BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Brezilya sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Brezilya sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

29 Ocak 2019 Salı

ABD Latin Amerika'yı kaosa sürüklüyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf
Hıristiyan dünya kendi radikal unsurunu, ABD eliyle Latin Amerika’da oluşturuyor; Yahudi ve Hıristiyanlığı ortak referans alan Evanjelikler bütün bir bölgeyi kaosa götürüyor.
Afganistan'da daha sonradan El-Kaide'yi oluşturacak grupların, SSCB'nin Afganistan işgaline karşı, CIA tarafından desteklendiği, önünün açıldığı ifade edilir. Benzer örnekleri ABD’nin destek verdiği PKK, YPG, DEAŞ gibi örgütleri zikrederek Ortadoğu’dan da verebiliriz. ABD makamları, aşırılık yanlılarını “terörist” olarak nitelendiriyor. Fakat silahlı örgütlerin tanımı, hangi güce hizmet ettiklerine bağlı olarak değişiyor. Yani ABD bir coğrafya veya ülkeye askeri açıdan müdahil olmak istediğinde, önce silahlı örgütlü yapılar kurdurarak askeri müdahaleyi meşru hale getiriyor. Washington’un bu ikili oyunları ve ABD’nin Taliban’ı ya da terörizmi desteklediğine dair iddialar, Pakistan tarafından da sorgulanıyor.

ABD Başkanı Trump bir teokrasi kurmaya çalışıyor ve Ulusal Politika Konseyi’nin üyelerini yeniden oluşturma çabası, bu tespitin doğruluğunu kanıtlıyor. Trump’ın Başkan Yardımcısı Pence, Dışişleri Bakanı Pompeo, Savunma Bakanı Mattis ve Güvenlik Danışmanı Bolton Evanjelist veya aşırı sağcı-milliyetçi Hıristiyan şahsiyetler. Bu teokratik kabineyi oluşturmak için onlarca kamu görevlisi değiştirildi. Bu bağlamda, ABD Evanjelikleri ile Latin Amerika Evanjelikleri arasında ciddi bir iletişim bağı var. Özellikle Brezilya genel seçimlerinde Evanjeliklerin agresif bir şekilde sol partilere karşı aşırı sağcı-milliyetçi siyasetçileri desteklediğini görüyoruz. Yanı sıra Şili’de Pinera, Brezilya’da Bolsonaro, Arjantin’de Macri, Guetemela’da Morales, Kolombiya’da Duque, Paraguay’da Benitez ve Peru’da Vizcarra Latin Amerikalı kökten dinci Hıristiyan Evanjeliklerin ve Yahudi lobilerinin desteğiyle iktidar oldu. Bütün bu liderler kendi ülkelerinin iç siyasetlerinde göç karşıtı, LGBT haklarını kısıtlayıcı, kadın haklarındaki genişlemeleri engelleyici, kürtaj karşıtı, İslamofobik ve İsrail yanlısı politikaları desteklerken, dini hayatın yaygınlaşmasını hedef alan uygulamaları yürürlüğe koydular.

Bu liderler seçildikleri günden itibaren ABD yörüngesinde politikalar geliştiriyor. Özellikle BM’deki tarihi Kudüs oylamasında, bu ülkeler çoğunlukla İsrail ve ABD yanlısı bir pozisyon almıştı. Bugün aralarında komşuluk ilişkisi bulunmayan Arjantin, Şili ve Paraguay dahi Venezuela’ya karşı agresif bir politika yürütüyor.

ABD’deki kiliselerde ve kamu kurumlarında Evanjelikler destekleniyor; yasaları, eğitim ve siyasi sistemleri savunuluyor. Kadın haklarına ve liberal düzene karşı çıkılıyor. LGBT bireylere eşit hak ve koruma sağlanması reddediliyor. Başkan Trump, Evanjelik kiliseler ve STK’lar aşırılık yanlısı “Hıristiyan Taliban”ı destekliyor ve Latin Amerika ülkelerine de ihraç ediyor. Tıpkı Afganistan’da İslam’ı referans aldığını iddia eden Taliban gibi, Latin Amerika’da da Yahudi ve Hıristiyanlığı ortak referans alan Evanjelikler bütün bir bölgeyi kaosa sürüklüyor. SSCB’ye karşı oluşturulan Afgan Taliban’ı ABD’nin Asya ve Ortadoğu siyaseti için kullanışlı bir aparat olurken, dini aidiyetleri ve Hıristiyan ahlakını referans alan bu Latin Amerikalı Evanjelik liderler, kendi ülkelerinin kalkınmasından ziyade ABD ve İsrail’in hedeflerine alet ediliyorlar. Dolayısıyla Hıristiyan dünya kendi radikal unsurunu ABD eliyle Latin Amerika’da oluşturuyor; Latin Amerika ülkelerinin sağcı hükümetlerini ve liderlerini bu amaca hizmet eden bir siyasete uyarlıyor.
Evanjelikler kendi bölgelerinde dini bir aşırılıkçılığı savunuyor, ahlak temelli teokratik bir yasaya sıkı sıkıya bağlı kalmayı zorunlu kılıyor. Hıristiyan köktenciler de Latin Amerika’da iktidara geldiklerinde aynı şeyleri yapıyor. Nitekim Brezilya, ABD’den sonra Evanjeliklerin iktidarı ele geçirdiği ikinci büyük ülke olma özelliğine sahip. Göreve gelen Jair Bolsonaro, Evanjeliklerin yörüngesinde siyasal bir sistem kurguluyor. Bu bağlamda sosyalist Maduro hükümeti gerek Trump gerekse Bolsonaro açısından bir tehdit olarak görülüyor. Bu yüzden Maduro’nun devrilmesi için “Hıristiyan Taliban” oluşturuluyor.

ABD Irak, Afganistan, Suriye ve Libya’da süresiz olarak kalmak için önce bölgeyi silahlı örgütlerle ve/veya yerel ordularla terörize etti. Tıpkı bu ülkelerde olduğu gibi, ABD Venezuela silahlı kuvveleri içinde de bir bölünmeye sebep olmak ve Latin Amerika ülkelerinin silahlı kuvvetleriyle Venezuela ordusu arasında askeri bir gerilim çıkarmak için elinden geleni yapıyor. Jair Bolsonaro, 2018 Brezilya başkanlık seçimlerini Evanjeliklerin ve Yahudi sermayesinin desteğiyle kazandı. General Hamilton Mourão ise başkan yardımcısı seçildi. Mourão Brezilya’nın Maduro’nun devrilmesinden sonra askerlerini Venezuela’ya “barış gücü” olarak göndermeye hazır olduğunu açıkladı. Bolsonaro ise Pentagon ile Brezilya’da bir ABD askeri üssü oluşturmak istediğini söyledi. Benzer bir açıklama yapan Peru Dışişleri Bakanı Néstor Popolizio da ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ile bir araya geldiğinde “Başkan Bolsonaro ile Venezuela ve Küba’nın ‘otoriter rejimlerine’ karşı mücadele etme niyetindeyiz” dedi.

ABD Dışişleri Bakanlığı muhalif gruplara açıktan 14 milyon dolar verdi [1] ve askerlerle gizli toplantılar düzenledi. [2] [3] [4] CIA operasyonlarının ön cephesi olan ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı’nı Venezuela’da “siyasi muhalefeti” desteklemek için finanse etti. ABD destekli muhalefet ulusal seçimleri rutin olarak boykot etme tavrında. Görünen o ki asıl amaç Venezuela’daki tüm siyasi süreçleri gayrimeşru hale getirmek. Venezuela’da siyasi örgütlenme sadece hükümeti seçimlerde yenmeye yönelik değil; siyasi kaosla, hükümetin meşruiyetini tamamen baltalamak, böylece bir dış müdahalenin haklı kılınmasını sağlamak da bu örgütlenmenin amaçları arasında.

Maduro süpermarketler dahil tüm Venezuela kurumlarını militarize etti. Milislerine otomatik silahlar dağıttı. Bir kez daha Kolombiya’yla gerginlikleri artırdı. Kolombiya’nın yeni Cumhurbaşkanı Iván Duque, Venezuela’yı kendisine suikastçılar göndermekle suçladı. Brezilya ve Kolombiya’da sınır boyunca birkaç yüz bin Venezuelalı var. Bu yüzden Bolsonaro ve Duque, Maduro’yu eleştiriyor. Bolsonaro ve Duque Trump’a sempati duyuyor. Maduro demokratik bir sistem dahilinde olsa da seçime katılım düşük olduğu için tartışmalı bir şekilde seçildi. Otoriter uygulamaları da söz konusu. Fakat Latin Amerika’da demokratik olmayan bir güç kullanımına hiç başvurmadı.
Aslında Bolton ve ABD hükümetinin Brezilya Cumhurbaşkanı Bolsonaro’yu müttefik olarak görmeleri şaşırtıcı değil. Bolsonaro ve taraftarları olan Evanjelikler, ABD ile daha yakın bir ilişkinin Brezilya’ya fayda sağlayacağına inanıyor. Böylelikle 16 yıllık solcu hükümetlerden sonra Brezilya bölgede ilk kez, ABD açısından “güvenilir” bir müttefik olabilir.

Latin Amerika ülkelerinin Venezuela’ya askeri müdahalesi

John Bolton Kolombiya ve Brezilya’nın aşırı sağcı hükümetleriyle Venezuela’yı savaştırmak için yoğun mesai harcıyor. Ancak Kolombiya ve Brezilya orduları, ABD’nin desteği olmadan Venezuela’ya askeri bir müdahaleye ihtiyatlı bakıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından Amerikan Devletleri Örgütü’nün kurulmasından bu yana, savaş karşıtlığı hem büyük hem de küçük Latin Amerika ülkelerinin dış politika düşüncesinin temel taşı oldu. Uzun süredir devam eden “müdahale etmeme politikası” bugün bölgenin geleceği açısından sorgulanıyor. Pek çok Latin Amerika ülkesi/lideri, ABD’nin talimatıyla veya gazabından korkarak Venezuela meselesine müdahil oluyor. Venezuela bölgeye bir sorun sunuyor. Sağ-milliyetçi liderler Venezuela krizine ekonomik ve siyasal açıdan müdahil olduğu gibi, bir askeri harekata da epey iştahla bakıyor. Venezuela’daki istikrarsızlık şu anda bölge için ABD’den daha büyük bir tehdit arz ediyor. Ancak Venezuela’daki kriz askeri bir yöntemle çözüme kavuşabilecek durumda değil. Venezuela krizini çözmek için Peru’nun başkentinde biraya gelen Arjantin, Brezilya, Kanada, Honduras, Meksika, Panama, Paraguay, Şili, Kolombiya, Kosta Rika, Guatemala, Guyana ve Peru’dan oluşan 13 ülke Lima grubunu oluşturdu ve Lima liderlik etmeye istekli olduğunu gösterdi. Uluslararası toplum bu fırsatı, Venezuela’daki krize siyasi bir çözüm bulunması konusunda birleşen Venezuelalılarla ortak bir duruş sergilemek için kullanmalı.

