BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Rex Tillerson sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Rex Tillerson sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

26 Ocak 2018 Cuma

ABD'nin yeni oyunu Türkiye’yi kuşatma koridoru

ABD’nin Suriye sınırında sözde güvenli bölge önerisinin ardındaki kirli plan deşifre oldu. Amaç PKK/PYD koridorunu koruma altına almak.

ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın Türkiye’nin güvenliğine yönelik “Suriye sınırında 30 kilometre derinliğinde güvenlik koridoru oluşturma” teklifinin altından da bu ülkenin Akdeniz’e ulaşan PKK/PYD koridoru projesi ve ‘PKK/YPG sınır birliği için oyalama’ çıktı. Zeytin Dalı harekatının hedefindeki Münbiç’in tamamının ve Afrin’in büyük bir bölümünün 30 km’lik hat dışında dolayısıyla kaldığına dikkat çeken diplomasi ve askeri strateji kaynakları, bu teklifin hayata geçmesi durumunda ‘Türkiye güvenlik koridoruna hapsedilirken, ABD’nin Akdeniz’e açılan PKK koridorunun ise önü açılacağına’ ve PKK ordusu için ABD’nin zaman kazanacağına dikkat çekti.
TILLERSON’UN TEKLİFİ
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun ABD’li mevkidaşlarıyla yaptıkları görüşmeler ve sonrasında kamuoyuna yansıyan açıklamaları analiz eden uzmanlar, yeni bir ‘Türkiye’yi oyalayıp zaman kazanma hamlesinin’ söz konusu olduğunu kaydetti. Çavuşoğlu, ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın Afrin için 30 kilometrelik bir güvenli hat oluşturulmasını önerdiğini ve bunun teknik heyetler arasındaki görüşmenin ardından tekrar ele alınacağı yanıtı verdiğini aktardı.
DIŞINDA KALIYOR
Suriye konusunda ABD’nin Türkiye’ye verdiği sözlerin hiçbirinin tutulmadığına dikkat çeken ASSAM strateji uzmanı emekli Albay İbrahim Keleş ve Emniyet Genel Müdürlüğü eski İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu, PKK/PYD’nin elinde bulunan Münbiç’in tamamının ve Afrin’in büyük bir bölümünün bu 30 km’lik derinliğin dışında kaldığına dikkat çekti. Türkiye’nin yıllar önce gündeme getirdiği ‘güvenli bölgeyi’ ABD’nin şimdi gündeme getirmesinin arka planındaki amacına dikkat çeken Orakoğlu, “Sayın Cumhurbaşkanımız, yıllarca ‘tampon bölge’ dedi ama dinletemedi. Şimdi onlar ‘güvenli bölge’ diye teklifle geliyor çünkü Akdeniz’e açılan terör koridorunu korumak istiyorlar. TSK ve ÖSO, Suriye’de Zeytin Dalı harekatıyla PKK/PYD’yi Afrin’den süpürmeye başladı, sıranın Münbiç olduğu anlaşıldı. Türkiye’nin güvenliği için Suriye topraklarında 30 kilometre derinliğinde güvenli bölge oluşturmak demek, hemen altında bu hattın dışında kalan ve Türkiye’yi hedef alan PKK/PYD koridoru kurulması demek. Türkiye’de etnik iç savaş çıkarmaya ve ülkeyi bölmeye çalışan bir terör örgütünün koridor devletinin oluşturulmasından bahsediyoruz... Türkiye bu oyalama taktiklerine kanmaz çünkü ulusal güvenliği için ciddi bir tehdit ile karşı karşıya” diye konuştu.
ABD SÖZÜNÜ TUTMADI
Türkiye’nin, 26 Ağustos 2016’da Suriye’de başlattığı Fırat Kalkanı harekatını bu tarihten çok önce başlayarak DEAŞ’ı ve PKK/PYD’yi sınırlarından temizlemeyi amaçladığına dikkat çeken emekli Albay İbrahim Keleş, “ABD daha önce Türkiye’nin ‘DEAŞ’a karşı birlikte mücadele edelim’ teklifini kabul etmeyip PYD ile hareket etti. DEAŞ’la mücadele sonrasında PYD’nin Münbiç’ten çekileceğine ve DEAŞ temizlendikten sonra PYD’nin ellerindeki ağır silahların toplanacağına söz verdi ama bu sözü de tutmadı. Türkiye şimdi neden 30 kilometrelik güvenlik koridoru sözüne inansın. Bunlar hep oyalama taktiği” diye konuştu.
PKK SINIR BİRLİĞİ
ABD’nin, Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açılan bir PKK/PYD koridoru planını hala Fırat Kalkanı bölgesinin güneyinden gerçekleştirme olasılığı olduğuna ve amacın bu planı diri tutmak olduğuna dikkat çeken Keleş, şunları söyledi: “Türkiye sınırından 30 kilometre derinliğe kadar güvenli bölge oluşturulması demek, bu 30 km dışında kalan Münbiç’teki PKK/PYD’yi Türkiye’nin askeri operasyonuna karşı koruma altına alınması anlamına gelir. PKK/PYD kontrolündeki Afrin’in güneyi de bu güvenli bölgenin dışında kalıyor. Bizi oyalıyor ama bu sırada teröristleri bize karşı güçlendiriyorlar. Şimdi PKK/PYD’yi temizlemezsek, önce 30 bin kişilik PKK/PYD sınır birliğiyle sınırdaş oluruz. Şimdi Afrin harekatı başlayınca, bu oyalama taktiğini yapıyorlar ama DEAŞ bittiğine göre ABD önce YPG’ye verdiği silahları toplasın.”
ÖNCE GÜVENİ TESİS ETMELİYİZ
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, soruları cevaplarken ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’un 911 km’de 30 km’lik ‘tampon bölge’ oluşturulması için beraber çalışılabileceğini söylediği kaydetti. Çavuşoğlu, “Güvenli bölgeden ne anlıyoruz? Bizim anladığımız şey farklı, onlarınki farklı olabilir. Ama her şeyden önce bizim ABD ile güvenli bölge veya başka bir konuyu, yani ciddi bir konuyu samimi bir şekilde bırakın kabul etmeyi, görüşebilmemiz için önce güveni yeniden tesis etmemiz lazım. Bir güven bunalımı oldu. Güveni tesis edebilmek için de ABD’den somut adımlar görmemiz gerektiğini söyledik. Bizim neden güven duymadığımızı kendileri de biliyor, halkımız da biliyor” diye konuştu.
MÜNBİÇ MESAJI
ABD’nin teklifi ve Erdoğan-Trump görüşmesinin içeriğinin Beyaz Saray’ca çarpıtılmasının ‘hedefine’ dikkat çeken SETA Uluslararası İlişkiler uzmanı Doç. Dr. Murat Yeşiltaş şunları söyledi: “Afrin harekatı ABD için beklenen gelişmeydi ama sıranın Münbiç olduğu yönündeki açıklamalar karşısında ABD’nin ‘Güvenli bölge’ projesi Türkiye’yi yumuşatmak ve zaman kazanmak amaçlı taktiksel teklif gibi duruyor. 30 kilometre derinliğindeki güvenli bölgenin kimlerca oluşturulacağı, ABD’nin PKK/PYD ile ilişkisinin ne olacağı ve örgütün elindeki ağır silahların toplanması konusunda bir şey söylemiyor. Beyaz Saray açıklamasında yer alan, Trump-Erdoğan görüşmesinde yer almayan konu başlıkları ise, Türkiye’nin Münbiç’i de hedef alması durumunda ABD’nin Türkiye’ye karşı kullanacağı argümanların mesajı yer alıyor. Trump, Türkiye ile çalışmak istiyor ama Türk-Amerikan ilişkilerini sağlayacak ekibi yok. Alt kadroların bu tip çarpıtmaları olabiliyor. Tillerson ve Trump açıklamalarında, Türkiye’nin Münbiç’i hedef almaması, Fırat’ın Doğusu’nu ise hiç hedef almaması mesajı içeriyor.”
AÇIKLAMA GÖRÜŞME ÖNCESİ YAZILMIŞ
Beyaz Saray açıklamasındaki bazı unsurların yalanmasına açıklık getiren Çavuoğlu, “ABD’nin açıklaması (görüşmeden) önceden yazılmış” dedi. Beyaz Saray açıklamasında, “Afrin operasyonunda tırmanan şiddetten kaygı duyuyoruz” denilirken, Cumhurbaşkanlığınca yalanlanan bu açıklamaya dair “Operasyonla ilgili ‘tırmanan şiddetten kaygı’ diye bir şeyden söz etmedi. Operasyonla ilgili görüş teatisinden öte bir şey konuşulmadı” denildi. Görüşmeye dair “ABD tarafı, operasyonun belirli zaman dilimiyle sınırlı tutulması; Münbiç’te az da olsa ABD askerinin mevcudiyetinden bahisle oralarda sıcak çatışma ihtimaline mahal verilmemesi gerektiğine değindi” denilen açıklamada, “Türk tarafı PYD/YPG unsurlarının söz verildiği üzere Fırat’ın doğusuna çekilmeleri gerektiğini; çekilme gerçekleştiğinde Münbiç’in olası DEAŞ tehdidine karşı Türk askeri desteğindeki ÖSO tarafından korunabileceğini belirtti” denildi. Beyaz Saray açıklamasındaki gibi Trump’ın ‘Türkiye’deki OHAL koşullarından’ bahsetmesinin ve ‘Türkiye’den gelen yıkıcı ve yanlış söylemler’ şeklinde ifadesinin olmadığı belirtilirken, konuşmalarda ‘ABD’nin açıkça eleştirilmesinin rahatsızlık uyandırdığına değinildiği kaydedildi.

23 Ekim 2017 Pazartesi

Tillerson'dan Irak açıklaması



Amerikanın ve İsrailin Irak ve Suriye'de kurmak istedikleri Paralel İsrail devleti planları sekteye uğrayınca ABD Dışişleri Bakanı Açıklama yapıyor.İran desdekli şii Milisler ve yabancı güçler Irak'ı terketsin..
Irak'ta Olmaması gereken İlk terketmesi gereken ülke Amerika'dır,Bay Tillerson.......


