BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Gaz Forumu sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Gaz Forumu sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

17 Ocak 2019 Perşembe

Doğu Akdeniz’de Türkiye’siz bir mutabakat mümkün mü?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Doğu Akdeniz coğrafyasında keşfedilen hidrokarbon rezervlerinin önemli bir kısmına sahip olan ülkeler, Türkiye’nin yer almadığı denklemler üzerinden politikalarını sürdürüyor.
Bu hafta başında Mısır’ın başkenti Kahire’de Akdeniz’e kıyısı olan 7 ülkenin resmi katılımlarıyla “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” adlı bir toplantı gerçekleşti. Söz konusu toplantıya Mısır, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Yunanistan, İtalya, İsrail, Ürdün ve Filistin’in enerji bakanlarının yanı sıra birçok yetkili katıldı. Bu toplantıya Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) temsilcilerinin katılmaması ise dikkat çekiyor.
Buradan hareketle, Doğu Akdeniz’de bulunan hidrokarbon rezervleri üzerindeki paylaşım mücadelelerinin ve işbirliklerin iyice belirginleşmeye başladığı söylenebilir. Özellikle doğal gaz üzerinde bölgesel mutabakatların değerlendirildiği toplantı, bahsi geçen ülkeler arasındaki ikili ve çoklu ilişkilerin geliştirilmesi amacını taşıyor. Toplantının en belirgin başlığı ise Doğu Akdeniz bölgesinde kaynak sahibi olan ülkeler arasında uluslararası bir örgüt oluşturulması kararı. Bu sayede bölgede bulunan enerji kaynaklarından etkin ve verimli bir şekilde istifade edilmek isteniyor.
Uluslararası bir örgütün kurulması kararı genel olarak olumlu karşılanırken, Akdeniz’de bulunan ve bölgedeki potansiyel kaynaklar üzerinde hak sahibi olan diğer ülkelerin dışarıda bırakılmak istenmesi eleştirileri de beraberinde getiriyor. Toplantıya katılanlar dışında Türkiye, KKTC, Lübnan ve Suriye gibi ülkeler de bölgede bulunuyor. Eğer Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarının üretimi ve transferi konularında geniş tabana yayılan bir işbirliği yapılmak isteniyorsa, tüm paydaşların ortak zeminde buluşması gerekiyor. Aksi halde, bugün çözüme kavuşmuş gibi görünen birçok mesele, ilerleyen dönemde yeniden ve daha da derinleşerek gündeme gelecektir.
Toplantıda öncelikli olarak ele alınan hususlar, bölgede bir doğal gaz piyasası oluşturmak, kaynak sahibi ülkelerin enerji arz ve talep güvenliklerini sağlamak, uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde diyalog ve işbirliği imkanlarını geliştirmek, bölgedeki doğal gaz rezerv potansiyeline sahip ve üretim yapan ülkeleri desteklemek, enerji talebi yüksek olan ülkelere sürekli ve sürdürülebilir gaz temin etmek için olası transit ülkelerle işbirliği zemini oluşturmak ve son olarak doğal gaz üretimi aşmasında çevresel tahribatın minimum seviyede tutulması şeklinde sıralanabilir. Söz konusu girişimler, yıllardan beri süregelen ve bir türlü üzerinde tam mutabakata varılamayan, Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının üretimiyle küresel enerji piyasalarına erişimi konusundaki problemlerin giderilmesi anlamında son derece olumlu. Ancak bölgede bulunan bazı ülkelerin yok sayılması, çözümsüzlük ortamının daha da derinleşmesine yol açabilir.

Amaç Türkiye’yi oyunun dışında tutmak

Türkiye bulunduğu jeostratejik konumu itibariyle dünyanın en önemli enerji arz ve talep merkezleri arasında yer alıyor. Bu coğrafi avantaj, Türkiye’yi doğudan batıya uzanan enerji transfer hatlarının değişmez aktörlerinden biri haline getiriyor. Öte yandan, küresel enerji oyunu içinde sadece coğrafi konum değil, siyasi ve ekonomik durum da epey önem teşkil ediyor. Nitekim Doğu Akdeniz özelinde süregelen tartışmaların odak noktasında yer alan enerji kaynaklarının küresel piyasalara transferi meselesi, Türkiye ile bazı diğer bölge ülkelerini karşı karşıya getiriyor.
Bölgeden çıkarılan kaynakların boru hatları vasıtasıyla Avrupa kıtasına taşınmasıyla ilgili iki muhtemel rota gündeme geliyor. Bunlardan ilki, doğal gazın önce Türkiye’ye, ardından Avrupa’ya iletilmesi; ikincisi ise East-Med Doğal Gaz Boru Hattı Projesi ile İsrail, GKRY, Yunanistan ve İtalya üzerinden küresel piyasalara transfer edilmesi. Esasında Türkiye’nin saf dışı bırakılmak istenmesi durumu da burada ortaya çıkıyor. Diğer faktörler bir kenara bırakıldığında, bu iki projeden en az maliyetli ve en makul olanı, kaynakların Türkiye üzerinden taşınması. Öyle ki düşük seyreden küresel petrol ve doğal gaz fiyatları, Doğu Akdeniz’de keşfedilen kaynakların transfer edilmesi üzerinde zorlayıcı bir etkiye sahip. Diğer bir ifadeyle, burada ana kısıtlayıcı faktör olarak fiyatlar ön plana çıkıyor.
Ancak başta İsrail ve Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı tutumları, Doğu Akdeniz’deki problemin ekonomik olmaktan çok siyasi bir zemine oturmasına neden oluyor. İsrail bölgede şimdiye kadar keşfedilmiş doğal gaz potansiyeli bakımından ilk sırada bulunuyor. Elinde tuttuğu iki önemli rezerv alanı olan Tamar ve Leviathan bölgelerinden çıkartılan kaynakları 2019 yılı içinde Mısır’a ihraç etmeye hazırlanıyor. Böylece Mısır’da bulunan likit doğal gaz (LNG) terminalleri sayesinde, sıvılaştırılan doğal gazın piyasaya sunulması hedefleniyor. Dolayısıyla bu durum, Türkiye &uuuuml;zerinden geçebilecek olası transfer güzergahına bir alternatif teşkil ediyor.
Bununla beraber, özellikle son dönemde Mısır ile GKRY arasında yaşanan gelişmeler, Ankara tarafından yakından takip ediliyor. Son olarak Mısır ile GKRY arasında imzalanan doğal gaz boru hattı anlaşması, zaten gergin olan ikili ilişkilere zarar veriyor. Ayrıca münhasır ekonomik bölgeler üzerinden yaşanan tartışmalar da tarafları karşı karşıya getiriyor. Türkiye’nin bu konudaki tavrı ise uluslararası hak ve hukuktan kaynaklanan menfaatlerini sonuna kadar koruma yönünde. Diğer bir ifadeyle, Türkiye bölgede gerçekleştirilmek istenen oldu bitti politikasına izin vermemek adına mücadelesini sürdürüyor.
Tüm bu senaryo ve eylemler göstermektedir ki Doğu Akdeniz coğrafyasında keşfedilen hidrokarbon rezervlerinin önemli bir kısmına sahip olan ülkeler, Türkiye’nin yer almadığı denklemler üzerinden politikalarını sürdürüyor. Öte taraftan Türkiye hem kendi münhasır ekonomik bölgesi içerisinde kalan alanlarda petrol ve doğal gaz arama çalışmalarını sürdürüyor hem de Doğu Akdeniz’den çıkartılacak olan doğal gazın dış tedarikçilere transferi notasındaki kritik pozisyonunu koruyabilmek adına yoğun mesai harcıyor. Şu çok açıktır ki Türkiye’nin yaptığı çalışmalarla doğal gaz çıkarması sonucunda bölgedeki rezerv sahibi ülkeler arasına girmesi, mevcut transfer potansiyelinin yanı sıra, bölgenin en güçlü aktörleri arasında yer almasını sağlayacaktır.

