçoğunun taşınmazlar edinerek Madrid ve Miami gibi yerlere yerleşmesi, sosyoekonomik kırılganlığın yüksek olduğu ülkedeki sosyolojik yarılmaları keskinleştiriyor.
Ülke iki kampa ayrılmış durumda: İspanyol beyaz torunlar, CIA’nın para dağıttığı eski askerler, STK’lar, öğrenciler, siyasi muhalifler, Miami’deki elitler ve kilise yöneticileri bir tarafta; muvazzaf askerler, işçiler, kırsal kesimdeki yoksullar, yerliler, göçmenler, işçiler ve zengin solcu bürokrasi ise diğer tarafta. Özellikle Bolivarcı askerlerin ve sivil bürokrasinin aşırı zenginleşmesi, Maduro yönetiminin samimiyetinin sorgulanmasına neden oluyor. Haliyle rejim halk desteğini kaybettikçe daha da otoriter hale geliyor.


1 Şubat 2018 Perşembe

HEP "ALİ KEMAL" OLMAYA GEREK YOK

CHP'nin tarzı bu.
Tamer Ashraf
Bir türlü doğru yolu bulamıyorlar.
Muhalefet için,
Muhalefet yapıyorlar.
Nasıl muhalefetse!
Tamam, AKP'nin hatalı siyaseti oldu.
Hala da var.
Hükümetin çok yanlışları oldu.
Ona da tamam.
Ancak geldiğimiz noktada,

Türkiye cumhuriyetinin bir beka sorunu var.
Altımızda bir TERÖR kuşağı oluşturuluyor.
Oluşturulan koridor ile
Ortadoğu ile bağımız kesilmeye çalışılıyor.
Orada oluşacak bir devletleşme yapısı,
Bir federasyon olasılığı,
Yarınlarımız için,
Türkiye Cumhuriyeti için en büyük bir tehdittir.
Böyle durumda bir olmak zorundayız.
Ülkemizin bekası için,
Birbirimizin arkasında durmak zorundayız.
Ülke menfaatleri neyi gerektirirse onu yapmak zorundayız.
Türk insanları olarak ne kadar BİRLİK olursak,
Ne kadar tek yürek görünürsek,
Bu düşmanlarımız için bir caydırıcı güç,
Yıkılmaz bir duvar görüntüsü verir.
Afrin'de savaşıyoruz.
Satranç tahtasının tam ortasında.
Birileri şah mat demek için pusuda.
Karşımızda küresel güçler var.
Emperyalistler, hırsızlar var.
Yüzyıldır yarım kalan işlerini tamamlamaya çalışan alçaklar var.
Orada gelecekte bizi de etkileyecek,
Planlarını uyguluyorlar.
Savaşın ortasında ordunu, yönetenlerini,
Ve seninle birlikte olan,
DOST unsurları arkadan hançerleyemezsin.
Onlar cephede senin BEKAN için savaşırken,
Sen Türkiye'yi içten hançerleyen,
Zamanın Ali Kemal'i olamazsın.
CHP bunu hep yapıyor.
Uludere TAZİYE çadırına Hasip Kaplan'la,
PKK bayraklarının gölgesinde giden Sayın Kılıçdaroğlu, değil miydi?
ABD destekli, Türkiye'de İÇ SAVAŞ çıkarmayı amaçlayan,
 HENDEK ihanetinde,
Hendeklere girip askerimize karşı savaşmaktan bahseden,
CHP kurmayları değil miydi?
O zaman da HENDEKLERDE destan yazan,
Türk askerini ziyaret edeceklerine,
Gidip şimdi cezaevinde olan PKK'lı olduğu su götürmez olan,
HDP'li başkanı ziyaret etmemişler miydi?
PKK'ya destek veren CHP milletvekilleri var mıydı?
Vardı.
Şimdi bu güzide patimizin,
Kasetle işbaşına gelen başkanının ilkeleri doğrultusunda,
Yine aynı şeyleri yapıyorlar.
Ülkemizi içten vurmaya devam ediyorlar.
ÖSO teröristmiş!
Yapma ya!
Yahu o bölgede terörist olmayan mı var!
ABD ordusu bile terörist.
Alçakça gelip bağımsız bir ülkenin topraklarını işgal ediyor.
Canlı bombacı,
İnsan katili,
Teröristlerin halası ile işbirliği yapıyorlar.
Peki, ÖSO ne yapıyor?
Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte savaşıyor.
Kanının akıtıyor,700'e yakın şehit vermişler.
PKK koridorunu,
Uluslar arası alçakların planlarını yok etmek için,
Şehit oluyor, gazi oluyorlar.
Yani bizim müttefikimiz.
Yani bizim sahadaki belki de tek dost unsurumuz.
Ve bağımsız bir ülke topraklarında,
Oranın insanı olarak mücadele eden,
Bu sayede bizim de mücadelemizi meşrulaştıran bir güç.
Hal böyle iken ve PKK ile cephede göğüs göğüse savaşılırken,
Onlara TERÖRİST demenin,
Onların savaşma gücünü akamete uğratmanın anlamı ne?
Esat ağzı ile konuşmamanın bize ne faydası var!
Bu muhalefeti MMO yapabilir.
Onlar sol aşırı sol fikirleri sebebi ile bunu yapmaları normal.
Bunu PKK sevici Tabip Odası yapabilir.
Çünkü onlar ne bayrağımızı istiyorlar,
Ne de istiklal marşımızı söylüyorlar.
Onlar PKK'yı özgürlük savaşçısı olarak niteliyorlar.
Fetö'cü Furkan Vakfı yapabilir.
(Başkan olan Adamın adı ALPARSLAN, bu adı kirletiyor).
Ama sen ATATÜRK'ÜN partisisin kardeşim.
Verilen bu beka mücadelesini,
ABD, PKK, PYD, ESAT'IN ağzı ile konuşarak,
Ülkeni hançerleyemezsin!
Buna hakkın yok.
Tamam, muhalefet yap.
Saygı duyarız.
Ancak ülkemiz için, birliğimiz için, bütünlüğümüz için geleceğimiz için,
Olumlu muhalefet yap.
Yap ki bu halk seni takdir etsin, iktidara getirsin.
Ama görünen o ki bu tür muhalefetle bir yere varman,
Mümkün değil gibi görünmüyor.

HEP "ALİ KEMAL" OLMAYA GEREK YOK

KÖŞE YAZILARI / 2018-01-31 08:19:37 ALİ ÖNCÜ - ORTADOĞU GAZETESİ

24 Mayıs 2020 Pazar

Fikirci Bey'den iki muhteşem yazı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



ESKİ VE YENİ ANORMAL


Fikri hur, vicdanı hür Fikirci Bey; covid-19 salgını sonrasında normallik, anormallik üzerine bir analizle kaşınızda.
Bugünlerde sık kullanılan bir terim var: 
Yeni normal.
Korona günleri ile birlikte bir anormallik yaşıyoruz ya, tünelin sonunda ışık belirdikçe herkes fütürist kesildi.

“Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!”

Nasıl olacak?
Herkesin nasıl olacağı konusunda bir fikri var tabii; ama anlaşılan ortak fikir eski normalimizin geçerli olmayacağı, yeni bir normalimiz olacağı şeklinde.
Tabii, bu terimler kıblesi Batı olanların, yabancı dilden çevirdikleri sözcüklerle kendilerini tanımlayan entelektüellerimizin pek hoşuna gidiyor. “New normal after coronavirus” Waoow, çok havalı…

Elbette burada “yeni normal” derken, korona salgınının bu aşamasında normalimizin, salgından önceki normal ile aynı olmayacağı ifade ediliyor. Dikkat etmemiz gereken noktaların altı çiziliyor.
Ama burası Türkiye. “Normal” deyince insan bir duruyor. Yeni normalden söz ettiğinize göre demek ki bunun bir de eskisi var.


Peki, neydi ki bizim eski normalimiz de ona dönmeyeceğiz?

Ben hatırlatayım yakın geçmişteki normalimizi: İktidar bir şeyler inşa edecek, muhalefet “İstemezük, iktidara bir gelelim hepsini yıktıracağız.” diyecek.
En güzel özeti de muhalefetin yetkili bir ağzından duymuştuk: “Bu hükümet dünyanın en doğru işini bile yapsa; bizim bu hükümeti alkışlayacak halimiz yok. Milletin bize verdiği görev bu kardeşim.” diyerek hem muhalefetin kendi kafa yapısını hem de halkı nasıl algıladığını net bir şekilde göstermişti.
Siz yürütmeye bu gözle bakan bir parti ile aynı Meclis'te olmak ister miydiniz? Düşünün ki muhalefet için sadece yaptığınız yanlışlar değil, doğrular bile kavga sebebi…
Bu mudur muhalefet baskısı, bu mudur denetim, fren-denge sistemi, demokrasi, serbest tartışma ortamı?

