BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
GKRY sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
GKRY sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

28 Ağustos 2020 Cuma

Mısır-Yunanistan anlaşması ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki uygulamaları

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Yunanistan Türkiye-Libya deniz yetki alanları sınırını bertaraf etme telaşı içinde, Mısır ile Meis’e ilişkin iddialarından vazgeçtiğine işaret eden bir anlaşmayı yapmaya razı olmuş.



Türkiye açısından Doğu Akdeniz kıta sahanlığı/MEB uyuşmazlığı genel olarak üç ayrı uyuşmazlık halinde değerlendirilebilir: Türk-Yunan uyuşmazlığı, Türkiye-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) uyuşmazlığı ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)-GKRY uyuşmazlığı.
Türkiye bu üç uyuşmazlık bölgesinde de devlet uygulamaları yapıyor. Yakın bir zamana kadar bu uygulamalar ilgili deniz alanlarının sahiplenilmesine yönelikti. Sondaj gemileri edindikten sonra sahada yürüttüğü faaliyetlerden, sahiplenmenin yanı sıra, Türkiye’nin ekonomik faydaya da yöneldiği görülüyor. Şimdi Türkiye’nin söz konusu faaliyetlerini daha yakından değerlendirelim.



Devam eden Türk devlet uygulamaları ve Yunan tatbikat sahası

Türkiye açısından Doğu Akdeniz deniz yetki alanları uyuşmazlığının bir başka cephesi KKTC’nin haklarıyla ilgili. 
Türkiye ile Libya 27 Kasım 2019 tarihinde bir deniz yetki alanları sınırlandırması anlaşması gerçekleştirdiler. Bu anlaşma Kıbrıs adasına doğru uzanan Yunan iddialarının önünü kesti. Araştırma gemisi (A/G) Oruç Reis, 21 Temmuz 2020 tarihinde Seyir Hidrografi ve Oşinografi Dairesi (SHOD) tarafından ilan edilen sahada (harita I) 21 Temmuz-2 Ağustos 2020 tarihleri arasında araştırma yapacaktı. Genel olarak bakıldığında, bu araştırma Türkiye’nin Libya ile yaptığı sınırlandırma anlaşmasını destekliyordu. Daha yakından bakıldığında, araştırma sahasının Türkiye-Libya sınırının hayli doğusunda kaldığı ve daha çok Meis ve Rodos adalarını ilgilendirdiği görülüyordu. A/G Oruç Reis’in araştırma sahası, 28° 00' 00" boylamına kadar uzanıyor; Türk-Yunan kıta sahanlığı sınırlandırmasında Meis’i hiç dikkate almıyor; Rodos’a ise 28° 00' 00" boylamının doğusunda etki tanınmayacağını gösteriyordu. Türkiye ile Yunanistan arasındaki gerilim arttı. Almanya Başbakanı Angela Merkel’in araya girmesiyle Türkiye bir iyi niyet gösterisi yaptı, araştırmayı askıya aldı.
GKRY Kıbrıs adasının tek temsilcisiymiş gibi hareket ederek adanın deniz yetki alanlarında tek başına tasarruflarda bulunuyor
Kısa bir süre sonra, 6 Ağustos 2020 tarihinde Yunanistan-Mısır sınırlandırma anlaşması imzalandı. Anlaşma ile çizilen sınır, 26° 00' 00" ila 28° 00' 00" boylamları arasında uzanıyordu (harita I) ve Türkiye Libya sınırını bertaraf etmeye yönelikti. Bu durum, A/G Oruç Reis’in askıya alınan araştırmasının yapılmasını tahrik etti. SHOD yeni bir ilan (1024/20) ile A/G Oruç Reis’in 10-23 Ağustos 2020 tarihleri arasında araştırma yapacağını duyurdu. A/G Oruç Reis sahaya intikal etti ve araştırmasını icra etmeye başladı. Gerilim yine yükseldi. Türk ve Yunan donanmaları karşı karşıya geldiler. Bir silahlı çatışma çıkmadı. Taraflar olayları tırmandırmamak için çaba sarf ediyorlardı.

Oruç Reis’in ikinci araştırma ilanında belirlenen araştırma sahası ilkiyle aynıydı; 28° 00' 00" boylamında sona eriyordu. Oysa bu zamanlamada Oruç Reis’in yeni ilan edilen araştırma sahasının Türkiye’nin Yunanistan-Mısır sınırlandırma anlaşmasını tanımadığını gösterecek şekilde 28° 00' 00" boylamının batısına doğru uzanması beklenirdi. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığında ilan ettiği ruhsat sahaları da 28° 00' 00" boylamına kadar gelip dayanıyordu. 28° 00' 00" boylamının batısında ise şimdiye kadar hiç ruhsat verilmemişti. Yunanistan ile Mısır’ın imzaladığı anlaşmanın çizdiği sınır ise 26° 00' 00" boylamından başlayıp 28° 00' 00" boylamında sona eriyordu. 28° 00' 00" boylamının sihri neydi? Mısır 28° 00' 00" boylamının doğusunda kalan kıta sahanlığının sınırını Türkiye ile mi çizmeyi düşünüyordu? Türkiye ile Yunanistan 28° 00' 00" boylamını zımnen kıta sahanlıklarının sınırı olarak mı kabul etmişlerdi?



28°00'00" Boylamı batısı Türk devlet uygulamalarından örnekler


Mısır Türkiye ile bir sınırlandırma anlaşması yaparak, Yunanistan ile çizdiği sınırın doğuda sona erdiği 28° 00' 00" boylamından başlayarak doğuya doğru uzanan ve GKRY ile çizdiği sınırın batı ucunda sona eren sahada, kıta sahanlığının sınırını Türkiye ile çizme imkânını muhafaza ediyor. Türkiye’nin Mısır-Yunanistan ve Mısır-GKRY sınırlandırma anlaşmalarını tanımaması Türkiye ile Mısır arasında böyle bir sınır çizilmesine engel teşkil etmiyor. Buna karşılık, uluslararası hukuk açısından bu sınır alternatifsiz olsa da, Mısır’ın ileride ikinci bir anlaşma yaparak kıta sahanlığı sınırının geri kalan kısmını da Yunanistan ile çizme olasılığı göz ardı edilmemeli.

Yunanistan Türkiye-Libya deniz yetki alanları sınırını bertaraf etme telaşı içinde, Mısır ile Meis’e ilişkin iddialarından vazgeçtiğine işaret eden bir anlaşmayı yapmaya razı olmuş. Mısır-Yunanistan sınırlandırma anlaşmasının Yunan iddialarına aykırı başka boyutları da var. Acaba Yunanistan, hukuksuzluğu Mısır-Yunanistan sınırlandırma anlaşması ile ayan beyan ortaya konulan iddialarından gerçekten vazgeçti mi? Hayır! Yunanistan bilinen hukuksuz iddialarını yeniden sahiplenmek için uğraşıyor.
Türkiye olayları tırmandırmamak için A/G Oruç Reis’in araştırma sahasını batıya doğru genişletmiyor; sebep bu. Yoksa 28° 00' 00" boylamını esas alan kıta sahanlığı sınırı Türkiye için kabul edilemez. 

Bu sınır, Türkiye’nin Libya ile yaptığı sınırlandırma anlaşmasından vazgeçmesi ve Yunanistan-Mısır sınırlandırma anlaşmasını tanıması anlamına gelir. Ayrıca Türkiye’nin Ege denizinde de Yunanistan lehine ciddi hak kayıplarına uğramasına yol açar. Türkiye daha önce 28° 00' 00" boylamının batısında Yunanistan’dan izin alarak faaliyet gösteren araştırma gemilerini Türk kıta sahanlığında bulunduklarını söyleyerek bölgeden çıkartmıştı. Hatta 28° 00' 00" boylamının batısında faaliyet gösterilmesi için bazı izinler de vermişti (harita II). Buna rağmen, 28° 00' 00" boylamını esas alan olayların akış sırası, Türkiye’nin 28° 00' 00" boylamının batısındaki haklarının sahibi olduğunu gösteren bir tasarrufta bulunmasını gerektiriyordu.

Türk Dışişleri Bakanlığı’nın (DİB) üst düzey bir yetkilisi 20 Ağustos 2020 tarihinde gereken açıklamayı yaptı. Türkiye’nin 18 Mart 2020 tarihli notası ile Birleşmiş Milletler’e (BM) bildirilen Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığının sınırları içinde kaldığını belirterek, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın (TPAO) 28° 00' 00" boylamının batısındaki yeni araştırma ve sondaj ruhsat taleplerinin haritasını yayımladı (harita III). [2] Bir taraftan sahadaki gelişmelerin yarattığı heyecan, diğer taraftan DİB’in ilave gerilim yaratacak yaklaşımlardan kaçınması, yapılan açıklamanın medyada taşıdığı öneme denk bir yer bulmasını engelledi. DİB’in açıklaması gerçekten çok önemliydi; A/G Oruç Reis’in araştırma sahasının yol açabileceği yanlış anlamaların önünü kesti. Türkiye 28° 00' 00" boylamını Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığının batı sınırı olarak kabul etmeyeceğini, Libya ile yaptığı sınırlandırma anlaşmasından vazgeçmeyeceğini ve Yunanistan-Mısır sınırlandırma anlaşmasını tanımadığını bir kez daha beyan etmiş oldu. İleride 28° 00' 00" boylamının batısında TPAO’ya araştırma ve sondaj ruhsatları verilebileceğinin sinyalini de verdi. Böylece, Mısır ile çizebileceği 28° 00' 00" boylamından başlayarak doğuya doğru uzanacak bir sınırın Yunanistan-Mısır sınırlandırma anlaşmasını tanıyacağı anlamına gelmeyeceğini gösterdi.




Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığının araştırma ve sondaj ruhsatları talep ettiği alanlar


A/G Oruç Reis’in SHOD’un 1024/2020 numaralı ilanı ile bildirilen araştırma süresi 23 Ağustos’ta bitti. Fakat aynı gün saat 19:23’de SHOD’un 1062/2020 numaralı ilanı ile araştırma süresi 27 Ağustos saat 20:59’a kadar uzatıldı.
24 Ağustos günü medyada, Yunanistan’ın Girit adasının güneydoğusunda askeri tatbikat yapacağına, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) de tatbikata 4 F16 ile katılacağına dair haberler çıktı. Irakleio istasyonu 24 Ağustos 05:00’da, 25 Ağustos saat 05:10 ile 27 Ağustos saat 20:59 arasında A/G Oruç Reis’in araştırma sahasını da içine alan geniş bir alanda (harita I) uçak ve gemilerin katılacağı askeri tatbikat yapılacağını ilan etti.
Irakleio istasyonunun tatbikat ilanı, SHOD’un A/G Oruç Reis’in araştırma süresini uzatan ilanından yaklaşık dokuz buçuk saat sonra yayımlanmış. Bu durum, A/G Oruç Reis ilan edilen araştırma sahasında ilan edilen saatlerde araştırma yaparken, aynı sahada, aynı saatlerde Yunanistan’ın askeri tatbikat yapacağını gösteriyor. Açık denizde tatbikat yapmak yasak değil; ama ilan edilmiş ve devam eden bir araştırmanın icra edildiği sahada tatbikat yapmak neyin nesi? Yunanistan A/G Oruç Reis’in araştırmasını durdurmak için gözdağı mı veriyor? Bu uluslararası hukukla bağdaşan bir durum değil. Silahlı çatışma çıkar mı? Silahların olduğu her yerde çatışma riski vardır. Bu riskin Doğu Akdeniz’de gerçekleşmeyeceğini düşünüyor ve umuyoruz.