Türkiye “kazan-kazan” prensibini savunuyor

Türkiye bölgede yaşanan tüm çekişmelere rağmen, “kazan-kazan” prensibiyle hareket ederek tüm paydaşların avantajlı bir şekilde işbirliği yapabilmesi adına faaliyetlerini sürdürüyor. Bir yandan artan enerji ihtiyacını kesintisiz bir şekilde temin ederek bu alandaki arz güvenliğini arttırmak isteyen Türkiye, diğer yandan Doğu Akdeniz’de bulunan kaynakların en uygun maliyetle uluslararası piyasaya ulaştırılması konusunda avantajlar sunuyor. Bundan dolayı, Doğu Akdeniz’de bulunan kaynaklarla ilgili ortak bir karar alma aşamasında Türkiye’nin de katılımı son derece önemli.
Yapılan açıklamalar “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” buluşmasının ikinci toplantısının Nisan ayında olacağı yönünde. Dolayısıyla gelecek toplantıda bölgedeki tüm aktörlerin katılımıyla daha geniş bir işbirliği ortamının tesis edilmesi gerekiyor. Bölge üzerinde oluşturulan denklemlerde Türkiye ve KKTC gibi iki kritik ülkenin dışarıda bırakılması, taraflar arasında birtakım gerilimlere yol açabilir. Bu nedenle ikinci toplantıda, bölgede bulunan tüm ülkelerin katılımıyla alınacak kararların uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde ve kapsayıcı bir yaklaşımla oluşturulması olumlu sonuçlar doğuracaktır.
Türkiye enerji alanında nihai hedeflerinden biri olan enerji ticaretinde merkez ülke olma konusundaki avantajını devam ettirmek istiyor. Nitekim Türkiye’nin son dönemde gerçekleştirdiği TANAP ve TürkAkım projelerinde gösterdiği ekonomik ve siyasi başarı bir referans noktası olarak kabul ediliyor. Dolayısıyla, Doğu Akdeniz’de yaşanan çekişme, çatışma ve kriz ortamlarının bir an evvel sona erdirilmesiyle bölgenin istikrarlı bir yapıya kavuşabilmesi adına, Türkiye’nin aktif rol üstlenmesine ihtiyaç vardır. Bölgedeki ülkeler Doğu Akdeniz gazının transferi konusunda Türkiye’nin en ideal güzergâh olduğunun farkında. Bununla beraber, giderek artan enerji ihtiyacı, Türkiye’yi bölgede bulunan kaynaklar açısından da uygun bir pazar konumuna getiriyor. Kısacası, Türkiye’nin de içinde bulunduğu projelerle tüm kesimler açısından kazançlı bir durum ortaya çıkabilecektir.
[ BU YAZIYI ]

Whatsapp ile paylaş

9 Eylül 2020 Çarşamba

Enerji projesiyle Türkiye’yi kuşatmak: EastMed’in dönüşümü

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Fransa’nın yönetmenliğinde, AB, Almanya ve Doğu Akdeniz Gaz Forumu üyelerinin aktörlüğünde sahneye konan oyunun amacının Türkiye’yi bir çatışmaya çekerek saldırgan taraf pozisyonuna düşürmek olduğu artık aşikâr.



"Avrupa Konseyi’nin ay sonundaki toplantısında başlıca gündem Türkiye dosyası olacak. Bu dosyayı birkaç gün önce dışişleri bakanları olarak Berlin’de hazırladık. Dosya Türkiye’ye karşı yürürlüğe konabilecek yaptırımlar dizisini içeriyor.”
Fransa Dışişleri Bakanı Jeans-Yves Le Drian Libya’dan Irak’a kadar ülkesinin Türkiye’yi doğrudan hedef alan çevreleme harekatının yaklaşan hamlesini France Inter Radyosu’na 6 Eylül Pazar günü verdiği demeçte işte bu sözlerle duyurdu.

27 Kasım 2019’da Türkiye ile Libya arasında imzalanan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası’nın Akdeniz’de değiştirdiği dengeler, Türkiye’ye karşı diplomatik çözüm arayışı görünümü altında askeri bir ittifakın gün yüzüne çıkışını tetikledi. Bu ittifakın boyutunu ve içeriğini anlamaya çalışırken 2019-2020 yıllarını irdelemekle yetinmek hata olur. Öncelikle 2013 yılına geri giderek Avrupa’nın refahını temin etme gayesiyle başlatılıp bugün Akdeniz’de ABD ve Fransa tarafından da desteklenen ve Türkiye karşıtı bir askeri ittifaka dönüşen “EastMed Boru Hattı Projesi”ne bir göz atmak gerekir.

Avrupa Komisyonu’nun desteğiyle başlatılan projenin ilk katılımcıları İsrail-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) iken Orta Doğu’da Türkiye aleyhtarı politikaların platformu haline gelen Mısır da bu yapıya eklemlendi. Kıbrıs adası çevresindeki hidrokarbon kaynaklarının paylaşımı ve Avrupa’ya taşınması konusunda Türkiye ile bu dörtlü arasında yaşanan ihtilaflar, Libya’daki gelişmelere bağlı olarak son bir yılda enerji rekabetinden çıkarak askeri boyuta taşındı. 2019 yılının son çeyreğinde küresel ekonomideki yavaşlama ve yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının sanayi üretimine yaptığı olumsuz etkinin enerjiye duyulan talebi düşürmesine bağlı olarak EastMed Boru Hattı Projesi’nin geçerliliğini yitirmesi de garip bir şekilde krizin ivme kazanmasını engellemedi. Bilakis, “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” adı altında yeniden şekillenen bu ittifaka 2020 yılının Ocak ayında İtalya, Filistin ve Ürdün dahil edilirken, Fransa ve ABD de üyelik için başvurdu. Fransa ve ABD’nin bu ittifaka katılım girişimi, uzlaşmazlığın enerji rekabeti olmaktan çıkıp askeri boyut kazanmasına etki eden en önemli adımdı.