O zaman hemen anlıyorsunuz ki bu ülkede ne yapılıyorsa muhalefete rağmen yapılıyor.
İşte bizim eski normalimiz buydu. Sizce bu normal miydi?
Daha geriye gidelim. 1922’den 2002’ye 56 hükümet. Yani ortalama ömrü 1.4 yıl (bir buçuk yıl bile değil) olan zayıf koalisyon hükümetleri, askeri darbeler, başbakan, bakan, yaşlı, genç işine gelmeyeni asmalar. 80 yıllık vesayet. İktidara gelenin asla muktedir olamaması. 4. Kuvvet olmak yerine 5. Kol faaliyeti yürüten, darbe peşinde koşan, askeri kışkırtan bir basın…


Bu muydu normal?

Yani bizim bir “eski normalimiz” yoktu ki, yeni normal arayalım.
Biz önce bir normali bulalım.

Seçimle gelene saygı duymayı, hükümeti hataları için eleştirmeyi öğrenelim. “Bu hükümet gitsin de isterse memleket batsın”, “İktidara gelelim gerisi kolay” mantığından bir vazgeçelim. İktidara gelirsek neleri yıkacağımızı değil, neleri daha iyi yapacağımızı bir anlatalım.

Demem o ki, bu salgından sonra bir normalimiz olursa o bizim yeni normalimiz değil, ilk normalimiz olacak.

Fakat salgının platosunda olduğumuz şu günlerde bile bakıyorum ki herhangi bir normale doğru yürümüyoruz. Dünya bizim korona ile mücadelemizden örnek kitapçık hazırlayıp dağıtmak isterken, binlerce ölünün gizlendiğine inanan bir muhalefetimiz var.
Dünya battı. Sistemin sahipleri bile ne yapacağını bilemez durumda. Finans kapital belini nasıl doğrultacağını bilemiyor, reel üretim zaten insanlar sokağa çıkamadığı için en alt seviyede günü kurtarıyor. Ama biz üç beş tane aptalın saçmalaması yüzünden hala darbe konuşuyoruz. Darbe çığırtkanlarımız az geliyor gibi, bir de darbe olursa kimleri indireceğinin listesini yapan karşı dangalakları konuşuyoruz. İnsan bazen böyle dostları varken iktidarın düşmana ihtiyacı yok diyesi geliyor.
Eskisini yenisini bilmem de bizim en kısa zamanda bir normale dönmemiz lazım.


ÇAV MI, HAV MI?


Bugün Arife Yarın hiç olağandışı bir bayrama gireceğiz, Üzücü, eksik, üzgün… Çünkü bayram demek “karşılaşmak” demektir.

Bugün Arife Yarın hiç olağandışı bir bayrama gireceğiz, Üzücü, eksik, üzgün… Çünkü bayram demek “karşılaşmak” demektir. 

Dokunmak demektir. Yanında elde etmek demektir. Annenin elini öpmektir. Torununun başını okşamaktır Ona şeker, şamata, armağan vermektir. 

Yarın bunların hiçbirini yapamayacağız. Hani ihtiyarlar derlerdi ya “Nerede o eski Ramazanlar…” Eh, biz de artık bu yaşta bunu söyledik ya… 
“Nerede o eski Ramazanlar? Mesela geçen seneki…” ona bile hasretiz. 

İnşAllah Kurban Bayramı’na değin normale dönmüş oluruz da bu birincil ve son garip bayramımız olur. Hepinizin Ramazan Bayramlarını ayrı olarak tebrik eder hayırlar dilerim.. 

Açık Konuşmak Gerekirse hükümetin kararını ne kadar anlasam ve sonuna kadar desteklesem de hiç mutlu değilim. 

Tersi bir karar gerçekten büyük bir kusur olurdu. 3 aylık emeğimiz 3 günde heba olur, başladığımız yerden de kötü bir noktaya varırdık. 

Tam da insanların üzücü bir bayrama hazırlandığı lakin imanlarını sarsmayıp katlanma ve tevekkülle oruçlarını tuttukları bu günlerde camilerimiz bir çeşit abuk sabuk saldırıya uğradı. O derece fakat, muhalefet bile sert bir şekilde tepki gösterdi. 

Abuk sabuk diyorum, çünkü bunu radikal Kemalistler yapsa her hâlükarda İzmir Marşı falan çalarlardı. Bunlar her kimse, bir eylem yapacaklar ama eylemde çalacakları eşsiz bir müzikleri bile yok. 

İspanya İç Savaşı’nın simgesi bir parçanın “Türkçe sözlü aranjmanını” çalıyorlar. Parçanın Avrupa sosyalistleri için manası büyük, “Bella Ciao”, binlerce şehit verdikleri İspanya İç Savaşının sembol şarkısı. 

(Bir rivayete kadar İspanya İç Savaşına iki de Türk katılır, biri Mihri Emin’dir, ama solcular bu konuda bile anlaşmaya varılmış değillerdir) 

Lakin çav bella bizim solun neyi olur acaba? Bakın, Avrupa solunun özgeçmişi epey yüklüdür. Hem 2. Dünya savaşının öncesinde keza de tüm 2. Dünya savaşı her tarafında faşizmle çaba etmiş, büyük kahramanlıklar göstermiş, binlerce kayıp vermişlerdir. 

Bizim solun özgeçmişine bakın, dört beş banka soygunu, üç dört adam kaçırma ve bir İsrail Büyükelçisini öldürme… 

Bu değin pespaye bir geçmişin olursa bağlı benzersiz hiçbir şarkın olmaz. Halkın türkülerini araklar Çökertmeli Halil’i solcu gerilla sanır, yaralarını kaşıdığın türkü barlarda yıllardan beri içip içip söylersin, geceyi de “çav bella, çav bella, Çav! Çav! Çav!…” diye kadeh sallayarak bitirirsin. 

Ama bunu camide yaparsan bu bundan böyle “Çav! Çav! Çav!…”” yok “Hav! Hav! Hav!” olur. 

Cami duvarına da işemiş olursun. Şüphesiz bunlar aklı selim sahibi birilerinin yapacağı işler yok ve hemen “provokasyon” iddiaları gündeme geliyor. 

Ola Ki de öyledir. Lakin ben muhalefetin gidişine bakıyorum da onlar aklı selimi kaybedeli epey oluyor. Yani bir yerlerde kendini solcu sanan birkaç sinik manyak böyle bir şeyi “süper bir eylem baba…” diye coşarak yapmışlarsa hiç şaşmam. Emrindeki konu provokasyon olunca, akla kimlerin gaza geleceği ve bunlara vefat diye bağıracağı sorusu geliyor. Ne olacak, bir takım siyasi fay hatları kaşınıp, birileri bir yerlere mi saldırtılacak? 

Bir Zamanlar o meslek öyle yapılırdı. 12 Eylül öncesi Maraş, Çorum, Malatya olayları hatta sonraki Madımak olayı bile böyle tezgahlanmıştı. Ama emrindeki o saldırıları yapacakların eline de bir istihbarat örgütünün silah vermesi, karakola hafıza kollaması, yerine göre hapisten kaçırması falan gerekirdi. 

Hala var mı Türkiye’de bu dek ayrıntılı senaryolar tezgahlayacak istihbarat örgütleri? İstihbaratımız nihayet ulusal olalı beri bitti o işler, yahut neler denenmedi oysa? 

Bundan Böyle böylece darbelere altlık olacak uzun vadeli dümenler tezgahlanamıyor. 

Oysa intihar saldırıları ya da uzak kumandalı bombalarla köpekçe cinayetler işleniyor. Eh, işte bu manyaklıklar birbirini tetikliyor. 

Besbelli Müslümanların ciddiye alacağı bir şey olduğunu sanmıyorum Müslüman mahallesinde salyangoz satanların bugüne dek kar ettiklerini hiç görmedim.


1 Mayıs 2018 Salı

Türkiye'de Siyasi Partiler CHP

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Türkiye Cumhuriyeti rejiminin kurucusu olarak kabul edilen parti, ülkeyi uzun yıllar tek başına yönetti, çok partili dönemde güç kaybetti, askeri darbede kapatıldı. Ülkenin dönüşüme şahit olduğu son on bir yıldır ise ana muhalefet görevini üstleniyor.


Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk siyasi partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi, çok partili döneme geçişin öncesi de göz önüne alındığında, aynı zamanda Türkiye'de en uzun süre iktidarda kalan partidir. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra kendisini ideolojik olarak siyasi yelpazenin solunda, sosyal demokrat anlayışa sahip parti olarak konumlandırdı.
Osmanlı Devleti sonrası, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda ve yeni rejimin yapılanmasında rol alan parti, ülkedeki modernist devrimlerin gerçekleştirilmesi ve uygulanmasında temel oldu.
1923'te Mustafa Kemal Atatürk tarafından ilk olarak Halk Fırkası adıyla kurulan CHP'nin siyasi kimliği, yeni rejimin temellerini oluşturan altı ilkeye dayanıyor. 'Altı Ok' olarak bilinen bu ilkeler cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve devrimciliktir.
Bu ilkeler ışığında siyasi hayatına devam eden CHP, en son 1995'te kurulan koalisyon hükümetinde görev aldı, son 11 yıldır ise ana muhalefet görevini sürdürüyor. Genel Başkanlığı'nı Kemal Kılıçdaroğlu'nun sürdürdüğü partinin Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde (TBMM) 134 temsilcisi bulunuyor. Türkiye'deki yerel yönetim yapılanmasındaki 2 bin 903 belediyeden ise 531'ini elinde bulunduruyor.
TARİHÇE
1923 - 1960
Birinci Dünya Savaşı'nda, İtilaf Devletleri'nin Türkiye topraklarındaki işgali devam ettiği sırada 23 Nisan 1920'de kurulan ve halkın tek meşru temsilcisi olarak kabul edilen Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), işgal sonrası milletvekilleri arasında iki gruba ayrılmıştı.
Lozan Antlaşması'nın kabulü nedeniyle TBMM'deki tartışmalar üzerine Mustafa Kemal, 9 Eylül 1923'te kendisine bağlı milletvekillerinden oluşan Halk Fırkası'nı kurdu. Parti kurucuları arasında Refik Saydam, Celal Bayar, Sabit Sağıroğlu, Münir Hüsrev Göle, Cemil Uybadın, Kazım Hüsnü, Saffet Arıkan ve Zülfü Bey yer alıyordu. Partinin ilk genel sekreterliğini ise Recep Peker üstlenmişti.
29 Ekim 1923'te, Halk Fırkası üyesi 158 milletvekili yeni devletin yönetim şeklinin cumhuriyet olduğunu ilan ederek Mustafa Kemal'i Cumhurbaşkanı seçti.
İlerleyen aylarda halifeliğin kaldırılması başta olmak üzere bazı konulardan rahatsız olan Milli Mücadele döneminin asker ve aydın kadrosundan Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Adnan Adıvar, Ali Fuat Cebesoy ve Hüseyin Cahit Yalçın gibi isimler, Meclis'te yeni bir grup oluşturarak 17 Kasım 1924'de Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nı kurdu. Aynı dönemde Halk Fırkası'nın adı 'Cumhuriyet Halk Fırkası' olarak değiştirildi.
Ancak çok partili hayatın habercisi olan bu girişimin ömrü kısa sürdü. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın Şeyh Sait isyanından sonra 5 Haziran 1925'te kapatılıp önde gelen üyelerinin idamı veya siyasetten uzaklaştırılmasıyla Cumhuriyet Halk Fırkası, 1930'daki yerel seçimler hariç, 1946 yılına kadar seçimleri tek parti olarak katıldı.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Kemal Atatürk, Milli Mücadele
dönemini anlatan Söylev'ini Halk Fırkası kurultayında okudu. [AA]
Cumhuriyet rejimini tesis eden önemli reformların birçoğu partinin 15 Ekim 1927'deki İkinci Olağan Kurultayı'ndan önce gerçekleştirildi. Kurultayda Mustafa Kemal, büyük Milli Mücadele ve Cumhuriyet'in kuruluş dönemini anlatan Söylev'ini okudu. Kabul edilen yeni tüzüğe göre partinin cumhuriyetçi, halkçı, milliyetçi ve laik siyasi bir cemiyet olduğu yazıldı. 1931'deki kurultayda ise devletçilik ve devrimcilik anlayışı da partinin ilkeleri arasına eklendi. Bu ilkeleri simgeleyen altı oklu amblem ise partinin simgesi olarak 1933'te kullanılmaya başlandı.
1934 yılında ekonomide kalkınmayı öngören 'Birinci Beş Yıllık Plan' devreye sokuldu. Devlet eliyle ağır sanayinin kurulmasını öngören plan için gereken finansal kaynak, büyük ölçüde Sovyetler Birliği kredilerinden sağlandı. Demiryolu yapımına önem verildi.
1935 yılındaki 4. Kurultay'da partinin adı, dil devriminin getirdiği yeni anlayış uyarınca 'Cumhuriyet Halk Partisi' olarak değiştirildi, 'Kemalizm' kavramı ilk defa parti programına girdi.
1936 yılında yayınlanan bir genelgeyle bütün illerde parti il başkanlıkları valiliklerle birleştirildi ve içişleri bakanı resmen, parti genel sekreterliği sıfatını üstlendi. 1937'de ise, anayasa değişikliğiyle CHP'nin 'altı oku' Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na resmen dahil edildi. Bu değişiklikler ile tek parti rejimi devletle iyice bütünleşmiş oldu.
İnönü dönemi
Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatının ardından cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan İsmet İnönü, 26 Aralık 1938’de yapılan partinin ilk olağanüstü kurultayında 'Değişmez Genel Başkan' seçildi.
Cumhurbaşkanı ve ülkenin tek partisinin lideri olarak İnönü, görevinin ilk yıllarında henüz başlayan İkinci Dünya Savaşı’yla karşı karşıya kaldı. İnönü ve 1939-1945 arasındaki savaş döneminde kurulan beş CHP hükümetinin en büyük çabası ülkeyi, bütün dünyayı kasıp kavuran bir savaştan uzak tutmak oldu. Ancak Türkiye her ne kadar cepheden uzak kalsa da, savaş koşulları ülkeyi büyük bir ekonomik zorluğa soktu, birçok temel gıda karneyle satıldı.
Savaş döneminde en önemli gelişme ise Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel öncülüğünde Köy Enstitüleri’nin açılması oldu. Kemalizm ideolojisine dayanan bu kurum köylü aydınlanması açısından önemli görevler üstlendi.
Savaşın ardından 1946 yılında Türkiye çok partili hayata geçti. CHP’den ayrılan Celal Bayar ve Adnan Menderes Demokrat Parti’nin (DP) kurulduğunu ilan etti.
Yeni bir partinin siyasi hayata atılmasıyla CHP bazı uygulamalara son verdi. Tek dereceli çoğunluk esasına dayanan seçim kanunu kabul edildi. Bazı vergiler kaldırıldı, sendikalaşmaya izin verildi, sınıfsal partilerin kurulması serbest bırakıldı.
Çok partili dönemin başlangıcı: 1946 genel seçimleri
21 Temmuz 1946’da yapılan genel seçimleri CHP oyların yüzde 70'ini alarak kazandı. Bu Meclis'te CHP 396, ilk sınavını veren DP 61 ve bağımsızlar da yedi sandalye elde etti. Recep Peker liderliğinde kurulan yeni hükümet, DP ile Meclis'te yaşanan gerilimlerden dolayı fazla uzun sürmedi. Peker, CHP içinde kendisine karşı oluşan muhalefetten dolayı istifa etti, yerine Hasan Saka’nın kurduğu hükümet görev aldı.
1950 genel seçimleri
14 Mayıs 1950 günü Türkiye tarihinde yeni bir devir başladı. DP genel seçimlerde büyük bir çoğunluk elde ederek iktidarı CHP'den aldı. Demokratlar yurt genelinde yüzde 53'lük bir oy oranına ulaştı. CHP'nin oyları ise yüzde 39'da kaldı.
Cumhuriyetin kuruluşundan beri ülkeyi yöneten CHP'nin iktidar
devrini Ulus gazetesi bu manşetle duyurdu.
Oy oranları arasında büyük farklılık olmamasına rağmen seçimlerde uygulanan çoğunluk sistemi, sandalye dağılımında büyük fark yarattı. DP’nin 408 milletvekiline karşı CHP ancak 69 milletvekilini Meclis'e sokabildi. 27 yıl ülkeyi tek başına yöneten CHP ve Atatürk’ten sonra 12 yıl cumhurbaşkanlığı yapan İnönü artık muhalefet lideriydi. CHP’nin yayın organı Ulus gazetesi sonucu "CHP iktidarı devrediyor" manşetiyle okurlarına duyurdu.
CHP’nin Haziran 1953'teki 10. Kurultayı'nda parti programında ilk kez 'hukuk devleti' ilkesine yer verildi. Ayrıca, iki meclisli bir sisteme geçilmesi, Anayasa Mahkemesi'nin kurulması, seçim güvenliği, yargıç bağımsızlığı, sendika ve meslek örgütleri kurma özgürlüğü, işçilere grev hakkı gibi görüşler programa girdi. Kurultay sonunda yapılan seçimlerde İnönü tekrar genel başkanlığa seçildi.
1954 genel seçimleri
Çok partili siyasi hayatın ikinci genel seçimlerinde CHP'nin güç kaybı devam etti. DP, Türkiye siyasetinde bugüne kadarki en yüksek oy oranı olan yüzde 57’yle 502 milletvekilini Meclis'e sokarken, CHP yüzde 35 oy oranı ve 31 milletvekiliyle temsil hakkı kazandı.
DP’nin ikinci döneminde yaşanan ekonomik sorunlar, dış borçlar ve iktidarın giderek artan baskısı, CHP öncülüğünde muhalefet partilerini birleştirdi. 9 Eylül 1957’de yapılan kurultayda Cumhuriyetçi Millet Partisi ve Hürriyet Partisi ile işbirliği yapılmasına onay verildi. Ancak hükümet, yaklaşan seçimler öncesi çıkardığı bir yasayla bu işbirliğini engelledi.

