BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Muhammed bin Selman sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Muhammed bin Selman sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

4 Kasım 2018 Pazar

Kaşıkçı cinayeti ve Suud hanedanın geleceği

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ




Kaşıkçı cinayetinin ABD-Suudi Arabistan ilişkileri üstündeki etkisi şimdilik sınırlı kalmakla birlikte Washington, Suudi Arabistan'ın artmakta olan kırılganlığını kullanarak Muhammed Bin Selman'ı siyasi ve ekonomik tavizlere zorlayabilir.
Suudi Arabistan 19 Ekim'de yaptığı açıklamayla, muhalif gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın başkonsolosluk yetkilileriyle yaşadığı bir “arbedenin” akabinde ölmüş olduğunu kabul etti. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adil el-Cubeyr FOX News kanalına verdiği mülakatta Kaşıkçı "cinayetini" "muazzam bir hata" olarak nitelendirmesine rağmen cinayetin azmettiricisinin ülkenin veliaht prensi Muhammed bin Selman olduğu iddialarını şiddetle reddetti. Muhammed bin Selman ise 24 Ekim günü Cubeyr'in yorumlarını yineleyerek Kaşıkçı'nın cinayetini “iğrenç bir suç” olarak niteledi ve Kaşıkçı'nın ölümünde dahli olan Suudi yetkilileri cezalandırma sözü verdi.



Suudi hükümetinin Kaşıkçı cinayeti hakkındaki resmi söylemine dair algılanan mantıksızlık, uluslararası çapta bir eleştiri yağmuru tetikledi ve Batılı güçlerin Suudi Arabistan'a yönelik cezai ekonomik önlemlerin alınmasını açıktan tartışmasına neden oldu. Suudi Arabistan'ın en önemli müttefiki olan ABD'nin tepkisi, özellikle Muhammed bin Selman ve siyasi müttefikleri tarafından yakından takip edildi. ABD hükümetinin Kaşıkçı cinayetine verdiği ilk tepki ise Suudi Arabistan'da olumlu karşılandı, zira Trump'ın, ABD savunma sanayiinde daha fazla istihdam oluşturulması konusunda Riyad ile yapılan silah anlaşmalarının önemini vurgulamasının üstüne ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da üst düzey Suudi yetkililerle samimi bir toplantı yaptı.
Trump yönetiminin Kaşıkçı'nın ölümüne verdiği 'bir güvercin barışçıllığındaki' tepkiye ABD Kongresi'nden çok büyük eleştiri geldi. Kaşıkçı'nın öldürülmesinin ardından, Güney Carolina Senatörü Lindsay Graham ve Florida Senatörü Marco Rubio gibi neocon Cumhuriyetçiler, Suudi hükümetinin Kaşıkçı'nın ölümündeki rolünü kınamak ve ABD-Suudi Arabistan ittifakının geleceğini sorgulamak konularında Demokrat Partili kongre üyeleriyle ortak hareket ettiler. Trump yönetimi ABD Kongresi'nden Muhammed Bin Selman'a karşı geniş tabanlı bir eleştiri koalisyonunun çıkmasıyla istikamet değişikliğine ikna olarak, olayla ilgili isimleri geçen Suudi yetkililerin ABD vizelerini iptal etti, Kaşıkçı cinayetinin faillerine karşı yaptırım uygulamayı gündeme getirdi.
ABD Suudi Arabistan'a nasıl baskı yapabilir?
Bu eylemlerin ABD-Suudi Arabistan ilişkileri üstündeki etkisi şimdilik sınırlı kalmakla birlikte ABD, Suudi Arabistan'ın artmakta olan kırılganlığını kullanarak Muhammed Bin Selman'ı iki yoldan baskı altına alabilir. Birincisi, ABD hükümeti Suudi Arabistan'a, Washington'la yaptığı silah anlaşmaları dahilinde daha büyük bir ön ödeme yapma konusunda baskı uygulayabilir ve Riyad'ı bu konuda adım atmaya itmek için de anlaşma iptalleri tehdidini kullanabilir. Suudi Arabistan, Mayıs 2017'de ABD ile toplamda 110 milyar doları bulan anlaşmalar yapmayı kabul etse de bu anlaşmaların henüz sadece 14,5 milyar dolara tekabül eden bir kısmı Suudi hükümeti tarafından teyit edildi. Suudi Arabistan'ın daha büyük bir ön ödeme yapmasını sağlamak, Trump'ın Suudi Arabistan'ın ABD ekonomisi açısından önemli olduğu tezinin inandırıcılığını artıracak, ayrıca Riyad hakkındaki "ABD koruması karşılığında yeteri kadar ödeme yapılmıyor" söyleminin de somut eylemle bir karşılık bulduğunu göstermiş olacaktır.
İkincisi, Trump, Muhammed bin Selman'ın Katar'la ilişkileri normalleştirmek için somut adımlar atması durumunda ABD'nin Riyad'a cezai ekonomik tedbirler uygulamaktan uzak duracağına dair bir taviz teklif edebilir. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'nun Suudi Arabistan'ı nisan ayı sonlarında Katar'daki ablukaya son vermeye çağırması ve her iki ülkeyi de İran'ı sınırlandırmaya yönelik Arap NATO'su planına dahil etmiş olmasına rağmen, Riyad ABD'nin Körfez'deki bölünmelerle ilgili endişelerini ciddiye almadı. Kaşıkçı cinayeti, Muhammed bin Selman'ın yıkıcı derecede dürtüleriyle hareket ettiğini ortaya koyarak bu konudaki uluslararası endişeleri daha da artırmasına karşın ABD'li kongre üyelerinin, Riyad'ı Katar'la yaşanan gerginlikleri azaltmaya ikna etmek için eli kuvvetlenmiş oldu; zira böyle bir yapıcı adım, Suudi Arabistan'ın zarar görmüş olan itibarını tamire yardımcı olacaktır.
Suudi Arabistan'ın yeni müttefik arayışı
Kaşıkçı cinayetiyle ilgili olarak ABD'nin Suudi Arabistan'a karşı cezai tedbirler alabileceğine dair riskin giderek artıyor olması, Al-Arabiya'nın genel müdürü Türki el-Dahil ve Eurasia Group'tan Ayham Kamel gibi önde gelen analistlerin Suudi dış politikasının Çin ve Rusya istikametinde yeni bir dengeye oturtulması çağrısında bulunmasına sebep oldu. Bu argüman, Suudi entelektüeller arasında ve iş dünyasında dillendiriliyor olsa da, temelleri çok zayıf. Çin, Suudi Arabistan'ın en büyük ticaret ortağı olmasına rağmen, Çin Petrokimya Kurumu, fiyat manipülasyonuna ilişkin endişeler nedeniyle Suudi Arabistan'dan petrol ithalatını azalttı ve Çinli yatırımcılar, Muhammed bin Salman'ın Aramco'nun halka arzını askıya alma kararından ötürü hayal kırıklığına uğradı. Riyad'ın 2017 yılında Çin'den sadece 20 milyon dolar değerinde silah satın alması ve Suudi Arabistan'ın Yemen'deki askeri harekâtının ABD teknolojisiyle mümkün olması nedeniyle, Çin-Suudi Arabistan arasındaki savunma işbirliğinin geliştirilmesine yönelik ortada pek bir imkan görünmüyor.
Suudi Arabistan-Rusya ilişkilerinde de belirgin bir iyileşmenin gerçekleşmesi ihtimali, aynı derecede düşük. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin 18 Ekim'de, Trump'ın, Kaşıkçı cinayetiyle ilgili olarak Muhammed bin Selman'ı eleştirme konusundaki isteksizliğini -Washington'ın, Sergei Skripal'in zehirlenmesiyle ilgili olarak anında Rus gizli servisini itham etmesiyle büyük bir fark arz ettiği argümanıyla- eleştirdi. Putin'in, Kaşıkçı cinayetiyle ilgili olarak 25 Ekim'de Kral Selman'la irtibat kurmasına rağmen Suudi Arabistan'ın Katar ablukasına dair devam eden endişeler ve ABD-Suudi Arabistan ittifakında bir çatlak yaşanma potansiyelinin gerçekliğine dair şüpheler, Moskova-Riyad ortaklığını neticede zayıflatabilir.
Kaşıkçı'nın ölümüne dair Ortadoğu'dan gelen ilk tepkiler, bölgesel kutuplaşmaları derinleştirdi. Suudi Arabistan'ın en güçlü müttefikleri olan Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Mısır, Suudi Arabistan'ın Kaşıkçı soruşturmasını ele alış yöntemini övgüyle karşıladı; önde gelen muhalifleri Katar, İran ve Türkiye ise Suudilerin olaya dair açıklamasının doğruluğunu hemen tartışmaya açtı. Riyad'ın Kaşıkçı davasını yönetmesiyle ilgili El-Cezire'nin kapsamlı ve hiç de övücü olmayan haberleriyle, Türkiye'nin Muhammed bin Selman'ın Kaşıkçı cinayetine ilişkin dürüst olmayan açıklamalar yapmış olduğuna dair ısrarı, her iki ülkenin de Suudi Arabistan'la olan ilişkilerini daha da gerebilir, fakat bu gerginliğin giderek artan bir şekilde tırmanabilecek olması, akla gelen yegâne netice değil. MBS'nin uluslararası eleştirileri savuşturma çabaları Son günlerde Muhammed bin Selman, Katar'ın ekonomik modelini överek ve Kaşıkçı olayını doğrudan Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'la müzakere ederek uluslararası eleştirilere gösterdiği geleneksel agresif yaklaşımdan uzaklaştı. Muhammed bin Selman'ın Katar ve Türkiye ile gerginliği daha da artırma konusundaki isteksizliği, Suudi Arabistan'ın dünya sahnesinde sorumluluk sahibi bir paydaş olarak hareket etme kabiliyetini sergilemeyi ve kendisinin ülkesinin dış politikasını yönetme tarzına dair uluslararası eleştirileri savuşturmayı hedefliyor. Suudi Arabistan'ın uluslararası imajına gelen zararın sınırlandırılmasının yanı sıra Muhammed bin Selman'ın Suudi Arabistan'ın bölgesel rakipleriyle yaşadığı gerginlikleri azaltma gayretleri, kendisinin liderlik tarzına dair Suudi kraliyet ailesinde giderek artan hayal kırıklığını hafifletmeyi amaçlıyor da olabilir. Muhammed bin Selman'ın önde gelen potansiyel muhaliflerinden biri, geçtiğimiz kasım ayında yolsuzluk operasyonları dahilinde tutuklanan büyük işadamı Prens El-Velid bin Talal. Prens el-Velid aynı zamanda Kaşıkçı'nın Bahreyn merkezli ilerici bir haber kuruluşu olan Al-Arab News Channel'dayken işvereniydi. Bir başka potansiyel muhalif ise Muhammed bin Selman'ı Suudi Arabistan'ın Yemen'e yaptığı askeri müdahaleyi nedeniyle geçen ay eleştiren ve Suudi Arabistan'ın kurucusu Abdülaziz bin Suud'un hayatta kalan en son oğullarından olmak itibarıyla ciddi ölçüde meşruiyeti bulunan Prens Ahmed bin Abdülaziz. Bu muhalif görüşlerin ışığında Ahmet bin Abdülaziz'in 31 Ekim'de Riyad'a dönüşü, Muhammed bin Selman'ın otoritesine ciddi bir tehdit teşkil ediyor. ABD ve İngiliz hükümetlerinin Ahmed bin Abdülaziz'e güvenlik teminatı verdiğine dair birçok kaynaktan verilen haberler, Suudi Arabistan'ın en yakın Batılı müttefiklerinin, Ahmed bin Abdülaziz'i, Muhammed bin Selman'ın dünya sahnesindeki öngörülemez hareketlerine bir kontrol mekanizması vazifesi görmesi için hazırladığını gösteriyor. Ahmed bin Abdülaziz'e verilen iç destek ilk bakışta sınırlı görünüyor, zira Suudi Arabistan'ın biat konseyinin Muhammed bin Selman'ın veliaht prens olarak tayinine karşı çıkan üç üyesinden biriydi. Bununla birlikte Suudi elitlerin arasında Kaşıkçı sempatizanlarının bulunduğuna dair yaygın iddialar ve Prens Ahmed'in Batılı güçlerle olan bağlantıları onu muhtemelen Muhammed bin Selman'a yönelik en büyük iç tehdit kılmakta. Bu etkili muhaliflerin icra edebilecekleri nüfuza rağmen yaşadıkları rahatsızlık ve hoşnutsuzlukların kısa vadede Muhammed bin Selman'ın otoritesine yönelik ciddi bir tehdit oluşturması ise muhtemel değil. Devletten bağımsız iş yapan hiçbir Suudi işadamı, yolsuzlukla mücadele kampanyası yüzünden Forbes'un Mart 2018'de açıkladığı milyarderler listesine giremedi. Bu durum, bin Talal ve müttefiklerinin Suudi özel sektörü içindeki lobi gücünün zaafa uğradığına işaret ediyor. Suudi kraliyet ailesinin ılımlı kanadının gayriresmî lideri olan Prens Türki el-Faysal dahi Muhammed bin Selman'ı, Kaşıkçı cinayetine karıştığına dair serdedilen iddialara karşı savundu. Muhammed bin Selman, Suudi Arabistan'ın güvenlik kurumları üstündeki kontrolünü sürdürüyor ve üst düzey yardımcısı Suud el-Kahtani'nin görevden alınmasına karşı içeriden hiçbir yüksek sesli tepkinin gelmemesi, Suudi veliaht prensin yurt içindeki konumunun istikrarını muhafaza ettiğine işaret ediyor. Suudi yönetimi Kaşıkçı cinayetiyle ilgilerinin olduğuna dair iddiaları yalanlamaya devam ediyor olsa da bu olay, ABD-Suudi Arabistan arasında görülmemiş derecede bir gerginliğin yaşanabileceği korkularına sebep oldu ve Muhammed bin Selman'ı, zedelenmiş uluslararası itibarını savunma mücadelesine mecbur bıraktı. Bu belirsizliklere rağmen Kaşıkçı cinayetinin ortaya çıkardığı korku atmosferi ve Muhammed bin Selman'a karşı ciddi bir rakibin ortalarda görünmemesi, veliaht prensin muhtemelen öngörülebilir bir gelecekte Suudi siyaseti üstündeki tahakkümünün garantisi olacaktır.

