BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Mike Pompeo sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Mike Pompeo sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

26 Mart 2018 Pazartesi

Trump'ın yeni şahinlerinin gözü İran'da

ABD Başkanı Trump'ın yeni Dışişleri Bakanı adayı Pompeo ile yeni Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton, özellikle İran ve Kuzey Kore konusundaki şahin fikirleriyle öne çıkıyor.

Tamer Ashraf
ABD Başkanı Donald Trump'ın yeni dışişleri bakanı adayı Mike Pompeo ile yeni Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, özellikle İran ve Kuzey Kore konusundaki "şahin" görüşleriyle tanınıyor ve bu iki ismin Amerikan dış politikasını daha fazla "askerileştirmesinden" endişe ediliyor.
ABD Başkanı Trump'ın son iki kabine değişikliği, yeni isimlerle daha sert bir dış politika sinyali verilmesi sebebiyle ülkede tartışmalara yol açtı.

13 Mart'ta Twitter'da yaptığı açıklamayla Dışişleri Bakanı Rex Tillerson'ın yerine mevcut ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü Mike Pompeo'nun geleceğini duyuran Trump, 22 Mart'ta yine Twitter'dan yaptığı açıklamayla 9 Nisan'dan itibaren mevcut Ulusal Güvenlik Danışmanı Korgeneral Herbert Raymond McMaster'ın yerine ABD'nin eski BM Daimi Temsilcisi John Bolton'ın görevi devralacağını ilan etti.
10 günde kabinesindeki en önemli isimlerden ikisini değiştiren Trump'ın, özellikle Bolton gibi Amerikan kamuoyunda "savaş yanlısı" görüşleriyle tanınan bir ismi Beyaz Saray'daki en önemli danışma makamına getirmesi dikkat çekti.

2005-2006 yılları arasında dönemin Cumhuriyetçi ABD Başkanı George W. Bush döneminde ülkesini BM'de temsil eden Bolton, özellikle İran ve Kuzey Kore konusunda savaş ve rejim değişikliği önerecek düzeyde "şahin" söylemleriyle biliniyor.
Amerikan Askeri Akademisi mezunu olan Pompeo ise, kongre ve CIA tecrübesinin ardından diplomasinin merkezi olan Dışişleri Bakanlığında da şahin görüşlerini muhafaza edecek gibi görünüyor.

Bu iki isim de savundukları yaklaşımlarla halihazırdaki kısmen "askerileşen" Amerikan dış politikasını daha da fazla askerileştirecek isimler olarak görülüyor.
Trump'ın Tillerson memnuniyetsizliği
Trump'ın Tillerson'ı gönderirken kamuoyuna en fazla yansıyan şikayetlerinin başında eski Exxon CEO'sunun "İran'la nükleer anlaşmanın bozulmasına karşı çıkması" ve "Kuzey Kore ile diplomasi seçeneğine vurgu yapması" gösteriliyordu.

Trump, her ne kadar son dönemde Pyongyang ile adeta diplomasi baharı yaşasa da tam da Tillerson'ın bu yöndeki bazı girişimleri yüzünden onu kamuya açık şekilde eleştirmiş, "boşa uğraşmakla" suçlamış ve daha da kötüsü Tillerson'ın istifa edeceği haberleriyle yıpranmasına zemin hazırlamıştı.
Amerikan dış politikası "askerileşiyor"
Koltuğa oturduğu günden itibaren Amerikan dış politika yapım süreçlerini önemli ölçüde Pentagon'a bırakan ve Dışişleri Bakanlığının önceki ağırlığını de facto olarak azaltan Trump, kabinesine asker kökenli birçok ismi getirerek tüm dünyaya "ben komutanlarıma herkesten fazla güveniyorum" mesajı vermişti.

Amerikan dış politikasındaki bu "askerileşme" eğilimi, sorunların diplomasi kanallarıyla değil de yine askeri yol ve yöntemlerle çözülebileceği kanısını Washington'da daha fazla oturttu.
Washington'daki bu yeni denge Tillerson'ın diplomasi ve müzakere alanını görece olarak daraltırken, bakanlığın bütçesinin de kesintiye uğraması (ve buna mukabil Pentagon'un bütçesinin kayda değer ölçüde artırılması), Trump'ın dış politikaya nasıl baktığını açıkça ortaya koyuyordu.

Böyle bir ortamda İran'la nükleer anlaşmayı çöpe atabileceğini söyleyen Trump'a karşı çıkan ender kişilerden biri olan Tillerson, son olarak Kuzey Kore'ye aşırı yüklendiğini düşündüğü Başkan'a bu noktada da yan gözle bakarak "istenmeyen adam" noktasına geldi.


Buna mukabil Trump'ın bugüne kadarki eylemleri, onun diplomatlardan ziyade askerlerle daha iyi çalışabileceğini ve buna uygun dış politika adımları atabileceğini ortaya koymuş durumda.
Hedef ülke İran
Trump'ın İran ve Kuzey Kore konusunda Tillerson'dan beklediği sertliği Pompeo'da ve Bolton'da bulabilmesi oldukça yüksek ihtimal olarak görünüyor. Tillerson'dan farklı olarak İsrail yanlısı ve İran karşıtı söylemleriyle meşhur olan Pompeo eğer ABD İran'la savaş düzeyinde karşı karşıya gelirse Trump'ı durdurmayacak bir isim.
Öte yandan Pompeo'nun, Tillerson'dan farklı olarak Washington'da azalan Dışişleri Bakanlığı ve diplomasi alanını genişleteceğine da kesin gözüyle bakılıyor. Fakat yine de bu durumun Amerikan dış politika yapım süreçlerine daha fazla diplomasi olarak yansıyacağını söylemek için henüz çok erken.

Pompeo'nun Kongre ve devlet tecrübesinin diplomasiye ne derece yapıcı ve olumlu yansıyacağını görmek için birkaç ay daha beklemek gerekiyor.
İran söz konusu olduğunda ise ABD'nin Ortadoğu politikalarında bundan sonra İsrail'in ağırlığının daha fazla hissedileceği bir sürece girilmesi muhtemeldir. Zaten Kudüs kararıyla İsrail konusunda nerede durduğunu tüm dünyaya gösteren Trump, İran'la nükleer anlaşmayı sona erdirecek ve Tahran'la kafa kafaya gelecek bir sürecin kapısını Pompeo ve Bolton ile daha kolay açabilir.
Trump'ın kulağına "neo-muhafazakar" Bolton fısıldayacak
Öte yandan Amerikan kamuoyunda son iki değişikliği ele alan analizlerin çoğunda Bolton için "akıllı ve çok tehlikeli" nitelemesi yapılıyor.

Trump'ın Tillerson gibi McMaster'dan da İran ve Kuzey Kore konularında memnun olmadığı ve kendi çizgisine daha yakın ve sert bir ismi getirmeyi düşündüğü konuşuluyordu. Ancak Bolton gibi ABD'nin 2003'teki Irak işgaline doğrudan destek vermiş, İran ve Kuzey Kore'de açıkça rejim değişikliğini savunan ve İran'la nükleer anlaşmaya başından beri karşı olan bir isim, Cumhuriyetçi çevrelerde bile kısmen şaşkınlıkla karşılandı.

McMaster "askeri stratejiler" konularındaki becerileriyle kamuoyunda bilinirken, Bolton ise daha ziyade neo-muhafazakar görüşleriyle öne çıkıyor. ABD'nin Irak'ı işgaline verdiği güçlü destekle hatırlanan Bolton'ın 2015 yılındaki "İran’ın bombasını durdurmak istiyorsan İran’ı bombala” açıklaması hala hafızalarda.
Trump'la İran konusunda söylemleri aynı
Trump'ın Pompeo ve Bolton ile daha rahat ve "eşgüdüm" halinde çalışacağını söylemek mümkün, zira her iki isim de seleflerine kıyasla Trump'la daha uyumlu söylemlere sahip; ancak bunun özellikle İran'a karşı daha sert kararlar alma noktasında ortaya çıkacak bir rahatlık olacağına dikkat çekiliyor.

Buna mukabil, bu eşgüdümün Amerikan dış politikasına daha fazla diplomasi, müzakere, müttefiklerle işbirliği ve uluslararası konularda çok taraflı karar alma süreçlerine katılım anlamına geleceğine ilişkin fazla emare görünmüyor.
Beyaz Saray'da Trump'ın kulağına en fazla fısıldayacak kişi olarak Bolton'ın seçilmiş olmasının belki de başka "hikmetleri" vardır; ancak şu anda Washington'da bu tercihin İran konusunda daha sert dış politika için atılmış bir adım olduğunu düşünenlerin sayısı oldukça fazla.
Türk-Amerikan ilişkilerini nasıl etkiler?


Kuşkusuz bu iki yeni şahin kabine üyesinin Türk-Amerikan ilişkilerine nasıl bir soluk getireceği Türkiye açısından çok daha önemli. Özellikle Pompeo'nun daha önce Kongrede Türk-Amerikan dostluk grubu üyesi olması, Türkiye'yi tanıması ve CIA Direktörü olunca ilk ziyaretini Ankara'ya yapmış olması, onun Türkiye'nin stratejik önemini anladığını gösteren emareler olarak okunabilir.
Bu bakımdan Pompeo'nun göreve başladıktan sonra ilk birkaç ayındaki performansı, onun Türk-Amerikan ilişkilerinde Tillerson'dan daha iyi bir "sorun çözücü" olup olmadığını gösterecektir.
Buna ilaveten Bolton'ın neo-muhafazakar görüşlerini ve Türkiye ile ilgili bazı olumsuz söylemlerini Beyaz Saray'a ne ölçüde taşıyacağını görmek için de zamana ihtiyaç var.
Ancak tamamen kötü bir dönem geçirdikten sonra toparlanma evresine giren Türk-Amerikan ilişkilerine bu iki önemli ismin yapacağı olumlu ve olumsuz her katkı ikili ilişkilerin kaderini doğrudan etkileyecektir.

24 Nisan 2018 Salı

Erivan alarmı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Hep yazdığımız gibi, her yer karışık. Yeni Dünya Düzeni'nin oluşması için TARAFLAR var güçleriyle savaşmakta. İnanılmaz olaylar yaşanıyor. Çoğu anlaşılmıyor. Yazan çizen de çok az. Sadece bakan çok kişi var. Oysa içine girip anlamamız gerekmekte. Hem de acilen...

