BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
uluslararası hukuk sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
uluslararası hukuk sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

30 Ocak 2019 Çarşamba

ABD'nin tanımadığı Maduro değil uluslararası hukuk

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Maduro yönetimi Venezuela'da etkin kontrole sahip tek hükümettir ve Guaido’nun geçici devlet başkanı olarak tanınması uluslararası hukukun en temel prensibi olan iç işlerine müdahale yasağının açık bir ihlalidir.
Tanıma, bir uluslararası hukuk kişisinin bir durumu, bir olguyu, iddiayı, bir ilişkiyi hukuka uygun kabul ettiğini ve bundan böyle ilişkilerini bu kabul temelinde yürüteceğini beyan ettiği tek taraflı uluslararası hukuk işlemidir. Devletlerin güç devşirmeye çalıştıkları tanıma hususu, hukuki olduğu kadar uluslararası hukukun en tartışmalı meselelerine değindiğinden politik bir mesele olarak da öne çıkar.
Tanımanın uluslararası hukukta ve siyasetteki yerini yeniden gündeme getiren ise ABD Başkanı Donald Trump’ın Venezuela Ulusal Meclis Başkanı Juan Guaido'yu ülkenin ‘geçici devlet başkanı’ olarak tanıdığını belirten açıklaması oldu. Trump açıklamasında, "Bugün resmi olarak Venezuela Ulusal Meclis Başkanı Juan Guaido'yu, Venezuela'nın geçici devlet başkanı olarak tanıyorum." ifadelerini kullandı. Dışişleri Bakanlığı'ndan Mike Pompeo imzalı yazılı açıklamada ise Trump’ın ifadelerinin üzerine 1999 tarihli Venezuela Anayasası’nın 233. Maddesine atıf yapılarak Devlet Başkanı Maduro’ya ‘meşru devlet başkanı Guaido’ lehine yönetimden feragat etme çağrısında bulunuldu.
Tanıma, herhangi bir normatif düzenlemeye konu olmamasına rağmen, uluslararası hukuk uygulamasında geniş bir yer işgal ediyor. Devletlerin, uluslararası örgütlerin, muhariplerin, asilerin, ulusal kurtuluş hareketlerinin tanımaya konu olması mümkün olduğu gibi hükümetlerin de tanınması söz konusudur. Bu analizde ABD’nin Venezüela’daki hükümet tanıması işlemi ve bu işlemin ihlal ettiği en temel ilke olan iç işlerine karışma yasağı uluslararası hukuk açısından ele alınacaktır.

Mayıs 2018 seçimleri iki hükümet ortaya çıkardı

2015 seçimlerinde Venezuela muhalefeti parlamantodaki çoğunluğu elde etti. Parlamento, Temmuz 2017’de 33 üyesinin tamamı ABD, Panama, Kolombiya ve Şili’de yaşayan ikinci bir Anayasa Mahkemesi kurdu. “Sürgün’deki” bu Anayasa Mahkemesi, her 15 günde bir video-konferans yoluyla toplanıp karar alıyor ve bu kararlar Washington imzalı olarak yayınlanıyor. Bu mahkeme, Mayıs 2018 seçimlerinin adil ve özgür bir ortamda gerçekleşmediğini ve bu sebeple seçimlerin geçersiz ve hükümsüz olduğuna karar verdi. Öte yandan Batı yarımkürede barış, istikrar ve güvenliğin tesisini hedefleyen Amerikan Devletleri Örgütü (ADÖ) 5 Haziran 2018 tarihli kararında Venezuela’daki seçimlerin meşru bir ortamda gerçekleşmediğini ve 1117/19 sayılı kararıyla Maduro hükümetinin tanınmamasını deklare etti. Nitekim Pompeo, BM Güvenlik Konseyi toplantısında diğer devletlerin de Maduro veya Guaido hükümetlerinden birini seçmeleri gerektiğini belirtti.
Bu çağrıya şimdiye dek, Lima grubundaki 9 Latin Amerika ülkesi, Kanada ve ABD, Guaido’yu geçici devlet başkanı tanıyarak karşılık verdi. Bolivya, Küba ve Nikaragua ise Maduro hükümetine desteklerini açıkladı. Rusya ve Çin ise BM Güvenlik Konseyi üzerinden Venezuela'ya yapılacak bir müdahalenin engelleneceğini dile getirdi. Devletlerin hükümet tanımaları devam ederken uluslararası hukukun en temel prensibi olan iç işlerine karışma yasağını göz ardı ettiklerini sıklıkla görüyoruz. Bu açıdan hükümet tanımasının uluslararası hukukta istisna olduğu ve kural olarak hükümet tanımasının istisnai haller orataya çıkmadıkça yapılmaması gerektiği ABD ve Lima Grubu ülkeleri tarafından göz ardı edilmekte.

Uluslararası hukukta hükümet tanıması

Hükümeti tanımak, bir devletin içindeki egemenlik hakkının o siyasi otorite tarafından kullanıldığını kabul ve beyan etmektir. Hükümet tanımasında devlet tanımasında olduğu gibi zorunluluk yoktur. Yani uluslararası hukuk devletlere hükümetleri tanıma veya tanıma beyanında bulunma sorumululuğu yüklemez. Aksine kural olarak olağan yöntemlerle siyasi otoritenin başına geçen hükümetler tanınmamak durumundadır. Zira olağan yöntemlerle bir devlette hükümetin değişmesi uluslararası hukuku ilgilendiren bir durum değildir aksi halde bu durum içişlerine karışma yasağına aykırılık teşkil eder.
Bu nedenle hükümet tanıma ancak olağandışı hükümet değişimlerinde söz konusu olur. Darbe, ayaklanma veya yabancı işgal sonrası farklı bir otorite oluşmuşsa hükümet tanımasından bahsedilebilir ki bu durum hükümet tanımasını devlet tanınmasından ayıran temel farklardandır. Olağandışı durumlarda, hükümet tanımasında dikkate alınan hukuki kriter etkin kontroldür. ‘Etkin kontrol’ kriteri devlet tanınması, devletlere sorumluluk atfedilmesi gibi uluslararası hukukun birçok alanında belirleyici olan bir kriterdir. Olağan dışı yöntemle başa geçen hükümet eğer devlet ve ülke üzerinde etkin kontrolü sağlıyorsa o hükümetin tanınması söz konusu olur. Yani darbe yaparak başa gelen bir siyasi otorite eğer etkin kontrolü sağlıyorsa o otorite uluslararası hukuk tarafından tanınır. Bu ifade de her ne kadar demokratik bir uluslararası düzene aykırı görünse de uluslararası hukukun işleyişi ve uluslararası barışın ve güvenliğin devamı açısından o topraklar üzerinde bir muhatap bulunmak zorunda.
Etkin kontrol kavramı İngiltere ile Kosta Rika arasındaki Tinoco Tahkim kararında geniş bir biçimde ele alındı. 1919 yılında, Kosta Rika’daki Tinoco hükümeti devrilince, yeni hükümet Tinoco zamanındaki anlaşmaları geçersiz saymak istedi ve İngiltere bu duruma itiraz etti. Tahkime giden bu uyuşmazlığın kararında Tinoco’nun Kosta Rika’da etkin kontrole sahip olduğu ve onu tanıyan devletin sayısına bakmaya gerek olmaksızın Tinoco yönetiminin yaptığı işlemlerin geçerli olduğunu belirtildi.
Diğer yandan ülkenin sadece bir bölümünde etkin kontrole sahip olan otorite, o bölgede de facto yerel hükümeti olarak tanınabilir. Ama bu tanıma hiçbir şekilde bütün devleti temsil edecek meşru temsilci şeklinde anlaşılmaz. Yani de facto yerel hükümet tanıması, merkezi otoriteyi dışlayacak şekilde yapılamaz. Bu tanımanın amacı de facto yerel hükümetin etkin kontrol sağladığı bölgede otorite olması sebebiyle bu bölgelere ilişkin diplomatik ilişki kurulması zorunluluğu ortaya çıkabileceği ihtimalidir. Örneğin üçüncü bir devletin o bölgede diplomatik misyonlarının bulunması, mallarının bulunması, vatandaşların bulunması söz konusu olduğunda böyle bir ihtiyaç ortaya çıkar ve üçüncü devletin bu bölgedeki menfaatlerinin korunması için sadece merkezi otorite yeterli değildir. Etkin kontrolü kaybeden merkezi otorite de facto yerel hükümetin sağladığı otoriteyi ele geçirene kadar de facto yerel hükümetin üçüncü devletler tarafından tanınmasına karşı gelemiyor meğer ki üçüncü devletler de facto yerel hükümeti bütün ülkenin tek ve meşru otoritesi olarak tanısın. Merkezi hükümet ihtilaflı bölgede etkin kontrolü tekrar sağlarsa bu durumda de facto yerel hükümet tanıması bozulabilir.
Hükümet tanıması meselesine genel olarak bakıldığında ne şekilde yapılması gerektiği ve hangi kriterlerin dikkate alınacağı yönündeki sorulara ilişkin uluslararası hukuk açısından iki teori öne çıkmıştır. Bunlar Estrada doktrini ve Tobar doktrinidir.

Estrada ve Tobar doktrinleri

Estrada doktrini aslında daha önce işaret edilen, uluslararası hukukun yaygın bir biçimde kabul ettiği görüşü ifade etmektedir. 1930’lu yıllarda Meksika dışişleri bakanı Estrada’nın ortaya attığı bu teoriye göre tanımada demokrasi, özgür ve adil seçim gibi herhangi bir siyasi kritere bakılması iç işlerine karışılması anlamına gelir. Dolayısıyla olağan olarak ya da olağan dışı yollarla, her ne şekilde bir hükümet iş başına gelirse gelsin bu hükümet tanımaya konu yapılmamalıdır. Uluslararası hukukun devamını ve işleyişini demokratik meşruiyete önceleyen bu görüşün de uluslararası düzenin devamını önceleyen bir politik yaklaşıma sahip olduğu göze çarpmaktadır.
Estrada'nın tersini savunan Tobar doktrinini ortaya atan Ekvator dışişleri bakanı Carlos R. Tobar, tanımada demokratik meşruiyetin esas alması gerektiğini savunur. Doğal olarak seçimle iş başına gelmeyen, anayasal çerçevede iş başına gelmeyen hükümetler bu doktrine göre tanınmamalıdır. Görüldüğü üzere her iki doktrinde siyasi saiklerle hareket ediyor ve tanıma konusunda devletleri yönlendirici özellikleri var. Estrada etkin kontrolü esas alırken, Tobar demokratik meşruiyeti esas alıyor.