7 Kasım 2017 Salı

Suudi Arabistan'da Olan Bitenin Özeti!

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Fehim Taştekin 
Fehim Taştekin'in analizi:Washington'a yeni bir Suudi yönetimi vadeden BAE. Bu vaade yatırım yapan ise Trump. Veliaht prens, ABD'de Suudları reforma götürecek kral adayı olarak tanıtılıyor.

Suudi Arabistan'da Olan Bitenin Özeti! Veliaht Prens, Trump'ın Truva Atı Çıktı
Suudi Arabistan'da aralarında bakanlar, prensler ve medya patronlarının da bulunduğu çok sayıda üst düzey yetkili "yolsuzlukla mücadele" operasyonu sonucu tutuklandı. Peki ülkede yaşananların diplomatik ilişkilere etkileri ne olacak? 

Gazeteci-yazar Fehim Taştekin, BBC Türkçe için yazdı.
"Suudi Kral Selman bin Abdülaziz
Suudi Arabistan'da 4 Kasım gecesi 11 prens, 4 aktif bakan, eski bakanlar ve üç medya patronunun aralarında bulunduğu onlarca kişi "yolsuzlukla mücadele" kisvesi altında tutuklandı ya da otel hapsine alındı.

Kaçışları önlemek için özel jetlerin kalkışı yasaklandı. Prens Mansur bin Mukrin de muhtemelen kaçarken helikopterin düşmesi sonucu öldü.
Bu operasyonlardan bir süre önce çok sayıda din adamı, yazar ve eylemci tutuklanmıştı.

OĞLUNA TAHTI ZİMMETLEMEK İÇİN YAPTIĞI SARAY DARBESİ

Kral Selman bin Abdülaziz'in kendinden sonra tahtı, oğlu Muhammed bin Selman'a zimmetleyebilmek için yaptığı saray darbesi kaçınılmaz olarak binlerce prensi barındıran İbn Suud ailesindeki cinleri şişeden çıkarttı. Şimdi olası bir karşı darbe ya da meydan okumanın gelebileceği bütün yollar bir bir kesiliyor.

Bir kararname ile oluşturulan yolsuzluklarla mücadele komitesinin başkanlığını da üstelenen Muhammed bin Selman istediğini tutuklatma, hesapları dondurma ve mal varlıklarına el koyma yetkisine kavuştu.

DEMİR YUMRUĞUN İNŞASI

Olası bir darbe evvela silahlı güçler ya da silahlı gücü olan bir prensten gelebilirdi. Muhammed bin Selman zaten savunma bakanıydı. İçişleri bakanlığını da kuzeni Muhammed bin Nayif'i ev hapsine aldıktan sonra diğer koltuğuna sıkıştırmıştı.
Geriye Prens Mutaib bin Abdullah'ın komutasındaki Ulusal Muhafazlar kalmıştı. Geleneksel olarak Uteybe ve Mutayr kabilelerine dayanan Ulusal Muhafızlar bakanlık statüsü verilmiş bir ordu. 

Prens Mutaib bin Abdullah'ın tutuklanmasıyla burası da zapturapt altına alınmış oldu. Mutaib'in kardeşi Türki bin Abdullah da tutukladı.
Orduyla bağlantılı aşiret liderlerinin hesapları donduruldu ve yurtdışına çıkışları yasaklandı. Çünkü bunlar genelde Mutaib'in babası ve bir önceki Kral Abdullah'a bağlılığı ile tanınıyor. Muhammed bin Selman, Abdullah'ın oğullarının kalkışmada bulunmayacağından emin olmak istiyor. Denizlerden bir tehlike beklenmese de Donanma Komutanı Abdullah el Sultan da açığa alındı.

Önemli kararların alındığı ekonomi komitesinin başkanlığını da yürüten Muhammed bin Selman, Arap dünyasının nabzını tutan üç büyük şirket ART, MBC ve Rotana'nın sahiplerini de tutuklatarak medyayı tekeline aldı.

MINTIKA TEMİZLİĞİNİN ÖTESİNDE BİR OPERASYON

Ancak Muhammed bin Nayif'i veliaht prenslikten azledip bu payeyi Muhammed bin Selman'a veren akıl, sadece basit bir mıntıka temizliği yapmıyor, ardı ardına kritik adımlarla çok boyutlu bir kurguyla hareket ettiğini gösteriyor. Nedir bu kurgu? ve kimdir bu kurgucu?

VAAD EDEN BİRLEŞİK ARAP EMİRLİKLERİ, YATIRIM YAPAN TRUMP


Muhammed bin Selman'ı güçlü bir lider olarak sahneye taşıyan operasyon, üç temel çerçeveyle başta Washington D.C. olmak üzere küresel etki ve karar merkezlerinde servis edildi:
Bu üç alandaki vaatlerle uluslararası sularda 32 yaşındaki prensin yelkenleri şişirildi.
Washington'a "yeni bir Suudi yönetimi" vadeden Birleşik Arap Emirlikleri (BAE). Bu vaade yatırım yapan ise Donald Trump yönetimi.

Her şey bu kadar net ve keskin mi? Elbette başka faktörler de var ancak yoldaki işaretlere göre aracın menzilini tarif etmek de zor değil.

SUUDLARI REFORMA GÖTÜRECEK KRAL ADAYI OLARAK TANITILDI

Muhammed bin Selman'ı pazarlayan BAE'nin Washington Büyükelçisi Yusuf el Uteybe idi. Onun da akıl hocası ve patronu Ebu Dabi Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed.
Muhammed bin Nayif'in ayağını kaydıran operasyonun arkasında olan kişilerden söz açılınca parmaklar Muhammed bin Zayed'i gösteriyordu. Muhammed bin Zayed, açıkça "maymun" diyecek kadar Muhammed bin Nayif'ten nefret ediyordu.