Her yeri, her kişiyi... ABD Dışişleri Bakanı Tillerson'ın görevden alınması, CIA Direktörü Pompeo'nun Dışişleri Bakanlığı'na getirilmesi, CIA Direktörlüğü görevine ise Gina Haspel'in atanması hareketli günlerin habercisiydi. Çok yazdık. Yazdıklarımızdan küçük bir hatırlatma yapalım. Bugüne gelelim... Yaklaşık 1 ay önce yazmışız...
"Ortadoğu'nun yeniden dizayn edilmesi için hızlı kararlar alınıyor. Çok hızlı hem de! Trump'ın kabinesindeki değişiklikler Ortadoğu için elbette. Bir de çok kişinin gözden kaçırdığı bir bölge daha var! Bir ülke! ERMENİSTAN! Ermenistan'da Serj Sarkisyan, görevi bırakma kararı aldı. Çünkü emirler Washington ve Londra'dan geldi. Onun yerine Britanya Büyükelçisi Armen Sarkisyan Ermenistan'ın yeni cumhurbaşkanı oldu. Hem de kapalı oylamada 101 vekilin 90 oyunu alarak... Ermenistan stratejik olarak artık çok önemli. Aralık ayının son günlerinden başlayan İran ayaklanmasıyla Ermenistan'daki değişikliğin ortak amacı aynı. Adım adım geliyorlar yani... Washington ve Londra, anlaşmanın mümkün olmadığı bir dönemde bir kez daha büyük ve ortak bir adım attı. Hatırlayın daha dün Manchester'da bombalar patlıyor, Londra terörle sallanıyordu. Ermenistan'da göreve gelen Armen Sarkisyan, Kraliçe II. Elizabeth'in manevi oğludur. Kendi annesinden bile daha fazla değer verdiği Kraliçe II. Elizabeth'in sözleri, onun için emirdir. Armen Sarkisyan'ın yakın olduğu bir diğer önemli isim ise Mike Pompeo'dur. Armen Sarkisyan'ın Chicago Üniversitesi'nde özel bir görevi vardı. Bu görevi ona sunan kişi ise Mike Pompeo'ydu. Nereden nereye değil mi! Artık Washington-Londra ortaklığının Ermenistan'da nefes alan vücudu Armen Sarkisyan..."
Ancak CUMHURBAŞKANI olarak yürüyemeyen Serj Sarkisyan, BAŞBAKAN olarak devam etmek istedi. Sokaklar karıştı. Asker bile caddelere indi. Ve Sarkisyan bırakmak zorunda kaldı. ADAMLAR yaptıkları planları tıkır tıkır uygulamakta... Ermenistan meselesi de böyle... İran'a gidecek bir kolu olacak. Bu net. Ancak bizlerin de olan bitene çok daha dikkatli bakmamızda büyük fayda var! Roller aynı kalmak kaydıyla AKTÖRLERİ DEĞİŞTİREREK buralarda da planları var. Bilelim... 
Daha önce Altını Çizdiğimiz,

 SERJ SARKİSYAN GİTTİ Mİ? GİTTİ! NEDENİ BELLİ Mİ? BELLİ!

İtiraz, yaptığı göreve değil kendisineydi!
Dayanamadı gitti...
Devam...
İstanbul dışındaydım. Çok zamanım olmadı. Suudi Arabistan karıştı. Darbeye mi kalkışıldı, DRONE krizi mi yaşandı, bir grup gövde gösterisi mi yaptı? BİLİNMİYOR. Daha doğrusu biliniyor ama açıklanmıyor! Gelin buradan birkaç adım atalım. Sonra yine içeriye gelelim... Etrafımızda olup biten her şey bir şekilde bizi etkiler. ADA'da yaşamıyoruz neticede. Bunu bilerek ANALİZ yapmak gerekmekte...
Neyse...
Uzakta da olsa gördüğüm SUUDİ ARABİSTAN'da bir DARBE PROVASI yapıldığı...NET! Şunu unutmamak gerekir ki; Arabistan'da sadece 2 prens kalsa bile, darbe ihtimali daima yüzde 50'dir. Bu şık yine SARAY'da kendini gösterdi. REST şeklinde hem de! Saray içi silahsız darbe ile Veliaht Prens Muhammed bin Nayif, görevden alındı ve yerine Kral Selman'ın oğlu Muhammed bin Selman getirildi. Nayif, Rothschild ailesine yakın biriydi. ABD'nin önemli okullarından biri olan ama hep geri planda tutulan Lewis and Clark Üniversitesi'nde John R. Howard ve James A. Gardner'ın himayesinde eğitim gördü. Nayif başarısız bir öğrenciydi. Okulu, dersleri sevmiyordu. Ama zekası yadsınamazdı. O nedenle Rothschild ailesinin projelerinden olan John R. Howard ve James A. Gardner'a teslim edildi.
Haziran 2017'de SARAY DARBESİ ile Nayif görevden alınınca, aile Arabistan'a ve tarihin en büyük şirketi olan ARAMCO'ya uzaklaştı. Zaten konunun merkezinde her zaman ARAMCO vardı. Şimdi, Cumartesi gecesi, gerçekleşen darbe girişimi, ailenin aslında bir ortaklık teklifiydi. Bugün için darbe başarısız olsa da istenildiği anda başarılı olacağı belgelendi. Bunu Washington ve Londra gördü! Gösterildi! Veliaht Prens Selman'ın yanı başındaki 2 kişi, Rothschild ailesinden emir alır. Henüz onlar emir almadı. Veliaht Prens Selman bulunduğu yerin öneminden dolayı korkarak karar alıyor. Kolay da değil. Koca bir DOLAR imparatorluğunu ve YENİ DÜZENİN hammaddesi petrolü elinde tutuyor... Herkesin gözü üzerinde... Bu nedenle önce ABD ile sonra da İngiltere ile anlaştı. Yaşamak için de Rothschild ailesiyle yürümek istedi. Yaklaştı. Ancak AİLE, SELMAN yerine Washington ve Londra ile ortaklık arıyor. İKİ BÜYÜK GÜÇLE YÜRÜMEK İSTİYOR. Son derece anlaşılır bir durum yani... Bütün bunlar olurken AİLE tarihi kararlarından birini aldı. Daha önce olması mümkün görünmeyen bir işe imza attı...Finans dünyasında ağır ekonomik krizler çıkartacak yetki hala kendilerinde. Bugüne kadar hep gizemli kalmayı tercih eden aile, Yeni Dünya Düzeni'nde açık olmaya karar verdi. Jacob Rothschild, geçen günlerde Jemima Goldsmith'i Londra'daki malikanesinde konuk etti. Rothschild Hanedanlığı'nın dizisini yapmasını istedi. Dizi tarihinin belki de en çok izlenecek projesi için start verildi. Dizide ailenin ne kadar güçlü olduğu, 100 merkez bankasını nasıl yönettikleri, başta Kraliçe II. Elizabeth olmak üzere tüm ülkelerdeki etkinlikleri ayrıntılarla anlatılacak...
Jemima Goldsmith, aileye hep çok yakındı. Jemima'nın kardeşi Zac Goldsmith, Alice Miranda Rothschild ile evli. Diğer kardeşi Ben Goldsmith ise Kate Rothschild ile uzun süre evli kaldı. Rothschild ailesinin dizi kararı ise Yeni Dünya Düzeni'nde gücün kimde olduğunun herkes tarafından bilinmesi ihtiyacından doğdu. Bazı ülkeler vardır. Güçlü değildir ama o hissi uyandırır. Bazı işadamları vardır, parası yoktur ama dünya o işadamının çok güçlü olduğuna inanır. ROTHSCHILDLER ise çok güçlüdür ancak haklarında çok bilgi yoktur. Bulamazsınız...
İŞTE AİLE SAVAŞIN BÜYÜKLÜĞÜNÜ GÖRDÜĞÜ İÇİN DİZİ İLE GELME KARARI DA VERDİ! VE BU KARAR ÇOK ÖNEMLİDİR! MİLATTIR!
İşte bu yeni algı yöntemleriyle birlikte değişen dünyaya yeni bir Rothschild stratejisi geliyor. 2012 yılından beri Londra'daki Ekvator Büyükelçiliği'nde yaşayan Julian Assange da Rothschild ailesiyle çalışır. Eğer aile olmasaydı, bugün hapiste öldürülmüş bir Assange olurdu. Assange AİLE için çalışıyorsa demek ki ABD ile AİLE, Kraliçe ile AİLE arasında bir restleşme vardı! İşte bu şimdi yerini savaşa bıraktı...
Rothschild ailesi ile Kraliçe II. Elizabeth'in ilk çatışmasının da Assange üzerinden gerçekleştiğini görmeliyiz. AİLE Assange'ın Londra'da yaşamasını sağladı. Ancak Kraliçe II. Elizabeth de onun elçilik dışına çıkmasına izin vermedi. Şimdi önümüzdeki dönem çok daha etkili adımların atıldığına şahit olacağız.
ARAMCO sadece bir şirket değil. ARAMCO ile birlikte Akdeniz'deki enerji de yönetilecek. ARAMCO, istediği zaman petrolü 200 dolara çıkartacak, istediği takdirde 20 dolara düşürecek. Bu güç, hiçbir ordu ile sağlanamaz. Mümkün değil! O nedenle ARAMCO'nun geleceği, bölgenin ve kıtaların geleceğini belirleyecek. Burada patron Suudiler olmayacak. Bunu Selman da biliyor, tüm prensler de. Ancak ellerinde bunu değiştirecek bir güç yok. ARAMCO'nun tek başına büyük şirket olmasını isteyen de Rothschild ailesiydi. Washington da buna izin verdi ve birkaç ay öncesinde de devreye girildi.
Ailenin en büyük hatası, ARAMCO'nun bu kadar güçlenip merkezde tek başına olmasıydı.
Petrol fiyatlarının düşük seviyede seyrettiği 2017 yılında ARAMCO'nun açıklanan karı yaklaşık 40 milyar dolar. Gerçek rakam ise 100 milyar dolara yakın.
Petrol fiyatlarının 180 dolara çıktığı an ARAMCO'nun günlük karı 1.3 milyar dolar, yıllık karı ise 400 milyar dolara yakın olacak. Para gücünün dışında, başta Çin olmak üzere Avrupa Birliği ülkelerini de kontrol altına alacaksın. ARAMCO BU! İşte bu güç nedeniyle ARAMCO çok ama çok önemli. Washington ile Londra'nın anlaşması AİLENİN DIŞARIDA KALMASINA YOL AÇTI. AİLE DE ARAMCO'YU BIRAKMAK NİYETİNDE DEĞİL. HEM DE HİÇ! Suudi Arabistan bu hamlelere ne cevap verecek?
Muhtemelen kazanan ülkeyle hareket edecek. Ya da tekrar Rothschild ailesinin garantörlüğünde günlerini geçirecek. Ailenin en önemli güçlerinden biri de Eski Maliye Bakanı İbrahim el-Assaf'tı. Veliaht Prens Selman'ın gözaltına aldırdığı prens ve yetkili isimler arasında o da vardı. ARAMCO yönetim kurulu üyesi de olan İbrahim el-Assaf, şirketin kara kutusudur. Önümüzdeki günlerde İbrahim el-Assaf'ın geleceği, ARAMCO'nun da kaderini belirleyecek. Şu anda güç Washington'dan yana. Ancak İbrahim el-Assaf, Washington karşıtıdır. Operasyon sonrası birçok evraka imza attırılan İbrahim el-Assaf'ın psikolojik açıdan zor durumda olduğu iddia ediliyor. Tabii bu Washington'ın yaydığı ancak aile tarafından kabul görmeyen bir iddia.
KAVGA BU! Şimdilik taraflar da böyle... Bütün bu çarpışmanın burada, TÜRKİYE'de, hissedilmemesi mümkün değil... Konu AKDENİZ olunca burada son sözü kimin söyleyeceği her zamankinden daha önemli hale gelmekte...
Yakında göreceğimiz TANSİYON da bunun eseri... Zaten başladılar... Dikkatli izleyin. Çok şey göreceksiniz....