Venezuela açısından mevcut durum

Uluslararası hukukun temelde devletlerin egemen eşitliğini, barış ve güvenliğin muhafazasını hedefler. Bu üst normun korunması amacıyla devletlerin birbirlerinin iç işlerine karışmalarını yasaklar. Uluslararası Adalet Divanı Nikaragua kararında devletlerin birbirlerinin iç işlerine karışmalarının yasak olduğunu ve BM Şartı’nın ikinci maddesinin bu yasağı vaz ettiğine hükmetti. Divan, Batı Sahra Danışma Görüşü’nde ise ‘uluslararası hukukun devletlere herhangi bir yönetim şeklinini dayatmadığını’, dolayısıyla bir devletin demokratiklik seviyesinin o ülkenin iç işlerine müdahale açısından diğer devletlere bir meşruiyet temin etmeyeceğini belirtti.
Dolayısıyla egemen ve eşit olan devletlerin birbirlerinin iç işlerine karışması, birbirlerinin yönetim biçimine ve hükümetlerine müdahale etmesi uluslararası hukukta kabul görmez. ABD gibi Venezuela da egemen bir devlettir ve bir egemenin diğerinin hükümetini meşru ya da gayrimeşru ilan etmesi gibi bir durum uluslararası hukuk açısından devletlerin eşitliği kuralına aykırılık teşkil etmektedir. Ancak uluslararası hukukun bir diğer temel normu olan insan onurunun korunması için bazı hallerde devletlere müdahalenin önü açılmıştır. BM Güvenlik Konseyi'nin alacağı kararlar ile devletler Libya kararında olduğu gibi insan onuru ve uluslararası barışın ve güvenliğin tesisi için devletlere müdahale edebiliyorlar.
Venezuela'daki hükümetlerin tanınması meselesi ele alıncak olursa, uluslararası hukukta bugüne kadar devletlerin çoğunlukla Estrada doktrinine göre hareket ettiği gözlemlenmiştir. Bu yaklaşımın neticesinde etkin kontrol sahibi hükümetin Maduro hükümeti olduğu açıktır. Ülkedeki polis ve askerin Maduro hükümetine bağlı olarak hareket etmesi, yerel yöneticilerin ve bürokratların işlemlerinde ve eylemlerinde Maduro hükümetinden talimat almaya devam etmeleri etkin kontrolün hala Maduro hükümetinde olduğunu göstermektedir. Nitekim Maduro’nun ABD nezdindeki Venezuela diplomatlarını geri çağırması karşılık bulmuş, misyon çalışanları Maduro’nun çağrısına binaen Venezuela’ya geri dönmüştür. Öte yandan Venezuela tarafından istenmeyen adam ‘persona non grata’ ilan edilen ABD diplomatları ise ülkede kalmaya devam ediyor. Guaido ise ülkenin herhangi bir noktasında etkin kontrol sağlayamamıştır.
Sonuç olarak belirtmek gerekir ki Maduro Venezuela'da etkin kontrole sahip tek hükümettir ve Guaido’nun geçici devlet başkanı olarak tanınması, uluslararası hukukun en temel prensibi olan iç işlerine müdahale yasağının açık bir ihlalidir. Nitekim ABD’nin bu çağrısı uluslararası toplum nezdinde bir karşılık bulmamış, bazı Latin Amerika ülkeleri dışında Guaido devlet başkanı olarak tanıyan olmamıştır.


13 Kasım 2019 Çarşamba

F-35 krizinin uluslararası hukuk boyutu

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



F-35 Programı hem ulusal (ABD açısından) hem uluslararası boyutları olan, kamu ile özel sektörlerin iç içe girdiği çok katmanlı bir program.




2019 yılının Temmuz ayında ABD tarafından Türkiye’nin Ortak Savaş Jeti Geliştirme ve Tasarımı Programı’ndan (kısaca F-35 Programı) çıkarılacağının ilan edilmesiyle birlikte, günümüzde hâlâ çözüme kavuşmamış olan “F-35 krizi” doğdu ve bir süre ülke gündeminin en üst sıralarında yer aldı. Türkiye’nin Rusya’dan S-400 Hava Savunma Sistemi’ni satın alma konusunda gösterdiği kararlı tutuma karşı bir yaptırım olarak ABD’nin Türkiye’yi F-35 programından çıkarma hamlesini yapmasıyla başlayan kriz, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ABD Başkanı Donald Trump ile yapacağı görüşmede ele alınacağı için bir kez daha gündemin üst sıralarına tırmandı. Şu ana kadar üzerinde çok yazılıp çizilen bu krizin uluslararası hukuk boyutunun ise Türkiye kamuoyunda yeterince ele alındığını söylemek güç. 

Bu yazının amacı F-35 krizinin uluslararası hukuk boyutunu genel hatlarıyla ele almak ve dikkat edilmesi gereken bazı noktalara ışık tutmak.

F-35 Programı hem ulusal (ABD açısından) hem uluslararası boyutları olan, kamu ile özel sektörlerin iç içe girdiği çok katmanlı bir program. Esas olarak ABD’nin bir askeri üretim projesi olan F-35 Programı’nın temel yüklenicisi, ABD’nin ülke içinde yaptığı ihale neticesinde, Amerikan silah endüstrisinin devlerinden Lockheed Martin olmuştu. 

Bu projeye katkıda bulunmak isteyen diğer devletler, belirlenmiş mutabakat zaptlarını imzalayarak katılımcı olabiliyor ve katılımcı devletlerdeki özel şirketler de temelde Lockheed Martin’in yüklendiği projenin çeşitli kısımlarını yüklenebiliyorlar. Devletlerin imzaladığı mutabakat zaptlarına ek ve bunlara bağlı olarak, söz konusu şirketler işin kendilerine düşen kısımlarına ilişkin ayrı sözleşmeler yapıyorlar. F-35 Programı bu şekilde ABD’nin bir ulusal projesi olmaktan çıkıp uluslararasılaşmıştı.

Türkiye’nin imzaladığı mutabakat zaptları uluslararası sözleşme niteliğindedir. F-35 Programı’na dair mutabakat zaptlarının içeriği incelendiği zaman bu durum açıkça tespit edilebiliyor. Dolayısıyla hükümleri sözleşmenin tarafları için bağlayıcıdır.

Türkiye Ortak Savaş Jeti Geliştirme ve Tasarımı Programı’na (JSF) 2002 yılında, yani programın başlamasından sadece bir sene sonra, ABD’nin ve diğer program ortağı devletlerin taraf olduğu bir mutabakat zaptı (MoU) imzalayarak dahil olmuştur. Daha sonra ek olarak imzalanan bir başka mutabakat zaptı (Joint Strike Fighter Production, Sustainment and Future Development [PFSD]) ile katılımcı statüsü ve katkı miktarı yükselen Türkiye, 2002’den bu yana programa 1 milyar doları aşan miktarda katkıda bulunmuş ve daha da önemlisi, yedi Türk firması F-35’in 800’den fazla parçasının üretimini üstlenmiştir. Hatta bu firmalardan biri F-35’in ilgili parçalarının üretimi için Türkiye’de açılacak fabrikaya yönelik yatırımlara başlamıştır.

O hâlde, F-35 krizine dair uluslararası hukukçuları ilgilendiren esas nokta, Türkiye’nin imzaladığı mutabakat zaptlarındaki hükümlerdir. Önemle not etmek gerekir ki “mutabakat zaptı” başlığı okurları yanıltmamalıdır. Türkiye’nin imzaladığı mutabakat zaptları uluslararası sözleşme niteliğindedir. Nitekim içeriğinden ve/veya uygulamasından bir uluslararası sözleşme olduğu anlaşılan herhangi bir devletler arası anlaşma, adı ne olarak konulursa konulsun, uluslararası hukuka göre uluslararası sözleşme niteliğinde kabul edilmektedir. F-35 Programı’na dair mutabakat zaptlarının içeriği incelendiği zaman bu durum açıkça tespit edilebilmektedir. Dolayısıyla hükümleri, sözleşmenin tarafları için bağlayıcıdır.

Türk yüklenici firmalar, ayrıca yaptıkları yüklenicilik sözleşmelerindeki uluslararası tahkim hükümlerine dayanarak, haklarını etkili bir şekilde arayabileceklerdir.

F-35’e ilişkin anlaşmanın hükümleri


F-35 kriziyle ilgili olarak odaklanılması gereken temel mutabakat zaptı, kısaca PFSD olarak belirttiğimiz anlaşmadır; zira ayrıntılı ve güncel hükümler bu belgede yer almaktadır. Öncelikle, taraf devletlere F-35 jetlerinin transferinin durdurulabileceğine veya bir program üyesinin programdan atılabileceği durumlara dair herhangi bir hükmün mevcut olmadığını belirmemiz gerekiyor. Sanki hükümler kaleme alınırken, Türkiye ile yaşanan mevcut kriz benzeri bir krize hiç ihtimal verilmemiştir. PFSD’de ağırlıklı olarak devletler arası iş birliğinin hangi usullerle işleyeceğine dair hükümlere yer verilmektedir. 

Sadece PFSD’nin 17. bölümünde, olası ihtilaflara yönelik bir ihtilaf çözüm mekanizması öngörülüyor. Bu mekanizma son derece ilgi çekicidir; zira uluslararası sözleşmelerde sıkça rastlanan bir formül söz konusu değildir: İhtilaf çıktığı zaman taraf devletlerin herhangi bir uluslararası mahkemeye, tahkim divanına, hakeme veya ulusal mahkemelere gitmesinin açıkça önüne geçilmiş ve yegâne mekanizmanın program üyesi devletlerin temsilcilerinden oluşturulacak bir danışma komitesi olacağı belirtilmiştir.

Bu durumda şu sorular önem arz etmektedir: S-400 transferi sebebiyle Türkiye’ye F-35 jetlerinin transferinin askıya alınmasının PFSD çerçevesinde bir dayanağı var mıdır? Eğer yoksa, ABD’nin PFSD’ye, yani bir uluslararası sözleşmeye aykırı davrandığından hareketle, uluslararası hukuka aykırı davrandığı ileri sürülebilecek midir? Eğer sürülebilecekse Türkiye’nin hakkını arayabileceği platformlar nerelerdir?

