BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
jeostratejik sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
jeostratejik sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

9 Eylül 2018 Pazar

Çin'in Kuşak Yol projesinde İsrail'in konumu

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Çin'in küresel güç olma yönündeki en iddialı atılımı olan ve 60'tan fazla ülkeyi kapsayan Tek Kuşak Tek Yol projesinde, İsrail merkezi bir rol üstlenecek.



Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Şi Cinping’in 2013 yılında bir dizi Asya ülkesini ziyaretinde deklare etmiş olduğu “Tek Kuşak Tek Yol” yani modern İpek Yolu projesi, Türkiye’nin gündeminde her geçen gün daha fazla yer edinmekte.
60’ın üzerinde ülkeden geçmesi planan altı ana koridor vasıtası ile Asya, Avrupa ve Afrika’ya ulaşmayı hedefleyen projenin üç kara bir de deniz rotası, Avrupa ve Afrika ekseninde bir güzergah takip ediyor. Yüksek hızlı tren hatları ve dev liman şehirleri ile güçlendirilmiş eski dünyanın tüm kılcal damarlarını ekonomik olarak harekete geçirecek bu proje, aynı zamanda uygulayıcı olan Çin hükümeti dışındaki pek çok hükümeti de alternatif bir dünya yönetişimi konusunda isteklendirdi. Milyarlarca dolarlık yatırımın eski dünyanın altyapı ve ticaret hatlarını yeniden oluşturmak için harcandığı bu projenin, bir jeostratejik hedefi olup olmadığı konusu ise özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel platformlardan çekilme politikası neticesinde daha da tartışılır hale geldi. Her ne kadar devlet başkanı Cinping, projenin Marshall Planı’nın Çin versiyonu olmadığını ve Çin’in bu projeyi jeostratejik değil, ekonomik bir yenilik olarak gördüğünü söylese de yurt dışında ve Türkiye’deki pek çok uzman, projenin orta ve uzun vadeli siyasal sonuçları üzerinde hararetli tartışmalara devam ediyor.
Ticaret savaşları ile gerilen ABD-Çin ilişkileri, Avrupa Birliği’nden peş peşe yapılan ABD harici bağımsız güvenlik ve ekonomi stratejilerinin geliştirilmesi gerektiğine ilişkin açıklamalar, Türkiye-Rusya-İran üçlüsünün Suriye ve Irak’ta ABD'nin dış politika vizyonundan bağımsız ortak çabaları ve ABD’nin İsrail, Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan ve Körfez hattında kurduğu yeni orta kuşak ittifakı gibi sıcak gelişmeler sonucunda, “Tek Yol Tek Kuşak” projesinin iddialı söylemleri, tüm gelişmeler içerisinde “istikrar” vaadeden tek proje olarak öne çıkıyor. Siyasi bir ajanda ortaya koysun ya da koymasın, projenin BRICS ve BRICS+ vizyonunu da desteklemesi, “Doğu Dünyası” için bu günlerde yüzyıllardır yaşanan küresel baskıdan kurtulmak için değerlendirilmeye çalışılıyor. Peki, Çin’in ısrarla herhangi bir ideolojik yayılmacılık amacı gütmediğini, bunu da binlerce yıldır kendi ana karasında kalmış olması ile meşru kılmaya çalıştığı söylemleri ne kadar inandırıcı?
Asya, Afrika ve Avrupayı saracak ağın toplam maliyeti en az 1.4 trilyon dolar düzeyinde hesaplanmaktayken, böylesine büyük projeler eski dünya üzerindeki pek çok ülkeyi de Çin’e karşı borçlandırdı ve borçlandıracak. Keza Avrupa‘daki ulus devletlerin siyasal bütünleşmesinin 1800’lerin başında ulaşım ve nakliye ağlarının geliştirilmesi/bağlanması sayesinde gerçekleştirildiği dikkate alındığında, yeni küresel sistemde uluslar üstü bütünleşmenin uzak ve askeri kontrolü, tek bir güç tarafından sağlanacak deniz rotalarından ziyade, ortak kara ve demir yolları ile sağlanacağa benziyor. Tek bir ana rotanın güvenliği, pek çok devletin sorumluluğunda olacağı gibi o rotadan sağlanacak ticari gelir ya da enerji sevkiyatı ise uluslararası düzenin daha stabil hale gelmesine şüphesiz yardımcı olacaktır. Bu ise her ne kadar temel üretim-nihai pazar arasındaki geçişlerin güvenli olmasıyla alakalı olsa da rota başlangıcı Çin’in finansör ve üretici pozisyonu baskın görünüyor. Asya ve Afrika’nın ekonomik darboğazdaki ülkelerine kazan-kazan prensibi ile pazarlanan bu politika aslında taraflardan birinin 1, Çin’in ise 2 kazanması prensibi ile işlemektedir.

İsrail Kuşak-Yolun neresinde?