Ortaya çıkan yazışmalara bakılırsa Uteybe, Muhammed bin Selman'ı Washington'daki etkili çevrelere Suudi Arabistan'ı reforma götürecek ve modernize edecek pragmatik bir kral adayı olarak tanıtıyordu. Muhammed bin Selman için Washington'daki dikenleri kaldırması için BEA'nin lobicisi Harbour Group da kiralandı.

Bu şirketin başkanı Richard Mintz, Uteybe'nin yakın arkadaşı. Mintz'in 11 Eylül saldırıları nedeniyle Suudi Arabistan'ı çileden çıkartmış biri olması da sorun değildi. Muhammed bin Selman'ı yönlendiren ekibin belirlenmesinde de Muhammed bin Zayed'in etkili olduğu öne sürülüyor.

ABD NEDEN MEMNUN?

Bu operasyonun ABD ile ilgili boyutlarına da bir parantez daha açmak gerekiyor. Malum İran'a karşı sert politika ararken İsrail'le yolları kesişen Suudi yönetimi, Barack Obama'da göremediği haşinliği Trump'da buldu. Haliyle İran'ın nüfuzuna Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen'de karşı koyacak geniş bir strateji için gündemler çakıştı.

Trump için 400 milyar dolarlık silah anlaşması da bu ortaklığın şerefine patlatılan şampanya gibi geldi. Trump'ın damadı ve Orta Doğu'daki iş takipçisi Jared Kushner'in son operasyondan saatler önce Suudi Arabistan'da bulunması da, Kral Selman ve oğlunun ABD yönetimiyle koordineli hareket ettiğinin işaretiydi. Kushner'in Riyad'da kimlerle görüştüğü devlet sırrı gibi saklandı.

PRENS TALAL'IN TUTUKLANMASI TRUMP'A HEDİYE SAYILABİLİR

Trump Saudi Aramco'nun borsaya girme kararıyla ilgili sevincini Twitter hesabından "ABD için çok önemli" diyerek paylaştı. 18 milyar dolarlık servete hükmeden Prens Velid bin Talal'ın tutuklanması da Trump'a sunulan bir diğer hediye sayılabilir.

TRUMP'IN TEHDİDİ YERİNİ BULDU

Newscorp, Citigroup, 21st Century Fox ve Twitter'ın ortağı olan Prens Velid, ABD'deki seçim kampanyaları sırasında Trump'a "Rezil" demişti. Trump da "Budala prens babacığının parasıyla bizim Amerikalı politikacılarımızı kontrol etmek istiyor. Ben seçildiğimde bunu yapamazsın" yanıtını vermişti.
Tehdit yerini buldu. Trump, Kral Selman'ı arayıp şimdiye kadar yapıp ettiklerinden dolayı tebriklerini de iletti. Yaşananların Trump'ın bilgisi dışında geliştiğini söylemek zor. Prens Velid'in 500 milyar dolarlık mega kent projesi NEOM'a yatırım yapmaktan kaçınması ve Muhammed bin Nayif'in ev hapsinde tutulmasını eleştirmesi yüzünden kara listeye girdiği de konuşuluyor.

BOŞALACAK ALANLARA HANGİ ABD ŞİRKETLERİ GİRECEK?

Ulusal fon oluşturmaktan bahseden Muhammed bin Selman'ın servetine göz koyduğu şirketler arasında Riyad'da istifasını duyuran Lübnan Başbakanı Saad el Hariri'ya ait Saudi Oger ile Usame bin Ladin'in ağabeyi Bekir bin Ladin'a ait "Saudi Binladin Group'" da var. Önemli olan bundan sonra hangi Amerikan şirketlerinin buralardan boşalacak alanlara gireceğidir.

İSYAN YA DA KARŞI DARBE OLUR MU?

Birçok yorumcu Muhammed bin Selman'ın risk almayı abarttığını düşünüyor. Peki bütün bunlar ters teper ve hesapları alt üst eden gelişmelere yol açabilir mi?
Operasyonların yolsuzlukla mücadele altında yürütülmesi 32 yaşındaki Muhammed bin Selman'ın ihtiyacı olan halk desteğinin temin edilmesine yarıyor. Ki özellikle sosyal medyada İngilizce yazanların aksine Arapça mesajlarda alınan tedbirlerin alkışlandığı görülüyor.

Muhammed bin Selman bir önceki önlem ya da operasyona karşı bir tepki birikmesine fırsat vermeden yeni agresif adımlar atıyor. Yani nefes aldırmıyor. Suudi tarihinde iki önemli meydan okuma yaşanmıştı: İkisi de radikal Vehhabi kanattan gelmişti. İlk kafa tutan 1930'larda İbn Suud'un yoldan çıktığını düşünen İhvan hareketiydi.
Bu hareket Suudi Arabistan'ın kuruluşunda kritik rol alan bir milis gücüydü. İkincisi 1979'da Cuheyman el Uteybe'nin 400 kadar militanla birlikte Kabe'yi basmasıydı. Onların isyan nedeni de yönetimin İslam dairesinden çıkması, yolsuzluğa batmaları, lükse-şatafata dalmasıydı. Selefi kanattan yeni bir meydan okuma potansiyel olarak mümkün. Ancak 11 Eylül'den beri alınan sıkı tedbirler bu kesimin de göz açmasına fazla imkan vermiyor.

EN TEPEDEKİLER ALAŞAĞI EDİLDİ

Saraya biatlı ulema "Yolsuzlukla mücadele şeriatın emridir, terörle mücadele kadar önemlidir" diyerek Muhammed bin Selman'ın adımlarına dini meşruiyet kazandırdı. Ama bu radikal selefileri bağlamaz.

Reforma yönelik sinyaller verilirken buna karşı söz söyleyebilecek ne kadar din adamı varsa tutuklandı. Tabii o bahaneyle Katar'a abluka ve Yemen'e askeri operasyonları eleştiren yazar ve eylemciler de demir parmaklıkların ardına gönderildi.

Bu kez son operasyonla birlikte en tepedekiler alaşağı edildiği için tepkinin kaynağı ve türü değişebilir. Çöl sabahı ne tür fırtınalar getirecek bekleyip göreceğiz."