İlk sorudan başlanacak olursa, F-35 jetlerinin transferinin askıya alınmasının kesinkes şekilde PFSD’ye ve dolayısıyla uluslararası hukuka uygun olduğunu söylemek çok güçtür. Olsa olsa bazı hükümlerin yorumu yoluyla, dolaylı bazı argümanlar ileri sürülebilecektir. O hükümler de PFSD’nin 9. ve 12. bölümlerinde yer almaktadır. Bu bölümlerde, taraf devletlere projeye dair fikri mülkiyetin ve verilerin korunması yükümlülüğü yüklenmektedir. Türkiye’nin S-400 Hava Savunma Sistemi’ni aktif olarak kullanmaya başlamasının teknik olarak gerçekten F-35 Programı’nın özel verilerinin ve bilgilerinin üçüncü bir taraf (Rusya) tarafından ele geçirilmesine imkan sağlayacağı kanıtlanırsa, ABD’nin bu hükümleri hukuki dayanak olarak öne sürme ihtimali gündeme gelebilecektir. Bu teknik sorunun cevabı hukukçuların uzmanlık alanını aşan bir meseledir, dolayısıyla bu yazının konusu da değildir. 

Eğer böyle bir ihtimal varsa, Türkiye’nin bu hükümlere dair dikkatli olması ve özen yükümlülüğünü yerine getirmesi gereklidir. Ancak şu da bilinmektedir ki Türkiye F-35 krizinin patlak vermesinden bu yana iyi niyetle hareket ederek hem siyasi hem diplomatik kanallardan birçok kez ortak bir teknik araştırma komitesi kurularak söz konusu riskin var olup olmadığının tespit edilmesi teklifini yapmış, fakat bu teklifleri aylardır olumlu karşılık bulmamıştır. Bu durumda ispat yükü, söz konusu riskin varlığını iddia eden tarafa (ABD) düşmektedir. İspat edemediğinde ise Türkiye’nin 1 milyar doları aşan yatırımına ve kazandığı başkaca haklara tek taraflı bir kararla el konulması PFSD’ye ve uluslararası hukuka aykırı olacaktır.
Sorunun çözümü için uluslararası hukuk mekanizmaları kullanılmak durumunda kalınırsa, Türkiye'nin iyi bir strateji ve akılcı çözümler geliştirilmesi gerekecek.
PFSD’deki ihtilaf çözüm mekanizmasının, program üyesi devletlerden birinin üretimi aksatacak şekilde yükümlülüklerini yerine getirmemesi durumunda işletilmesi öngörülmüştür. Tek yol olarak danışma komitesinin belirlenmesinin arkasında yatan sebep de bu olsa gerek. Yani S-400 krizi gibi üretimi aksatmayan, fakat farklı temel politik ve/veya teknik kaygıların ortaya çıkaracağı ihtilafların pek hesaba katılmamış olması olasıdır. Öte yandan sözleşme hükümlerinin bağlayıcı olduğu düşünülürse, eldeki tek seçeneğin, kurulacak danışma komitesi olduğunu söylemek mümkündür. O hâlde, Türkiye’nin ihlallerin sürmesi durumunda hakkını arayacağı birincil adres PFSD hükümleri uyarınca kurulacak danışma komitesi olacaktır.

Fakat bu kurul taraf devletlerin temsilcilerinden oluşacağı için, aynı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) olduğu gibi, bu devletlerin olgusal gerçekleri esas almaktan ziyade politik motivasyonlarla ABD’nin yanında yer alarak Türkiye’nin haklılığını teslim etmemesi, yani adil bir hukuki sürecin işletilmemesi riski var mıdır? 

Evet, maalesef vardır. Sözleşme’nin lafzı diğer hukuki yolların önünü tıkadığına göre, kurulacak olası bir danışma komitesinin açıkça böyle bir tavır sergilemesi durumunda, Türkiye usulî bir engelden ötürü hakkını elde etmekten mahrum mu kalacaktır? PFSD’nin ortaya çıkardığı bu açmaz, kayda değer bir vaka olarak ve uluslararası hukukta adalete erişimin engellenmemesi bağlamında, uluslararası hukukçular tarafından tartışılmayı hak etmektedir. Ancak en azından şu kadarı kesindir ki Türk yüklenici firmalar, ayrıca yaptıkları yüklenicilik sözleşmelerindeki uluslararası tahkim hükümlerine dayanarak, haklarını etkili bir şekilde arayabileceklerdir.

Elbette F-35 krizi, mesele hukuki mücadele safhasına taşınmadan evvel, siyasi ve diplomatik kanallarla çözülmesi muhtemel bir krizdir. Fakat neticede uluslararası hukuk mekanizmaları kullanılmak durumunda kalınırsa, F-35 krizine ilişkin Türkiye’nin odaklanması gereken iki husus söz konusudur: PFSD’deki fikri mülkiyetin ve verilerin korunmasına dair hükümlere uyulduğunun ortaya konulması ve ihtilaf çözüm mekanizmalarındaki kısıtlamalar dikkate alınarak iyi bir stratejinin ve akılcı çözümlerin geliştirilmesi.






13 Ocak 2019 Pazar

Türkiye'nin su politikası ve uluslararası hukuk

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Türkiye’nin Fırat ve Dicle nehirlerinin kullanımına ilişkin Irak ve Suriye ile olan ilişkilerinde, uluslararası hukukun değerlerini gözeterek hakkaniyeti yaraşır bir tutum sergilediğini görmek mümkündür.
Geçen hafta Irak Cumhurbaşkanı Berham Salih’in Türkiye’ye yaptığı ziyaret sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yaptığı görüşmelerde öne çıkan konulardan biri de Türkiye ile Irak arasındaki su sorunu oldu. Liderler yaptıkları açıklamalarda, iki ülke arasında su kaynaklarının paylaşımına ilişkin problemlere değinirken çözüme ilişkin nasıl bir yöntem izleneceği henüz belirlenmemiş durumda. 
Su kaynaklarının bölgemizdeki stratejik önemi de dikkate alındığında Türkiye’nin Fırat ve Dicle nehirlerinin kullanımına ilişkin Irak ve Suriye ile olan ilişkilerinde, uluslararası hukukun değerlerini gözeterek hakkaniyetli bir tutum sergilediğini görmek mümkündür. Bu bakımdan su kaynaklarının uluslararası hukukta nasıl kullanıldığı, sınır aşan suların hangi rejimle yönetildiği ve bu kaynakların tüketiminde devletler arasında çıkan problemlerin hangi prensiplere dayanılarak çözüldüğüne ilişkin meseleler önemini giderek artırmaktadır.
Uluslararası hukukta sınır aşan ya da uluslararası sulara ilişkin olarak bağlayıcı bir metin veya istikrar kazanmış, genel kabul gören teamüli uygulamalar oldukça kısıtlı. Bu nedenle ilgili taraflar genelde iki ya da çok taraflı anlaşmalar yoluyla ve özel koşulları gözeterek çözüme ulaşmaya çalışmaktadır. Nitekim her bir nehrin, kıyıdaş ülkelerin nüfus, ekonomik ve sosyal yapı, suya duyulan ihtiyacın miktarı ve çeşitliliği gibi konularda oldukça farklı hususiyetlere sahip olması sebebiyle dünyadaki tüm nehirleri tek bir anlaşma ile yönetmek yerine ilgili devletlerin kendi aralarındaki anlaşmalar ile zikredilen hususiyetleri de dikkate alarak bölgesel anlaşmalar yoluna gitmesi daha uygundur.

BM Sözleşmesi'nin ihtilaflı maddeleri

Türkiye ve komşuları arasında su meselelerine kaynaklık eden problemlerin geneli sınıraşan suların ulaşım dışındaki amaçlarla kullanımına ilişkindir. 1997 tarihli Birleşmiş Milletler Uluslararası Su Yollarının Ulaşım Dışı Kullanımı Hukukuna İlişkin Sözleşme’si çerçeve anlaşma niteliğini haiz olup, devletlere zarar verme yasağı koyarak kıyıdaş devletlere en fazla yarar sağlayacak, sürdürülebilir kullanımı hedeflemektedir. Anlaşma yeterli sayıda taraf devlete ulaşamadığından ancak 2014 yılında yürürlüğü girebilmiştir. Anlaşma devletlerin egemenlik alanlarında bulunan doğal su kaynaklarını kullanırken iyi komşuluk, hakkın kötüye kullanılmaması, hakça ve adil kullanım gibi uluslararası hukuk prensiplerini benimsemektedir.
Fakat sözleşme birçok noktada, Türkiye’nin beklentilerini karşılamaktan uzak olduğundan ülkemiz bu anlaşmaya taraf olmamıştır. Özellikle 2. maddedeki “uluslararası suyolları” kavramına; sınır teşkil eden ve/veya sınır aşan her türlü nehir, akifer, buzul, göl vs gibi unsurları sözleşmenin kapsamına dahil etmesi birçok devlet tarafından tepkiyle kaşılanmıştır. BM anlaşmasının yapıldığı sırada, yer altı sularını kapsayıcı şekilde geniş olan bu tanıma başta Pakistan, Ruanda ve Türkiye karşı çıkmıştır. Uluslararası toplumun iradesini yansıtmaktan uzak olan bu sözleşmenin farklı maddeleri üzerinde devletler birçok çekince koymuştur.
Sözleşmedeki “sürdürülebilir kullanım” kavramının müphemliği sebebiyle Türkiye’nin talebi üzerine “sürdürülebilir kullanım” ifadesiyle kastedilenin daha net açıklanması aksi halde çıkarılmasına ilişkin oylamaya gidilmiş ancak bu öneri kabul edilmemiştir. Ek olarak 10. maddede yer alan anlaşma veya teamül kuralının yokluğunda karinenin “sınır aşan sulardan faydalanılmaması” dayatması da Türkiye ile birlikte bir çok devletin kabul etmediği bir yaklaşım olarak öne çıkmaktadır. Sözleşmenin en ihtilaflı kısmı ise 3. bölümde öngörülen tasarrufların uygulanmasına ilişkin kurallardır. Devletlerin egemenliği ilkesini oldukça zayıflatan, sınıraşan sularda alınacak her tasarruf ve yapılacak plana dair diğer devletlere karşı ağır yükümlülükler getiren maddelerin devletler nezdinde kabul görmesi oldukça zordur. Güney Amerika, Asya ve Afrika’daki yukarı kıyıdaş devletlerin çoğu bu sözleşmeye taraf olmamıştır. Fırat ve Dicle’ye aşağı kıyıdaş olan Irak ve Suriye’nin sözleşmeyi desteklemeleri ve taraf olmaları da sözleşmenin aşağı kıyıdaş devletleri kayırdığı iddialarını destekler niteliktedir.
Sonuç olarak Türkiye’nin BM Sözleşmesi’ne taraf olmaması sebebiyle bu sözleşme kapsamında bir sorumluluğu bulunmamaktadır. Öte yandan sadece 35 imzayı gerektirmesine karşılık uzun süre yürürlüğe giremeyen ve yürürlükten itibaren taraf devlet sayısında artış olmayan sözleşmenin “devletlerin genel rızası”nı yansıttığı söylenemez. Maddelerinin çok ciddi tepkiler aldığı ve devletlerin ikili anlaşmalarında bu maddeleri göz ardı ettikleri düşünüldüğünde sözleşmenin opinio juris olarak bilinen bir “hukuki gereklilik” özelliklerini haiz olmadığı görülebilir. Uluslararası Adalet Divanı’nın Macaristan ile Çekoslovakya arasındaki Gabcikovo-Nagymaros Davası’nda sözleşmedeki mâkul ve hakça kullanım prensibi yerine ‘orantılı kullanım’ prensibine dayanması gibi hususlar göz önünde bulundurulduğunda BM Sözleşmesinin teamül niteliği bulunmadığı, teamül statüsü kazanma ihtimalinin ise oldukça zayıf olduğu görülmektedir.
Bu sebeple Türkiye söz konusu BM çevçeve anlaşması yerine kıyıdaş olan devletlerle ikili veya çoklu anlaşma yoluna gitmiş, taraf devletlerin menfaatlerine daha fazla yaraşır bir kullanımı hedeflemiştir. Nitekim bu tür bölgesel anlaşmalar Fırat ve Dicle’nin kendine has yapısı, coğrafi konumu ve kıyıdaş ülkeler arasındaki ilişkilerin hususiyeti dikkate alınarak yapılmıştır. Zira dünyanın değişik bölgelerindeki sınır aşan sulara ilişkin farklı problemleri aynı düzenlemeler ile çözmeyi hedefleyen BM Anlaşmasının sorunları halletmede yeterli olması mümkün görünmemektedir.