Altı Ok

Cumhuriyet Halk Partisi'nin siyasi programını oluşturan altı ilkeyi temsil ediyor. 1927'de cumhuriyetçilik, halkçılık, milliyetçilik ve laiklik olarak tanımlanan dört ilkeye, 1931'deki üçüncü parti kurultayında devletçilik ve devrimcilik ilkeleri eklendi. Şubat 1937'de yapılan bir anayasa değişikliğiyle altı ok ilkesi Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na eklendi. Altı okun yer aldığı amblem 1931'de Cumhuriyet Halk Partisi'nin bayrağı olarak benimsendi.
1957 genel seçimleri
DP’nin güç kaybettiği, CHP’nin yeniden toparlandığı seçim yarışı oldu. Yüzde 41 oranında oy alan CHP milletvekili sayısını 178’e çıkardı. Parti, birçok ilde tam liste halinde seçimden galip ayrıldı. Yüzde 48 oranında oy alan DP’ye karşı muhalefet güçlendi. Sandıkta elde edilen başarı partiye temel politikalarda değişime gitme cesareti verdi.
Partinin, 12 Ocak 1959'da yapılan 14. Kurultayı'nda, 'İlk Hedefler Beyannamesi' kabul edildi. 'Düzen değiştirici' olarak nitelenen bildirgeye göre demokratik kurumların kurulması ve hukuk devleti anlayışının tesis edilmesi ve çalışan/işçi sınıfına yeni sosyal haklar sağlanması öngörülüyordu.
CHP'liler Nisan 1959’da batı illerini kapsayan ve 'Büyük Taarruz' adı verilen bir seçim kampanyası başlattı. Ülke ise hükümetin muhalefet üzerindeki baskısı nedeniyle büyük bir gerilim içindeydi. Seçim gezisi sırasında parti lideri İnönü, Uşak’ta taşlı saldırıya uğradı. Güvenlik güçlerinin bu saldırıya müdahale etmemesi siyasetteki CHP - DP kavgasını daha da büyüttü.
1960’ın başında basına uygulanan sansür arttı, CHP'nin yayın organı Ulus gazetesi kapatıldı.
DP, Nisan 1960'da muhalefet ve basının faaliyetlerini denetlemek için Meclis Tahkikat Encümenliği'ni kurdu. 18 Nisan günü Tahkikat Encümenliği hakkında Meclis'te bir konuşma yapan İnönü iktidar partisine şu sözlerle seslendi:
Biz demokratik rejim dedik, bu rejim kurulmuştur. Bu demokratik rejim istikametinden ayrılıp, baskı rejimi haline götürmek tehlikeli bir şeydir. Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam. Şartlar tamam olduğunda milletler için ihtilal, meşru bir haktır.
Bu konuşmaya tepki olarak İnönü, 12 oturum TBMM toplantılarından uzaklaştırıldı. Buna tepki gösteren CHP milletvekilleri de Meclis'ten polis zoruyla çıkartıldı.
28-30 Nisan’da, İstanbul ve Ankara'da hükümete karşı öğrenci gösterileri düzenlendi. Çıkan olaylar ölümlerle sonuçlandı. İki kentte de sıkıyönetim ilan edildi. Başbakan Menderes olaylardan CHP ve İnönü'yü sorumlu tuttu. 3 Mayıs'ta Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel hükümeti bir mektupla uyardı.
1960 - 1980
Askeri darbe sonrası CHP


27 Mayıs 1960’da Türk Silahlı Kuvvetleri, DP’nin ülkeyi gitgide bir baskı rejimine dönüştürdüğü gerekçesiyle yönetime el koydu, anayasa feshedildi. Başta Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes olmak üzere DP'liler, pek çok bürokrat ve partiye yakın olduğu düşünülen generaller tutuklandı. Demokrat Parti kapatıldı.
Cumhurbaşkanlığı, Milli Savunma Bakanlığı ve Başbakanlık görevleri Orgeneral Cemal Gürsel tarafından üstlenildi. Gürsel, Milli Birlik Komitesi (MBK) ile ülkenin tek hakimi haline geldi. Yeni anayasanın hazırlanması ve siyasi yapıların kurulması için çalışmalar başladı. Yeni anayasanın hazırlanması için oluşturulan Kurucu Meclis'e CHP lideri İnönü de seçildi.
Darbe sonrası CHP'nin 1959 tarihli 'İlk Hedefler Beyannamesi'ndeki pek çok konu hayata geçirildi. CHP, bütün enerjisini yeni anayasanın hazırlanması ve yeniden demokratik düzene geçilmesine verdi.
Yeni siyasi partilerin kurulmasına 9 Şubat 1961'de izin verildi, bunda altı ay sonra referanduma sunulan 1961 Anayasası halkın yüzde 61'inin oyuyla yürürlüğe girdi.
Yeni Anayasa ile TBMM iki meclise ayrıldı, cumhurbaşkanını görev süresi yedi yılla sınırlandırıldı, yasama kararlarını denetlemek için Anayasa Mahkemesi kuruldu. Böylece 'hukuk devleti' ilkesi öne çıkarıldı. Temel hak ve özgürlükler arttırıldı, Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kurularak askerlerin de siyasi konularda görüş belirtmesine olanak verildi.
1961 genel seçimleri
15 Ekim 1961’de yapılan seçimlerde CHP beklenen başarıyı elde edemedi. Parti yüzde 36 oy alarak 173 milletvekilliği elde etti. Kapatılan DP'nin ardılı olarak kurulan iki partiden; Adalet Partisi (AP) yüzde 35 oy oranıyla 158 milletvekili, Yeni Türkiye Partisi (YTP) ise 65 milletvekilini Meclis'e sokmayı başardı. Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) ise 54 milletvekili çıkardı.
Hiçbir parti hükümet olmak için salt çoğunluğu sağlayamayınca Türkiye tarihinde ilk defa koalisyon hükümetine ihtiyaç duyuldu. Hükümet kurma görevini alan İnönü, 20 Kasım 1961'de Adalet Partisi ile koalisyonda anlaştıklarını duyurdu. Ancak koalisyonun ömrü fazla uzun sürmedi. Meclis'teki siyasi çekişmeler yürütmenin önünde engel olunca Başbakan İnönü 30 Mayıs 1962'de istifa etti.
Hükümeti kurma görevini yeniden alan İnönü 25 Haziran 1962'de YTP, CKMP ve bağımsızlarla 2. Koalisyon Hükümeti’ni kurdu.
16 Kasım 1963’te yapılan yerel seçimlerden yüzde 54 oy oranı elde eden AP zaferle ayrıldı. CHP ise yüzde 36 oranında oy aldı. Bu sonuçların ardından YTP ve CKMP’nin hükümetten çekilmesiyle koalisyon bir kez daha çöktü.
'Karaoğlan' lakaplı Bülent Ecevit (sağda),
CHP liderliğini 1972'de
İsmet İnönü'den devraldı. [AA]
Hükümeti kurmakla görevlendirilen AP lideri Ragıp Gümüşpala gerekli çoğunluğu sağlayamayınca, CHP bu kez bağımsızlarla hareket ederek 3. Koalisyon Hükümeti’ni kurdu.
Yeni bir lider doğuyor
1965’teki genel seçimler ile CHP bir kez daha iktidarı merkez sağa devretmek zorunda kaldı. Yüzde 53 oy oranına ulaşan AP, Süleyman Demirel liderliğinde tek başına iktidar oldu. Yüzde 29 oy oranında kalan CHP’nin yenilgisi partide yeni bir ismin parlamasına neden oldu. Bu isim, 1961-1965 arası kurulan üç İnönü Hükümeti'nin de Çalışma Bakanı olan Bülent Ecevit idi.
Partinin 24 Ekim 1966'da yapılan 18. Kurultay’ında Ecevit genel sekreter seçildi. Giderek partiye hakim olmaya başlasa da CHP, bir sonraki seçimden de istediği başarıyı elde edemedi.
Yine tek başına hükümet kuran Demirel'in görevi ise, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 12 Mart 1971’deki muhtırası nedeniyle fazla uzun sürmedi. Ecevit bu askeri müdahaleye karşı olduğundan, CHP'nin yeni kurulacak hükümette yer almasını istemedi. İnönü ise muhtıraya karşı ılımlı bir tavır takınınca ve hükümete destek vereceğini belirtince Ecevit, genel sekreterlikten istifa etti.
Ecevit'in bu muhalefeti onu hem toplumda büyük destek sahibi yaptı, hem de partide güçlendirdi. 6 Mayıs 1972’de yapılan kurultayda, CHP’de İsmet İnönü devri kapandı. Ecevit partinin yeni lideri oldu.
1973 genel seçimleri
14 Ekim 1973’teki genel seçimlerde CHP, 'halkçı Ecevit' kimliğiyle geniş kitleler tarafından benimsenen 'Karaoğlan' lakaplı yeni lideriyle özlediği zaferi elde etti.
Parti bütün yurtta oyların yüzde 33'ünü alarak 185 milletvekilliği kazandı ve birinci parti oldu. Hükümet kurmakta Demirel’le uzlaşamayan Ecevit, koalisyonu Milli Selamet Partisi lideri Necmettin Erbakan’la sağladı. CHP’nin gelecekteki lideri Deniz Baykal ile onun kurmayı Önder Sav bu hükümette bakan olarak görev yaptılar.
Taban tabana zıt bu iki partiden kurulan koalisyonun uzun sürmeyeceği bekleniyordu, ancak bu dönemde Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalesi gerçekleşti. Başbakan Ecevit’in emriyle 20 Temmuz 1974 gerçekleştirilen 'Kıbrıs Barış Harekatı'nın ardından Birleşmiş Milletler'in (BM) çağrısıyla ateşkes yapıldı. Ancak olayın sonucunda gelen ABD ambargosu Türkiye'yi ekonomik açıdan zora soktu.
Hükümet içi anlaşmazlıkların artması nedeniyle de Ecevit istifasını verdi. Bu istifanın ardından Türkiye, sonrasındaki üç yılı CHP’siz 'Milliyetçi Cephe' hükümetleriyle geçirdi.
Bu arada 27 Kasım 1976'da toplanan, partinin 23’üncü Kurultayı’nda CHP'nin mevcut altı ilkesinin yanına bir de 'Demokratik Sol'un ilkelerinin eklenmesi benimsendi. Ayrıca CHP'nin Sosyalist Enternasyonal'e üyeliği kabul edildi. Ecevit tekrar genel başkan seçildi.