8 Aralık 2018 Cumartesi

Suudi rejimini bekleyen asıl tehlike taht kavgaları

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Hanedan içerisindeki mücadele, Suudi rejiminin istikrarı açısından petrol fiyatları, Arap Baharı sürecinin doğurduğu tehditler, bölgedeki güvenlik sorunları ve ABD ile yaşanan krizlerden daha büyük bir sorun olarak görülmekte.
Suudi rejimi, içinde bulunduğumuz dönemde rejimin istikrarını sarsacak çok sayıda tehdit ile karşı karşıya bulunuyor. ABD’nin Ortadoğu güvenlik mimarisinde ve Suudi rejim güvenliğinde azalan rolü, düşük petrol fiyatlarının meydana getirdiği devasa bütçe açıkları, Suriye ve Yemen’de yaşanan iç savaşın ortaya çıkardığı güvenlik sorunları, içeride başta petrol zengini Doğu vilayetinde yaşayan Şiiler olmak üzere yükselen rejim karşıtlığı ve rejimin Arap Baharı sürecinde başta Mısır olmak üzere Ürdün, Bahreyn ve Umman’da müttefik rejimleri ayakta tutabilmek ve Yemen’de bozulan statükoyu yeniden inşa etmek için yüklendiği devasa bir ekonomik maliyet. Tüm bu sayılanlar, Suudi rejiminin istikrarını önemli oranda sarsmakta iken, 2015 yılında Kral Abdullah’ın ölümüyle ortaya çıkan gelişmeler, rejimin istikrarı için daha büyük bir sorunu yukarıda sayılan tüm krizlerin önüne taşıdı: Hanedan içi çekişmeler.
2015 yılında Suud tahtına oturan Selman’ın bu süreçte aldığı bir dizi karar -zaten hiç bitmeyen- hanedan içi çekişmeleri yeniden uluslararası kamuoyu gündeminin üst sıralarına taşıdı. Selman, tahta oturur oturmaz Kral Abdullah’ın hayattayken gerçekleştirdiği düzenlemeleri kabul ederek Mukrin bin Abdülaziz’i veliaht prens, Muhammed bin Nayif’i de ikinci veliaht prens olarak atadı. Mukrin’in veliaht prens olması hem içeride hem de dışarıda, “gücün pürüzsüz bir şekilde el değiştirecek” olması sebebiyle, geçici bir rahatlamaya sebep oldu. Ancak iki ay sonra Selman fikrini değiştirerek, Mukrin’i veliahtlıktan azletti ve yerine yeğeni Muhammed bin Nayif’i veliaht prens ve oğlu Muhammed bin Selman’ı da ikinci veliaht ilan etti.
Uzun yıllar içişleri bakanlığı yapmış ve bu görevi sırasında başta el-Kaide olmak üzere teröre karşı verdiği savaş sebebiyle hem Suudi rejim içerisinde hem de Batı kamuoyunda takdir kazanmış Muhammed bin Nayif’in veliahtlığı hem içeride hem de dışarıda çok fazla tepkiye neden olmadı. Hâlbuki kral Selman’ın bu atama ile yaptığı iki şey gelecekte hanedan içi çekişmeleri tahrik edecek unsurlar taşıyordu. Birincisi Selman, bu atama ile Suudi anayasasının 5. maddesini değiştirmiş oldu. Anayasanın 5. maddesi ile Suudi rejiminin yapısı (mutlak monarşi) ve Suudi tahtı üzerinde kral Abdülaziz’in oğullarının öncelikli (Abdülaziz’in torunlarının değil) hak sahibi olduğu düzenleniyordu. Halbuki Kral Selman, Abdülaziz’in oğulları henüz hayatta iken, tahta Abdülaziz’in torunlarından birini varis yaparak Suudi tahtı üzerindeki Abdülaziz’in oğullarına ait olan anayasal hakkı ihlal etmiş oldu. Bu şekilde tahtın yatay ilerleyen (kardeşten kardeşe) teamülünü, dikey ilerleyen bir şekle (babadan oğula) çevirmiş oldu. İkinci olarak Kral Selman, bu atama işlemi ile Muhammed bin Nayif’i, (zaten ikinci veliaht prens olan) oğlu Muhammed bin Selman’ı tahta hazırlamak için bir köprü olarak kullanmış oldu. Çünkü Muhammed bin Selman, henüz ikinci veliaht prens iken bile ülke tarihinde hiçbir prensin sahip olamadığı yetkilerle (Ekonomik İşler Konseyi, Savunma Bakanlığı ve Kraliyet Mahkemesi başkanlığı gibi) donatılmıştı. Muhammed bin Nayif’i veliaht tayin edip (Abdülaziz’in oğulları hayattayken torunlardan birini veliaht yaparak) Suudi tahtına ait teamülleri ihlal ederek bir süre bekledi ve ortaya çıkan tepkileri ölçtü, 2017 yılında Muhammed bin Nayif’i azlederek yerine oğlu Muhammed bin Selman’ı veliaht ilan etti. Bu tarihten sonra Suudi tahtında Selman’ın Suud ailesinin (Abdülaziz’in çocukları) son üyesi olacak olması Suudi hanedanı içinde zaten var olan çekişmeleri, gün yüzüne çıkardı.
Suud hanedanı içerisinde yaşanan çekişmeler, rejimin istikrarı için en ciddi sorun. Çünkü geçmişte ülke tarihinde yaşanan taht kavgalarının çok büyük sorunlara yol açtığı biliniyor. Örneğin 1891 yılında Riyad’da yaşanan hanedan içi çatışmalar, ikinci Suudi emirliğinin sonunu getirmiş ve Raşidi yönetimi İbn Suud ve oğullarını Kuveyt’e sürgüne göndermişti. Benzer bir hanedan içi çatışma, 1960’lı yıllarda Abdülaziz’in oğulları Suud, Faysal ve Talal arasında yaşandı. Bu dönemde bir darbe ile görevinden uzaklaştırılan kral Suud ve tahtta hak iddia eden Talal, yeni kral Faysal’a karşı sert bir mücadelenin içine girdiler ve İbn Suud rejiminin bu dönemdeki en büyük rakibi Mısır Cumhurbaşkanı Nasır’a sığınarak, Nasır’ın desteğiyle Suud tahtını elde etmeye çalıştılar. Hanedan içerisinde yaşanan ve rejimin istikrarını tehdit eden çekişmeleri ortadan kaldırmak için Kral Fahd döneminden itibaren yapılan çok sayıda düzenlemeye rağmen ülkede “gücün pürüzsüz bir şekilde el değiştirmesini” sınırlayan üç temel faktör bulunmakta.
Bu faktörlerin ilki hanedanın hızla genişleyen yapısıdır. Ülkeyi kuran Kral Abdülaziz hayatı boyunca 22 evlilik yapmış ve 1953 yılında ölürken, geriye 36 erkek 21 kız evlat bırakmıştı. Abdülaziz’den sonra genişlemeye devam eden hanedanın bugün 8 ila 9 bin üyesinin bulunduğu sanılıyor. Hanedanın erkek üyeleri, 35 aile koluna ayrılmış olup, Suudi tahtı için belirli prenslerin liderliği etrafında toplanarak mücadele etmektedirler.
İkinci faktör Kral Abdülaziz’in çocukları arasında var olan zımni hiyerarşidir. Aslında ülke anayasasına göre Abdülaziz’in tüm oğulları, taht üzerinde eşit hak sahibi olsalar da anne faktörü Abdülaziz’in oğulları arasında zımni bir hiyerarşiye sebep olmaktadır. Çok sayıda evlilik yapan Abdülaziz’in Yemenli, Lübnanlı, Suriyeli eşlerinden olan çocukları genellikle bu hiyerarşide daha düşük bir konumda kabul edildikleri için, zımni olarak taht üzerinde hak sahibi görülmemektedirler. Örneğin Kral Selman’ın tahta geçtikten iki ay sonra azlettiği veliaht prens Mukrin’in annesi Yemenlidir.
Üçüncüsü ise anne faktörü ile birleşen kudretli aşiretlerin Suudi tahtı üzerindeki etkisidir. Abdülaziz’in oğullarından birisinin tahta geçtiğinde, (kendisi ile aynı anneden olan) öz kardeşlerini ülkedeki kritik makamlara atayabilmesi, mevcut kralın annesinin mensup olduğu kudretli aşiretleri de taht mücadelesinin içine dahil etmektedir. Örneğin Kral Suud, 1953 yılında babası ve ülkenin kurucusu Abdülaziz’in ölümü üzerine kral olduğunda, 53 oğlunu ülkenin çok önemli bürokratik makamlarına atayınca, hanedan içinde mevcut krala karşı bir isyan dalgası başladı ve Suud’u bir saray darbesi ile tahttan indiren Faysal, devrik kralın tüm çocuklarını, bu makamlardan azletti. Bu durum taht mücadelesinde “hanedan içinde hanedan” yapılanmasına neden olmakta. Bu mücadelenin aktörleri, Orta Arabistan (Necd) kökenli olup devletin kurulmasında katkısı olan Julvi, el-Şeyh (Muhammed bin Abdülvehhab’ın soyu), Sudeyri, Şammar ve Beni Halid gibi kudretli aşiretlerdir. Örneğin sırasıyla Suudi tahtına oturan prenslerden Suud’un annesi Beni Halid, Halid’in annesi Jiluvi, Faysal’ın annesi el-Şeyh, Fahd’ın annesi Sudeyri, Abdullah’ın annesi Şammar ve Selman’ın annesi de Sudeyri kabilesindendir.
Faysal’dan sonra tahta çıkan Fahd döneminde, kudretli aşiretler arasındaki bu mücadele kızıştı ve Kral Fahd’ın da inisiyatifi ile Abdülaziz’in Sudeyri eşinden olan çok sayıda prens, kritik görevlere atandılar. Kral Fahd tarafından Hassa bint Ahmed el-Sudeyri’nin altı çocuğu (Sultan, Adurrahman, Nayif, Türki, Selman ve Ahmed) savunma bakanlığı, içişleri bakanlığı, el-Ahsa valiliği (el-Ahsa Suudi petrol yataklarının büyük bir kısmını ihtiva eder) ve Riyad valiliği gibi kritik kurumların başına atandılar. Sudeyri aşiretinin, Fahd’ın kral olmasıyla ülkede artan etkinliği, bu aşiretin Sudeyri Yedilisi de denilen yedi üyesinin ülke politik yaşamında uzun süre devam eden etkisi ile alakalıdır. Bu aileye rejim içerisinde güç katan başka bir unsur da ülkenin kurucusu olan kral Abdülaziz’in annesinin de Sudeyri kökenli olmasıdır. Sudeyriler, Suudi rejimi içerisindeki bu avantajlarına rağmen, güçlerini konsolide etmek için hanedan içerisinde özellikle hanedanın en güçlü kolları, ulema, bürokratlar, aydınlar ve aşiret liderleri ile çok sayıda evlilik gerçekleştirdiler. 1975 yılından (her ne kadar Halid kral olsa da bu dönemde de-facto kral Fahd idi) başlayarak, 2005 yılında Fahd’ın ölümüne kadar yaklaşık otuz yıllık döneminde Sudeyriler, ülkenin her alanında baskın güç olmayı başardılar.
Fahd’ın ölümü ile boşalan Suudi tahtına Suudi askeri unsurların belkemiği sayılan Ulusal Muhafızların 47 yıl boyunca komutanı olarak görev yapan Abdullah’ın oturması, Sudeyrilerin ülke yönetiminde 1970’li yıllardan beridir artan etkisini zayıflattı. Abdullah tahta çıktıktan hemen sonra krallıkta gücün el değiştirmesini bir kurala bağlayıp yönetimde kurumsallaşmayı artırmak için, 2006 yılı Ramazan ayının 27. gecesinde Abdülaziz’in oğulları ve torunlarından oluşan 34 üyeli Bağlılık Konseyi adında bir kurul oluşturdu. Prensipte yeni kralın kim olacağına karar vermesi öngörülen bu kurulu, bazı gözlemciler büyük ölçüde Sudeyri kardeşlerin artan gücünü sınırlamak ve rejim içerisinde bu aşireti etkisiz hale getirmek için Abdullah'ın icat ettiği akıllıca bir yol olarak yorumladılar. Bu kurulun Mekke’de bulunan kutsal Safa tepesinde ilan edilmesi sembolik, bu ilanın Ramazan ayının 27. gecesine (Kadir Gecesi) denk getirilmesi ise stratejik bir anlam içermekteydi.
Abdullah, rejim içindeki Sudeyrilerin baskın konumunu zayıflatmak için Mekke’deki Safa tepesinin manevi gücünü kullanmış, kurulun ilanını Ramazan Bayramı tatiline denk getirerek de ülke içerisinde bu karar karşı organize bir tertibi akıllıca engellemiştir. Çünkü Ramazan ayı -özellikle de son on günü- ülkede devletin çeşitli hizmetlerinin yavaşladığı ve politik tartışmaların, dini pratik ve tartışmaların gerisine düştüğü bir aydır. Ayrıca Abdullah bu komiteye kendisini destekleyen üyeleri atayarak kendi geleceğini (muhtemel Sudeyri darbesine karşı) garanti altına almaya ve gelecekte Nayif, Sultan, Ahmed ve Selman gibi güçlü Sudeyri prensler tarafından tahtın devralınmasını önlemeye çalıştı. Çünkü her ne kadar Abdullah kral olsa da kritik kurumlar (Riyad, Tebük, el-Ahsa gibi valilikler ve içişleri, savunma gibi bakanlıklar) hala Sudeyrilerin elindeydi. Abdullah bu kurulu oluşturarak, dört güçlü Sudeyri prensin (Nayif, Sultan, Selman ve Ahmed) ve onların geniş aile kollarının artan etkisine karşı çıkmak için geniş bir marjinal prensler çemberine güvenmişti.
Ancak Abdullah’ın 2015 yılındaki ölümünden sonra, Suudi tahtının geleceği için aldığı, tedbirlerin işe yaramadığı görüldü. 2015 yılında tahta oturan Selman ilk iş olarak Abdullah’ın veliaht tayin ettiği Mukrin bin Abdülazizi görevden aldı ve yerine kendisi gibi Sudeyri bir anneden gelen Muhammed bin Naif’i, 2017 yılında ise kendi oğlu Muhammed bin Selman’ı veliaht tayin ederek Sudeyrilerin rejim içerisinde zayıflayan pozisyonlarını yeniden tahkim etti. Selman’ın kendisi de bir Sudeyri olan Muhammed bin Nayif’i azlederek yerine oğlu Muhammed bin Selman’ı ataması Sudeyri ailesi içerisinde güçlü prenslerin (Sudeyri Yedilisi) ya çok yaşlı olmaları ya da hayatta olmamaları ile alakalıydı. Bu şekilde Sudeyriler ile geri kalan güçlü aşiretler arasındaki taht kavgası Selman ailesi ile geri kalan hanedan üyeleri arasındaki kavgaya evirilmiş oldu.
Özellikle bu tarihten sonra hanedan içerisinde geniş bir kesime liderlik eden Mit’ab (Kral Abdullah’ın oğlu ve 2005’den beri Ulusal Muhafızların komutanı), Velid (Talal bin Abdülaziz’in oğlu ve dünyanın sayılı zenginlerinden biri), Muhammed bin Nayif gibi prenslerin Muhammed bin Selman tarafından tutuklamalar ve görevden almalar ile etkisizleştirilmesi, tahtın varisi olan Muhammed bin Selman’ın gücünü konsolide etti. Bu şekilde Muhammed bin Selman, gelecekte kendisine rakip olma ihtimali olan hanedan üyelerini sindirip, hanedanın geniş bir kesimini lidersiz bırakarak rejim içerisinde kendi gücünü tahkim etti. Hanedan içerisinde yaşanan bu gelişmeler, hanedanın geniş bir kesimi tarafından endişe ile karşılanmakta ve sosyal medya marifetiyle yayınlanan mektuplarda, sık sık saray darbesiyle Muhammed bin Selman’ın devrilmesi çağrıları yapılmaktadır. Kimi zaman Suudi tahtı için mücadele eden prensler, bu mektuplarda gerçek isimlerini dahi kullanmaktadırlar. Örneğin Eylül 2015’de Sultan bin Türki, Suud bin Sayf el-Nasr bin Saud ve Türki bin Bandar tarafından yayınlanan ve saray darbesi çağrısı yapan mektuptan sonra, Suud bin Sayf el-Nasr bin Saud’un ortadan kaybolması diğer muhalif prensleri ciddi bir biçimde korkutmuştur.
Son dönemde yaşanan birtakım gelişmeler ise Suud hanedanı içerisinde Muhammed bin Selman’a muhalif kesimlerin elini veliaht prens karşısında güçlendirmiştir. Özellikle Kaşıkçı cinayeti, üç yılı aşkın süredir devam eden Yemen savaşında olumlu bir neticenin alınamaması ve Yemen’de derinleşen insani kriz manzaralarının Batı kamuoyunda ciddi bir yankı bulması, içeride hanedanın veliahta muhalif üyelerini yeniden aktif bir taht mücadelesinin içine çekmiş görülmekledir. Hanedan içerisinde yaşanan bu mücadele yakın gelecekte Suudi rejiminin istikrarı açısından petrol fiyatlarından, Arap Baharı sürecinin doğurduğu tehditlerden, bölgede yaşanan iç savaşların meydana getirdiği güvenlik sorunlarından ve ABD ile yaşanan krizlerden daha büyük bir sorun olarak görülmektedir.