Irak'ta 1 milyon kişinin ölümüne neden olan ABD'nin Dışişleri Bakanı, "Irak halkının tekrar ayağa kalkmasına fırsat verilmeli" dedi.
Suudi Arabisan Dışişleri Bakanı Adil el-Cubeyr ile ABD'li mevkidaşı Rex Tillerson, başkent Riyad'ta bir araya geldi. Görüşmenin ardından Tillerson ile Cubeyr, Kral Selman Askeri Hava Üssü'nde basın toplantısı düzenledi.
"IRAK HALKININ TEKRAR AYAĞA KALKMASINA FIRSAT VERİLMELİ"
Irak'ta terör örgütü DEAŞ'a karşı mücadelede sona doğru gelindiği için başta İranlı savaşçılar olmak üzere tüm yabancı savaşçıların ülkelerine dönmesi gerektiğini belirten Tillerson, DEAŞ'tan alınarak özgürleştirilen bölgelerin kontrol altına alınması, komşularının yardımı ile Irak halkının tekrar ayağa kalkmasına fırsat verilmesi gerektiğini söyledi.
Rex Tillerson, Riyad'a 3'üncü kez geldiğine dikkati çekerek, bu sıklıktaki ziyaretlerinin, bölge güvenliği ve istikrarına verdikleri önemin bir kanıtı olduğunu kaydetti.
İRAN GİBİ DIŞARIDAN KONTROL ETMEYE ÇALIŞAN ÜLKELERDEN KURTULMAKTAN SÖZ ETTİ

Tillerson, ülkesinin, ekonomik açıdan kendine yeterli hale gelmesi için Irak'a yardım ettiğini ifade ederek, "Irak kendi ayakları üzerine durmaya başladığı zaman İran gibi dışarıdan ülkeyi kontrol etmeye çalışan ülkelerden kurtulmuş olacaktır." diye konuştu.

26 Mart 2018 Pazartesi

Trump'ın yeni şahinlerinin gözü İran'da

ABD Başkanı Trump'ın yeni Dışişleri Bakanı adayı Pompeo ile yeni Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton, özellikle İran ve Kuzey Kore konusundaki şahin fikirleriyle öne çıkıyor.

Tamer Ashraf
ABD Başkanı Donald Trump'ın yeni dışişleri bakanı adayı Mike Pompeo ile yeni Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, özellikle İran ve Kuzey Kore konusundaki "şahin" görüşleriyle tanınıyor ve bu iki ismin Amerikan dış politikasını daha fazla "askerileştirmesinden" endişe ediliyor.
ABD Başkanı Trump'ın son iki kabine değişikliği, yeni isimlerle daha sert bir dış politika sinyali verilmesi sebebiyle ülkede tartışmalara yol açtı.

13 Mart'ta Twitter'da yaptığı açıklamayla Dışişleri Bakanı Rex Tillerson'ın yerine mevcut ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü Mike Pompeo'nun geleceğini duyuran Trump, 22 Mart'ta yine Twitter'dan yaptığı açıklamayla 9 Nisan'dan itibaren mevcut Ulusal Güvenlik Danışmanı Korgeneral Herbert Raymond McMaster'ın yerine ABD'nin eski BM Daimi Temsilcisi John Bolton'ın görevi devralacağını ilan etti.
10 günde kabinesindeki en önemli isimlerden ikisini değiştiren Trump'ın, özellikle Bolton gibi Amerikan kamuoyunda "savaş yanlısı" görüşleriyle tanınan bir ismi Beyaz Saray'daki en önemli danışma makamına getirmesi dikkat çekti.

2005-2006 yılları arasında dönemin Cumhuriyetçi ABD Başkanı George W. Bush döneminde ülkesini BM'de temsil eden Bolton, özellikle İran ve Kuzey Kore konusunda savaş ve rejim değişikliği önerecek düzeyde "şahin" söylemleriyle biliniyor.
Amerikan Askeri Akademisi mezunu olan Pompeo ise, kongre ve CIA tecrübesinin ardından diplomasinin merkezi olan Dışişleri Bakanlığında da şahin görüşlerini muhafaza edecek gibi görünüyor.

Bu iki isim de savundukları yaklaşımlarla halihazırdaki kısmen "askerileşen" Amerikan dış politikasını daha da fazla askerileştirecek isimler olarak görülüyor.
Trump'ın Tillerson memnuniyetsizliği
Trump'ın Tillerson'ı gönderirken kamuoyuna en fazla yansıyan şikayetlerinin başında eski Exxon CEO'sunun "İran'la nükleer anlaşmanın bozulmasına karşı çıkması" ve "Kuzey Kore ile diplomasi seçeneğine vurgu yapması" gösteriliyordu.

Trump, her ne kadar son dönemde Pyongyang ile adeta diplomasi baharı yaşasa da tam da Tillerson'ın bu yöndeki bazı girişimleri yüzünden onu kamuya açık şekilde eleştirmiş, "boşa uğraşmakla" suçlamış ve daha da kötüsü Tillerson'ın istifa edeceği haberleriyle yıpranmasına zemin hazırlamıştı.
Amerikan dış politikası "askerileşiyor"
Koltuğa oturduğu günden itibaren Amerikan dış politika yapım süreçlerini önemli ölçüde Pentagon'a bırakan ve Dışişleri Bakanlığının önceki ağırlığını de facto olarak azaltan Trump, kabinesine asker kökenli birçok ismi getirerek tüm dünyaya "ben komutanlarıma herkesten fazla güveniyorum" mesajı vermişti.

Amerikan dış politikasındaki bu "askerileşme" eğilimi, sorunların diplomasi kanallarıyla değil de yine askeri yol ve yöntemlerle çözülebileceği kanısını Washington'da daha fazla oturttu.
Washington'daki bu yeni denge Tillerson'ın diplomasi ve müzakere alanını görece olarak daraltırken, bakanlığın bütçesinin de kesintiye uğraması (ve buna mukabil Pentagon'un bütçesinin kayda değer ölçüde artırılması), Trump'ın dış politikaya nasıl baktığını açıkça ortaya koyuyordu.

Böyle bir ortamda İran'la nükleer anlaşmayı çöpe atabileceğini söyleyen Trump'a karşı çıkan ender kişilerden biri olan Tillerson, son olarak Kuzey Kore'ye aşırı yüklendiğini düşündüğü Başkan'a bu noktada da yan gözle bakarak "istenmeyen adam" noktasına geldi.


Buna mukabil Trump'ın bugüne kadarki eylemleri, onun diplomatlardan ziyade askerlerle daha iyi çalışabileceğini ve buna uygun dış politika adımları atabileceğini ortaya koymuş durumda.
Hedef ülke İran
Trump'ın İran ve Kuzey Kore konusunda Tillerson'dan beklediği sertliği Pompeo'da ve Bolton'da bulabilmesi oldukça yüksek ihtimal olarak görünüyor. Tillerson'dan farklı olarak İsrail yanlısı ve İran karşıtı söylemleriyle meşhur olan Pompeo eğer ABD İran'la savaş düzeyinde karşı karşıya gelirse Trump'ı durdurmayacak bir isim.
Öte yandan Pompeo'nun, Tillerson'dan farklı olarak Washington'da azalan Dışişleri Bakanlığı ve diplomasi alanını genişleteceğine da kesin gözüyle bakılıyor. Fakat yine de bu durumun Amerikan dış politika yapım süreçlerine daha fazla diplomasi olarak yansıyacağını söylemek için henüz çok erken.

Pompeo'nun Kongre ve devlet tecrübesinin diplomasiye ne derece yapıcı ve olumlu yansıyacağını görmek için birkaç ay daha beklemek gerekiyor.
İran söz konusu olduğunda ise ABD'nin Ortadoğu politikalarında bundan sonra İsrail'in ağırlığının daha fazla hissedileceği bir sürece girilmesi muhtemeldir. Zaten Kudüs kararıyla İsrail konusunda nerede durduğunu tüm dünyaya gösteren Trump, İran'la nükleer anlaşmayı sona erdirecek ve Tahran'la kafa kafaya gelecek bir sürecin kapısını Pompeo ve Bolton ile daha kolay açabilir.
Trump'ın kulağına "neo-muhafazakar" Bolton fısıldayacak
Öte yandan Amerikan kamuoyunda son iki değişikliği ele alan analizlerin çoğunda Bolton için "akıllı ve çok tehlikeli" nitelemesi yapılıyor.

Trump'ın Tillerson gibi McMaster'dan da İran ve Kuzey Kore konularında memnun olmadığı ve kendi çizgisine daha yakın ve sert bir ismi getirmeyi düşündüğü konuşuluyordu. Ancak Bolton gibi ABD'nin 2003'teki Irak işgaline doğrudan destek vermiş, İran ve Kuzey Kore'de açıkça rejim değişikliğini savunan ve İran'la nükleer anlaşmaya başından beri karşı olan bir isim, Cumhuriyetçi çevrelerde bile kısmen şaşkınlıkla karşılandı.

McMaster "askeri stratejiler" konularındaki becerileriyle kamuoyunda bilinirken, Bolton ise daha ziyade neo-muhafazakar görüşleriyle öne çıkıyor. ABD'nin Irak'ı işgaline verdiği güçlü destekle hatırlanan Bolton'ın 2015 yılındaki "İran’ın bombasını durdurmak istiyorsan İran’ı bombala” açıklaması hala hafızalarda.
Trump'la İran konusunda söylemleri aynı
Trump'ın Pompeo ve Bolton ile daha rahat ve "eşgüdüm" halinde çalışacağını söylemek mümkün, zira her iki isim de seleflerine kıyasla Trump'la daha uyumlu söylemlere sahip; ancak bunun özellikle İran'a karşı daha sert kararlar alma noktasında ortaya çıkacak bir rahatlık olacağına dikkat çekiliyor.

Buna mukabil, bu eşgüdümün Amerikan dış politikasına daha fazla diplomasi, müzakere, müttefiklerle işbirliği ve uluslararası konularda çok taraflı karar alma süreçlerine katılım anlamına geleceğine ilişkin fazla emare görünmüyor.
Beyaz Saray'da Trump'ın kulağına en fazla fısıldayacak kişi olarak Bolton'ın seçilmiş olmasının belki de başka "hikmetleri" vardır; ancak şu anda Washington'da bu tercihin İran konusunda daha sert dış politika için atılmış bir adım olduğunu düşünenlerin sayısı oldukça fazla.
Türk-Amerikan ilişkilerini nasıl etkiler?


Kuşkusuz bu iki yeni şahin kabine üyesinin Türk-Amerikan ilişkilerine nasıl bir soluk getireceği Türkiye açısından çok daha önemli. Özellikle Pompeo'nun daha önce Kongrede Türk-Amerikan dostluk grubu üyesi olması, Türkiye'yi tanıması ve CIA Direktörü olunca ilk ziyaretini Ankara'ya yapmış olması, onun Türkiye'nin stratejik önemini anladığını gösteren emareler olarak okunabilir.
Bu bakımdan Pompeo'nun göreve başladıktan sonra ilk birkaç ayındaki performansı, onun Türk-Amerikan ilişkilerinde Tillerson'dan daha iyi bir "sorun çözücü" olup olmadığını gösterecektir.
Buna ilaveten Bolton'ın neo-muhafazakar görüşlerini ve Türkiye ile ilgili bazı olumsuz söylemlerini Beyaz Saray'a ne ölçüde taşıyacağını görmek için de zamana ihtiyaç var.
Ancak tamamen kötü bir dönem geçirdikten sonra toparlanma evresine giren Türk-Amerikan ilişkilerine bu iki önemli ismin yapacağı olumlu ve olumsuz her katkı ikili ilişkilerin kaderini doğrudan etkileyecektir.