İkili ve çok taraflı bölgesel anlaşmalardaki temel yaklaşımlar

Sınıraşan suların kullanımında devletler aralarındaki ilişkileri düzenleyen anlaşmalarda farklı yaklaşımları benimsemektedir. Örneğin yukarı kıyıdaş ülkenin mutlak egemenliğini tanıyan Harmon doktrini, aşağı kıyıdaş devletin menfaatlerini gözetmeksizin yukarı kıyıdaş devletin münhasıran tasarrufuna bırakılmasını ifade eder. Harmon yaklaşımı ABD ile Meksika arasındaki Rio Grande nehrinin kullanımında ABD tarafından ortaya atılmıştır. ABD’nin Rio Grande nehrinin yönünü değiştirmeye yönelik planların Meksikalı çifçilere zarar verince ABD hükümeti Meksikalı çiftçilerin zararlarına karşılık ABD’yi sorumlu tutacak uluslararası hukuktan kaynaklanan bir kuralın olmadığını ileri sürmüştür. Harmon yaklaşımı ABD tarafından Columbia nehri için Kanada’ya, Hindistan tarafından İndus nehrinin paylaşımı için Pakistan’a ve Avusturya tarafından Bavyera’ya karşı ileri sürülmüş olsa da devletler 1950'lerden itibaren bu yaklaşımı terk etmişlerdir.
İkinci yaklaşım ise doğal bütünlük yaklaşımıdır. Bu yaklaşım nehirlerin doğal durumunda bir değişiklik yapılmamasını, yapılacak değişikliklerin kıyıdaş devletlerin rızasına dayanılarak yapılması gerektiğini savunmaktadır. Bu yaklaşım en belirgin olarak 1924 yılında Sudan Nil nehri üzerinde büyük çaplı sulama projesi yapmak istediğinde ortaya çıktı. Aşağı kıyıdaş olan Mısır, Sudan’ın sulama projesine karşı çıkarak durumu 1925 yılında bir nota ile Sudan ve diğer muhatap ülkelere bildirdi. Nitekim 1929 yılında Nil Anlaşması imzalayan devletler, anlaşamanın 4. maddesinde Nil nehri üzerinde yapılacak projelerin Mısır’a akacak suyun azalmasına, akış hızının değişmesine yol açmayacağı hususunda mutabakata varmışlardır. Benzer bir durum Lanox Gölü ve Carol akarsuyu üzerinde Fransa’nın yapmak istediği projeye İspanya’nın karşı çıkmasında da görüldü. Fırat ve Dicle’nin kullanımına ilişkin Suriye ve Irak’ın ileri sürdükleri yaklaşımlar doğal bütünlük ilkesiyle örtüşmektedir. Fakat Suriye’nin Fırat-Dicle suları bağlamında Türkiye’den ciddî taleplerde bulunurken, esasen kendisinin suları haddinden fazla kullandığı ve Irak’ın hakkını gasp ettiğini uzmanlar tarafından yapılan incelemelerde ortaya koyulmuştur.
Üçüncü bir yaklaşım ise önceki uygulamaları esas alan “ön kullanım üstünlüğü”dür. Bu yaklaşıma göre suyun kullanımında herhangi bir kıyıdaşın diğerinden daha önce başlattığı uygulama mutlak hak olarak kabul edilir. Bu şekilde bir iç hukuktaki kazanılmış hakka benzetilen “mutlak hak”tan bahsedebilmek için bu hakkın bir sözleşmeye veyahut teamüle dayanması gerekir. Bu sebeple ön kullanım hakkını savunmak, esasen bir anlaşma hükmüne veyahut teamüle dayanmak demektir ki bunlar veya bunların dışında uluslararası hukuktan kaynaklanana kazanılmış hak söz konusu olmadığında ön kullanım üstünlüğünü pratikte ileri sürmek mümkün olmayacaktır. İran, Pakistan, Mısır, Sudan gibi devletler suların kullanımına ilişkin mevcut rejimi muafaza etmek istediklerinde bu doktrine dayanırken, Meksika, İngiltere ABD gibi devletler bu doktrini reddetmektedir. Nitekim Milletler Cemiyeti uhdesinde akdedilen 1923 tarihli Cenevre Sözleşmesi’de ön kullanımın üstünlüğü yaklaşımının geçerli olmadığı görülmüştür. Ancak nadiren de olsa, Avusturya ile Çekoslovakya arasındaki 1928 tarihli anlaşma, 1929 tarihli Nil anlaşması gibi anlaşmalar ön kullanıma üstünlük veren kayıtlar içermektedir. Benzer şekilde 1953‘te yapılan anlaşmada Suriye Yarmuk havzasındaki ön kullanım üstünlüğüne dayanan hakları 8. madde ile garanti altına alınmıştır. Türkiye’nin Fırat ve Dicle’nin kullanımına ilişkin ön kullanım haklarını ileri sürdüğü durumda, aşağı kıyıdaş olan Irak içinde bulunulan bilimsel gelişmeler, suya duyulan ihtiyacın artması ve çeşitlenmesi sebebiyle Türkiye’nin ön kullanım haklarına karşı çıkmaktadır.
Son olarak dördüncü temel yaklaşım ise Türkiye’nin de benimsediği “adil kullanım veya hakça kullanım” yaklaşımıdır. Temel olarak bu yaklaşımların amacı kıyıdaş devletlerin nufüs, sosyal ve ekonomik durumlarını dikkate alarak her birine azami fayda sağlayacak müşterek bir kullanım tesis etmektir. Uygulamada aşağı kıyıdaş devletlerin sıklıkla zarara uğradıkları gerekçesiyle yukarı kıyıdaş devletler aleyhine adil olmayan, hakça olmayan kullanım iddialarında bulunduğu görülmektedir. Fakat bu yaklaşım “mutlak egemenlik”teki yukarı kıyıdaş devletin öncelikli kullanımı ya da “doğal bütünlük”teki aşağı kıyıdaşın rızasının zorunlu olduğu halleri ortadan kaldırarak son yıllarda anlaşmalarda kullanılan en yaygın yöntem olarak dikkat çekmektedir.