Büyüyen göç dalgası

Maduro aşırı sağın Latin Amerika’yı “kirlettiğini” söyledi ve Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro’yu “faşist” olarak nitelendirdi. Kolombiya ve Brezilya’daki yeni liderler de Maduro’yu “diktatörlükle” suçluyor. Bu söz düelloları devam ederken günde ortalama 5 bin 500 kişi Venezuela’yı terk ediyor. BM’ye göre 2019’a kadar toplamda 5.3 milyon kişi Venezuela’yı terk etti. Bu göç dalgasıyla ilgili Kolombiya ve Brezilya’da endişeler özellikle son birkaç aydır artıyor; zira Venezuelalı mülteciler genellikle önce Kolombiya ve Brezilya’ya gidiyor. Venezuelalıların komşu ülkeler olan Kolombiya ve Brezilya’ya yönelişleri artıkça, bu ülkelerde yaşayanların endişeleri de artıyor.
Maduro’nun Rusya ve İran gibi uluslararası aktörlerle bağlarının kuvvetlenmesiyle ilgili olarak da Brezilya ve Kolombiya endişeli. Fakat bu endişeler sadece bir bahaneden ibaret; çünkü Kolombiya ve Brezilya’daki ABD kaynaklı güçlü Maduro karşıtlığıyla, Venezuela krizinin sebep olduğu insani ve mali olumsuz etkilerin arasında bir ayrım var. Bu bağlamda, Brezilya ve Kolombiya’daki Evanjelik kadroların mülteci karşıtı politikasının ABD ile senkronize bir halde işliyor olması da göz ardı edilmemeli. Bu ideolojik uyum, Latin Amerika’da Brezilya ve Kolombiya’nın ABD yörüngesinde bir siyaset izlemesine neden oluyor.
Trump askeri bir müdahaleden bahsetmiş olsa da Venezuela petrolünün boykotu gibi bir tedbir almaktan kesinlikle uzak duruyor. Ayrıca Pompeo’nun Latin Amerika hükümetlerine yaptığı “Venezuela’ya karşı harekete geçme” çağrısı, çağrıda bulunduğu ülkelerin hepsinden karşılık bulmadı. Örneğin Meksika’nın yeni solcu Başkanı Andrés Manuel López Obrador, Maduro’ya karşı oluşturulan Lima grubuna katılmayı reddetti ve açılış toplantısına sadece resmi bir temsilci gönderdi.
Maduro her halükarda ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’la Kolombiya Cumhurbaşkanı Iván Duque ve Brezilya devlet başkan yardımcısının ekipleri arasındaki koordinasyonu ifşa etmiş oldu. Halihazırda Tona, Kolombiya’da tam 734 paralı asker grubu, Venezuela’nın Kolombiya’ya karşı sözde ilan ettiği sahte bir saldırıyı sürdürmek ve Kolombiya’ya karşı bir Venezuela savaşını haklı çıkarmak için eğitiliyor. Bu paralı askerler ABD’de görev yapan Özel Kuvvetler tarafından destekleniyor. Tolemaida (Kolombiya) ve Eglin’deki (Florida) askeri üslerde eğitiliyor. Maduro ABD veya Latin Amerikalı komşuları tarafından işgal edilme olasılığını göz ardı etmiyor. Venezuela’ya yönelik askeri bir müdahale, Venezuela’yı daha da istikrarsızlaştıracağı ve daha fazla insanı yerinden edeceği için çok tehlikeli olacaktır. 2003 Irak işgaline benzer şekilde Venezuela’yı işgal etmek için en az 100 bin personel gerekli; Venezuelalıların çoğu, büyük ölçüde muhalefet de dahil olmak üzere, Caracas’ta ABD bayraklarının dalgalanmasını kabul etmeyecektir.

Exxon Mobile ve CIA’nın “savaş” hazırlığı

Arjantin, Şili, Kolombiya, Paraguay ve Peru, Maduro hükümetinin insanlığa karşı işlediği suçlarla ilgili olarak soruşturulması için Lahey’e dilekçe veriyor. Venezuela donanması, Ocak ayı içinde Lima grubunun Maduro karşıtı açıklamalar yaptığı hafta, Norveç Petrol Jeo-Hizmetleri’ne (PGS.OL) ait olan ve Exxon tarafından kiralanan iki sismik araştırma gemisine sınır ihlali yüzünden el koydu. Bu yüzden bölgede tansiyon yeniden yükseldi ve ABD ile Venezuela arasında yeni bir kriz daha başlamış oldu. Venezuela gemiyi bir hafta sonra serbest bıraktı. Ancak başta Guyana olmak üzere Latin Amerika ülkeleri Venezuela’ya sert tepki gösterdi.

Sonuç

Uluslararası toplum Venezuela’ya karşı harekete geçmeye hazır. Bugün savaşa yönelik bir sürecin devam etmekte olduğu açıkça görülüyor. Muazzam güçler oyunda ve onları durdurmak için yapılabilecek çok az şey var. ABD, Kanada, AB, Japonya, Avustralya ve Latin Amerika’daki Lima grubu ülkeleri, yani toplamda 50 gelişmiş ve gelişmekte olan ülke, Venezuela’daki seçim sonuçlarını reddetti. Nasıl bir savaş planına karar verilirse verilsin, dünyadaki diğer liberal demokrasilerden de tam katılım olacaktır; zira eylemsizliğin artık bir seçenek olmadığı gayet ortada. Ancak bölgesel müttefikler veya ABD tarafından Venezuela’ya yapılacak askeri bir müdahale Venezuela’daki krizin cevabı değil. Bugün ABD’nin Venezuela ordusuna müdahale etmeye hazır olduğuna inanmıyoruz. Ancak ABD ve diğer ülkeler bir koalisyon kurup dengeleri değiştirebilecek bir silahlı çatışma veya savaş çıkarabilir.
Venezuela’nın devlet gelirleri çok büyük ölçüde petrol ve doğal gaz ihracatına bağlı. Ekonomik ve politik güç, elit bir azınlığın elinde yoğunlaşmış ve siyasi kurumlar zayıf, niteliksiz ve hesap sorulamaz durumda. Ayrıca yolsuzluk yaygın. Venezuela’da ortalama bir binek aracın deposu bir avrodan daha ucuza doluyor. Ancak doğal gazın çoğunun diğer büyük petrol üreticilerinden ithal edilmesi gerekiyor; çünkü Venezuela’nın kendi petrol endüstrisi harabeye çevrilmiş durumda. Venezuela 6,4 trilyon metreküple dünyanın en büyük doğal gaz rezervine sahip 7. ülkesi. Fakat üretim teknolojisi uygun olmadığı için doğal gazını çıkaramıyor. Venezuela dünyaya ham petrol ihraç etmekle birlikte, rafine edilmiş petrolü ithal ediyor. Venezuela’nın kalkınabilmesi için altyapı, ekonomi, hukuk, teknoloji AR-GE, sağlık, temizlik, eğitim, ulaştırma, üretim ve kalkınma bazlı yatırımlar gibi birçok alandaki yapısal problemin çözülmesi gerekiyor. Bu oldukça moral bozucu tabloya rağmen, Venezuela yeniden inşa edilebilir bir durumdadır.
ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, Latin Amerika’daki üç ülkeye odaklandı. Küba, Venezuela ve Nikaragua’ya karşı sert bir yol tutulacağını söyledi. Bolton, Soğuk Savaş benzeri politikalar sunmadığı halde, konuşmaları kesinlikle o dönemin duygularını canlandırıyor. ABD politikalarını Brezilya, Kolombiya, Guyana ve Peru üzerinden şekillendirerek asıl amaç olarak “özgürlüğü” geliştirmeyi değil, Latin Amerika’nın en solcu liderliğini ortadan kaldırmayı hedefliyor. Trump Ortadoğu’da İsrail ve Suudi Arabistan gibi müttefikleriyle İran’a karşı bir vekalet savaşına destek verdiği gibi, Latin Amerika’da da Brezilya, Peru ve Kolombiya ile birlikte oluşturduğu “Hıristiyan Taliban” ile Venezuela’ya karşı askeri bir operasyona yeşil ışık yakabilir. Böylelikle Afganistan, Libya, Suriye ve Yemen gibi Venezuela’yı da “ulusların mezarlığına” gömmek isteyebilir.

[1] https://www.theguardian.com/world/2018/dec/12/venezuela-nicolas-maduro-assassination-attempt-white-house-ultra-right-locos
[2] https://www.counterpunch.org/2014/04/25/the-dirty-hand-of-the-national-endowment-for-democracy-in-venezuela/
[3] https://www.independent.co.uk/news/world/americas/us-politics/trump-venezuela-overthrow-maduro-government-military-rebels-a8529361.html
[4] https://www.newsweek.com/trump-administration-secret-coup-overthrow-venezuelan-president-1112671



4 Eylül 2018 Salı

Latin Amerika'da 'Trumplaşma' eğilimi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD’nin fiilen veya siyaseten desteklediği askeri darbeler sayesinde, Güney Amerika'da yayılan Evanjelizm, bölge ülkelerini ABD yörüngesinde politikalar izlemeye zorluyor ve bu durum da Latin Amerika siyasetini derinden etkiliyor.

Göreve geldiği ilk günden bu yana iç ve dış politikada aldığı tartışmalı kararlarla büyük tepkilere yol açan, ticari geçmişinden özel hayatına kadar adı birçok skandalla anılan ABD Başkanı Donald Trump, kaba popülist söylemlerin politik karşılık bulduğu Latin Amerika siyasetinde etkili olmuş görünüyor. Trump'ın başkanlık dönemiyle birlikte Latin Amerika siyasetinin ‘Trumplaşması’ veya ‘Trump tipi’ Latin Amerikalı siyasetçiler daha fazla dikkat çekiyor.
Latin Amerika’da son üç yılda, sağ siyasetçiler Brezilya, Arjantin, Peru ve Şili'de cumhurbaşkanlığına yükseldi. On yıllardır ilk defa, Güney Amerika'nın dört lider ekonomisi, muhafazakâr hükümetlerin eline geçti. Hatta Temer, Macri ve Pinera başkanlar grubunun içerisine Peru’nun -Mart 2018’de istifa eden- lideri Pedro Kuczynski de dahil edilebilir. Özellikle Trump’ın din ve milliyetçilik temelinde gelişen başına buyruk tavırları, skandalları, teo-ekonomik ve pragmatik uygulamaları, Latin Amerika liderleri ile de özdeşleştiriliyor. Bunların dışında cinsiyetçi, homofobik ve ırkçı yaklaşımlarda bulunan “Latin Amerika’nın Trump’ı’’ olarak bilinen Guatemala Başkanı Jimmy Morales, başkan adaylığı yarışına katılan “Tropiklerin Trump’ı” olarak bilinen Kosta Rikalı Juan Diego Castro ve “Brezilya’nın Trump’ı’’ olarak lanse edilen Rio de Jenerio kongre üyesi milliyetçi başkan adayı Bolsonaro, Trump'la benzerlikler taşıyor.
Örneğin Latin Amerikalı liderler de tıpkı Trump gibi ulusal sınırlara bir duvar örme arzusu içerisindeler. Latin liderler de göç ve göçmen karşıtı bir politik görüşe sahip. Beyaz elitlerden oluşan kabineler kurdular. Bu liderler aynı zamanda, sosyal muhafazakâr bir toplum meydana getirme peşinde. Yani Hristiyanlık’tan ziyade, Trump yönetimi üzerinde ciddi etkisi bulunan Evanjelizme bir dönüşüm gayreti içerisindeler. Bu bağlamda Latin Amerika’da ciddi bir Evanjelik topluluk oluştuğunu ve bu toplulukların seçimlerde muhafazakâr partileri/liderleri tercih ettiği açık. Bunun dışında Latin Amerikalı liderlerin de ticaret/ekonomi merkezli bir arka planları bulunmuyor. Bu faktörler Latin Amerika siyasetinde oldukça yeni. Arjantin, Peru ve Şili'nin başkanları olan Mauricio Macri, Pedro Kuczynski ve Sebastián Piñera gibi Trump da iş dünyasının tanınmış isimleri. Özellikle Şili Başkanı Piñera, dünyanın en zengin 859. kişisi.

Latin Amerika’da Evanjelistlerin artan etkisi

Soğuk Savaş'ın başlangıcından 2000’li yılların başlarına kadar Latin Amerika ülkelerinde solcu liderler, çoğunlukla muhalefette kaldı. Bu dönemde Katolik kilisesi özgürlük, insan hakları, işkenceler, gelir eşitsizliği konularında sosyalizmle girift bir ilişki geliştirdi. Bu bağlamda Katolik kilisesi, birçok kez askeri yönetimler veya sivil statükoyla karşı karşıya kaldı. Nitekim Brezilya, Şili, Arjantin askeri darbelerinden sonra Protestanlık ciddi alan ve prestij kazandı. Dünyanın en büyük Protestan nüfusuna sahip ülkesi olan ABD, fiilen veya siyaseten desteklemiş olduğu askeri darbeler sayesinde, Protestanlığın Latin Amerika ülkelerine ihraç edilmesini de sağladı. 
Bu destek Katolik kiliseleri ile Protestanlar arasında sözle söylenmeyen, yazılı olmayan bir gerilimin sessiz çığlığı olarak günümüze kadar geldi. Günümüzde ABD’nin ihraç ettiği Protestanlığın aşırı kanadı olarak kabul edilen Evanjelizm akımı ve müntesipleri, etki güçleri hasebiyle ABD yörüngesinde politikalar geliştiriyor. Bu durum Latin Amerika siyasetini de ciddi bir şekilde etkiliyor.
Diktatörlük rejimleri neredeyse yarım yüzyıl boyunca Latin Amerika'yı siyasi, sosyal ve ekonomik yönden altüst etti. Sol hareketler, demokrasi mücadelesinde önemli bir rol oynadı ve askeri darbelere karşı çıktıkları için ifade özgürlüğü ve insan haklarına saygının savunuculuğunu yaptı. Dolayısıyla geniş toplum kesimlerinin desteğini aldı.
Bununla birlikte Güney Amerika ülkelerinin sosyal hayatında muhafazakârlık ile seküler yaşam biçimi arasında ciddi bir çekişme yaşanıyor. Sol iktidarların savunuculuğunu yaptığı sosyal liberalizminden eşcinsel haklarına, açık kapı/sınır politikasından kürtajla ilgili düzenlemelere kadar birçok konu, toplumun bir kesiminin daha muhafazakâr bir konumda kümelenmesine sebep oluyor. İşte tam burada, yeni bir Protestan akım olan Evanjelizm, sağ partilerin sosyolojisinin odağı haline geliyor. 
Bu sosyoloji, Latin Amerika ülkelerinde seçim dönemlerinde iktidarı belirleyen önemli bir faktör haline geldi ve ABD ile girift bir ilişki geliştirdi. Örneğin Brezilya’da Evanjelik liderler, Dilma Rousseff'in 2016'da yolsuzluk suçlamasıyla görevden alınmasının arkasında belirleyici bir güçtü ve bu konuda aktif çaba gösterdiler. Açıkçası çağdaş Latin Amerika siyasetine dair bu yeni anlayış, geleneksel sol-sağ ideolojik bölünmeyle açıklan(a)mıyor. Brezilya, Arjantin, Kosta Rika, Şili, Meksika ve Ekvator'daki son seçimlerde görülen marjinal sonuçlar da bunun kanıtıdır.
Latin Amerika sağı da Evanjelizmi ve sosyal muhafazakârlığı kucaklıyor. Latin Amerika’da Protestanlık, 1980'lerde Amerikan Hristiyanlığı tarafından belirlenen şablonu takip ettiğinden daha sıkı ve özellikle de Brezilya’da hızla büyüyen Evanjelik nüfusuyla daha belirgin. Örneğin Brezilya Başkanı Temer, Lübnanlı mason bir katolik olsa da Evanjeliklerin açık desteğiyle başkanlığa geldi. Meksika’da 2018 genel seçimlerini kazanan Marksist AMLO’nun partisi Morena’nın kurduğu ittifaklarda Evanjelik gruplar da bulunuyor. Dolayısıyla Evanjelist siyasetçiler Meksika’da da iktidar ortağı oldu. 2018 Nisanında da Kosta Rika'da cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunu sağcı Evanjelik vaiz Fabrizio Alvarado Munoz önde gelse de, ikinci turda solcu Carlos Alvarado Quesada’a kaybetti. Evanajelik vaiz Munoz kampanyasında eşcinsel evlilikleri iptal etmeyi ve kürtajı zorlaştırmayı vaat ediyordu.
Brezilya'nın başkan adaylarından “Breziya’nın Trump’ı’’ Bolsonaro, anketlerde eski başkan Lula da Silva’nın arkasında ikinci sırada olsa da seçim kampanyasını hapishaneden yürüten Lula’nın durumu belirsizliğini koruyor. Dolayısıyla Brezilyalı bir Trump’ın başkan olması ihtimaller arasında.