Tek Kuşak Tek Yol girişimi pek çok bölgeyi etkilediği gibi Çin’in Ortadoğu politikalarını da yeniden şekillendireceğe benziyor. Çin; Cibuti’de kurulan askeri üssü, Hürmüz boğazından Çin denizine kadar giden ticaret filoları ve askeri gemileri, Suriye’de konuşlanan birlikleri, 2016 yılında yayınlanan Arap devletleri ile politikaların ana hatlarını belirleyen siyaset belgesi ve 21 Arap ülkesine verilmesi planlanan Tek Kuşak Tek Yol inisiyatifi kredileri ile kendisini bölgeye tamamen kanalize etmeye hazır bir ülke portresi çizmekte. Öte yandan İran ile enerji ve sanayinin her alanında gerçekleşen işbirliği, yıllardır bilinen bir gerçek olmasına rağmen, Çin’in Suudi Arabistan ve Körfez açılımlarına bir engel teşkil etmedi. Enerji ithalatının büyük kısmını Suudi Arabistan, Umman, Birleşik Arap Emirlikleri ve İran’dan karşılayan Çin, yeni İpek Yolu Projesi kapsamında, ilişkilerde sürekli gerilimlerin yaşandığı İran-Suud hattı çerçevesinde enerji ithalatını çeşitlendirme yollarını da aramakta.
Bununla beraber gerek Çin’in enerji ithalatını çeşitlendirme planlarında gerekse Kuşak-Yol Projesinin politik ajandasının tahmin edilme sürecinde, Ortadoğu’daki kilit aktörlerden biri olan İsrail ve İsrail-Çin ilişkileri ihmal edilmektedir. Çin’in belki de proje tamamlanmadan herhangi bir politik yönlendirmede bulunmaması da bu ve bunun gibi pek çok siyasal denge üzerinden geçen ekonomik ilişkiler ağının tesis edilmek istenmesinden kaynaklanıyor olabilir. Zira Çin, İsrail için büyüyen bir yüksek teknoloji ve çevre teknolojileri pazarı olurken Doğu Akdeniz havzasında İsrail’in başını çektiği Güney Kıbrıs, Mısır, ve İsrail triosu, Çin için doğalgaz ithalatının çeşitlenmesine yardımcı olacak bir blok olmaktadır. 25 yılı geride bırakan Çin-israil ilişkileri, Çin tarafından 1978’teki dışa açılım politikaları öncesindeki Filistin davasını destekler tutumundan dolayı, minimum tavizle yürütülmeye çalışılsa da ekonomik ve teknolojik faktörlerin iki devlet arasındaki ilişkileri çok hızlı dinamikler ile geliştirdiği ortada.
İsrail, Çin için hem Tek Yol Tek Kuşak politikası çerçevesinde hem de bağımsız olarak yüksek teknoloji alanında işbirliği yapabileceği bir aktör konumundadır. Sadece Çin’deki hava ve su kirliliğini önleme amacıyla 2030’a kadar yapılacak olan projelere 2,3 trilyon dolar ayıran Çin hükümeti, bu projelerdeki ana ortağını ise İsrailli firmalar olarak belirlemiştir. 1990’lı yıllarından başından itibaren savunma sanayiinde, başta orta ve uzun menzilli füze sistemleri olmak üzere pek çok İsrail savunma teknolojisinin Çin’e satılmış olduğu da gözardı edilmemesi gereken bir gerçek. Savunma sanayii, tarım, yüksek teknoloji, biyoteknoloji, su ve hava temizliği alanlarında hızla gelişen bir ticaret hacmine sahip olan iki ülke, Yeni İpek yolu vasıtası ile jeostratejik geçiş noktası ve İsrail doğalgazının Hint Okyanusu ve Güney Çin Denizi’ne kadar ulaşması imkanına kavuşmuştur. Enerji ulaşımının ve Çin-Akdeniz ticaret yolunun çeşitlenmesinde başat rol oynayacak Red-Med (Kızıl Deniz ve Akdeniz’i birbirine bağlayacak demiryolu projesi) hem ekonomik anlamda hem de jeostratejik olarak çok şeyi değiştireceğe benziyor. Aşdot limanı ile Eliyat arasında yapımına başlanan bu yüksek hızlı tren projesi, hem Süveyş Kanalı’nı bir nevi by-pass rotası oluşturacak hem de Çin’in Akdeniz’e Negev Çölü üzerinden açılmasına yol açacaktır. Çin’in ticaret yolu olarak kullanmayı düşündüğü bu rotaya çok yakın bir konumda olan Cibuti’de askeri bir üs kurması ise bölge güvenliğinde de aktif adımlar atacağının sinyallerini vermektedir.

Çin firmaları hem İran hem de İsrail'de faal

Politik ve ticari anlamda İran’ın Ortadoğu’daki konumunu destekleyen Çin, Kudüs başta olmak üzere İsrail tarafından işgal edilmiş olan Filistin topraklarında ilkesel bir duruş sergileyerek buralarda ticari faaliyet göstermemekle birlikte, Filistin devleti ve FKÖ argümanlarına yakın bir İsrail-Filistin barış ajandasına sahip. Siyasal olarak İsrail’in bölgedeki başka bir aktörü terörizm destekçisi sıfatı ile suçlamaktan çekinmeyeceği bir şekilde hareket eden Çin, ticaret kapasitesi büyüklüğü nedeniyle pek çok konuda tolere edilmektedir. Nitekim bu şartlar altında Çin, süresi bilinmez bir geleceğe kadar politik tavrı ile ekonomik çıkarlarını birbirinden ayrı tutacağa benziyor. Bu karmaşık denklemde verebileceğimiz bir başka örnek ise Çin tarafından kredilendirilen ve inşaatı devam eden Tel Aviv tramvay projesidir. İsrail şehirler arası ve şehir içi demiryolu sistemleri, son on yıl içerisinde çeşitlendirilmiş ve bu projelerinin pek çoğunun yapımları hala devam etmektedir. İsrail’in başkenti ve ekonomisinin kalbi olan Tel Aviv’de Çinli CRTG, CRC ve CCECC firmalarının demiryolu ağlarının tesisinde büyük önem arz etmesi ve aynı zamnda bu firmaların İran’daki nükleer reaktörlerin yapımı ve demiryollarının inşasında da rol alıyor olmaları ise İsrail’in Çin’e karşı göstermiş olduğu toleransın boyutlarını gözler önüne sermektedir.

Çin’in bölgedeki yatırım ve işbirliği çalışmalarının İsrail ile bir diğer kesişim noktası ise Güney Sudan. Çin’in büyük bir Afrika yatırım inisiyatifini canlandırdığı ve Avrupa’ya nazaran bölgede her geçen gün daha da adından söz ettirdiğini söylememize bile gerek yok. Lakin İsrail’in, kuruluşundan beri desteklediği ve yakın ilişkiler içerisinde olduğu Güney Sudan, Kuşak-Yol projesinden mali destek alırken aynı zamanda ülkedeki gençlerin eğitim materyalleri Çinli uzmanlar tarafından hazırlanmaktadır.

20 Mayıs 2019 Pazartesi

Basra’dan Doğu Akdeniz’e stratejik hamleler: Savaş kapıda mı?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Basra körfezi ile Akdeniz'in eşzamanlı olarak krize doğru savrulması, bu coğrafyaların sadece bölgesel değil, küresel jeopolitik açısından da büyük bir önem arz ettiğini gösteriyor.