KAYNAK : Ergun DİLER / Takvim Gazatesi


4 Kasım 2018 Pazar

Kaşıkçı cinayeti ve Suud hanedanın geleceği

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ




Kaşıkçı cinayetinin ABD-Suudi Arabistan ilişkileri üstündeki etkisi şimdilik sınırlı kalmakla birlikte Washington, Suudi Arabistan'ın artmakta olan kırılganlığını kullanarak Muhammed Bin Selman'ı siyasi ve ekonomik tavizlere zorlayabilir.
Suudi Arabistan 19 Ekim'de yaptığı açıklamayla, muhalif gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın başkonsolosluk yetkilileriyle yaşadığı bir “arbedenin” akabinde ölmüş olduğunu kabul etti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adil el-Cubeyr FOX News kanalına verdiği mülakatta Kaşıkçı "cinayetini" "muazzam bir hata" olarak nitelendirmesine rağmen cinayetin azmettiricisinin ülkenin veliaht prensi Muhammed bin Selman olduğu iddialarını şiddetle reddetti. Muhammed bin Selman ise 24 Ekim günü Cubeyr'in yorumlarını yineleyerek Kaşıkçı'nın cinayetini “iğrenç bir suç” olarak niteledi ve Kaşıkçı'nın ölümünde dahli olan Suudi yetkilileri cezalandırma sözü verdi.



Suudi hükümetinin Kaşıkçı cinayeti hakkındaki resmi söylemine dair algılanan mantıksızlık, uluslararası çapta bir eleştiri yağmuru tetikledi ve Batılı güçlerin Suudi Arabistan'a yönelik cezai ekonomik önlemlerin alınmasını açıktan tartışmasına neden oldu. Suudi Arabistan'ın en önemli müttefiki olan ABD'nin tepkisi, özellikle Muhammed bin Selman ve siyasi müttefikleri tarafından yakından takip edildi. ABD hükümetinin Kaşıkçı cinayetine verdiği ilk tepki ise Suudi Arabistan'da olumlu karşılandı, zira Trump'ın, ABD savunma sanayiinde daha fazla istihdam oluşturulması konusunda Riyad ile yapılan silah anlaşmalarının önemini vurgulamasının üstüne ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da üst düzey Suudi yetkililerle samimi bir toplantı yaptı.
Trump yönetiminin Kaşıkçı'nın ölümüne verdiği 'bir güvercin barışçıllığındaki' tepkiye ABD Kongresi'nden çok büyük eleştiri geldi. Kaşıkçı'nın öldürülmesinin ardından, Güney Carolina Senatörü Lindsay Graham ve Florida Senatörü Marco Rubio gibi neocon Cumhuriyetçiler, Suudi hükümetinin Kaşıkçı'nın ölümündeki rolünü kınamak ve ABD-Suudi Arabistan ittifakının geleceğini sorgulamak konularında Demokrat Partili kongre üyeleriyle ortak hareket ettiler. Trump yönetimi ABD Kongresi'nden Muhammed Bin Selman'a karşı geniş tabanlı bir eleştiri koalisyonunun çıkmasıyla istikamet değişikliğine ikna olarak, olayla ilgili isimleri geçen Suudi yetkililerin ABD vizelerini iptal etti, Kaşıkçı cinayetinin faillerine karşı yaptırım uygulamayı gündeme getirdi.
ABD Suudi Arabistan'a nasıl baskı yapabilir?
Bu eylemlerin ABD-Suudi Arabistan ilişkileri üstündeki etkisi şimdilik sınırlı kalmakla birlikte ABD, Suudi Arabistan'ın artmakta olan kırılganlığını kullanarak Muhammed Bin Selman'ı iki yoldan baskı altına alabilir. Birincisi, ABD hükümeti Suudi Arabistan'a, Washington'la yaptığı silah anlaşmaları dahilinde daha büyük bir ön ödeme yapma konusunda baskı uygulayabilir ve Riyad'ı bu konuda adım atmaya itmek için de anlaşma iptalleri tehdidini kullanabilir. Suudi Arabistan, Mayıs 2017'de ABD ile toplamda 110 milyar doları bulan anlaşmalar yapmayı kabul etse de bu anlaşmaların henüz sadece 14,5 milyar dolara tekabül eden bir kısmı Suudi hükümeti tarafından teyit edildi. Suudi Arabistan'ın daha büyük bir ön ödeme yapmasını sağlamak, Trump'ın Suudi Arabistan'ın ABD ekonomisi açısından önemli olduğu tezinin inandırıcılığını artıracak, ayrıca Riyad hakkındaki "ABD koruması karşılığında yeteri kadar ödeme yapılmıyor" söyleminin de somut eylemle bir karşılık bulduğunu göstermiş olacaktır.
İkincisi, Trump, Muhammed bin Selman'ın Katar'la ilişkileri normalleştirmek için somut adımlar atması durumunda ABD'nin Riyad'a cezai ekonomik tedbirler uygulamaktan uzak duracağına dair bir taviz teklif edebilir. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'nun Suudi Arabistan'ı nisan ayı sonlarında Katar'daki ablukaya son vermeye çağırması ve her iki ülkeyi de İran'ı sınırlandırmaya yönelik Arap NATO'su planına dahil etmiş olmasına rağmen, Riyad ABD'nin Körfez'deki bölünmelerle ilgili endişelerini ciddiye almadı. Kaşıkçı cinayeti, Muhammed bin Selman'ın yıkıcı derecede dürtüleriyle hareket ettiğini ortaya koyarak bu konudaki uluslararası endişeleri daha da artırmasına karşın ABD'li kongre üyelerinin, Riyad'ı Katar'la yaşanan gerginlikleri azaltmaya ikna etmek için eli kuvvetlenmiş oldu; zira böyle bir yapıcı adım, Suudi Arabistan'ın zarar görmüş olan itibarını tamire yardımcı olacaktır.
Suudi Arabistan'ın yeni müttefik arayışı
Kaşıkçı cinayetiyle ilgili olarak ABD'nin Suudi Arabistan'a karşı cezai tedbirler alabileceğine dair riskin giderek artıyor olması, Al-Arabiya'nın genel müdürü Türki el-Dahil ve Eurasia Group'tan Ayham Kamel gibi önde gelen analistlerin Suudi dış politikasının Çin ve Rusya istikametinde yeni bir dengeye oturtulması çağrısında bulunmasına sebep oldu. Bu argüman, Suudi entelektüeller arasında ve iş dünyasında dillendiriliyor olsa da, temelleri çok zayıf. Çin, Suudi Arabistan'ın en büyük ticaret ortağı olmasına rağmen, Çin Petrokimya Kurumu, fiyat manipülasyonuna ilişkin endişeler nedeniyle Suudi Arabistan'dan petrol ithalatını azalttı ve Çinli yatırımcılar, Muhammed bin Salman'ın Aramco'nun halka arzını askıya alma kararından ötürü hayal kırıklığına uğradı. Riyad'ın 2017 yılında Çin'den sadece 20 milyon dolar değerinde silah satın alması ve Suudi Arabistan'ın Yemen'deki askeri harekâtının ABD teknolojisiyle mümkün olması nedeniyle, Çin-Suudi Arabistan arasındaki savunma işbirliğinin geliştirilmesine yönelik ortada pek bir imkan görünmüyor.
Suudi Arabistan-Rusya ilişkilerinde de belirgin bir iyileşmenin gerçekleşmesi ihtimali, aynı derecede düşük. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin 18 Ekim'de, Trump'ın, Kaşıkçı cinayetiyle ilgili olarak Muhammed bin Selman'ı eleştirme konusundaki isteksizliğini -Washington'ın, Sergei Skripal'in zehirlenmesiyle ilgili olarak anında Rus gizli servisini itham etmesiyle büyük bir fark arz ettiği argümanıyla- eleştirdi. Putin'in, Kaşıkçı cinayetiyle ilgili olarak 25 Ekim'de Kral Selman'la irtibat kurmasına rağmen Suudi Arabistan'ın Katar ablukasına dair devam eden endişeler ve ABD-Suudi Arabistan ittifakında bir çatlak yaşanma potansiyelinin gerçekliğine dair şüpheler, Moskova-Riyad ortaklığını neticede zayıflatabilir.
Kaşıkçı'nın ölümüne dair Ortadoğu'dan gelen ilk tepkiler, bölgesel kutuplaşmaları derinleştirdi. Suudi Arabistan'ın en güçlü müttefikleri olan Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Mısır, Suudi Arabistan'ın Kaşıkçı soruşturmasını ele alış yöntemini övgüyle karşıladı; önde gelen muhalifleri Katar, İran ve Türkiye ise Suudilerin olaya dair açıklamasının doğruluğunu hemen tartışmaya açtı. Riyad'ın Kaşıkçı davasını yönetmesiyle ilgili El-Cezire'nin kapsamlı ve hiç de övücü olmayan haberleriyle, Türkiye'nin Muhammed bin Selman'ın Kaşıkçı cinayetine ilişkin dürüst olmayan açıklamalar yapmış olduğuna dair ısrarı, her iki ülkenin de Suudi Arabistan'la olan ilişkilerini daha da gerebilir, fakat bu gerginliğin giderek artan bir şekilde tırmanabilecek olması, akla gelen yegâne netice değil. MBS'nin uluslararası eleştirileri savuşturma çabaları Son günlerde Muhammed bin Selman, Katar'ın ekonomik modelini överek ve Kaşıkçı olayını doğrudan Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'la müzakere ederek uluslararası eleştirilere gösterdiği geleneksel agresif yaklaşımdan uzaklaştı. Muhammed bin Selman'ın Katar ve Türkiye ile gerginliği daha da artırma konusundaki isteksizliği, Suudi Arabistan'ın dünya sahnesinde sorumluluk sahibi bir paydaş olarak hareket etme kabiliyetini sergilemeyi ve kendisinin ülkesinin dış politikasını yönetme tarzına dair uluslararası eleştirileri savuşturmayı hedefliyor. Suudi Arabistan'ın uluslararası imajına gelen zararın sınırlandırılmasının yanı sıra Muhammed bin Selman'ın Suudi Arabistan'ın bölgesel rakipleriyle yaşadığı gerginlikleri azaltma gayretleri, kendisinin liderlik tarzına dair Suudi kraliyet ailesinde giderek artan hayal kırıklığını hafifletmeyi amaçlıyor da olabilir. Muhammed bin Selman'ın önde gelen potansiyel muhaliflerinden biri, geçtiğimiz kasım ayında yolsuzluk operasyonları dahilinde tutuklanan büyük işadamı Prens El-Velid bin Talal. Prens el-Velid aynı zamanda Kaşıkçı'nın Bahreyn merkezli ilerici bir haber kuruluşu olan Al-Arab News Channel'dayken işvereniydi. Bir başka potansiyel muhalif ise Muhammed bin Selman'ı Suudi Arabistan'ın Yemen'e yaptığı askeri müdahaleyi nedeniyle geçen ay eleştiren ve Suudi Arabistan'ın kurucusu Abdülaziz bin Suud'un hayatta kalan en son oğullarından olmak itibarıyla ciddi ölçüde meşruiyeti bulunan Prens Ahmed bin Abdülaziz. Bu muhalif görüşlerin ışığında Ahmet bin Abdülaziz'in 31 Ekim'de Riyad'a dönüşü, Muhammed bin Selman'ın otoritesine ciddi bir tehdit teşkil ediyor. ABD ve İngiliz hükümetlerinin Ahmed bin Abdülaziz'e güvenlik teminatı verdiğine dair birçok kaynaktan verilen haberler, Suudi Arabistan'ın en yakın Batılı müttefiklerinin, Ahmed bin Abdülaziz'i, Muhammed bin Selman'ın dünya sahnesindeki öngörülemez hareketlerine bir kontrol mekanizması vazifesi görmesi için hazırladığını gösteriyor. Ahmed bin Abdülaziz'e verilen iç destek ilk bakışta sınırlı görünüyor, zira Suudi Arabistan'ın biat konseyinin Muhammed bin Selman'ın veliaht prens olarak tayinine karşı çıkan üç üyesinden biriydi. Bununla birlikte Suudi elitlerin arasında Kaşıkçı sempatizanlarının bulunduğuna dair yaygın iddialar ve Prens Ahmed'in Batılı güçlerle olan bağlantıları onu muhtemelen Muhammed bin Selman'a yönelik en büyük iç tehdit kılmakta. Bu etkili muhaliflerin icra edebilecekleri nüfuza rağmen yaşadıkları rahatsızlık ve hoşnutsuzlukların kısa vadede Muhammed bin Selman'ın otoritesine yönelik ciddi bir tehdit oluşturması ise muhtemel değil. Devletten bağımsız iş yapan hiçbir Suudi işadamı, yolsuzlukla mücadele kampanyası yüzünden Forbes'un Mart 2018'de açıkladığı milyarderler listesine giremedi. Bu durum, bin Talal ve müttefiklerinin Suudi özel sektörü içindeki lobi gücünün zaafa uğradığına işaret ediyor. Suudi kraliyet ailesinin ılımlı kanadının gayriresmî lideri olan Prens Türki el-Faysal dahi Muhammed bin Selman'ı, Kaşıkçı cinayetine karıştığına dair serdedilen iddialara karşı savundu. Muhammed bin Selman, Suudi Arabistan'ın güvenlik kurumları üstündeki kontrolünü sürdürüyor ve üst düzey yardımcısı Suud el-Kahtani'nin görevden alınmasına karşı içeriden hiçbir yüksek sesli tepkinin gelmemesi, Suudi veliaht prensin yurt içindeki konumunun istikrarını muhafaza ettiğine işaret ediyor. Suudi yönetimi Kaşıkçı cinayetiyle ilgilerinin olduğuna dair iddiaları yalanlamaya devam ediyor olsa da bu olay, ABD-Suudi Arabistan arasında görülmemiş derecede bir gerginliğin yaşanabileceği korkularına sebep oldu ve Muhammed bin Selman'ı, zedelenmiş uluslararası itibarını savunma mücadelesine mecbur bıraktı. Bu belirsizliklere rağmen Kaşıkçı cinayetinin ortaya çıkardığı korku atmosferi ve Muhammed bin Selman'a karşı ciddi bir rakibin ortalarda görünmemesi, veliaht prensin muhtemelen öngörülebilir bir gelecekte Suudi siyaseti üstündeki tahakkümünün garantisi olacaktır.