30 Mart 2019 Cumartesi

Dünyadan Haber Ve Yorumlar

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


2020 ABD Başkanlık Seçimleri: Sanders Türkiye hakkında nebiliyor?

Sanders “otoriterliğe karşı demokrasi mücadelesini” kazanmak istiyorsa, Türk halkının, Temmuz 2016’da demokrasiyi korumak için hayatlarını feda etmiş demokrasi destekçileri olduğunu kabul etmelidir.
Bilindiği üzere ABD Demokrat Partisi, 2020 Kasım'da gerçekleştirilecek Başkanlık seçimlerine ilişkin uzun bir kampanyanın hazırlıkları içinde. Bugüne kadar, çoğu Kongre üyesi olan yaklaşık on kişi, partilerinin 2020 yazının sonlarına doğru kararı verilecek olan başkan adaylığına aday olma niyetlerini ilan ettiler. Uluslararası gözlemciler bugünden itibaren adaylar belli olana kadar her adayın dış politika görüşlerine odaklanacak.
Yarışın favorileri olarak şimdiden öne çıkanlar, geçtiğimiz on yılın Demokrat adaylarının muzdarip olduğu büyük bir eksikliği teşhis etmiş durumda: Dış ilişkiler konusunda çok bariz bir tecrübe, hatta alaka eksikliği. Bu zaaf tam da Hillary Clinton’ın, dış politika konusunda bir zafiyet içinde olduğunun fark edilmesi üzerine, 2016’da aday olabileceği beklentisiyle 2009-2013 arasını dışişleri bakanı olarak geçirmesine imkan verildi. Akabinde Clinton, çok çeşitli uluslararası meseleleri kapsayan ve Türkiye hakkında detaylı yorumlar da ihtiva eden “Hard Choices” adlı bir kitap yayınladı. Bizatihi bu zafiyet, 2020 için adaylıkları ilan edilmiş Demokratik adayların birçoğunu çoktan dış politika görüşleri hakkında kamuoyuna açıklamalarda bulunma konusunda motive etmiş durumda.


'Bu topraklar Bangsamoro topraklarıdır'

İHH Genel Başkan Yardımcısı Oruç, "Filipinler devleti şunu kabul etti: Bu topraklar Bangsamoro topraklarıdır. Bu bölgede önce İspanyollar, sonra Amerikalılar, şimdi de Filipinler devleti olarak biz, Moro Müslümanlarının haklarına girdik." dedi.
20. yüzyıla kadar kendi bağımsız devletlerine sahip olan Moro Müslümanları, 1898'de Amerikalılara, ardından 1946'da Filipinlilere karşı özgürlüklerini kaybettiler. ‘Moro İslami Kurtuluş Cephesi’nin’ yıllar süren mücadelesi neticesinde özerklik yolunda büyük bir başarı kaydeden Morolular, bugün kendi özerk bölge meclislerinin açılış oturumunu gerçekleştiriyorlar. 2018’de yapılan referandum neticesinde Bangsomoro Temel Yasası kabul edilmiş, Morolular kendi özerk idarelerine çok yaklaşmıştı. Morolular için hayati öneme sahip bu önemli günün öncesinde Moro halkının mücadelesini ve tarihsel serüvenini konuşmak için süreci yakından takip eden hatta bizzat içinde bulunan İHH İnsani Yardım Vakfı Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Oruç ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

Muhammed bin Selman tahttan uzaklaşıyor mu?

Son günlerde Arap ve Batı medyasında ülkenin de-facto yöneticisi olan Suudi veliaht prensin krallıktaki statüsünün zayıfladığına dair birbiri ardına yazılar çıkmaya başladı.
Son günlerde Arap ve Batı medyasında ülkenin de-facto yöneticisi olan Suudi veliaht prensin krallıktaki statüsünün zayıfladığına dair birbiri ardına yazılar çıkmaya başladı. Son dönemde yaşanan birtakım gelişmelere ilaveten Muhammed bin Selman’ın Şubat ortasındaki Güney Asya ziyaretinden bu yana, kamuoyunun önüne çok fazla çıkmamış olması bu süreçte medyada yazılıp çizilenlerin daha ciddi bir biçimde ele alınmasına da yol açtı.
Son dönemde Muhammed bin Selman’ın bazı yetkilerinin elinden alındığına, yönetimden tecrit edildiğine dair Arap ve Batı basınında çıkan yorumlar, veliaht prensin ya da Kral Selman’ın kişisel tercihlerinden kaynaklanmıyor.
Şubat ortasında Muhammed bin Selman’ın tüm Müslümanlar için kutsal olan Kabe’nin çatısında gezerken görüntülenmesi, oldukça muhafazakar olan Suudi kamuoyunda geniş bir tepki uyandırdı ve başta sosyal medya mecraları olmak üzere Muhammed bin Selman aleyhine geniş bir kampanya başlatılmasına yol açtı. Ülkede yönetimin meşruiyetinin önemli oranda İslam’a ve İslami değerlerin muhafaza edilmesi gayesine dayandığı göz önüne alınırsa, İslami değerlere saygısızlık olarak yorumlanan bu hareketin, krallığın içerideki meşruiyetine ve İslam dünyasındaki itibarına zarar vermesi kaçınılmazdır.

Cezayir nereye gidiyor?