Aradan dokuz ay geçtikten sonra bugün, Fransa’nın, olası bir hava çatışmasında Yunanistan’a Türkiye’ye karşı nispi üstünlük sağlamasını temin edebilecek Rafale savaş uçakları satışını ve ABD’nin GKRY’ye 33 yıl sonra kaldırdığı silah ambargosunu konuşmaktayız. 10 Eylül’de Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis arasında gerçekleşecek görüşme, Türkiye’ye yönelik kuşatma planının boyutları konusunda daha net bir perspektif verecek. Bu ziyarette, Fransa’nın Yunanistan’a savaş uçağı satışının yanı sıra, ABD’nin ardından Fransa askerlerinin de Batı Trakya’ya konuşlandırılması ve ortak askeri tatbikatların yapılmasına dair anlaşma imzalanması bekleniyor. Yunanistan, Fransa’dan alacağı savaş uçaklarının finansmanı için Macron’un gelişini beklemeden 2 Eylül Çarşamba günü uluslararası piyasalara 2,5 milyar avroluk tahvil satışı gerçekleştirdi. Mısır, Yunanistan ve GKRY’nin silahlanma programlarının dolaylı olarak Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan tarafından finanse edildiği dikkate alındığında, bu tahvillerin alıcılarının adreslerini de tahmin etmek zor olmuyor. 

İşte bu tablo, Doğu Akdeniz’de giderek saldırganlaşan bu ittifaka Birleşmiş Milletler’in (BM) sessiz kalmasını beraberinde getirirken, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in Türkiye ile Yunanistan arasında diyalog başlatmak için harcadığı çabaların da Yunanistan tarafından herhangi bir gerekçe gösterilmeden reddedilmesini de kolaylaştırıyor. Yunanistan’ın mevcut şartlar altında hangi mali ve askeri kaynaklara güvenerek diyalogdan kaçındığını hatta kimi Avrupa yayın organlarını kullanarak Türkiye’yi her an saldırıya hazır taraf olarak göstermeye çalıştığını da paranın ve silah ticaretinin izini takip ederek tespit etmek mümkün. Yunanistan’ın diyalogdan kaçışını anlamaya çalışırken, NATO’nun aslında gözümüzün önünde herkesin bildiği ancak dile getirmediği bir sır gibi değişmekte olan kimliğini irdelemekte de yarar var.

NATO dönüştürülürken Türkiye dışarıda mı bırakılıyor?

Türkiye, Libya ve Doğu Akdeniz’deki ihtilafın çözümünde NATO müttefikliğinin önemine vurgu yaparken bizzat ittifak üyesi ülkelerin saldırgan tavır ve suçlamalarına maruz kalıyor. NATO genel sekreterinin diyalog çağrılarına Atina hiçbir somut yanıt vermeden ipe un serebiliyor. Acaba, NATO’nun Soğuk Savaş dönemi ihtiyaçlarına göre inşa edilmiş paradigmasında, bazı üyelerine bilgi verilmeden bir değişiklik mi yapılmakta? Belki de Doğu Akdeniz’deki gidişatı anlamak için bu sorunun yanıtını düşünmek gerekiyor.

Savunma harcamalarına Berlin’in yeterli katkıyı yapmadığını bahane ederek Almanya’daki askerlerini azaltma kararı alan ABD’nin bu hamlesi Kuzey Atlantik İttifakı’nın gidişatı konusunda Türkiye’ye de fikir verebilir. ABD, Almanya’daki hava unsurlarını Libya merkezli olarak Kuzey Afrika ve Akdeniz’de artan Rus hava tehdidine karşı İtalya’ya yönlendirirken, zırhlı birlik ve piyadelerini Polonya ile Baltık ülkelerine sevk etti. Bu esnada Yunanistan Dedeağaç’a yapılan ABD askeri konuşlanmasını da not etmek gerekiyor. Orta Avrupa’da Polonya merkezli olarak, Rusya’ya karşı yeni bir askeri yapılanmaya gidiliyor. ABD’nin B-52 bombardıman uçakları, Rusya tarafından ilhak edilen Kırım ile Ukrayna sınırı ve Karadeniz üzerinde uçuş yapıyor. İngiltere de Rusya’ya karşı organize edilen bu yeni yapılanmada ABD’nin en yakın ortağı durumunda. Bu esnada Akdeniz, Lübnan ve hatta Irak’ın (ABD askerlerinin çekilmesine paralel olarak) Fransız etkisine terk edildiği gözleniyor.

Fransa, 4 Ağustos’ta Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta meydana gelen bir “endüstriyel kazayı” kullanarak (aksi yönde bir delil henüz olmadığından bunu ancak bir “endüstriyel kaza” olarak nitelendirebiliyoruz) bu ülkeyi Orta Doğu’ya bir giriş kapısı haline getirdi. Fransa, Lübnan’a bu kazanın yaralarını sarmak için insani yardım yapmanın ötesine geçerek bir ay içerisinde bu ülkenin siyasi ve mali yapısını kökten değiştirecek, Lübnan’daki İran etkisini tasfiye edecek bir pozisyona konumlandı. Eş zamanlı olarak NATO’ya dahil etmek istediği ancak başaramadığı GKRY’yi de enerji işbirliği görünümü altında bir askeri ittifaka eklemlemiş oldu. ABD ve Fransa, nüfuz alanlarını bu şekilde paylaşmış görünürken, İran ve Rusya tehditlerine karşı inşa edilen bu yeni yapılanmayı Körfez bölgesine ulaştıracak bir hamle daha yapıldı. 

ABD Başkanı Donald Trump’ın duyurduğu BAE ile İsrail arasında diplomatik ilişkilerin tesisine yönelik atılan adımın bu ittifaklar zincirinin dışında tasarlanmış bir karar olduğunu düşünmek mümkün değil. Hatırlanacağı gibi 2019 yılının Aralık ayında da Londra’daki NATO Liderler Zirvesi’nde ittifakın Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı devreye girmesinin gündeme geldiği iddia edilmişti. Üyeleri haricinde işbirliği yaptığı ülkelerle bölgesel ittifaklar oluşturmaya yöneldikleri anlaşılan NATO’nun bazı başat ülkelerinin Filipinler, Kanada, Avustralya donanmalarını yanlarına alarak yakın zamanda Güney Çin Denizi’nin kapısına dayanmaları bu perspektifte ihtimal dahilinde görülüyor. Yüksek sesle ilan edilmeyen bu dönüşümde Brüksel’deki NATO karargâhı bir şemsiye organizasyon haline gelirken, ABD, Fransa ve İngiltere’nin NATO bayrağı altında kendi küresel çıkar alanlarında farklı yapılanmalara yöneldikleri anlaşılıyor. Doğu Akdeniz’deki bilmeceyi çözmek için de hükümetler-üstü bir süreç olduğu anlaşılan bu dönüşümde Türkiye’nin yerinin neresi olduğu sorusunun yanıtını bulmak gerekecek.

1919 paradigması tekerrür edebilir mi?

Tarih, Ön Asya’ya (Anadolu, Suriye ve Lübnan ile Nil Deltası) hâkim olan siyasi gücün Avrupa merkezli güç odakları tarafından istikrarsızlaştırılmasına yönelik nice girişimlere tanıklık etti. Bu girişimlerden bizi en çok ilgilendirenleri hatırlamak gerekirse, Rus Çarlığının 1770’de St. Petersburg’dan yola çıkarak Osmanlı donanmasını Çeşme’de yakması, buna paralel olarak Mora yarımadasına ayak basarak buradaki Rumları bağımsızlık için kışkırtmaları, 1832’de Kavalalı Mehmet Ali Paşa eliyle Mısır merkezli olarak Akdeniz’de dengeleri değiştirmeleri ve 19. yüzyıldaki Osmanlı-Yunan çatışmaları zincirinin 1919’da İzmir’e çıkarılan Yunan askerleri eliyle Anadolu’nun işgali girişimi ile zincirin tamamlanması hedeflenmişti.