26 Aralık 2018 Çarşamba

Netahyahu neden Kıbrıs ve neden Kürtler diyor?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Tunus’ta kitabın ortasından konuşup meselenin bam teline bastı.

Şu sözleriyle bir nevi ‘kral çıplak’ demiş oldu:

“Netanyahu son zamanlarda huzursuz çünkü Suriye’yi bölemeyeceğini anladı. PKK YPG aracılığı ile Suriye’yi bölmek istiyorlardı. Kürt kardeşlerimizin adını kullanarak Cumhurbaşkanımıza laf atıyor. Cumhurbaşkanımıza iftiralar atmak istiyor haddini de aşıyor. PKK ile Netanyahu'nun ortak özelliği var. İkisi de bebek katili.”


Ülkesinde ‘telekomünikasyon yolsuzluğu’ nedeniyle zor günler geçiren İsrail Başbakanı Netanyahu’nun suratı, ABD Başkanı Trump’ın Suriye’deki askerlerini çekme kararı almasından sonra, bir kere daha asıldı.
Bu karar, Fırat’ın doğusundaki PKK oluşumunun bir ‘Made in İsrail’ projesi olduğu gerçeğini kabak gibi meydana çıkarınca, Netanyahu öfkesini Cumhurbaşkanı Erdoğan’a laf yetiştirerek çıkarmaya çalıştı.
Türkiye’yi Kıbrıs’ı işgal etmek, Edoğan’ın ordusunu Kürt köylerinde kadın ve çocukları katletmekle suçlayıp “Erdoğan bu konularda bize nutuk çekemez” dedi.
Kadın ve çocuk katliamlarıyla dünyanın lanetini kazanmış bir ülkenin başbakanı söylüyor bu lafları.
Ama bu hezeyan dolu öfke halinin bir nedeni var tabi.

Daha doğrusu iki nedeni:

Netanyahu hem Kıbrıs hem de Kürtler derken ülkesinin bu iki alanla ilgili çıkarlarının son dönemde nasıl zarar gördüğünden dem vurmuş oluyor aslında.
Kürtler bahsinde, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun sözlerinin üstüne söylenecek pek bir şey yok.

İsrail PKK/YPG üzerinden Suriye’yi bölmek istiyordu.

Devamında da Türkiye’yi bölüp garnizon devlet projesine hayat kazandıracaktı.
ABD askerinin çekilmesiyle bu proje ağır bir darbe alacak.
Yani Netanyahu, Kürtler derken, Erdoğan’ı karşılığı olmayan iftiralarla suçlarken, ‘yakın ilgi alanına’ giren bir konuda mevzi kaybetmenin öfke halini dışa vuruyor.

Kıbrıs için de benzer bir durum söz konusu.

Kıbrıs açıklarında keşfedilen petrol ve doğalgaz rezervini Kıbrıs’lı Türkler ve Türkiye’yi bypass ederek çıkarma projesi de Türkiye’nin kararlı bir tutum alması nedeniyle yara almış durumda.
İsrail, Yunanistan ve Mısır’la ortaklaşa bütün bu zenginliğe konmayı hesaplayan İsrail planı, Suriye’nin kuzeyinde olduğu gibi burada da sekteye uğramış görünüyor.
Bu da Netanyahu’nun öfke nöbetlerine tutulması için yeter de artar bir gerekçe.
İsrail, Kuzey Suriye’deki PKK oluşumu ve ‘Rojava projesi’ konusunda bugüne kadar genellikle sessiz kaldı.
 Bu durum “Projenin arkasında İsrail var” cümlesinin önüne bir ‘Acaba’ kuşkusunu koymayı gerektirebilirdi.
Ama şimdi artık o ‘Acaba kuşkusuna’ da yer kalmadı.
Trump’ın asker çekme kararı sonrası İsrail yönetimi adına çıkarılan gürültüler, bunu apaçık ortaya koydu.
İsrail başbakanının kuyruk acısı da buradan geliyor.

Ankara'nın Suriye için yeni yol haritası;


ABD Başkanı Trump’ın çekilme kararı sürpriz bir şekilde gelişince, oyuncular için Suriye kartları yeniden karılmaya başladı.

Bu elbette Türkiye için de geçerli.

Dün sabah dış politikada 2018 yılı değerlendirmesi için bir araya geldiğimiz Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, bu son gelişme üzerine paydaşlarla istişareler yaparak hareket etmek istediklerini dile getirdi.
Ankara için öncelik, ABD askerlerinin geri çekilme sürecinde bir boşluk oluşmaması.
Bu bağlamda, ‘istişarelerin’ önemli bir kısmı Washington ile yürütülüyor.
ABD yönetimi, Ankara’nın koordineli hareket etme talebini de kabullenmiş görünüyor.
Bu hafta içinde askeri bir heyet Ankara’ya gelip, kendi muadilleriyle çekilme sürecini konuşacak.
Eş zamanlı olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatı doğrultusunda Moskova ile temas kurulacak, yeni durum üzerine yeni müzakereler yapılacak.
Bu bahis açıldığında Çavuşoğlu, “Rusya sahada bir aktör. Önümüzdeki günlerde bir Rusya ziyareti yapıp, görüş alışverişinde bulunacağız. İstişare edeceğiz. Boşluk oluşmaması için diğer aktörlerle de istişare etmemiz gerekiyor” dedi.

“ABD’NİN ÇEKİLMESİYLE PYD SORUNUNA KÖKLÜ BİR ÇÖZÜM BULUNABİLİR”


Cümlenin sahibi Bakan Çavuşoğlu.

Bu ifade aslında, yeni Suriye denkleminde Türkiye’nin önceliğini ve vazgeçilmez pozisyonunu yansıtıyor diyebiliriz.

Bu şu anlama da geliyor:

PKK/YPG’nin Suriye topraklarının üçte birini ABD desteğiyle ele geçirerek oluşturduğu fiili durum, bir başka deyişle "Rojava projesinin" geleceğini kötü günler bekliyor.

Peki nasıl bir öngörüde bulunulabilir?

Önceki gün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadelerinde karşılığını bulan “Suriye Kürtlerini PYD zulmüne terk etmeyeceğiz” sözlerini, bir işaret fişeği olarak görmek mümkün.

Bu yaklaşım biçimi Ankara açısından şöyle bir niyete işaret ediyor:

Türkiye’ye müzahir Kürt gruplarını daha derli toplu şekilde organize edip, Suriye’nin geleceğinde YPG’nin yerine ikame etmek. Önümüzdeki süreçte, bu politikanın daha gözle görülür sonuçları karşımıza çıkabilir.

“POMPEO ARADI SORULAR SORDU ASKERE SORUN DEDİM”


Yabancı basında 14 Aralık’ta gerçekleşen Trump/Erdoğan görüşmesinin arka planına dair dikkat çekici haberler çıkmış, Pazartesi günü bu köşede o yazılardan alıntılar kullanmıştık.
O yazılardan birinde, bir gün önce, yani 13 Aralık’ta, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nin Türkiye’nin operasyon hazırlığıyla ilgili bilgi edinmek için Türk mevkidaşını aradığından söz etmiştik.
Çavuşoğlu, bu bilgiyi daha sorulmadan teyit ettikten sonra, o görüşmeye dair yeni veriler paylaştı.
Şunları söyledi: “Pompeo beni aradı (13 Aralık görüşmesi) ‘Plan, strateji nedir’ diye sorular sordu. Teknik sorular. ‘Bunlar teknik konular, cevabını öğrenmek istiyorsanız bizim askeri yetkilileri arayabilirsiniz. Ama kararlılığımızı öğrenmek istiyorsanız, evet kararlıyız’ dedim.”