Türkiye açısından Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları uyuşmazlığının ikinci boyutu GKRY’nin haksız iddiaları nedeniyle ortaya çıkıyor. GKRY Anadolu ile Kıbrıs adası arasındaki ortay hatta dayanarak bölgedeki Türk kıta sahanlığı üzerinde önemli büyüklükte bir alanda hak iddia ediyor. Kıbrıs adasının batısındaki sınırlandırma sahasında adanın ilgili kıyıları epey kısa. Buna karşılık Türkiye’nin aynı sınırlandırma sahasına bakan kıyıları çok uzun. Bu sınırlandırma sahasında Türkiye’nin ilgili kıyılarının Kıbrıs adasının ilgili kıyılarına bakarak on kat daha uzun olduğu söylenebilir. GKRY’nin Mısır ve Lübnan ile imzaladığı sınırlandırma anlaşmalarından sonra ilan ettiği (1, 4, 5, 6 ve 7 numaralı) bloklar Türk kıta sahanlığına tecavüz ediyor.
Türkiye GKRY’nin Mısır ve İsrail ile gerçekleştirdiği anlaşmaları protesto etti ve tanımadığını bildirdi. Benzer şekilde, GKRY ile Lübnan arasında imzalanan sınırlandırma anlaşması da protesto edildi. Lübnan tarafından da onaylanmayan bu anlaşma hiçbir zaman bağlayıcılık kazanmadı. Türkiye GKRY’nin ilan ettiği ruhsat bloklarını, verilen ruhsatları ve bu ruhsatlara dayanılarak sahada gerçekleştirilen faaliyetleri de protesto etti.
Türkiye kendi kıta sahanlığı üzerinde GKRY’nin hak iddia ettiği alanlar dâhil olmak üzere çok sayıda sismik araştırma ve sondaj ruhsatları verdi. Bu ruhsatlara dayalı olarak sahada sismik araştırma ve sondaj faaliyetleri gerçekleştirildi. TPAO halen Kıbrıs adasının güneybatısında Türk kıta sahanlığını ihlal eden 6 ve 7 numaralı GKRY bloklarının üzerinde sondaj çalışmalarını sürdürüyor (harita I). Bütün bunlar, Türkiye’nin Yunanistan-Mısır anlaşmasının çizdiği sınırın doğu ucundan GKRY-Mısır anlaşmasının çizdiği sınırın batı ucuna kadar uzanan sahada Mısır ile çizebileceği sınırın GKRY-Mısır sınırlandırma anlaşmasını tanıyacağı anlamına gelmeyeceğini gösteriyor.

Türkiye açısından Doğu Akdeniz deniz yetki alanları uyuşmazlığının üçüncü cephesi KKTC’nin haklarıyla ilgili. Kıbrıslı Türkler ile Rumlar eşit haklara sahiptir. Kıbrıs uyuşmazlığının kökeninde, Kıbrıslı Rumların Kıbrıslı Türklerin haklarını, hatta Kıbrıs Türkünü yok sayması yatıyor. Bu durum, Kıbrıs adasının deniz yetki alanlarında da devam ediyor ve Kıbrıs uyuşmazlığının denize yayılmasına neden oluyor. GKRY Kıbrıs adasının tek temsilcisiymiş gibi hareket ederek adanın deniz yetki alanlarında tek başına tasarruflarda bulunuyor. GKRY’nin yetkisi olmadan gerçekleştirdiği bu hukuksuz tasarruflara itibar edenler de GKRY’nin gerçekleştirdiği hukuksuzluklara ortak oluyorlar. 

KKTC ve Türkiye bir taraftan bu hukuksuzlukları protesto etmekte diğer taraftan da uluslararası hukukun çok önemli bir ilkesi olan karşılıklılık esasında cevap vermekteler. Bu kapsamda, KKTC TPAO’ya sismik araştırma ve sondaj ruhsatları vermiştir. A/G Barbaros Hayrettin Paşa halen bu ruhsatlara dayanarak adanın doğusunda (harita I) sismik araştırma faaliyetlerini sürdürüyor.


15 Eylül 2020 Salı

Üçüncü tarafların müdahalesi Doğu Akdeniz'de krizi derinleştiriyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



Doğu Akdeniz'deki gerginliğin öncekilerden en önemli farkı, daha önce genellikle gerilimin düşürülmesi rolünü üstlenen üçüncü tarafların Yunanistan lehine harekete geçmeleri ve konuyu Türkiye üzerinde bir baskı aracı olarak kullanma istekleridir.




Doğu Akdeniz’deki gelişmeler, Yunanistan’ı esasen sadece küçük bir boyutuyla ilgilendiriyor. Ne var ki Atina yönetiminin konuyu Türkiye ile müzakere etmek yerine maksimalist bir anlayışla uluslararasılaştırma çabası ve konuyla normalde ilişkisi olmayan üçüncü tarafların konuya dâhil olma girişimleri nedeniyle süreç her geçen gün farklı bir dinamiğe bürünüyor.

Görünürde Doğu Akdeniz’deki sorun, Yunanistan ile Türkiye arasında kıta sahanlığının sınırlandırılmasına yönelik bir uzlaşmazlık. Ancak gerçekte mesele ne Türkiye ile Yunanistan arasındaki uzlaşmazlıkla ne bölgedeki potansiyel hidrokarbon rezervleriyle ne de Doğu Akdeniz’deki güç mücadelesiyle sınırlı. Sorun, bunların hepsini kapsayacak şekilde bölgesel ve küresel sistemdeki dönüşüm ve bu dönüşümle beraber ortaya çıkmakta olan fayda ve maliyetlerle ilişkili. Doğu Akdeniz’e kıyısı bile olmayan devletlerin Atina yönetimi lehine keskin bir tavır almaları de bundan kaynaklanıyor. Bu noktada, Doğu Akdeniz’deki gelişmeler Yunanistan ve GKRY üzerinden Türkiye’nin etkisini sınırlandırma ve Türkiye’yi kuşatma çabalarının önemli bir aracı haline gelmeye başladı.

Konunun görünen boyutu

Yunanistan Doğu Akdeniz’de Türkiye ile sınır oluşturacak resmi bir kıta sahanlığı ilanında bulunmamakla beraber, Doğu Akdeniz’in önemli bir kısmını Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile paylaşmak istemekte. İkilinin tahayyülünde Türkiye’ye “bahşedilen” Antalya Körfezi’yle sınırlı oldukça dar bir kıta sahanlığı alanı bulunuyor.

Türkiye ise Yunanistan ile GKRY’nin Doğu Akdeniz’deki oldubittilerini kabul etmediğini göstermek için bir yandan kendi kıta sahanlığını ilan edip Birleşmiş Milletler’e (BM) tescil ederken diğer yandan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Türkiye tarafından TPAO’ya verilen ruhsatlarla (Yunanistan ve GKRY’nin iddia ettiği ancak Türkiye ve KKTC’nin ilan ettiği) kıta sahanlığı alanlarında sismik araştırmalarda bulunmakta.

Süreç nispeten durağan bir görünüm arz ederken Türkiye ile Libya arasında 29 Kasım 2019’da imzalanan deniz alanlarına ilişkin mutabakat muhtırası bir dönüm noktası oldu. Zira söz konusu muhtıra Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’deki iddialarını tamamen ortadan kaldırır nitelikte. Bu husus, Türkiye’nin Libya özelinde ve bölge genelinde artan etkisiyle beraber düşünüldüğünde, sadece Yunanistan’ı değil, bölgede nüfuzları azalan diğer aktörleri de harekete geçirdi ve böylece gerilim tırmanmaya başladı.

Gerilimin tırmanmasını önlemek için AB dönem başkanı sıfatıyla Almanya arabulucu/uzlaştırıcı olarak devreye girdi, Türkiye sismik faaliyetlerini geçici süreliğine duraklattı, ancak Yunanistan, konjonktürden aldığı cesaretle, 6 Ağustos 2020’de Mısır’la deniz sınırı anlaşması imzalayarak süreci akamete uğrattı. Bunun üzerine Türkiye, Doğu Akdeniz’de kendi kıta sahanlığındaki sismik faaliyetlerine donanma himayesindeki Oruç Reis gemisiyle kaldığı yerden yeniden başladı.

Suriye ve Libya’da güç projeksiyonlarının akamete uğramasında Türkiye’nin etkisi olduğunu düşünen Macron, Yunanistan ve Doğu Akdeniz’i Türkiye’den rövanş almanın bir aracı olarak kullanmak ve bu vesileyle bölgede yeni bir güç projeksiyonu içine girmek istemektedir.

Madalyonun arka yüzü: Üçüncü taraflar

Türkiye ile Yunanistan arasında Ege Denizi kaynaklı çok sayıda uzlaşmazlık var ve iki ülke geçmişte bu sorunlar nedeniyle ciddi krizler yaşadılar. Günümüzdeki gerginliğin öncekilerden en önemli farkı, daha önce genellikle gerilimin düşürülmesi rolünü üstlenen üçüncü tarafların Yunanistan lehine harekete geçmeleri ve konuyu Türkiye üzerinde bir baskı aracı olarak kullanma istekleri.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki ve bölge genelindeki hak ve menfaatlerini sınırlandırmaya yönelik kampanyada Yunanistan’ın yanında Fransa, BAE ve Mısır gibi devletler yer alıyor. Şüphesiz her bir devletin farklı çıkar hesapları bulunuyor, ancak çıkarlarının örtüştüğü noktayı, Türkiye’nin etkisinin sınırlandırılması oluşturuyor.

Fransa Devlet Başkanı Emmanuel Macron Doğu Akdeniz’deki gelişmelerde son dönemde agresif söylemleri ve politikalarıyla ön plana çıkmakta. Macron’un Türkiye karşıtı hırçın tavrı, aslında sadece Yunanistan ve Doğu Akdeniz’le ilişkili değil. Nitekim Suriye ve Libya’da güç projeksiyonlarının akamete uğramasında Türkiye’nin etkisi olduğunu düşünen Macron, Yunanistan ve Doğu Akdeniz’i Türkiye’den rövanş almanın bir aracı olarak kullanmak ve bu vesileyle bölgede yeni bir güç projeksiyonu içine girmek istiyor. Bunu gerçekleştirmek için Yunanistan ve GKRY ile derinleştirdiği ilişkilerin yanı sıra NATO ve Avrupa Birliği (AB) platformlarını da kullanmak istiyor.

Bununla beraber, son dönem gelişmeleri dikkate alındığında Macron’un NATO üzerinden Türkiye’yi yalnızlaştırma girişimi başarısızlığa uğradı. Yunanistan ve GKRY ile birlikte konuyu AB-Türkiye sorunu haline dönüştürme girişimi ise -en azından şimdilik- başarıya ulaşamamış durumda. Macron, Akdeniz’e kıyısı olan AB ülkeleriyle gerçekleştirdiği toplantıda oluşturmak istediği Türkiye karşıtı sert duruşu da elde edemedi. Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan karşıtı söylemleri, Türkiye’yi caydırmaktan ziyade, sadece Türkiye’nin kararlılığını artırdı. Son süreçte Türkiye karşıtlığı üzerinden Macron’un elde ettiği tek “başarı” Yunanistan ile GKRY üzerinde artan nüfuzu ve yaptığı silah satışları oldu.

AB açısından bakıldığında, kısa vadede istediği amaçları gerçekleştiremese de Macron’un Türkiye’yi sınırlandırma politikasında AB kartını kullanmaya devam etmesi bekleniyor. Nitekim 24-25 Eylül’de düzenlenecek AB Devlet ve Hükümet Başkanları Konseyi toplantısında Türkiye’ye yönelik olası yaptırımların Fransa tarafından gündeme getirilmesi ihtimali söz konusu. Üzerinde uzlaşılmış bir kıta sahanlığı alanı bulunmamasına rağmen “Türkiye’nin bir AB üyesinin egemenliğini zedelediği” argümanı üzerinden konuyu AB’nin birincil gündemi yapmaya çalışan Macron, henüz pratikte sonuç ortaya çıkaracak bir adım atabilmiş değil. Ancak Macron AB siyasetinde istediği sonucu elde etse bile bu durumun Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikasına ne denli etkide bulunacağı meçhul. Diğer bir deyişle, AB, Türkiye üzerinde 1990’lı yıllarda olduğu kadar etkili bir pozisyona sahip değil ve Türkiye’de Doğu Akdeniz’deki hakların korunmasına yönelik büyük bir siyasi kararlılık ve toplumsal mutabakat bulunuyor.

Öte yandan Macron’un AB’de baskın bir rol oynamak istemesinin ve son dönemde Doğu Akdeniz ve Libya’da giriştiği saldırgan faaliyetlerin, bazı AB ülkelerinde rahatsızlık oluşturduğu söylenebilir. Bu rahatsızlığın bir boyutu AB siyaseti ile doğrudan ilişkiliyken bir diğer boyutu NATO ile ilişkili. Nitekim Almanya, İspanya, İtalya, Macaristan, Malta, Bulgaristan gibi ülkeler, Macron’un Türkiye karşıtı agresif politikalarını bir AB politikası haline getirme çabasına çekinceyle yaklaşmaktalar. Ayrıca AB’nin 27 üyesinin 21’i aynı zamanda NATO üyesi. Fransa’nın Türkiye ile Yunanistan arasındaki meselede müzakereleri önceleyen tutum yerine gerginliği artıran bir tutum takınması, NATO ittifak sisteminde çatlaklara yol açabilir. Gerginliğin artması, söz konusu 21 üye haricindeki diğer NATO üyeleri tarafından da arzu edilmeyen bir gelişme olacaktır. Zira Türkiye ile Yunanistan arasında gerilimi azaltmaya yönelik teknik görüşmelerin NATO bağlamında yapıldığı dikkate alındığında, örgütün etkili fonksiyon göstermesi önem arz ediyor. Bununla beraber, AB’nin söylem düzeyinde de olsa gerginlikte Yunanistan ile dayanışma içinde olduğunu açıklaması, Paris ve Atina yönetimlerini cesaretlendiren önemli bir faktör.