İngiltere’nin, silah, mühimmat, istihbarat desteği 1919’da kurulan paradigmanın sonuca ulaşmasını sağlamaya yetmedi. Bugün, Türkiye ile Yunanistan arasındaki potansiyel ihtilaf konularına yenilerini ekleyerek bu paradigmanın tekrarlanmaya çalışıldığı bir tiyatroyu izliyoruz. Fransa’nın yönetmenliğinde, Avrupa Birliği (AB), Almanya ve Doğu Akdeniz Gaz Forumu üyelerinin aktörlüğünde sahneye konan oyunun amacının Türkiye’yi bir çatışmaya çekerek saldırgan taraf pozisyonuna düşürmek olduğu artık aşikâr. Türkiye’nin tüm yaptırım baskılarına ve askeri tehditlere rağmen bugün dirayetle savunduğu diplomasi ve diyalog yolunda ısrarı, “1919 Paradigması”nın tekerrürü hayalini kuranların yolunun çıkmaz sokak olduğunu ispatlayacaktır. Bu paradigmayı hayata geçirmeye çalışan ve başını Fransa’nın çektiği odakların ise halihazırda Lübnan ve Irak’taki ekonomik ve siyasi krizler devam ederken, Suriye ve Libya’daki çatışmalar sürerken, bölgede yeni bir istikrarsızlık alanı doğurmanın maliyetinin ne olacağını iyi hesaplamaları gerekir. BAE tarafından finanse edilmiş silahlarla bir Yunanistan vatandaşının kendini ateşe atması ya da 2022’de yeniden cumhurbaşkanı seçileceğine dair ufukta hiçbir ümit görünmeyen Macron uğruna üstlenilecek riskler, Yunanistan’daki Miçotakis hükümetinin satacağı devlet tahvillerinin parasıyla karşılanamayacak maliyetlere neden olacaktır.
[Gazeteci Mehmet A. Kancı Türk dış politikası üzerine analizler kaleme almaktadır]


4 Eylül 2020 Cuma

Türkiye tahriklere rağmen Doğu Akdeniz'de diyalog istiyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki haklarını elinden alacak planlar peşinde koşan Yunanistan, Kıbrıs Rum yönetimi ve Fransa, arkalarına Avrupa Birliği’ni de aldı.




Türkiye, Avrupa Birliği'ni (AB) arkasına alan Yunanistan, Kıbrıs Rum yönetimi ve Fransa'nın tüm tahriklerine rağmen Doğu Akdeniz'de diyalog çağrılarını sürdürüyor.
Doğu Akdeniz'de gerginliğin fitili ilk kez, Kıbrıs Rum kesiminin adanın etrafındaki doğal zenginlikleri işletmek için kuzeydeki Türk tarafının hukuki ve meşru haklarını hiçe sayarak uluslararası anlaşmalar yapmasıyla başladı.
Doğu Akdeniz’de en uzun kıyılara sahip olan Türkiye, yıllardır devam eden hakça paylaşım çağrılarının dikkate alınmaması üzerine sismik araştırma gemileri ve askeri destek unsurlarını devreye soktu.
Batılı şirketler, hükümetlerinin de desteğini alarak Rumlarla geniş bir alanda doğal gaz araştırma ve sondajlarına girişti.
Türkiye ve KKTC'nin yıllarca, adanın çevresindeki zenginliklerin Kıbrıs sorununa adil ve kalıcı bir çözüm getirilmesiyle tüm halkın faydasına sunulması gerektiği yönündeki uyarıları konunun muhataplarınca görmezden gelindi.
Fransa ve Yunanistan’ın askeri tehditleri karşısında misliyle tedbirler alan Türkiye, hakça paylaşım için tüm taraflara masaya oturup diyalog yoluyla çözüm çağrılarını yineliyor.
Doğu Akdeniz'de büyük hidrokarbon sahalarının varlığı keşfedildikçe bu zenginlikleri işletmek isteyen bölge ülkeleri münhasır ekonomik bölge anlaşmaları yapmaya yöneldi.
Yunanistan ise Fransa’nın Doğu Akdeniz’de askeri varlığını artıran adımlarına güvenerek Türkiye’ye meydan okuyan tutumunu sürdürüyor.
2003'te Mısır, 2007'de Lübnan, 2010'da İsrail ile sözde Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) anlaşmaları imzalayan Kıbrıs Rum yönetimine karşı Türkiye ve KKTC'nin uyarıları sürdü.

KKTC ve Türkiye'nin ortak komisyon önerisi dikkate alınmadı

Rum yönetimi, Batılı şirketlerle Türkiye ve KKTC'nin hak sahibi olduğu alanlarla çakışan şekilde hidrokarbon alanında çalışmalarına devam etti.

Mısır, Yunanistan, Rum yönetimi ve İsrail, Kahire'de oluşturdukları Doğu Akdeniz Gaz Forumu üzerinden Türkiye, Libya ve Lübnan gibi aktörleri saf dışı bırakmaya çalıştı. 
KKTC ve Türkiye, iyi niyetli bir açılım yaparak Birleşmiş Milletler (BM) aracılığıyla Rum tarafına hidrokarbon kaynaklar konusunda ortak bir komite kurulması önerisi sundu. Böylece adada adil ve kalıcı bir çözüm bulunana kadar kaynakların karşılıklı uzlaşma çerçevesinde sorunsuz şekilde işletilmesi yeni bir formül bulunabilecekti.
Ancak AB'nin desteğini arkasında gören Rum yönetimi iş birliğine açık olmadığını gösterdi.

Türkiye'nin denizlerde proaktif hamleler dönemi

Pek çok ülkenin mücadele sahasına dönüşen Doğu Akdeniz'deki en uzun kıyılara sahip olan Türkiye, yıllardır yaptığı diyalog çağrılarının dikkate alınmaması üzerine diplomatik ve askeri araçlarını daha yoğun şekilde devreye soktu.
Türkiye, Kıbrıs adasının batısı, doğusu ve güneyinde KKTC ile varılmış anlaşmalar çerçevesinde sismik araştırma faaliyetleri başlattı.
Türkiye, Yunan-Rum ikilisi ve Batılı şirketlere adanın zenginliklerine tek taraflı eylemlerle ve oldubittilerle el koyamayacakları, meselenin tarafların masaya oturmasıyla çözülmesi gerektiği mesajını çok daha güçlü verdi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve diğer yetkililer, Doğu Akdeniz'de "hakça paylaşım" için müzakere çağrıları yaptı.