ESAD’DAN MÜNBİÇ HAMLESİ


ABD’nin Suriye’deki askerlerini çekme kararı sonrası dün, Fırat’ın batısından ‘Boşluk doldurma’ başlığının altını doldurabilecek dikkat çekici bir haber geldi.
Haber, Münbiç’in batısında yer alan Arimah isimli beldenin, YPG kontrolünde iken Esad rejimine bağlı birliklerin eline geçtiğini söylüyordu.
Haliyle bu durum Rejim ile YPG arasında dar alanda bir paslaşma mı oluyor sorusunu akıllara getirdi.
Haber yayıldıktan sonra Milli Savunma Bakanlığı adına yapılan açıklama ise meselenin bu şekilde olmadığına işaret ediyordu.
Açıklamaya göre, ‘Arimah bölgesindeki hareketlilik 2017’den beri bölgede bulunan Suriye rejim güçlerine ait’ idi. Yani yeni bir durum yoktu.
Esad rejimi ile YPG arasında sık sık görüşmeler yapıldığını biliyoruz.
Ancak, dün Çavuşoğlu’nun da dile getirdiği gibi, iki tarafın çıkarları çoğu zaman çatıştığı için, bu görüşmelerden iki taraf da başarılı sonuçlar elde edemiyor.
Peki, diyelim ki anlaştılar ve Fırat’ın doğusunda kendi aralarında yeni bir güç paylaşımı yaptılar.

Böyle bir senaryo karşısında Türkiye’nin tepkisi ne olur?

Sorunun yanıtını yine Dışişleri Bakanı’nın ağzından verelim: “Rejim geldi, YPG orada diyelim. Hiç tereddüt etmeyiz. Bugün Irak’ta PKK tehdidine karşı nasıl operasyonlar yapıyorsak, aynısını Suriye’de de yaparız. Bu, Türkiye için beka meselesidir. Ulusal güvenlik meselesidir.”


10 Nisan 2018 Salı

Kimyasal oyun.

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Tam klavyenin başına geçmiştim ki TRUMP'ın açıklaması önüme düştü: "ASKERLERLE GÖRÜŞTÜM. 48 SAAT İÇİNDE ÇOK ÖNEMLİ KARARLAR ALACAĞIZ..." Bunun ne anlama geldiği gayet açık ve net. Peki, buralara nasıl geldik! Adım adım gidelim....

Araya başka başka figürler, olaylar girse de girmeye çalışsa da son düğümün çözüleceği yer, merkezinde bulunduğumuz bölge... ORTADOĞU... SURİYE IRAK ve AKDENİZ! Ne isteniyor, ne amaçlanıyor? Kimin kiminle hesabı var? Rusya ve İran nereye düşüyor/ Esad ne olacak? Soru çok!
Bir de bütün bunların içinde TÜRKİYE'yi gelecekte ne bekliyor?
Açarak gidelim...
Stratejik araştırmalar yapan 10 Amerikan kuruluşunun tümü bu YÜZYILDA EN ÖNEMLİ BÖLGENİN AKDENİZ OLDUĞU GÖRÜŞÜNDE BİRLEŞTİ. Bütün raporların ortak yanı aynı nokta... Bu nedenle GERİLİM, TANSİYON Akdeniz'e SINIRI OLAN ÜLKELERDE GÖRÜLECEK. Paylaşım savaşı NEDENİYLE.
Ve bütün maceranın tam ortasında KIBRIS kalacak. ADA hiç olmadığı kadar önem ve değer kazanacak. Önümüzdeki günlerde bunu yaşayacağız...
Suriye de Akdeniz'e kıyısı olan bir ülke.
Suriye'yi tek bir ülke olarak görmemek gerekiyor. Çünkü Suriye'de kurulacak yeni yönetim, ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Türkiye, İran, Irak ve Rusya'yı çok yakından ilgilendiriyor. Bizim de diğerlerinin de hesabı var! DOĞAL!
Herkes elinden geleni yapmakta.
AKDENİZ'e açılan SURİYE kapısı çok ama çok önemli... Hatırlayanlar olacaktır. CIA BAŞKANI Pompeo'nun DIŞİŞLERİ BAKANI OLACAĞINI
YAZMIŞTIM. İşte Mike Pompeo ve ekibi, içeride bazıları yazdıklarıma karşı çıksa da, tam 7 kez BEŞAR ESAD İLE GÖRÜŞTÜ! Bir değil, iki değil, 7 kez!
Anlaşmaya çok yakın olunan yerler oldu. Ancak ESAD, ABD ile anlaştığında RUSYA ile karşı karşıya geleceğini biliyordu! Tersi oldu. Rusya'nın yanında kalmaya karar verdi, ABD'yi karşısına aldı.
KISA HİKAYE böyle...
Türkiye AFRİN'e girdiği sırada da görüşmeler oldu. CIA hep devredeydi.
Esad ile her görüşmeden sonra masada güçlenen YPG oluyordu. Rusya da Türkiye de ESAD'ın İKİLİ oynadığını gördü. Bu nedenle ömrü tamamlandı. Gitti gidecek...
Buna karşı çıkan tek kişi yok.
CIA'nın Esad'a sunduğu teklifte, 2 yıl sonra yani 2020'de İngiltere'de bir yaşam vaat edildi. Londra'nın kuzeyinde bir malikane Esad için hazırlanmaya başlanmıştı. Çocukların eğitimi için okul da seçilmişti. KRALİYET'in verdiği KORUMA garantisiyle ESAD VE AİLESİ mutlu bir yaşam sürecekti. LÜKS İÇİNDE HEM DE...
Esad akıllıydı! 2 yıl SURİYE içinde ayakta kalabileceğine inanmadı. Bunu imkansız gibi gördü. "Hayatta kalsam bile Rusya buna izin vermezdi. Ve bu büyük tehlikeydi" diye düşündü.
BİR FATURANIN GELECEĞİNİ GÖRDÜ.
Bu nedenle ESAD şu an hala RUSYA ile ortak olduğunu düşünerek yaşıyor.
Gerçek ise böyle değil.
Putin, Esad'ın son kullanma tarihini belirledi. Ancak Türkiye'siz adım atamaz.
BU İKİ ÜLKE İSE İTTİFAK HALİNDE her şeyi değiştirebilir. Bir de İRAN gerçeği var. Ancak Washington İRAN'ı kesinlikle vuracak. Bugün ya da yarın! VURACAK!
Eğer İran, açık şekilde ABD ve İngiltere ile yakınlaşırsa (Suudi Arabistan örneği gibi), bölgede dengeler tekrar değişir.
Senaryo tekrar yazılır!
Bu nedenle PENTAGON herkesi şaşırtacak oluşuma imza atmak niyetinde!
YPG'yi ESAD'a karşı savaştırmak için hazırlıyor.
Çünkü oyunu kuran güç, ani taktik değişikliği yapabilirse sonuç elde eder.
ABD de bunu son 100 yılda belki 50 kez yapmıştır.
2 ay önce Esad, ABD ile ortaklık görüşmeleri yapıyordu. YPG ile aynı çizgiye gelmişti. Şimdi ise hedefte! YPG ile karşı karşıya gelen bir Esad rejimi göreceğiz.
Bu bölgedeki en etkin strateji değişikliği olacak. TERÖR ÖRGÜTÜ YPG ESAD'A KARŞI... Senaryo bu.
Şaka gibi değil mi! Bölgedeki bütün aktörler için sorun!
Desteklense bir türlü, desteklenmese...
Türkiye, şu anda Irak'la çok yakın. Irak da İran'la. İran da İngiltere ile. O nedenle ABD ile İngiltere'nin anlaşması, İran rejiminin değişmesinin önünü açar.
Aynı şekilde Irak da Londra'dan izinsiz adım atamaz, karar alamaz. Irak Başbakanı İbadi'nin İngiliz vatandaşı olduğunu bir kez daha tekrarlamakta fayda var. Irak yönetiminin yüzde 60'ı İngiliz vatandaşıdır. Bu resmi kayıtlarda da mevcut bir durumdur.
Eğer ABD ile İngiltere'nin anlaşması güçlü şekilde ilerlerse, Türkiye ile Irak'ın arası da açılacak demektir.
Çünkü İngiltere, Türkiye'nin Irak ve Kuzey Irak'taki terör operasyonlarına izin vermeyecektir. O nedenle Irak'ın yani Bağdat yönetiminin Türkiye'ye karşı açıklamaları sertleşecektir. İngiltere'nin ABD ile yaptığı anlaşmaların çok güçlü olup olmadığını IRAK tepkilerinden anlayacağız. YAKINDA!
Ancak İngiltere, ABD ile çok güçlü bir bağ kurmaz ve anlaşmazlık çıkarsa TÜRKİYE, IRAK'ta söz sahibi olur. Tek terörist kalmaz. Amerika Birleşik Devletleri de bunun farkında.
Geçen hafta Pentagon'dan bir ekip, İngiltere Genelkurmay Başkanlığı'nı ziyaret etti. Irak'ın Türkiye'ye desteğini bir an önce kesmesini istedi. Hatta bölgede Barzani ve YPG'nin daha güçlü olması için bazı taleplerin bir an önce hayata geçirilmesini istedi.
Görünen o ki, İngiltere bu talepleri şimdilik kabul etmedi. Hala Irak, Türkiye'yi destekliyor ve ortak operasyondan söz ediyor. Barzani'nin Kuzey Irak'taki egemenliğinin bitirilmesi için Bağdat merkezi yönetimi ve Türkiye güçlü adımlar atıyor. DENGE ŞİMDİLİK BU!
Değişir mi?
Göreceğiz...
Suriye-Irak ve İran'daki gelişmeler, Akdeniz'in geleceğini belirleyecek. Planları GÜÇLENEN TÜRKİYE bozuyor. Eğer Türkiye bu ritimde giderse AKDENİZ'de kimse son sözü söyleyemez. Hatta AKDENİZ SAVAŞIN MERKEZİ OLUR.