Göç ve göçmen karşıtlığı

ABD Başkanı Trump, seçim vaadi olarak Meksika sınırını güçlendirme ve Hispanik göçlerini engelleyeceği vaadinde bulundu. Seçimi kazandıktan sonra Amerikan ulusal muhafız birliklerini, ABD-Meksika sınırına göndererek göçmenlere engel olmaya çalıştı. Göçmenler aleyhinde büyük infiale yol açan söylemlerde bulunan Trump, Haitililer için ‘Hepsinde AIDS var’ ifadesini kullanırken, Meksikalı göçmenleri ise ‘tecavüzcü ve uyuşturucu satıcısı’ olmakla itham etti. Şili’nin işadamı sağcı Cumhurbaşkanı Pinera, Venezula, Haiti ve Bolivya’dan gelen göçmenlere karşı Şili göçmen yasalarını değiştirmek için çalışıyor. 
Benzer adımlar Brezilya’da Temer hükümeti tarafından da atıldı. Venezüella, Paraguay, Bolivya ve Arjantin’den gelen göçmenlerin ülkeye girişini engelleyici uygulamalara gidildi. Brezilya’da vatandaşlık ve vize uygulamalarında kısıtlayıcı yönetmelikler çıkartıldı. Kuzey Brezilya’da Venezuelalı göçmenlere engel olmak için Brezilyalı askerleri sınıra sevk ettirdi. Arjantin’de sağcı Macri hükümeti Bolivya, Peru ve Paraguay’dan gelen göçmenleri durdurmak için 2017 tarihinde bir kararname çıkardı. Macri yaptığı açıklamada “Göçmenlerin Arjantin’i suç işlemek için bir yer olarak seçmelerine izin veremeyiz” dedi. Peru’nun 2018 Mart’ından sonra iş başına geçen Martin Vizcara’da Venezüellalı göçmenlere engel olacağını açıkladı.
ABD Başkanı Trump, Rusya’nın başkanlık seçimlerine müdahalesine yönelik soruşturma ve itirafçı olan avukat ve danışmanlarıyla başı dertte. Brezilya Cumhurbaşkanı Temer’in de adı, Trump gibi sayısız skandal ve yolsuzluk olaylarına karıştı. Temer, Dilma gibi görevden azledilme tehlikesiyle karşı kaşıya kalsa da Evanjelik siyasetçilerin desteğiyle kuruldu. Peru’da Polonya asıllı Cumhurbaşkanı Pedro Kuczynski, yolsuzluk skandalı yüzünden Mart 2018’de istifa etmek zorunda kaldı. Arjantin’de sağcı Macri, yeni bir refah vaadiyle Evanjelikler ve Yahudi toplumun desteğini aldı. Ancak Macri'nin adı da Panama Papers dahil birçok yolsuzluk skandalına karıştı. İddia ettiği ekonomik refah gerçekleştirilemediği gibi 2018 yılında Arjantin, IMF’den 50 milyar dolar kredi almak zorunda kaldı. Buna ek olarak Şili’de sağcı Pinera hükümeti de birçok yolsuzluk suçlamasıyla karşı karşıya. Guatemala Başkanı Jimmy Morales de masajlar, pahalı çiçekler, viskileri ve pahalı güneş gözlüklerini içeren 40 bin dolarlık harcamalar yüzünden kamuoyunda hâla tartışılıyor. Oğlu ve erkek kardeşi de dolandırıcılık ve kara para aklama nedeniyle yargılanıyor.
İsrail ve BM’de Kudüs oylaması Evanjelik dünya görüşü, Amerikalı ve İsrailliler arasında güçlü bir bağ kurduğu için ABD’nin İsrail ile olan ilişkilerini sürekli destekliyor. Örneğin Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu'nda ABD'nin Güvenlik Konseyi'nde veto ettiği Kudüs tasarısı kabul edildi. 128 ülke kabul, 9 ülke ret, 35 ülke çekimser oy kullandı. Çekimser ve ret oyu kullanan ülkeler arasında, Latin Amerika ülkelerinin de tıpkı Trump ABD’sinin iç ve dış politikasını etkileyen Evanjeliklerin ve sağ muhafazakarların etkilediği görülüyor. ABD ve İsrail dışında Guatemala ve Honduras ret oyu verirken, Arjantin, Panama, Meksika, Haiti, Kolombiya, Dominik Cumhuriyeti ve Paraguay çekimser kaldı.
ABD ile Latin Amerika ülkeleri arasında ırkçılığın siyaseti üzerinden yakınlaşma olması bir tesadüf değildir. Amerikalı Evanjelikler, Latin Amerika'daki muadillerini siyasi partilerden dış politikaya, lobicilikten eşcinsel evliliğe karşı türüttükleri mücadeleye kadar birçok meselede bir tür 'koçluk' yapmaktadır. Bugün Latin Amerika'da hemen her mahallede Protestan veya Evanjelik kiliseler bulunabiliyor. Muhafazakârlar, sosyal hayattaki taleplerden ötürü özellikle siyasi partileri ve liderleri, yeni bir güç merkezi haline getiriyor. Meksika ve Brezilya'da Evanjelikler -tıpkı Cumhuriyetçilerin ABD’de Trump’a yaptıkları gibi- başkan adaylarına etkin bir şekilde oy verdi. 
Özellikle, Evanjelik kiliseler, Katolik kilisesinin ihmal ettiği yoksul ve alt orta sınıf alanlara yöneldi ve geleneksel olarak siyasetten dışlanmış olan halkların oy bloğuna dönüştüler. Aslında Latin Amerika’daki sağ-muhafazakâr siyasetçiler, Trump’tan daha önce siyaset sahnesindeydiler. Ancak Trump’ın bir işadamı olması ve destek aldığı kitlenin sosyolojisinin benzer motivasyonları hasebiyle ABD’nin Latin Amerika ülkelerindeki cumhuriyetçi ve muhafazakâr partilerle sıkı ilişkisi, bu benzeşmeyi önemli kılıyor.

12 Kasım 2019 Salı

Bolivya’da siyasal darbe

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Bolivya'da yaşananlar, ordunun tavrı dikkate alındığında darbe gibi görünse de başka açılardan bakıldığında bunun bir darbe olmadığı söylenebilir.




2005 yılında iktidara gelen Bolivya Cumhurbaşkanı Evo Morales önceki gün görevinden istifa etti ve ardından siyasi sığınmacı olarak Meksika’ya gitti. Bolivya 20 Ekim 2019’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra girdiği türbülanstan çıkamadı. 

Seçim sürecinde oy sayımının durdurulması, ardından artan siyasal protestolar ve gösteriler derken, en sonunda Amerikan Devletler Örgütü’nün seçimlerde ciddi ihlaller yapıldığı yönündeki raporu, işleri daha da karıştırdı. Askeriyenin artan protestolara karşı koymayacağını ilan etmesinden sonra, Morales ülke içindeki en büyük desteğini kaybetmiş oldu. Bazılarınca bir askeri darbe, bazılarınca ise halk eylemlerinin bir sonucu olarak adlandırılan bu durumu nasıl okumak gerekir? Bolivya nereye gidiyor?

Bolivya, Morales döneminde çok büyük ekonomik ilerlemeler sağladı ancak Morales, cumhurbaşkanın görev süresini uzatma çabalarıyla aslında bu süreci bizzat sona erdirdi.

İlk olarak şunu belirtmek gerekir ki bu yaşananlar bir yönüyle 28 Şubat süreci benzeri bir tür postmodern darbe gibi görünse de, başka açılardan bakıldığı zaman bir darbe değil. Bolivya, Evo Morales döneminde çok büyük ekonomik ilerlemeler sağladı. Fakat bu süreci Morales’in kendisi, 2016 yılında yapılan bir referandumla, cumhurbaşkanın görev süresini uzatma çabalarıyla aslında sona erdirdi. Bolivya 2005-2014 yılları arasında, önceki 35 yılından daha hızlı bir ekonomik büyüme yaşadı ve halk bunu günlük yaşamında hissetti. 

Ülkedeki fakirlik oranı yüzde 45 oranında azaldı, sosyal harcamalar yüzde 43 civarında arttı. Bunun yanında asgari ücret yaklaşık yüzde 88 civarında artarken uluslararası kuruluşlar “gelir dağılımı adaletsizliğini düşürebilen nadir ülkelerden biri” olarak Bolivya’nın hakkını verdi. Fakat tekrar seçilebilmek için 2016 yılında yaptığı referandumda, halk buna küçük bir farkla onay vermedi. Daha sonra Morales Anayasa Mahkemesi üzerinden bir karar aldırarak tekrar seçilebilmenin önünü açtı; fakat sosyal taban bundan hiç mutlu olmadı.
Bolivya ordusunun bugün Morales karşıtı göstericilere karşı durmayacağını söylemesi, kendisini 2003 yılındaki duruma düşürmek istememesinden kaynaklanıyor.
Askerin zımnen göstericilere karşı koymayacağını söyleyerek Morales’in karşısında durması ve diğer etkenler dikkate alındığında bu bir askeri darbedir. 

Fakat Bolivya gibi sosyal mobilizasyonun güçlü olduğu bir ülkede, bu tür durumlarda müzakerenin de keskin olduğu düşünülünce, gelişmelerin darbeyi aşan bir boyutu var. Ama işin özü, Bolivya’daki krizin köklerinin 2016’lara kadar gittiğidir.

2015 yılında Latin Amerika’da sol siyasetin gerilemeye başlaması süreci Bolivya’nın bölgedeki destekçilerini azaltmış, yine aynı dönemde petrol fiyatlarının düşmesiyle, ekonomik anlamda (aynen diğer bölge ülkelerinde olduğu gibi) işler eskisi kadar iyi gitmezken, 2016 referandumu işte tam da bu sürece denk geldiği için halk tarafından reddedilmişti. Bolivya’daki siyasal süreç, kıtadaki değişimle/dönüşümle paralel olarak, eskisi kadar iyi gitmemeye başlamıştı.

İkincisi, Bolivya ilginç bir ülke. Nüfusunun yaklaşık yüzde 60’ı yerel halktan oluşuyor. Denize çıkışı yok ve bu açıdan bir kara ülkesi. Büyük dağları var ve başkentinde bile rakımının 3 bin 700 metre olmasından dolayı otellerde oksijen tüpünün olması gayet normal. Fakat asıl mesele şu: Latin Amerika’da yerel halkların dahil olduğu sokak gösterilerini yönetmek gerçekten çok zor. 