Demokratik Sol'un 6 ilkesi

  • Özgürlük
  • Eşitlik
  • Dayanışma
  • Emeğin üstünlüğü
  • Gelişmenin bütünlüğü
  • Halkın kendini yönetmesi


Kutuplaşma ve büyük ekonomik buhran
Ülkede ideolojik kutuplaşmanın zirveye çıktığı bir dönem yaşanıyordu; sokak çatışmaları, üniversite olayları ülke gündeminin birinci sırasındaydı. Böyle bir dönemde CHP’nin seçim kampanyası oldukça sıkıntılı geçti.
26 Nisan 1977'de Ecevit'in seçim otobüsü Niksar'da kurşunlandı. 1 Mayıs 1977'de Taksim Meydanı'nda düzenlenen 1 Mayıs mitinginde kalabalığın üzerine çevredeki binalardan ateş açıldı, 37 kişi öldü. 29 Mayıs günü İzmir’de uçaktan inen Ecevit'in bulunduğu gruba ateş edildi.
2 Haziran 1977 günü Başbakan Demirel, 3 Haziran'da yapılacak CHP'nin Taksim mitinginde Ecevit'e suikast düzenleneceğini, CHP Genel Başkanı'na bir mektupla iletti. Ecevit ise mitingden vazgeçmeyeceğini bildirdi. 3 Haziran günü CHP, tarihinin en görkemli mitinglerinden bir tanesi İstanbul Taksim Meydanı'nda gerçekleştirildi. Yüz binlerce insan CHP mitingine katıldı ve Ecevit'e destek verdi.
Bu ortamda 5 Haziran 1977 günü yapılan seçimlerden CHP zaferle çıktı. Sosyal demokratlar Meclis'e 213 milletvekili göndermeye hak kazandı. Ancak Ecevit’in kurduğu azınlık hükümeti Meclis'te güvenoyu alamadı.
Demirel çoklu koalisyonla bir hükümet kurdu, ancak Türkiye büyük bir darboğazdan geçiyordu. En basit ihtiyaç maddeleri bile karaborsaya düşmüş, zamlar, devalüasyonlar birbirini izliyordu. Enerji sıkıntısı had safhadaydı; ithal ürünlerin parası ödenemiyor, ülkede döviz bulunamıyordu. Diğer yandan sokaklardaki çatışmalar da devam ediyordu.
Demirel hükümeti düşürüldü
11 Aralık 1977’de yapılan yerel seçimler de CHP’nin birinciliğiyle sonuçlandı. Seçimlerde aldığı başarının güveniyle Ecevit 22 Aralık günü hükümet hakkında gensoru verdi, yapılan oylamada hükümet düşürüldü. Yeni bir hükümet kuran Ecevit başbakanlık görevini 14 Ekim 1979’da ara seçimlere kadar sürdürdü. Seçimlerden beklediği sonucu alamayan Ecevit istifa ederek, görevi bir kez daha Demirel’e devretti.
4 Kasım 1979'da ara seçim yenilgisinin ardından CHP 8. Olağanüstü Kurultayı toplandı. Parti içi muhalefetteki Deniz Baykal ve Ali Topuz grupları yönetimi çok sert bir biçimde eleştirdi.
Partide bunlar olurken 1980 yılı, ekonomik önlemler içeren 24 Ocak Kararları ile başladı. Cinayetler, boykotlar ve ekonomik zorluklarla dolu günler birbirini izledi. Mayıs ayında Çorum'da olaylar çıktı ve 48 kişi hayatını kaybetti. Ülkede şiddet had safhaya ulaştı. Resmi kayıtlara göre 1980 yılında meydana gelen 10 bin 'terör olayında' yaklaşık 2 bin insan hayatını kaybetti.
Mayıs ayında Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak öldürüldü. Eski CHP önderlerinden ve eski başbakan Nihat Erim, 19 Temmuz 1980'de bir suikasta kurban gitti. 22 Temmuz’da Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu'nun (DİSK) eski genel başkanı Kemal Türkler öldürüldü. Meclis'teki çekişmeler ise görev süresi dolan Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün yerine yeni bir ismin seçilmesine engel oluyordu.
1980'den günümüze
Siyasete ara
12 Eylül 1980 sabahı Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) yönetime el koydu. TBMM, hükümet ve anayasa feshedildi. Tüm yurtta sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Siyasi partiler, dernekler ve sendikalar kapatıldı. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk siyasi partisinin ilk dönemi böylece sona erdi.
Askeri yönetim seçimlerin yeniden, 6 Kasım 1983’te yapılacağını duyurdu ve 1983 ortalarında siyasi faaliyetler serbest bırakıldı. Ancak askeri yönetim, partilerin kurucularını veto etme yetkisini elinde bulunduruyordu. Bu yüzden kapatılan CHP'nin tabanına hitap eden Erdal İnönü'nün kurduğu Sosyal Demokrasi Partisi (SODEP) seçimlere katılamadı. Öte yandan Adalet Partisi'nin ardılları olarak kurulan Büyük Türkiye Partisi (BTP) ve Doğru Yol Partisi (DYP) de vetolardan nasibini aldı.
Seçimleri, Turgut Özal'ın başında bulunduğu Anavatan Partisi (ANAP) yüzde 45 oyla kazandı, Türkiye’de yeni bir dönem başladı.
Tabanın çatı arayışı
CHP tabanı varlığını ve kimliğini 1992’ye kadar SODEP’le Halkçı Parti’nin (HP) birleşmesiyle kurulan Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) altında sürdürdü.
19 Haziran 1992'de 12 Eylül rejiminin ürünü eski siyasi partilerin aynı adla tekrar açılmasını engelleyen yasa kaldırıldı. 9 Eylül’de 1992’de yapılan 25. Kurultay’da Deniz Baykal yeniden doğan CHP’nin dördüncü genel başkanı oldu.
SHP ve Ecevit’in lideri olduğu Demokratik Sol Parti’den (DSP) ayrılan 21 isim CHP saflarına katıldı, parti böylece Meclis'te grup kurma sayısına ulaştı.
1980 darbesiyle kapatılan CHP'nin aynı çatı altında tekrar buluşması
1992 yılında gerçekleşti. Deniz Baykal (solda) CHP'nin 4. Genel
Başkanı olurken, darbe sonrası CHP tabanına SODEP aracılığıyla
seslenen Erdal İnönü, bir süre CHP'nin dışında faaliyet gösterdi. [AA]
Sosyal demokratların birleşmesi
26 Mart 1994'te yapılan yerel seçime SHP, DSP ve CHP'nin ayrı ayrı girmesi sol açısından büyük bir yenilgi oldu. Üç sol parti toplam yüzde 25 oy alabildi. Şubat 1995’te SHP, CHP çatısı altına girmeyi kabul etti. Yapılan kurultayda partinin yeni lideri Hikmet Çetin oldu.
9 Eylül 1995'deki kurultayda ise Deniz Baykal genel başkanlığa tekrar seçildi. DYP Genel Başkanı Tansu Çiller'in kurduğu azınlık hükümeti TBMM'de güvenoyu alamayınca, 30 Ekim'de DYP ve CHP ülkeyi seçime götürecek yeni bir koalisyon hükümeti kurdu. Bu hükümette CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olarak yer aldı.
24 Aralık 1995 genel seçimlerinde CHP yüzde 10 barajını kıl payı aşarak TBMM'ye girdi. Seçimlerin galibi ise Necmettin Erbakan'ın başında bulunduğu Refah Partisi oldu.
CHP Meclis dışında
18 Nisan 1999 günü yapılan genel ve yerel seçimlerde CHP yüzde 10 barajını aşamayarak, askeri darbeler dönemi dışında ilk defa Meclis dışında kaldı.
Baykal seçim yenilgisinden kendisinin sorumlu olduğunu belirterek 22 Nisan 1999'da genel başkanlıktan istifa etti. 22 Mayıs 1999'da toplanan olağanüstü kurultayda Altan Öymen genel başkanlığa seçildi.
Deniz Baykal'ın CHP'den ayrı kalması kısa sürdü. Yaklaşık bir buçuk sene sonra genel başkanlığa yeniden seçildi.
Uzun muhalefet maratonunun başlangıcı
Mayıs 2002'de Başbakan Ecevit’in rahatsızlanması üzerine TBMM erken seçim kararı aldı. 3 Kasım günü yapılan seçimlerinde Recep Tayyip Erdoğan'ın başında olduğu Adalet ve Kalkınma Partisi tek başına iktidara geldi. AKP seçimlerde yüzde 34,4 oy oranıyla 363 milletvekilliği kazanırken, CHP yüzde 19'la 178 sandalyede kaldı.
28 Mart 2004’teki yerel seçimlerde AKP yüzde 41 oy alırken, CHP 1999 yerel seçimlerinde yüzde 13 olan oyunu yüzde 18'e çıkardı. İllerin büyük çoğunluğunda belediye başkanlıklarını AKP kazandı.
Alınan bu yenilgi parti içi muhalefeti arttırıp bazı kopmalara neden olsa da, 2005’teki kurultayda Baykal geçerli oyların tamamını alarak koltuğunu korumayı başardı.
CHP iç çalkantılar yaşarken bir yandan da AKP iktidarına karşı da sert muhalefet yapıyordu; Baykal’la Başbakan Erdoğan arasında büyük çekişme yaşanıyordu. 2006 yılı sonunda seçimlerin yenilenmesi konusunda CHP çaba gösterse de iktidar partisi buna yanaşmadı.