15 Ocak 2018 Pazartesi

ABD'den TÜRKİYE sınırında PYD'ye ordu Kurdu

ABD öncülüğündeki Koalisyon, Suriye’nin kuzeyinde en büyük bileşenini terör örgütü PKK’nın kolu PYD’nin silahlı kanadı YPG’nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) unsurlarından ‘sınır gücü’ kurma sürecinin başlatıldığını açıkladı.
ABD öncülüğündeki Koalisyon, Suriye’nin kuzeyinde en büyük bileşenini terör örgütü PKK’nın kolu PYD’nin silahlı kanadı YPG’nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) unsurlarından ‘sınır gücü’ kurma sürecinin başlatıldığını açıkladı. Bu yeni silahlı oluşuma ‘Sınır Güvenlik Gücü’ (BSF) adı verildi. Söz konusu güç Türkiye ve Irak sınırı boyunca konuşlandırılacak. Yeni sınır gücü kuzeyde Türkiye sınırında, güneydoğuda Irak sınırında, ABD’nin desteklediği SDG ile Rusya’nın desteklediği Esad rejimi arasındaki hattı oluşturan Fırat Nehri Vadisi boyunca görev yapacak. Koalisyon Sözcüsü Ryan Dillon sınır gücü içindeki Kürtlerin daha çok kuzeyde Türkiye sınırında, Arapların ise Fırat Nehri Vadisi civarında ve güneyde konuşlanacağını söyledi. Gelişmeler üzerine Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun salı günü Kanada’da ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson ile planlanan görüşmesi kritik önem kazandı. Ankara’nın Trump yönetimine son uyarılarını Çavuşoğlu iletecek.
KRİZ GÜNBEGÜN TIRMANDI
Geçen hafta ilk olarak Suudi medyasında ABD’nin SDG kontrolündeki bölgeyi diplomatik olarak tanıma yönünde adımlara hazırlandığı iddiası ortaya atıldı. Ardından ABD’nin YPG/PYD güçleriyle Suriye’nin kuzeyinde bir sınır ordusu kurduğuna ilişkin iddialar üzerine ABD’nin Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Philip Kosnett Türk Dışişleri’ne çağrılarak haberlerden duyulan rahatsızlık iletildi. Ertesi gün Suriye dosyasından sorumlu ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı vekili David Satterfield, Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu’ndaki oturumda ülkesinin neden Suriye’den çıkmayacağına açıklık getirirken temel sebepleri şöyle sıraladı; ortağımız SDG’yi korumak ve o bölgede tüm Suriye’ye model olacak yeni bir siyasi yapının kurulmasına yardımcı olmak. Bütün bunların üzerine Anadolu Ajansı’nın Kamışlı’dan geçtiği haberle öğrendik ki ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan bir heyet kuzey Suriye’ye yaptığı ziyarette YPG komutanlarıyla da görüştü. Yeni sınır gücü kuzeyde Türkiye sınırında, güneydoğuda Irak sınırında, ABD’nin desteklediği SDG ile Rusya’nın desteklediği Esad rejimi arasındaki hattı oluşturan Fırat Nehri Vadisi boyunca görev yapacak. 
ERDOĞAN’IN "AFRİN’E GİRERİZ" AÇIKLAMASININ HEMEN ERTESİNDE GELDİ 
 Ankara’nın gelişmelere yönelik tepkisi Cumartesi günü Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından güçlü uyarılarla dile getirildi. Erdoğan’ın TSK’nın Afrin’e girmeye hazırlandığı ima eden açıklamalarının ardından akşam saatlerinde ajanslar Türkiye sınırından Afrin’deki PYD mevziilerine top atışı yapıldığını geçmeye başladı. Sabahında ise ABD öncülüğündeki koalisyon ‘The Defense Post’taki sınır gücü haberini doğrulayan bir açıklama yaptı.
 Koalisyonun Bağdat’taki Sözcüsü Ryan Dillon, e-postayla Hürriyet’e gönderdiği açıklamada Suriye’de kurmakta oldukları ‘Sınır Güvenlik Gücü’nün (BSF) 30 bin kişilik bir silahlı güç olarak örgütlenmesinin planlandığını bildirdi.
 15 BİN SDG’Lİ SINIR GÜCÜNE GEÇECEK
 Komutası Suriye Demokratik Güçleri’nin altında olacak bu kuvvetin 15 bini halihazırda DEAŞ’la mücadele misyonunu tamamlamak üzere olan deneyimli SDG’li silahlı unsurlardan oluşuyor. Kalanı ise eğitim için toplanıyor. 230 kişinin eğitimine başlanmış durumda.

Yeni ‘ordu’nun eğitim fotoğrafları Twitter’da paylaşıldı.

TÜRKİYE SINIRINA KÜRTLER FIRAT VADİSİNE ARAPLAR

 Ryan Dillon, yeni sınır gücü içindeki Kürt-Arap dengesinin ne şekilde olacağına ise şu sözlerle açıklık getirdi; “Bu kişilerin yaşadıkları bölgelerde hizmet etmesi sağlamaya çalışıyoruz. Dolayısıyla bu gücün etnik kompozisyonu hizmet ettikleri alanlarla bağlı olacak. Suriye’nin kuzeyinde Kürtler daha fazla hizmet edecek. Fırat Nehir Vadisi boyunca uzanan bölgeler ve güneyde Irak ile sınır boyunca ise Araplar daha fazla görev yapacak”. Ancak Dilllon, 30 bin kişinin ne kadarının Kürt ne kadarının Arap olacağına ilişkin soruyu yanıtlamadı.

YİNE BİR KRİZ YİNE FEDERAL TATİL

Türkiye’nin sınır ordusuna yönelik ilk resmi tepkisi hızla Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın tarafından dile getirildi. Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği’nin de hafta başından itibaren ABD makamlarına çeşitli girişimlerde bulunmasını bekleyebiliriz. Tesadüf o ki aynı vize krizinde olduğu gibi sınır gücü açıklaması bir Pazar günü geldi ve bu Pazartesi de yine bir federal tatil (Martin Luther King Günü).

TİLLERSON’A SON UYARILAR SALI KANADA’DA

 En kritik görüşme ise salı günü (yarın) Kanada Vancouver’da Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ile ABD’li mevkidaşı Rex Tillerson arasında olacak. İki bakanın Kore Yarımadası’nda güvenlik konulu toplantıda marjında yapacakları ikili görüşme son kriz öncesinde planlandı ancak gelişmelerle birlikte farklı bir önem kazandı. Ankara’nın görüşmeye ültimatom niteliğinde son uyarılarla gitmesi muhtemel. ABD'nin YPG kararına uzmanlar ne diyor? ABD liderliğinde koalisyonun Suriye'de terör örgütü YPG öncülüğünde kurulan SDG komutası altında 30 bin kişilik bir sınır koruma gücü kurmak için çalıştığını açıklaması gündeme bomba gibi düştü.

Peki uzmanlar ne diyor? 

hurriyet.com.tr'ye konuşan emekli büyükelçi Uluç Özülker, Türkiye sınırında oluşturulacak Sınır Koruma Gücü'yle ABD'nin Suriye ve Irak'ta kalıcı olduğunu ilan ettiğini söylüyor. Özülker, "Suriye'nin kuzeyinde 40 bin milis, paramiliter güçlerin de hesaba katılmasıyla 70 bin kişi olduğu söyleniyor. ABD bunları düzenli orduya çevirmek istemektedir.
ABD Savunma Bakanlığı'nın bir mensubu kısa süre önce ABD'nin Suriye ve Irak'tan çekilmek gibi bir niyeti olmadığını söylemişti. Bu karar, Suriye ve Irak'ta ABD'nin kalıcı olacağının ilan edilmesidir.
Ancak ABD bu konuda bize ikircikli davranıyor" yorumunda bulundu.
Özülker, Rusya'nın İdlib'de oluşturulan çatışmasızlık bölgesindeki Esad rejimi saldırılarına sessiz kaldığını çünkü Esad'ı müzakere masasına daha güçlü taşımak istediğini söylerken, ABD'nin Kürtleri müzakere masasına taşımanın yollarını aradığını aktardı.
Türkiye, İran ve Rusya'nın anlaşmaya vardığı çatışmasızlık durumunda İdlib'in içindeki gözetimin Türkiye'ye, dışındaki gözetimin ise Rusya'ya bırakıldığını söyleyen Özülker, Rusya'nın Afrin'deki YPG varlığı konusunda sorunun asıl kaynağı olduğunu söyledi. (İlker SEZER - hurriyet.com.tr) NTV canlı yayına katılan uzmanlar ise şu görüşleri dile getirdi:
 ABDULLAH AĞAR (Güvenlik uzmanı) ABD böyle davranarak bir müttefikini kaybetme konusunda bir hamle yapmış durumda. Hem YPG’yi hem Türkiye’yi idare ederim düşüncesinde olabilir. Çok sıkıntılı bir fotoğraf var coğrafya açısından. Afrin veya olası diğer bölgelerde yapılacak harekatlar kendilerine özgü karakterler taşıyacak.
BORA BAYRAKTAR (Kültür Üniversitesi Öğretim Üyesi) Rusya’nın tavrı burada önemli. Eğer bir denge, güç paylaşımı değerlendirmesi yapılmadıysa Rusya’nın sıcak bakacağı düşünülmemeli. Rusya’nın tavrı etkili ve belirleyici olacak. Ciddi bir kriz kapıda gibi görülüyor. Türkiye bunu kolay kolay kabul edecek diye düşünmemek lazım. Afrin’de yapılacak operasyon başarılı olursa Fırat’ın doğusunda da bir takım operasyonlar söz konusu olabilir. Ama 5-10 yıllık bir çatışma ortamında sürüklenilmesi tehlikesi de söz konusu olabilir. BURHANETTİN DURAN - (SETA genel koordinatörü) ABD’nin YPG’ye desteği yeni bir aşamaya geçiyor. Bunun da Türkiye’nin terör koridoru olarak gördüğü bölgeyi bir devlete çevirmeye çalıştığını görüyoruz. Bugünlerde Afrin operasyonu konuşulurken ABD’nin bu ileri kararı almış olması yeni krizleri bekleme ihtimali yaratıyor.