14 ülkenin, tamamen Akdeniz odaklı savaş planları yaptığını unutmayın. NATO özel bir ekiple aylardır Akdeniz çalışması hazırlıyor.
Bilmemiz gereken bir nokta daha var! Türkiye'nin NATO ile karşı karşıya geleceği son nokta Akdeniz olacak.
Çünkü NATO, Akdeniz'de operasyon başlatırsa, Türkiye'yi ortağı olarak görmüyor. Çünkü NATO'nun Akdeniz planları, yüzde 100 Pentagon projesi.
Bu nedenle PAYLAŞIM SAVAŞININ BÜYÜKLÜĞÜNÜ ANLAYALIM.
"TÜRKİYE SAVAŞTA" sözleri gerçeğin ta kendisidir!
Türkiye uzun yıllar sonra bağımsız adım attı. Rusya ile S-400 anlaşması yaptı. Söylenmese de bu NATO için kabus. Bu nedenle Pentagon'un isteğiyle planlarını öne çektiler. Çekmek zorunda kaldılar... Bu arada RUSYA ile bizi YAKIN GÖSTERMEK için "İTME" modeli uygulayacaklardır. Hem Rusya'yı bize hem bizi onlara! OYSA TÜRKİYE HERKESE EŞİT MESAFEDE ve BAĞIMSIZ OLARAK KARAR ALABİLEN ÜLKE...
Bunun bozulması için her türlü operasyonu düşünürler. TÜRKİYE bulunduğu yer itibariyle DENGEYİ TUTAN BİR GÜÇ. Bunu RUSYA'nın lehine bozarak sonra da hep birlikte kapımıza dayanmak isteyebilirler...
AKDENİZ'de hem ADA'mız hem sınırımız var!
Ancak ZENGİNLİĞİ KENDİLERİ ALMAK İSTİYORLAR. ŞAKA GİBİ AMA GERÇEK BU. Planlarında bunlar var...
Daha öncede yazdım. 2018 YENİ DÜNYA DÜZENİ için son yıl.
Bu yıl pek çok şey yerli yerine oturacak.
BİZSİZ OLMAZ, OLMAYACAK.
Ancak küçük bir dilimle bizi kandırmak isteyecekler. Bunun için de bizi meşgul edecek her yolu deneyecekler...
AKILLI OLALIM.
OYUNA GELMEYELİM...
BİR VE BÜTÜN OLARAK GELECEĞİMİZİ KURALIM...
Uyanık olun! Olalım...
Başa dönelim... TRUMP'ın açıklaması da bu! OLAY GUTA değil SURİYE ve AKDENİZ! Gücümüz ve aklımızı göstereceğimiz döneme girdik! Haydi hayırlısı...


Ergün Diler




Kaynak >Takvim Gazetesi:Kimyasal oyun.

30 Ocak 2019 Çarşamba

ABD'nin tanımadığı Maduro değil uluslararası hukuk

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Maduro yönetimi Venezuela'da etkin kontrole sahip tek hükümettir ve Guaido’nun geçici devlet başkanı olarak tanınması uluslararası hukukun en temel prensibi olan iç işlerine müdahale yasağının açık bir ihlalidir.
Tanıma, bir uluslararası hukuk kişisinin bir durumu, bir olguyu, iddiayı, bir ilişkiyi hukuka uygun kabul ettiğini ve bundan böyle ilişkilerini bu kabul temelinde yürüteceğini beyan ettiği tek taraflı uluslararası hukuk işlemidir. Devletlerin güç devşirmeye çalıştıkları tanıma hususu, hukuki olduğu kadar uluslararası hukukun en tartışmalı meselelerine değindiğinden politik bir mesele olarak da öne çıkar.
Tanımanın uluslararası hukukta ve siyasetteki yerini yeniden gündeme getiren ise ABD Başkanı Donald Trump’ın Venezuela Ulusal Meclis Başkanı Juan Guaido'yu ülkenin ‘geçici devlet başkanı’ olarak tanıdığını belirten açıklaması oldu. Trump açıklamasında, "Bugün resmi olarak Venezuela Ulusal Meclis Başkanı Juan Guaido'yu, Venezuela'nın geçici devlet başkanı olarak tanıyorum." ifadelerini kullandı. Dışişleri Bakanlığı'ndan Mike Pompeo imzalı yazılı açıklamada ise Trump’ın ifadelerinin üzerine 1999 tarihli Venezuela Anayasası’nın 233. Maddesine atıf yapılarak Devlet Başkanı Maduro’ya ‘meşru devlet başkanı Guaido’ lehine yönetimden feragat etme çağrısında bulunuldu.
Tanıma, herhangi bir normatif düzenlemeye konu olmamasına rağmen, uluslararası hukuk uygulamasında geniş bir yer işgal ediyor. Devletlerin, uluslararası örgütlerin, muhariplerin, asilerin, ulusal kurtuluş hareketlerinin tanımaya konu olması mümkün olduğu gibi hükümetlerin de tanınması söz konusudur. Bu analizde ABD’nin Venezüela’daki hükümet tanıması işlemi ve bu işlemin ihlal ettiği en temel ilke olan iç işlerine karışma yasağı uluslararası hukuk açısından ele alınacaktır.

Mayıs 2018 seçimleri iki hükümet ortaya çıkardı

2015 seçimlerinde Venezuela muhalefeti parlamantodaki çoğunluğu elde etti. Parlamento, Temmuz 2017’de 33 üyesinin tamamı ABD, Panama, Kolombiya ve Şili’de yaşayan ikinci bir Anayasa Mahkemesi kurdu. “Sürgün’deki” bu Anayasa Mahkemesi, her 15 günde bir video-konferans yoluyla toplanıp karar alıyor ve bu kararlar Washington imzalı olarak yayınlanıyor. Bu mahkeme, Mayıs 2018 seçimlerinin adil ve özgür bir ortamda gerçekleşmediğini ve bu sebeple seçimlerin geçersiz ve hükümsüz olduğuna karar verdi. Öte yandan Batı yarımkürede barış, istikrar ve güvenliğin tesisini hedefleyen Amerikan Devletleri Örgütü (ADÖ) 5 Haziran 2018 tarihli kararında Venezuela’daki seçimlerin meşru bir ortamda gerçekleşmediğini ve 1117/19 sayılı kararıyla Maduro hükümetinin tanınmamasını deklare etti. Nitekim Pompeo, BM Güvenlik Konseyi toplantısında diğer devletlerin de Maduro veya Guaido hükümetlerinden birini seçmeleri gerektiğini belirtti.
Bu çağrıya şimdiye dek, Lima grubundaki 9 Latin Amerika ülkesi, Kanada ve ABD, Guaido’yu geçici devlet başkanı tanıyarak karşılık verdi. Bolivya, Küba ve Nikaragua ise Maduro hükümetine desteklerini açıkladı. Rusya ve Çin ise BM Güvenlik Konseyi üzerinden Venezuela'ya yapılacak bir müdahalenin engelleneceğini dile getirdi. Devletlerin hükümet tanımaları devam ederken uluslararası hukukun en temel prensibi olan iç işlerine karışma yasağını göz ardı ettiklerini sıklıkla görüyoruz. Bu açıdan hükümet tanımasının uluslararası hukukta istisna olduğu ve kural olarak hükümet tanımasının istisnai haller orataya çıkmadıkça yapılmaması gerektiği ABD ve Lima Grubu ülkeleri tarafından göz ardı edilmekte.

Uluslararası hukukta hükümet tanıması

Hükümeti tanımak, bir devletin içindeki egemenlik hakkının o siyasi otorite tarafından kullanıldığını kabul ve beyan etmektir. Hükümet tanımasında devlet tanımasında olduğu gibi zorunluluk yoktur. Yani uluslararası hukuk devletlere hükümetleri tanıma veya tanıma beyanında bulunma sorumululuğu yüklemez. Aksine kural olarak olağan yöntemlerle siyasi otoritenin başına geçen hükümetler tanınmamak durumundadır. Zira olağan yöntemlerle bir devlette hükümetin değişmesi uluslararası hukuku ilgilendiren bir durum değildir aksi halde bu durum içişlerine karışma yasağına aykırılık teşkil eder.
Bu nedenle hükümet tanıma ancak olağandışı hükümet değişimlerinde söz konusu olur. Darbe, ayaklanma veya yabancı işgal sonrası farklı bir otorite oluşmuşsa hükümet tanımasından bahsedilebilir ki bu durum hükümet tanımasını devlet tanınmasından ayıran temel farklardandır. Olağandışı durumlarda, hükümet tanımasında dikkate alınan hukuki kriter etkin kontroldür. ‘Etkin kontrol’ kriteri devlet tanınması, devletlere sorumluluk atfedilmesi gibi uluslararası hukukun birçok alanında belirleyici olan bir kriterdir. Olağan dışı yöntemle başa geçen hükümet eğer devlet ve ülke üzerinde etkin kontrolü sağlıyorsa o hükümetin tanınması söz konusu olur. Yani darbe yaparak başa gelen bir siyasi otorite eğer etkin kontrolü sağlıyorsa o otorite uluslararası hukuk tarafından tanınır. Bu ifade de her ne kadar demokratik bir uluslararası düzene aykırı görünse de uluslararası hukukun işleyişi ve uluslararası barışın ve güvenliğin devamı açısından o topraklar üzerinde bir muhatap bulunmak zorunda.
Etkin kontrol kavramı İngiltere ile Kosta Rika arasındaki Tinoco Tahkim kararında geniş bir biçimde ele alındı. 1919 yılında, Kosta Rika’daki Tinoco hükümeti devrilince, yeni hükümet Tinoco zamanındaki anlaşmaları geçersiz saymak istedi ve İngiltere bu duruma itiraz etti. Tahkime giden bu uyuşmazlığın kararında Tinoco’nun Kosta Rika’da etkin kontrole sahip olduğu ve onu tanıyan devletin sayısına bakmaya gerek olmaksızın Tinoco yönetiminin yaptığı işlemlerin geçerli olduğunu belirtildi.
Diğer yandan ülkenin sadece bir bölümünde etkin kontrole sahip olan otorite, o bölgede de facto yerel hükümeti olarak tanınabilir. Ama bu tanıma hiçbir şekilde bütün devleti temsil edecek meşru temsilci şeklinde anlaşılmaz. Yani de facto yerel hükümet tanıması, merkezi otoriteyi dışlayacak şekilde yapılamaz. Bu tanımanın amacı de facto yerel hükümetin etkin kontrol sağladığı bölgede otorite olması sebebiyle bu bölgelere ilişkin diplomatik ilişki kurulması zorunluluğu ortaya çıkabileceği ihtimalidir. Örneğin üçüncü bir devletin o bölgede diplomatik misyonlarının bulunması, mallarının bulunması, vatandaşların bulunması söz konusu olduğunda böyle bir ihtiyaç ortaya çıkar ve üçüncü devletin bu bölgedeki menfaatlerinin korunması için sadece merkezi otorite yeterli değildir. Etkin kontrolü kaybeden merkezi otorite de facto yerel hükümetin sağladığı otoriteyi ele geçirene kadar de facto yerel hükümetin üçüncü devletler tarafından tanınmasına karşı gelemiyor meğer ki üçüncü devletler de facto yerel hükümeti bütün ülkenin tek ve meşru otoritesi olarak tanısın. Merkezi hükümet ihtilaflı bölgede etkin kontrolü tekrar sağlarsa bu durumda de facto yerel hükümet tanıması bozulabilir.
Hükümet tanıması meselesine genel olarak bakıldığında ne şekilde yapılması gerektiği ve hangi kriterlerin dikkate alınacağı yönündeki sorulara ilişkin uluslararası hukuk açısından iki teori öne çıkmıştır. Bunlar Estrada doktrini ve Tobar doktrinidir.