Baykal'dan TSK'ya destek
CHP 2007 Nisan ayındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan'ın adaylığına şiddetle karşı çıktı ve bu yolda bütün anayasal haklarını kullanacağını belirtti. 24 Nisan 2007 günü AKP cumhurbaşkanı adayı olarak Abdullah Gül'ü belirleyince CHP bu konuda uzlaşılmadığı için TBMM'de yapılacak seçimi Anayasa Mahkemesi'ne götüreceğini açıkladı.
Dönemin CHP lideri Deniz Baykal, Abdullah Gül'ün AKP tarafından
cumhurbaşkanı adayı olarak gösterilmesine karşı çıkmıştı. [AA]
27 Nisan 2007 günkü oylamada 367 milletvekili yeter sayısı bulunamayınca CHP mahkemeye başvurdu. Aynı gece Genelkurmay Başkanlığı internet sitesinde, cumhurbaşkanı seçiminde laiklik hassasiyetine vurgu yapan bir bildiri yayımladı.
CHP, sonradan e-muhtıra olarak adlandırılan bu bildiriye destek verdi. Partinin itirazını yerinde bulan Anayasa Mahkemesi’nin kararı üzerine ise cumhurbaşkanının yeni meclis tarafından seçilmesinde uzlaşıldı.
Bu koşullar altında gidilen 22 Temmuz 2007 seçimlerinde CHP'nin oyları yüzde 21’e çıktı. Buna karşın iktidardaki AKP, oyların yüzde 46’sını alarak 341 milletvekilliği kazandı. Bu sonuç bir kez daha eleştiri oklarının Baykal’a yönelmesine neden oldu, ancak CHP lideri istifa etmeyeceğini açıkladı.
28 Ağustos 2007’de ise CHP’nin boykot ettiği oylamada, AKP’nin adayı Abdullah Gül, MHP’nin desteğiyle Cumhurbaşkanı seçildi.
Parti içi muhalefet filizleniyor
Mart 2008’de yapılan CHP 32. Olağan Kurultayı öncesinde bir önceki dönemin grup başkanvekili, Samsun Milletvekili Haluk Koç genel başkan aday adaylığını açıkladı. Ancak bunun için delegelerden gerekli olan 253 imzayı toplayamayınca Baykal bir kez daha seçimlere tek aday olarak girerek görevini sürdürdü.
2009 yerel seçimlerinde CHP, iktidar partisinin arkasında kalsa da bir önceki yerel seçimlere göre oyunu artırdı.
CHP Grup Başkanvekili'yken, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na aday olan Kemal Kılıçdaroğlu, istediği sonucu alamasa da, seçim sürecinde birlikte çalıştığı CHP İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin'le birlikte kamuoyunda ön plana çıktı, adı partinin liderliği için geçmeye başladı.
Kemal Kılıçdaroğlu dönemi
23 Mayıs 2010 tarihinde toplanacak olan CHP 33. Olağan Kurultayı'na iki haftadan az bir süre kala Genel Başkan Deniz Baykal'ın, CHP Milletvekili Nesrin Baytok'la birlikte beraber olduğu öne sürülen görüntüler internete sızdı.
Baykal 10 Mayıs 2010'da, yaklaşık 16 yıldır sürdürdüğü CHP Genel Başkanlığı görevinden istifa etti. Kurmayları aracılığıyla parti liderliği için gönlünden geçen ismin Kılıçdaroğlu olduğu mesajını verdi. Ancak Kılıçdaroğlu mesaja olumlu yanıt vermedi ve aday olmayacağını açıkladı.
Kemal Kılıçdaroğlu 2010'da CHP'nin 7. Genel Başkanı seçildi. [AA]
Kurultay takvimi hızla işlerken, adaylık krizi bir türlü aşılamadı. CHP yönetimi toplantı üstüne toplantı yaptı, hatta Genel Sekreter Önder Sav, Baykal'ın geri getirilmesinden yana ısrarcı oldu.
Ancak Kılıçdaroğlu'nun fikri değişti, kurultaya beş gün kala partinin hâlâ genel başkan adaysız kalmasından rahatsız olan birçok partilinin isteğini ve halkın desteğini göz önünde bulundurarak, aday olacağını açıkladı.
Yapılan 33. Olağan Kurultay'da Kılıçdaroğlu bin 249 delegenin bin 200'ünün imzasıyla tek aday olarak seçime girdi ve kullanılan bin 197 oyun geçerli olan bin 189'unu alarak CHP'nin 7. Genel Başkanı seçildi.
Kılıçdaroğlu parti lideri olarak ilk sınavını dört ay sonra, 12 Eylül 2010'da anayasa değişikliği için yapılan referandumda verdi. Anayasa'da öngörülen değişikliklere karşı olan CHP'de Kılıçdaroğlu, yurt gezisine çıkarak halkın nabzını tuttu ve oylamada 'hayır' oyu kullanılması çağrısı yaptı. Ancak sandıktan yüzde 58 oranında 'evet' oyu çıktı.
Genel başkanlık koltuğuna oturan Kılıçdaroğlu için sonraki aşama, köklü geleneğe ve sert bürokratik yapıya sahip olan parti yönetiminde hakimiyeti sağlamak oldu. Bu, partideki kemikleşmiş elitist yapıyı değiştirecek ve Kılıçdaroğlu'nun zihnindeki, halka daha yakından temas eden 'Yeni CHP'yi inşa etmenin yolunu açacaktı.
Kasım 2010'da Kılıçdaroğlu, halen önceki genel başkan Baykal'ın gölgesinin hissedildiği parti yönetimini feshetti. Yerine, tüzük gereğince Genel Başkan, Genel Başkan yardımcıları ve Genel Sekreter'den oluşan yeni Merkez Yönetim Kurulu'nu (MYK) açıkladı. Yeni MYK'da Önder Sav'a yer verilmedi. Böylece Sav'ın 10 süren genel sekreterlik görevinin sona ermesiyle CHP'de bir devir de kapandı.
17 Kasım 2010 tarihinde Parti Meclisi'ni belirlemek için yapılan olağanüstü kurultayda CHP'nin birçok eski ismi liste dışında kaldı.
Son genel seçim
12 Haziran 2011 genel seçimlerinde CHP üçüncü kez AKP'yle karşı karşıya geldi. İktidar olmak için kolları sıvayan Kılıçdaroğlu, seçim sürecinde 81 ilin tamamında seçmene seslendi.
Ekonomide düzelme, adaletli gelir dağılımı, alt sınıfları koruyan sosyal politikalar, güneydoğudaki şiddete ve Kürt Sorunu'na demokratik çözüm vadeden Kılıçdaroğlu, toplumda ve partide yarattığı rüzgarla CHP'nin oylarını yükseltse de, iktidar partisi karşısında kaybetti. Yüzde 26 oya ulaşan sosyal demokratlar Meclis'e 135 milletvekili gönderdi, ana muhalefet görevini devam ettirdi.
Bu seçimlerde CHP'den milletvekili seçilen, cezaevindeki Ergenekon davası sanıkları Mustafa Balbay ile Mehmet Haberal'in tahliyelerinin reddedilmesi yemin krizine neden oldu.
TBMM'de yeni dönemin ilk oturumu ve yemin töreni 28 Haziran'da yapıldı. Ancak CHP'liler, Balbay ve Haberal'ın durumuna tepki olarak kürsüde yemin etmediler. Kriz iki hafta sonra AKP ile yapılan görüşmeler neticesinde aşıldı ve CHP milletvekilleri 11 Temmuz'da yemin ederek görevlerine başladı.
CHP'deki değişim parti tüzüğünün yenilenmesiyle devam etti. 30 Mart 2012 tarihinde yapılan Olağanüstü Tüzük Kurultayı'nda, ön seçim zorunlu hale getirilerek örgütün milletvekili adaylarını belirleme gücü arttı. Yüzde 33 kadın kotası getirilerek yönetimde kadınların etkin görev almasının yolu açıldı. Yüzde 10 gençlik kotasıyla da genç nesilin teşkilatta tecrübe kazanmasına imkan tanındı.
Partide iyiden iyiye hakimiyet sağlayan Kılıçdaroğlu Temmuz 2012'deki 34. Olağan Kurultay'da degelerin geçerli bin 164 oyunun tamamını alarak yeniden genel başkanlığa seçildi.
PARTİNİN TEMEL KONULARDAKİ DURUŞU
Temel hak ve özgürlükler
Programında, demokrasinin en önemli öğesinin özgür birey olduğunu savunan CHP, temel amacının bireyi özgürleştirmek, bireyin kendisini geliştirmesinin önündeki ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel engelleri kaldırmak ve bireyin özgürlüklerini bilinçli olarak kullanmasını sağlamak olduğunu bildiriyor.
İnsan haklarının, çağın gereklerine uygun olarak süreklilik içinde geliştirilmesinin gereğine inandığını belirten CHP, başta İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi olmak uzere, insan hakları
alanında Türkiye’nin taraf olduğu tüm uluslararası sözleşmelere eksiksiz uyacağını vaat ediyor.
Düşünce özgürlüğünün örgütlenme ile bütün olduğunu açıklayan parti, şiddeti teşvik etmediği sürece bunun hiçbir şekilde kısıtlanamayacağını savunuyor. Din, inanç ve vicdan özgürlüğünün de eksiksiz şekilde uygulanmasını isteyen CHP, bu konudaki baskılara karşı duracağını ilan ediyor.
Hukuk ve adalet