Doğu Akdeniz'i Yunan-Rum gölüne dönüştürme provokasyonu

Atina yönetimi ve Rum kesimi ise niyetlerinin daha büyük olduğunu, yıllar öncesinden deniz yetki alanlarını birleştiren bir planla gösterdi.
Yunanistan, Ege Denizi üzerinden ada ve adacıklara kara suları hakkı iddia ederek, egemenlik alanını, Kıbrıs adasının tek sahibiymiş gibi hareket eden Rumların sözde yetki sahasıyla birleştirmek istedi.
"Sevilla haritasıyla" belirlenen Yunan hayallerine göre Türkiye, Antalya körfezine hapsedilecekti.
Antalya'nın Kaş ilçesine 2 kilometre, Yunanistan ana karasına ise 580 kilometre uzaklıkta bulunan 10 kilometrekarelik Meis adası üzerinden Atina yönetimi 40 bin kilometrekarelik hayali deniz yetki alanı tasarlamıştı.
Yunanistan'ın maksimalist talepleri Türkiye'yi bu planı bozmaya yöneltti.

Türkiye'nin karşı dengeyi kurması

Türkiye, Yunan-Rum ikilisinin arkasına AB'yi ve dünyanın dev enerji şirketlerini alarak sürüklediği gelişmelere, Libya yönetimiyle münhasır ekonomik bölge anlaşması yaparak yanıt verdi.
Yunan-Rum ikilisinin Anadolu yarımadası önüne çekmek istediği seddi Türkiye, deniz yetki alanlarını Libya'nınkiyle birleştirerek aşmış oldu.
Buna karşın, Libya'nın doğusundaki gayrimeşru silahlı güçlerin lideri Halife Hafter'i destekleyen Fransa, Yunan-Rum ikilisiyle Türkiye karşıtı ittifakını güçlendirme yoluna gitti. Yunanistan'ı Türkiye'nin üzerine gitmesi konusunda cesaretlendirdi. Atina'yı Ankara'ya karşı askeri tehditler dillendirmeye yöneltti.

Tükiye Almanya'ya ara buluculuk imkanı verdi, Yunanistan fırsatı çöpe attı

Türkiye, uzun yıllar sonra, kara ülkesinin ayrılmaz bir parçası gördüğü "Mavi Vatan"da, dünyanın birçok ülkesi gibi hidrokarbon kaynakları için çalışmalarını yoğunlaştırdı.
Oruç Reis sismik araştırma gemisi 21 Temmuz’da ilan edilen Navtex kapsamında rotasını belirledi.
Araştırma sahasının Meis ve Rodos adaları yakınında olması beklendiği için Yunanistan'da infial yaşandı.
Almanya Başbakanı Angela Merkel’in uzlaşma çağrısı üzerine Türkiye faaliyetlerine ara vererek iyi niyetini ortaya koydu.
Türkiye, Berlin yönetiminin Yunan yetkililerle temaslarının sonuçlarını beklediği sırada iyi niyet ortamını yıkan bir hamleyle karşılaştı.
Yunanistan, 6 Ağustos’ta Mısır’la bir deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşması imzaladığını duyurdu.
Anlaşma, Türkiye-Libya arasında kurulan deniz yetki alanı koridorunu ortadan kesecek şekilde tasarlanmıştı.
Bunun üzerine Ankara, Oruç Reis'in araştırmalarına devam etmesi kararını aldı.

Türkiye'nin askeri varlığı savaş çıkarmak için değil koruma amaçlı

13 Ağustos’ta Oruç Reis'i taciz etmek üzere harekete geçen Yunan Limnos fırkateynine, Kemal Reis fırkateyni engelleme yaptı.
Bu olay, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki sismik araştırma faaliyetlerini askeri unsurlarla güvenliğe almasının ne kadar doğal olduğunu gösterdi.
Yunanistan, çatışmanın yaşandığı gün ayrıca Doğu Akdeniz'de Fransa ile ortak askeri tatbikat düzenlediğini açıkladı.
Ankara’dan yapılan açıklamalarda Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de donanmasıyla varlık göstermesinin sebebinin askeri çatışma başlatma önceliği taşımadığına dikkat çekiliyor.
Amaçlarının Doğu Akdeniz’de sondaj ve araştırmalar yaparak meşru ekonomik çıkarlarını temin etmek olduğuna işaret eden Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, askeri varlığın bu çalışmaların güvenliğini sağlamayı amaçladığını vurgulamıştı.
Akar bu durumu, AA Editör Masası’nda, "Bizim burada yaptığımız sadece sondaj ve araştırma. Biz buradan herhangi bir şekilde savaş filan çıkarmıyoruz. Biz orada hak, alaka ve menfaatlerimiz çerçevesinde tamamen barışçıl yol ve yöntemlerle, oradaki bize ait alanda, mantığın, matematiğin bize söylediği alan içinde kendi çalışmalarımızı yapıyoruz." sözleriyle özetledi.
Türkiye, Doğu Akdeniz'de meşru ekonomik çıkarları peşinde olduğunu, Yavuz sondaj gemisinin faaliyetlerinin de devam edeceğini duyurarak göstermiş bulunuyor.

Diyalog çağrısına askeri şovlarla yanıt

Doğu Akdeniz'de artan gerilim boyunca Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun hemen hemen tüm değerlendirmelerinde "kararlılık" mesajının yanında Yunan yönetimi başta olmak üzere Doğu Akdeniz'deki taraf ülkelere masaya oturma çağrısı yer aldı.
Çavuşoğlu pek çok konuşmasında, "diyalog yoluyla çözüm", "komşuluk hukuku", "ara buluculuk girişimlerine iyi niyetli yaklaşım" ve "adil paylaşım" parametrelerine vurgu yaptı.
Bakan Çavuşoğlu, son olarak dünkü konuşmasında, "Doğu Akdeniz'de herkesle masaya oturup hakça paylaşım için müzakereden yanayız." ifadelerini kullandı.
Ancak diyalog çağrıları Türkiye karşıtı cephede askeri caydırıcılık mesajlarıyla karşılık buluyor.
Yunanistan, Kıbrıs Rum yönetimi, İtalya ve Fransa'nın Kıbrıs'ın güneyinde 26-28 Ağustos'ta yürüttüğü ortak tatbikatın ardından Fransa'nın bölgeye uçak gemisi ve diğer başka donanma unsurlarını göndermeye başladığı yönünde iddialar bulunuyor.
Türkiye'nin şu ana kadar çizgisi, tansiyonun çok yükseldiği anlarda dahi diyalog kanallarını sonuna kadar açık tutma ve gerginliğin kontrolden çıkmasını engelleme şeklinde ilerledi.
Ankara masada çözüm bulmaya öncelik tanırken, askeri imkan ve kabiliyetlerini gerektiği an gerektiği ölçüde seferber etmekten geri durmayacağı mesajını da tutarlı şekilde vermeye devam etti.
Sonuç olarak Türkiye'nin, öncelikle diyaloğa ve hakça paylaşıma hazır olduğu ancak askeri meydan okumalardan da çekinmediği görülüyor.


30 Nisan 2018 Pazartesi

Özbekistan Cumhurbaşkanı Size çok yanlışlar yaptık

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev, Erdoğan'la birlikte yaptığı konuşmada, Türk iş adamlarını ülkesine davet ederek 'Biz size karşı çok hata yaptık, Özbekistan'da Türk iş adamlarına engel olanlar, devlet siyasetine ihanet etmiş olacak' dedi.