Fırat ve Dicle’nin kullanımına ilişkin Uluslararası Hukuk

Türkiye’nin Fırat ve Dicle’nin kullanımına ilişkin tutumu genel olarak suların hakça, akılcı ve etkin kullanımı şeklindedir. Fırat ve Dicle nehirlerinde Türkiye için vazgeçilmez bir koşul olan ‘iki nehir tek havza ilkesi’ gereği bu iki nehrin tek bir nehir halinde denize döküldüğünün Irak ve Suriye bakımından kabulüne yöneliktir. Ancak Suriye ve Irak, kendi çıkarları doğrultusunda Fırat ve Dicle’nin ayrı ayrı ele alınması gerektiğini iddia edip, sınıraşan bu suların “uluslararası sular” olduğunu dile getirmektedir. Türkiye’nin hakça ve makul bölüşüm teklifine ise Irak ve Suriye’nin matematiksel bir bölüşüme gitme talepleriyle karşılık verdiği görülmektedir.
Türkiye aşağı kıyıdaş ülkelere ‘önemli zarar vermeme’ ve ‘suyun faydalarının paylaşımı’ ilkelerinin gözetilmesi kapsamında 1987 yılında Suriye ile yapılan dostluk protokolünde Fırat’tan saniyede 500 metreküp su bırakmayı kabul etmiş olup bu miktarı da günümüze kadar sağlamıştır. Aralık 2009 tarihinde Şam’da Türkiye ile Suriye arasında Suriye’nin Dicle nehrinden sulama amaçlı su çekimine ilişkin mutabakat zaptı imzalamış ve kuraklıkla mücadele ve su kaynaklarının Suriye tarafından daha etkin kullanımına ilişkin kararlar alınmıştır. Suyu daha etkin kullanma becerisinde bir gelişme gösteremeyen Suriye’nin Türkiye’den daha fazla su bırakmasını istemesi meşru bir talep olarak görünmemektedir.
Öte yandan Irak da Türkiye’den sürekli daha fazla su talep etmektir. Ülkemizin Fırat Nehri’nden olduğu gibi, Dicle Nehri’nden de kesin bir miktarda veya oranda su bırakmasını sağlayacak bir anlaşma talep eden Irak, GAP kapsamındaki projelerin aleyhine uluslararası kamuoyuna beyanatlarda bulunmaktadır. Dahası, su yönetimi, su kaynaklarının kirletilmesi ve sulamada aşırı su kaybı gibi problemlerle uğraşan Irak, Türkiye’nin az su bıraktığı iddiasıyla bu tür problemlerin üzerini örtmeye çalışmaktadır. Nitekim 15 Ekim 2009’da Bağdat’ta imzalanan ‘Su Alanında Mutabakat Zaptı’nda Irak’ın su alt yapısının teknik yetersizlikleri ve iyileştirilmesi gerektiği karara bağlanarak su sorununun Irak’ın teknik imkan ve kabiliyetlerinden kaynaklandığı kendi ifadeleriyle metne yansımıştır.
Görüleceği üzere uluslararası hukukta sınır aşan ya da uluslararası sulara ilişkin olarak bağlayıcı bir temel metin bulunmadığı gibi gerek evrensel gereksel bölgesel olarak teamül seviyesinde “istikrar kazanmış” ve “hukuki itibar” elde etmiş yapılageliş kuralı bulunmamaktadır. Bu sebeple devletler anlaşmalar ve mutabakatlar yoluyla ve özel koşulları içinde problemlerini çözülmeye çalışmaktadır. Türkiye’nin tavrı uluslararası hukuka uygun olarak işbirliği ve mutabakati önceleyen bir tutum olarak öne çıkmaktadır. Irak ve Suriye’nin Türkiye’ye yönelttiği iddialar ise herhangi bir sözleşmesel veyahut başka bir hukuki nedene dayanmamaktadır. Nitekim söz konusu komşularımızın suları kullanmadaki teknik ve altyapıdan kaynaklanan sorunlarını çözmeden Fırat ve Dicle’nin etkili bir biçimde kullanılması mümkün değildir.

7 Nisan 2019 Pazar

Haftalık Haber Yorum ve Analiz

07.04.2019 / 14.04.2019

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ




NATO’yu kim tehdit ediyor: Türkiye’nin S-400’leri mi, Beyaz Saray’ın Evanjelikleri mi?


ABD’deki Evanjelik-Neocon yapılanma S-400 sistemlerinin Türkiye tarafından alımını bahane ederek, Doğu Akdeniz’de inşa edilen enerji yataklarını yağmalama ittifakının güvenliğini sağlama derdinde,
NATO dışişleri bakanlarının Washington’daki toplantılarında, F-35 projesinin Kuzey Atlantik İttifakı’nın hava gücünü modernize etme amacını aşarak, Türkiye başta olmak üzere Avrupalı müttefikler üzerinde bir baskı unsuru olma amacı taşıdığı artık uluslararası kamuoyunun malumu haline geldi. Türkiye’nin yüksek irtifa hava savunma sistemi ihtiyacını karşılama konusundaki umursamaz tavrını yıllarca muhafaza eden ABD, bugün Rusya’dan tedarik edilecek S-400 füze sistemi ile F-35 projesi arasında kurduğu akıl dışı bağ ile Türkiye’yi projenin dışına itmeye çalışıyor. Peki, Türkiye’nin S-400 alması durumunda güvenilmez bir müttefik durumuna düşeceği, NATO’nun güvenliğini tehlikeye atacağı ya da F-35 uçaklarının sırlarının Rusya’nın eline geçeceğine dair korkular gerçeği yansıtıyor mu? 



ABD'nin Golan kararı bir uluslararası hukuk cinayetidir

Trump yönetiminin Golan kararı, uluslararası hukukta büyük mücadeleler sonucunda elde edilmiş kazanımların yok sayılmasıdır; saldırgan devletlerin cezalandırılması yerine ödüllendirilmesidir.

Uluslararası hukukun bugün en büyük sorunlarından biri olan devletlerin saldırganlığının önlenmesi hususu, geçmişte günümüzden de önemli bir sorundu. Uluslararası hukukun başlangıcı olarak genellikle 1648 Vestfalya Barışı kabul edilir. 1648’den başlatılan klasik uluslararası hukuk, Avrupalı devletlerin oluşturduğu ve onların arasında geçerli olan bir hukuktu. O nedenle, klasik uluslararası hukuk yerine, “Avrupa kamu hukuku” kavramı da kullanılır.



Mısır’da yargının zoru ne?

Mısır’da darbenin gerçekleşmesinden bugüne, yargı yoluyla ciddi bir baskı inşa edilmiş durumda. Yargının sürekli olarak idam kararları vermesi ve bu kararları aralıklarla uyguluyor olması toplumda ciddi bir baskı oluşturuyor.

Mısır son dönemlerde aldığı idam kararları ve idam ettiği gençler dolayısıyla yargı sistemi üzerinden sıklıkla gündeme geliyor. Yargının aldığı bu kararlar, Mısır’da hem yargı bağımsızlığının durumunu hem de siyasi otoritenin halka karşı acımasız tavrını tekrar dünya gündemine taşıyor. Aslında Mısır’da yargı sisteminin rejim açısından oynadığı rol yeni bir durum değil. Mısır’da yargının bugünkü misyonu, Nasır döneminde inşa edilen haliyle uyum içindedir.



Orta Afrika Cumhuriyeti’nde barış süreci ve yeni dengeler

Bağımsızlığından bu yana beş askeri darbeye maruz kalan ve 2012 yılından bu yana oldukça yıpratıcı bir iç savaş yaşayan Orta Afrika Cumhuriyeti’nde nihayet iç barış sağlanmak üzere.
Bağımsızlığını ilan ettiği 1960 yılından itibaren istikrarsız yapısıyla dikkatleri üzerine çeken, bu süreçte Fransa’nın güdümünde gerçekleşen beş askeri darbeye maruz kalan ve 2012 yılından bu yana oldukça yıpratıcı bir iç savaş yaşayan Orta Afrika Cumhuriyeti’nde nihayet iç barış sağlanmak üzere. Yıllardır uluslararası siyasetin gündemini yoğun olarak meşgul etmesine rağmen sorunlarının çözümü konusunda yeterli destek alamayan ülkede, hükümet kağıt üzerinde egemenliği altında görünen toprakların yaklaşık yüzde 80’inde fiili hâkimiyetini sürdüren çeşitli silahlı gruplarla anlaşmaya vardı. Orta Afrika Cumhuriyeti’nde barışın tesis edilmesi ve ülkenin istikrara kavuşturulmasına yönelik çabalarda iki aktör ön plana çıkıyor: Komşu Sudan ve kıta dışından gelen Rusya Federasyonu.



Darbeci Sisi İslam’ın değerlerine savaş açtı! Skandal talimat

Mısır'da darbeyle başa geçen Sisi, ülkedeki belirli grupların veya cemaatlerin adını taşıyan camilerin adlarını bir ay içinde değiştirmelerini emretti.
Mısır'ın darbeci lideri Sisi, İslâm dini devletin tekeli altına almak için harekete geçti. Ramazan programlarına sansür getirme hazırlığı içinde olan Sisi; şimdi de, camilere el attı. Rejime yönelik tepkilerin giderek artmasından rahatsız olan Sisi yönetimi, ülkedeki belirli grupların veya cemaatlerin adını taşıyan camilerin adlarını bir ay içinde değiştirmelerini emretti.
"Bir grubun veya dini partinin ideolojisine yansıtılmamalı"
Mısır Vakıflar Bakanlığı tarafından geçen çarşamba günü yapılan açıklamada, isimlerin seçiminde herhangi bir grubun veya dini partinin ideolojisine yansıtmamasını istendi.
Vakıflardan sorumlu bakan Dr. Mohamed Mokhtar Gomaa yaptığı açıklamada, camilerin Allah'ın evleri olduğunu, belirli gruplara ait olmamalı veya belirli bir parti lehine veya hizip lehine kullanılmaması gerektiğini söyledi. Gomaa, camilerin kısmi, siyasi veya ideolojik ihtilaflarda kullanılmaması gerektiğini ileri sürerek, aşırılık yanlısı grupların şiddeti teşvik etmek ve sivilleri hedef almak için ibadet eden yerleri kullanmasının engellenmesi gerektiğini belirtti.
Bu arada Gomaa, camilerin mesajının vandalizm çağrısına karşı dünyada barışı yayması gerektiğini söyledi.


TÜRKİYE'NİN YAZARLARI NE DEMİŞ ?


YILDIRAY ÇİÇEK

İhanete yol verme Türkiye...

Ölmek, öldürmek, mayın, bomba, kurşun dışında başka bir özelliği olmayan terör örgütü niçin adapte olmuş bir şekilde kendilerini CHP, İP ve SP üzerinden yönetim üzerinde etkili konuma getirmek istiyor. Yarın Allah göstermesin Ankara, İstanbul gibi Türkiye’nin en büyük illerini HDP destekli CHP yönettiğinde Gezi gibi, Kobani gibi, hendek ve çukur gibi eylemler olduğunda buraların belediye başkanları kimin hesabına çalışacaktır?


AHMET ŞAFAK



Gönül seferberliği


Seçim bitti.
Milli irade, yerel seçim düzleminde tecelli etti.
Seçim sonuçları halkın tercihidir.
Bu demokratik bir yarıştır .

Elbette mevcut seçim sonucunun bir dili, bir söylemi vardır.
Halk, oyunu verirken şehrin, ilçenin, beldenin durumu kadar; ülke genelinin dalgalanmalarının etkisini de göz önünde bulundurur.



ORHAN KARATAŞ



YSK’daki ilginç durum

YSK Yüksek Mahkeme Üyesi ve İl ve İlçe Seçim Kurul Başkanları arasında bu kadar ihraç varken, çok daha yüksek sayıdaki İlçe Seçim Kurulu Üyesi ve Seçim Müdürlüklerinde ihraç sayısının sıfır olması çok dikkat çekicidir.