Estrada ve Tobar doktrinleri

Estrada doktrini aslında daha önce işaret edilen, uluslararası hukukun yaygın bir biçimde kabul ettiği görüşü ifade etmektedir. 1930’lu yıllarda Meksika dışişleri bakanı Estrada’nın ortaya attığı bu teoriye göre tanımada demokrasi, özgür ve adil seçim gibi herhangi bir siyasi kritere bakılması iç işlerine karışılması anlamına gelir. Dolayısıyla olağan olarak ya da olağan dışı yollarla, her ne şekilde bir hükümet iş başına gelirse gelsin bu hükümet tanımaya konu yapılmamalıdır. Uluslararası hukukun devamını ve işleyişini demokratik meşruiyete önceleyen bu görüşün de uluslararası düzenin devamını önceleyen bir politik yaklaşıma sahip olduğu göze çarpmaktadır.
Estrada'nın tersini savunan Tobar doktrinini ortaya atan Ekvator dışişleri bakanı Carlos R. Tobar, tanımada demokratik meşruiyetin esas alması gerektiğini savunur. Doğal olarak seçimle iş başına gelmeyen, anayasal çerçevede iş başına gelmeyen hükümetler bu doktrine göre tanınmamalıdır. Görüldüğü üzere her iki doktrinde siyasi saiklerle hareket ediyor ve tanıma konusunda devletleri yönlendirici özellikleri var. Estrada etkin kontrolü esas alırken, Tobar demokratik meşruiyeti esas alıyor.

Venezuela açısından mevcut durum

Uluslararası hukukun temelde devletlerin egemen eşitliğini, barış ve güvenliğin muhafazasını hedefler. Bu üst normun korunması amacıyla devletlerin birbirlerinin iç işlerine karışmalarını yasaklar. Uluslararası Adalet Divanı Nikaragua kararında devletlerin birbirlerinin iç işlerine karışmalarının yasak olduğunu ve BM Şartı’nın ikinci maddesinin bu yasağı vaz ettiğine hükmetti. Divan, Batı Sahra Danışma Görüşü’nde ise ‘uluslararası hukukun devletlere herhangi bir yönetim şeklinini dayatmadığını’, dolayısıyla bir devletin demokratiklik seviyesinin o ülkenin iç işlerine müdahale açısından diğer devletlere bir meşruiyet temin etmeyeceğini belirtti.
Dolayısıyla egemen ve eşit olan devletlerin birbirlerinin iç işlerine karışması, birbirlerinin yönetim biçimine ve hükümetlerine müdahale etmesi uluslararası hukukta kabul görmez. ABD gibi Venezuela da egemen bir devlettir ve bir egemenin diğerinin hükümetini meşru ya da gayrimeşru ilan etmesi gibi bir durum uluslararası hukuk açısından devletlerin eşitliği kuralına aykırılık teşkil etmektedir. Ancak uluslararası hukukun bir diğer temel normu olan insan onurunun korunması için bazı hallerde devletlere müdahalenin önü açılmıştır. BM Güvenlik Konseyi'nin alacağı kararlar ile devletler Libya kararında olduğu gibi insan onuru ve uluslararası barışın ve güvenliğin tesisi için devletlere müdahale edebiliyorlar.
Venezuela'daki hükümetlerin tanınması meselesi ele alıncak olursa, uluslararası hukukta bugüne kadar devletlerin çoğunlukla Estrada doktrinine göre hareket ettiği gözlemlenmiştir. Bu yaklaşımın neticesinde etkin kontrol sahibi hükümetin Maduro hükümeti olduğu açıktır. Ülkedeki polis ve askerin Maduro hükümetine bağlı olarak hareket etmesi, yerel yöneticilerin ve bürokratların işlemlerinde ve eylemlerinde Maduro hükümetinden talimat almaya devam etmeleri etkin kontrolün hala Maduro hükümetinde olduğunu göstermektedir. Nitekim Maduro’nun ABD nezdindeki Venezuela diplomatlarını geri çağırması karşılık bulmuş, misyon çalışanları Maduro’nun çağrısına binaen Venezuela’ya geri dönmüştür. Öte yandan Venezuela tarafından istenmeyen adam ‘persona non grata’ ilan edilen ABD diplomatları ise ülkede kalmaya devam ediyor. Guaido ise ülkenin herhangi bir noktasında etkin kontrol sağlayamamıştır.
Sonuç olarak belirtmek gerekir ki Maduro Venezuela'da etkin kontrole sahip tek hükümettir ve Guaido’nun geçici devlet başkanı olarak tanınması, uluslararası hukukun en temel prensibi olan iç işlerine müdahale yasağının açık bir ihlalidir. Nitekim ABD’nin bu çağrısı uluslararası toplum nezdinde bir karşılık bulmamış, bazı Latin Amerika ülkeleri dışında Guaido devlet başkanı olarak tanıyan olmamıştır.


17 Ekim 2019 Perşembe

ABD Başkan Yardımcısı Pence: ABD ile Türkiye anlaştı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, ABD ve Türkiye'nin Suriye'de YPG’nin güvenli bölgeden çekilmesi konusunda anlaştığını söyledi.
ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmesinden sonra ABD'nin Ankara Büyükelçiliği konutunda basın toplantısı düzenledi.

Basın toplantısı sırasında Pence'in yanında ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da yer aldı.
"Türkiye ve ABD, Suriye'de ateşkes için anlaştı." ifadesini kullanan Pence, "Barış Pınarı Harekatı'na 120 saatliğine ara verilecek." dedi.
Pence, Türkiye ve ABD'nin, DEAŞ'ın Suriye'nin kuzeydoğusunda tamamen yok edilmesi konusunda fikir birliğine vardığını vurgulayarak,"(120 saatlik süre içinde) ABD, YPG'nin güvenli bölgeden çekilmesini sağlayacak. Amacımız önümüzdeki 120 saat içinde (YPG'nin) çekilmesini sağlamak. Bu başlamış durumda." ifadesini kullandı.
YPG'nin kendilerine söz konusu bölgeden çıkma güvencesi verdiğini belirten Pence, Türkiye'ye yönelik ekonomik yaptırımlara ilişkin ise, "120 saatlik sürede yeni yaptırım olmayacak. Suriye'nin kuzeydoğusunda kalıcı ateşkes sağlandığında mevcut ekonomik yaptırımlar da kaldırılacak." şeklinde konuştu. 
 "Türkiye ve ABD, güçlü dostlukları sayesinde anlaşmaya vardı"
Pence, ABD Başkanı Donald Trump'ın geçen hafta Türkiye'den operasyonun durdurulmasını istediğini hatırlatarak şunları söyledi:
"Türkiye ve ABD, Başkan Trump ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın güçlü dostluğu ve liderliği, Türkiye ve ABD'nin güçlü dostluğu sayesinde bugün bir ateşkes konusunda anlaşmaya vardı. Türk tarafı, Barış Pınarı Harekatı'na YPG'nin güvenli bölgeden çekilmesine izin vermesi için 120 saatliğine ara verecek. Çekilme tamamlandıktan sonra operasyon tamamen durdurulacak."
ABD yönetiminin, terör örgütü YPG/PKK ile şu anda temas halinde bulunduğunu belirten Pence, YPG/PKK'nın, sınırın 20 mil (yaklaşık 32 kilometre) güneyine çekilmesini sağlamaya başladıklarını kaydetti.
Pence, Türkiye'nin Aynularab'da (Kobani) bir askeri müdahalede bulunmayacağını söyleyerek, ileride uluslararası temelde oluşturulacak bir güvenli bölge için Türkiye ve ABD'nin anlaşmaya vardığını belirtti.
Suriye'nin kuzeyinde terör örgütü DEAŞ'ın faaliyetlerinin tamamen bitirilmesi için iki ülkenin taahhütlerini yinelediğini ifade eden Pence, "Bu aynı zamanda, DEAŞ'ın eskiden kontrol ettiği bölgelerdeki hapishaneler ve yerlerinden edilmiş kişilerle ilgili çabaların koordinasyonuyla ilgili mutabakatı da içeriyor." diye konuştu.
Pence, Suriye'nin kuzeyinde zorluk çeken halk ile dini ve etnik azınlıkların korunması için de anlaştıklarını belirterek, "Biraz önce Başkan Trump ile konuştum. Başkan Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ateşkes için adım atması konusundaki istekliliğinden ve bir hafta önce başlayan bu çatışmanın barışçıl yollarla çözülmesinden minnettarlık duyuyor." ifadelerini kullandı.
Trump ile Erdoğan'ın güçlü liderliğinin bugünkü uzlaşıyı mümkün kıldığını vurgulayan Pence, Türkiye ile Suriye sınırında oluşturulacak güvenli bölgede barış ve istikrarın sağlanması için Türkiye ve diğer ülkelerle çalışmaya devam edeceklerini kaydetti.