Doğu Akdeniz’deki güç mücadelesinin başında net bir tavır almayan ABD’nin son dönemde attığı bazı adımlarla hangi tarafa yakın olacağını yansıtmaya başladığı görülüyor. Nitekim Yunanistan’la askeri ilişkilerini geliştirmeye başlayan ABD, 1 Eylül’de GKRY’ye 1987’den beri uyguladığı silah ambargosunu -kısıtlı da olsa- kaldırma kararı aldı ve ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo adada sadece GKRY’ye yaptığı ziyarette bölgedeki gerilime ilişkin “kaygılarını” belirtti. Aynı ziyarette sorunun diyalogla ve diplomatik yollarla çözülmesi gerektiğini vurguladı. Önceki Türkiye-Yunanistan uyuşmazlıklarında ABD’nin gerilimi düşürücü rolü dikkate alındığında, şüphesiz atılan son adımlar, ABD’nin de eski pozisyonundan farklı bir tutum içine girmeye başladığını gösteriyor. Bu durumun sebepleri düşünüldüğünde, üç faktörün ön planda olduğu söylenebilir: ABD’de Kasım ayında düzenlenecek seçimler ve bu seçimlerde Yunan lobisinin önceki dönemlerden daha etkili bir rol oynamaya başlaması, ABD’de Türkiye’nin Barış Pınarı operasyonuyla birlikte artan Türkiye karşıtı havanın etkisi ve bölgesel güç mücadelesinde Türkiye’nin etkisini sınırlandırmak isteyen diğer aktörlerin ABD nezdindeki lobi faaliyetleri. Seçim sonucunda bir yönetim değişikliği olması halinde ABD’nin Yunanistan ve GKRY’yi destekleyici tutumunu daha belirgin hale getirmesi bekleniyor. Öte yandan Fransa’nın agresif tutumu ile AB ve diğer aktörlerin etkisiz pozisyonu düşünüldüğünde, krizin tırmanması veya askeri bir çatışmaya evrilmesi halinde ABD’nin gerginliği düşürücü bir rol oynaması da her zaman ihtimal dahilinde.

Müzakerelerden verimli sonuç alınabilmesi içinse Fransa’nın süreçten izole edilmesi veya agresif politikalarını sonlandırarak AB veya NATO bağlamında uzlaştırıcı ve yapıcı bir rol oynaması gerekmektedir.

Sorunun çözülme ihtimali

Doğu Akdeniz ve ötesini ilgilendiren sorun, sadece görünürdeki Türkiye-Yunanistan anlaşmazlığına indirgendiğinde bile sorunun kısa vadede çözülme ihtimali epey düşük duruyor. Zira Doğu Akdeniz’deki egemenlik alanları paylaşımı, Yunanistan’la yaşanan Ege’deki sorunlarla doğrudan ilişkili. Burada varılacak bir uzlaşma, Ege Denizi’ndeki sorunların en azından bir kısmı için emsal teşkil edecektir. Ayrıca on yıllardır çözülmeden ötelenen Ege Denizi’ndeki sorunlardan farklı olarak, bölgedeki potansiyel enerji rezervleri ve üçüncü tarafların soruna agresif bir tavırla dahil olması sorunun çözülme ihtimalini azaltıyor.

Hiçbir taraf aslında gerginliğin artmasını ve sıcak bir çatışmaya dönüşmesini arzu etmiyor. Ancak sorunun esaslı bir şekilde müzakere edilmesi önünde de ciddi engeller var. Türkiye açısından ele alındığında, konunun ön koşulsuz bir şekilde müzakere edilmesi savunulmakta. Oldubittilere meydan vermemek için de sahada sismik araştırma yapmak suretiyle tezlerinde kararlı olduğu vurgulanmakta. Bu noktada Türkiye’nin en önemli avantajı, müzakereye açık olması, hakkaniyetli bir paylaşımı savunması ve tezlerini destekleyecek güçlü bir siyasi, teknik ve askeri kapasiteye sahip olması.

Yunanistan ise Türkiye’nin ilan ettiği kıta sahanlığına karşı çıkmakta ancak konuyu müzakereye yanaşmak yerine sorunu uluslararasılaştırarak oluşturacağı siyasi baskıyla Türkiye’nin geri adım atmasını beklemekte. Diğer bir ifadeyle, Yunanistan konuyu muhatabıyla çözmeye çalışmak yerine üçüncü tarafların politikalarının arkasına sığınmayı tercih ediyor. Bu durum ise sorunun müzakereler yoluyla çözülmesi önündeki en önemli engel. Öte yandan üçüncü taraflar arasında en hırçın tavrı sergileyen Fransa’nın sorunun müzakereler yoluyla çözülmesini ne kadar istediği de tartışılmalıdır. Zira Macron yönetimi daha önce Suriye ve Libya’da nüfuz erozyonuna uğrasa da Doğu Akdeniz’deki gerilim sayesinde Yunanistan ve GKRY üzerinde etki sahibi olmaya başlamış durumda. Bu durum, Fransa’nın Beyrut’taki liman patlaması sonrasındaki Lübnan politikasından bağımsız okunamaz. Nitekim son gelişmeler Macron için yeni bir güç projeksiyonu oluşturma imkânı ortaya çıkardı.

Soruna müdahil olan aktörlerin tamamının Fransa gibi sürece olumsuz etkide bulunduğunu söylemek zor. Ancak bu aktörler ya isteksiz ya etkisiz durumda ya da sorunun çözümüne karşı duyarsız bir tavırdalar. Üçüncü tarafların soruna yapıcı bir şekilde dahil olması, sorunu çözemese bile iki ülkeye sağlıklı bir iletişim imkânı sağlayabilir. Nitekim müzakereden kaçan taraf olarak gözükmemek için gecikmeli de olsa Yunanistan’ın iletişim kanalını açması üzerine NATO çerçevesinde gerilimi düşürmeye yönelik teknik görüşmeler başlayabildi.

Sonuç olarak, sorunun kısa vadede çözülmesi zor görünse de sağlıklı iletişimin olmadığı ve müzakerelerin yapılmadığı bir ortamda gerginliğin tırmanması her zaman ihtimal dâhilinde. Müzakerelerden verimli sonuç alınabilmesi içinse Fransa’nın süreçten izole edilmesi veya agresif politikalarını sonlandırarak AB veya NATO bağlamında uzlaştırıcı ve yapıcı bir rol oynaması gerekiyor. Doğu Akdeniz’deki sorunda henüz ön plana çıkmayan GKRY konusunda Kıbrıs sorununda kapsamlı bir çözüm çerçevesi oluşturulması ve sorun çözümlenmeden Kıbrıs adası çevresindeki hidrokarbon arama ve çıkarma faaliyetlerinin dondurulması gerekir. Aksi takdirde günümüzde Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan gerginliğin bir benzerinin KKTC ile GKRY arasında da yaşanması kaçınılmaz duruyor. Böylesi bir istikrarsızlık ise üçüncü tarafların sorunlara daha fazla müdahil olmasını beraberinde getirecek ve sorunların çözüm ihtimali gittikçe zayıflayacaktır.


10 Temmuz 2018 Salı

Başkan'ın ilk Kıbrıs hamlesi Rumları rahatsız edecek

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

İlk yurt dışı ziyaretini Azerbaycan’a gerçekleştiren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 6 bin kişinin aynı anda ibadet edebileceği Hala Sultan Camisi’nin açılış töreni için Kıbrıs’a geçecek. Buradan vereceği ilk mesaj Kıbrıs’ta bir oldubittiye izin verilmeyeceğinin açık bir göstergesi olacak.

Türkiye, 24 Haziran seçimleri sonrası Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın seçim zaferiyle yeni hükümet sistemine de geçiş yapmış oldu. Yeni dönemde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı bekleyen en dikkat çekici konuların başında Kıbrıs merkezli Doğu Akdeniz bölgesi geliyor. Erdoğan ilk yurt dışı ziyaretlerini bugün Azerbaycan ve KKTC'ye gerçekleştiriyor. KKTC’ye gerçekleştirilecek ilk ziyarette 6 bin kişinin aynı anda ibadet edebileceği Hala Sultan Camisinin açılış törenine katılacak. Buradan verilecek ilk mesaj Kıbrıs’ta bir oldubittiye izin verilmeyeceğinin açık bir göstergesi olacak.

KIBRIS'TA YENİ SÜREÇ BAŞLIYOR

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kıbrıs ziyareti geleneksel bir ziyaretin ötesinde Türkiye’nin yeni dönemine dair izleyeceği proaktif tutumun da ilk işareti olacak. Zengin hidrokarbon yataklarının keşfiyle enerji savaşlarının da merkezinde yer alan Kıbrıs’ta Türkiyesiz bir çözümün mümkün olmayacağı tüm yönleriyle taraflara hem denizlerde hem de diplomasi masasında anlatılmaya devam edilecek.
Türkiye’nin yeni hükümet sistemi ile Kıbrıs konusunda yeniden önemli bir sürece girdiğimizi işaret eden Bahçeşehir Kıbrıs Üniversitesi Deniz Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi Başkanı Yrd. Doç. Dr. Emete Gözügüzelli, yaptığı değerlendirmede, “Türkiye Kıbrıs konusunda bu dönem deniz alanları dahil olmak üzere daha proaktif bir tutum izleyecektir. Biliyorsunuz ki Rumların tek egemen mantığı ile Avrupa’nın desteğini alarak yayılımcı duruşta egemenliğini kara, hava ve deniz alanlarında tüm adaya yayma girişimleri sürmektedir. Uluslararası toplum ve BM bunu göz ardı eden bir anlayışta birleşik Kıbrıs oluşturma çabaları sürmektedir. Türkiye evvela ne dün ne bugün ve bundan sonraki süreçte Kıbrıs Türklerinin hak ve menfaatlerinin göz ardı edileceği bir çerçeveye rıza gösteren taraf olmayacağı nettir. Biliyorsunuz son dönemlerde gerek Türk hükümeti gerek Genel Kurmay Başkanı, Garanti Antlaşmaları çerçevesinde Akdeniz’deki hak ve menfaatlerin Kıbrıs Türk çıkarları ile korunacağını yinelemiştir” açıklamasında bulundu.

DEĞİŞİM KIBRIS TÜRKLERİNİN LEHİNE OLACAK


“Değişim olacak ise Türkiye bunu Kıbrıs Türklerinin lehine olacak şekilde oluşturacaktır” diyen Gözügüzelli, “Zira hali hazırda Türkiye’ye karşı şuan ilgili tarafların Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan Garanti Antlaşmalarından feragat etmesi ve Türk askerini adadan çekmesi baskısı yanında Akdeniz’de deniz alanlarında GKRY’nin yasadışı hidrokarbon faaliyetlerine sessiz kalması arzulanmaktadır. Türkiye bu durumu hiç kabul eder mi? Etmez. Şuan BMGS üst düzey temsilci olarak görevlendirdiği Bayan Lute adada Temmuz ayı sonlarında bir dizi istişarelerde bulunacağı ve hatta Türkiye ve Yunanistan ile de mekik diplomasisi yürüterek tarafların beklentilerini ve nabzını ölçeceği bir süreçteyiz. Süreç sonunda yeni bir girişim başlatılması istenebilir. Zira ABD ve Avrupa, Akdeniz’de gaz taşımacılığında Kıbrıs’ın birleşmesine son derece önem vermekte ve bu anlaşmazlığın 5 yıl içinde sonlandırılmasını arzu etmektedir” ifadelerini kullandı.

TÜRKİYE KIBRIS'TA DENİZ ÜSSÜ AÇACAKTIR

Emete Gözügüzelli, “Lakin birileri planlar yapıyor diye Türkiye Akdeniz’de meşru hakimiyet alanlarından ve Kıbrıs Türklerini korumaktan vazgeçmeyecektir. GKRY’nin askeri alanda bölge ülkeleri ve Avrupa ile derinleştirdiği askeri anlaşma ve silahlanmalarının bilincindedir. Bu vesile ile ilerleyen dönemde Türkiye’nin KKTC’de ilk olarak deniz üssü açacağı gelişmelere tanıklık edeceğimiz kanaatindeyim. Türkiye KKTC’nin ekonomi anlamında da kalkınması için hız vermiştir. Turizm ve eğitim alanında ve buna ilaveten enerji alanında kuvvetlenmesine yönelik önceden uygulamaya koyduğu adımları bundan sonraki süreçte daha da derinleştirilen şekilde devam edecektir. Nihayetinde değişim olacaktır. Bu değişim, art niyetle planlar yapanların aksine Kıbrıs Türkü ve Türkiye lehine gelişecek stratejik siyasi askeri ekonomik adımlarla perçinleşeceği dönemdeyiz” dedi.