 Seçim sonuçlarının çok küçük farklar ortaya koyduğu yerlerde itirazların olması anlaşılabilir bir durumdur. İstanbul gibi 9 milyondan fazla seçmeni bulunan, 8,5 milyon oy kullanılan bir metropolde, binde 2’yi bile bulmayan birkaç bin oy fark ortaya çıkarsa, itirazlar olması son derece doğaldır. Kaldı ki, bu itirazları haklı çıkaran başka gelişmeler de yaşanmaktadır. 320 bin geçersiz oy vardır. Birleştirme tutanaklarında sonuçların yanlış işlendiği ortaya çıkmıştır. Sahte seçmene varan başka iddialar ortalıkta dolaşmaktadır. Her oy kıymetlidir ve değerlidir ve tek bir tanesinin bile ziyan olmaması gerekir. Sonuç ne olursa olsun, verilmiş helal oylara sahip çıkmak her partinin görevidir.



MUSTAFA ÖNDER



AKP medyasının payı…


Bu seçimlerin en önemli mağlubu AKP medyasıdır…
Gazetelerinden televizyonlarına kadar…
Neresinden başlayalım anlatmaya?
“Yağcılık”tan başka hüneri olmayan ve Reis’in uçağından inmeyen…
Lüks hayatları ve evlilikleri göz önündeyken…
Gazete ve televizyonlarda bol paralı köşe başlarını tutmuş…
Birçok kanalda “assolist” olarak boy gösteren…
Birçok antipatik kadın ve erkek kalemşör-medya maydanozunun fikir üretmekten ziyade…
Devamlı ona buna saldırıp nefret saçan…
Korkak, ürkek, menfaatperest, egoist ve güç zehirlenmesinde birçok insan…
Zillet ittifakının değirmenine su taşıdıklarının farkına bile varamadılar!











4 Şubat 2018 Pazar

Uzmanlar uyardı! ABD'yi bekleyen PKK tehlikesi

Uzmanlar ABD'nin, terör örgütü PYD'ye verdiği silah desteğinden dolayı uluslararası mahkemelerde yargılanabileceğini belirtiyor.


ABD PKK İTTİFAKININ RESMİ

Türk Silahlı Kuvvetlerince, Afrin'deki terör örgütlerine yönelik yürütülen Zeytin Dalı Harekatı, ABD'nin PYD'ye verdiği silah desteğini bir kez daha gündeme getirdi. ABD'nin, birçok ülkenin terör listesinde bulunan PKK'nın Suriye uzantısı PYD'ye silah desteği, kamuoyunda büyük tepki çekiyor.
ABD'nin silah desteğinin hukuki boyutunu AA muhabirine değerlendiren uzmanlar, bu durumun gelecekte uluslararası mahkemelere taşınabileceğine işaret etti.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Adem Sözüer, ABD ve Avrupa Birliği'nin PKK'yı terör örgütü olarak kabul ettiğini hatırlatarak, PYD'nin, PKK tarafından kurulan ve yönetilen bir örgüt olduğuna dair kuşku bulunmadığını söyledi.

Prof. Dr. Sözüer, PKK ve PYD'nin yönetici kadrolarının neredeyse aynı kişilerden oluştuğuna dikkati çekerek, şöyle konuştu:

"ABD'nin, PYD yani PKK'ya desteği, niteliği, kapsamı ve süresi dikkate alındığında, DEAŞ ile mücadele gerekçesi ile izah edilemez ve meşru görülemez bir boyuttadır. Türkiye'nin somut verilere dayalı itirazlarına rağmen Amerika Birleşik Devletleri PKK/PYD'yi her açıdan destekleyip büyük bir silahlı güç haline getirmiş, halen de destek ve iş birliğini sürdüreceğini beyan etmektedir. Bu gelişmeler karşısında Amerika Birleşik Devletleri'nin 'ben sadece DEAŞ'a yönelik kullanılsın diye silah veriyorum' gerekçesi, inandırıcı ve hukuken geçerli değildir."

Birleşmiş Milletler (BM) önderliğinde akdedilen pek çok uluslararası antlaşmanın, terör örgütlerine ya da insanlığa karşı suç, savaş suçu ya da soykırım suçu işleyen örgütlere silah sağlanmasını yasakladığını hatırlatan Sözüer, bunlardan bazılarına ABD'nin de taraf olduğunu dolayısıyla bu antlaşma hükümlerinin ihlalinin de söz konusu olabileceğini söyledi.

Sözüer, PYD'nin Suriye'de DEAŞ ile mücadele adı altında, etnik temizlik yaptığı konusunun sürekli gündeme geldiğini, ABD'nin bu tür eylemlerden de sorumluluğunun söz konusu olabileceğini vurgulayarak, "PKK/PYD'nin ABD tarafından bu şekilde desteklenmesi, terörle mücadele konusundaki uluslararası sözleşmelere ve BM sözleşmesindeki içişlerine müdahale etmeme yasağına da aykırıdır. 

Şayet ABD Türkiye'nin insanlarını, maddi varlıklarını ve toprak bütünlüğünü terör yöntemleri kullanarak hedef alan terör örgütlerine silah, mühimmat vermenin yanı sıra başka pek çok yönden desteklemeye devam ederse bu durum adeta ABD'nin kendi silahlı kuvvetleriyle Türkiye'ye saldırması anlamına gelir. Hukuki açıdan Türkiye'ye yönelik bu saldırı BM sözleşmesinin ikinci maddesindeki saldırı yasağının ihlalidir." ifadelerini kullandı.

Bu konuda örnekler de veren Prof. Dr. Sözüer, şöyle konuştu:

"ABD'nin Nikaragua'daki kontrgerillalara silah sağlamasını da içeren uyuşmazlık. Bu olay Uluslararası Adalet Divanı'nın önüne gelmiş ve 1986 yılında Divan, ABD aleyhine karar vermiştir. Divan, kararında açıkça ABD'nin BM sözleşmesi 2/4 maddesinde belirtilen ve uluslararası hukukun emredici kuralı (jus cogens) olan kuvvet kullanma yasağını ihlal ettiğini belirtmiştir. Dolayısıyla benzer bir durum olarak PKK'nın silahlandırılması bağlamında ABD'nin Türkiye'ye karşı kuvvet kullanma yasağını ihlal ettiğini değerlendirmek mümkündür."

- "ABD'nin desteği, BMGK kararlarına aykırı"

ABD'nin bir terör örgütünü silahlandırmak, eğitim vermek gibi doğrudan terörizmi destek faaliyetler içine girdiğini belirten Sözüer, şöyle devam etti:

"Bu durum Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) aldığı 1371(2001) ve geçen yıl oy birliği ile kabul edilen 2370 (2017) sayılı kararlarına aykırılık teşkil etmektedir. Zikredilen son kararla birlikte 1371 sayılı karar tekrar onaylanmış ve devletlerin teröristlere hiçbir surette destek vermemesi gerektiği hususunun yanında devletlerin teröristlere silah sağlamasının önüne geçilmesi gerektiği özellikle vurgulanmıştır. Ayrıca söz konusu kararın 7. maddesi, üye devletlerin ulusal, bölgesel ve uluslararası düzeyde uluslararası hukuka uygun bir şekilde çatışma bölgelerinde devletleri, teröristlerin silahlandırılmasına karşı tedbir almaya çağırmaktadır."

Sözüer, BMGK'nin 1371 sayılı karar ve uluslararası hukukun genel ilkeleri uyarınca da bir devletin silahlandırılmış gruplar oluşturarak başka bir devletin sınırlarına saldırtmak üzere örgütleme veya bunu teşvik etmekten kaçınması mecburiyeti olduğunu vurgulayarak, "Bu nedenle ABD'nin haksız fiil sorumluluğu nedeniyle sorumluluğu doğabilecektir. Bu noktada Uluslararası Adalet Divanı'na müracaat meselesi gündeme gelebilir. 

BM Güvenlik Konseyinde veto hakkı olan ABD ve diğer ülkelere karşı, yaptırım kararı alınamıyor. Bu nedenle ABD yetkililerinin yargılanacağı Ruanda veya Yugoslavya örneklerinde olduğu gibi ad hoc mahkemeler kurmak pek mümkün değil. 

Bu noktada Türkiye veya başka bir ülkenin kendine yönelik olsun olmasın, terör suçları kendi ülkesinde işlenmese dahi yargılama yetkisine sahip. Örneğin Irak işgalinde işlenen savaş suçları dolayısıyla dönemin ABD yetkililerini ülkeler kendi mahkemelerinde yargılayabilirler. Türkiye de PKK/PYD verdiği silahlar nedeniyle ABD yetkililerini yargılayabilir."değerlendirmesinde bulundu.

ABD'nin tıpkı Suriye gibi Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne taraf olmadığını hatırlatan Prof. Dr. Sözüer, şunları kaydetti:
"Ceza hukuku anlamında ABD'nin sorumluluğu PKK terör örgütünün uzantısı gruplar üzerindeki 'etkin kontrolü' nedeniyle doğabilir. 

Uluslararası Ceza Hukuku normlarının uygulanması konusunda ise daha büyük mesele ABD'nin ve Suriye'nin Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin tarafı olmamasıdır. Bugüne değin Vietnam, Afganistan, Irak ve Libya gibi ülkelerde işlenen savaş-insanlık suçları, pek çok ülkede organize edilen kanlı darbeler, Guantanamo'daki işkenceler dolayısıyla ABD'yi Uluslararası Ceza Hukuku bakımından sorumlu tutacak etkin bir mekanizma oluşturulamamıştır."

- "Türkiye, ABD'yi uluslararası bir mahkemeye götürürse onu mahkum edecek bir güç vardır"

Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Prof. Dr. Hüseyin Bağcı ise Türkiye'nin istemesi durumunda ABD'nin PYD'ye verdiği silah desteğini uluslararası mahkemelere taşıyabileceğini anlattı.