1954’te bağımsızlık için Cezayir’de bir araya gelenler, 1962’de kaybettiklerini elde etmek için 57 yıldır mücadele ediyor.
Cezayir nereye gidiyor?
1954’te bağımsızlık için Cezayir’de bir araya gelenler, 1962’de kaybettiklerini elde etmek için 57 yıldır mücadele ediyor. Cezayir’de toplumsal muhalefetin adı “özgür bir Cezayir için toplumsal uzlaşı”
Cumhurbaşkanı halk tarafından mı seçilecek, yoksa ordu ve ülke dışı güçler tarafından mı seçilecek? Cezayir’de gelecek yıllardaki toplumsal olayların belirleyicisi bu olacaktır.
Dünün Cezayir’i
1 Kasım 1954’te Cezayir’de bağımsızlık savaşı başladığında, hiç kimse sürecin ne zaman ve nasıl sonuçlanacağını tahmin edemiyordu. Zira bir tarafta ülkelerinde bağımsız bir şekilde yaşamak isteyen Cezayirliler, diğer tarafta ise anavatanının deniz ötesi parçasını korumak zorunda olan Fransa vardı. Esasında her iki taraf da anavatanı için mücadeleye girişmişti.
Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) birbirinden farklı siyasal ve toplumsal grupları ülkenin bağımsızlığını kazanma yönünde organize ederek bir halk hareketi başlattı. Bu hareketin içinde sosyalistler, laikler, İslamcılar ve liberaller başta olmak üzere hemen her grup yer almaktaydı. Aslında hareketin başlangıcında ve ruhunda (Batı medeniyetinden ziyade) sömürgeciliğe karşı verilen bir mücadele vardı. Yani bunca farklı grubu bir araya getirmek suretiyle onlara bir ulus olarak hareket etme kabiliyeti veren ruh “bağımsızlıktı”.
Devrim sürecinde Cezayir elitinin yoğun bir şekilde parçalanmış karakteri, Cezayir’in bağımsızlık sonrası siyasal evriminin açıklanmasında da bize çok büyük ipuçları verecektir. FLN’nin mevcut ideolojik yapıyı, etkili bir siyasal iletişim sistemine dönüştürmedeki başarısızlığı, kadrolar arasındaki birlik ve beraberliği tesis etmekteki yetersizliği, toplumsal mutabakatın oluşmasındaki en büyük engellerdi.


Esed rejiminin 52 yıllık Golan 'kartı'

Beşşar Esed, 52 yıldır Golan tepelerini işgal eden İsrail’in bölge üzerindeki egemenliğini ABD’nin tanıma kararı karşısında, nispeten pasif kalmayı tercih ediyor.
Esed rejiminin 52 yıllık Golan 'kartı'
Son sekiz yıldır iktidarını yeniden “konsolide etme” çabasında olan Beşşar Esed, 52 yıldır Golan tepelerini işgal eden İsrail’in bölge üzerindeki egemenliğini ABD’nin tanıma kararı karşısında, nispeten pasif kalmayı tercih ediyor. Babasından miras kalan bu tutumla bekasını garantilemeyi önceleyen Esed rejimi Golan’da statükonun sürmesini istiyor.
ABD Başkanı Donald Trump’ın “Golan tepelerini İsrail toprağı olarak tanıma vaktinin geldiğine” ilişkin geçen Perşembe yaptığı açıklama ve ardından gelen tanıma kararı Suriyeli muhaliflerin büyük tepkisine neden oldu.
Açıklamayı takip eden gün, Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK), Suriye Türkmen Meclisi, muhalifleri Birleşmiş Milletler gözetimindeki müzakerelerde temsil eden Müzakere Yüksek Kurulu ve askeri muhalif grupların çatı kuruluşu Ulusal Özgürleştirme Cephesi art arda açıklamalar yaparak Golan’ın Suriye toprağı olduğunu ve Trump’ın kararının uluslararası hukuku hiçe saydığını vurguladı.
Muhaliflerden gelen tepkilerin aksine, Esed rejimi tepkisini resmi ajansı SANA’da dışişleri bakanlığından bir yetkiliye dayandırılan kınama haberiyle verdi. Rejimin günler süren sessizliğini sabah saatlerinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni (BMGK) toplantıya çağırarak bozduğu öğrenildi.


Katolik Kilisesi'nde mızrak çuvala sığmıyor

Cinsel suçlar Katolik Kilisesi’nin sürekli karşılaştığı bir problem. Ama Kilise son yıllarda hiç olmadığı kadar cinsel suçlarının yüzüne vurulması durumuyla karşı karşıya kaldı.
 “Sadizm, Kilise’ye emanet edilen çocukların suistimal edilmesi ve kendilerine tecavüz edilmesi gibi hadiseler, sölibat (rahiplerin evlenmeden mücerret yaşamaları) hayatının sürekli karşımıza çıkan yan etkileri olagelmiştir ve böyle olmaya devam etmektedir. Bunun haricinde ‘alışılagelmiş yollar’ ile de sölibatın sık sık bozulduğuna şahit olmaktayız. Bütün bu hatalı tutumlar, hatta cinayet olarak adlandırılabilecek tutumlar, dolandırıcılığın ta kendisidir. Suistimal edilen çocukların çığlıkları çok kereler kanla, zorbalık ve baskıyla ve bunun haricindeki suçlarla iç içe geçmiş şekilde yükselmektedir. Ortada sessiz kalınacak, örtbas edilecek hiçbir şey yoktur. Suçlular işledikleri bu suçlarını itiraf etmeli ve eğer mümkünse telafisi cihetine gitmelidirler. Hatta itiraf edilmesi gereken bir diğer husus da şudur: Bu fiilleri irtikap edenlerin bir kısmı arızalı tipler olmaları sebebiyle, yaşam şekli olarak sölibatı tercih etmişlerdir!”


Kuzey Akım 2: Yeni bir nükleer silahlanma yarışınınbaşlangıcı mı?

Kuzey Akım 2 projesi, AB içinde oluşturduğu derin çatlağa ilave olarak Rusya ve ABD’yi Avrupa düzleminde yeniden karşı karşıya getirdi. Kuzey Akım 2, yeni bir nükleer silahlanma yarışını başlatacak kadar büyük bir potansiyel taşıyor.

AB için, Rusya ile Ukrayna arasında 2005 yılında başlayan doğal gaz tartışmasına bakıldığında, Ukrayna’nın Avrupa’nın enerji güvenliği açısından ne denli önemli olduğu ortaya çıkıyor. Doğal gaz açısından Rusya’ya bağımlı olan Ukrayna’nın, ödemelerde ve fiyatlandırmada yaşanan sorun dönemlerinde, Rusya’dan Avrupa’ya gaz taşıyan transit boru hatlarından gaz çekmesi başta Almanya olmak üzere pek çok Avrupa ülkesinde, enerji güvenliği endişesiyle gözlerin bu ülkeye çevrilmesine sebep oldu. Avrupa’nın enerji güvenliği tehdit altındaydı ve acilen çözüm bulunması gerekliydi.

Enerji savaşları: ABD-Rusya

Rusya iki önemli boru hattını daha hayata geçirmek istiyor: Kuzey Akım-2 ve Türk Akımı. ABD ise söz konusu iki projeden özellikle birincisinin hayata geçmesini istemiyor ve bu konuda Avrupa ülkelerine baskı uyguluyor.

Orta Asya’dan Güney Amerika’ya, Kafkasya’dan Orta Doğu’ya kadar uzanan Rusya-ABD mücadelesinin önemli alanlarından birini de enerji konusu oluşturuyor. Bilindiği gibi, Rusya’nın en büyük gelir kalemlerini enerji ihracatından elde edilenler teşkil ediyor. Vladimir Putin bu gelirler sayesinde özellikle 2000’li yılların başında iç ve dış borçları kapatarak daha aktif bir dış politika izlemeye başlamıştı. Bu husus, ister istemez ABD’nin dış politikasıyla ve çıkarlarıyla çatıştı ve artık günümüzde yeni bir Soğuk Savaş’tan dahi bahsedilmeye başlanmasına sebep oldu. Bu “savaş” çerçevesinde, Rusya enerji kartını imkân dâhilinde kullanmaya, ABD de tam tersine Rusya’yı bu silahtan mahrum bırakmaya çalışıyor.


7 Kasım 2017 Salı

Veliaht Prens büyük kumar oynadı!

Veliaht Prens büyük kumar oynadı! Sonucu...
Beş aydır Riyad alışık olmadığımız sıklıkta dünya siyasetinin gündemine oturuyor. Temel sebebi, bölgesel kaosta yeni ve iddialı bir dış politika arayışında olması.
Yemen'de Husilerin attığı füzeler de Irak Başbakanı Abadi ile koordinasyon çabası da Lübnan'da Başbakan Hariri'nin istifası da Riyad'ın yakın ilgi alanında. Malum, Arap isyanları sırasında statükonun ağır topu olan Suudi Arabistan şimdilerde İran'ın sınırlandırılması projesinde lider ülke durumunda.
HEM ÜLKE HEM BÖLGE İÇİN...
Muhammed bin Selman'ın haziranda veliaht olmasıyla S. Arabistan, sonucu belli olmayan "sancılı bir dönüşüm" sürecine girdi. Ekonomi, iç siyaset ve resmi ideolojinin değişiminden "hırslı" bölgesel dış politikaya kadar birçok alanda genç veliahdın iddialı girişimlerine tanık oluyoruz. Hem ülke içinde hem bölgede oyun değiştirici rol üstlenmek istiyor.
Yemen savaşı, Katar krizi, 2030 vizyonu ve ılımlı İslam'a dönme söylemi ile Suud siyasetine damgasını vuran MBS, 4 Kasım'da da taht rekabetindeki muhtemel rakiplerini bitirme amaçlı "yolsuzluk operasyonu" ile kendini gösterdi.
Aralarında Kral Abdullah'ın iki oğlu Prens Türki bin Abdullah (Riyad Valisi) ve Prens Miteb bin Abdullah'ın (Milli Muhafız Kuvvetler) da olduğu 11 prens, 4 bakan ve çok sayıda eski bakan tutuklandı. Böylece, savuma, içişleri ve milli muhafızların kontrolünü ele alan MBS iktidarını şimdilik konsolide etti. Buna medya üzerindeki kontrolü ve geçenlerde tutuklanan din adamlarını eklediğinizde MBS'nin kral olmaya hazır hale geldiğini düşünebilirsiniz.
ABD, İsrail ve Körfez'in desteğini alan bu iktidar konsolidasyonu aynı zamanda kendini reform, yeni vizyon, kalkınma ve yolsuzlukla mücadele gibi güçlü söylem unsurlarına dayandırıyor. Ancak Suudi hanedanının yaşadığı taht kavgasının ve hangi neslin yöneteceği meselesinin kolayca durulması beklenmiyor.
Klasik Suud-Vahhabi ittifakı devam ettirilebilse bile MBS'nin iktidarının Suud hanedanı içinde çok sayıda muhalif üretmesi kaçınılmaz görünüyor. Kardeşler arasında korunabilen hanedan içi denge bu yeni tutuklamalarla geri dönülemez şekilde bozuldu.
İktidarı Selman ailesine geçirme iddiasındaki veliaht, hanedan içindeki rekabeti tümüyle sonlandırmak için radikal davranmak zorunda. Bunu başarabilirse Suud hanedanına uzun süreli bir istikrar getirebilir.
Ancak eğitimli gençleri ve kadınları yanına alan MBS'nin, Vahhabiliğin muhafazakâr temsilcilerini, baskı dışında, nasıl ikna edebileceğini göreceğiz. İhtiyaç duyduğu geniş koalisyonu Vahhabiliğin sert dili olmadan ne tür bir ideolojik zeminde üretebilecek? Daha önce de yazdığım gibi muhtemel cevap Arap milliyetçiliği gibi görünüyor.
Selefiliğin apolitik versiyonunu yeni bir Arap milliyetçiliği olarak formüle etmek çelişkili bir gayret olacak. Hem Yemen'den Lübnan'a, İran'ın Şiici ideolojisi ve milisleri ile mücadele edecek. Hem Vahhabi yayılmacılığın sert dilini yumuşatarak Batı ve İsrail ile uyumlu hale getirecek.
Hem içerideki muhalif Selefi siyasallaşmayı baskı altında tutacak. Hem de klasik ulemayı rahatsız etmeden gençlerin ve kadınların "reform" beklentilerini tatmin edecek bir formül lazım.