RUMLAR VE DESTEKÇİLERİ OLDUKÇA RAHATSIZ

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kıbrıs ziyaretini değerlendiren Gözügüzelli, “Bu aslında olağan tarihi ve anlamlı geleneklerimizden biridir. Sayın Erdoğan da resmi olarak göreve başlar başlamaz KKTC’ye ilk ziyaretini yapacak olması fevkalade önemlidir. Lakin Erdoğan’ın adaya gelecek olmasından Rumlar ve destekçi unsurlarının oldukça rahatsızlık duyduğuna şahit oluyoruz. Zira Erdoğan, Kıbrıs adası ve buradaki Türkler ile tarihi bağların farkında.
Erdoğan tehdit görülüyor bu süreçte çünkü Kıbrıs’ta yok edilmek istenen değerlerin tavizi yönünde çabaları ört pas etmiyor. Bu ziyarette üst düzey temaslarının anında 6 bin kişinin ayni anda ibadet edeceği Hala Sultan Camisinin açılış töreninde yer alacak ve buradan dünyaya mesajlar verecek. Bu açılış ve ziyaret, bugün Haçlı zihniyeti ile Kıbrıs’ta bir oldubitti yaratmak isteyenlere karşı doğaldan bir mesajdır. Dolayısıyla KKTC’ye yeni Türkiye sisteminde yeniden ilk resmi ziyaret yapılması, Türkiye’nin Kıbrıs davasında geçmişten bugüne gelen milli duruşunu kesintisiz şekilde sürdüreceğine dair mesajdır. Yani bunun anlamı taviz beklenmesin demektir” açıklamalarında bulundu.

"KIBRIS'A GETİRİLEN SU RUMLARIN BÜYÜK SANCISIDIR"



Türkiye'nin Kıbrıs'a yönelik içme suyu ve diğer destek projelerinin adadaki yansımalarını değerlendiren Gözügüzelli, “Türkiye KKTC’ye getirdiği Barış Suyu oluşturduğu stratejik derinliği iyi okumak gerekmektedir. Bölgemize baktığımızda ise Su sıkıntısı nedeni ile ülkeler arasında ihtilafların sürdüğüne şahit oluyoruz” dedi.
Gözügüzelli, “Bakınız İsrail, Filistin, Suriye ve Ürdünlüler su sebebi ile ihtilaf halindeler. Mısır Nil nehrini kontrol etmek istiyor, Libya büyük suni göl ile su sıkıntısını gidermeye çalışıyor. Irak ise Dicle nehrinin yönünü değiştirme çabaları var. Yunanistan Archelos nehrinin yönünü değişiyor. Türkiye zaten su kaynakları ile ayrıca güç sahibi ve doğal tehdit görülüyor. Tüm bu çerçevede KKTC’ye getirilen su, ilerleyen zamanlarda bölge ülkelerine boru hatları ile taşınması durumu olacaktır. Bu durum KKTC egemenliğine daha da ivme katacak bir durumdur. Nitekim, KKTC ye gelen suyun yarattığı stratejik gücün enerji diplomasisi yolu ile bölge devletleri ile ilişiklilerinde yeni kapılar açacak bir projedir. Kıbrıs Türkü getirilen sudan memnundur ancak bundan rahatsız olan Rumlar için büyük sancıdır” ifadelerini kullandı.

Enerji mücadelesinde yeni dönem

Akdeniz’de Türkiye için iki önemli konu olduğunu vurgulayan Gözügüzelli, “1-Kendi kıta sahanlığı yani deniz yetki alanlarının korunması, 2-Kıbrıs Türklerinin hak ve menfaatlerinin korunması” diyerek şu açıklamalarda bulundu:
“Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) 2003’te Mısır ile sözde Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) anlaşması yapması ardından Türkiye BirleşmişMilletler Genel Sekreterliği’ne (BMGS) itirazını Turkuno/2004 notası ile bildirmiştir, yapılan anlaşmada kendi kıta sahanlığının batısının ihlal edildiğini ve adada tek bir otorite olmadığını en baştan kayıtlara geçirmiştir. 2007 yılından itibaren GKRY bugüne kadar 3 ihale açarak ilan ettiği sözde 13 blok içinde uluslararası şirketlere ruhsatlandırmalar yapmıştır. Bunu Kıbrıs Türklerinin rızasını almadan ve Türkiye’nin deniz alanlarındaki haklarını dikkate almadan yapmıştır. Hatta Lübnan’ın deniz sınırları bile GKRY-İsrail arasında 2010’da ilan edilen sözde MEB ile 840km2 alan ihlal edilmiştir. Yani atılan adımlarda komşu ülkelerin hakları göz ardı edilerek yarı kapalı bir deniz bölgesinde keyfi sınırlandırma çabaları ile sürmüştür.
Bunların karşısında Türkiye’nin 2011 yılında önce KKTC ile Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Antlaşması yapması hemen birkaç gün sonra KKTC Ekonomi Bakanlığı ve TPAO arasında kar payı esasında ruhsatlandırma antlaşması yapılarak A,B,C,D,E,F,G olarak belirlenen deniz bloklarında ki bu bloklar güneye de inmektedir Türkiye’nin haklarımızın korunması yönünde kararlı duruşunu göstermektedir.
Türkiye’nin siyasi ve askeri açıklamaları nettir. Akdeniz’deki haklarımızın bir oldubittiye getirilmeyeceği defaten zikredilmiştir. Hatta son ENI şirketinin 3. Parselde sondajına müsaade etmeyen TDK’nin müdahalesi bu kararlılığın somut göstergelerinden biri olmuştur.

"TÜRKİYE RIZA GÖSTERMEYECEKTİR"

Mısır’ın 1960’lardan beri enerji faaliyetleri yürüten bir ülke olduğunu ifade eden Gözügüzelli, Mısır’da Son Zohr yatağından ayrı sahalarda da keşfedilen doğalgaz kaynaklarının enerji potansiyelinin fazla olduğu açıkladı.
Ancak önemli olan noktanın, bu kaynakların Avrupa’ya nasıl taşınacağı meselesi olduğunu vurgulayan Gözügüzelli, “Bunun için East-Med projesi ortaya kondu ve geçeceği güzergâh içerisinde Türk kıta sahanlığı olduğunu görüyoruz. Ayrıca EuroAsia ve EuroAfrica Enterkonnekte kablo ağı projeleri bir anda oluşturuldu ve anlaşmalar yapıldı. Hem de 2018 başında. Her iki kablo ve boru hattı projesi de Türkiye kendi sahalarından geçirilmesi hedefleniyor” dedi.
İtalyan enerji firması ENI Mısır açıklarında dünyanın en büyük doğalgaz yataklarından birini bulduğunu açıkladı.
Gözügüzelli, “Bu noktada Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne (BMDHS) göre 79(3) fıkrasını yani döşenmesi istenen kablo/boru hattında mutlaka Türkiye’ye bilgi verilmesi ve rızası alınması gerektiği bir durum söz konusu. Şayet bu olmazsa Türkiye buna rıza göstermeyecektir, göstermemelidir de. İlgili taraflar hem 79(3),hem de madde 300 gibi unsurların ihlal etmektedirler. Bu durum uluslararası hukukun açıkça ihlal edildiğini de göstermektedir. Dolaysıyla enerji denkleminde Türkiye’yi pasifize etme arayışları Türkiye’nin desteği alınmadan havada siyasi söylem olarak kalacaktır” açıklamalarında bulundu.

"KİMSE AKDENİZ ELİNDEN ALINDI DİYEMEZ"



Türkiye’nin Kıbrıs’ta Münhasır Ekonomik Bölge, sürecine ilişkin açıklamalarda bulunan Gözügüzelli, “İlk olarak MEB rejimi ile Kıta sahanlığı rejimi farklıdır. Türkiye MEB ilan etmedi diye Akdeniz elinden alındı kimse diyemez. Türkiye’nin komşuları ile MEB ilan etmesi için evvela Türkiye’nin deniz yetki alanları üzerine diğer komşularla ihtilaf arz edecek taleplerin olmaması gerekir. Akdeniz’de böyle bir tablo yok. Suriye konusu malum. Yunanistan-GKRY ile ihtilaf sürüyor. Kıbrıs anlaşmazlığı ortada. İsrail-Filistin(Gaza),İsrail-Lübnan deniz anlaşmazlığı dış ve yan sınırların belirlenmesinde halen gerçekleşmedi. Tüm bunları yok sayan GKRY ben anlaştığım ülkeler ile Akdeniz’i parselliyorum derse, karşısında tabi ki Türkiye’yi bulacaktır. Ayrıca MEB ikili anlaşma ile ilan edilen ve BMGS’ne tevdi edilmesi gereken bir durum iken kıta sahanlığı ab initio ve ipso facto ilkesi gereği doğal haktır, ilan gerektirmez. 200 millik Türkiye’nin kıta sahanlığı Akdeniz’de mevcuttur” dedi.

FATİH SONDAJ GEMİSİ DEVREDE

“Türkiye’nin KKTC ile MEB ilan etse bile sadece kuzeyde karşılıklı sahillerin olduğu alanların hattını belirlemiş olacaktır” diyen Gözügüzelli, “Sağlayacağı ek yarar balıkçılık alanında olacaktır. Türkiye kendi kıta sahanlığı alanında zaten hidrokarbon faaliyetlerinde bulunmakta ve yakında FATİH sondaj gemisi devreye konacak. Buna ilaveten F ve G sahalarımıza inileceğine inanıyorum. Burada dikkat çekilmesi gereken tehlike şudur ki: GKRY-Yunanistan-Mısır bir ay önce İskenderiye/Mısır’da yaptıkları resmi toplantıda üçlü sözde MEB alanı çizecekleri kararı aldıklarını açıkladılar. Aslında bunu 2005’ten beri planlıyorlar. Bu tabi ki Türkiye tarafında kabul görülmeyecek ve itirazları yapılacaktır. Bu süreçte gerilimi artırıcı provokatör adımlar atılmaya Türkiye karşısında devam edilirse, Türk-Yunan anlaşmazlığında Mısır’ın da ilk etapta dahil olacağı bir sıcak gerilim deniz alanlarında olacağı kanısındayım” ifadelerini kullandı.

14 Ekim 2018 Pazar

Doğu Akdeniz’de ısınan sular ve Kıbrıs denklemi

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Suriye’de güç mücadelesi bir şekilde tamamlanır ve gözler Doğu Akdeniz’deki tabii kaynaklara dönerse, o zamana gelene kadar sahada kimin hâkimiyet kurduğu, kimin daha stabil davrandığı önem kazanacak.
Siyasî tarihe bakıldığı zaman, askerî stratejide bazı ifade veya mottoların önemini hiç yitirmediği görülür. Bu ifadelerden birisi “Devletlerin dostları ve düşmanları olmaz, menfaatleri olur” sözüdür. Bu söz, her devletin, kendi halkının menfaatleri için değişken dost-düşman tanımlaması yapabilmesine imkan sağlar. Bu analizde bahse konu edilecek Doğu Akdeniz’de “ısınan sular” kapsamında geçerliliğini koruyan bir başka söz de “En güçlü büyükelçi donanmadır” ifadesidir. Eski zamanlarda bu ifadenin uygulama şekli, literatüre “Gambot diplomasisi” şeklinde geçmiştir. Donanmayı baskı unsuru olarak kullanmak vasıtasıyla herhangi bir gücü kendi lehinde anlaşmaya zorlamak, gambot diplomasisinin en kısa açıklamasıdır.

Siyasî tarihin bu iki ifadesinden yola çıkarak şu üç soruya cevap arayacağız:
1. Bu ifadeler, Doğu Akdeniz politikaları kapsamında değerlendirilirse nasıl bir tablo ortaya çıkar?
2. En güçlü büyükelçiler (deniz kuvvetleri) kimlerdir ve Doğu Akdeniz’de ne için ve nasıl bir baskı unsuru oluşturmaktadırlar?
3. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) mevcut durum analizine göre nasıl bir harekât konsepti takip edeceği öngörülebilir?