Basra körfezinde ve Doğu Akdeniz’de askeri hareketlilik, karşılıklı tehditler ve bir takım “faili meçhul” sabotajlarla sular her geçen gün daha da ısınıyor. Her iki gerginlikte de ön plana çıkan aktör ise hiç kuşkusuz ABD. Peki, ABD ne yapmaya çalışıyor? Niçin Doğu Akdeniz ve Basra körfezinde kriz eş zamanlı olarak tırmandırılıyor? Tüm bu hamleler ne anlama geliyor? ABD’nin bölgeye kuvvet yığmaya başlamasının ve İsrail ile birlikte bir takım işbirliği/ittifak süreçlerine hız vermesinin arka planında neler yatıyor? ABD İran’a saldırır mı? ABD tüm dünyayı bu krizler üzerinden bir savaşa sürükler mi, yoksa "blöf" mü yapıyor? Doğu Akdeniz’de savaş ne kadar uzak? Dünya nasıl bir krizle karşı karşıya?
Kuşkusuz, bu sorulara verilecek cevaplar, büyük ölçüde ABD’nin ne yapmak istediği ve bunu gerçekleştirmek için hangi yöntem ve araçlara başvuracağıyla ilgili önemli ipuçları verecektir. Fakat bu cevaplar için öncelikle şu hususun altını önemle çizmek gerekiyor: Bu iki bölgenin eşzamanlı olarak krize doğru savrulması, bu coğrafyaların sadece bölgesel değil, küresel jeopolitikte büyük bir önem arz ettiğini göstermektedir.
Nitekim burada her ne kadar karşımıza ilk etapta uluslararası su yolları ve enerji güvenliği çıksa da, meseleye daha geniş perspektiften bakıldığında, hedefin geniş manada Çin ve Rusya ikilisi, daha dar anlamda ise bu güç mücadelesinin birer tampon ve kilit ülkesi olarak İran ve Türkiye olduğu anlaşılmaktadır. Daha somut bir ifadeyle, söz konusu gerginliklerde Türkiye daha çok Doğu Akdeniz bağlamında doğrudan, Basra körfezinde dolaylı bir hedef iken, İran bunun tam tersi bir durumda bulunmaktadır.
Nitekim 11 Eylül’den bu yana Avrasya merkezli “Büyük Oyun” bir kez daha gündemdedir. Avrasya üzerinden tek kutuplu bir dünyayı inşa etmek isteyen ABD, bırakın merkezde kontrolü sağlamayı, kenar kuşakta tutunmakta bile zorlanmaktadır. 

ABD Ortadoğusu: Akdeniz-Hint okyanusu hattında güç mücadelesi

Adım adım gitmek gerekirse, öncelikle Soğuk Savaş sonrası itibarıyla (klasik jeopolitikçilerin tanımladığı) kara güçleriyle deniz güçleri arasındaki rekabet-mücadele sona ermemiştir. Bilakis her geçen gün daha da şiddetlenmektedir. Nitekim 11 Eylül’den bu yana Avrasya merkezli “Büyük Oyun” bir kez daha gündemdedir. Avrasya üzerinden tek kutuplu bir dünyayı inşa etmek isteyen ABD, bırakın merkezde kontrolü sağlamayı, kenar kuşakta tutunmakta bile zorlanmaktadır. Rusya-Çin ikilisinin Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) üzerinden kenar kuşak ülkelerini bir bir kendi ittifak sistemi içerisine dahil etmeleri, örneğin kenar kuşağın iki önemli gücü olan Pakistan ve Hindistan’ın ŞİÖ’ye tam üyeliği ve İran’ın gözlemci statüsü ve Türkiye’nin diyalog ortaklığı, bunun en temel göstergesidir. Dolayısıyla ABD, Avrasya merkezli oyunu kaybetme riskiyle karşı karşıyadır.
Bu durum da ABD’yi bir kez daha Ortadoğu’ya sevk etmektedir. Fakat bu Ortadoğu bizim bildiğimiz bölge değildir. ABD açısından Ortadoğu tanımı çok daha geniş bir coğrafyayı içine almaktadır. Genel kabul görmüş tanımın dışında, ABD açısından merkezinde Basra körfezinin yer aldığı, Güney Kafkasya’yı da içine alan ve Cebelitarık boğazından başlayıp Malaka boğazına kadar uzanan Akdeniz-Hint okyanusu hattı "ABD Ortadoğusu"nu oluşturmaktadır.
Nitekim ABD’nin 11 Eylül’ün ertesinde Afganistan’ı, ardından da Irak’ı işgali ve akabinde Kuzey Afrika’dan başlamak üzere Doğu Akdeniz’den Basra’ya kadar uzanan hatta Arap Baharı ile bölgeyi dizayn girişimleri ve yine son dönemde Myanmar ve Sri Lanka’da yaşanan gelişmeler, bu jeopolitik tanımı bir kez daha teyit etmektedir.
Somut bir ifadeyle, örneğin Basra körfezini ve Hürmüz boğazını kontrol edecek olan güç, (Çabahar ve Gwadar limanlarında görüldüğü üzere) aynı zamanda bölgedeki su yolları üzerinde ve sıcak denizlere çıkışta da önemli bir inisiyatifi (söz konusu projeleri akamete uğratma ya da kontrol etme boyutuyla) ele geçirecektir.