15 Şubat 2018 Perşembe

PYD/YPG'ye destek veren ABD, uluslararası mahkemelerde yargılanabilir

Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Prof. Dr. Tayyar Arı, ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Daniel Coats'in ABD Kongresi'ne sunduğu YPG'nin, "PKK'nın Suriye'deki milis gücü" olduğu yönündeki raporunun ABD'nin uluslararası mahkemelerde yargılanmasının önünü açacağını söyledi.


Coats tarafından Kongre'ye sunulan "ABD İstihbarat Topluluğunun Dünya Genelinde Tehditler Değerlendirmesi" raporu ve ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson'ın Ankara ziyaretini AA muhabirine değerlendiren Arı, Türkiye'nin her alanda kararlılığını göstermesi için net bir eylem planı ortaya koymak zorunda olduğunu belirterek, Afrin ve el Bab operasyonlarının bu kararlılığın en somut örnekleri olduğunu söyledi. Arı, Türkiye'nin kendisine karşı hasmane tavırlar içinde olanlara karşı bunu diplomatik açıdan ve onların anlayacağı şekilde göstermesinin önemine değindi.
Tayyar Arı, ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Coats tarafından ABD Kongresi'ne sunulan YPG'nin "PKK'nın Suriye'deki milis gücü olduğu" yönündeki raporu, "ABD'nin bir terör örgütü ile iş birliği içinde olduğuna dair bir itiraf" şeklinde nitelendirdi.

Bunun uluslararası hukuka göre suç olduğunu vurgulayan Arı, şunları kaydetti:
"Bu rapor, ABD'nin uluslararası mahkemelerde yargılanmasının önünü açar. PYD, ne Cenevre'de ne de Astana sürecinin içinde yer aldı. Çünkü PYD, tüm taraflar bazında bir terör örgütü olarak nitelendiriliyor. Durum bu kadar net bir şekilde ortada iken ABD, bir terör örgütü ile gayrimeşru iş birliği yaparak terörist devlet pozisyonuna düşmüş oluyor. Türkiye ise Birleşmiş Milletler'in (BM) 51. maddesine dayanarak meşru müdafaa hakkını kullanıyor. Çünkü Türkiye'nin ulusal güvenlik problemi var. Sınırlarında bir terör yapılanması var ve bununla mücadele ediyor."
"Türkiye, mevcut hali daha ileriye taşıyacak kartlar açmak zorunda"
Prof. Dr. Arı, ABD'nin DEAŞ terör örgütünün, sanki Meksika sınırlarındaymış gibi kendi ulusal güvenliğini tehdit ediyormuş gibi bir algı oluşturduğunu ve bunu Türkiye'ye ve tüm dünyaya kabul ettirmeye çalıştığını savundu.
Türkiye'nin ABD ile 1980 yılında yaptığı savunma ve ekonomi iş birliğini yeniden düzenlemesi gerektiğine dikkati çeken Arı, şu değenlendirmelerde bulundu:
''Türkiye'nin, ABD'ye tahsis ettiği bir kısmı şu anda aktif olarak kullanılan dinleme veya operasyon üslerinin kullanımı askıya alınmalı. Bu Türkiye'nin bu süreçte ve bu konularda ne kadar ciddi olduğunu göstermenin önemli bir yolu olacaktır.
ABD nasıl elindeki tüm kartları kullanıyorsa biz de elimizdeki kartlarla oynamalıyız. Afrin operasyonu da bu kartlardan biriydi. Çünkü sahada varsanız masada sizi dinlerler. Dolayısıyla Türkiye mevcut hali daha ileriye taşıyacak kartlar açmak zorunda. Türkiye'nin 'Benim elimde daha çok kart var, daha fazla oynayabilirim.' dediği zaman oyun çok farklı yöne kayar. Bu nedenle ben Tillerson'ın ziyaretinin daha düşük seviyede bir görüşmeye dönüşeceğini düşünüyorum. Türkiye, Tillerson'a 'Elimizde kozlar var. PYD'ye olan desteğinizi sürdürürseniz biz de bölgede size çok ağır bedeller ödetebiliriz.'mesajını verebilir.''
Arı, Daniel Coats'in Türkiye'nin Afrin operasyonu ile ABD'li askerlerin hayatını tehlikeye soktuğuna dair açıklamasıyla ilgili şunları söyledi:
"Operasyondan sonra PYD/YPG üyelerinin bir kısmı Afrin'e doğru yöneldi. Dolayısıyla ABD'li askerler orada korumasız kaldı. Yani bir yandan PYD/YPG'ye eğit-donat kapsamında 250-300 milyon dolar savunma bütçesinden pay ayırıyor, bir yandan da PKK'nın PYD'nin uzantısı olduğunu öne süren raporlar yayınlıyorlar. Bu da ABD'nin uzun süre politikasını değiştirmeyeceğini gösteriyor.
Dolayısıyla Tillerson'ın Ankara ziyareti bir şey değiştirmeyecek. Sadece aba altından sopa göstermeye devam edecekler muhtemelen. Yunanistan sorununuz var, papazı serbest bırakın, konsolosluk görevlimiz içeride onu yargılamayın, gibi pişkince birtakım konuları gündeme getireceklerdir. Türkiye ciddi bir mücadele veriyor, şehit veriyor. Türk halkı tek yürek olmuş bu şehit haberlerini yüreğinde hissediyor. ABD'li bir yetkili gelecek ve eften püften meselelerle Türkiye'yi oyalayacak, 'Gelin bu Afrin operasyonunu daha fazla uzatmayın.' diyecek. Ben Türkiye'nin bu konuda ne kadar ciddi olduğunu göstermesi açısından Türkiye'nin Tillerson'a 'Senin bu tehditlerini hiç umursamıyorum. Eğer rakibin Rusya veya İran ise eğer güvenlik politikanın içinde İsrail de varsa tüm bunları Türkiye'siz yapmazsın.' mesajını vermesi gerekiyor.''
"ABD'nin asıl hedefi Rusya'yı engellemek"
Bahçeşehir Üniversitesi Amerikan Araştırmaları Merkezi Başkanı Doç. Dr. Burak Küntay, ABD'nin derdinin Afrin değil, Mümbiç olduğunu, Tillerson'un ziyaretinin de bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.
Küntay, "Şu ana kadar Afrin'de ABD'yi ilgilendiren bir durum olmadı. Çünkü ABD'nin burada herhangi bir mevcudiyeti yok. Ama Mümbiç'te kampları var. Dolayısıyla Tillerson ziyaretinde 'Mümbiç'te birliğimiz var.' diyerek, Türkiye'den daha fazla ilerlememesi talebinde bulunabilir." dedi.
ABD'nin Suriye'de genel anlamda ise bölgede ne aradığını, ne yaptığını anlamak için ABD Kongresi'nde ve Temsilciler Meclisi'nde yapılan konuşmaların çok iyi analiz edilmesi gerektiğini belirten Kuntay, şöyle devam etti:
"Kongre'de yapılan konuşmalara bakıldığı zaman Suriye resmi oldukça net. 'Rusya, Orta Doğu bölgesinde daha aktif olmaya başladı, biz burada olmak zorundayız.' ABD'nin tek amacı bu. Bir dış politika uzamanın tespiti değil bu. ABD Başkanı Trump'ın politikası hatta eski ABD Başkanı Barack Obama'nın da politikasıydı. ABD bölgede Rusya'yı dengelemek için duruyor ve durmaya da devam edecektir."
"ABD bölgede 'öl' dediğinde ölecek bir güç peşinde''
Doç. Dr. Burak Küntay, ABD Kongresi'ne sunulan raporda yer alan "PKK'nın Suriye'deki milis gücü olan YPG, muhtemelen bir tür otonom yapı arayışında olacak" itirafının yeni bir şey olmadığını söyledi.

ABD'nin bunu gayet net bildiğini ifade eden Küntay, "PKK'nın YPG'nin bir kolu olduğunu ABD bilmiyor mu? ABD bunun çok net bir şekilde biliyor. Ama bu ABD için bir detay, çünkü ABD'nin bölgede işini yürütecek, hiçbir şekilde uyguladığı politikalara karşı çıkmayacak bir güce ihtiyacı var. Yani ABD 'öl' dediğinde ölecek, asla sorgulamayacak bir güç olarak terör örgütü YPG'yi kullanıyor.'' görüşünü paylaştı.
Küntay, ABD'nin bölgede neden müttefik olarak Türkiye'yi tercih etmediğine dair söylemlerin yersiz olduğuna dikkat çekerek, ''Edemez çünkü Türkiye büyük bir devlet. Türkiye kendi vatandaşına zarar verecek veya kendi ulusal menfaati ile çelişen bir durum ortaya çıktığı zaman doğal olarak büyük devlet refleksini ortaya koyar. Bu bağlamda tabii ki ABD kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirebileceği, kullanabileceği bir güçle çalışmak istiyor." tespitinde bulundu.
Doç. Dr. Küntay, ABD'nin bölgede varlık mücadelesi vermesinin en önemli nedenlerinden birinin Rusya'nın bölgede aktif rol alma kaygısından kaynaklandığını belirtti.
ABD'nin Rusya'yı dengelemek, gücünü sınırlandırmak için bölgede bir takım gruplarla iş birliği yaptığı değerlendirmesinde bulunan Kuntay, şöyle konuştu:
''İdlib'in güneyinde yani rejimin daha aktif olduğu bölgelerde zaten Rusya, Esed rejimi ile iş birliği içinde. Dolayısıyla ABD, PYD ile süslenmiş adıyla Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile birlikte orada bir yer kapma derdinde. Şu ana kadar Afrin'de ABD'yi çok çok ilgilendiren bir durum söz konusu olmadı. Orada herhangi bir kampı ya da birliği yok. Yani bir mevcudiyeti yok. Ama Mümbiç'te ABD kampları var. Dolayısıyla Tillerson ziyaretinde ABD'nin talebini gündeme getirecek, bu çok net. ABD, bizim Mümbiç'te birliğimiz, kampımız var diyerek, Türkiye'nin müdahalede bulunmamasını, daha fazla ilerlememesini isteyecek.''
"Afrin operasyonu sorgulanamaz"
Doç. Dr. Küntay, Türkiye'nin Suriye'de ne yaptığını, ABD'nin ve dünyanın anlamakta zorlanmadığını ama işine gelmediği için anlamamazlıktan geldiğini söyledi.
Türkiye'nin içinde yaşadığı sürecin açık ve net olduğunun altını çizen Küntay, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Türkiye kendi ulusal bekasını, ulusal güvenliğini korumak için Suriye'de. Biz bugün Afrin'de olduğumuz için şehit vermiyoruz. Biz Afrin'e girmeden önce de PKK terörüyle uğraşıyorduk, şehit veriyorduk. Ve aynı şekilde bugün de terör örgütü ile ciddi mücadele etmek için Afrin'deyiz. 'Türkiye neden orada?' sorusunun elbette bir yanıtı var. Kendi sınırımızı, canımızı, malımızı, hayatımızı idame ettirmek için bugün oradayız. Dolayısıyla Türkiye’nin buradaki mevcudiyetinin sorgulanacak bir tarafı yok.
"ABD, PKK meselesini masaya taşımak istemiyor"
ABD, Türkiye'nin terörle mücadelesinin nedenini çok net bilmesine rağmen bunu masada tartışmaya açmamasının nedenin ise ABD çıkarlarıyla örtüşmemesinden kaynaklandığını belirten Küntay, şöyle devam etti:
"Burada esas sıkıntı ABD’nin PKK terörünü masada Türkiye ile konuşmaması. Yoksa Türkiye'nin bu konudaki tezinin ne olduğunu net bir şekilde biliyor ve algılıyor. Ama ABD’nin önceliği olmadığını için bunu masaya almıyor ve kabul etmiyor. O zaman da Türkiye’nin çıkarları ABD ile uyuşmuyor. Burada bir şeyin daha altını çizelim. İşin etik ve hukuki tarafıdır. Türkiye, ABD için tehdit olan DAEŞ’e herhangi bir destek vermiyor. DAEŞ Türkiye için de terör örgütü ve problem. Ama ABD, Türkiye’nin terör örgütü olarak adlandırdığı PKK, PYD, YPG’ye silah desteği sağlıyor.
Tillerson geldiğinde ne diyecek? Ne var ajandasında çok fazla bir şey olduğunu sanmıyorum. En fazla 'Mümbiç konusunda itidalli olun ve bu operasyonla birlikte DEAŞ'la mücadelenin önünü kesmeyin.' Peki, Türkiye için tehdit olan PKK ile mücadele konusu ne olacak? Bu noktada Tillerson nasıl bir vaade bulunacak? Bu soru masaya geldiği zaman ABD ikircikli politikasını sürdürüyor ve net bir anlayış sergileyemiyor."