Yakınlarda Ekvador’daki gösterileri Devlet Başkanı Lenin Moreno ancak halkın isteklerini kabul ederek durdurabildi. Yerel halklar bir istek için örgütlendikleri zaman çok keskinler, müzakereye kapalılar ve karşısındakilerden istediklerini almak için son derece sabırlılar. 

2003 yılında yapılan ve ardından Morales’i iktidara getiren gösterilerde de çoğunluğu yerel halk oluşturmuştu. Şu an için de (o günlerdeki kadar olmasa da) Morales’in yerel halktan destek aldığı bir gerçek.
Bu açıdan, Bolivya’da son dönemde yaşanan süreç ve ordunun tavrı, 2003 yılında gaz fiyatlarının artması sonrasında yaşanan halk ayaklanmasına benziyor. 

O dönemde milletvekili olan Evo Morales yürüttüğü etkili liderlikle, ülke çapında yapılan protestolar ve yürüyüşler sayesinde devlet başkanının istifa etmesini sağlamış ve ardından kendi iktidarının önünü açmıştı. 2003 olayları sürecinde ordu protestoculara karşı durmuş ve bu süreçte yaklaşık 70 insan hayatını kaybetmişti. 

Bolivya ordusunun bugün Morales karşıtı göstericilere karşı durmayacağını söylemesi, kendisini 2003 yılındaki duruma düşürmek istememesinden kaynaklanıyor. O dönemden ders çıkaran ordu, kitlesel protestoların engellenemeyeceğini tecrübeyle öğrenmişti.

Üçüncüsü, Morales’in hikâyesi tipik bir Latin solu hikayesidir: İlk yıllarında ekonomik ve sosyal politikalar alanında (özellikle de petrol fiyatlarının katkısıyla) son derece başarılı bir grafik, sonrasında ise hem iktidarda kalmaya devam etmek için anayasal sınırları zorlama hem de ekonomik ve sosyal anlamda artık eskisi gibi işlerin iyi gitmemesi sebebiyle kendi tabanında eleştirinin artması. 

Arjantin’de Krichner, Venezuela’da Hugo Chavez’in ölümü sonrası Nikolas Maduro ve en sonunda Evo Morales’in yaşadığı sürecin özeti bu aslında. Kıtada bu konudaki tek istisna, iki dönem görev süresi bitince muhalefetin anayasayı değiştirme teklifine rağmen bunu reddedip görevden ayrılan eski Brezilya devlet başkanı Lula’dır. 

Brezilya’daki siyasal gelgitlere ve kendisine yapılan haksızlıklara rağmen, Lula bugün hala Brezilya siyasetinde en kilit lider olmaya devam etmektedir.
Dördüncüsü, unutmamak gerekir ki 1823 Monroe Doktrini'nin ilanından beri Latin Amerika ABD’nin arka bahçesidir. Washington bu bölgedeki etkisini kendisinin doğal hakkı ve alanı olarak görüyor. 

Fakat sosyal şartları son derece dinamik olan Latin Amerika’da işleri kontrol etmek eskisi kadar kolay değil. ABD Soğuk Savaş döneminde bile ancak kıtada darbe üstüne darbe yaparak hakimiyet sağlayabilmişti. Kıtada yaşanan her türlü gelişmeyi ABD kendi lehine çevirmeye çalışır, bu çerçevede elindeki bütün imkanları kullanır. 

Bütün çabasına rağmen, Küba ve Venezuela gibi başarısız olduğu örnekler yanında, Kolombiya gibi başarılı olduğu ülkeler vardır. Latin Amerika’daki gelişmeleri sadece ABD politikaları üzerinden bir aktif/pasif ilişkisiymiş gibi okumak, kıtadaki sosyal mobilizasyona, bu uğurda çabalayan ve kıtanın ABD radarı dışında bir haritasını çizmek için uğraşan yüz milyonlarca insanın çabasına saygısızlıktır. 

Fakat Batı'nın kıtada bulduğu en küçük fırsatı bile çok iyi değerlendirdiği ve dolayısıyla yerel siyasetçilerin daha akıllı ve dikkatli olmaları gerektiği de üzerinde durulması gereken bir realitedir. Dolayısıyla Bolivya’daki yaşananlara bu açıdan da bakmak gerekir.

Sonuç olarak, Evo Morales 2005 yılında Bolivya tarihin son 40 yılında ilk defa ilk turda yüzde 53,7 oy oranıyla seçimi kazanan lider olmuştu. 

Kendisini iktidara getiren güçlü sosyal mobilizasyondu; daha düşük de olsa yine bir sosyal mobilizasyon onu iktidardan indirdi. Önümüzdeki dönemde Bolivya’da tekrar seçim olacak. Morales’in aday olup olmayacağı halen net değil; fakat Morales’i destekleyen güçlü sosyal taban Bolivya siyasetinde güçlü bir şekilde var olmaya devam edecek.










26 Ocak 2019 Cumartesi

Venezuela’da krizin anatomisi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Venezuela’nın son birkaç yıl içindeki çöküşü dünyayı şoke etti. Ülke savaşta olmamasına rağmen ekonomisi yüzde 50 küçüldü. Uluslararası Para Fonu (IMF) ülkede enflasyonun 2019 yılında yüzde 10 milyona ulaşacağını düşünüyor.


Yaşanan siyasi kriz nedeniyle Venezuela’da iki farklı parlamento var: Bir yanda Maduro’yu destekleyen Kurucu Meclis, diğer yanda ise ABD tarafından desteklenen Ulusal Meclis. Başkan Maduro’ya yönelik son darbe girişiminin ardından kendisine karşı protesto gösterileri sürerken, muhalefet ve ulusal meclis lideri Juan Guaido kendisini geçici devlet başkanı ilan etti. ABD Başkanı Donald Trump Venezuela muhalefet lideri Guaido’yu ülkenin geçici devlet başkanı olarak tanıdığını açıklayınca, Maduro da Venezuela’nın ABD ile diplomatik ve politik ilişkilerini sonlandırdığını ilan etti. ABD’nin ardından Kanada, Kolombiya, Brezilya, Peru, Arjantin, Şili, Paraguay ve Guatemala da muhalefet liderini geçici devlet başkanı olarak tanıdığını açıkladı. Meksika, Türkiye, Rusya, Küba, Çin ve Bolivya ise Maduro hükümetine desteklerini yineledi.
Maduro “ABD ile diplomatik ilişkileri kesiyoruz” diyerek diplomatlara ülkeyi terk etmeleri için 72 saat süre tanıdı. ABD ise Venezuela’da yaşananları görüşmek üzere BM Güvenlik Konseyi’ni acil olarak toplantıya çağırdı ve Venezuela’daki ABD büyükelçiliğinde çalışan ikinci derece personelin ülkeyi terk etmesi talimatını verdi.

Beklenmeyen ekonomik çöküş

Venezuela’nın son birkaç yıl içindeki çöküşü dünyayı şoke etti. Ülke savaşta olmamasına rağmen ekonomisi yüzde 50 küçüldü. Uluslararası Para Fonu (IMF) ülkede enflasyonun 2019 yılında yüzde 10 milyona ulaşacağını düşünüyor. Bir zamanlar bölgenin en zenginlerinden biri olan Venezuela toplumu kötü beslenmenin, salgın hastalıkların ve şiddet suçlarının artışıyla toplumsal bir cinnet hali yaşıyor. Ülke nüfusunun bir bölümü terörize edildi ve bölge istikrarsızlaştırdı. Venezuela’daki ekonomik krizin ve siyasi istikrarsızlığın derinleşmesi, şiddetli sivil huzursuzluğa ve mülteci dalgalarına neden oldu. Bu yüzden üç milyon insan ülkeden kaçtı.
Nicolas Maduro’nun 10 Ocak 2019’da yemin edip ikinci kez göreve başlaması, uluslararası toplumda Maduro hükümetine yönelik uzun süredir devam eden baskı kampanyasına yeni bir ivme kazandırdı. Bu duruma küresel aktörlerin de dâhil olduğu bir askeri müdahale, iç savaş veya bölgesel çatışmanın eklenmesi geniş bir jeopolitik fırtınayı tetikleyebilir.
ABD ve AB destekli muhalefet yasama meclisinde (Ulusal Meclis) çoğunluğu 2016 yılında, yani yaklaşık 20 yıl sonra ilk kez ele geçirdi. Bununla birlikte, Maduro hükümeti cumhurbaşkanının gücünü pekiştirmek için adımlar attı ve yasama meclisinin yerine tamamen Maduro ve sistem destekçilerinden oluşan “kurucu bir meclis” kurdu. Bu durum ülkede şiddet olaylarını da beraberinde getirdi. Ancak Maduro hükümeti geri adım atmadı. Muhalefetin boykot ederek katılmadığı ve genel katılımın da düşük olduğu Mayıs 2018’de yapılan genel seçimleri Maduro yeniden kazanarak önümüzdeki altı seneyi de garantilemiş oldu.
Amerikan Devletleri Örgütü (OAS), ABD, Kanada, AB ve Latin Amerika’nın başlıca ekonomilerinin çoğu Maduro’nun başkanlığını tanımayacağını açıkladı. Seyahat ve bankacılık alanlarından Maduro ve kabinesine yönelik kısıtlamalar geldi; ABD ve AB’nin desteklediği Ulusal Meclis’i Venezuela’nın tek meşru kurumu olarak tanıyacaklarını açıkladılar. Bu yaptırımlara yaklaşık 50 ülke imza attı. Başkan Nicolas Maduro ve selefi Hugo Chávez’i eleştirenler Venezuela’nın ekonomik sıkıntılarının yıllarca süren yanlış ekonomik yönetiminin meyvesi olduğunu söylerken Maduro’nun destekçileri ise suçu düşen petrol fiyatlarına, ülkenin “yozlaşmış” seçkinlerine ve ABD’nin müdahalesine yüklüyorlar.
ABD, AB ve Latin Amerika ülkelerinin büyük bir bölümü Maduro hükümetine bireysel ve ekonomik yaptırımlar getiriyor. Böylelikle Venezuela hükümetinin izolasyonu artarak devam ediyor. Bu arada Rusya ve Çin, Venezuela’nın en sadık müttefiklerinden ikisi olarak kaldı. Ayrıca Nikaragua, Küba, Bolivya, Honduras ve son zamanlarda gelişen ilişkiler sayesinde Meksika, Hindistan ve Türkiye, Maduro hükümetiyle ilişkilerine devam ediyor.
Venezuela, devlete yönelik ekonomik planlamanın başarısızlığından gerçekten zarar gördü. Petrol gelirlerinin çekiciliği, siyasi elitleri ekonomik gelişme konusunda diğer alanlara odaklanmaktan uzaklaştırıyor. Fakat bu krizin nedenleri, bir refah devleti kurmanın getirdiği zorluklardan ziyade, Venezuela doğal kaynaklarının yönetişim stratejisinin getirdiği zorluklarla, daha derin narko-petrol meseleleri arasında gizleniyor.

Venezuela krizinin sebepleri

1. Petrolün yönetimini ele geçirmek
Venezuela 300 milyar varilden fazla olduğu kanıtlanmış rezerviyle dünyanın en büyük petrol kaynağına sahip ülkesi. Eski başkan Hugo Chávez başkanlığı döneminde, petrol şirketi PDVSA’nın (Petroleos de Venezuela) yeraltı kaynaklarını millileştirdi. Özellikle Exxon Mobile gibi küresel şirketlerin yatırımları bu millileşme adımıyla birlikte çöktü. Venezuela petrolünün yarıdan fazlasını hâlâ ABD satın alıyor olmasına rağmen, Venezuela sağlık ve altyapı işleri, askeri ve sosyal harcamalar için Çin ve Rusya’ya da petrol ihraç ediyor.
PDVSA’nın tam kapasiteyle petrol üretme kabiliyetindeki önemli düşüş nedeniyle, Rusya ve Çin’den aldığı bu kredileri geri ödemek için hükümet ürettiklerinin çoğunu Rusya ve Çin’e ihraç ediyor. Bunun dışında Hindistan, Türkiye, Brezilya ve Fransa da müşterileri arasında yer alıyor. Üretimin günde yaklaşık 3,4 milyon varilden 1,4 milyon varile kadar düşmesi, hükümetin artık ülkenin insani krizini geçici olarak dindirmek için dahi gerekli kaynaklara sahip olmadığı anlamına geliyor. Üretilen petrolün nitelikli bir şekilde değerlendirilememesi, Çin ve Rusya başta olmak üzere rakip ülkelerin Venezuela’nın petrol yatakları üzerindeki işletim haklarını her geçen gün genişletmesi, ayrıca ABD’li şirketlere Venezuela pazarından pay verilmemesi gibi sebeplerden dolayı, ABD solcu hükümetlerle PDVSA üzerinden sürekli olarak gerilim yaşıyor.