Doğu Akdeniz ve Basra’nın önemi

“İkinci Basra” ya da daha geniş anlamda “İkinci Körfez” olarak bile nitelendirilen Doğu Akdeniz ile Basra körfezi jeopolitiği, yukarıda zikredilen “ABD Ortadoğusu” ya da “Genişletilmiş Ortadoğu”nun tam olarak merkezinde yer almaktadır. Doğu Akdeniz-Basra hattı, bu noktada “Yeni Büyük Oyun”da belirleyici bir jeopolitik-stratejik öneme sahiptir. Bu bölgeye hakim olan, büyük ölçüde “Genişletilmiş Avrasya” merkezli güç mücadelesinin de galibi olacaktır. Daha somut bir ifadeyle, örneğin Basra körfezini ve Hürmüz boğazını kontrol edecek olan güç, (Çabahar ve Gwadar limanlarında görüldüğü üzere) aynı zamanda bölgedeki su yolları üzerinde ve sıcak denizlere çıkışta da önemli bir inisiyatifi (söz konusu projeleri akamete uğratma ya da kontrol etme boyutuyla) ele geçirecektir.
Ortadoğu’yu kontrol etmek, ABD’nin yüzyıllık hedefidir. ABD’nin jeopolitik ve jeostratejik ideallerini belirleyen başkanı Eisenhower’ın bölgeyle ilgili şu ifadesi meseleyi büyük ölçüde özetlemektedir: “Yalnız coğrafya bakımından bile bütün dünyada, stratejik yönden Ortadoğu’dan daha önemli bir bölge yoktur. 
Bu bağlamda, Basra körfezinde tırmandırılan krizin temel hedefi Çin ve onun yürüttüğü Kuşak-Yol Projesi’dir. Aynı zamanda Hindistan’ın İran üzerinden bölgede inşa etmeye çalıştığı stratejik açılım da darbe alacaktır. Rusya’nın başını çektiği Kuzey-Güney Koridoru da burada hedeftir. Hazar-Basra hattı işlevsiz hale gelecektir.
Dolayısıyla ABD’nin Basra körfezi ve Doğu Akdeniz’e yaptığı askeri yığınak, Ön Asya merkezli “2 Okyanus-5 Deniz Stratejisi”nin bir parçasıdır. Bu strateji, Soğuk Savaş dönemiyle birlikte ABD’nin “çevreleme/kuşatma” politikalarının ayrılmaz bir parçası olarak da karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla Ortadoğu’yu kontrol etmek, ABD’nin yüzyıllık hedefidir. ABD’nin jeopolitik ve jeostratejik ideallerini belirleyen başkanı Eisenhower’ın bölgeyle ilgili şu ifadesi meseleyi büyük ölçüde özetlemektedir: “Yalnız coğrafya bakımından bile bütün dünyada, stratejik yönden Ortadoğu’dan daha önemli bir bölge yoktur. Bütün gücümüz ve araçlarımızla örgütlenme yeteneğimizden, sevk ve idaremizden faydalanarak, Ortadoğu’yu kazanmak zorundayız”.
Basra ve Doğu Akdeniz jeopolitiğini derinden etkileyen, ABD’nin bölgeye yerleşmesini “kaçınılmaz kılan” gelişmeler şu şekilde sıralanabilir: 1. İsrail devletinin kurulması ve bölgede Arap-İsrail sorunu ekseninde yaşanan savaşlar; 2. Eşzamanlı olarak gerçekleşen İran İslam Devrimi ve Afganistan’ın SSCB tarafından işgali; 3. İran-Irak Savaşı ve sonrasında Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgaliyle birlikte farklı bir boyut almaya başlayan “Körfez Savaşları”; 4. 11 Eylül ve Afganistan-Irak işgalleri; 5. Arap Baharı-Suriye İç Savaşı ve ABD-İsrail ikilisinin Kuzey Afrika’dan Körfez’e uzanan hattaki BOP dizaynları; 6. Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğalgaz yatakları; 7. Bu bölgelerin enerji güvenliği politikaları açısından özellikle arz ve güzergâh boyutlarıyla artan önemleri; 8. “Kuşak-Yol Projesi” ile birlikte gündeme gelen ve ABD çıkarlarını, denizlere dayalı üstünlüğünü derinden tehdit eden “İpekyolu Projeleri”; 9. Yükselmekte olan bölgesel-küresel güçler açısından taşıdığı önem.

“Büyük İsrail”e giden süreçte “Büyük Ortadoğu Projesi”

ABD açısından Doğu Akdeniz ve Basra’yı önemli kılan bir diğer husus da, Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) varlık nedeni olan “Büyük İsrail”dir. Doğu Akdeniz-Basra hattı, İsrail’in güvenliğinin ve çıkarlarının sağlanması kadar, “Büyük İsrail” projesinin hayata geçirilmesi açısından da ehemmiyet arz etmektedir. Doğu Akdeniz ve Körfez eksenli yeni ittifak oluşumlarında İsrail’in oynadığı rol bu açıdan önemlidir.
ABD-İsrail ikilisi “bölgede ve dünyada istikrar ve güvenliğin güçlendirilmesini hedefleyen bir paktın kurulması yönünde atılan bir adım” olarak nitelendirdikleri “Stratejik Ortadoğu Paktı” (Arap NATO’su) ile Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Kuveyt, Umman ve Ürdün’ü kapsayan bölgesel bir ittifak inşa etmeye çalışıyor.
Bu ittifakın hedefi İran’dır. İran tehdidi üzerinden “Büyük İsrail”in güvenliğini sağlayacak ve “İslam iç savaşı”nı on yıllar boyunca garanti altına alacak bu “sol kanat ittifakı”, aynı zamanda Türkiye’nin bölgeye yönelik politikalarını da sabote edecektir.
Benzer şekilde ABD-İsrail ikilisinin Doğu Akdeniz’de de stratejik işbirliklerine yöneldiği görülüyor. Bu bağlamda, içinde İsrail’in de yer aldığı Yunanistan, GKRY ve Mısır’ın ön plana çıktığı bir “Doğu Akdeniz İttifakı” girişimi de dikkatlerden kaçmıyor. İlerleyen süreçte, değişen şartlara bağlı olarak Ürdün, “Filistin Devleti” ve İtalya’nın da bu ittifaka dahil edilebileceği anlaşılmaktadır. Filistin’e yönelik gündemde tutulan “Yüzyılın Anlaşması”nın gizli hedeflerinden birini de bu teşkil etmektedir. Hayfa için “Doğu Akdeniz’in Rotterdam’ı” sloganını geliştirenlerin, Filistin Yönetimi’ne sunulan rüşvet niteliğindeki “bölgenin Singapur’u yapma” vaatleri de yine bu kapsamda değerlendirilebilir.
“Doğu Akdeniz İttifakı”nın öncelikli hedefinin Türkiye olduğu da aşikârdır. Türkiye’nin bölgede “statükoyu” bozan bir tehdit olarak lanse edilmesinin arka planında bu yatmaktadır. Bir diğer hedef ise yine İran’dır. İran’ın Suriye-Lübnan-Filistin hattında inşa etmeye çalıştığı direnç cephesi ve İran’dan Suriye’ye uzanan “Akdeniz Koridoru” burada bir hedef olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kapsamda gündeme getirilen “Arap-Fars Savaşı” da sonuçları itibarıyla bu projeyi hızlandırıcı bir rol oynayacaktır. Bu savaşın galibi ne Farslar ne de Araplar olacaktır. Aynı şekilde Akdeniz’de tezgâhlanan olası bir Türk-Yunan savaşının da galibi bu iki ülkeden biri olmayacaktır.