19 Ocak 2018 Cuma

"PYD/PKK'yı Eğitiyoruz" Diyen Pentagon, Kılıfını da Buldu: İstikrar Sağlama Gücü

Pentagon, PYD/PKK paravanı SDG'yi çatışma gücünden "istikrar sağlama gücü" ve "alan kontrol gücüne" dönüştürmek için eğitimden geçirdiklerini açıkladı.

Afrin'deki PYD/PKK unsurlarını desteklemediklerini ve onları DEAŞ ile mücadele operasyonlarının parçası olarak görmediklerini açıklayan Pentagon'dan yeni açıklama geldi. ABD Savunma Bakanlığı, PYD/PKK paravanı SDG'yi çatışma gücünden "istikrar sağlama gücü" ve "alan kontrol gücüne" dönüştürmek için eğitimden geçirdiklerini açıkladı.
EĞİTTİKLERİNİ SAKLAMADI
ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Sözcüsü Eric Pahon Suriye'de "sınır güvenliği gücünün" kurulması üzerine çıkan tartışmalara ilişkin AA muhabirine yaptığı açıklamada (PYD/PKK'nın paravanı) SDG'yi "çatışma gücünden" "istikrar sağlama gücüne" veya "alan kontrol gücüne" dönüştürmeye yönelik eğitimden geçirdiklerini söyledi.
FARKLI AÇIKLAMALAR TARTIŞMALARA NEDEN OLDU
Koalisyonun geçen hafta açıkça "Sınır Güvenlik Gücü" olarak açıkladığı, sayısının 30 bini bulacağını ve (PYD/PKK paravanı) SDG'nin liderliğinde eğitimlerin verileceğini ifade ettiği güçle ilgili Pentagon ve Dışişleri Bakanı Rex Tillerson'ın son açıklamaları tartışmalara neden oldu.
"YANLIŞ KARAKTERİZE EDİLDİ"
ABD'nin Suriye'de PYD/PKK'nın kontrol ettiği alanlarda bir güç eğittiğinden mi yoksa sadece eğitilen gücün "Sınır Güvenlik Gücü" isminden mi vazgeçtiği tam net değilken Pentagon açıklamasını yayınlayan Pahon konuyla ilgili AA muhabirine konuştu.

Suriye'de evlerine geri dönenler için yerel güvenliği sağlamak için tasarlanan bir eğitimin söz konusu olduğunu aktaran Pahon, "Suriye'de yerel güvenlik güçlerine verdiğimiz eğitim yanlış karakterize edildi" dedi.
Pahon şöyle devam etti:
"Bu (eğitim) aynı zamanda, DEAŞ'ın sonu gelmişken ve DEAŞ dağılmaya başlamışken DEAŞ teröristlerinin dışarı kaçmasını engellemeyi amaçlıyor. Bu anlatıldığı gibi bir ordu veya karakterize edildiği gibi bir sınır muhafız gücü değil"
SAYI VERMEDİ, SORUYU GEÇİŞTİRDİ
Eğitimin devam ettiğini ancak sayı veremeyeceğini ifade eden Pahon gerek Pentagon'un dünkü açıklaması gerekse Tillerson'un açıklamasının Koalisyon Sözcüsü Albay Ryan Dillon'ın yaptığı açıklama ile ters düştüğüne yönelik bir soruyu ise geçiştirmeye çalıştı.
"BİREYSEL GÜÇLERİN KÜÇÜK ALANLARI KORUMASI"
Söz konusu gücü polis gücü olarak tanımlayıp tanımlamayacağına yönelik bir soruya ise Pahon "Polis gücü olarak karakterize etmek istemem ama bu bir tür güvenlik ve istikrar gücü ya da bir tür alan kontrol gücüdür" dedi.
"Alan kontrol gücünden" kastının geniş bir alanı tutmak şeklinde olmadığını savunan Pahon söz konusu kontrol gücünü "bireysel güçlerin küçük alanları koruması" olarak nitelendirdi.
"İSTİKRARA GÖTÜRMEK İÇİN EĞİTİM VERİYORUZ"
Pahon şu ifadelere yer verdi:
"DEAŞ bitiyor ve bir sonraki adıma yönelik geleceğe bakıyoruz. Bizi bir sonraki adıma yani istikrara götürmek için eğitim veriyoruz. Bunu tam olarak karakterize etmek için erken çünkü daha çatışmalar devam ediyor. Bu geçişe başladık sayılır ancak çatışmalar devam ediyor ve bu hala bir çatışma operasyonudur. Çatışma güçleri boşa çıktıklarında çatışma eğitiminden güvenlik ve istikrar eğitimine yönelik bir değişim olacak."
Tüm amaçlarının DEAŞ'ın çıkarıldıkları alanlara geri içeri girmesini engellemek olduğunu iddia eden Pahon söz konusu güçle ilgili Türkiye'nin sunduğu kaygıları da anladıklarını söyledi.
PENTAGON "ORDU" İDDİALARINI REDDETMİŞTİ
Pentagon, Suriye'de terör örgütü PYD/PKK'nın paravanı SDG'ye kurdurmayı planladıkları "Sınır Güvenliği Gücü"nün "yeni bir ordu" veya "konvansiyonel sınır muhafız gücü" olmadığını iddia etmişti.
Pentagon açıklamasında, "ABD, Suriye'de yerel güvenlik güçlerini eğitmeye devam ediyor. Eğitim, toplumları yıkıma uğramış mültecilerin evlerine dönmeleri için güvenliği artırmak üzere tasarlanmıştır. DEAŞ'ın aynı zamanda yönetimsiz ve kurtarılmış olan yerlerde tekrar ortaya çıkmaması için gereklidir. Bu yeni bir 'ordu' veya 'konvansiyonel sınır muhafız gücü' değildir." ifadelerini kullanmıştı.
DIŞİŞLERİ BAKANI "TÜRKİYE'YE BORCUMUZ VAR" DEMİŞTİ
Dışişleri Bakanı Tillerson "Suriye'nin kuzeyinde sınır koruma birlikleri kurulacağı" haberlerine ilişkin, "Türkiye'ye bir açıklama borcumuz var. Bu, tamamen yanlış resmedilmiş ve yanlış tanımlanmış bir durum ve bazı kişiler yanlış konuşmuş. Herhangi bir sınır güvenlik gücü kurmuyoruz." yorumunu yapmştı.

16 Şubat 2018 Cuma

Bu kez masada da kazanmalıyız…

Siz bu satırları okurken, ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, Türkiye'de resmî ziyaretlerde bulunmuş olacak.
Edindiğimiz bilgilere göre Tillerson önce Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile bir araya gelecek.
İkili görüşmelerde, Türkiye-ABD ilişkilerinin ortak gündeminde öne çıkan konular ele alınacak ve uluslararası konularda görüş alışverişinde bulunulacak.
Biz de ekran başında oturup ikilinin yapacağı, "Güçlü müttefik", "İkili ilişkiler", "Bölgesel ittifak" açıklamalarını cinlerimiz tepemize çıkmış hâlde izleyeceğiz.
Bak şimdiden söylüyorum.
Sayın Çavuşoğlu Tillerson'u sol yanına alıp, "YPG bir terör örgütüdür" falan derse, vallahi ekranı parçalayabilirim.
Yeter artık da!
40 yıldır PKK terör örgütünü gizliden gizliye besleyen, YPG'yi ise artık utanmadan açıktan desteklemeye başlayan bir ülkenin yetkilisine bunu söylemek...
Hakikaten yeter yani!
Neredeyse 5 yılımız, "YPG bir terör örgütüdür" demekle geçti. Onların YPG'ye verdiği roketlerle illerimiz dövülüyor, sivil ve masum insanlarımız şehit düşüyor. Onların verdiği silahlar Mehmetçik'e karşı kullanılıyor. Onların en üst düzey komutanı, TSK ile çatışan YPG'lilerle bir araya gelip sarmaş dolaş fotoğraf çektiriyor.
Biz hâlâ, YPG'nin terör örgütü olduğu büyük bir sırmış gibi kendilerini ikna etmeye çalışıyoruz. Bununla yetinmeyip bir de raporlar falan hazırlıyor, belgeler sunuyoruz.
Bizim rapor hazırlamamıza ne gerek var?
CIA’nın hazırladığı kapı gibi istihbarat raporu ne güne duruyor? ABD yönetimine verilen raporda, "YPG, terör örgütü PKK’nın Suriye’deki milis koludur. Bölgede kendilerine bir devlet kurma arzusu içinde hareket ediyorlar. Ancak Türkiye, İran ve Suriye’nin buna izin vermesi mümkün görünmüyor” deniliyor.
Ama adamlar buna rağmen son bütçede çıkan paradan 550 milyon doları YPG'ye destek için ayırdıklarını ilan ediyorlar. Bunu yaparken de bizi ahmak yerine koyuyor, “Biz o parayı DEAŞ’la mücadele için ayardık” diyorlar.
Son 6 ay içinde YPG dedikleri kıytırık kahramanların DEAŞ’a yönelik bir tek operasyon yaptığını duydunuz mu? Tek kurşun attıklarına şahit oldunuz mu?
Ben gazeteci olarak duymadım. Çünkü DEAŞ diye bir şey kalmadı. Zaten bunu bizzat kendileri açıkladı.
Üstelik DEAŞ dedikleri, YPG’li teröristlerin sakal bırakmış hâli. İkisinin birbirinden farkı yok. İkisini de yıllardır birer maşa olarak kullanıp duruyorlar.
E, o zaman daha ne?
Uzun yıllar sonra bölgede gerçek bir hâkimiyet kurmuşuz. 100 yıl sonra sınırlarımızı yeniden çizmek üzere bölgeye gelen barbarların oyunlarını bozmuşuz.
DEAŞ gibi, YPG gibi maşa niyetine kullanılan terör örgütlerine darbe üstüne darbe indiriyoruz. "Son terörist etkisiz hâle getirilinceye kadar bu yoldan geri dönmeyeceğiz" diye meydan okumuşuz. Bölgedeki bayraklarını, flamalarını indirip, ellerine vermeye başlamışız.