Dünyada “Deniz Hakimiyet Teorisi”ni ortaya koyan Alfred T. Mahan ve “Hava Üstünlüğü Doktrini”ni teorize eden Albay Hausy Scitaklian’ın fikirleri, bugün orduların üslenme stratejilerini şekillendirmektedir. Günümüzde deniz-hava-uzay üçlüsü üzerinde etkisi yüksek olan güçler, geleceği şekillendirme bakımından rakiplerine oranla daha önde olacaklardır. Bu doğrultuda, son zamanlarda deniz harp doktrinleri başta olmak üzere, stratejik eylem planlarında ön plana çıkan bir yaklaşım vardır: “Anti Access Area Denial” (A2AD). Bir stratejik yaklaşım olan bu düşünce, “Geçişe engel ol, alandan men et” yaklaşımıyla hareket edilmesini öngörür. Peki, bu ne anlama gelmektedir?
Doğu Akdeniz'de güç mücadelesi Güncel olarak ABD’nin pek çok amfibi gemi ve denizaltısı Akdeniz’de bulunuyor. Diğer taraftan Rusya’nın Akdeniz’de 25 civarında yüzer birlik unsuru var. Suriye’deki güç mücadelesi bir şekilde tamamlanır ve gözler Doğu Akdeniz’deki tabii kaynaklara dönerse, o zamana gelene kadar sahada kimin hâkimiyet kurduğu, kimin daha stabil davrandığı önem kazanacak. Suriye’deki kazanımlarını daha güçlü bir hale getirerek sağlamlaştırmak isteyen Rusya, ilk iş olarak Doğu Akdeniz’deki güç mücadelesine odaklanacaktır.
Nitekim ABD’nin de Mısır, İsrail ve diğer devletlerle müşterek bir harekât konseptine sahip olmak istediği, Suriye örneğinde olduğu gibi, büyük oranda sahadan silinmek istemediği görülüyor. Bunun için İsrail ve Mısır işbirliğiyle bölgede “Batı blokunun lideri” olarak faaliyet göstereceği söylenebilir. Bu amaca hizmet edebilmek amacıyla Türkiye’deki üslerini Güney Kıbrıs’a taşıması, İsrail’in Hayfa Limanı’nın başlıca güç aktarım merkezi ve ana üs olmasıyla Atlantik birliğine entegre edilmesi ve Akdeniz’de faaliyet gösteren 6. Filo’nun daha da güçlendirilerek Doğu Akdeniz’i sıklet merkezi olarak kabul eden bir yaklaşım sergilemesi kuvvetle muhtemeldir.
Fransa da Akdeniz politikalarının oluşturulmasında yeniden “Ben de varım” demek için, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile 12 yılı aşkın süren ilişkileri ve yatırımları sonucunda, Güney Kıbrıs’ı askerî intikal merkezi olarak kullanabilecek duruma geldi. ABD ve Fransa’nın GKRY konusunda büyük çaplı bir anlaşmazlık veya çatışma yaşaması, şimdilik çok muhtemel görünmüyor. Dolayısıyla başını ABD’nin çektiği Batı blokuyla, “yalnız” büyük bir güç olan Rusya’nın iki blok halinde Akdeniz’de “bayrak gösterme” harekâtı yaptığı söylenebilir. Bu durumda TSK’nın ve dolayısıyla Türkiye’nin durumu ne olacaktır, ne olmalıdır? Şüphesiz ki Türk Deniz Kuvvetleri karargâhı tarafından bu hususa kafa yorulmaktadır.
Daha önceki tecrübelerde, Deniz Kuvvetleri vasıtasıyla TSK’nın Ege Denizi’nde hâkim güç haline gelmesi sağlandı. Ege’de kara radar ağlarıyla desteklenmiş olan hâkimiyet konseptinin aynısının Doğu Akdeniz’de de gösterilmesi mümkün olabilir. Bu amaca hizmet etmesi amacıyla, özellikle adanın üç tarafına da hâkim bir konumda bulunan Karpaz Burnu’na müşterek bir deniz-hava üssü kurulması bir gereklilik olarak ortaya çıkabilir. Burada kurulan üste Deniz Kuvvetleri envanterinde bulunan ve denizaltı harbi yapabilme kabiliyetine sahip olan Sea Hawk helikopterleriyle mücehhez yüzer birlikler konuşlandırılması ve alan hâkimiyetini “pekiştirici” bir rol üstlenmesi, stratejik bir açılım olarak bölge dengelerinde belirleyici bir rol üstlenebilir. Karpaz’a kurulacak olan hava üssü sayesinde, hak ihlallerini kabul edilebilir bir düzey haline getirmek isteyen GKRY’ye karşı “caydırıcı, etkin ve saygın” ve aynı zamanda anlık müdahale kabiliyeti olan bir pozisyon elde edilmiş olacaktır. Özellikle sona doğru yaklaştığı tahmin edilen Suriye’deki sürecin tamamlanmasının akabinde, güç mücadelesinin yeni sacayağının, Doğu Akdeniz bölgesindeki tabii kaynaklar üzerinden denklemdeki yerlerini alacağı muhakkak. Bu bağlamda, Suriye’nin denize, dolayısıyla dünyaya açılan tarafı olan Doğu Akdeniz’in konumu, güç mücadelesinin kayacağı alanın, sıcak çatışma bölgesine ne kadar yakın olduğu da ortadadır.
Diplomatik ve ticari tedbirler de gerekli Bölgede bulunan tabii kaynaklar da küresel güçlerin bölgeye yoğunlaşmasına sebep olan en önemli faktörlerdendir. ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi, Kıbrıs, Lübnan, Suriye ve İsrail arasındaki bölgede bulunan Levant havzasında toplam 3,45 trilyon metreküp doğalgaz, 1,7 milyar varil petrol ve hidrokarbon bulunduğunu belirtmektedir. Küresel güçlerin, geleceğin önemli bir savaş sebebi olacak enerji piyasası için son derece önemli olan bu bölgeyi görmezden gelmesi beklenemeyeceğine göre, Türkiye de bu rekabetteki stratejisini “kırılgan” ve “kaygan” bir zemine sahip olan jeopolitik konjonktüre göre belirleyecektir. Tabii kaynakları korumak için gerekli olan bu strateji için ise askerî bir dayanak noktası olarak Kuzey Kıbrıs’ta kurulacak müşterek deniz-hava üssüne duyulan ihtiyaç ortadadır.
Bölgede GKRY adına zaman zaman tabii kaynak arama amacıyla araştırma yapan gemilere müsaade etmeyen Türk Deniz Kuvvetleri, ileri tarihlerde Türk tarafı adına sondaj yapacak olan gemilerin emniyeti için bölgede bulundurduğu mevcut gücünden daha fazla suüstü ve sualtı unsurunu bölgede tutmak zorunda kalabilir. Bu durumda, muhtemel deniz-hava müşterek üssünün önemi daha iyi anlaşılacaktır. Emekli Albay-Akademisyen Dr. Bülend Özen’in ifadesiyle Doğu Akdeniz, “Ortadoğu meselelerine müdâhil olmak isteyen ve fakat karada batağa saplanmak istemeyen ve gerektiğinde mevzulardan kolay sıyrılmak isteyen ülkelerin aşağı mahallesi” olmaya başlamıştır. İşte bu “aşağı mahalle”nin “ağabeylik” vazifesini kimin yapacağı, bölgedeki ekonomik menfaatlerini korumak için hangi gücün bölgeye bilhassa deniz ve hava gücü yatırımı yaptığıyla belirlenecektir. 3 trilyon dolar tutarındaki doğalgaz rezervinden, bölge ülkeleriyle ekonomik işbirliği sağlayarak Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmek istediği alanları uluslararası platformlarda hukukî statüye kavuşturmak isteyen GKRY’nin büyük pay almasının önüne geçmek için oluşturulacak strateji, görüldüğü üzere sadece askerî tedbirlerin değil, diplomatik, ticarî tedbir ve girişimlerin de yardımıyla önlenebilir. Dolayısıyla Milli Savunma Bakanlığı’ndan başka, bu hususta da bilhassa Dışişleri Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı gibi bakanlıkların, bölgede önemli güç sahibi olan işadamlarıyla ilişki kurduğu ve Güney Kıbrıs’a alternatif olarak Kuzey Kıbrıs’ı uluslararası bir çekim merkezi haline getirmekte rol alabilecek olan “stratejik kişiler”in de mesai sarfettiği muhakkak. Yine sosyolojik boyutun ihmal edilmemesi de büyük bir önem arz ediyor. Kazancı Türk lirası ile olup, harcamalarını avro ile yapan KKTC halkının sürece dâhil edilmesi ve günümüzde gittikçe daha önemli hale gelen “yerel dinamikler”in motivasyonunun korunması sürece “yerel katılım” için mühim bir etken.
Türkiye’nin dış siyaset ekseninde iyi değerlendirmesi gereken önemli bir hususa daha dikkat çekmek gerekiyor. Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin karşısında yer alan bloklardaki görev dağılımına bakıldığı zaman, “küçük oyuncular”ın Türkiye’ye karşı tehditkâr bir dil kullandığı, büyük oyuncuların ise Türkiye’yi doğrudan karşılarına almaktan çekinen bir yaklaşım sergilediği görülüyor. Bunda Türkiye’nin son yıllarda geliştirmekte olduğu dengeli siyaset yaklaşımı prensibinin de büyük etkisi var. S-400 savunma sistemlerini Rusya’dan temin etme iradesi gösteren Türkiye ile, milli muharip uçağını İngiltere’yle müştereken geliştiren Türkiye’nin tek bir kimlik içinde bunu başardığı; üstelik bunu yaparken “elbisenin de yırtılmadığı” gözleniyor. Yani diğer bir ifadeyle Türkiye, “İşime gelirse doğu blokundan silah alır, işime gelirse aynı anda batı blokuyla ortak iş yapabilirim” diyebiliyor. Nitekim İtalyan-Fransız ortaklığıyla hava savunma sistemleri geliştirilmesi hususunda iyi niyet anlaşması imzalaması, Türkiye’yi dış politikasında “taraf olma zorunluluğu olan bir devlet” konumundan çıkarıp “büyük devletler tarafından doğrudan hedef alınmak istenmeyen bir devlet” konumuna getirdi. Örneğin ABD, Türkiye’deki üslerini GKRY’ye taşısa bile, çok büyük değişiklikler olmadığı müddetçe, Türkiye’yle “ipleri tamamen koparmayacak”, ittifak ilişkilerini tehlikeye atacak tehditlere başvurmayacaktır. Bunun sebebi Türkiye’nin jeopolitik konumdur.
Karpaz'daki tehlike
Malatya Kürecik’te bulunan AN-TPY-2 kara radarı, 1300 kilometre mesafeden tespit, 1000 kilometre mesafeden teşhis yapabilen balistik füze erken uyarı radarıdır. Havada uçan bir tenis topunu bile yaklaşık bin kilometre mesafeden tespit edebilen bu radar Türkiye’de bulunduğu müddetçe, İran’dan kalkan muhtemel bir balistik füzeyi haber verebilme fonksiyonuna sahip olduğu için, ABD bu avantajdan vazgeçmek istemeyecektir. Zira telemetrik veriler, uzayda birkaç kilometre sapma mesafesine sahip olduğu için, yer radarlarının balistik füzelere dair temin ettiği veri, uzayda bulunan gözlem uydularına göre güdümleme teknolojileri bakımından çok daha sağlıklıdır.

24 Şubat 2020 Pazartesi

AB'nin asıl hedefi Libya'da çözüm değil Akdeniz'de Türkiye’yi sınırlandırmak

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Libya için 2011 yılında BM Güvenlik Konseyi tarafından alınan silah ambargosu kararını desteklemek için 2020 Mart ayında AB tarafından denetim misyonu kurulmasının arkasında yatan temel düşünce Türkiye’nin Akdeniz üzerindeki nüfuzunu kırmaktır.


Federica Mogherini’nin halefi olarak koltuğa oturan AB’nin yeni Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, 17 Şubat 2019’da Brüksel’de yaptığı açıklamada “Libya’ya yönelik silah ambargosunu denetlemek amacıyla Akdeniz’de yeni bir operasyon başlatma konusunda üye devletler arasındaki görüş ayrılıklarının giderildiğini” açıkladı. Borrell, bu konuda Ocak ayında yapılan Berlin toplantısında mutabakat sağlandığını, misyon konusunda kaygıları olan İtalya ve Avusturya’nın endişelerinin giderildiğini ve Mart ayı içinde daha somut adım atacaklarını öne sürdü.
2011 yılında Muammer Kaddafi’nin devrilmesinden sonra silahlı çatışmaların yoğunluk kazanması üzerine Libya için BM Güvenlik Konseyi tarafından silah ambargosu kararı alınmıştı. Bugüne kadar bu kararın denetlenmesi hususunda somut bir adım atılmadı. Konu, uzun bir aradan sonra ilk kez 19 Ocak 2019’da Almanya’nın başkenti Berlin’de toplanan Libya zirvesinde gündeme geldi. Üzerinde çalışılan silah ambargosu denetleme misyonunun gemiler, uçaklar ve uydu üzerinden yürütülmesi planlanıyor.