Özbekistan Cumhurbaşkanı Mirziyoyev, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın katılımıyla başkent Taşkent'te düzenlenen Özbekistan-Türkiye İş Forumu'nda konuştu.

"BUGÜN TARİHİ BİR GÜN"


Çok sayıda Özbek ve Türk iş adamının katıldığı forumda Mirziyoyev, bugünün tarihi bir gün olduğunu ve bağımsızlık yıllarından bu yana ilk defa iki ülke devlet başkanlarının katılımıyla Özbekistan-Türkiye İş Forumu'nun düzenlendiğini belirterek "Türkiye, bizim stratejik ortağımız ve Türkiye ile iş birliğini daha da geliştirmek istiyoruz." ifadesini kullandı.

"ÇOK BÜYÜK YER ALTI, DEĞERLİ METAL VE PETROL-GAZ KAYNAKLARIMIZ VAR"




Mirziyoyev, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile çok önemli görüşmelerde bulunduklarını ve tarihi belgelere imza attıklarını dile getirerek son 1,5 yılda Erdoğan ile iki ülke arasındaki iş birliğinin gelişerek pekişmesi için çok çaba gösterdiklerini vurguladı. 

Mirziyoyev, yabancı sermaye için ülkede çok büyük imkan ve koşulların sağlandığnı, Özbekistan'ın çok büyük yer altı, değerli metal ve petrol-gaz kaynaklarına sahip olduğunu ifade ederek "Artık birbirimizi sınama dönemi geçti, artık büyük ve ortak projeleri hayata geçirme zamanı geldi." diye konuştu.

"BURASI BÜYÜK TÜRK MİLLETİNİN VATANI, ARTIK BİRLEŞMEMİZ LAZIM"


Mirziyoyev, turizm alanında büyük deneyime sahip olan Türkiye'den istifade etmek istediklerini belirterek eski milletvekili Sadık Badak'a Özbekistan turizminin gelişmesi için verdiği büyük katkılardan dolayı teşekkür etti. Görüşme sırasında Erdoğan'a, Hive, Kokand, Mergilan ve diğer şehirler hakkında bilgi verdiğini dile getiren Mirziyoyev, "Burası Büyük Türk milletlerinin vatanı. Artık birleşmemiz lazım." dedi.

"BİR ARA ARAMIZDA SOĞUKLUK DÖNEMİ OLDU, AMA ŞİMDİ BUZLARI ERİTTİK"


Mirziyoyev, Türk sermayesinin teşvik edilmesi amacıyla gereken yasal düzenlemelerin yapıldığını kaydederek iş çevrelerinin karşısındaki tüm engelleri kaldırdıklarını dile getirdi. Mirziyoyev, Türk işadamlarının Özbekistan'da verimli faaliyet yapmaları için mevcut bazı güvensizlik ve anlaşmazlıklara son vermek amacıyla Erdoğan ile 1,5 yıl boyunca çok çaba gösterdiklerini vurgulayarak "Bir ara, aramızda güvensizlik ve soğukluk dönemi oluştu. İkimiz bu buzları erittik ve bu buzlar artık hiçbir zaman olmayacak." ifadesini kullandı.

"TÜRK İŞ ADAMLARINA ENGEL OLAN DEVLETİMİZE İHANET ETMİŞ OLUR"




Türk iş adamlarını ülkesine davet eden Mirziyoyev, "İlk önce değerli Türk iş adamları ülkemize gelmez ise başka devletler bize güvenmez. 

Bundan dolayı bu toplantıda Başbakan başta olmak üzere tüm hükümet üyeleri hazır bulunuyor. Artık ülkede Türk iş adamlarına engel olmak, devlet siyasetimize ihanet yapmış olacak. Bunu herkesin bilmesi lazım." şeklinde konuştu.

"TÜM İLLERDE SERBEST EKONOMİ BÖLGELERİ OLUŞTURDUK"


Ülkede iş ortamının, vergi ve gümrük sisteminin tümden iyileştirilmesi ve girişimcilik için ruhsat alınmasının kolaylaştırılması amacıyla kararların alındığını ayrıca ülke genelindeki tüm illerde vergi ve gümrük muafiyetinin bulunduğu serbest ekonomi bölgelerinin oluşturulduğunu anımsatan Mirziyoyev, en kısa zamanda yeni vergi düzenlemesini kabul edeceklerini bildirdi.

"BİZ ÇOK HATALAR YAPTIK, BİR DAHA OLURSA SİZİN GÜVENİNİZİ TEKRAR KAZANMAMIZ MÜMKÜN DEĞİL"


"Sizlere şunu garanti etmek istiyorum. (Özbek yöneticiler) Sizlere helal ve samimi hizmet edecektir, sizlere gereken tüm koşulları sağlanacaktır. 

Bir daha aramızda herhangi bir anlaşmazlık olursa artık tekrar sizlerin güvenini kazanmak mümkün değil. Bizler çok hata yaptık. Bir kez daha tekrar ediyorum. Türk iş adamlarına yapılan ihanet devlet politikasına ihanet olacaktır."

24 Şubat 2020 Pazartesi

AB'nin asıl hedefi Libya'da çözüm değil Akdeniz'de Türkiye’yi sınırlandırmak

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Libya için 2011 yılında BM Güvenlik Konseyi tarafından alınan silah ambargosu kararını desteklemek için 2020 Mart ayında AB tarafından denetim misyonu kurulmasının arkasında yatan temel düşünce Türkiye’nin Akdeniz üzerindeki nüfuzunu kırmaktır.


Federica Mogherini’nin halefi olarak koltuğa oturan AB’nin yeni Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, 17 Şubat 2019’da Brüksel’de yaptığı açıklamada “Libya’ya yönelik silah ambargosunu denetlemek amacıyla Akdeniz’de yeni bir operasyon başlatma konusunda üye devletler arasındaki görüş ayrılıklarının giderildiğini” açıkladı. Borrell, bu konuda Ocak ayında yapılan Berlin toplantısında mutabakat sağlandığını, misyon konusunda kaygıları olan İtalya ve Avusturya’nın endişelerinin giderildiğini ve Mart ayı içinde daha somut adım atacaklarını öne sürdü.
2011 yılında Muammer Kaddafi’nin devrilmesinden sonra silahlı çatışmaların yoğunluk kazanması üzerine Libya için BM Güvenlik Konseyi tarafından silah ambargosu kararı alınmıştı. Bugüne kadar bu kararın denetlenmesi hususunda somut bir adım atılmadı. Konu, uzun bir aradan sonra ilk kez 19 Ocak 2019’da Almanya’nın başkenti Berlin’de toplanan Libya zirvesinde gündeme geldi. Üzerinde çalışılan silah ambargosu denetleme misyonunun gemiler, uçaklar ve uydu üzerinden yürütülmesi planlanıyor.