Adamlar tutuşmuş!
Ne yapacaklarını, nasıl davranacaklarını bilemez hâle gelmişler. Beyaz Saray Sözcüsü, Pentagon Sözcüsü, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü sadece ama sadece Türkiye hakkında açıklama yapıp duruyor.
"Sizin daha önce Osmanlı tokadı yemediğiniz belli oluyor" dedikten sonra ülkenin en önemli iki adamı koştura koştura Türkiye'ye geliyor.
Niye?
İkna etmek, "Menbiç'e girmeyin" demek için...
Bu aşamada "İkili ilişkiler"den, "Dost müttefiklik"ten bahsetmek, adamlara yok olan cesaretlerini yeniden kazandırmaktan başka işe yaramaz. Yapmamız gereken şey elimizdeki kozları oynamaya başlamaktır.
İlk defa...
Bakın ilk defa, hem sahada, hem de masada bu kadar güçlüyüz. Yapmamız gereken tek şey o masadan zaferle kalkmak!
Türk toplumu uzun süredir "İncirlik ve Kürecik üsleri kapatılsın" diye homurdanıyordu. Bu homurdanma, YPG'ye yapılan son yardımlardan sonra kulakları sağır eden bir çığlığa dönüştü.
Al sana koz!
"Bunlara yardım yapmayı sürdürürseniz, pılınızı pırtınızı toplayıp gidersiniz" demek onlar için ne ifade eder bunun farkında mıyız?
Tarihte ilk defa, müttefik bir ülkeden defedilmeleri anlamına, dünyanın gözünde rezil madara olmaları anlamına gelir bu durum!
Bu aşağılanma, BM'nin Kudüs kararından sonra onlara vurulacak en ağır ikinci büyük darbedir. Hatta o karardan çok ama çok daha önemlidir.
ABD'yi Türkiye'den kovmak demek, tüm Orta Doğu'dan kovulmalarının yolunu açmak demektir.
Gitsin Mikronezya'da istedikleri gibi üs kursunlar ondan sonra...

22 Ocak 2018 Pazartesi

Erdoğan'ın Resti Sonrası ABD'den Yeni Afrin Çıkışı

Erdoğan'ın Resti Sonrası ABD'den Yeni Afrin Çıkışı: Türkiye'nin Endişelerini Gidermeyi Hedefliyoruz

Erdoğan'ın "Afganistan'da, Irak'ta süre belli miydi?" diyerek rest çekmesi sonrası ABD'den yeni Afrin operasyonu açıklaması geldi: Türkiye'nin endişelerini gidermeyi hedefliyoruz.

"Operasyon sınırlı olmalı" diyen ABD'ye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın "Afganistan'da sizin süreniz belli oldu mu? Irak'ta bitti mi bu süre?" diyerek rest çekmesi sonrası ABD'den yeni açıklama geldi. Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, Türkiye'nin Afrin'e yönelik askeri operasyonundan dolayı kaygılı olduklarını söyledi.
"TÜRKİYE'NİN ENDİŞELERİNİ GİDERMEYİ HEDEFLİYORUZ"
Dışişleri Bakanı Tillerson, Türkiye'nin meşru güvenlik kaygılarını gidermek için birlikte neler yapılabileceğini görmek istediklerini belirtti.
"HER İKİ TARAFTAN DA SİVİL KAYBININ AZALMASINI İSTİYORUZ"
Tillerson, "Suriye'de her iki taraftan da itidal ve sivil kaybının azalmasını istiyoruz. ABD, Suriye'de istikrarın getirilmesine ve iç savaşın sona ermesi için Cenevre sürecine odaklanmaya çalışıyor" ifadelerini kullandı.
ERDOĞAN, ABD'YE BÖYLE YANIT VERMİŞTİ
Cumhurbaşkanı Erdoğan bugün yaptığı konuşmada ABD'nin harekatın süresiyle ilgili yaptığı açıklamalara yanıt vermişti. Erdoğan, "Amerika diyor, süre belli olmalı, fazla uzun olmamalı. Afganistan'da sizin süreniz belli oldu mu? Irak'ta bitti mi bu süre? Hala Irak'tasınız. Böyle bir savaş, matematik bir olay değil ki. Nasıl böyle bir şey sorarsınız? Ne zaman iş biterse bizim orada durmaya da merakımız yok, çekilmesini biliriz. Bunun için birilerinen icazet alma gibi derdimiz de yok. Bunu da bilmeniz lazım. Bölgenin gerçek sahibi olan kardeşlerimizin huzur ve güven içinde yaşayabilecekleri bir yer haline getirilmesi hususunda çalışmalar başlatılacaktır" dedi.

RUSYA DA SERT ÇIKTI: ABD PROVOKASYON YAPIYOR
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da gazetecilere yaptığı açıklamada, "Washington aktif olarak Kürtler arasında ayrılıkçı fikirleri teşvik etti, etmeyi de sürdürüyor" dedi. Lavrov açıklamasında, "ABD ya durumu anlamıyor ya da yaptığı kesinlikle bilinçli bir provokasyon" ifadelerini kullandı.

27 Temmuz 2018 Cuma

Trump ve ABD

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Trump'ın twitleri dünyayı şaşkına çeviriyor 

Paylaşımlarında iç meselelerin yanı sıra birçok ülkeye sert mesajlar veren ya da övgüler yağdıran Trump'ın özellikle Kuzey Kore, Rusya ve Almanya hakkında yaptığı yorumlar, küresel çapta tepkilere neden oldu.

ABD Başkanı Donald Trump'ın göreve geldiğinden bu yana sosyal medya hesabında yaptığı bazı paylaşımları dünyayı şaşkına çevirdi.
Paylaşımlarında iç meselelerin yanı sıra birçok ülkeye sert mesajlar veren ya da övgüler yağdıran Trump'ın özellikle Kuzey Kore, Rusya ve Almanya hakkında yaptığı yorumlar hafızalara kazındı.
ABD Başkanı'nın bazı atamaları ve görevden almaları Twitter üzerinden duyurması da hayretle karşılandı.
Bunlardan en dikkat çekicileri eski Dışişleri Bakanı RexTillerson ve eski Özel Kalem Müdürü Reince Priebus'ı görevden aldığını duyurduğu paylaşımları oldu.
Trump, Tillerson'ın görevden alındığını Twitter hesabında "CIA Başkanı Mike Pompeo, yeni dışişleri bakanımız olacak. Şahane bir iş yapacak! Hizmetleri için Rex Tillerson'a teşekkürler. Gina Haspel, CIA'nin yeni direktörü, bu göreve seçilen ilk kadın olacak. Hepsine tebrikler!" ifadeleriyle duyurdu.
ABD Başkanı, özel kalem müdürlüğüne Pierbus'un yerine John Kelly'nin atandığını da Twitter hesabından kamuoyuyla paylaştı.
Rusya'nın ABD seçimlerine müdahalesi konusunda da çok sayıda twit atan Trump'ın en dikkat çekici paylaşımlarından biri, Özel Yetkili Savcı Robert Mueller ile ilgili olandı.
Mueller'in kendisine karşı ön yargılı olabileceğini savunan Trump, "Mueller'in ekibinde neden 13 katı Demokrat, bazı büyük, sahtekar Hillary destekçileri var da hiç Cumhuriyetçi yok? Geçenlerde bir diğer Demokrat da katıldı. Bunun adil olduğunu düşünen var mı?" ifadesini kullandı.
Rusya soruşturmasıyla ilgili rakibi Hillary Clinton'a çattığı bir başka twitinde Trump, Clinton ve Demokrat Partiyi istihbarat şirketi GPS Fusion'a gerçekleri yansıtmayan bir dosya hazırlaması için para vermekle suçladı.
Twitter'da ABD basınına da sert eleştiriler yönelten Trump, bu konuda en fazla yankı uyandıran paylaşımında "Yalan haberler medyası (@nytimes, @NBCNews, @ABC, @CBS, @CNN) benim değil, Amerikan halkının düşmanı." değerlendirmesine yer verdi.
Kuzey Kore ile "nükleer düğmenin büyüklüğü" atışması
Kuzey Kore ile haziran ayında Singapur'daki zirveyle nükleer silahsızlanma müzakerelerini başlatmadan önce Trump'ın, Pyongyang yönetiminin lideri Kim Jong-un'un yeni yıl konuşmasında "nükleer düğmenin masasında olduğu" açıklamasına karşı attığı twit çok konuşuldu.
ABD Başkanı, twitinde "Bitip tükenmiş ve açlıktan kıvranan rejimden birileri, lütfen ona benim de nükleer düğmem olduğunu söylesin. Bu düğme onunkinden çok daha güçlü ve büyük. Ve benim düğmem çalışıyor." ifadesini kullandı.
Donald Trump, kendisine yaşlı diyen Kim için de Twitter'da "Ben ona hiç kısa ve şişmansın dedim mi? Pekala, onun dostu olmak için çok uğraşıyorum, belki bir gün bu olur!" yorumunu yapmıştı.
"Hazır ol Rusya, akıllı füzeler gelecek"
Twitter'da Rusya için de kimi zaman olumlu kimi zaman olumsuz yorumlar yapan, özellikle Rusya'nın ABD seçimlerine müdahalesi soruşturması hakkında Rusya'yı aklayan yorumlar paylaşan Trump'ın, dikkat çekici paylaşımlarından biri Rusya'yı Suriye üzerinden tehdit ettiği twiti oldu.
Trump, bu twitinde "Rusya, Suriye'de herhangi bir füzeyi vurup indirme sözü veriyor. Hazır ol Rusya çünkü yeni, nazik ve akıllı füzeler gelecek. Halkını gazla öldüren ve bundan da zevk alan bir hayvanla ortak olmamalısın." ifadesini kullandı.
ABD Başkanı, bir diğer paylaşımında da "Rusya ile ilişkilerin, ABD'nin yıllardır sürdürdüğü aptalca politikalar nedeniyle hiç bu kadar kötü olmadığını" ileri sürerek şimdi de kendi yönetimine yönelik hileli bir cadı avı yürütüldüğü değerlendirmesini yaptı.
"Avrupa'yı koruyoruz, sonra da ticarette adaletsizce pataklanıyoruz"
Trump, Twitter'da en fazla yüklendiği ülkelerden Almanya'yı göçmen politikası ve NATO bütçesi konusunda sert bir dille eleştirdi ve yakın gelecekte AB ülkelerine uygulayacağı ek gümrük vergilerinin işaretini verdi.
"Almanya'da göçmenler kabul edildikten sonra suç yüzde 10 arttı (yetkililer bu suçları bildirmek istemiyor). Diğer ülkeler daha da beter. Akıllı ol Amerika!" paylaşımını yapan Trump, "ABD, NATO için herhangi bir ülkeden çok daha fazla ödeme yapıyor. Bu ne adil ne de kabul edilebilir. Almanya, NATO için gayri safi yurt için hasılasının yüzde 1'ini öderken biz gayri safi yurt içi hasılamızdan çok daha fazla olarak yüzde 4 ödeme yapıyoruz. Bunun mantıklı olduğuna inanan var mı? Büyük finansal kayıpla Avrupa'yı koruyoruz, sonra da ticarette adaletsizce pataklanıyoruz. Değişim geliyor!" dedi.
Konuyla ilgili başka bir twitinde de "Geçen yılki ziyaretimden bu yana talebim üzerine NATO ülkeleri tarafından fazladan milyarlarca dolar harcanıyor ancak bu yeterli değil. ABD çok harcıyor. Avrupa'nın sınırları perişan. Boru hattı için Rusya'ya milyarlarca dolar verilmesi kabul edilemez." paylaşımını yaptı.