CHP, hukuk devleti ilkesine ve hukukun üstünlüğüne parti programında geniş yer ayırıyor. Anayasanın evrensel hukuk devleti normlarıyla uyuşmayan maddelerini değiştirmeyi amaçladığını açıklayan parti, belirli konulardaki kırmızıçizgilerinden taviz vermiyor. Anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek ilk üç maddesine yönelik doğrudan ya da dolaylı hamlelere karşı çıkılacağını bildiriyor.
Yargının siyasallaşmasının önüne geçilmesi gerektiğini savunan parti, hukuk ve yargı sisteminin, hukukun üstünlüğünü ve yargının bağımsızlığı kuralları çerçevesinde yeniden yapılandırılmasını ve yargıç güvencesinin koşulsuz sağlanmasını istiyor.
Uzun tutukluluk ve yargılama sürelerini eleştiren parti, özellikle kamuoyu tarafından yakından bilinen Ergenekon ve Balyoz gibi davaları yakından takip ediyor.
Demokratikleşme ve sivil toplum
1982 Anayasası’nın siyasi partilerin çalışma ve örgütlenme koşullarına sınırlamalar getirdiğini savunan CHP, demokratikleşme adına bu kısıtlamanın kaldırılmasını talep ediyor. Gençlerin ve kadınların siyasi partilerde ve siyasette aktif olarak yer almaları planlayan CHP, ülkenin demokratikleşmesinin ön koşulu olarak, siyasi partilerin işleyişinde ve örgüt yapılanmalarında parti içi demokrasinin ve katılımcılığın yaşama geçirilmesini hedefliyor.
Güçlü bir sivil toplumunun demokratikleşmenin zorunluluğu olduğu ilkesini benimseyen parti, meslek odaları, okul aile birlikleri, sendikalar, yöresel dayanışma dernekleri, çevre ve tüketici dernekleri gibi örgütlenmelerin özendirilmesini istiyor.
Bunun, yurttaşların sivil toplum örgütleri aracılığıyla ülkede etkin bir konuma gelmesinin önemli bir yolu olduğunu benimsiyor. Özellikle tarımda üretkenliğin arttırılmasını ve üretici emeğinin değerlendirilmesi açısından kooperatifçiliğin en yaygın şekilde desteklenmesini de hedefliyor.
Medya ve basın
Türkiye’de basına uygulanan baskıyı ve çok sayıda gazetecinin tutuklu olmasını sık sık gündeme getiren CHP, basın özgürlüğünün demokratik sistemin temel koşullarından biri olduğunu savunuyor.
Tutuklu gazetecilerin bir çoğunun 'terörle mücadele' kanunundan yargılanması sebebiyle, CHP sözkonusu kanunun yeniden düzenlenmesi için 2012’de TBMM’de girişimlerde bulundu. Türkiye’de basın özgürlüğün giderek azaldığını savunan parti, bu konuda meclis araştırması açılmasını talep etti. Medyanın güçlü ve tarafsız bir şekilde görev yapabilmesinin güvence altına alınmasını isteyen parti, sansüre karşı mücadele edilmesini istiyor.
Azınlıklar ve Kürt Sorunu
CHP, Türkiye’de etnik azınlıkları Lozan Anlaşması’na dayanak alarak tanımlıyor. Bu anlaşmaya göre tanınmış dini ve kültürel hakların eksiksiz karşılanması gerektiğini savunuyor. Yeni azınlıklar yaratılması fikrine karşı çıktığını parti programında açıkça ilan ediyor.
CHP, Türkiye’de demokratikleşme, istikrar sağlama, güvenliğe kavuşma yolundaki en büyük engel olan Kürt Sorunu'na tarihi süreç içerisinde farklı yaklaşımlarda bulundu. Uzun süre Kürt Sorunu'na 'güvenlik ve terör' sorunu olarak yaklaşan parti, 1989 yılından beri meselenin askeri yöntemlerle çözülemeyeceği görüşünü taşıyor. Kürtlerin hakları için silahlanan PKK örgütüne karşı mücadelenin devam etmesi gerektiğini hep savunmuş olan parti, diğer yandan Kürtlerin temel taleplerinin ve kültürel haklarının dikkate alınması ve bunun için yasal zeminin oluşturulması gerektiğini, bugüne kadar hazırladığı çok sayıda raporunda dile getirdi.
CHP genel başkan yardımcıları Sezgin Tanrıkulu (solda) ve Faruk
Loğoğlu (sağda), Mayıs 2012'de TBMM Başkanı Cemil Çiçek'i ziyaret
etmiş ve Kürt Sorunu'nun çözümü için toplumsal mutabakat komis-
yonu kurulması çağrısı yapmışlardı. [AA]
CHP’nin bu konudaki temel hassasiyeti ise üniter yapı ve ulus devlet temeline zarar gelmemesi. Kürtlerin ve diğer azınlıkların anadilini özgürce konuşabilmesini ve özel kurslar açabilmesini savunan CHP, bu nedenle anadilde eğitime ise kesin olarak karşı çıkıyor.
Kesintisiz 11 yıldır siyasette ana muhalefet görevini sürdüren CHP, iktidara en çok yüklendiği konuların başında Kürt Sorunu ve güneydoğudaki şiddet geliyor. Kadrosunda Kürt milletvekilleri barındıran parti çözüme dair siyasal yaklaşımlarına rağmen Kürtlerin ağırlıkta yaşadığı kentlerden beklediği seçim başarısını elde edemedi. Partinin tabanında ciddi etkiye sahip olan ulusalcı tabanın söylemleri bunun başlıca nedeni olarak düşünülüyor.
Parti, hükümetin Aralık 2012’de PKK’nın silah bırakması için örgütün cezaevindeki lideri Abdullah Öcalan’la başlattığı diyalog sürecine ise temkinli yaklaşıyor. Sürecin doğru yürütüldüğü takdirde sorunun barışçıl yollarla çözülebileceğini belirten CHP yönetimi, başlangıçta hükümetin arkasında olduğunu açıklamıştı. Ancak süreci yakından takip eden parti, daha sonra 'net bir stratejisi' olmadığı gerekçesiyle hükümete yönelik eleştirilerini yükseltti.
CHP, çalışmaları devam eden yeni anayasaya ise, 'etnik köken' kavramı eklemek istiyor. Anayasanın eşitlik maddesine 'hiç kimseye etnik kökeninden dolayı ayrımcılık yapılamayacağı' ifadesinin yazılmasını talep eden parti bu konuda, iktidardaki AKP ve milliyetçi tabanı temsil eden MHP ile henüz uzlaşma sağlayamadı.
Ekonomi
CHP, mevcut iktidarın ekonomi politikalarını en çok özelleştirme, işsizlik, bütçe açığı ve fırsat eşitliği konularında eleştiriyor. Türkiye’nin üretime dayalı bir ekonomi olmaktan giderek uzaklaştığını savunan parti, hızlı ve dengeli kalkınmayı öngören, aynı zamanda sosyal politikaları ön planda tutan devletin denetleyici ve düzenleyici olarak daha fazla rol aldığı bir ekonomi programının benimsenmesini istiyor.
Parti ayrıca, Türkiye’nin kendi kaynaklarının yeterince değerlendirilmediğini, bu nedenle istikrarlı bir büyüme sağlanamadığını ve dışa bağımlılıktan kaynaklı cari açığın oluştuğunu savunuyor. Kısa ve orta vadede Türkiye ekonomisinin bu bağımlılıktan kurtarılması gerektiğini belirten parti; tarımda, sanayide ve hizmetlerde dış dünyayla rekabet edebilen kalıcı çözümler öngörüyor.
Kamu yönetimi
CHP, ulus devlet, üniter yapı ve laik cumhuriyet ilkelerinden ödün verilmemesini savunuyor. Bu ilkeler ışığında hükümetin gündeme getirdiği, valilerin seçimle işbaşına gelmesini öngören reforma karşı çıkıyor.
Türkiye’nin kamu yönetimi reformuyla kapsamlı bir yeniden yapılanmaya gitmesi gerektiğine inanan CHP, yapısal değişikliklerle, vatandaşların hayatını güçleştiren, yatırımları geciktirip engelleyen gereksiz formalitelerin kaldırmasından yana. Bu çalışmaları yönlendirmek için bir Devlet Reformu Bakanlığı’na gerek olduğunu savunuyor.
Bakanlıkların sayısı ve görev alanlarının yeniden düzenlenmesini isteyen parti, bölgesel kalkınma ve yerleşim sorunları, bilişim ve bilgi toplumu, Avrupa Birliği ile İlişkiler, KOBİ, göçmen sorunları gibi yeni sorumluluk alanlarında ve çalışma ve sosyal güvenlik alanlarına yönelik bakanlık düzeyinde yeni yapılanmalar öngörüyor.
Yerel yönetimde ise parti, ağırlaşan kent sorunlarının çözümü için belediyelere makul ölçülerde yeni yetkiler verilmesi gerektiğini savunuyor. Yurttaşların daha fazla söz sahibi olacağı bir karar alma sürecinin hayata geçirilmesinden yana olan parti, merkezi ve yerel idareler arasındaki görev ve kaynak paylaşımının yeniden düzenlenmesini planlıyor.
İstanbul için yeni bir yönetim modeli de planlayan parti, bunun için GAP benzeri Kuzey Marmara Metropolitan Bölge Planı hazırlanmasını öngörüyor. Bu planın uygulanması için güçlü bir yasal çerçeve, kurumsal altyapı ve finansman modelinin oluşturulması gerektiğini belirtiyor.
Eğitim
CHP, mevcut iktidarı eğitimi siyasallaştırdığı ve laiklik ilkesinden saptığı gerekçesiyle sıkça eleştiriyor. İktidarın 2012 yılında hayata geçirdiği kademeli 4+4+4 sistemine, imam hatip okullarının önünü açtığı gerekçesiyle karşı çıkan parti, sosyal demokrat yapısı gereği bir çok konuda olduğu gibi eğitimde de fırsat eşitliğini savunuyor.
Parti Grup Başkanvekili Emine Ülker Tarhan, 4+4+4 yasasının iptali
için Nisan 2012'de Anayasa Mahkemesi'ne başvurduklarını
açıklamıştı. [AA]