YA BÜYÜK BİR TEHLİKE YA İSTİKRAR

MBS'nin değişim arayışının en radikal boyutu ülkesini rantiyecilikten kalkınmaya taşıma isteği. Ve bunun bölgesel kaosun ve İran ile rekabetin içinde gerçekleştirilmek zorunda olması. Bu sebeple MBS'nin siyaseti Suud'a uzun süreli bir istikrarın yolunu da açabilir. Devletin bekasını tehlikeye sokacak bir türbülansa da sokabilir.

SONUCU BELİRLEYECEK ETKENLER

Sonucu belirleyecek olan şey, Suudun İran'ı sınırlandırma hedefini iç ve dış siyasetini konsolide ederek yürütebilme kapasitesinde yatıyor. Şimdilik Suriye, Yemen ve Lübnan'da gidişat kötü, Irak'ta henüz değişen bir şey yok.

Coğrafyanın tamamı büyük bir savaşa sürükleniyor!

Suudi Arabistan’daki siyasi ve ekonomik tasfiye ile ilgili çok çarpıcı bir gerçek ortaya çıktı.
Suudi Arabistan'daki krizin altından, Katar krizinin mimarı, Birleşik Arap Emirlikleri'nin Türkiye karşıtı politikalarını ve 15 Temmuz darbe girişimine verdiği destekle gündeme oturan Muhammed bin Zaid çıktı.

TÜRKİYE DÜŞMANI

Muhammed bin Zaid’in azılı bir Türkiye düşmanı olması, 15 Temmuz darbe girişimine bile destek vermesi, coğrafyada Türkiye’ye ait ne varsa hedef alması, Türkiye karşıtı terör örgütlerine açık destek vermesi, Yaser Arafat’ın katillerinden Muhammed Dahlan üzerinden her cephede Türkiye’ye saldırılar planlaması ve uygulaması endişeleri arttırıyor.

PRENS SELMAN'I ETKİSİ ALTINDA TUTUYOR

Muhammed bin Zaid, Türkiye’yi hedef alan çokuluslu müdahalelerin tamamının ortağı olmuştur. Aynı kişinin, yeni eksenin bölgedeki taşıyıcısı olduğunu, Veliaht Prens Muhammed Bin Selman’ı etkisi altında tuttuğu ortaya çıktı.

ZAİD ÜZERİNDEN BÜYÜK BİR SAVAŞ PLANLANIYOR

S. Arabistan’a bir BAE modeli önerdiğini ve bunun kabul gördüğünü, projenin arkasında tamamen İsrail ve ABD olduğunu da görüyoruz. Birileri Muhammed bin Zaid üzerinden coğrafyanın tamamını büyük bir savaşa sürüklemeye çalışıyor, ülkeleri bölme planları yapıyor.

Türkiye, Katar’a dikkat etmeli

Körfez'deki kriz sonrası ABD'nin takındığı 'yeni Katar tavrı' Türkiye'nin ulusal çıkarları açısından dikkatle takip edilmesi gerekiyor.
ABD Hazine Bakanlığı’ndaki gelişmeleri takip eden kaynaklar ABD ile Katar arasında ilginç gelişmeler yaşandığını ve Türkiye’nin kendi ulusal güvenliği açısından bu gelişmeleri yakından takibe alması gerektiğini belirtiyor.

KOPARABİLECEĞİNİ DÜŞÜNMEYE BAŞLAYABİLİR

Bu kaynak, Katar’ın Amerika’yla ilişkilerini düzeltmek için bir atılım içinde olduğunu, birtakım adımların atıldığını ve Katar’ın, Zarrab davasında olduğu gibi kendinden istenilen şeyleri söylerse ABD’den kolaylıklar koparabileceğini düşünmeye başlayabileceğine dikkat çekti.
Amerikan Hazine Bakanı Steven Mnuchin, kısa süre önce Körfez ülkelerine resmi bir ziyaret yaptı. Daha önce zaten Dışişleri Bakanı Rex Tillerson oradaydı.

TRUMP ÇOK ÖNEM VERİYOR

Mnuchin’in bu ziyaretinde bir süredir üzerinde çalışılmakta olan “Terörist Finansmanını Hedefleme Merkezi”nin (Terorist Financing Target Center) açılışı yapıldı. Amerikan kaynaklarına göre Trump’ın çok önem verdiği bu projenin hayata geçirilmesi için Katar, İsrail, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri birlikte çalıştılar. Merkezde incelemeye alınan örgüt finansmanları listesinin içinde El Nusra’nın da olduğunu söylüyorlar.

KATAR YENİ DENGELER İÇİN GİREBİLİR

Bu gelişme, Katar’ın bölgede yeni dengeler içine girmeye başladığını gösterebilir deniyor.

KATAR TÜRKİYE ARASINA ABD GİREBİLİR

Bu gelişmenin yanında Amerika, Katar’a F-15 uçakları satışının önünü de açmaya başladı.
Bütün bu gelişmeler Katar ile ona sahip çıkmış olan Türkiye’yi de karşısına alan Amerikan yönetiminin Katar’la yeni bir anlayış oluşturma sürecine girdiğini gösteriyor.
Buradaki kaynaklar, geçmişte bölgede ve özellikle Suriye’de birçok ortak işe imza atmış olan Türkiye ile Katar’ın arasına Amerika’nın bu aşamada girmesinin Türkiye açısından bazı istenmeyen problemler doğurması olasılığından bahsediyorlar.

Suudi Arabistan'da gerçekten neler oluyor?

Kanal7 Ankara Temsilcisi ve Haber7 yazarı Mehmet Acet, S.Arabistan'da yaşanan son gelişmelerin arka planını kaleme aldı.
Yemen’den binlerce kilometre uzaktan gönderilen bir balistik füze, Riyad’a düşmek üzereyken havada imha ediliyor. (Gerçekten böyle bir şey oldu mu emin değilim ama böyle açıklandı.)
İçinde Suudi Prenslerden birinin de bulunduğu bir helikopter düşürülüyor, helikopterden kimse sağ çıkamıyor.
Lübnan Başbakanı Hariri, ülkesinden ayrılıp Riyad’da vardıktan sonra orada bir açıklama yapıp “Babama yaptıklarının aynısını bana da yapmak istiyorlar, hayatım tehlikede” deyip görevinden ayrıldığını söylüyor.
Ve aynın gece, bombanın büyüğü patlıyor.
Veliaht Prens Muhammed Bin Selman’ın direktifiyle onlarca eski, yeni bakan, eski Kralların oğulları olan Prensler göz altına alınıp 5 yıldızlı bir otele kapatılıyor.
Aramızda, bütün bunların aynı gün olduğunu öğrendikten sonra, bu olup bitenleri birbirinden bağımsız gelişmelermiş gibi düşünecek kadar saf olanımız var mı?
Suudi Arabistan’ı iyi tanıyan bir arkadaşımın tespitleri üzerinden ilerleyelim:
“Bu ülkenin iki temel direği var.
1-Binlerce üyesi bulunan Suudi ailesinin iç bütünlüğü.
2-Vahhabilik üzerine oturan dini otoritenin gücü.”

PEKİ ŞİMDİ NE OLUYOR?

“32 yaşındaki genç Veliaht Prens Muhammed Bin Selman, bu iki direğe de savaş açmış durumda.”
O halde bu ne demek?
Yeni bir ruh üzerine yeni bir devlet kurmak gibi bir şey demek.
1 gece de yaşanan yukarıda sıraladığım hadiseler zincirinin yorumuna gelince.
Benim kişisel değerlendirmem şu:
Diğer hadiseler, Veliaht Prens’in aile içi temizliği daha rahat yapabilmesi için kendisine omuz veren aktörler tarafından zaman ayarlı bir şekilde devreye sokulmuş görünüyor.
Karşımızda tam anlamıyla istihbarat gücüyle devşirildiği izlenimi veren senkronize olaylar zinciri var.
Yemen’den gelen balistik füzenin Riyad üzerinde oluşturduğu korku iklimi, veyahut bir aile üyesinin düşen/düşürülen bir helikopterde hayatını kaybetmesi, büyük ‘yolsuzluk operasyonunda’ direnme ihtimali bulunan diğer aile üyeleri üzerinde nasıl bir psikolojik travma bırakmıştır acaba?
Veliaht Prens temizlik harekatı yapacakken ona omuz vermek isteyen ‘akıl vericiler’ bunun uygun bir iklimde gelişmesi için şartları oluşturmuş olamazlar mı?
Belli ki, bugüne kadar genellikle 70 yaş üstü Krallar tarafından yönetilen Suudi Arabistan’da 30 yıl boyunca iktidarda kalması hedeflenen 32 yaşındaki Veliaht Prens için bir mıntıka temizliği yapılıyor.
Tabi, ışıklı kürenin içinden daha neler çıkacağını bu mıntıka temizliği yapıldıktan sonra göreceğiz.