İran'a "Dikkatli olun!" tehdidi

Ülkesinin İran ile varılan nükleer anlaşmadan çekilmesini sağlayan Trump, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'yi hedef alan bir twitinde de büyük harflerle, "Bir daha asla ama asla ABD'yi tehdit etme. Yoksa sonuçları, tarihte acı çeken bazıları gibi olur. Biz artık sizin kaçıkça şiddet ve ölüm içeren sözlerinize katlanacak bir ülke değiliz. Dikkatli olun!" ifadesini kullandı.
ABD Başkanı, sosyal medyada son dönemde ek gümrük vergileri nedeniyle karşı karşıya geldiği komşusu Kanada'nın Başbakanı Justin Trudeau'yu da hedef aldı. Trump, "Kanada Başbakanı Justin Trudeau, G7 toplantılarında çok nazik ve uysal. Benim ayrılmamdan sonra düzenlediği basın toplantısına kadar. Çok sahtekarca ve çaresizce. Bizim vergilerimiz, onun süt ürünlerine getirdiği yüzde 270'e yanıt." dedi.
Pakistan'ı da terörle mücadele etmemekle itham eden Trump, Twitter'da "ABD'nin son 15 yılda aptal gibi Pakistan'a 33 milyar dolar verdiğini, Pakistan'ın ise karşılığında yalandan, Amerikan liderlerini aptal yerine koymaktan başka bir şey yapmadığını, Afganistan'da peşine düştükleri teröristlere sığınak sağladığını" savundu.
Trump'ın ulusal basını hedef alan bir twitinde İngilizce "coverage" yerine hiçbir anlama gelmeyen "covfefe" kelimesini kullanması da ülkede tartışmalara yol açtı. Kelimeyle ilgili video klipler çekildi ve esprili paylaşımlar yapıldı.

Trump etkisi AB ile Çin'i yakınlaştırıyor



ABD-AB arasında yaşanan gerilim ile ABD-Çin arasında yaşanan gerilimin üreteceği muhtemel sonuçlardan biri, AB-Çin arasındaki ilişkilerin, daha güçlü bağlarla şekillenmesi olabilir.
Çin 2013 yılında Kuşak ve Yol Girişimi adı altında, dış pazarların kilidini açmaya yönelik bir rekabetçi bağlantı stratejisini başlatmıştı. Bu girişim, süreç içerisinde bütünsel olarak Çin’in stratejik ve dış politika planlamasında en önemli araç haline dönüştü.
Çin bu girişim kapsamında gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelere son otuz yılda kendisinin başardığı kalkınma planını altyapı yatırımları yolu ile ihraç ederken, kendisinin merkezinde olduğu bir ticaret ağı oluşturmayı planlıyor. Ancak bu girişimin uzun vadede sürdürülebilir olabilmesi için, mevcut teknolojilerini girişim kapsamındaki ülkelere transfer ederken, kendi üretim teknik ve teknolojilerini de bir üst noktaya taşımak durumunda. İşte bu bağlamda Çin liderleri, Kuşak ve Yol Girişimi’nin açıklanmasından iki yıl sonra, 2015 yılında, “Made in China 2025” adı altında yeni bir strateji daha ortaya koydu.
Bugün ABD ve Çin arasında başlayan ticari anlaşmazlıkların altında yatan en önemli sebeplerden biri de Made in China 2025 stratejisidir. ABD-Çin arasındaki ekonomik rekabet henüz bir ticaret savaşına dönmese de hızla bu yöne doğru evrilmektedir. Bu çerçevede Çin’in Avrupa Birliği (AB) ile gelişen ilişkileri, Pekin'in ABD’ye karşı ortaya koymaya çalıştığı alternatifler bağlamında önem taşıyor.

Çin’in yeni ekonomik kalkınma stratejisi

Çin Başbakanı Li Keqiang 2015 yılında “Made in China 2025” stratejisini kamuya açıklarken, stratejinin tanımını inovasyon odaklı bir gelişim arayışı olarak özetlemişti. Uygulanacak stratejinin amaç ve kapsamını ise akıllı teknolojilerin uygulanabilirliği ile ilgili olarak temellerin güçlendirilmesi, yeşil kalkınmanın önemi ve Çin’in üretimini miktardan ziyade kaliteli ve katma değerli ürüne yükseltme çabası olarak belirtmişti. Strateji; siber güvenlik dahil olmak üzere yeni nesil bilgi teknolojileri, üretim verimliliği sağlayan yüksek kaliteli sayısal kontrol araçları ve robot teknolojileri, havacılık ve uzay teknolojileri, okyanus mühendisliği ekipmanları ve yüksek gemicilik teknolojileri, gelişmiş demiryolu ekipmanları, enerji tasarrufu sağlayan yeni araç teknolojileri, temiz enerji hedefleri kapsamında yeni teknolojili güç ekipmanları, tarım ve tarım makineleri, grafen ve nano malzemeler gibi yeni teknoloji içeren ürünler, biyomedikal ve yüksek performanslı tıbbi cihazlar olmak üzere 10 sektörü kapsıyor.
Çin hükümeti, yerli yüksek teknoloji işletmelerini desteklemek ve daha fazla Çinli firmanın denizaşırı ülkelerde genişlemesini teşvik etmek için sübvansiyonlar, krediler ve tahviller de dahil olmak üzere geniş kaynaklarla yatırım yapıyor. Made in China 2025 stratejisi kapsamında merkezi hükümetin planladığı harcama toplamı 1,5 milyar doların üzerinde olmakla birlikte, yerel hükümetler de toplamda 1,6 milyar dolar harcama yapacaklarını taahhüt etmişlerdi. Bunun yanında Çin hükümeti beş ulusal üretim inovasyon merkezi ve 48 yerel üretim inovasyon merkezi kurdu. Çin, 2025 yılına kadar ulusal üretim inovasyon merkezi sayısını 40’a çıkarmayı amaçlıyor.
Çin, günümüzde ülkenin büyümesini sağlamak için giyim, ayakkabı ve tüketici elektroniği gibi temel tüketim malları üretmeye ve ihraç etmeye devam ediyor. Bu açıdan bakıldığında, bu düşük katma değerli sektörlerde, Çin, başta Meksika, Brezilya, Hindistan gibi diğer gelişmekte olan ülkelerle rekabet ediyor. Yani dünyanın ikinci en büyük ekonomisi olmasına rağmen Çin, günümüzde gelişmekte olan bir ülke olarak adlandırılıyor. Çin ekonomik kalkınmayı teşvik ve yoksulluğun azaltılması gibi en önemli konularda kayda değer başarılar elde etmiş olmasına rağmen, gelir seviyesi yüksek ekonomilerin seviyesine ulaşabilmek konusunda hala büyük zorluklarla karşı karşıya. Kişi başına düşen milli gelir, ABD'deki 59 bin dolara kıyasla sadece 8 bin dolar düzeyinde. Bu bağlamda “Made in China 2025” stratejisi, gelişmekte olan birçok ülkeyi rahatsız eden orta gelir tuzağından kaçmak için Çin'in ileri teknoloji sektörlerine doğru hareket etmesini hedeflemesi açısından da çok önemli.
Ancak dünyada yükselen ekonomiler ve ekonomik küreselleşme süreçleri de dikkate alındığında Çin’in “Made in China 2025” stratejisinin yalnız olmadığı görülebilir. Geçtiğimiz haziran ayında Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı, 2018 yılına ait Dünya Yatırım Raporu’nu yayınladı. Raporda gelişmiş ve gelişmekte olan 101 ekonominin sanayi politikaları incelenmiş ve küresel gayrisafi milli hasılanın yüzde 90’ını oluşturan 84 ülkenin özellikle son 10 yılda endüstriyel kalkınma stratejilerini benimsediği ve son 5 yılda da bu stratejilerini hızlandırdıkları sonucuna varılmış. Raporda Hindistan, Güney Afrika, Bangladeş, Vietnam’dan Almanya, Japonya ve elbette Çin’e kadar uzanan çok sayıda sanayi politikasının ayrıntılı olarak incelemeleri bulunmakta. Hükümetler doğal olarak teknolojik yeniliğe odaklanmış durumdalar ve yatırımcı davranışlarını temel altyapıya yönlendirme konusunda mesai harcamaktalar. Günümüzde temel alt yapıdan anlaşılan ise teknolojik ve dijital altyapının hazırlanması.