Denetim, Libya kıyılarına 100 kilometre mesafede konuşlanacak gemilerle sağlanacak. BM’nin Libya Özel Temsilci yardımcısı Stephanie T. Williams tarafından “şaka” olarak kabul edilen denetleme misyonu operasyonunun Mart ayı içinde daha da somut hale getirilmesi ve uygulamaya konulması bekleniyor. Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Borrell’e göre, Libya’da çatışan taraflara Türkiye ve Rusya tarafından askeri yardım yapılıyor ve AB de sadece tembel bir şekilde gelişmeleri seyretmekte. AB Bakanlar Konseyi tarafından silah ambargosunun denetlenmesi için misyon kurulması konusunda sağlanan görüş birliği, önümüzdeki dönemde AB’nin Akdeniz’deki gelişmelerle daha yakından ilgileneceğinin işareti kabul ediliyor. Öte yandan, AB’nin Akdeniz’deki düzensiz göç ve insan kaçakçılığı ile mücadele amacıyla 2015 yılında başlattığı Sophia misyonu etkisini yitirmiş durumda. Misyon kapsamında 2015-2018 yılları arasında Akdeniz’de 45 bin sığınmacı kurtarılmış, AB ülkeleri kurtarılan mültecilerin paylaşılması hususunda anlaşamadığı için bu kapsamda yürütülen gemi faaliyetlerine 2019 baharında son verilmişti.
Bu çalışma, AB’nin Akdeniz’de Libya ambargosunu denetleme misyonuna soyunmasının perde arkasını ortaya koyma amacı taşıyor. Bu kapsamda sırasıyla AB’nin Akdeniz politikasının tarihsel arka planı, Türkiye ile Libya arasında deniz egemenlik alanlarının sınırlandırılması anlaşması, Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğalgazın Avrupa’ya intikalini öngören EastMed doğalgaz boru hattı projesi ve AB’nin tutumu ele alınacak, silah ambargosu denetleme misyonunun amacının ne olduğu irdelenecektir.

AB’nin Mağrip ve Maşrık ülkeleriyle ilişkilerinin geçmişi

AB, Libya ile neden bu kadar yakından ilgilenmektedir? İlk akla gelen düşünce, mülteci göçünü önleme, Avrupa’nın yeni bir mülteci akınından korunmasıdır. Bu görüş doğru olmakla birlikte, meselenin öteki boyutları da ehemmiyet taşıyor. Evveliyetle son yıllarda ekonomik ve siyasal sorunlar yaşayan AB’nin dış politikada ortak hareket ettiğini gösteren başarılı örneklere ihtiyaç var. Akdeniz bu bakımdan dikkatleri üzerinde toplayan bir coğrafya. Üstelik AB’nin Kuzey Afrika (Mağrip) ve Doğu Akdeniz (Maşrık) ülkeleri ile ilişkilerinin geçmişi, örgütün kuruluş yıllarına kadar geri gidiyor. 1972 yılında Küresel Akdeniz Politikası ile ilk adım atılmış, o dönemdeki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), Türkiye, Fas, Tunus, Kıbrıs ve Malta gibi ülkelerle ticaret ve ortaklık anlaşmaları imzalamıştır.
1990 yılında Küresel Akdeniz Programı kısmî değişikliklerle revize edilmiş ve “Yenilenmiş Akdeniz Programı” adını almıştır. Bu programın temel hedefleri şu şekilde ilan edilmiştir: Akdeniz ülkelerinde ekonomik reformların teşvik edilmesi, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını arttıracak hukuki düzenlemeler yapılması, bölge ülkelerinin AET sanayi ürünlerine açılması ve ekonomik kalkınmanın teşvik edilmesi.
AB’nin Akdeniz Politikasının bir sonraki adımı ise Barselona Süreci olarak da bilinen AB-Akdeniz Ortaklığı olmuş, bu program ile Akdeniz’in bir barış adası haline getirilmesi, bölge ülkeleri ile ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkilerin derinleştirilmesi ve bölgenin yeniden yapılandırılması hedeflenmiştir. Fakat öngörülen hedeflere ulaşmada sıkıntılar yaşanması üzerine bu politika eski Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin önerileri temelinde güçlendirilmiş ve “Akdeniz İçin Birlik” adını almıştır. Netice olarak AB, 1970’li yıllardan beri Akdeniz’in etrafındaki ülkelerle yakından ilgilenmiştir. Bu ilginin gerisinde yatan temel düşünce bölge ülkelerinin sanayi ürünleri için pazar, hammadde temin alanı ve siyasi/ekonomik nüfuz bölgesi olarak görülmesidir. AB aynı zamanda enerji bağımlılığı nedeniyle Akdeniz ülkeleri ile yakından ilgilenmiştir. Özellikle 1973 Ekim ayındaki Arap-İsrail çatışmasının ardından gündeme gelen petrol ambargosu, AET ülkelerini Orta Doğu’nun bu kadim sorunu karşısında daha hassas ve objektif davranmaya itmiştir. Bu kapsamda İsrail ile yakın ilişki içinde olan Hollanda, Fransa ve İngiltere gibi ülkeler daha dengeli bir politika izlemeye başlamışlardır.