Denetim, Libya kıyılarına 100 kilometre mesafede konuşlanacak gemilerle sağlanacak. BM’nin Libya Özel Temsilci yardımcısı Stephanie T. Williams tarafından “şaka” olarak kabul edilen denetleme misyonu operasyonunun Mart ayı içinde daha da somut hale getirilmesi ve uygulamaya konulması bekleniyor. Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Borrell’e göre, Libya’da çatışan taraflara Türkiye ve Rusya tarafından askeri yardım yapılıyor ve AB de sadece tembel bir şekilde gelişmeleri seyretmekte. AB Bakanlar Konseyi tarafından silah ambargosunun denetlenmesi için misyon kurulması konusunda sağlanan görüş birliği, önümüzdeki dönemde AB’nin Akdeniz’deki gelişmelerle daha yakından ilgileneceğinin işareti kabul ediliyor. Öte yandan, AB’nin Akdeniz’deki düzensiz göç ve insan kaçakçılığı ile mücadele amacıyla 2015 yılında başlattığı Sophia misyonu etkisini yitirmiş durumda. Misyon kapsamında 2015-2018 yılları arasında Akdeniz’de 45 bin sığınmacı kurtarılmış, AB ülkeleri kurtarılan mültecilerin paylaşılması hususunda anlaşamadığı için bu kapsamda yürütülen gemi faaliyetlerine 2019 baharında son verilmişti.
Bu çalışma, AB’nin Akdeniz’de Libya ambargosunu denetleme misyonuna soyunmasının perde arkasını ortaya koyma amacı taşıyor. Bu kapsamda sırasıyla AB’nin Akdeniz politikasının tarihsel arka planı, Türkiye ile Libya arasında deniz egemenlik alanlarının sınırlandırılması anlaşması, Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğalgazın Avrupa’ya intikalini öngören EastMed doğalgaz boru hattı projesi ve AB’nin tutumu ele alınacak, silah ambargosu denetleme misyonunun amacının ne olduğu irdelenecektir.

AB’nin Mağrip ve Maşrık ülkeleriyle ilişkilerinin geçmişi

AB, Libya ile neden bu kadar yakından ilgilenmektedir? İlk akla gelen düşünce, mülteci göçünü önleme, Avrupa’nın yeni bir mülteci akınından korunmasıdır. Bu görüş doğru olmakla birlikte, meselenin öteki boyutları da ehemmiyet taşıyor. Evveliyetle son yıllarda ekonomik ve siyasal sorunlar yaşayan AB’nin dış politikada ortak hareket ettiğini gösteren başarılı örneklere ihtiyaç var. Akdeniz bu bakımdan dikkatleri üzerinde toplayan bir coğrafya. Üstelik AB’nin Kuzey Afrika (Mağrip) ve Doğu Akdeniz (Maşrık) ülkeleri ile ilişkilerinin geçmişi, örgütün kuruluş yıllarına kadar geri gidiyor. 1972 yılında Küresel Akdeniz Politikası ile ilk adım atılmış, o dönemdeki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), Türkiye, Fas, Tunus, Kıbrıs ve Malta gibi ülkelerle ticaret ve ortaklık anlaşmaları imzalamıştır.
1990 yılında Küresel Akdeniz Programı kısmî değişikliklerle revize edilmiş ve “Yenilenmiş Akdeniz Programı” adını almıştır. Bu programın temel hedefleri şu şekilde ilan edilmiştir: Akdeniz ülkelerinde ekonomik reformların teşvik edilmesi, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını arttıracak hukuki düzenlemeler yapılması, bölge ülkelerinin AET sanayi ürünlerine açılması ve ekonomik kalkınmanın teşvik edilmesi.
AB’nin Akdeniz Politikasının bir sonraki adımı ise Barselona Süreci olarak da bilinen AB-Akdeniz Ortaklığı olmuş, bu program ile Akdeniz’in bir barış adası haline getirilmesi, bölge ülkeleri ile ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkilerin derinleştirilmesi ve bölgenin yeniden yapılandırılması hedeflenmiştir. Fakat öngörülen hedeflere ulaşmada sıkıntılar yaşanması üzerine bu politika eski Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin önerileri temelinde güçlendirilmiş ve “Akdeniz İçin Birlik” adını almıştır. Netice olarak AB, 1970’li yıllardan beri Akdeniz’in etrafındaki ülkelerle yakından ilgilenmiştir. Bu ilginin gerisinde yatan temel düşünce bölge ülkelerinin sanayi ürünleri için pazar, hammadde temin alanı ve siyasi/ekonomik nüfuz bölgesi olarak görülmesidir. AB aynı zamanda enerji bağımlılığı nedeniyle Akdeniz ülkeleri ile yakından ilgilenmiştir. Özellikle 1973 Ekim ayındaki Arap-İsrail çatışmasının ardından gündeme gelen petrol ambargosu, AET ülkelerini Orta Doğu’nun bu kadim sorunu karşısında daha hassas ve objektif davranmaya itmiştir. Bu kapsamda İsrail ile yakın ilişki içinde olan Hollanda, Fransa ve İngiltere gibi ülkeler daha dengeli bir politika izlemeye başlamışlardır.

AB’nin Doğu Akdeniz politikasında enerjinin rolü ihmal edilebilir seviyede

AB’nin Akdeniz politikasının şekillenmesinde rol oynayan bir başka faktör de son 10 yılda Doğu Akdeniz havzasında doğalgaz yataklarının keşfedilmesi ve ardından deniz üzerindeki egemenlik alanları tartışmaları olmuştur. Doğu Akdeniz’de Mısır, Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail havzalarında şu ana kadar keşfedilen doğalgaz yataklarının toplam rezervinin 3 trilyon metreküpten daha fazla olduğu, yeni keşiflerde bu miktarın artabileceği uzmanlık kuruluşlarının raporlarıyla kesinlik kazanmıştır.
Amerikan Jeolojik Araştırma Kurumu’nun (USGS) 2010 yılı raporunda Doğu Akdeniz havzasında toplam petrol rezervi 1,7 milyar varil, doğalgaz rezervi ise 3,45 trilyon metreküp olarak tahmin edilmiştir. Bölgede bugüne kadar kanıtlanmış doğalgaz keşifleri Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) sahasında bulunan Afrodit’de 129 milyar metreküp, Mısır sahasındaki Zohr’da 850 milyar metreküp ve İsrail’de bulunan Tamar’da 280 milyar metreküp ve Leviathan’da ise 620 milyar metreküp şeklindedir. Öte yandan Mısır’a ait Noor havzasında 1 trilyon metreküp doğalgaz bulunduğu iddia edilmiştir.
Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğalgaz rezervlerinin ilgili ülkeler bakımından büyük ehemmiyet taşıdığı kuşku götürmemektedir. Bununla birlikte bölgedeki doğalgaz rezerv toplam büyüklüğünün, İran (31,9 trilyon metreküp) ve Katar (24,7 trilyon metreküp) rezervleri dikkate alındığında sınırlı kaldıklarını da görmek gerekiyor. Doğu Akdeniz havzasında doğalgaz keşiflerinin ardından bölge, hem enerji şirketlerinin hem de dünyadaki büyük güçlerin ilgisini çekmiştir. Bölge ülkelerinde bulunan büyük güçlerin askeri üsleri takviye edilmiş, yeni üs alanları tahsisi için anlaşmalar yapılmış ve eş zamanlı olarak da Akdeniz’de savaş gemileri gösterisi şeklinde toplanmalar olmuştur.
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) haklarını gündeme getirmesi ve bunu hukukileştirmek için Libya’daki merkezi hükümetle 27 Kasım 2019’da anlaşma imzalamasının ardından da askeri anlaşma ile bunu takviye etmesi, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi tarafından endişe ile takip edilmiştir. İsrail ve Mısır da bu gelişmeyi şaşkınlıkla takip etmişlerdir. İsrail’de EastMed projesi yerine doğalgazı Türkiye üzerinden Avrupa pazarlarına ulaştırma tartışmaları başlarken, Mısır yönetimi ise Türkiye’nin Libya ile yaptığı deniz egemenlik alanlarını sınırlandırma anlaşmasının kendisine avantaj sağladığını ve Akdeniz üzerindeki hakimiyet alanının arttığını görmüştür.
AB ise Doğu Akdeniz’de Türkiye ile GKRY arasındaki tartışmalı parsel ihtilafında Rumlar lehine tavır almıştır. Türkiye’nin Fatih sondaj gemisini bölgeye göndermesi üzerine AB Konseyi Başkanı Donald Tusk tarafından 9 Mayıs 2019’da şu açıklama yapılmıştır: “Avrupa Birliği, Kıbrıs’ın arkasındadır. Türkiye’yi AB üyesi ülkelerin egemenliğine saygılı olmaya çağırıyoruz. Avrupa Konseyi gelişmeleri yakından izlemeye devam edecektir.” Öte yandan Fransa ile GKRY arasında 15 Mayıs 2019’da savunma işbirliği anlaşması imzalanmıştır. Söz konusu anlaşma ile GKRY'ye bağlı Mari bölgesinde Fransa’ya deniz üssü tahsis edilmiştir. Bu üsteki gemilerin Fransız Total firmasının bölgedeki faaliyetlerinde koruma görevi yerine getireceği açıklanmıştır. İngiltere ise GKRY topraklarında bulunan Agrotur ve Dikelya’daki üslerde 17 olan savaş uçaklarının sayısını 138’e çıkarma kararı almıştır.
Bununla birlikte AB’nin Doğu Akdeniz’de Rumlar lehine tavır ortaya koymasının geri planında enerji kaynaklarını çeşitlendirme, Rusya’ya doğalgaz bağımlılığını azaltma düşüncesinin bulunduğunu ileri sürmek rasyonel gözükmüyor. Zira Doğu Akdeniz’deki doğalgaz rezervinin toplamı 3 trilyon metreküp seviyesinde iken, Rusya’nın toplam rezervi 38,9 trilyon metreküp, İran’ın 31,9 ve Katar’ın da 24,7 metreküptür. Dolayısıyla Doğu Akdeniz doğalgazının yıllık 194 milyar metreküp satış yapan Rus doğalgazının yerini alması ve onunla rekabet etmesi söz konusu değildir. Dolayısıyla AB’nin Doğu Akdeniz’deki politikası ekonomik bir temele dayanmamaktadır. Temel düşünce, Türkiye’nin bölgedeki nüfuzunu sınırlandırmak ve Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin resmi görüşlerine destek sağlamaktır.