2. Uyuşturucu kartellerinin savaşı ve ‘Güneşler Karteli’

Kolombiya’da uyuşturucuya bağlı şiddet olaylarının azalması ve silahlı örgütlerle barış görüşmeleri yapılması, Venezuela’yı kokain kaçakçılığı konusunda kıta çapında lojistik bir merkez haline getiriyor. CIA ise hem bu dağıtımı yönetmek, hem kimyasal üretime geçmek, hem de uyuşturucu kartelleri arasında dağıtılan kârdan pay almak istiyor. Venezuela’daki uyuşturucu kartelleri bu pastayı CIA’ya kaptırmak istemiyor. Bu yüzden de Meksika ve Kolombiya kartelleri üzerinden bir savaş yaşanıyor. Meksika’da sol bir hükümet iş başına geldiği için Meksika-Venezuela gerilimi nihayete ermiş görünse de, Latin Amerika ve dünyanın en fazla “uyuşturucu tüketen” pazarları olan Brezilya ve ABD Venezuela’ya diz çöktürme gayretinde.
Latin Amerika’daki uyuşturucu ticaretindeki dalgalanma, Venezuela’nın siyasi ve askeri seçkinlerine dokunan bir dizi kaçakçılık skandalını ortaya çıkarıyor. Uyuşturucu kartellerinin resmi görevlilerle ilişkilerinin medyaya yansıyor olması dahi kanıksanmış durumda. Petrol zengini Venezuelalılar, uyuşturucu ticaretinin ülkeyi “Kolombiyalaştıracağı” endişesini taşıyor. Maduro hükümeti karteller arasındaki gerilimi azaltma konusunda çaresiz. ABD karşıtlığı her ne kadar hükümetle kartelleri aynı çizgiyi getirmişse de, bunun sürdürülebilmesi mümkün değil.
Venezuela 2018 yılında (yıllık gelirleri 500 ila 600 milyar dolar arasında olan) uyuşturucu kaçakçılarının toplam kazancının en yüksek olduğu ikinci ülke pazarı oldu. Uyuşturucu geliri kıtada yıllık olarak 1,5 trilyon dolara kadar yükselebiliyor. Venezuela’da kamu görevlilerinden uyuşturucu kaçakçılığına bulaşanlara “Güneşler Karteli” deniyor. Bu isim Venezuela Ulusal Muhafızları’ndan (Guardia Nacional Bolivariana [GNB]) generallerin apoletlerinde kullandıkları altın yıldızlardan geliyor.
Kolombiya’nın doğusunda ve Venezuela’nın batı bölgelerinde üretilen ve dünyadaki kokainin yüzde 75’ine kaynaklık eden Venezuela, petrol ihracatı için inşa edilmiş iyi bir karayolu ve liman sistemine sahip. Bu durum uyuşturucu sevkiyatını da kolaylaştırıyor. Dolayısıyla CIA bu ticaret hattını yönetmek istiyor. Kolombiya’da polisle uyuşturucu kaçakçıları arasında süregiden gerilim, giderek daha büyük miktarlarda kokainin komşu Venezuela’ya sevk edilmesine sebep oluyor. Bu durum ekonomik kârın da Venezuela’ya kayması anlamına geliyor.

3. ABD’nin nüfuz kaybetme kaygısı

Bugün dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısı olan Çin için Venezuela mükemmel bir ortak görünümünde. Venezuela krize girdiğinde Çin, ilişkilerin doğal “tamamlayıcılığını” fırtınanın ortasındaki bir tür dengeleyici olarak devam ettirdi. Oysa Çin-Venezuela ilişkisi en başından beri yalnızca Güney Amerika’da değil, Çin’in küresel ölçekte emtia zengini ülkelerle bağları arasında da öne çıkıyor. Çin Venezuela’ya 2005-2019 yılları arasında 70 milyar dolar borç verdi. Vadesi gelmiş olanları ise tekrar taksitlendirdi veya hibe etti. Altyapı projelerinden tarıma, petrol ithalatından teknoloji transferine kadar Çin, Venezuela’ya yoğun ilgi gösteriyor. Venezuela “Bir Kuşak Bir Yol” projesini de destekliyor. Çin Venezuela’ya askeri araç gereç satışı ve eğitim amaçlı asker değişimi konularında da ilgi gösteriyor. McKinsey&Company danışmanlık şirketi, Latin Amerika ülkelerinin altyapı ve kalkınma yatırımları için önümüzdeki 7 yıl boyunca 7 trilyon dolar harcanacağı tahmininde bulunuyor. Bu büyüklükte bir yatırım gücü dünyada sadece Çin’de var. Dolayısıyla Çin sadece Venezuela’daki değil, tüm Latin Amerika’daki projelere talip.
Rusya-Venezuela ilişkileri Çin-Venezuela ilişkilerine kıyasla çok daha girift ve ABD açısından çok daha tehlikeli görünüyor. Rusya Venezuela’da deniz ve hava üssü kurmak istiyor. Bunun için önce nükleer başlık taşıyan uçak ve silah sistemlerini “tatbikat” adı altında Venezuela silahlı kuvvetlerine entegre ediyor. Ayrıca Rusya Rosneft petrol şirketiyle Venezuela’ya teknoloji transferi yaparak Venezuela’nın bu alanda ABD’ye bağımlılığını azaltırken, diğer yandan keşfedilen verimli sahalardan petrol çıkartıyor. Böylelikle Venezuela petrolünün yönetiminde söz sahibi olmaya çalışıyor.
Türkiye-Venezuela ilişkileri Maduro ile Erdoğan’ın şahsi gayretleriyle ilerliyor. Türkiye’nin ticaret etkisi Rusya ve Çin’le kıyaslanmayacak kadar mütevazı rakamlar çerçevesinde olsa da gayretli adımlar söz konusu. Bu bağlamda, Venezuela’nın altın rafineri ihalesini ve sertifikasyonunu İsviçre yerine Türkiye’ye vermiş olmasının, kısa vadede atılmış önemli bir adım olduğu görülüyor. Bunun yanı sıra Türkiye’nin sosyal politikalar kapsamında Venezuela’da gıda kutuları dağıtması ve madencilik alanında çalışmalarını ilerletmesi, güven teşkil etme hususunda Rusya ve Çin politikalarının önüne geçse de yeterli değil.
Rusya başta olmak üzere Çin, Türkiye, Hindistan, Meksika ve diğer Latin Amerika ülkelerinin Venezuela ile ilişkilerini geliştirmesinden rahatsız olan ABD, Venezuela’nın ABD’nin baskılarına karşı “dengeleyici” bir politika sürdürdüğünün de farkında. Zira bu durum Bolivarcı sol hükümetlere uygulanan siyasi ve ekonomik baskının küçük kalmasına neden oluyor. Rusya ve Çin’in bölgeyle artan ekonomik ilişkilerinin, Latin Amerika’da hegemonik bir güç olmak isteyen ABD’nin nüfuzunun azalmasına neden olduğu da bir gerçek. Ayrıca ticari ve siyasi ortakların çeşitlendirilmesi, ABD’nin politik ve ekonomik çıkarlarına darbe vuruyor.

Bürokrasinin başarısızlığı ve değişime direnç

Kendisine karşı en az 20 darbe veya saldırı teşebbüsünde bulunulan Maduro, bunların hiçbirinden bir zarar görmedi. Aksine, hükümeti bu teşebbüslerden daha da güçlenerek çıktı. Maduro yönetimi gerek ABD’nin izolasyonu gerek siyasal ve ekonomik sabotajlardan ötürü ciddi bir baskıya maruz kalsa da, mevcut kadrolarının beceriksizliği ve liyakatsizliği yüzünden yönetişim problemi de yaşıyor. Rüşvet, yolsuzluk ve asayiş problemleri Venezuela halkını çok ciddi şekilde öfkelendiriyor. Özellikle bürokrasinin burjuvaziye dönüşmesi, ABD ve AB’de yatırımlar yapması, birçoğunun taşınmazlar edinerek Madrid ve Miami gibi yerlere yerleşmesi, sosyoekonomik kırılganlığın yüksek olduğu ülkedeki sosyolojik yarılmaları keskinleştiriyor.
Ülke iki kampa ayrılmış durumda: İspanyol beyaz torunlar, CIA’nın para dağıttığı eski askerler, STK’lar, öğrenciler, siyasi muhalifler, Miami’deki elitler ve kilise yöneticileri bir tarafta; muvazzaf askerler, işçiler, kırsal kesimdeki yoksullar, yerliler, göçmenler, işçiler ve zengin solcu bürokrasi ise diğer tarafta. Özellikle Bolivarcı askerlerin ve sivil bürokrasinin aşırı zenginleşmesi, Maduro yönetiminin samimiyetinin sorgulanmasına neden oluyor. Haliyle rejim halk desteğini kaybettikçe daha da otoriter hale geliyor.


8 Aralık 2018 Cumartesi

Türk-Amerikan ilişkilerinde kriz: Neden, nasıl ve nereye?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


2018 yazında zirveyi gören Türkiye Amerikan ilişkilerindeki kriz, son birkaç ayda yatışma emareleri gösterse de, bu beş yıllık krizin Türk-Amerikan ilişkilerine etkisi uzun süre daha devam edecek.





İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Türkiye ve ABD arasında yapılan ittifak “sözleşmesi” tarihinin en uzun süreli krizlerinden birini yaşıyor. 2013’ün ikinci yarısıyla birlikte başlayan kriz dönemi beşinci yılını geride bıraktı. Üstelik öncekilerle karşılaştırıldığında, bu yeni kriz sadece uzun süre devam etmedi, aynı zamanda artan bir şekilde tırmandı ve 2018 yazında zirveyi gördü. Son birkaç ayda yatışma emareleri gösterse de, bu beş yıllık krizin Türk-Amerikan ilişkilerine etkisi uzun süre daha devam edecek. Peki, bu kriz neydi, nasıl gelişti, öncekilerden neden farklıydı ve muhtemel etkileri neler olacak? Yazının geri kalanı bu soruya bazı cevaplar verme çabasıdır.

Kriz nasıl başladı?

2011 yılında Türkiye’nin Brezilya ile birlikte İran’ın “nükleer sorununa” çözüm bulma girişimi ve ardından ABD’ye rağmen BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a yönelik ambargo kararına Ankara’nın “hayır” oyu kullanması bir güven bunalımına neden olmuştu. Fakat bu durum, 2013 yılı sonuna kadar ciddi bir krize dönüşmedi. 17/25 Aralık (2013) operasyonlarında Halkbank’ın hedeflerden biri olması, Türkiye’nin ABD’nin tepkisine ve uyarılarına rağmen İran’a yönelik ekonomik ambargoyu delme politikasını gündemin üst sıralarına taşıdı. Türkiye’deki hükümet 17/25 Aralık’ı ve Halkbank etrafında yaşanan gelişmeleri, ABD’nin bir cezalandırma operasyonu olarak gördü. 2013 yılı ikili ilişkilerde bir başka önemli krize daha sahne oldu. Ankara ile Washington arasında, Suriye’de hangi muhalif gurupların destekleneceğine yönelik görüş ayrılıkları başladı. Bu görüş ayrılığı zamanla, ABD’nin Türkiye tarafından PKK’nın uzantısı olarak görülen ve terör örgütü olarak kabul edilen PYD’yi desteklemesine kadar vardı.
2014 yılı Suriye’deki görüş ayrılığını çok daha derinleştirdi. DEAŞ’ın PYD’nin kontrolündeki Kobane’yi kuşatması sırasında, PYD’yi terör örgütü olarak görmesi nedeniyle, ABD basını Türkiye’yi üstü örtülü olarak DEAŞ’ı desteklemekle suçladı. Bu suçlamayla paralel şekilde, ABD yönetimi de DEAŞ ile mücadele stratejisi olarak PYD’yi açık bir şekilde desteklemeye başladı. Dış politikada bunlar yaşanırken, 17/25 Aralık’ın ardından FETÖ’nün (bürokrasi başta olmak üzere) basın ve ekonomi aygıtlarına yönelik operasyonlar düzenlenmesi, ABD nezdinde “temel hakların ihlali” şeklinde karşılık buldu. Bu sebeple Amerikan yönetimi, FETÖ lideri Fetullah Gülen’i Türkiye’ye iade etmeyi reddetti. Dolayısıyla, ABD bir taraftan Türkiye’nin ulusal güvenlik kaygılarını tırmandıracak bir politika izlerken, diğer taraftan da (demokratik bir devletten otoriter devlete kayış iddiasıyla) Türkiye’nin uluslararası statüsünü tahrip eden bir söylemi besledi.

Kriz neden tırmandı?