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu: İstediklerimizi aldık


Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, ABD heyetiyle yapılan görüşmeye ilişkin, "Bugünkü müzakerelerde Sayın Cumhurbaşkanımızın dirayetli liderliği sonucunda istediklerimizi aldık." dedi.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence arasındaki görüşme ile heyetler arası görüşmenin ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulundu.
Güvenli bölge tesisi konusunda ABD ile bir sonuca varılamadığı için Barış Pınarı Harekatı'na başlandığını hatırlatan Mevlüt Çavuşoğlu, "Amacımız, bölgenin teröristlerden temizlenmesiydi. Bugünkü müzakerelerde Sayın Cumhurbaşkanımızın dirayetli liderliği sonucunda istediklerimizi aldık. ABD tarafı, Türkiye'nin meşru güvenlik çıkarlarının korunması bakımından güvenli bölgenin önemini ve işlevselliğini kabul ediyor. Buranın kontrolünün Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yapılmasında tam mutabakat sağlandı. Böylelikle ABD tarafı harekatımızın ve hedeflerimizin meşruiyetini kabul etmiş oldu." diye konuştu.
Çavuşoğlu, bundan sonraki süreçte herkesle bu alandaki iş birliğinin sürdürüleceğini bildirdi.
"YPG unsurları çıktıktan sonra biz ancak harekatı durdurabiliriz"
"Diğer taraftan YPG'nin ağır silahlarının toplanması, mevzilerinin ve tahkimatlarının imha edilmesi hususlarında mutabakat sağladık" diyen Bakan Çavuşoğlu, "Suriye'nin toprak bütünlüğünün korunmasına ve BM Güvenlik Konseyi'nin 2254 sayılı kararı temelinde siyasi sürece bağlılığımızı da bugün bir kere daha teyit ettik, vurguladık." ifadesini kullandı.
Görüşmede, iki NATO müttefiki olarak, iki ülke arasındaki dayanışmanın kayda geçirildiğini belirten Mevlüt Çavuşoğlu, şöyle devam etti:
"PKK/YPG'nin 120 saat içinde güvenli bölgeden çıkması için Barış Pınarı Operasyonu'na ara vereceğiz. Durdurma değil, ara vereceğiz. Bu bir ateşkes değildir. Ateşkes ancak iki meşru taraf arasında yapılır. Biz, sadece zaten operasyonun hedefi olan teröristlerin güvenli bölgeden çıkması için harekata ara veriyoruz. Güvenli bölgeden terör unsurları tamamen çıktıktan sonra ancak harekatı durdurabiliriz. Ancak terör unsurlarının çıkmasından sonra operasyonu durdurmamız söz konusu olacaktır. Biz operasyona ara verdiğimizde ABD tarafı yaptırım girişimlerini durduracaktır ve daha sonra biraz önceki şartlar gerçekleştikten sonra, yani 120 saat içinde YPG unsurları çıktıktan sonra biz ancak harekatı durdurabiliriz. Bu aşamadan sonra da şu andaki mevcut yaptırımlar kaldırılacaktır."
"4 binden fazla DEAŞ'lı teröristi Türkiye etkisiz hale getirdi"
Fırat'ın doğusunda DEAŞ ile mücadele konusunda eş güdüm ve iş birliği içinde çalışılacağını da dile getiren Çavuşoğlu, şunları kaydetti:
"DEAŞ'a karşı biliyorsunuz bugüne kadar Türkiye çok kararlı bir mücadele vermiştir ve Suriye'de 3 bin, Irak'la beraber toplamda 4 binden fazla DEAŞ'lı teröristi Türkiye etkisiz hale getirmişti. ABD'li muhataplarımıza sürekli 'bir terör örgütüyle mücadelede başka bir örgütüne ihtiyaç yoktur' demiştik. Dolayısıyla bundan sonra DEAŞ ile mücadelede iş birliği içinde olma konusunda mutabık kaldık. Bu sonuca Sayın Cumhurbaşkanımızın dirayetli liderliği sayesinde ulaştık. Ayrıca dünden beri Amerika'dan heyetler vardı. Esasen Sayın Cumhurbaşkanımızın Trump ile Bakü'den yaptığı telefon görüşmesinde de Sayın Cumhurbaşkanımız, 'heyetleriniz gelsin ondan sonra konuşalım'. O zaman Trump sürekli 'harekatı durdurun' diyordu. Dünden bu yana heyetler burada, tüm arkadaşlarımızla Cumhurbaşkanlığındaki arkadaşlarımızla aynı şekilde Milli Savunma Bakanımız ve yine Milli Savunma Bakanlığındaki arkadaşlarımız, Milli İstihbarat Başkanımız ve istihbarattaki arkadaşlarımızla bakanlığımızdaki çalışma arkadaşlarımızla beraber bu süreci dünden beri yürüttük ve ben tüm arkadaşlarımıza da huzurlarınızda bu iş birliği ve gayretleri için çok teşekkür ediyorum."
YPG/PKK'nın çekilmesine ilişkin detaylara değinen Çavuşoğlu, "Burada sadece YPG'lilerin çekilmesi değil, YPG'lilerin elindeki silahların alınması, sadece ellerindeki silahların alınması da yeterli değil, tüm muharip mevzilerinin kullanılmaz hale getirilmesi ve tahkimatların yıkılması dahil hepsi var." ifadelerini kullandı.

Çavuşoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

"20 mil yani 32 kilometre derinlikte Fırat'ın doğusunda, Irak sınıra kadar yani 444 kilometrelik bir uzunlukta hiçbir teröristin kalmaması ve tüm bu bölgenin güvenli bölge olarak tesis edilmesi... Bizim güvenliğimiz açısıdan da bu önemli." 
Çavuşoğlu, çekilmeye ilişkin 120 saatlik süre başladığında, ABD'nin taahhüdü ilave yaptırımlarla ilgili herhangi bir çalışma olmayacağını belirtti.
"365 binden fazla Suriyeli DEAŞ ve PKK'dan temizlediğimiz alanlara döndü"
Bakan Çavuşoğlu, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatlarından sonra, DEAŞ ve PKK'dan temizlediğimiz alanlara şu ana kadar 365 binden fazla Suriyeli'nin döndüğünü söyledi.
"Bizim Kobani veya başka bir taahhüdümüz olmadı" diyen Çavuşoğlu, "Pence'in söylediği gibi biz oraya girmeyeceğiz gibi bir şey demedik." diye konuştu.
"Ara vermek demek, oradaki güçlerimizin çekilmesi demek değildir"
Harekata verilen aradan sonra bölgedeki Türk askeri varlığa ilişkin bir soru üzerine Çavuoğlu, şu ifadeleri kullandı:
"Ara vermek demek, bizim askerimizin ve oradaki güçlerimizin çekilmesi demek değildir. Biz orada olacağız, var olmaya devam edeceğiz."
Çavuşoğlu, "Gerek oradaki mevcudiyetimiz gerek istihbari kaynaklarımızla birlikte ne yapıldığını ve ne yapılmadığını bizzat takip edeceğiz. Yani gözümüzün önünde olacak, denetimini de yapacağız." ifadelerini kullandı.
"Biz zaten cevabımızı sahada verdik"
ABD Başkanı Donald Trump'ın Cumhurbaşkanı Erdoğan'a yazdığı mektupla ilgili Çavuşoğlu, "Biz harekatı ne zaman başlattık, 9'unda başlattık. Dolayısıyla biz zaten cevabımızı sahada verdik." dedi.
Çavuşoğlu, Trump'ın mektubundaki üsluba ilişkin ise şunları söyledi:
"Amerikan toplumu böyle bir seviyesizlik görmedik diye temelinde daha birçok yorumlar var. Biz böyle bir seviyesizlik olduğu zaman da işin doğrusu Türkiye Cumhuriyeti ciddi bir devlettir. Devleti yönetiyoruz. Cumhurbaşkanımızın böyle bir seviyeye inmesi de hiçbir zaman olmamıştır, olmaz da."
Çavuşoğlu, Türkiye'nin teröristle herhangi bir müzakereye girmeyeceğini bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Trump'a söylediğini belirtti.

Türkiye-ABD anlaşmasının detayları


Türkiye ile ABD arasında, Suriye'nin kuzeydoğusundaki Barış Pınarı Harekatı'na yönelik görüşmelerin ardından 13 maddelik ortak açıklama yapıldı.
Türkiye ve ABD arasında yürütülen Barış Pınarı Harekatı'na ilişkin görüşmelerin ardından kamuoyuyla paylaşılan 13 maddelik ortak açıklamada, ABD'nin, Türkiye'nin güney sınırına dair meşru güvenlik kaygılarını anladığı belirtildi. Ortak açıklamada, "iki yakın NATO üyesi" olan Türkiye ve ABD'nin, Suriye'nin kuzeydoğusunda DEAŞ’la mücadele faaliyetlerinin devamında kararlı olduğu bildirildi.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence'in baş başa, iki ülke yetkililerinin heyetler arası görüşmelerinin ardından, 13 maddelik "Kuzeydoğu Suriye'ye İlişkin Türkiye - ABD Ortak Açıklaması" kamuoyuyla paylaşıldı.
"Türkiye ve ABD, iki yakın NATO üyesi olarak bu ilişkilerini teyid eder. ABD, Türkiye’nin güney sınırına dair meşru güvenlik kaygılarını anlar." ifadeleriyle başlayan açıklamada iki ülkenin Suriye'nin kuzeydoğusu başta olmak üzere sahadaki gelişmelerin, ortak çıkarlar temelinde daha yakın eş güdüm gerektirdiğini kabul ettiği belirtildi.
Açıklamada, "Türkiye ve ABD 'Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için' anlayışıyla, NATO topraklarını ve halklarını tüm tehditlere karşı koruma taahhütlerini muhafaza eder." ifadeleri kullanıldı.
Her iki ülkenin, insan hayatı, insan hakları ile dini ve etnik toplulukların korunmasına yönelik taahhütlerini yinelediğinin altı çizilen açıklamada diğer maddeler şöyle sıralandı:
"5- Türkiye ve ABD, Suriye'nin kuzeydoğusunda DEAŞ'la mücadele faaliyetlerinin devamında kararlıdır. Bu, önceden DEAŞ kontrolünde olan alanlarda yaşayıp yerinden edilen şahıslar ile alıkoyma merkezleri hususlarında uygun şekilde gerçekleştirilecek eşgüdümü de içerir.
6-Türkiye ve ABD, terörle mücadele harekatlarının yalnızca terör unsurları ile bu unsurlara ait barınak, sığınak, mevzi, silah, araç ve gereci hedef alması gerektiği üzerine mutabık kalır.
7- Türk tarafı Türk kuvvetleri tarafından kontrol edilen güvenli bölgedeki tüm meskun mahal (güvenli bölge) sakinlerinin dirliği ve güvenliğini sağlayacağını taahhüt eder, sivillerin ve sivil altyapının zarar görmemesi için azami dikkati göstereceğini vurgular.
8- Her iki ülke Suriye’nin siyasi birliği ile toprak bütünlüğüne ve Suriye ihtilafını Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 2254 sayılı kararına uygun şekilde sonlandırmayı hedefleyen, BM öncülüğündeki siyasi sürece olan bağlılıklarını yineler.
9- Her iki taraf Türkiye'nin, YPG ağır silahlarının toplanması ve YPG tahkimatları ile tüm muharip mevzilerinin kullanılmaz hale getirilmesi dahil, milli güvenlik kaygılarının giderilmesini teminen bir güvenli bölge kurulmasının devam eden önemi ve işlevselliğinde mutabık kalır.
10- Güvenli bölge, evvelemirde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrolünde olacak ve her iki taraf, güvenli bölgenin her veçhesiyle uygulanmasında eşgüdümü artıracaktır.
11-Türk tarafı Barış Pınarı Harekatı’na, güvenli bölgeden YPG’nin 120 saat içinde geri çekilmelerini teminen ara verecektir. Barış Pınarı Harekatı, bu geri çekilmenin tamamlanmasını müteakip durdurulacaktır.
12- Barış Pınarı Harekatı’na ara verildiğinde ABD, 'Blocking Property and Suspending Entry of Certain Persons Contributing to the Situation in Syria' başlıklı 14 Ekim 2019 tarihli Başkanlık Kararnamesi uyarınca hayata geçirilen yaptırımlara ilavelerini getirmeme ve Kongre nezdinde uygun şekilde çalışmalar ve istişareler yürüterek Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararı doğrultusunda Suriye’de barış ve güvenliğin teminine dönük kaydedilen ilerlemenin altını çizmek hususunda mutabık kalır. Barış Pınarı Harekatı 11. paragraf uyarınca durdurulduğunda, yukarıda bahsi geçen Başkanlık Kararnamesi uyarınca hayata geçirilen mevcut yaptırımlar kaldırılacaktır."
Açıklamanın son maddesinde, her iki tarafın bu açıklamada kaydedilen tüm hedeflerin uygulanması için birlikte çalışma taahhüdünde bulunduğu belirtildi.

google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html