AB’nin hedefi Münhasır Ekonomik Bölge anlaşmasını askıda bırakmak

Türkiye ile Libya’da BM’nin tanıdığı ulusal mutabakat hükümeti arasında deniz yetki alanlarını sınırlandırma anlaşması, 27 Kasım 2019’da İstanbul’da imzalanmıştır. Anlaşmanın hukuki temeli, 1982 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesine dayanıyor. Deniz Hukuku Sözleşmesinin 74. ve 83. maddelerinde “sahilleri bitişik veya karşı karşıya olan devletler arasında münhasır ekonomik bölgenin sınırlandırılmasının bir anlaşma ile olacağı” kayıt altına alınmıştır.
Türkiye ile Libya arasında imzalanan anlaşmayla Akdeniz’de Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan egemenlik alanı 186 bin kilometrekare olarak belirlenmiştir. Böylece, Yunanistan ile Mısır ve Yunanistan ile GKRY arasında münhasır ekonomik bölge belirleme anlaşmalarının yapılması ihtimali ortadan kalkmıştır. Anılan taraflar arasında imzalanması öngörülen münhasır ekonomik bölgenin taslak çalışması, “Seville haritası” olarak biliniyor. Bu haritada Türkiye’nin Akdeniz’deki münhasır egemenlik alanı 41 bin kilometrekare ile sınırlandırılmış ve Türkiye adeta kıyı şeridine hapsedilmiş idi. Libya ile Türkiye arasında imzalanan ikinci metin, Güvenlik ve Askeri İşbirliği Anlaşması adını taşıyor. Bu anlaşma mucibince Türkiye, talep edilmesi halinde Libya’daki meşru hükümete askeri eğitim verecek, harp araç ve gereçleri konusunda teknik destek sağlayabilecektir.
AB, Türkiye ile Libya arasında imzalanan her iki anlaşma konusunda da derin kuşkular taşıyor. Ege ve Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin resmi tezlerini örtülü biçimde destekleyen AB’nin yetkilileri değişik platformlarda Türkiye’yi “uluslararası hukuka uymaya” çağırmaktalar. Libya’nın Atina’da bulunan büyükelçisi anlaşmanın imzalanmasından sonra “istenmeyen kişi” ilan edildi. Yunanistan Başbakanı Kriakos Miçotakis, ülkesinin denizdeki ekonomik çıkarlarının Türkiye tarafından ihlal edildiğini ve Türkiye’nin provokasyona başvurduğunu iddia etmiştir. Öte yandan Ocak ayı başında İsrail, Mısır, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan’ın katılımıyla Doğu Akdeniz Gaz Forumu adlı bir örgütün kurulduğu ve bölgedeki doğalgazın, inşası öngörülen EastMed boru hatları kanalıyla Girit ve Yunanistan üzerinden Avrupa piyasasına sunulacağı öne sürülmüştür. Söz konusu boru hattının inşa edilmesini neredeyse imkânsız hale getiren üç mania ise şunlardır: Doğu Akdeniz’de yeterli düzeyde doğalgaz rezervinin bulunmaması, Akdeniz’in derinliğinin boru hattı inşası için uygun olmaması ve son olarak da boru hattının Türkiye’nin egemenlik sahasından geçmesi.
Dolayısıyla AB’nin Libya’da silah ambargosu denetimi misyonuna soyunmasının arkasında esas itibarıyla Ege ve Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tezlerini destekleme düşüncesi vardır. İkinci olarak, Türkiye’nin Libya’daki iç savaşta merkezi hükümete askeri desteğinin arttırmasının çatışmaları alevlendireceği ve bunun da yeni mülteci akınına yol açacağı şeklinde bir değerlendirme yapılmıştır. Üçüncü olarak, AB’nin beklentisi çatışmalarda Türkiye ile Libya arasındaki anlaşmayı imzalayan Ulusal mutabakat Hükümetinin (UMH) başarısız olması ve anlaşmanın askıda kalmasıdır. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, Libya için 2011 yılında BM Güvenlik Konseyi tarafından alınan silah ambargosu kararını desteklemek için 2020 Mart ayında AB tarafından denetim misyonu kurulmasının gerisinde yatan temel düşünce, Türkiye’nin Akdeniz üzerindeki nüfuzunu kırmaktır.


17 Ocak 2019 Perşembe

Doğu Akdeniz’de Türkiye’siz bir mutabakat mümkün mü?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Doğu Akdeniz coğrafyasında keşfedilen hidrokarbon rezervlerinin önemli bir kısmına sahip olan ülkeler, Türkiye’nin yer almadığı denklemler üzerinden politikalarını sürdürüyor.
Bu hafta başında Mısır’ın başkenti Kahire’de Akdeniz’e kıyısı olan 7 ülkenin resmi katılımlarıyla “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” adlı bir toplantı gerçekleşti. Söz konusu toplantıya Mısır, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Yunanistan, İtalya, İsrail, Ürdün ve Filistin’in enerji bakanlarının yanı sıra birçok yetkili katıldı. Bu toplantıya Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) temsilcilerinin katılmaması ise dikkat çekiyor.
Buradan hareketle, Doğu Akdeniz’de bulunan hidrokarbon rezervleri üzerindeki paylaşım mücadelelerinin ve işbirliklerin iyice belirginleşmeye başladığı söylenebilir. Özellikle doğal gaz üzerinde bölgesel mutabakatların değerlendirildiği toplantı, bahsi geçen ülkeler arasındaki ikili ve çoklu ilişkilerin geliştirilmesi amacını taşıyor. Toplantının en belirgin başlığı ise Doğu Akdeniz bölgesinde kaynak sahibi olan ülkeler arasında uluslararası bir örgüt oluşturulması kararı. Bu sayede bölgede bulunan enerji kaynaklarından etkin ve verimli bir şekilde istifade edilmek isteniyor.
Uluslararası bir örgütün kurulması kararı genel olarak olumlu karşılanırken, Akdeniz’de bulunan ve bölgedeki potansiyel kaynaklar üzerinde hak sahibi olan diğer ülkelerin dışarıda bırakılmak istenmesi eleştirileri de beraberinde getiriyor. Toplantıya katılanlar dışında Türkiye, KKTC, Lübnan ve Suriye gibi ülkeler de bölgede bulunuyor. Eğer Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarının üretimi ve transferi konularında geniş tabana yayılan bir işbirliği yapılmak isteniyorsa, tüm paydaşların ortak zeminde buluşması gerekiyor. Aksi halde, bugün çözüme kavuşmuş gibi görünen birçok mesele, ilerleyen dönemde yeniden ve daha da derinleşerek gündeme gelecektir.
Toplantıda öncelikli olarak ele alınan hususlar, bölgede bir doğal gaz piyasası oluşturmak, kaynak sahibi ülkelerin enerji arz ve talep güvenliklerini sağlamak, uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde diyalog ve işbirliği imkanlarını geliştirmek, bölgedeki doğal gaz rezerv potansiyeline sahip ve üretim yapan ülkeleri desteklemek, enerji talebi yüksek olan ülkelere sürekli ve sürdürülebilir gaz temin etmek için olası transit ülkelerle işbirliği zemini oluşturmak ve son olarak doğal gaz üretimi aşmasında çevresel tahribatın minimum seviyede tutulması şeklinde sıralanabilir. Söz konusu girişimler, yıllardan beri süregelen ve bir türlü üzerinde tam mutabakata varılamayan, Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının üretimiyle küresel enerji piyasalarına erişimi konusundaki problemlerin giderilmesi anlamında son derece olumlu. Ancak bölgede bulunan bazı ülkelerin yok sayılması, çözümsüzlük ortamının daha da derinleşmesine yol açabilir.

Amaç Türkiye’yi oyunun dışında tutmak

Türkiye bulunduğu jeostratejik konumu itibariyle dünyanın en önemli enerji arz ve talep merkezleri arasında yer alıyor. Bu coğrafi avantaj, Türkiye’yi doğudan batıya uzanan enerji transfer hatlarının değişmez aktörlerinden biri haline getiriyor. Öte yandan, küresel enerji oyunu içinde sadece coğrafi konum değil, siyasi ve ekonomik durum da epey önem teşkil ediyor. Nitekim Doğu Akdeniz özelinde süregelen tartışmaların odak noktasında yer alan enerji kaynaklarının küresel piyasalara transferi meselesi, Türkiye ile bazı diğer bölge ülkelerini karşı karşıya getiriyor.
Bölgeden çıkarılan kaynakların boru hatları vasıtasıyla Avrupa kıtasına taşınmasıyla ilgili iki muhtemel rota gündeme geliyor. Bunlardan ilki, doğal gazın önce Türkiye’ye, ardından Avrupa’ya iletilmesi; ikincisi ise East-Med Doğal Gaz Boru Hattı Projesi ile İsrail, GKRY, Yunanistan ve İtalya üzerinden küresel piyasalara transfer edilmesi. Esasında Türkiye’nin saf dışı bırakılmak istenmesi durumu da burada ortaya çıkıyor. Diğer faktörler bir kenara bırakıldığında, bu iki projeden en az maliyetli ve en makul olanı, kaynakların Türkiye üzerinden taşınması. Öyle ki düşük seyreden küresel petrol ve doğal gaz fiyatları, Doğu Akdeniz’de keşfedilen kaynakların transfer edilmesi üzerinde zorlayıcı bir etkiye sahip. Diğer bir ifadeyle, burada ana kısıtlayıcı faktör olarak fiyatlar ön plana çıkıyor.
Ancak başta İsrail ve Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı tutumları, Doğu Akdeniz’deki problemin ekonomik olmaktan çok siyasi bir zemine oturmasına neden oluyor. İsrail bölgede şimdiye kadar keşfedilmiş doğal gaz potansiyeli bakımından ilk sırada bulunuyor. Elinde tuttuğu iki önemli rezerv alanı olan Tamar ve Leviathan bölgelerinden çıkartılan kaynakları 2019 yılı içinde Mısır’a ihraç etmeye hazırlanıyor. Böylece Mısır’da bulunan likit doğal gaz (LNG) terminalleri sayesinde, sıvılaştırılan doğal gazın piyasaya sunulması hedefleniyor. Dolayısıyla bu durum, Türkiye &uuuuml;zerinden geçebilecek olası transfer güzergahına bir alternatif teşkil ediyor.
Bununla beraber, özellikle son dönemde Mısır ile GKRY arasında yaşanan gelişmeler, Ankara tarafından yakından takip ediliyor. Son olarak Mısır ile GKRY arasında imzalanan doğal gaz boru hattı anlaşması, zaten gergin olan ikili ilişkilere zarar veriyor. Ayrıca münhasır ekonomik bölgeler üzerinden yaşanan tartışmalar da tarafları karşı karşıya getiriyor. Türkiye’nin bu konudaki tavrı ise uluslararası hak ve hukuktan kaynaklanan menfaatlerini sonuna kadar koruma yönünde. Diğer bir ifadeyle, Türkiye bölgede gerçekleştirilmek istenen oldu bitti politikasına izin vermemek adına mücadelesini sürdürüyor.
Tüm bu senaryo ve eylemler göstermektedir ki Doğu Akdeniz coğrafyasında keşfedilen hidrokarbon rezervlerinin önemli bir kısmına sahip olan ülkeler, Türkiye’nin yer almadığı denklemler üzerinden politikalarını sürdürüyor. Öte taraftan Türkiye hem kendi münhasır ekonomik bölgesi içerisinde kalan alanlarda petrol ve doğal gaz arama çalışmalarını sürdürüyor hem de Doğu Akdeniz’den çıkartılacak olan doğal gazın dış tedarikçilere transferi notasındaki kritik pozisyonunu koruyabilmek adına yoğun mesai harcıyor. Şu çok açıktır ki Türkiye’nin yaptığı çalışmalarla doğal gaz çıkarması sonucunda bölgedeki rezerv sahibi ülkeler arasına girmesi, mevcut transfer potansiyelinin yanı sıra, bölgenin en güçlü aktörleri arasında yer almasını sağlayacaktır.

Türkiye “kazan-kazan” prensibini savunuyor

Türkiye bölgede yaşanan tüm çekişmelere rağmen, “kazan-kazan” prensibiyle hareket ederek tüm paydaşların avantajlı bir şekilde işbirliği yapabilmesi adına faaliyetlerini sürdürüyor. Bir yandan artan enerji ihtiyacını kesintisiz bir şekilde temin ederek bu alandaki arz güvenliğini arttırmak isteyen Türkiye, diğer yandan Doğu Akdeniz’de bulunan kaynakların en uygun maliyetle uluslararası piyasaya ulaştırılması konusunda avantajlar sunuyor. Bundan dolayı, Doğu Akdeniz’de bulunan kaynaklarla ilgili ortak bir karar alma aşamasında Türkiye’nin de katılımı son derece önemli.
Yapılan açıklamalar “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” buluşmasının ikinci toplantısının Nisan ayında olacağı yönünde. Dolayısıyla gelecek toplantıda bölgedeki tüm aktörlerin katılımıyla daha geniş bir işbirliği ortamının tesis edilmesi gerekiyor. Bölge üzerinde oluşturulan denklemlerde Türkiye ve KKTC gibi iki kritik ülkenin dışarıda bırakılması, taraflar arasında birtakım gerilimlere yol açabilir. Bu nedenle ikinci toplantıda, bölgede bulunan tüm ülkelerin katılımıyla alınacak kararların uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde ve kapsayıcı bir yaklaşımla oluşturulması olumlu sonuçlar doğuracaktır.
Türkiye enerji alanında nihai hedeflerinden biri olan enerji ticaretinde merkez ülke olma konusundaki avantajını devam ettirmek istiyor. Nitekim Türkiye’nin son dönemde gerçekleştirdiği TANAP ve TürkAkım projelerinde gösterdiği ekonomik ve siyasi başarı bir referans noktası olarak kabul ediliyor. Dolayısıyla, Doğu Akdeniz’de yaşanan çekişme, çatışma ve kriz ortamlarının bir an evvel sona erdirilmesiyle bölgenin istikrarlı bir yapıya kavuşabilmesi adına, Türkiye’nin aktif rol üstlenmesine ihtiyaç vardır. Bölgedeki ülkeler Doğu Akdeniz gazının transferi konusunda Türkiye’nin en ideal güzergâh olduğunun farkında. Bununla beraber, giderek artan enerji ihtiyacı, Türkiye’yi bölgede bulunan kaynaklar açısından da uygun bir pazar konumuna getiriyor. Kısacası, Türkiye’nin de içinde bulunduğu projelerle tüm kesimler açısından kazançlı bir durum ortaya çıkabilecektir.
[ BU YAZIYI ]

Whatsapp ile paylaş

4 Eylül 2020 Cuma

Fransa neden Türkiye’nin karşısında?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Macron’un Türkiye husumeti sadece Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı/MEB sorunuyla sınırlı değil. Libya’da darbeci General Halife Hafter’e, Suriye’de de PYD/YPG’ye verdiği destekle karşımızda yer alıyor.


Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 28 Ağustos günü Paris yakınlarındaki Villeneuve kasabasında düzenlediği basın toplantısında, ülkesinin Doğu Akdeniz politikasıyla ilgili olarak “söylemleriyle eylemlerinin tutarlı olması gerektiğini” söyledi ve şöyle devam etti: “Türklerin ancak bundan anladığını ve buna saygı gösterdiğini söyleyebilirim. Eylemlerle desteklenmeyen sözler söylerseniz (…) Fransa’nın bu yaz yaptığı önemliydi: Bu bir kırmızı çizgi politikasıydı. Bunu Suriye’de de yaptım”.


Kuşku yok ki bu açıklama Fransa’nın Suriye’de terör örgütü PYD/YPG’ye verdiği destek nedeniyle bir süredir dikkat çektiğimiz Türk-Fransız ilişkilerinde yaşanan kırılmanın itirafıydı. Ancak bu kırılma Macron’la başlamış değil. Hatırlanacağı gibi, PYD/YPG’yi baştan beri “Suriyeli Kürtler” olarak niteleyen Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı François Hollande, Afrin operasyonu üzerine “Türkiye ne biçim NATO müttefiki ‘bizim öz müttefiklerimizi’ (nos propres alliés) vuruyor” diye ortalığı ayağa kaldırmıştı. İşte Macron da atıf yaptığımız konuşmasında bu politikasıyla övündü.

Fransa Orta Doğu’da yüzyıl önceki eski kolonilerine dönmenin, Libya’da İtalya’nın yerini almanın ve Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarından yararlanmanın peşinde. Bu politikayı bugünün koşullarında yalnız başına uygulaması kuşkusuz mümkün değil. Ama peşinden AB’yi sürüklemek ve giderek seçilme şansı artan ABD başkan adayı Joe Biden’a yaslanmak suretiyle, yüzyıl öncesinin büyük güçlerinden biri olarak bu politikayı başarıyla uygulayacağı umudunu taşıyor olsa gerek.
“Kırmızı çizgi” politikasının ölçülü olduğunu savunan Macron, Fransa’nın Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve İtalya ile Doğu Akdeniz’deki tatbikatına katılımı konusunda “Ölçülüydü. Oraya armada yollamadık” diye konuştu. Avrupa Birliği (AB) ülkelerini Yunanistan ve GKRY ile dayanışmaya çağıran ve AB’nin Türkiye’ye yaptırım uygulamasını savunan Fransa Cumhurbaşkanı’na göre, Ankara ile ilişkilerdeki kırılmanın nedeni “Türkiye’nin son yıllardaki stratejisinin bir NATO müttefikine yakışmaması”. Bu sözünü de şöyle açıyor: “İki AB üyesinin münhasır ekonomik bölgelerine (MEB) ve egemenliklerine saldırırsanız, provokasyon yapıyorsunuz demektir”.

Uluslararası deniz hukukuna keyfi yorum

Macron bu sözleriyle, Yunanistan’ın Meis (Kostellorizo) adasına karasuları ötesinde MEB tanımasının 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (BMDHS) uygun olduğunu savunurken, Oruç Reis’in sondaj yaptığı bölgenin Türkiye’nin BM’ye yıllar önce bildirmiş olduğu kıta sahanlığının içinde yer aldığını ise yok sayıyor. Ama buna karşılık, Yunanistan ve GKRY gibi ayrıntılara girmeden, uluslararası hukuka uymayan tarafın Türkiye olduğunda ısrar ediyor. Bu yaklaşımı benimseyen Fransız medyası da Türkiye’nin BMDHS’ye taraf olmamasını gerekçe olarak kullanıyor.
Oysa iki taraf arasında bu konularda sorun çıktığında, BMDHS’nin gerek MEB ile ilgili 74. gerek kıta sahanlığıyla ilgili 83. maddelerinde “sahilleri bitişik veya karşı karşıya bulunan devletler arasındaki sınırlandırılma, hakkaniyete uygun bir çözüme ulaşmak amacıyla, Uluslararası Adalet Divanı Statüsü’nün 38. maddesinde belirtildiği şekilde, uluslararası hukuka uygun olarak anlaşma ile yapılacaktır” deniliyor. Sözleşmedeki kilit kavramlar “hakkaniyete uygunluk” ve “anlaşma yapmak”. Fransa uyuşmazlıkta üçüncü taraf olarak en azından bu çözümü önereceğine, Yunanistan ve GKRY’nin arkasında ama daha da önemlisi Türkiye’nin karşısında duruyor.

Libya ve Suriye’de karşıt cephelerde yer alma

Macron’un Türkiye husumeti sadece Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı/MEB sorunuyla sınırlı değil. Libya’da darbeci General Halife Hafter’e, Suriye’de de PYD/YPG’ye verdiği destekle karşımızda yer alıyor. Hatırlanacağı gibi, Ankara’nın Libya’da meşru Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne (UMH) verdiği destekten rahatsız olan Macron, silah ambargosunu kontrol eden bir Fransız savaş gemisine müdahalesi nedeniyle Türkiye’yi NATO’ya şikâyet etmiş, bu bağlamda kendileri için “kabul edilemez” olduğunu belirttiği Türkiye’nin Libya politikasının açıklığa kavuşması gerektiğini söylemişti.
Aslında açıklığa kavuşturulması gereken Fransa’nın Hafter destekli Libya politikasıdır. Fransa’nın amacı, bu ülkede (Muammer Kaddafi tarafından seçim kampanyası finanse edilen Sarkozy’nin cumhurbaşkanlığı döneminde imzalanan) “nükleer işbirliği” anlaşmasıyla zirveye ulaşan çıkarlarını korumaya devam etmek mi? Eğer öyleyse, bu çıkarlar Türk-Fransız ilişkilerini çöpe atacak kadar önem mi taşıyor?
Bu soruların yanıtları yok; ama Macron’un geçen yıl The Economist’e verdiği mülakatta Washington’ın eşgüdüm eksikliğinin yanı sıra, Ankara’nın Suriye’de kendisinin tasvip etmediği politikaları nedeniyle “NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini” öne sürdüğü anımsanacak olursa, Türkiye husumetinin getirisinin Fransa’nın Libya’daki çıkarlarının ötesinde olduğunu hayal ettiği anlaşılıyor. Bu açıklamasında Macron Türkiye’yi, Suriye’de terör örgütü DEAŞ’la mücadele konusunda anlaşmış NATO üyelerinin çıkarlarının söz konusu olduğu bir bölgede (müttefiklerine) “saldırı” düzenlemekle suçlamıştı. Onun “saldırı” olarak nitelediği, Türkiye’nin PYD/YPG’ye karşı ulusal güvenliğini sağlamak amacıyla yaptığı operasyonlardı. Bu operasyonlara karşı çıkmak da Türkiye’nin sadece ekonomik çıkarlarını değil, ayrıca toprak bütünlüğünü de umursamamaktı, doğal olarak.

Lübnan’a çıkarma

Macron’un yaklaşık 200 kişinin ölümüne yol açan limanındaki dramatik patlama ardından koşturarak Beyrut’a gitmesini ve ülkesinin bu bölgeye ilgisini dile getirmesini, Fransa’nın son yıllarda canlanan yeni-sömürgeci politikasının somut göstergelerinden biri kabul etmek gerekir. Macron önceki gün, 1 Eylül 1920’de Suriye’deki Fransız mandasının özerk bir parçası olan “Grand-Liban”ın (Büyük Lübnan) kuruluşunun 100. yıldönümünde yine Beyrut’taydı. Orada Grand-Liban’ın ikinci yüzyılını simgeleyen bir sedir ağacı fidanı dikti. Oysa Grand-Liban, Lübnan’daki mandasının sona erdiği 1946’da çoktan tarihe karışmıştı.
Fransızcanın bu ülkede hâlâ geçerli olduğu, anayasasının 11. maddesinin Fransızcanın kullanılacağı alanların kanunla düzenleneceğinden söz ettiği dikkate alınırsa, geri dönen Fransız kolonyalizminin Lübnan halkı açısından hiç de hayırlı olmayacağı ortada. Halkının üçte birinin -çoğu Maruni kökenli- Hristiyan olması, Fransa’nın bölgeye kolonyal bağlamda tekrar yerleşmesini haklı kılmıyor. Ama Le Monde’da yayımlanan başyazıya göre, Macron’un oraya gitmesi gerekliydi: “Bu iki ülke tarihi, duygusal ve entelektüel bağlarla birbirine bağlı; ABD çoktandır Lübnan’da yok, AB çok meşgul. Ama Türkiye Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay ve İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif Beyrut’a gitmişlerdi. Onlardan önce bir Avrupalının oraya gitmiş olmasını kutlamak gerekir”.

Yüzyıl öncesine dönmek, ikili ilişkiler açısından hayırlı değil

Görüldüğü üzere, Fransa Orta Doğu’da yüzyıl önceki eski kolonilerine dönmenin, Libya’da İtalya’nın yerini almanın ve Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarından yararlanmanın peşinde. Bu politikayı bugünün koşullarında yalnız başına uygulaması kuşkusuz mümkün değil. Ama peşinden AB’yi sürüklemek ve giderek seçilme şansı artan ABD başkan adayı Joe Biden’a yaslanmak suretiyle, yüzyıl öncesinin büyük güçlerinden biri olarak bu politikayı başarıyla uygulayacağı umudunu taşıyor olsa gerek.
Fransa bu politikasının önünde engel olarak Türkiye’yi görüyor. Her ne kadar kamuoyunun önüne Erdoğan atılıyor olsa da, Macron yaptığının Türkiye karşıtlığı olduğunun farkında. Bu karşıtlık ikili ilişkileri kâğıt üstünde Franklin Bouillon’un 20 Ekim 1921’de imzalayarak Fransa’yı savaştan çıkardığı Ankara Anlaşması öncesine taşıma riski barındırıyor. Bu risk iki ülkenin sıcak savaşa gireceği anlamına gelmiyor elbette; zira yüzyıl öncesinde bile Türkiye’ye karşı İtilaf cephesi içinde vekiller kullanılarak yapılan bir savaş söz konusuydu. Ama kabul etmek gerekir ki bu politikanın sürdürülmesi ikili ilişkilerde onarılması güç gedikler açabilir. Hatta geldiğimiz noktada bile, Fransa’ya karşı güvensizlik duygusunu körüklediğini söylemek mümkün. Kuşkusuz bundan çok daha önemlisi, 21. yüzyılda dünyamızın hâlâ uluslararası hukuku bir tarafa bırakarak böyle bir riski göze alan politikalarla karşı karşıya kalabiliyor olması; bu hem üzücü hem de insanlık adına utanç verici. 

İletişim Başkanı Altun: Sayın Macron gerçeklerden kopuk bir dünya hayal ediyor


İletişim Başkanı Altun, "Sayın Macron kendisinin eleştirilmediği, gerçeklerden kopuk bir dünya hayal ediyor; gazetecilerin, kendisinin keyfini kaçıran haberler yapmadığı bir düzen istiyor." İfadelerini kullandı.


İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un, eleştirilmediği, gerçeklerden kopuk bir dünya hayal ettiğini, gazetecilerin, kendisinin keyfini kaçıran haberler yapmadığı bir düzen istediğini, sırf kendisi çok arzuladığı için Libya'da bir savaş suçlusunun galip gelmesine tamah ettiğini bildirdi.
Altun, sosyal medya hesabından, Macron'un Le Figaro muhabirine gösterdiği tepkiye yönelik paylaşımda bulundu.
İletişim Başkanı Altun, paylaşımında şunları kaydetti:
"Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un, Lübnan'da bir Hizbullah yöneticisi ile gerçekleştirdiği görüşmeyi haber yapan Le Figaro muhabiri Georges Malbrunot'ya yönelik saygısızca tepkisinden ve hakaretlerinden derin endişe duyduk.
Fransız polisinin geçtiğimiz aylarda sokak gösterileri sırasında gazetecilere yönelik şiddetiyle birlikte düşünüldüğünde, Fransa'nın gazeteciler için giderek daha tehlikeli bir yer haline geldiği ortadadır.
Sayın Macron kendisinin eleştirilmediği, gerçeklerden kopuk bir dünya hayal ediyor; gazetecilerin, kendisinin keyfini kaçıran haberler yapmadığı bir düzen istiyor; sırf kendisi çok arzuladığı için Libya'da bir savaş suçlusunun galip gelmesine tamah ediyor."


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html