ABD'nin PYD'ye verdiği silahlardan dolayı Türkiye ile olan ilişkilerinin büyük oranda zedelendiğini belirten Bağcı, "Ancak gerek Türk tarafı gerek Amerikan tarafı bu konuda şu ana kadar bir adım atmadı. Yani Türkiye başından itibaren isteseydi bunu uluslararası mahkemelere götürebilirdi ama götürmemeyi tercih etti. Yani Türkiye bunu uluslararası mahkemelere götürmeme hakkını kullandı. Götürdüğü zaman ne olur, bunun tarihte bazı örnekleri var İngiltere ve Fransa'nın müstemleke tarihlerinde. Götürürse problem çıkabilir ama genelde ittifak üyesi ülkeler, bu gibi durumlarda daha çok diplomatik ve siyasi çözüm yolunu tercih ederler. Olayı uluslararası hale getirmezler." dedi.
Prof. Dr, Bağcı, gelinen kriz itibarıyla Türkiye'nin bunu uluslararası mahkemeye taşıyacak bir durumunun henüz söz konusu olmadığını anlatarak, sözlerini şöyle tamamladı:
"Türkiye'nin bu hakkı kullanmayacağı anlamına gelmez. Önümüzdeki günlerde durum kötüleşirse o zaman Türkiye bu durumu uluslararası mahkemelere götürebilir. 

Türkiye, ABD'yi uluslararası bir mahkemeye götürürse onu mahkum edecek bir güç (mahkeme) vardır. 

Uluslararası İnsan Hakları Mahkemesi'nden tutun da Lahey'deki Savaş Suçları Mahkemesi'ne kadar götürülebilir. Mesela Bosna Hersek olayında biliyorsunuz Miloseviç olayında olduğu gibi katliama neden oldu diye bu tezle de gidebilir. Ama ben bu aşamada Türkiye'nin ABD ile büyük bir krize girmek istemediğini düşünüyorum."

13 Ağustos 2020 Perşembe

Yunanistan Ege'de de hesap verecek

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Uluslararası hukuka göre Doğu Akdeniz'de söz hakkı olmadığı halde Mısır ile korsan anlaşma imzalayan Yunanistan, gerilimi tırmandırırsa Ege'de de hesap vermek zorunda kalacak. Atina gayri askeri statüde olan 23 adadan 16'sına asker ve silah yığmış durumda. Öte yandan Kahire yönetiminin Ankara ile iletişime geçerek "Türkiye'nin Akdeniz'deki ulusal güvenlik endişelerini dikkate alıyoruz" mesajını ilettiği iddia edildi.


Uluslararası hukuk uyarınca Doğu Akdeniz’de söz söyleme hakkı olmayan Yunanistan Mısır ile korsan anlaşma yaptı, Oruç Reis’in Türkiye’nin münhasır ekonomik bölgesindeki araştırma faaliyeti üzerinden kriz çıkarma çabasına girdi. İmza attığı eylemlerle Akdeniz’de gerilimin kaynağı haline gelen Yunanlılar, Adalar Denizi’nde de (Ege) yıllardır hukuku çiğniyor. Atina yönetimi Ege’de ağır silah sokulması yasak adaları ısrarla silahlandırıyor. Durumu uluslararası anlaşmalarla belirlenmiş ‘gayri askeri statü’ (GASA) kapsamındaki 16 ada şu an cephanelik gibi. Sorun, Atina-Ankara arasındaki diplomatik temaslarda çözülemedi.



MİDİLLİ, RODOS, LİMNİ...
1923 Lozan ve 1947 Paris Anlaşmaları gereği, Ege Denizi ve Doğu Akdeniz’de toplam 23 ada gayri askeri statüde bulunuyor. Uluslararası hukuk gereği bu adalara herhangi bir ülkenin silahlı kuvvetlerinin çıkması yasak. Ancak Yunanistan, bu adalara bir süredir askeri karakollar, kışlalar, helikopter pisti ve keşif gözetleme sistemleriyle birlikte aralarında özel kuvvetler personelinin de bulunduğu birlikler konuşlandırıyor. Şu an Midilli ve Rodos’ta birer Yunan tümeni konuşlu durumda. Limni, Sakız, Sisam, İstanköy adalarında ise birer Yunan tugayı bekliyor. Diğer adalarda da tabur ve alay seviyesinde değişik büyüklükte birlikler bulunuyor. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) adalardaki korsan faaliyetleri dikkatle izliyor.

79 KEZ İHLAL ETTİLER
Atina’nın silahlandırdığı adalarda ABD ve Avrupa ülkeleri de yasadışı faaliyetlerden geri durmuyor. Yunanlıların muhrip, fırkateyn ya da hücumbot konuşlandırdığı adalara ABD ve İngiltere gibi ülkeler de son 10 yıldır pek çok kez savaş gemisi gönderip liman ziyaretlerinde bulunuyor. Bu kapsamda şu ana kadar 8 devlet tarafından 7 adaya 79 kez ihlal yapıldığı not edildi. Atina bu yolla adalarda sözde hakimiyetini meşrûlaştırmaya çalışıyor.

ADACIKLAR NE DURUMDA
Atina, adalar üzerinden korsan girişimlerini Doğu Akdeniz ve Ege’de, mülkiyeti kendisine anlaşmalarla devredilmemiş 152 ada, adacık ve kayalıkta da sürdürüyor. Kısaca ‘EGAYDAAK’ olarak bilinen bu kara parçalarını Yunanlılar kendilerininmiş gibi yerleşime açıyor, buralara asker yığıyor. Lozan ve Paris anlaşmalarıyla Atina’ya Ege’de verilen ada sayısı 14 iken, Yunanlılar fiili durum yaratmak suretiyle EGAYDAAK statüsündeki 18 adayı da sahiplenip ada sayısını 32’ye çıkardı. Türkiye, EGAYDAAK konusundaki hassasiyetini, 1994 yılında Kardak çıkarmasıyla ortaya koymuş ancak Yunan tarafı oldubitti çabalarına devam etmişti.



OSMANLI’DAN TÜRKİYE’YE
Yunanistan’ın işgali altındaki adacıklar arasında Koyun, Hurşit, Fornoz, Eşek, Nergizcik, Bulamaç, Kalolimnoz, Keçi, Sakarcılar, Koçbaba, Ardacık, Gavdos, Dhia, Dionisades, Gaidhouronisi, Koufonisi ve Venedik kayalıkları bulunuyor. Türkiye, Lozan Anlaşması’nın 12. maddesi ile Paris Anlaşması’nın 14. maddesi hükümleri gereğince, mülkiyeti Yunanistan’a devredilen adalar dışındaki ada, adacık ve kayalıkların egemenliğinin Osmanlı İmparatorluğundan Türkiye Cumhuriyeti’ne ‘halefiyet yoluyla intikal ettiğini’ ve hukuken EGAYDAAK’ların Türkiye hakimiyetinde olduğunu savunuyor. Türkiye, EGAYDAAK’ların üzerindeki mevcut olan fiilî Yunan uygulamalarının hukuki statüyü değiştirmeyeceğini vurguluyor.

DEFAATLE UYARILDI
Bölgesel sorunların çözümüne ilişkin diplomasi öncelenirken bir yandan da olası tehditlere karşı hazırlık seviyesi en üst düzeyde tutuluyor. Oruç Reis sismik araştırma gemisinin Doğu Akdeniz’de yürüttüğü faaliyetler üzerinden Yunanistan’ın tırmandırdığı gerilim savaşa evrilirse, Ege’deki tüm adalar bundan nasibini alacak. Yunanistan, Ege ve Doğu Akdeniz’deki adalara yönelik uluslararası hukuka aykırı faaliyetlerine karşı Türkiye tarafından defaatle uyarılmış, Ege ve Doğu Akdeniz’deki tatbikatlar üzerinden gambot diplomasisi de devreye alınmıştı. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, son olarak ocak ayında bu soruna dikkat çekmiş, Yunanistan’ın Ege’de uluslararası anlaşmalarla belirlenen gayri askeri statüdeki 23 adanın 16’sını anlaşmalara aykırı olmasına rağmen silahlandırdığını belirterek, “Hiçbir şekilde hakkımızı çiğnetmeyiz” uyarısı yapmıştı.

MISIR'DAN MESAJ VAR
Yunanistan’la korsan bir anlaşma imzalayan Sisi yönetimindeki Mısır’dan ilginç bir hamle geldi. Middle East Eye adlı internet portalının iddiasına göre Kahire yönetimi, Ankara ile bağlantıya geçerek “Türkiye’nin Akdeniz’deki ulusal güvenlik endişelerini dikkate alıyoruz” mesajı iletti. Habere göre Ankara, Kahire’nin bu tavrından duyduğu memnuniyeti karşı tarafa bildirdi. Gelişme, bir Türk yetkiliye dayandırılıyor. Mısır’ın ilk seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye yönelik 2013 Temmuz’undaki darbe sonrası iki ülke arasında kesilen diplomatik ilişkilerin bugünlerde yeniden başladığı belirtiliyor. Mısır ile Türkiye arasındaki ‘arka kapı diplomasisinin’ özellikle Libya ve Doğu Akdeniz’e ilişkin konularda nereye evrileceği merak konusu.



LAZON VE PARİS'E RAĞMEN
Yunanistan tarafından hukuki statüleri ihlal edilen Doğu Akdeniz ve Ege’deki tartışmalı adalar, uluslararası anlaşmalarla üç kategoriye ayırmak suretiyle askersizleştirilmiş ve silahsızlandırılmış statü teşkil edilmişti. Bu adalardan Boğazönü Adaları olarak bilinen Yunan adaları Limni ve Semadirek ile Türk adaları İmroz ve Bozcaada, Lozan’ın 4. maddesi ile askerden arındırıldı. Semadirek, Limni ve Taşoz ayrıca, Lozan’da 12. maddeyle silahsızlandırıldı. Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya adalarında da Lozan 12. maddeye göre asker bulundurmak, deniz üssü ve istihkam kurmak yasak. Ancak aynı anlaşmanın 13. maddesi, buralarda sadece polis-jandarma konuşlandırılmasının önünü açıyor. Adalara ilişkin bir anlaşma da 1947’de Paris’te yapıldı. Paris Anlaşması’nın 14. maddesine göre ‘gayri askeri statü’deki 14 tane adada Yunan tarafı ancak asayişi sağlayacak kadar polis-jandarma bulundurabiliyor. 1947’de GASA’ya dahil edilen adalar şöyle: İstanbulya, Rodos, Herke, Kerpe, Çoban, İleki, İncirli, Kelemez, İleriye, Batnoz, Lipso, Sömbeki, İstanköy, Meis.