Türkiye’nin çağdaş bir eğitim reformuna hızla ihtiyaç duyduğunu savunan CHP, demokrasi, insan hakları ve hoşgörü kültürünün yeni nesillere aşılayacak bir sistemin inşa edilmesini istiyor.
Tarikat ve cemaatlerin eğitimdeki etkisini eleştiren parti, din dersleri müfredatının da yeniden düzenlenmesini öngörüyor. Temel eğitimi kesintisiz bir şekilde 10 yıla çıkarmayı amaçlayan CHP, okul öncesi iki yıllık hazırlık eğitiminin de tüm ülkede zorunlu hale getirilmesini hedefliyor.
Bölgesel ihtiyaçlara göre mesleki ve akademik liselerin programların yeniden düzenlenmesini öngören partinin eğitimdeki en önemli hedefi ise yüksek öğretime giriş sağlayan Öğrenci Seçme Sınavı’nın kaldırılması. CHP, yüksek öğretime geçişin 9. ve 10. sınıflarda uygulanacak 'mesleki yönelim' programı ve 'yetenek ölçme ve değerlendirme' sınavlarıyla sağlanmasını öngörüyor.
Sağlık
BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne atıfta bulunan CHP, sosyal demokrat bir parti olmanın sorumluluğuyla da, sağlık hizmetlerinin, tüm yurttaşlara, doğum öncesinden ölüme kadar kesintisiz olarak verilmesini savunuyor.
Bu hizmetin, yeterli, kaliteli, kolay ulaşılabilir, eşitlikçi, adaletli ve verimli nitelikte olması gerektiğini belirten parti, sağlık hizmetinin yurttaşların ödeme gücüyle sınırlı olmayacağı ilkesini benimsiyor.
Toplam sağlık harcamalarının milli gelire oranının Avrupa ülkeleri ortalaması düzeyine çıkarılmasını hedefleyen CHP, sağlık politikalarının tek elden oluşturulmasını ve uygulamasında hizmet odaklı bir politika oluşturulmasını benimsiyor. Her yurttaş için ‘Ulusal Sağlık Sigortası’ öngören parti, ödeme gücü olmayanların primlerinin devlet tarafından karşılanmasını hedefliyor.
Çalışma hayatı ve sosyal güvenlik
CHP’nin çalışma hayatına ilişkin en önemli önceliği, tüm çalışanların sendikal örgütlenme haklarının güvence altına alınması. Emekten yana bir anlayış benimsediğini savunan parti, çalışma sürelerinin kısaltılmasını ve aşamalı olarak AB ülkeleri düzeyine indirilmesini hedefliyor.
Çalışma yaşamı normlarının, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) standartlarına yükseltilmesini savunan parti, sendikalar yasasıyla toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavt yasasının değiştirilmesini hedefliyor.
CHP ayrıca, çalışma yaşamı ile ilgili olarak, gerek bireysel iş hukuku, gerekse toplu iş hukuku alanlarında mevcut aksaklıkların giderilmesi amacıyla, reform boyutlu köklü yasal düzenlemelerin yapılmasını öngörüyor.
Dış politika
CHP, dış politika önceliğini AB ile ilişkiler ve Türkiye’nin birliğe tam üyelik hedefi olarak ortaya koyuyor. AB vizyonunu, modernleşme projesinin doğal uzantısı olarak görüyor ve bunu toplumsal değişimin katalizörü olarak değerlendiriyor.
Bazı AB ülkelerinin coğrafi veya kültürel farklılıklar gibi nedenlerle Türkiye’yi tam üyelikten dışlamayı ve Türkiye’ye özel bir statü vermeyi öngören politikalarının AB’nin resmi görüşü haline dönüştürülmesi halinde parti, başta Gümrük Birliği olmak üzere mevcut taahhütlerin gözden geçirilmesi gerektiğini savunuyor.
CHP Kıbrıs Sorunu'nun, ancak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ve Kuzey Kıbrıs halkının kazanılmış haklarının korunmasını taahhüt eden, adadaki her iki tarafın egemen eşitliğine dayanan bir yaklaşımla çözülebileceğini belirtiyor. Güney Kıbrıs'ı, tüm adayı temsil eden tek meşru devlet sayan yaklaşıma kesinlikle karşı çıkıyor.
Türkiye’nin NATO ile ilişkilerini güçlendirerek devam ettirmesini savunan CHP, 'Büyük Ortadoğu Projesi'yle uluslararası arenada Türkiye’ye biçilen ‘ılımlı İslam’ rolüne ise karşı çıkıyor.
ABD ile stratejik işbirliğinden yana olan CHP, Türkiye’nin yakın coğrafyası Orta Doğu bölgesine dışarıdan müdahalelere karşı çıkıyor. Geçtiğimiz on bir yıl boyunca dış politika konusunda AKP’yle en çok Suriye konusunda ters düşen ana muhalefet partisi, komşu ülkede yaşanan isyana Ankara’nın müdahil olmasını eleştiriyor. Özellikle Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu hedef alan CHP, hükümetin politikaları nedeniyle Türkiye’nin neredeyse bütün komşularıyla sorun yaşadığını savunuyor.
Türkiye’nin ulusal çıkarlarına uygun bağımsız bir dış politika benimsemesini isteyen CHP, hükümeti ABD ve Batı çıkarları ekseninde hareket etmekle suçluyor.










Yorumlar

Bu sitede yer alan içerikler sadece genel bilgilendirme amacı ile sunulmuştur. Yorumlarınızı kendi özgür iradeniz ile yayınlanmakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üstlenmektesiniz. Böylelikle, Topluluk Kuralları ve Kullanım Koşulları'na uygun olarak, yorumlarınızı kullanmak, yeniden kullanmak, silmek veya yayınlamak üzere tarafımıza geri alınamaz, herhangi bir kısıtlamaya tabi olmayan (format, platform, süre sınırlaması da dahil, ancak bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) ve dünya genelinde geçerli olan ücretsiz bir lisans hakkı vermektesiniz.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html