ANKARA’NIN İTİDALLİ TUTUMU

Peki, Türkiye Suudi Arabistan’daki bu gelişmelere karşı nasıl bir tutum sergileyecek?
Şunu söyleyebilirim:
‘Çıkacak ürün’ konusunda ciddi endişeler olsa da, itidalli tutum devam edecek gibi görünüyor.
Olayın patladığı sıcak saatlerde bir televizyon kanalında konuşan Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın ilk beyanatı tepki koymak biçiminde değil, durum tespiti mahiyetinde oldu.
Şöyle dedi Kalın:
“Zihniyet yapısı nasıl değişecek, bununla ilgili adımlar atmaya çalışıyorlar. Bir tarafta yeni bir kral ve sonrasıyla ilgili bir takım siyasi düzenlemeler yapılıyor. Bir 2030 vizyonu var. Böyle bir sürü konuları var. Umarız Suudi Arabistan'ın barışına katkı sağlayacak bir süreç yaşanır burada.”
Bu tutum, Ankara’nın bir süre daha Suudi Arabistan’daki gelişmelere müdahil olmadan, tepki vermeden ihtiyatlı bir şekilde hareket edeceğinin bir işareti olabilir.
Böyle bir tutum alınmasında şu an için sayısız faydalar olduğunu da belirtmek lazım.
5 Haziran’da Katar’a yönelik darbe girişimi sırasında akıllıca bir yaklaşım sergileyen Ankara, Katar’ı yedirmemekle birlikte ‘hakemlik rolünü’ başarıyla oynayarak krizin derinleşmemesine ciddi katkı da sağlamıştı.
Bu son gelişmelere dönük olarak da sükunet telkin eden, yapıcı bir tutum sergilenmesi yine büyük önem taşıyor.
Bununla birlikte bu meselenin ileriye dönük ciddi alt üst oluşlara, bölgesel savaşlara sürükleyici riskler taşıdığını akılda tutmak lazım.

Ortadoğu’da Pandoranın kutusu açıldığı zaman, o kutunun içinden iyi şeyler çıktığı pek görülmemiştir, o yüzden.

4 Ekim 2018 Perşembe

Trump, Kral Selman'ı açık açık tehdit etti

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Dünyanın yarısından çoğu ile kavgaya tutuşan ABD Başkanı Trump, son olarak Suudi Arabistan yönetimini açık bir dille tehdit etti. Mississippi’deki mitingte konuşan Trump, “Kral Salman’ı severim, ama ona dedim ki, ‘Bak Kral seni koruyoruz. Biz olmasak orada (iktidarda) 2 hafta bile duramazsın. Ordun için ödeme yapmalısın” dedi.




“10 yıl boyunca bedava petrol vermezseniz…”

ABD Başkanı Donald Trump bir süredir Suudi Arabistan’ı tehdit ediyor. Son olarak direk Kral Selman’ı hedef aldı, “ben olmasam orada 2 hafta duramazsın” dedi. Trump’ın geçtiğimiz yıl Riyad’daki Saray krizinde göz altına alınan Türkiye yanlısı prensleri de tehdit ettiği ortaya çıktı.


TRUMP SUUDİ ARABİSTAN’I TEHDİT EDİYOR


Tarih: 20 Eylül. Donald Trump Suudi Arabistan başta olmak üzere körfez ülkelerine yönelik petrol fiyatları konusundaki ilk sert çıkışını yaptı. “Sizin güvenliğiniz biz sağlıyoruz ama siz petrol fiyatlarını düşürmüyorsunuz” dedi.
Tarih: 3 Ekim Donald Trump, Mississippi’de mitingde konuştu. Ve Suudi Arabistan Kralı Selman’a tehdit ağzıyla “Suudi Arabistan’ı koruyoruz, biz olmasak o koltukta 2 hafta oturamazsın, o kadar çok paranız var, ordunuz için para harcayın” dedi.




Trump tehdit yoluyla Suudi Arabistan’dan para koparmaya çalışıyor. Bu çok açık. Bunu ABD seçimlerinden önce de yapmıştı. Bir örnek verelim.


BAŞKANLIKTAN 2 YIL ÖNCE DE BEDAVA PETROL İSTEYİP, TEHDİT ETMİŞTİ


Tarih: 10 Eylül 2014 Yani Trump o günlerde ABD Başkanlığına aday bile değil. Ama Suudi Arabistan’ı tehdit ediyor ve “Suudi Arabistan’la diğerlerine anlatın, önümüzdeki 10 yıl boyunca bedava petrol istiyoruz yoksa özel Boeinglerinizi korumayız” diyor. 
Yani Trump başkanlıktan önce Suudi Arabistan’a kafayı takmış. Açık açık bedava petrol istemiş, verilmezse kralların özel uçaklarının düşürebileceğini ima etmiş.


BAŞKAN OLUNCA SUUDİ ARABİSTAN’I ELE GEÇİRMEYE KALKTI


Trump başkan olduktan sonra ilk ziyaretini Suudi Arabistan’a gerçekleştirdi. Sisi ve Kral Selman’la birlikte meşhur küre pozunu verdi. Ardından da Suudi Arabistan’da garip şeyler olmaya başladı.

Tarih: 6 Haziran 2017 
O gün Suudi Arabistan ile Katar arasında diplomatik kriz patlak verdi. Krizin sonunda ABD, Suudi Arabistan’a milyarlarca dolar silah sattı.
Trump kaynaklı krizler bununla sınırlı değildi. Bir sonraki aşamada Trump, kendi politikalarına karşı çıkan Suudi prenslerin hedef alınmasını sağladı.




O isimlerin başında da Türkiye’de yatırımları olan Türkiye’yle ilişkilerin daha iyi hale gelmesi yönünde politikalar uygulayan Velid bin Talal’dı. Trump Talal’a daha seçim sürecindeyken kafayı takmıştı.


TÜRKİYE YANLISI PRENSE YÖNELİK TEHDİTLER


Tarih: 12 Aralık 2015 
Trump başkan aday adayıyken, Suudi Arabistan prensi Velit bin Talal’ı tehdit ediyor ve “salak prens Talal, babasının parasına güvenerek Amerikan politikalarını kontrol etmeye çalışıyor, ben başkan seçilince bunu yapamayacak” diyor.


TÜRKİYE’DE YATIRIM YAPAN TALAL’I DİREK HEDEF ALDI


Trump Velit bin Talal’ı hedef alan bu açıklamasından yaklaşık 2 yıl sonra düğmeye basıyor. Tarih: 5 Kasım 2017 Trump’ın damadı Kushner’in Riyad’da olduğu gün Suudi Arabistan’da ABD destekli veliaht Prens Muhammed Bin Selman’a muhalif olan onlarca prens göz altına alındı. O prenslerin çoğu Türkiye’de yatırımları olan Türkiye ile yakın ilişkileri destekleyen isimlerdi. En başta da Velit bin Talal geliyordu.

SİLAH SATTI YETMEDİ ARAMCO’YA GÖZ KOYDU

Trump bununla da yetinmedi. Suudi Arabistan petrol şirketi Aramco’nun hisselerine göz dikti. Yine damadı Kushner vasıtasıyla Kral Selman’ın oğlunu etki altında tutup, BAE baskısını da kullanarak, Aramco’nun ABD’de halka açılma sürecini başlattı. Tabi bu arada Trump yönetimi ile Suudi Arabistan arasında 110 milyar doları silah satışı olan toplam 350 milyar dolarlık anlaşma yapıldı.


KATALOGDAN SİLAH SATIŞI BARDAĞI TAŞIRDI


Tarih: 21 Mart 2018 
Trump Suudi Arabistan’a yönelik bu tutumunu öylesine abarttı ki, Beyaz Saray’da konuk ettiği veliaht prens Selman’a katalogdan silah satışı yapmaya bile kalktı.

Elinde silah kataloğuyla Suudi Arabistan prensine silah satan ve “siz de para çok” diye konuşan Trump’ın o tavrı belki de bardağı taşıran son damlaydı. Trump, damadı Kushner, onun yakın dostu BAE veliaht Prensi Muhammed bin Zayed ve Muhammed bin Selman dörtlüsü Suudi Arabistan’a dayatma, tehdit ve şantajla her istenileni yaptırma şansı verse de Riyad yönetimi ve bilhassa da Kral Selman “bir yere kadar” dedi.
İşte bu noktada Suudi Arabistan Kralı Selman, ABD Başkanı Donald Trump’ın tehditlerine karşı önemli bir hamle yaptı.


KRAL SELMAN’DAN TRUMP’I ŞOK EDEN HAMLE, TAM 2 TRİLYON DOLAR 


Tarih: 28 Ağustos 2018 
Trump’ın Kasım 2017’de dayattığı Aramco anlaşmasını Kral Selman iptal etti. Petrol şirketinin ABD’de halka arzını içeren süreç bu şekilde sonlandı. Trump’ın hayali Aramco üzerinden tam 2 trilyon dolarlık gelir elde etmekti. Ancak Kral Selman buna “hayır” dedi.
Aramco hayali sona eren Trump Eylül ayına gelindiğinde petrol üzerinden Suudi Arabistan’ı tehdit etmeye başladı. Petrol fiyatlarının düşürülmesi için yaptığı baskıya Rusya da karşı çıktı.
2015’te ABD’nin petrol fiyatlarına yönelik spekülasyonu sonrası Ruslar ağır ekonomik krize girmişlerdi. Putin bu nedenle Trump’ın Suudi Arabistan’a yönelik tehditlerine tepki gösterdi.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html