AB’nin Doğu Akdeniz politikasında enerjinin rolü ihmal edilebilir seviyede

AB’nin Akdeniz politikasının şekillenmesinde rol oynayan bir başka faktör de son 10 yılda Doğu Akdeniz havzasında doğalgaz yataklarının keşfedilmesi ve ardından deniz üzerindeki egemenlik alanları tartışmaları olmuştur. Doğu Akdeniz’de Mısır, Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail havzalarında şu ana kadar keşfedilen doğalgaz yataklarının toplam rezervinin 3 trilyon metreküpten daha fazla olduğu, yeni keşiflerde bu miktarın artabileceği uzmanlık kuruluşlarının raporlarıyla kesinlik kazanmıştır.
Amerikan Jeolojik Araştırma Kurumu’nun (USGS) 2010 yılı raporunda Doğu Akdeniz havzasında toplam petrol rezervi 1,7 milyar varil, doğalgaz rezervi ise 3,45 trilyon metreküp olarak tahmin edilmiştir. Bölgede bugüne kadar kanıtlanmış doğalgaz keşifleri Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) sahasında bulunan Afrodit’de 129 milyar metreküp, Mısır sahasındaki Zohr’da 850 milyar metreküp ve İsrail’de bulunan Tamar’da 280 milyar metreküp ve Leviathan’da ise 620 milyar metreküp şeklindedir. Öte yandan Mısır’a ait Noor havzasında 1 trilyon metreküp doğalgaz bulunduğu iddia edilmiştir.
Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğalgaz rezervlerinin ilgili ülkeler bakımından büyük ehemmiyet taşıdığı kuşku götürmemektedir. Bununla birlikte bölgedeki doğalgaz rezerv toplam büyüklüğünün, İran (31,9 trilyon metreküp) ve Katar (24,7 trilyon metreküp) rezervleri dikkate alındığında sınırlı kaldıklarını da görmek gerekiyor. Doğu Akdeniz havzasında doğalgaz keşiflerinin ardından bölge, hem enerji şirketlerinin hem de dünyadaki büyük güçlerin ilgisini çekmiştir. Bölge ülkelerinde bulunan büyük güçlerin askeri üsleri takviye edilmiş, yeni üs alanları tahsisi için anlaşmalar yapılmış ve eş zamanlı olarak da Akdeniz’de savaş gemileri gösterisi şeklinde toplanmalar olmuştur.
Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) haklarını gündeme getirmesi ve bunu hukukileştirmek için Libya’daki merkezi hükümetle 27 Kasım 2019’da anlaşma imzalamasının ardından da askeri anlaşma ile bunu takviye etmesi, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi tarafından endişe ile takip edilmiştir. İsrail ve Mısır da bu gelişmeyi şaşkınlıkla takip etmişlerdir. İsrail’de EastMed projesi yerine doğalgazı Türkiye üzerinden Avrupa pazarlarına ulaştırma tartışmaları başlarken, Mısır yönetimi ise Türkiye’nin Libya ile yaptığı deniz egemenlik alanlarını sınırlandırma anlaşmasının kendisine avantaj sağladığını ve Akdeniz üzerindeki hakimiyet alanının arttığını görmüştür.
AB ise Doğu Akdeniz’de Türkiye ile GKRY arasındaki tartışmalı parsel ihtilafında Rumlar lehine tavır almıştır. Türkiye’nin Fatih sondaj gemisini bölgeye göndermesi üzerine AB Konseyi Başkanı Donald Tusk tarafından 9 Mayıs 2019’da şu açıklama yapılmıştır: “Avrupa Birliği, Kıbrıs’ın arkasındadır. Türkiye’yi AB üyesi ülkelerin egemenliğine saygılı olmaya çağırıyoruz. Avrupa Konseyi gelişmeleri yakından izlemeye devam edecektir.” Öte yandan Fransa ile GKRY arasında 15 Mayıs 2019’da savunma işbirliği anlaşması imzalanmıştır. Söz konusu anlaşma ile GKRY'ye bağlı Mari bölgesinde Fransa’ya deniz üssü tahsis edilmiştir. Bu üsteki gemilerin Fransız Total firmasının bölgedeki faaliyetlerinde koruma görevi yerine getireceği açıklanmıştır. İngiltere ise GKRY topraklarında bulunan Agrotur ve Dikelya’daki üslerde 17 olan savaş uçaklarının sayısını 138’e çıkarma kararı almıştır.
Bununla birlikte AB’nin Doğu Akdeniz’de Rumlar lehine tavır ortaya koymasının geri planında enerji kaynaklarını çeşitlendirme, Rusya’ya doğalgaz bağımlılığını azaltma düşüncesinin bulunduğunu ileri sürmek rasyonel gözükmüyor. Zira Doğu Akdeniz’deki doğalgaz rezervinin toplamı 3 trilyon metreküp seviyesinde iken, Rusya’nın toplam rezervi 38,9 trilyon metreküp, İran’ın 31,9 ve Katar’ın da 24,7 metreküptür. Dolayısıyla Doğu Akdeniz doğalgazının yıllık 194 milyar metreküp satış yapan Rus doğalgazının yerini alması ve onunla rekabet etmesi söz konusu değildir. Dolayısıyla AB’nin Doğu Akdeniz’deki politikası ekonomik bir temele dayanmamaktadır. Temel düşünce, Türkiye’nin bölgedeki nüfuzunu sınırlandırmak ve Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin resmi görüşlerine destek sağlamaktır.

AB’nin hedefi Münhasır Ekonomik Bölge anlaşmasını askıda bırakmak

Türkiye ile Libya’da BM’nin tanıdığı ulusal mutabakat hükümeti arasında deniz yetki alanlarını sınırlandırma anlaşması, 27 Kasım 2019’da İstanbul’da imzalanmıştır. Anlaşmanın hukuki temeli, 1982 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesine dayanıyor. Deniz Hukuku Sözleşmesinin 74. ve 83. maddelerinde “sahilleri bitişik veya karşı karşıya olan devletler arasında münhasır ekonomik bölgenin sınırlandırılmasının bir anlaşma ile olacağı” kayıt altına alınmıştır.
Türkiye ile Libya arasında imzalanan anlaşmayla Akdeniz’de Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan egemenlik alanı 186 bin kilometrekare olarak belirlenmiştir. Böylece, Yunanistan ile Mısır ve Yunanistan ile GKRY arasında münhasır ekonomik bölge belirleme anlaşmalarının yapılması ihtimali ortadan kalkmıştır. Anılan taraflar arasında imzalanması öngörülen münhasır ekonomik bölgenin taslak çalışması, “Seville haritası” olarak biliniyor. Bu haritada Türkiye’nin Akdeniz’deki münhasır egemenlik alanı 41 bin kilometrekare ile sınırlandırılmış ve Türkiye adeta kıyı şeridine hapsedilmiş idi. Libya ile Türkiye arasında imzalanan ikinci metin, Güvenlik ve Askeri İşbirliği Anlaşması adını taşıyor. Bu anlaşma mucibince Türkiye, talep edilmesi halinde Libya’daki meşru hükümete askeri eğitim verecek, harp araç ve gereçleri konusunda teknik destek sağlayabilecektir.
AB, Türkiye ile Libya arasında imzalanan her iki anlaşma konusunda da derin kuşkular taşıyor. Ege ve Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin resmi tezlerini örtülü biçimde destekleyen AB’nin yetkilileri değişik platformlarda Türkiye’yi “uluslararası hukuka uymaya” çağırmaktalar. Libya’nın Atina’da bulunan büyükelçisi anlaşmanın imzalanmasından sonra “istenmeyen kişi” ilan edildi. Yunanistan Başbakanı Kriakos Miçotakis, ülkesinin denizdeki ekonomik çıkarlarının Türkiye tarafından ihlal edildiğini ve Türkiye’nin provokasyona başvurduğunu iddia etmiştir. Öte yandan Ocak ayı başında İsrail, Mısır, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan’ın katılımıyla Doğu Akdeniz Gaz Forumu adlı bir örgütün kurulduğu ve bölgedeki doğalgazın, inşası öngörülen EastMed boru hatları kanalıyla Girit ve Yunanistan üzerinden Avrupa piyasasına sunulacağı öne sürülmüştür. Söz konusu boru hattının inşa edilmesini neredeyse imkânsız hale getiren üç mania ise şunlardır: Doğu Akdeniz’de yeterli düzeyde doğalgaz rezervinin bulunmaması, Akdeniz’in derinliğinin boru hattı inşası için uygun olmaması ve son olarak da boru hattının Türkiye’nin egemenlik sahasından geçmesi.
Dolayısıyla AB’nin Libya’da silah ambargosu denetimi misyonuna soyunmasının arkasında esas itibarıyla Ege ve Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tezlerini destekleme düşüncesi vardır. İkinci olarak, Türkiye’nin Libya’daki iç savaşta merkezi hükümete askeri desteğinin arttırmasının çatışmaları alevlendireceği ve bunun da yeni mülteci akınına yol açacağı şeklinde bir değerlendirme yapılmıştır. Üçüncü olarak, AB’nin beklentisi çatışmalarda Türkiye ile Libya arasındaki anlaşmayı imzalayan Ulusal mutabakat Hükümetinin (UMH) başarısız olması ve anlaşmanın askıda kalmasıdır. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, Libya için 2011 yılında BM Güvenlik Konseyi tarafından alınan silah ambargosu kararını desteklemek için 2020 Mart ayında AB tarafından denetim misyonu kurulmasının gerisinde yatan temel düşünce, Türkiye’nin Akdeniz üzerindeki nüfuzunu kırmaktır.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html