“Büyük Oyun”un yeni adresi: “Stratejik dörtgen”

Soğuk Savaş sonrası oluşan uluslararası ortam ve sistem gerçekliği çerçevesinde, tüm aktörler açısından Avrasya’nın merkezine Türkiye-Mısır-İran-Suudi Arabistan dörtgeni oturmuş görünüyor. Bu dörtgen, aynı zamanda Türk-İslam dünyasının da kalpgâhını oluşturuyor. Bu dörtgene sahip olmak, İskender ve Roma’dan bu yana tüm büyük güçlerin en önemli hedefi olmuştur. Cihan devleti Osmanlı da bu dörtgenin üç buçuk ayağına sahip olabilmiş ve Ortadoğu merkezli olarak Cebelitarık’tan Basra’ya kadar bölgeyi kontrolü altına alabilmiştir. İngiltere’nin emperyal bir devlet olmasında da, bu “Stratejik Dörtgen”in unsurlarını birer birer kontrolü altına alması önemli bir aşamayı oluşturmaktadır.
Özellikle Soğuk Savaş sonrası itibarıyla “Stratejik Dörtgen”in yeni uluslararası sistemin yönünü ve adını tayin edici yeri/önemi, mevcut küresel güç ve yükselen güçler açısından onu günümüzde de hedef haline getirmiştir. Mısır Arap Baharı ve sonrasında gerçekleştirilen askeri darbeyle bir kez daha “Camp David Düzeni” içine dahil edilirken, Suudi Arabistan ve İran krizlerle savaş içine sokulmak suretiyle kontrol altında tutulmaya çalışılmaktadır. Suudi Arabistan’daki saray içi darbeler, istikrarsızlık ve belirsizlikler, bu ülkeyi ABD-İsrail ikilisi açısından “Stratejik Dörtgen”in sakat ayağı konumuna sokmuş durumdadır. ABD açısından Körfez’deki kontrollü krizin temel hedeflerinden birinin de, bu bağlamda başta Suudi Arabistan olmak üzere, Körfez ülkelerini kontrol altında tutmak olduğu bir kez daha görülmektedir.
ABD Doğu Akdeniz ve Basra’daki son ataklarıyla, bu dörtgenin kontrol edemediği iki kritik ayağını, nüfuz alanlarıyla birlikte etkisi altına almaya çalışmaktadır. Bu iki aktör hiç kuşkusuz Türkiye ve İran’dır. Soğuk Savaş sonrası dönemde sistemdeki belirsizliği ve krizi fırsata çevirmek istemeleri ve bu kapsamda hızla tarihsel kodlarına dönerek uluslararası politikanın pasif nesnesinden aktif bir öznesine dönüşmeye çabalamaları, bu iki ülkeyi ABD açısından hedef konumuna getirmiştir. İran şu an doğrudan doğruya bir savaşla tehdit edilirken, Türkiye’ye de onun üzerinden mesaj verilmeye çalışılmaktadır.
ABD’nin en büyük korkusu, Türkiye’yi tamamen kaybetmek ve “Merkezi Avrasya İttifakı”nın oluşumunu engelleyememektir. 

“ABD Ortadoğusu”nun sonu mu?

ABD Türkiye olmadan “Stratejik Dörtgen” üzerinden “Genişletilmiş Ortadoğu”ya sahip olmayacağının farkındadır. En azından Türkiye ve onun çok yakın müttefiki olan Pakistan’ın desteği olmaksızın İran konusunda yapacağı her türlü hamlenin boşa çıkacağını bilmektedir. Washington Ankara’nın stratejik derinliğini, dış politikada attığı/atacağı adımların sıradan hamleler olmadığını, bölgesel-küresel jeopolitiği etkileme kapasitesini çok net bir şekilde bilmekte ve görmektedir. Bundan dolayı her ne pahasına olursa olsun Türkiye’yi yanında görmek istemektedir.
ABD’nin en büyük korkusu, Türkiye’yi tamamen kaybetmek ve “Merkezi Avrasya İttifakı”nın oluşumunu engelleyememektir. Zira yukarıda da detaylı bir şekilde izah edildiği üzere, Basra ve Doğu Akdeniz hamlelerinin temel hedefi, kendisine meydan okuma kapasitesine sahip olan bu ittifakın ve benzerlerinin oluşumunun önüne geçmektir. Görülen o ki ABD bu korkuya büyük ölçüde kendisini kaptırmıştır ve bu ittifakı bir anlamda kendi elleriyle inşa etmektedir.
Son günlerde tekrar Rusya’ya ağırlık vermesinin altında da bu yatmaktadır. ABD kendi stratejik aklınca Rusya’yı yanına alarak bu olası ittifak oluşumunun önüne geçmek ve İran’ı yalnızlaştırmak suretiyle bu son krizde onun direncini kırmak istemektedir. Yani savaşa gitmeden, onu diplomatik manevralarla teslim olmaya zorlamaktadır. Aynı şekilde Doğu Akdeniz ve Suriye krizlerinde de Türkiye’yi yalnızlaştırmak ve nihayetinde bir kez daha kendisine mahkûm kılmak istemektedir.
Peki, Rusya nasıl bir adım atar? Rusya elbette öncelikle çıkarlarına bakacaktır. Fakat unutulmamalıdır ki Rusya’nın şu anki görece gücü Avrasyalı güçlerle yaptığı işbirliğinden kaynaklanmaktadır. Bunları kaybettiği an Rusya Akdeniz’de tutunamayacağı gibi, Balkanlar-Karadeniz-Kafkasya-Hazar-Orta Asya-Afganistan hattında da kendisini pek huzurlu hissetmeyecektir. Ayrıca Çin daha da güvenilmez bir aktör haline dönüşecektir. Dolayısıyla Rusya’nın menfaatleri bu coğrafyada başlattığı işbirliğini devam ettirmekten geçmektedir.
Rusya da bunu devam ettireceği mesajını vermektedir. Rusya ABD’nin hatalarının, yanlış hesaplarının ve kendisinin Türkiye-İran ikilisiyle geliştirdiği stratejik işbirliğinin Ortadoğu merkezli İslam dünyasında ona sağladığı gücü daha da derinleştirme eğilimindedir. Irak’ın Rusya’dan S-400 alacağını açıklaması bu hususta fazlasıyla fikir vermektedir. Irak Başbakanı Abdülmehdi’nin Türkiye ziyaretini de bu kapsamda bir yere not etmek gerekiyor. ABD Doğu Akdeniz ve Basra’da çırpındıkça batıyor!