Önce İran, daha sonra Suriye konusunda Türkiye’nin açık ettiği otonomi arayışı, ABD’yi neden rahatsız etti? Truman doktriniyle birlikte Türkiye ve ABD arasında basit bir sözleşme yapılmıştı. Buna göre, ABD Türkiye’nin Sovyetler Birliği’nden kaynaklanan güvenlik kaygılarını giderecek, Türkiye de dış politikadaki otonomisinin bir kısmını ABD’ye devredecekti. Dolayısıyla Türk dış politikası önemli ölçüde ABD’nin belirlediği ilkeler ve çizdiği sınırlar doğrultusunda şekillendi. Bu ilke ve sınırlar Kıbrıs konusunda ABD ile Türkiye’yi karşı karşıya getirince, Ankara dış politikadaki otonomisini genişletecek şekilde, Washington ile yaptığı ilk sözleşmeyi bazı noktalarda revize etti. 1960 ve 1970’lerde yaşanan krizler iki nedenden dolayı, tırmanmak yerine Türkiye lehine revizyonla sonuçlandı. Birincisi, Türkiye hiçbir zaman Sovyetler Birliği’ni güvenlik ihtiyaçlarını karşılayacak bir muhatap olarak görmedi ve ABD ile yaptığı güvenlik sözleşmesine sadık kaldı. İkincisi, ABD Soğuk Savaş ortamında, Türkiye’yi yaşanan bütün krizlere rağmen kaybedilmeyecek bir müttefik olarak gördü.
2013 sonrası kriz iki nedenle yatışmak yerine tırmanmaya devam etti. Birincisi, Rusya önce Gürcistan müdahalesi daha sonra Suriye ve Ukrayna müdahaleleriyle, Türkiye’nin etrafındaki bölgede ABD’nin askeri operasyon tekelini önemli ölçüde kırdı. Bu durum Rusya’yı, ABD ile kriz yaşayan bölge ülkeleri için güçlü bir dengeleyici konumuna taşıdı. Türkiye bir taraftan ABD ile ters düştüğü konularda (örneğin Suriye krizi) Rusya ile çalışırken, diğer taraftan da güvenlik temelinde işbirliğine (S-400 satın alımı) gitti. Diğer bir ifadeyle, ABD Türkiye’yi çıkarları dışında adım atmaya zorladıkça (PYD ile ilişkiler, Gülen’in iadesi, F-35 satışındaki pürüzler gibi), Ankara Moskova’yı bir dengeleyici olarak devreye sokma yoluna gitti. Bu nedenle, yani Rusya’nın bir dengeleyici olarak mevcudiyeti sayesinde, Türkiye ABD’den gelen otonomi kısıtlayıcı talepleri geri çevirdi ve otonomi arayışındaki ısrara devam etti. Dolayısıyla kriz, yatışmak yerine, özellikle 2016 darbe girişiminden sonra tırmanmaya devam etti ve 2018 yazında ABD’nin Türkiye’ye koyduğu ekonomik yaptırımlara kadar vardı.
İkincisi, ABD politikalarının (Gülen’in iadesi meselesi ve New York’taki Rıza Zarrab ve Halkbank davası gibi) hükümet açısından bir “varoluş” meselesine dönüşmesi, krizi çözmenin maliyetini Türkiye’deki iktidar açısından fazlasıyla yükseltti. 17/25 Aralık’ın hükümeti devirmeye yönelik bir operasyon olarak görülmesi ve bu operasyonun temel sorumlusu olduğu düşünülen Gülen’in ABD’de kalmaya devam etmesi “varoluş kaygısını” başlatan gelişme oldu. Daha sonra ordudaki Gülen destekçilerinin düzenlediği darbe girişimi ve ardından ABD ile Gülen’in iadesi konusunda yaşananlar, krizi hükümet için bir “beka” sorununa dönüştürdü. Krizi çözme maliyetinin aşırı yüksek olması, risk almanın maliyetini düşürdü ve hükümet (bekası ile karşılaştırıldığında) krizin beraberinde getirdiği ekonomik ve siyasi maliyetleri daha tercih edilebilir gördü.

Krizin neresindeyiz?

Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan New York Times için Ağustos 2018’de yazdığı bir yazıda şu ifadeleri kullandı: “Çok geç olmadan önce, Washington ilişkimizin asimetrik olabileceği yanılgısından kurtulmalı ve Türkiye’nin alternatifleri olduğunu kabul etmeli”. Bu ifade iki şeyi açık şekilde deklare ediyor. Birincisi, Türkiye ile ABD arasındaki (ilkinin otonomisini sınırlayan) ittifak ilişkisi revize edilmelidir. Bu revizyonun yapılması hususunda Türkiye alternatif ittifakları gündeme getirecek kadar kararlıdır. Bu yazıdan sonra Türk-Amerikan ilişkilerinde yatışma emareleri olarak görülebilecek birçok gelişme yaşandı. Türkiye uzun süredir tutuklu olan Pastör Andrew Brunson’u serbest bıraktı. Ankara ve Washington bazı bakanlara uyguladıkları yaptırımları karşılıklı olarak kaldırdı. Türkiye Trump’ın İran’a yönelik yeniden başlattığı ekonomik yaptırımlardan muaf tutuldu. Fakat krizin ana konuları hâlâ çözüm bekliyor: Gülen’in iadesi, Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın durumu, Halkbank’a yönelik yaptırımlar, ABD’nin PYD’ye devam eden askeri yardımları, Türkiye’deki hükümetin uluslararası düzlemde karalanan imajı, ve en önemlisi de S-400 ve F-35lerin durumu.
Krizin ana konularında bir ilerleme olmaması, Erdoğan’ın yazısıyla birlikte düşünüldüğünde, mevcut duruma ilişkin iki temel tespit yapmayı mümkün kılıyor. Birincisi, Türkiye’nin otonomisi dışında vereceği tavizler ABD’nin tavizleriyle aynı büyüklükte değil. Dolayısıyla bir tavizler asimetrisi durumu söz konusu. Brunson’un serbest bırakılmasından sonra, yukarıdaki sorunları lehine çözebilmek için, Türkiye üçüncü ülkelerle olan ilişkilerini (Rusya ile olan yakınlaşma) pazarlık masasına koyabilir. Fakat bu ilişkiler, otonomi imkanını ortaya çıkaran temel dinamik, diğer bir ifadeyle krizlerin temel sebebi olduğu için, böyle bir taviz, otonomi arayışından vazgeçmek anlamına gelebilir. İkincisi, krizin çözümü değil de, kontrolden çıkmamak kaydıyla devam etmesi Türkiye için daha makul bir seçenek mi? Diğer bir ifadeyle, krizin temel konularını çözmedeki zorluk, krizin devamını, kriz öncesi duruma dönmekle kıyaslandığını daha mümkün bir seçenek kılıyor.

Kriz nereye evrilir?

Krizin önünde kabaca üç temel seçenek bulunuyor: ABD ile ilişkilerde kriz öncesine dönmek, Türkiye’nin Rusya eksenine kayması ve krizin iniş ve çıkışlarla devamı. Kriz öncesine dönmek iki farklı şekilde olabilir. Birincisi, Türkiye’nin saldırgan bir şekilde bölgeye dönen Rusya’yı dengeleme hususunda değerli bir müttefik olduğunu kabul eden ABD, tahrip olan statüsünü yeniden onarmak ve güvenlik kaygılarını yatıştırmak (Gülen’in iadesi ve PYD’ye desteğin sonlandırılması gibi) yoluyla Türkiye’yi kazanabilir. İkincisi, Türkiye’nin Rusya kartını kaybetmesi, Ankara’yı kriz konularında taviz vermeye zorlayabilir. Fakat bu krizlerin hükümet için temelde bir beka sorunu olduğu düşünülürse, maliyeti çok yüksek bir geri dönüş olur.
İkinci seçenek, yani Rusya eksenine kaymak, cevap bulunması zor bazı riskler taşıyor. Birincisi, ABD’nin güvenlik şemsiyesi ortadan kalktığında Rusya aynı “iyiliksever” siyasetini devam ettirecek mi? Hemen yanı başındaki büyük bir güçle yalnız başına kalmak, uzaktaki bir güçle ittifakta verilen otonomi tavizinden daha büyük bir tavizi gerektirebilir. Rusya’nın Gürcistan ve Ukrayna politikası, Türk karar vericiler için ürkütücü bir analoji olarak ortada duruyor. İkincisi, Rusya’nın bölgeye alternatif olarak dönüşü ne kadar sürdürülebilir bir geri dönüştür? Diğer bir ifadeyle, Rusya’nın göreli zayıf ekonomisi askeri angajmanlarını sekteye uğrattığında, ABD ekseninden çıkmış Türkiye Washington’un gazabını nasıl bertaraf edebilecektir? Bu iki temel belirsizlik Rusya eksenine kayma seçeneğini önemli ölçüde zayıflatıyor.
ABD ile, bir eksen kayması yaşamaksızın, krizin devamı iki temel sebep dolayısıyla daha muhtemel görünüyor. Birincisi, yukarıda belirtildiği gibi Rusya eksenine kaymak fazlasıyla riskli, ABD ile yeniden kriz öncesi aşamaya dönmek ise fazlasıyla maliyetli. İkincisi, bir tercih yapmaktan ziyade bölgede Rusya ve ABD arasındaki rekabeti kullanmak, otonomi artışını mümkün kılabilecek en makul seçenek. Rusya’nın saldırgan siyasetine devam etmesi, ABD’yi ve genel olarak Batı’yı Türkiye’ye taviz verme hususunda zorlayacaktır.


21 Şubat 2019 Perşembe

Jön Türkler (Genç Osmanlılar)

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Jön Türkler Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde ortaya çıkan, önceden muhalif daha sonradan ise iktidar gücü olan laik ve meşrutiyetçi kişilerdir.


Jön Türkler, 19. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı İmparatorluğu’nda dönemin padişahı II. Abdülhamit’i hedef almıştır. Jön Türkler, her ne kadar İmparatorluğun içinde bulunduğu kötü durumu, düzeltme gayesinde olduklarını belirtmişlerse de kendi aralarındaki fikir birliğini tam olarak kuramadıkları için bu gayelerinde başarılı olamamışlardır. Milliyetçilikten ziyade Osmanlıcılık kavramını savunmuş ve azınlık hakları üzerinde çalışmalarda bulunmuşlardır. Yeni Osmanlılar” ve “Genç Türkler” de denilen bu grup mensupları, Avrupalıların onlara verdikleri Fransızca “Jeunes Turcs” adıyla meşhur olmuşlardır. Bu tabir, genel olarak o yıllarda Avrupa’da politika, fikir ve edebiyat konularında aşırılık taraftarı gençleri ifade etmiştir. Bu grubun ifadesi ise, ilk defa Mustafa Fazıl Paşa’nın yayınladığı bir mektupta “Genç Osmanlılar” karşılığı olarak kullanılmıştır. Genç Osmanlılar terimi, daha sonraları Namık Kemal ve Ali Suavi tarafından de benimsenerek yazılarda kullanılmış ve Türkçeye tam anlamıyla yerleşmiştir. Bu grup, uzun müddet Osmanlı topraklarında yetişmiş, devlet idaresine karşı gelmiş ve yabancılar tarafından yönlendirilmiş ihtilalcilerin tamamının ortak buluşma noktası olmuştur.

Jön Türkler’in adı ilk defa 1828 yılında Charles Mc Farlane tarafından “Genç Osmanlı” nesline atıfta bulunarak kullanılmıştır. Aslında Jön Türkler kavramı yeni bir kavram değildir. Bu kavramın kullanımı Avrupa’da ortaya çıkmış olan yönetime muhalif kesimlerin, oluşturdukları partilerin bir benzeri gibi göründüğü için kullanılmıştır. Avrupa’dan bu tarz ortaya çıkan gruplara örnek vermek gerekirse bunlar; Almanya’daki Genç Almanya akımı, İtalya’da ortaya çıkan genç İtalya akımı, Polonya’daki Genç Polonya Akımı’dır. Bu akımlar siyasi muhalif bir akım olduğu kadar aynı zamanda edebi akımlardır.



Bu akım Osmanlı Devleti’nin çeşitli dönemlerinde “Genç Türkler, Yeni Osmanlılar, Jön Türkler” isimlerini almıştır. Özellikle 1800’lü yıllardan sonra bu ve benzeri akımlar giderek daha da yaygınlaşıp ve güçlenmiştir. Örneğin 1890 yılında Georges Badis adlı bir şahıs Osmanlıyı, “Genç Türkiye” adına Kanun-i Esasi yanlıları çatısı altında toplayabilecek bir gazete kurmakla tehdit etmiştir. Jön Türkler de Avrupa’daki yeniliklerden etkilenip, aydın kesimin desteğiyle yönetimdeki kişilere karşı benzer bir mücadeleye girişmişlerdir. Bu akımın mücadelesi kanlı bir iç savaştan çok; edebi yazılarla belli bir kesimi aydınlatıp biçimlendirme gayesi şeklinde olmuştur.