17 Ocak 2019 Perşembe

Doğu Akdeniz’de Türkiye’siz bir mutabakat mümkün mü?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Doğu Akdeniz coğrafyasında keşfedilen hidrokarbon rezervlerinin önemli bir kısmına sahip olan ülkeler, Türkiye’nin yer almadığı denklemler üzerinden politikalarını sürdürüyor.
Bu hafta başında Mısır’ın başkenti Kahire’de Akdeniz’e kıyısı olan 7 ülkenin resmi katılımlarıyla “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” adlı bir toplantı gerçekleşti. Söz konusu toplantıya Mısır, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Yunanistan, İtalya, İsrail, Ürdün ve Filistin’in enerji bakanlarının yanı sıra birçok yetkili katıldı. Bu toplantıya Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) temsilcilerinin katılmaması ise dikkat çekiyor.
Buradan hareketle, Doğu Akdeniz’de bulunan hidrokarbon rezervleri üzerindeki paylaşım mücadelelerinin ve işbirliklerin iyice belirginleşmeye başladığı söylenebilir. Özellikle doğal gaz üzerinde bölgesel mutabakatların değerlendirildiği toplantı, bahsi geçen ülkeler arasındaki ikili ve çoklu ilişkilerin geliştirilmesi amacını taşıyor. Toplantının en belirgin başlığı ise Doğu Akdeniz bölgesinde kaynak sahibi olan ülkeler arasında uluslararası bir örgüt oluşturulması kararı. Bu sayede bölgede bulunan enerji kaynaklarından etkin ve verimli bir şekilde istifade edilmek isteniyor.
Uluslararası bir örgütün kurulması kararı genel olarak olumlu karşılanırken, Akdeniz’de bulunan ve bölgedeki potansiyel kaynaklar üzerinde hak sahibi olan diğer ülkelerin dışarıda bırakılmak istenmesi eleştirileri de beraberinde getiriyor. Toplantıya katılanlar dışında Türkiye, KKTC, Lübnan ve Suriye gibi ülkeler de bölgede bulunuyor. Eğer Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarının üretimi ve transferi konularında geniş tabana yayılan bir işbirliği yapılmak isteniyorsa, tüm paydaşların ortak zeminde buluşması gerekiyor. Aksi halde, bugün çözüme kavuşmuş gibi görünen birçok mesele, ilerleyen dönemde yeniden ve daha da derinleşerek gündeme gelecektir.
Toplantıda öncelikli olarak ele alınan hususlar, bölgede bir doğal gaz piyasası oluşturmak, kaynak sahibi ülkelerin enerji arz ve talep güvenliklerini sağlamak, uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde diyalog ve işbirliği imkanlarını geliştirmek, bölgedeki doğal gaz rezerv potansiyeline sahip ve üretim yapan ülkeleri desteklemek, enerji talebi yüksek olan ülkelere sürekli ve sürdürülebilir gaz temin etmek için olası transit ülkelerle işbirliği zemini oluşturmak ve son olarak doğal gaz üretimi aşmasında çevresel tahribatın minimum seviyede tutulması şeklinde sıralanabilir. Söz konusu girişimler, yıllardan beri süregelen ve bir türlü üzerinde tam mutabakata varılamayan, Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının üretimiyle küresel enerji piyasalarına erişimi konusundaki problemlerin giderilmesi anlamında son derece olumlu. Ancak bölgede bulunan bazı ülkelerin yok sayılması, çözümsüzlük ortamının daha da derinleşmesine yol açabilir.

Amaç Türkiye’yi oyunun dışında tutmak

Türkiye bulunduğu jeostratejik konumu itibariyle dünyanın en önemli enerji arz ve talep merkezleri arasında yer alıyor. Bu coğrafi avantaj, Türkiye’yi doğudan batıya uzanan enerji transfer hatlarının değişmez aktörlerinden biri haline getiriyor. Öte yandan, küresel enerji oyunu içinde sadece coğrafi konum değil, siyasi ve ekonomik durum da epey önem teşkil ediyor. Nitekim Doğu Akdeniz özelinde süregelen tartışmaların odak noktasında yer alan enerji kaynaklarının küresel piyasalara transferi meselesi, Türkiye ile bazı diğer bölge ülkelerini karşı karşıya getiriyor.
Bölgeden çıkarılan kaynakların boru hatları vasıtasıyla Avrupa kıtasına taşınmasıyla ilgili iki muhtemel rota gündeme geliyor. Bunlardan ilki, doğal gazın önce Türkiye’ye, ardından Avrupa’ya iletilmesi; ikincisi ise East-Med Doğal Gaz Boru Hattı Projesi ile İsrail, GKRY, Yunanistan ve İtalya üzerinden küresel piyasalara transfer edilmesi. Esasında Türkiye’nin saf dışı bırakılmak istenmesi durumu da burada ortaya çıkıyor. Diğer faktörler bir kenara bırakıldığında, bu iki projeden en az maliyetli ve en makul olanı, kaynakların Türkiye üzerinden taşınması. Öyle ki düşük seyreden küresel petrol ve doğal gaz fiyatları, Doğu Akdeniz’de keşfedilen kaynakların transfer edilmesi üzerinde zorlayıcı bir etkiye sahip. Diğer bir ifadeyle, burada ana kısıtlayıcı faktör olarak fiyatlar ön plana çıkıyor.
Ancak başta İsrail ve Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı tutumları, Doğu Akdeniz’deki problemin ekonomik olmaktan çok siyasi bir zemine oturmasına neden oluyor. İsrail bölgede şimdiye kadar keşfedilmiş doğal gaz potansiyeli bakımından ilk sırada bulunuyor. Elinde tuttuğu iki önemli rezerv alanı olan Tamar ve Leviathan bölgelerinden çıkartılan kaynakları 2019 yılı içinde Mısır’a ihraç etmeye hazırlanıyor. Böylece Mısır’da bulunan likit doğal gaz (LNG) terminalleri sayesinde, sıvılaştırılan doğal gazın piyasaya sunulması hedefleniyor. Dolayısıyla bu durum, Türkiye &uuuuml;zerinden geçebilecek olası transfer güzergahına bir alternatif teşkil ediyor.
Bununla beraber, özellikle son dönemde Mısır ile GKRY arasında yaşanan gelişmeler, Ankara tarafından yakından takip ediliyor. Son olarak Mısır ile GKRY arasında imzalanan doğal gaz boru hattı anlaşması, zaten gergin olan ikili ilişkilere zarar veriyor. Ayrıca münhasır ekonomik bölgeler üzerinden yaşanan tartışmalar da tarafları karşı karşıya getiriyor. Türkiye’nin bu konudaki tavrı ise uluslararası hak ve hukuktan kaynaklanan menfaatlerini sonuna kadar koruma yönünde. Diğer bir ifadeyle, Türkiye bölgede gerçekleştirilmek istenen oldu bitti politikasına izin vermemek adına mücadelesini sürdürüyor.
Tüm bu senaryo ve eylemler göstermektedir ki Doğu Akdeniz coğrafyasında keşfedilen hidrokarbon rezervlerinin önemli bir kısmına sahip olan ülkeler, Türkiye’nin yer almadığı denklemler üzerinden politikalarını sürdürüyor. Öte taraftan Türkiye hem kendi münhasır ekonomik bölgesi içerisinde kalan alanlarda petrol ve doğal gaz arama çalışmalarını sürdürüyor hem de Doğu Akdeniz’den çıkartılacak olan doğal gazın dış tedarikçilere transferi notasındaki kritik pozisyonunu koruyabilmek adına yoğun mesai harcıyor. Şu çok açıktır ki Türkiye’nin yaptığı çalışmalarla doğal gaz çıkarması sonucunda bölgedeki rezerv sahibi ülkeler arasına girmesi, mevcut transfer potansiyelinin yanı sıra, bölgenin en güçlü aktörleri arasında yer almasını sağlayacaktır.

Türkiye “kazan-kazan” prensibini savunuyor

Türkiye bölgede yaşanan tüm çekişmelere rağmen, “kazan-kazan” prensibiyle hareket ederek tüm paydaşların avantajlı bir şekilde işbirliği yapabilmesi adına faaliyetlerini sürdürüyor. Bir yandan artan enerji ihtiyacını kesintisiz bir şekilde temin ederek bu alandaki arz güvenliğini arttırmak isteyen Türkiye, diğer yandan Doğu Akdeniz’de bulunan kaynakların en uygun maliyetle uluslararası piyasaya ulaştırılması konusunda avantajlar sunuyor. Bundan dolayı, Doğu Akdeniz’de bulunan kaynaklarla ilgili ortak bir karar alma aşamasında Türkiye’nin de katılımı son derece önemli.
Yapılan açıklamalar “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” buluşmasının ikinci toplantısının Nisan ayında olacağı yönünde. Dolayısıyla gelecek toplantıda bölgedeki tüm aktörlerin katılımıyla daha geniş bir işbirliği ortamının tesis edilmesi gerekiyor. Bölge üzerinde oluşturulan denklemlerde Türkiye ve KKTC gibi iki kritik ülkenin dışarıda bırakılması, taraflar arasında birtakım gerilimlere yol açabilir. Bu nedenle ikinci toplantıda, bölgede bulunan tüm ülkelerin katılımıyla alınacak kararların uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde ve kapsayıcı bir yaklaşımla oluşturulması olumlu sonuçlar doğuracaktır.
Türkiye enerji alanında nihai hedeflerinden biri olan enerji ticaretinde merkez ülke olma konusundaki avantajını devam ettirmek istiyor. Nitekim Türkiye’nin son dönemde gerçekleştirdiği TANAP ve TürkAkım projelerinde gösterdiği ekonomik ve siyasi başarı bir referans noktası olarak kabul ediliyor. Dolayısıyla, Doğu Akdeniz’de yaşanan çekişme, çatışma ve kriz ortamlarının bir an evvel sona erdirilmesiyle bölgenin istikrarlı bir yapıya kavuşabilmesi adına, Türkiye’nin aktif rol üstlenmesine ihtiyaç vardır. Bölgedeki ülkeler Doğu Akdeniz gazının transferi konusunda Türkiye’nin en ideal güzergâh olduğunun farkında. Bununla beraber, giderek artan enerji ihtiyacı, Türkiye’yi bölgede bulunan kaynaklar açısından da uygun bir pazar konumuna getiriyor. Kısacası, Türkiye’nin de içinde bulunduğu projelerle tüm kesimler açısından kazançlı bir durum ortaya çıkabilecektir.
[ BU YAZIYI ]

Whatsapp ile paylaş

google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html