21 Ağustos 2018 Salı

Amerika Türkiye İlişkileri Yazarların Kaleminden

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


ABD’nin Türkiye’yi gözden çıkarması mümkün değil

Özay Şendir
ozay.sendir@milliyet.com.tr
Suriye’de olduğu gibi İran konusunda da Türkiye’siz bir çözümün mümkün olmadığını belirten Turkish Heritage Organization Başkanı Ali Çınar, Pentagon’un Türkiye ile krizin derinleşmesini istemediğini söyledi...
ABD’de faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşu Turkish Heritage Organization Başkanı Ali Çınar ile Ankara-Washington ilişkilerini konuşmuştuk. O röportajda söylenen “Yaptırım gelebilir” cümlesi aylar sonra gerçek oldu. O yüzden bundan sonrasına dair neler olabileceğini sordum Ali Çınar’a bir kez daha. Konuşmamızda dikkatimi en fazla çeken iki nokta oldu. Bunlardan birincisi, Pentagon’un Türkiye ile krizin derinleşmesini istemediği, diğeri de Evanjelistlerin Washington’da kazandıkları güç oldu.
‘Kredi vermeyine baskı’
- Ali Bey hem ABD Başkanı hem de Dışişleri Sözcüsü ek yaptırımlardan söz ediyor, neler olabilir bu yaptırımlar?
Kişisel yaptırımlar genişleyebilir, demir çelik ve aluminyuma yapılan haksız gümrük vergilendirmesinin devamı olarak yeni Türk ürünlerine ek yaptırım kararı gelebilir. Ayrıca bazı ABD’li Senatörlerin önerisi ile Türkiye Uluslararası Mali Kurumlar Yasası hayata geçirerek, Türkiye’ye kredi vermeme konusunda baskı yapabilir. Tabi söylenenler arasında milli gururumuz olan Türk Hava Yolları’na kadar bu işin gidebileceği. Bu yapılan ekonomik savaş kimseye faydası olmaz zira Türk toplumunu daha çok birleştiriyor bu tarz tehditler.
- Pentagon Türkiye’yi tam olarak kaybetmeyi göze aldı mı? Almadıysa bu krizi nereye kadar tırmandırabilir? Aldıysa Türkiye’nin desteği olmadan İran’ı sıkıştırması mümkün mü?
Açıkçası bu krizde Pentagon çok olumlu mesajlar vererek Türkiye’nin askeri alandaki işbirliğinin devam edeceği mesajı veriyor. Bilhassa ABD Savunma Bakanı’nın bizimle yaptırım ayrı tutmak mesajı var. Türk ve Amerikan askeri birlikleri Münbiç’te de ortak devriyeye başlıyorlar. İran konusu ABD için çok hassas bir konu oldu. Tabi burada Israil ve Evanjelistlerin de etkisi büyük. Tıpkı Suriye gibi İran konusunda da Türkiye’siz bir çözüm elbette mümkün değil. Sonuç olarak ABD Türkiye’yi gözden çıkarması mümkün değil, çıkarırsa da zararı herkese olur.
‘Herkesi tehdit ediyor’
- Washington’da Türkiye’yi kaybetmemeliyiz diyen tek bir ses bile yok mu?
Açıkçası Türk Dostu Kongre Üyeleri ve Senatörleri ile görüşmelerimizde Başkan Trump’ın ekonomik tehdidti öne sürmesinin çok yanlış olduğunu diyenler var. Senatör Lindsay Graham, Senatör Chris Murphy gibi Dış İlişkiler Komitesi’nde yer alan ağır toplar bile Türkiye’nin kaybedilmemesini yakın zamanda vurguladılar. Türkiye’de görev yapmış Emekli General ve Büyükelçiler de Türkiye’nin önemini bildiği için diplomatik yolların açık olması gerektiğini vurguluyor. Türkiye çok dirayetli tavır sergileyerek, diplomatik olarak sağduyulu davrandı ancak ABD Yönetimi bu işi sosyal medya üzerinden saldırarak yaparak daha da ilişkiye zarar veriyor. Ancak şunu hatırlatmakta fayda var ki Trump tweetlerinde daha önce de Meksika, Kanada, Almanya, NATO olmak üzere birçok ülke ve kurumu hedef almıştı.
‘Evanjelistler çok güçlendi’
- ABD’de Başkan Yardımcılarının diplomaside bu kadar belirleyici olmasına izin verilmezdi eskiden. Şimdi ne oldu da bir Başkan Yardımcısı krizin ana aktörü haline gelebildi?
Başkan Yardımcısı Pence, yönetime geldikten beri çok aktif bir Başkan Yardımcılığı sergilemedi. Aslında Kongre ile ilişkilere daha çok ağırlık verdi zira daha önceden Kongre Üyeliği yapmış hatta Kongre’deki Türk Dostluk Grubu üyelerinden biriydi. 1995 yılında Pence Evanjelist Megaklisesi’ne ailesi ile birlikte üye oldu. Üye olduğu andan itibaren de Evanjelist gruptan çok ciddi bir çevre edindi ve destek aldı. ABD’ nin 2 numarasının ekibinde de birçok Evanjelist bulunmakta ve Washington’da çok güçlendiler.
‘Türk-ABD ilişkilerinde en kötü yıl’
- İkili ilişkilerde dip noktayı gördük mü yoksa ilişkiler daha aşağı da gidebilir mi?
Açıkçası bu hafta yaşanan olaylarla çok kötüye gidiyor. Zira ben 2017 sonunda 2018 yılının Türk-ABD ilişkileri tarihi içinde en kötü yıl olacağını belirtmiştim. Başkan Trump ve yönetimi diplomasi ile bu işi götürmezse daha da kötüye gidecek. Zira Türk tarafı hakikaten alttan alarak konuyu çözmeye çalıştı, çalışmaya devam ediyor. Peki kime faydası olur. Hiç kimseye. Zarar büyük olur. Türkiye’nin Ruslarla olan uçak krizi sonrası aynı gerginlik yaşanmış ve 1 yıl sonra çözülmüştü. Türk-ABD ilişkileri bu dönemden geçiyor ama bunun tamiri çok zor olabilir.