Jön Türkler Cemiyeti’nin fikir yapısının oluşmasında dönemin şartları da önemli bir rol oynamıştır. Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu durumu bilen ve memnun olmayan Jön Türklerin yanında bir de, bu çatı altında yaşayan fakat devletin gidişatını pek umursamayan halktan kimseler de vardır. Osmanlı halkı denen ortak bir anlayışın olmamasının sebebi ise bu topraklarda yaşayan halkın; din, dil, ırk farkının çok çeşitli olmasından kaynaklanmaktadır.

Örneğin, bu çatı altında yaşayan Hıristiyan halk, kendi dinlerini yaşayabileceği bir devletin himayesine girmek için çalışmışlardır. Bu nedenle her ırk kendi milli devleti için bir takım çalışmaların içerisine girmiştir. Osmanlıdaki baskı ve şiddet düzeninin, yönetime ortak bir meclisin kurulumuyla düzeleceğini iddia etmişlerdir. Fakat hiçbir zaman padişah yönetimini de reddetmemişlerdir. Sadece yönetime denk bir meclis yönetimi istemişlerdir. Jön Türk Cemiyeti çatısı altındaki kişilere tek tek bakıldığında da siyasi görüşleri birbirinden çok farklı olan kitlelerin olduğu anlaşılmaktadır. Jön Türklerin cemiyet yapılanmasında 2000’e kadar üye bulunduğu bilinmektedir. Bu isimler siyasi ortamdan dolayı Osmanlı Devleti’nde fazla barınamamış ve yaşamlarının çoğunu Avrupa’da ya da Mısır’da sürgün hayatında geçirmiş kişilerdir.

Bu cemiyette öne çıkan isimler ise şunlardır: Abdullah Cevdet, Ahmet Cevdet, Abdurrahman Bedirhan, Ahmet Rıza, Ahmet Fazlı, Ahmet Ferig, Ahmet Kemal, Ahmet Lütfullah, Ahmet Niyazi, Ahmet Saib, Ali Fahri, Ali Fehmi, Ali Haydar, Ali Şefkatli, Bahaeddin Şakir, Derviş Hüma, Edhem Ruhi, Emie Şekib Arslan, Halil Canem, Hüseyin Tosun, Hüsrev Sami, Hüseyinzade Ali, İbrahim Temo, İshak Sukuti, İsmail Canpolat, İsmail Enver Bey, İsmail Kemal, Mahmüel Celaleddin Paşa, Mahir Said, Mehmet Ali Halim Paşa, Hacı İbrahim Paşazade Hamdi, Tarsusizade Münih, Tunalı Hilmi, Yusuf Akçura’dır.


Osmanlı’da Avrupalılaşma ve Basın Hareketleri

Osmanlı aydınları tarafından ortaya çıkarılan batılılaşma olgusu, Osmanlı Devletinin Tanzimat Fermanı’ndan beri izlemeye çalıştığı bir siyaset olmuştur. Osmanlı aydınları Batı’yı pek fazla eleştirmemiş II. Abdülhamid döneminde etkili olan aydınlar eskisine göre daha bilinçlenmişlerdir. Bu dönemde yurtdışında bulunan aydınlar Avrupa’yı daha yakından tanıma fırsatı bulmuşlar ve edindikleri fikri Osmanlı coğrafyasında yayma fırsatı bulmuşlardır. II. Abdülhamid rejimine karşı örgütlenmişlerdir. Amaçları Kanun-i Esasi’yi yeniden yürürlüğe koyup, meşrutiyeti anlayışını getirmektir. Avrupa’ya kaçan “Jön Türkler” bu dönemde birçok gazete ve dergi çıkartarak “istibdat rejimi” ile sıkı bir mücadeleye girişmişlerdir.

Yayınladıkları dergi ve gazeteler yabancı postalar aracılığıyla yurda sokulmuştur. Bu yayınların sayısı 1900’lerden sonra daha da artmıştır. Bu nedenle hükümet Jön Türkler ile yayınlarını durdurmak için pazarlık bile yapmışlardır. Bu durum aslında tükenme noktasına gelen Jön Türklerin işine gelmiştir. Değerinin kat kat fazlasına satılan yayınlar kapatılmış görünmüş ve Jön Türkler bu faaliyetlerine başka bir isimler altında devam etmişlerdir.

Jön Türkler 1889-1908 yılları arasında çıkardıkları gazeteler ve dergiler ile fikir hayatına yeni bir yön vermeyi başarmışlardır. İngiltere, Fransa, Avusturya, Bulgaristan, İtalya, Yunanistan, Romanya, İsviçre, Brezilya, Belçika, Amerika ve Kıbrıs olmak üzere 13 yabancı ülkede 152’nin üzerinde gazete veya dergi yayınlamışlardır.


Yeni Osmanlılar Cemiyeti

19. yüzyılda Avrupa’da meşrutiyet ve cumhuriyet görüşünün yaygınlaşmaya başlaması Osmanlı topraklarındaki birçok ulusu da etkisi altında bırakmıştır. Balkanlar’da bağımsızlık isteyen uluslar sürekli ayaklanmalar çıkarmaya başlamıştır. Kurtuluşu meşrutiyette gören bazı Osmanlı gençleri bir araya gelerek Avrupalıların “Jön Türkler”ini değil, Yeni Osmanlılar Cemiyetini kurmuşlardır. Başlıca üyeleri Mehmet Bey, Reşat Bey, Nuri Bey, Ayetullah Bey, Namık Kemal, Refik Bey, Ziya Paşa, Ali Suavi ve Agâh Efendi’dir. Bu gençler her ne kadar rejimi yıkamadılarsa da Osmanlı Devleti’nde, Hürriyet ve Meşrutiyet fikirlerinin kökleşmesinde büyük rol oynamışlardır. İttihat ve Terakki Cemiyeti (Birlik ve İlerleme) önemli Jön Türk teşkilatlarından birisi olmuştur.
Yeni Osmanlılar 1865 yılında ortaya çıkan, Osmanlı milliyetçiliğini savunmuş, Montesquieu ve Rousseau gibi Fransız devrimini destekleyen düşünürlerin görüşlerini benimsemiştir. Bu grup çoğunlukla Jön Türkler ile karıştırılmalarına rağmen, bu grup Tanzimat reformlarını yeterli bulmayan bürokratik, mükemmeliyetçi ve demokratik çözümü öngören kesim olmuştur.
Namık Kemal, Ali Suavi ve Ziya Paşa gibi meşhur isimlerin kalemleri ile dile getirdikleri fikirleri, “Osmanlı devletine meşrutiyet idaresinin getirilmesi ve bütün azınlıklara Avrupayi tarzda hak, hürriyet verilmesi” şeklinde özetlenebilir. Yeni Osmanlılar, bu fikirlerinin sağlanması sürecinde kendi aralarında da birlik kuramamışlardır. Hatta bir çoğu ihtilal ve kanlı mücadele istemiş, bir kısmı da fikri mücadele taraftarı görünmüştür. Abdülaziz Han’ın Fransa ve İngiltere ziyaretleri esnasında Padişah’tan af diledikten sonra Osmanlı devleti ile dost geçinmek mecburiyetini hisseden Fransa ve İngiliz hükümetleri, kendilerince adlandırdıkları Jön Türklere itibar etmez olmuşlardır. Hiçbir devletten destek göremeyen Jön Türkler, bir müddet çeşitli Avrupa şehirlerinde dolaşmışlardır. Bir kısmı İstanbul’a dönüp padişahtan özür dileyerek devlet kademelerinde görev almışlardır. Bazıları da yayıncılık faaliyetlerine devam etmişlerdir. Birinci Meşrutiyetin ilanı ile canlanan Jön Türkler’in (Yeni Osmanlılar Cemiyeti), zararlı faaliyetleri görülünce II. Abdülhamit Han tarafından kapatılarak ortadan kaybolmuştur, böylece Jön Türklerin birinci devre faaliyeti sona ermiştir


Birinci ve İkinci Jön Türkler Kongresi

Jön Türkler, Fransız ve İngiliz hükümetinden destek görmüşlerdir. Yurtiçinde ve yurtdışında kurdukları dernek ve yayınladıkları dergi ve gazeteler ile II. Abdülhamit Han’ın şahsında Devlete karşı bir propagandaya girişmişlerdir. 4 Şubat 1902’de Paris’te toplanan Birinci Jön Türkler Kongresi Fransız Senatosu üyesi Lafeuvre Contalis’in evinde yapılmıştır. Bu kongreye Osmanlı Devleti’nin hâkim olduğu hemen her bölgeden çağrılan delegeler katılmıştır. Her din ve milliyetten insanın olduğu bu grubun ortak özellikleri Osmanlı Devleti’ne karşı olmalarıdır. Bu görüşün dışında aralarında hiçbir bağ ve fikri birlik bulunmayan bu insanların, aralarındaki sen-ben çekişmesi sebebiyle kongre başarısız bir şekilde sonuçlanmıştır.

Delegeler, Osmanlı Devletinin yıkılması hariç, başka hiçbir noktada birlik sağlayamamıştır. Bu nedenle grup 27-29 Aralık 1907’de yine Paris’te toplanan ikinci Jön Türk Kongresine tekrar bir araya gelmiştir. Kongrede İttihat ve Terakki, Prens Sebahattin’in Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i merkeziyeti cemiyetleri yanında, Ermeni Taşnaksütyun Komitesi’de katılmıştır. Osmanlı Devleti aleyhine en ağır ithamlar yapıldıktan sonra, grubun şu stratejilerin izlemesine karar verilmiştir. İran Mebusan Meclisine dostluk telgrafı çekilmesine, Makedonya’daki Rum, Bulgar vs. çetelerinin devlete karşı olan isyanlarının desteklenmesine, diğer gizli cemiyetlerin birleştirilerek ihtilalci yayınlar yapılması oy birliğiyle kararlaştırılmıştır.

Jön Türklerin, uzun yıllarca devam eden ön plandaki faaliyetleri meşrutiyet ve hürriyet fikirleri gibi görünse da her grup ve şahsın ayrı ayrı maksatları vardı. Jön Türklerin faaliyetleri ise Osmanlı Devletin yıkılışını hızlandıran belli başlı sebeplerden biri olmuştur. Batı dünyası karşısındaki tavırların taklitten öteye geçememesi, devlet kademelerinde yer almak, meşhur olmak, hatta Mithad Paşa da olduğu gibi, kendi ailelerini hanedan ailesi yapmak için azınlıklarla, eşkıyalarla, Rum-Ermeni çeteleriyle ve Avrupa devletleriyle işbirliği yapmaktan çekinmemeleri bu faaliyetlerin en acı tarafı olmuştur. Netice olarak Osmanlı topraklarındaki sulh ve sükûnu, dört bir yandan patlak veren ihtilaller, isyanlar, hükümet darbeleri ve savaşlarla yok etmişler, çıkarılan idaresizlik, kargaşa ve savaşlar ortamı içinde milletin felaketini hazırlamışlardır. Birinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile Jön Türk faaliyetinin sonu gelmiş, Jön Türkler daha önceki gibi yurt dışına kaçmışlardır.


12 Mayıs 2019 Pazar

Osmanlı'yı Yıkan Ve 80 Yıl Türkler'i Avrupa ve ABD'ye bağımlı hale getiren Jön Türkler

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Jön Türkler (Genç Osmanlılar)



Jön Türkler Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde ortaya çıkan, önceden muhalif daha sonradan ise iktidar gücü olan laik ve meşrutiyetçi kişilerdir.
Jön Türkler, 19. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı İmparatorluğu’nda dönemin padişahı II. Abdülhamit’i hedef almıştır. Jön Türkler, her ne kadar İmparatorluğun içinde bulunduğu kötü durumu, düzeltme gayesinde olduklarını belirtmişlerse de kendi aralarındaki fikir birliğini tam olarak kuramadıkları için bu gayelerinde başarılı olamamışlardır. Milliyetçilikten ziyade Osmanlıcılık kavramını savunmuş ve azınlık hakları üzerinde çalışmalarda bulunmuşlardır. Yeni Osmanlılar” ve “Genç Türkler” de denilen bu grup mensupları, Avrupalıların onlara verdikleri Fransızca “Jeunes Turcs” adıyla meşhur olmuşlardır. Bu tabir, genel olarak o yıllarda Avrupa’da politika, fikir ve edebiyat konularında aşırılık taraftarı gençleri ifade etmiştir. Bu grubun ifadesi ise, ilk defa Mustafa Fazıl Paşa’nın yayınladığı bir mektupta “Genç Osmanlılar” karşılığı olarak kullanılmıştır. Genç Osmanlılar terimi, daha sonraları Namık Kemal ve Ali Suavi tarafından de benimsenerek yazılarda kullanılmış ve Türkçeye tam anlamıyla yerleşmiştir. Bu grup, uzun müddet Osmanlı topraklarında yetişmiş, devlet idaresine karşı gelmiş ve yabancılar tarafından yönlendirilmiş ihtilalcilerin tamamının ortak buluşma noktası olmuştur. 