“Made in China 2025” ABD’yi neden endişelendiriyor?

Bu noktada, Trump yönetiminin bu kadar fazla kalkınma planı arasından Çin’in Made in China 2025 stratejisini ticaret savaşlarının merkezine yerleştirip, ABD’de uygulanan tarife değişikliklerinin Made in China 2025 programını engellemek için tasarlandığını açık bir şekilde ifade etmesi ilginç olsa da sürpriz değil. Almanya’nın ulusal stratejisi olan Endüstri 4.0'ın Çin versiyonu olarak değerlendirilen bu strateji, ana kıta Çin’deki önde gelen üretici ve tedarikçilerin bir dizi teknolojiyi ithal etmekten vazgeçmesini hedef almakta. Dolayısıyla bu durum ABD ve AB’de, yani günümüz teknolojilerinin lider bölgelerinde endişelere neden olmaktadır.
Zaten Çin’in dünyanın ikinci büyük ekonomisi durumuna yükselmesi ve devam eden ekonomik kalkınması, kaçınılmaz olarak ABD ile doğrudan rekabete girmesine neden olacaktı. Özellikle 2008 yılındaki ekonomik kriz ile birlikte Doha Kalkınma Gündemi müzakerelerinin sonuçsuz kalması, Amerika liderliğindeki neo-liberal küreselleşme projesinin içinde bulunduğu bir krizi işaret etmiş ve Çin’in küresel ekonomi üzerindeki etkisini, belirleyici bir aktör olarak iyice ortaya çıkartmıştı. Ancak ABD’nin bu rekabeti korumacı stratejiler ile engellemeye çalışması hem kendi kurduğu düzenin kontrolünü artık kaybettiğine dair bir itiraf niteliği taşımakta hem de ABD ekonomisi özelinde düşünüldüğünde, kendi üretimini artırmaktan ziyade zayıflatma riskleri de taşımakta.
Çin halen yüksek teknoloji içeren endüstrilerde yaptığı atılımlara rağmen, kendi teknoloji ve inovasyon gündemini ve yeni nesil üretim hedeflerini ilerletmek için yabancı teknoloji transferine ihtiyaç duyuyor. Örneğin Çin havacılık endüstrisi Amerikan uçak üreticisi Boeing ile potansiyel olarak rekabet edebilecek ticari jetler geliştirmekten çok uzak. Çin günümüzde Boeing firmasının büyük bir müşterisi olmaya devam ediyor. Günümüzde ABD, Çin'den sınırlı yüksek teknolojili ürünler ithal etmekle birlikte, yüksek teknolojili ürünlerin üretiminde kullanılan birçok parçayı Çin’den ithal ediyor. Yani ABD, Çin’den uçak satın almıyor ve uzunca bir süre de alması olası görünmüyor. Ancak ABD'de uçak üretmek için kullanılan parçaları Çin’den ithal ediyor ve daha sonra bitmiş ürünlerini Çin'e ve diğer yabancı alıcılara ihraç ediyor. Bu durumda Çin’den ithal edilen yüksek teknoloji kapsamındaki ürünlere uygulanacak olan yüzde 25’lik gümrük tarifesi Boeing firmasının üretim maliyetlerine yansıyacak ve rekabet gücünü özellikle Avrupalı rakiplerine karşı (Airbus) zayıflatacaktır. Kısacası Trump’ın başlattığı ticaret savaşları, eğer ki Çin, misilleme olarak ABD malları üzerinde gümrük tarifeleri uygulamaya karar verirse, ABD'li üreticileri artan üretim maliyetleri ile ve birçok ABD'li ihracatçıyı da kendileri için en büyük pazar olan Çin pazarına erişimin azalması tehlikesi ile karşı karşıya bırakacak. Ayrıca Çin'in kendi iç piyasası, endüstriyel iyileştirme için kendi kendine katalizör olabilecek dinamikliğe sahip görünüyor.
Çin’in ABD’ye muhtemel cevabı: Güçlü ve etkin alternatifler yaratmak
Aslında büyük bir karmaşayı da içeren bu ekonomik rekabet aynı zamanda bir dönüşümün de eşiğinde olduğumuzun bir göstergesi. Trump’ın neredeyse İngiliz merkantilizmini hatırlatan korumacı politikaları yeni bir dönüşümün eşiğinde olan dünya ekonomisi için bir çözümden ziyade daha çok engeller ve sınırlandırmalar içeriyor. Tam da bu sebeple, Trump ile temsil edilen değişim ve dönüşüme karşı güçlü muhafazakâr direnç, değişeme açık ve küreselleşme yanlısı bir karşı kutup oluşturabilir. Bu durum yapay değil aslında oldukça doğal bir tepki olarak gelişmeye devam ediyor. Sorulması gereken en önemli soru da burada ortaya çıkıyor: Bu karşı tepkiyi koymaya çalışan aktörler bu direnci kırabilecek mi?
ABD-Çin arasında başlayan ve yukarıda ayrıntılı bir şekilde açıklanan ekonomik rekabetin bir diğer ayağı da ABD-AB arasında, NATO bünyesinde güvenlik sorunlarının ele alındığı toplantılarda ortaya çıktı. ABD-AB arasında yaşanan gerilim ile ABD-Çin arasında yaşanan gerilimin üreteceği muhtemel sonuçlardan biri, AB-Çin arasındaki ilişkilerin daha güçlü bağlarla şekillenmesi olabilir.
Aslında Çin bu alternatif arayışını sadece AB ile değil muhtemelen Ortadoğu, Afrika ve Latin Amerika gibi 90’lardan bu yana gittikçe daha aktif ve sofistike dış politika geliştirdiği bölgelerde de deneyecektir. Ancak ekonomik büyüklük açısından AB-Çin ilişkileri ayrı bir öneme sahip. Örneğin daha geçen hafta Pekin’de toplanan yıllık AB-Çin zirvesi bu zamana kadar yapılan zirvelerdeki itidalli havanın aksine her iki tarafın da birbirine karşı oldukça olumlu mesajlar verdiği bir zirve oldu. AB tarafı Çin’in serbest ticarete ve küreselleşmeye katkısını methederken Çin ise AB ile daha yakın ilişkiler önerdi. ABD yaptırımlarının ve tehditlerinin hedefinde olan iki aktör için böyle bir yakınlaşma belki de kaçınılmaz.
Çin’in AB ile ticareti yaklaşık 460 milyar dolar civarındayken, AB’nin ABD ile ticareti 660 milyar dolar civarında. ABD’nin tarife engelleri ve korumacı politikalarından sonra aradaki farkın yer değiştirmesi ortaya ilginç bir tablo çıkartabilir. Bu zamana kadar AB’nin daha çok insan hakları ve demokrasi gibi siyasi ve sosyal değerleri önceleyerek oluşturduğu Çin politikası da böylece ekonominin merkeze alındığı bir politika ile yer değiştirebilir. Ya da karşılıklı müzakere ile bir yandan ekonomi diğer yandan siyasi ve sosyal değerler konusunda bir uzlaşma sağlanabilir.
Çin açısından alternatif oluşturmak ve Trump’ın korumacı ekonomik politikalarına böylece direnmek kısa vadeli bir çözüm olabilir. Ancak benzer esnekliği AB’nin göstermesi çok kolay değil. Zira AB’nin, hele de Brexit ile başı beladayken, korumacı bir ekonomik düzende varlığı bile sorgulanır hale gelebilir. Dolayısıyla AB için ABD’nin ekonomi ve güvenlik konularında oluşturduğu baskı ortamını kırmak ve yeni bir küreselleşme sürecini, en güçlü adaylardan biri olan Çin ile beraber ilerletmek bir çözüm olabilir. AB’nin taşıyıcı gücü olan Almanya uzun süredir Çin ile ekonomik ve siyasi mesafeyi yakınlaştırmıştı. AB de Çin’in ekonomik ve siyasi anlamdaki meydan okumalarına rağmen yeni dönemde Çin ile yeniden temellendirmeyi deneyecektir. Zira diğer ihtimaller çok da iç açıcı değil.

Çin ticaret ağını yeniden kuruyor



Batılı, yani Portekizli, İspanyol, Hollandalı ve ardından İngiliz denizciler ticaret amacı ile 15’inci yüzyılda Güneydoğu Asya’ya ilk geldiklerinde Çinlilerin kurduğu muhteşem bir ticaret ağı ile karşılaşmışlardı. Ancak Batılıların gelmesi ile birlikte Çin kademeli olarak kurduğu bu ticaret ağının kontrolünü kaybetmiş ve Doğu ve Güneydoğu Asya’da sürdürdüğü 2000 yıllık merkez ve yönetici ülke konumunu 17. yüzyılın ortalarında kaybetmişti. Bilinen tarihi boyunca üreten ve kendi içine kapalı bir coğrafya olan Çin, yine üreterek biriktirdiği serveti ile hep dış tehditlere açık olmuştur. Bir bakıma Çin’in dış tehditlere karşı kendi içine kapanması 19’uncu yüzyılın başında gerçekleşen sanayi devrimini kaçırmasına ve coğrafyada çalkantılı geçen iki asra neden olmuştur. Yine aynı dönemde İngilizler, Hindistan’dan getirdikleri afyonu illegal yollarla Çin’e satmış ve bu uyuşturucu maddeye alışan Çin toplumunda sosyal sorunlar baş göstermeye başlamıştır. Afyon satışını kontrol almaya çalışan Çin imparatorluk yönetimi, 19’uncu yüzyıl içerisinde İngilizlerle iki defa savaşmış ve bu iki savaşı da kaybederek İngilizlere ticari imtiyazlar tanımak zorunda kalarak afyon ticaretinin kontrolünü de kaybetmiştir. Yani afyon, İngilizler için Çin pazarına nüfuz edebilmelerinin anahtarı olmuştur.
Şimdi görülen o ki Çin, Kuşak Yol Girişimi (Yeni İpek Yolu) ile birlikte özellikle kendi bölgesindeki ticaret ağını tekrar kurarken, Made in China 2025 stratejisi ile birlikte, Kuşak Yol Girişimi’nin sürdürülebilirliğini sağlayarak bölgedeki liderliğini kaybetmesine neden olan Sanayi Devrimini kaçırma hatasını, 21’inci yüzyılın dijital devrimini kaçırarak tekrarlamak istemiyor. Muhtemelen Trump ve kurmayları da kendilerini gümrük tarifelerine getirdikleri ek vergilerle kısa dönemli korumaya alırken, 21. yüzyılın afyonunun ne olabileceği konusundaki çalışmalarını sürdürüyorlardır.

google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html