14 senatörden ABD Hazinesi'ne mektup


Dün yazımda Amerikan Yönetimi'nin her biriminden Kanal İstanbul projesine neredeyse tek bir merkezden yazılmış gibi aynı laflarla tepki verilmesinin temelinde ne olduğunu irdelemiş ve bunun yönetimin bu projenin aslında çok önemli bir jeostratejik yatırım olduğu tespitini yapmış olmasının ve yönetimde Türkiye'nin Çin ile işbirliği yapması ihtimalinden duyulan korkunun yattığını yazmıştım .
Bugün ise halen ABD medyasına yansımamış olan bir karşı tepkiyi anlatacağım.
14 Senatör, ABD Hazine Bakanı Steven Mnuchin ile Dışişleri Bakanı Pompeo’ya gönderdikleri bir mektup kaleme aldılar.
Bir kopyası elimde bulunan bu mektupta özetle şunlar söyleniyor;
- Çin ‘Bir yol bir kuşak’ adını verdiği global projesi bağlamında birçok ülkeyle ekonomik anlaşmalar yapıyor.
- Bu proje temelinde global düzeyde Amerika’nın hegemonik gücüne karşı bir tavır sergilemektedir. Nihai amacı ABD’nin global gücünü azaltmaktır
- Bu yüzden proje oluşmaktayken yapılan bu ekonomik anlaşmaların ve bazı projelere yatırımlar ‘predatory investment’ olarak tanımlanıp bunları kabul eden ülkelere karşı önlemler getirilmelidir.
(Predatory investment’in tam çevirisi, ‘vahşi, yırtıcı yatırım’ olabilir ama bu anlamı tam vermiyor. Stratejik açıdan saldırgan yatırım da diyebiliriz. Senatörler bunu Amerika açısından kötü niyetli yatırımlar olarak görüyorlar.)
- Senatörlerin amacı bu tür Çin yatırımlarını kabul eden ülkelere karşı Amerikan Hazinesi’ni harekete geçirmek. Akıllarına gelen ilk tedbir olarak mektuplarında ABD’nin bu ülkelerin IMF ile ilerde anlaşmalar yapmasının önlenmesi fikrini ortaya atıyorlar.
- Fakat Kongre’yi iyi takip eden kaynaklar senatörlerin sadece bu tedbirle yetinilmemesini istedikleri ve Hazine’ye bu ülkelere ek yaptırım uygulatmak gibi bir amaçları da bulunduğunu söylüyorlar.
- Kongre mantığının nasıl çalıştığını ve bunun ucunun ilerde Türkiye’ye nasıl dokunabileceğini görüyorsunuz umarım.
- Eğer Türkiye altyapı yatırımlarıyla ve özellikle Kanal İstanbul projesiyle Çin’in ‘Bir kuşak bir yol’ projesi içinde yer alırsa, ABD’nin buna sert tepki vermesi ihtimali olabilecek.
Sadece bu gelişme bile dün anlattığım Kanal İstanbul projesine birimlerde var olan ortak tepkinin tespitinin ne kadar da doğru olduğunu gösteriyor.
Amerika her biriminde, her düzeyde Türkiye’nin ortaya koyduğu yeni jeostratejik ufuktan ve gelişmelerden ürküyor ve bunun kendi global egemeliğine güçlü bir karşı çıkış olduğunu anlamış durumda, bu nedenle de tepki veriyor.

9 Eylül 2020 Çarşamba

Doğu Akdeniz’deki büyük hesaplaşmanın aktörleri: Fransa ve Yunanistan

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Dünya siyasi haritasının çizilmesinde ve uluslararası sistemin yeniden şekillenmesinde oldukça etkili bir yere sahip olduğu son gelişen olaylara birlikte bir kez daha teyit edilen Akdeniz havzası ve onun kalpgâhı durumundaki Doğu Akdeniz, jeopolitik-jeostratejik önemiyle tarihi rolünü oynuyor. Küresel-bölgesel güç ve güç adaylarının projelerinin kesiştiği yeni bir “hesaplaşma” adresi olarak ön plana çıkan bölge, “beka” tayin edici rolünden ötürü her geçen gün daha da keskinleşen bir güç mücadelesine sahne oluyor.
Yunanistan'a koşulsuz destek vererek krize müdahil olan Fransa, Batı’nın lejyoner gücü olarak Türkiye’yi NATO’nun sorunlu üyesi konumuna sokmayı ve Akdeniz havzasında sömürge gücü olarak “Büyük Fransa”yı yeniden inşa etmeyi hedefliyor.
Bu bağlamda ABD’nin küresel hegemonya hedefinin önemli bir parçası olan Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) tarihsel kodlarına hızlı bir dönüş içerisinde bulunan Çin’in Batı’ya Doğru Politikası’nda önemli bir enstrüman olan Kuşak ve Yol Girişimi’nin, Çarlık Rusyası/SSCB özlemi içinde olan ve bunu Güney’e Doğru Politikası ile hayata geçirmeye çalışan Rusya’nın, Batı’ya ve Doğu’ya Doğru Politikaları ile “4. Reich’ın” hayalini kuran Almanya’nın Büyük Alman İmparatorluğu’nun geleceği büyük ölçüde bu krize kilitlenmiş vaziyette. Dolayısıyla Doğu Akdeniz, çok kutuplu dünya düzeninin inşa sürecinde fazlasıyla kırılgan kavşaklardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Bölgeye taraflarca atfedilen bu jeopolitik-stratejik önem, bölgedeki doğalgaz rezervleri (ya da enerji güvenliği) ve su yollarının kontrolü üzerindeki mücadeleden çok daha öte bir anlam içeriyor. Dolayısıyla Akdeniz havzasına kimin sahip olacağı sorusu düne göre çok daha büyük bir önem kazanmış durumda.
Ankara’nın Doğu Akdeniz’deki krizin sonuçlarının küresel boyutta olacağını, çifte standartların ve tek taraflı tutumların başta NATO olmak üzere Batı İttifakına ciddi zararlar vereceğini göstermesi düne göre çok daha büyük bir önem arz ediyor.
Nitekim Doğu Akdeniz’in, Avrasya’nın batı kanadından doğu kanadına yönelmesi hedeflenen “büyük oyunun” geleceği açısından ön plana çıkan önemi, bölgedeki jeopolitik fay hatlarını harekete geçirmiş bulunuyor. 11 Eylül sonrası yaşanan diğer krizlere göre Doğu Akdeniz’deki gerginliğin daha hızlı bir seyir izlediği, adeta tarihi hızlandırıcı bir rol oynaması da bundan kaynaklanıyor. Bundan ötürü Doğu Akdeniz, kriz içinde krizlere gebe bir görünüm arz ediyor. Burada, hiç kuşkusuz, ABD’nin liderliğinin tartışılır bir hale gelmesi epey önemli. Zira şu ana kadarki gelişmeler ABD’nin çok da arzuladığı bir sürece işaret etmiyor. Daha da ötesi, uygulamaya koyduğu “kaos düzeni” kontrolden çıkmaya başlamış durumda. Tüm dünyayı derinden etkileyecek, stratejik çıkarların çatışmaya evrileceği bir düğüm noktasına dönüşmüş bulunuyor. Bunun için, kırılganlaşan stratejik fay hatlarını tetikleyecek küçük bir kıvılcım fazlasıyla yeterli olacaktır. Dolayısıyla bölgedeki hakimiyet ya da yeniden paylaşım mücadelesi askeri-diplomatik anlamda oldukça gergin, sıkıntılı bir seyir izliyor.
Buradaki temel soru ya da sorun da tam bu noktada ortaya çıkıyor. Doğu Akdeniz, gerçekten hedeflendiği gibi ABD merkezli Batı’nın kontrolünde mi olacak ya da derin sularında ABD hegemonyasına ev sahipliği mi yapacak? Krizin aktörleri Doğu Akdeniz üzerinden neleri hedefliyor? Türkiye bu krizin neresinde? Türkiye açısından bu kriz ne anlama geliyor? Türkiye-Yunanistan arasındaki gerginlik aslında kimin krizi ya da bu kriz üzerinden kimler, nasıl bir hesap içerisinde? Türkiye’nin Akdeniz’de bir güç olması neden engellenmeye çalışılıyor?