Jön Türkler'in Tarihçesi


Jön Türkler’in adı ilk defa 1828 yılında Charles Mc Farlane tarafından “Genç Osmanlı” nesline atıfta bulunarak kullanılmıştır. Aslında Jön Türkler kavramı yeni bir kavram değildir. Bu kavramın kullanımı Avrupa’da ortaya çıkmış olan yönetime muhalif kesimlerin, oluşturdukları partilerin bir benzeri gibi göründüğü için kullanılmıştır. Avrupa’dan bu tarz ortaya çıkan gruplara örnek vermek gerekirse bunlar; Almanya’daki Genç Almanya akımı, İtalya’da ortaya çıkan genç İtalya akımı, Polonya’daki Genç Polonya Akımı’dır. Bu akımlar siyasi muhalif bir akım olduğu kadar aynı zamanda edebi akımlardır.
Bu akım Osmanlı Devleti’nin çeşitli dönemlerinde “Genç Türkler, Yeni Osmanlılar, Jön Türkler” isimlerini almıştır. Özellikle 1800’lü yıllardan sonra bu ve benzeri akımlar giderek daha da yaygınlaşıp ve güçlenmiştir. Örneğin 1890 yılında Georges Badis adlı bir şahıs Osmanlıyı, “Genç Türkiye” adına Kanun-i Esasi yanlıları çatısı altında toplayabilecek bir gazete kurmakla tehdit etmiştir. Jön Türkler de Avrupa’daki yeniliklerden etkilenip, aydın kesimin desteğiyle yönetimdeki kişilere karşı benzer bir mücadeleye girişmişlerdir. Bu akımın mücadelesi kanlı bir iç savaştan çok; edebi yazılarla belli bir kesimi aydınlatıp biçimlendirme gayesi şeklinde olmuştur.
Jön Türkler Cemiyeti’nin fikir yapısının oluşmasında dönemin şartları da önemli bir rol oynamıştır. Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu durumu bilen ve memnun olmayan Jön Türklerin yanında bir de, bu çatı altında yaşayan fakat devletin gidişatını pek umursamayan halktan kimseler de vardır. Osmanlı halkı denen ortak bir anlayışın olmamasının sebebi ise bu topraklarda yaşayan halkın; din, dil, ırk farkının çok çeşitli olmasından kaynaklanmaktadır.
Örneğin, bu çatı altında yaşayan Hıristiyan halk, kendi dinlerini yaşayabileceği bir devletin himayesine girmek için çalışmışlardır. Bu nedenle her ırk kendi milli devleti için bir takım çalışmaların içerisine girmiştir. Osmanlıdaki baskı ve şiddet düzeninin, yönetime ortak bir meclisin kurulumuyla düzeleceğini iddia etmişlerdir. Fakat hiçbir zaman padişah yönetimini de reddetmemişlerdir. Sadece yönetime denk bir meclis yönetimi istemişlerdir. Jön Türk Cemiyeti çatısı altındaki kişilere tek tek bakıldığında da siyasi görüşleri birbirinden çok farklı olan kitlelerin olduğu anlaşılmaktadır. Jön Türklerin cemiyet yapılanmasında 2000’e kadar üye bulunduğu bilinmektedir. Bu isimler siyasi ortamdan dolayı Osmanlı Devleti’nde fazla barınamamış ve yaşamlarının çoğunu Avrupa’da ya da Mısır’da sürgün hayatında geçirmiş kişilerdir.
Bu cemiyette öne çıkan isimler ise şunlardır: Abdullah Cevdet, Ahmet Cevdet, Abdurrahman Bedirhan, Ahmet Rıza, Ahmet Fazlı, Ahmet Ferig, Ahmet Kemal, Ahmet Lütfullah, Ahmet Niyazi, Ahmet Saib, Ali Fahri, Ali Fehmi, Ali Haydar, Ali Şefkatli, Bahaeddin Şakir, Derviş Hüma, Edhem Ruhi, Emie Şekib Arslan, Halil Canem, Hüseyin Tosun, Hüsrev Sami, Hüseyinzade Ali, İbrahim Temo, İshak Sukuti, İsmail Canpolat, İsmail Enver Bey, İsmail Kemal, Mahmüel Celaleddin Paşa, Mahir Said, Mehmet Ali Halim Paşa, Hacı İbrahim Paşazade Hamdi, Tarsusizade Münih, Tunalı Hilmi, Yusuf Akçura’dır.

  • Osmanlı’da Avrupalılaşma ve Basın Hareketleri

  • II. Abdülhamid



    Osmanlı aydınları tarafından ortaya çıkarılan batılılaşma olgusu, Osmanlı Devletinin Tanzimat Fermanı’ndan beri izlemeye çalıştığı bir siyaset olmuştur. Osmanlı aydınları Batı’yı pek fazla eleştirmemiş II. Abdülhamid döneminde etkili olan aydınlar eskisine göre daha bilinçlenmişlerdir. Bu dönemde yurtdışında bulunan aydınlar Avrupa’yı daha yakından tanıma fırsatı bulmuşlar ve edindikleri fikri Osmanlı coğrafyasında yayma fırsatı bulmuşlardır. II. Abdülhamid rejimine karşı örgütlenmişlerdir. Amaçları Kanun-i Esasi’yi yeniden yürürlüğe koyup, meşrutiyeti anlayışını getirmektir. Avrupa’ya kaçan “Jön Türkler” bu dönemde birçok gazete ve dergi çıkartarak “istibdat rejimi” ile sıkı bir mücadeleye girişmişlerdir.
    Yayınladıkları dergi ve gazeteler yabancı postalar aracılığıyla yurda sokulmuştur. Bu yayınların sayısı 1900’lerden sonra daha da artmıştır. Bu nedenle hükümet Jön Türkler ile yayınlarını durdurmak için pazarlık bile yapmışlardır. Bu durum aslında tükenme noktasına gelen Jön Türklerin işine gelmiştir. Değerinin kat kat fazlasına satılan yayınlar kapatılmış görünmüş ve Jön Türkler bu faaliyetlerine başka bir isimler altında devam etmişlerdir.
    Jön Türkler 1889-1908 yılları arasında çıkardıkları gazeteler ve dergiler ile fikir hayatına yeni bir yön vermeyi başarmışlardır. İngiltere, Fransa, Avusturya, Bulgaristan, İtalya, Yunanistan, Romanya, İsviçre, Brezilya, Belçika, Amerika ve Kıbrıs olmak üzere 13 yabancı ülkede 152’nin üzerinde gazete veya dergi yayınlamışlardır. 

  • Yeni Osmanlılar Cemiyeti
  • 19. yüzyılda Avrupa’da meşrutiyet ve cumhuriyet görüşünün yaygınlaşmaya başlaması Osmanlı topraklarındaki birçok ulusu da etkisi altında bırakmıştır. Balkanlar’da bağımsızlık isteyen uluslar sürekli ayaklanmalar çıkarmaya başlamıştır. Kurtuluşu meşrutiyette gören bazı Osmanlı gençleri bir araya gelerek Avrupalıların “Jön Türkler”ini değil, Yeni Osmanlılar Cemiyetini kurmuşlardır. Başlıca üyeleri Mehmet Bey, Reşat Bey, Nuri Bey, Ayetullah Bey, Namık Kemal, Refik Bey, Ziya Paşa, Ali Suavi ve Agâh Efendi’dir. Bu gençler her ne kadar rejimi yıkamadılarsa da Osmanlı Devleti’nde, Hürriyet ve Meşrutiyet fikirlerinin kökleşmesinde büyük rol oynamışlardır. İttihat ve Terakki Cemiyeti (Birlik ve İlerleme) önemli Jön Türk teşkilatlarından birisi olmuştur.
    Yeni Osmanlılar 1865 yılında ortaya çıkan, Osmanlı milliyetçiliğini savunmuş, Montesquieu ve Rousseau gibi Fransız devrimini destekleyen düşünürlerin görüşlerini benimsemiştir. Bu grup çoğunlukla Jön Türkler ile karıştırılmalarına rağmen, bu grup Tanzimat reformlarını yeterli bulmayan bürokratik, mükemmeliyetçi ve demokratik çözümü öngören kesim olmuştur.

    eri, “Osmanlı devletine meşrutiyet idaresinin getirilmesi ve bütün azınlıklara Avrupayi tarzda hak, hürriyet verilmesi” şeklinde özetlenebilir. Yeni Osmanlılar, bu fikirlerinin sağlanması sürecinde kendi aralarında da birlik kuramamışlardır. Hatta bir çoğu ihtilal ve kanlı mücadele istemiş, bir kısmı da fikri mücadele taraftarı görünmüştür. Abdülaziz Han’ın Fransa ve İngiltere ziyaretleri esnasında Padişah’tan af diledikten sonra Osmanlı devleti ile dost geçinmek mecburiyetini hisseden Fransa ve İngiliz hükümetleri, kendilerince adlandırdıkları Jön Türklere itibar etmez olmuşlardır. Hiçbir devletten destek göremeyen Jön Türkler, bir müddet çeşitli Avrupa şehirlerinde dolaşmışlardır. Bir kısmı İstanbul’a dönüp padişahtan özür dileyerek devlet kademelerinde görev almışlardır. Bazıları da yayıncılık faaliyetlerine devam etmişlerdir. Birinci Meşrutiyetin ilanı ile canlanan Jön Türkler’in (Yeni Osmanlılar Cemiyeti), zararlı faaliyetleri görülünce II. Abdülhamit Han tarafından kapatılarak ortadan kaybolmuştur, böylece Jön Türklerin birinci devre faaliyeti sona ermiştir.

  • Birinci ve İkinci Jön Türkler Kongresi

  • Jön Türkler, Fransız ve İngiliz hükümetinden destek görmüşlerdir. Yurtiçinde ve yurtdışında kurdukları dernek ve yayınladıkları dergi ve gazeteler ile II. Abdülhamit Han’ın şahsında Devlete karşı bir propagandaya girişmişlerdir. 4 Şubat 1902’de Paris’te toplanan Birinci Jön Türkler Kongresi Fransız Senatosu üyesi Lafeuvre Contalis’in evinde yapılmıştır. Bu kongreye Osmanlı Devleti’nin hâkim olduğu hemen her bölgeden çağrılan delegeler katılmıştır. Her din ve milliyetten insanın olduğu bu grubun ortak özellikleri Osmanlı Devleti’ne karşı olmalarıdır. Bu görüşün dışında aralarında hiçbir bağ ve fikri birlik bulunmayan bu insanların, aralarındaki sen-ben çekişmesi sebebiyle kongre başarısız bir şekilde sonuçlanmıştır.
    Delegeler, Osmanlı Devletinin yıkılması hariç, başka hiçbir noktada birlik sağlayamamıştır. Bu nedenle grup 27-29 Aralık 1907’de yine Paris’te toplanan ikinci Jön Türk Kongresine tekrar bir araya gelmiştir. Kongrede İttihat ve Terakki, Prens Sebahattin’in Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i merkeziyeti cemiyetleri yanında, Ermeni Taşnaksütyun Komitesi’de katılmıştır. Osmanlı Devleti aleyhine en ağır ithamlar yapıldıktan sonra, grubun şu stratejilerin izlemesine karar verilmiştir. İran Mebusan Meclisine dostluk telgrafı çekilmesine, Makedonya’daki Rum, Bulgar vs. çetelerinin devlete karşı olan isyanlarının desteklenmesine, diğer gizli cemiyetlerin birleştirilerek ihtilalci yayınlar yapılması oy birliğiyle kararlaştırılmıştır.
    Jön Türklerin, uzun yıllarca devam eden ön plandaki faaliyetleri meşrutiyet ve hürriyet fikirleri gibi görünse da her grup ve şahsın ayrı ayrı maksatları vardı. Jön Türklerin faaliyetleri ise Osmanlı Devletin yıkılışını hızlandıran belli başlı sebeplerden biri olmuştur. Batı dünyası karşısındaki tavırların taklitten öteye geçememesi, devlet kademelerinde yer almak, meşhur olmak, hatta Mithad Paşa da olduğu gibi, kendi ailelerini hanedan ailesi yapmak için azınlıklarla, eşkıyalarla, Rum-Ermeni çeteleriyle ve Avrupa devletleriyle işbirliği yapmaktan çekinmemeleri bu faaliyetlerin en acı tarafı olmuştur. Netice olarak Osmanlı topraklarındaki sulh ve sükûnu, dört bir yandan patlak veren ihtilaller, isyanlar, hükümet darbeleri ve savaşlarla yok etmişler, çıkarılan idaresizlik, kargaşa ve savaşlar ortamı içinde milletin felaketini hazırlamışlardır. Birinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile Jön Türk faaliyetinin sonu gelmiş, Jön Türkler daha önceki gibi yurt dışına kaçmışlardır.  


  • google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html