Krizin adını doğru koymak

Türkiye-Yunanistan özelinde dar bir alana sıkıştırılmaya çalışılan, fakat özü itibarıyla çok daha geniş bir coğrafyayı ve aktörler topluluğunu içine alan Doğu Akdeniz krizi, ikili-bölgesel bir krizden ziyade, uluslararası bir bunalıma dönüşmeye başlamış durumda. Dolayısıyla krizin tarafları sadece Türkiye ve Yunanistan değil. İki ülke krizde buz dağının sadece görünen yüzü. Nitekim bu krizin Irak, Suriye, Libya vb. krizlerden çok daha farklı olduğu dikkatlerden kaçmıyor. Öncelikle kriz, örgütler arasında değil ya da örgütler üzerinden yürütülmüyor. Dolayısıyla vekaleten savaşlarda/hesaplaşmalarda “araç/aktör-yöntem” değişikliği söz konusu. Daha da ötesi, ulus devletler arasında gibi görülen kriz, bu niteliğini de kaybediyor ve bir ileri aşamaya taşınıyor. Türkiye-Yunanistan arasında seyreden krizin Fransa’nın müdahaleleriyle Türkiye-Avrupa Birliği (AB), Türkiye-NATO ve nihayetinde Türkiye-ABD krizine dönüştürülme çabaları burada dikkat çekici. Krizin her geçen gün Yunanistan-Fransa ikilisi üzerinden bir Türk-Batı krizi görüntüsü arz etmesi, bu açıdan oldukça manidar. Bu da bize Yunanistan’ın krizdeki rolünün ve motivasyonunun kaynağını göstermesi açısından önemli.
Bu krizdeki bir diğer dikkat çekici husus ise, Batı’nın bir diğer “Batılı” üyeyi hedef almaya başlaması. Son olarak Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ve Joe Biden’ın açıklamalarıyla İsrail basınında çıkan birtakım analizleri alt alta koyduğunuzda Türkiye’deki iradenin “başarısız devlet” söylemleri bağlamında hedef alındığı çok net bir şekilde görülüyor. Burada aktörlerin Türkiye’ye yönelik muğlak tutumlarının daha belirgin bir hal almaya başlaması, en azından Ankara boyutuyla önemli bir yere sahip, özellikle de “Yeni Soğuk Savaş’ın” arifesinde. Dolayısıyla Doğu Akdeniz krizi bir anlamda Batı’nın geleceğini etkileyen bir “Batı krizi” olarak da nitelendirilebilir.
Akdeniz, ABD’nin Çin’e karşı yürüttüğü çevreleme ve etkisizleştirme politikasında denizlerde yürüttüğü hakimiyet mücadelesinin batı kanadını oluşturuyor. Doğu kanadını oluşturan “Güney Çin Denizi-Malakka Boğazı” ve merkezde yer alan “Malakka Boğazı-Süveyş Kanalı’nda” yürütülen güç mücadelesinin geleceği büyük ölçüde Akdeniz’den geçiyor. Akdeniz, sahip olduğu havzanın genişliği, derinliği ve etki boyutuyla söz konusu tüm projelerin (özellikle de Kuşak ve Yol Girişimi’nin) hayata geçirilmesinde üç kıtanın deniz-kara bağlantılarını sağlayan eşsiz bir konuma sahip. Kuşak ve Yol’un belkemiği konumunda olan “Orta Koridor’un” geleceği de bu havzaya bağlı.
Dolayısıyla Doğu Akdeniz krizi, bir “kaynak paylaşım mücadelesi/savaşı” olarak ön plana çıksa da aslında “Kuşak ve Yol Girişimi” ve Rusya’nın Suriye üzerinden Libya’yı da içine alacak şekilde “Güneye Doğru” politikasında Akdeniz’e inmesiyle daha bir önem kazanan “su yollarının kontrolü/hakimiyeti” mücadelesinde ABD ve AB’nin bir ön alma mücadelesi, hatta operasyonu olarak da karşımıza çıkıyor. Bu operasyonda Türkiye ve Yunanistan’ın birer “müttefik” ülke olması, sorunu adeta “Batı’nın kendi iç krizi” gibi göstermesine ve diğer aktörlerin sürecin dışında tutulmasına gerekçe olarak gösteriliyor. Burada AB’den ziyade NATO’nun bu söylem üzerinden hareket etmesi bu yönüyle de dikkat çekici.

Doğu Akdeniz krizinde tarafların hedefleri

Peki, Batı bu krizde istediği sonucu ede edebilir mi? Açıkçası çok mümkün değil. Zira karşımızda yekpare bir Batı yok. “Yeni Dünya Düzeni” inşa sürecinde İkinci Dünya Savaşı öncesi çok kutuplu yapıda olduğu gibi Batı çok parçalı bir yapıya sahip ve her geçen gün kendi içinde bölünüyor. Bu bölünmeyi genel anlamda Arap Baharı sonrası Akdeniz merkezli krizlerde de görebiliyoruz. Bunun dışında diğer rakip güçlerin tutumları da artık belirleyici bir yere sahip. Dolayısıyla ABD’nin Soğuk Savaş sonrası ilk 10 yıllık dönemdeki politik-askeri üstünlüğü ve manevra kabiliyeti rahatlığı, lüksü artık söz konusu değil. Söz konusu aktörlerin Doğu Akdeniz üzerinden yürüttüğü jeopolitik-jeostratejik hedeflere bakıldığında bu husus daha net bir şekilde görülüyor.
Doğu Akdeniz’de, Türkiye-Yunanistan özelinde yaşanan krizde ABD’nin güttüğü hedefler şu şekilde sıralanabilir: Kendi içinde bölünme ve güç mücadelesi yaşayan Batı’yı ortak bir “öteki” üzerinden yeniden yekpare bir yapıya kavuşturmak; böylece Batı üzerindeki liderliğini pekiştirirken, Türkiye’yi de “eski eksenine” çekmek, Batı Kulübü’nün “uysal çocuğuna” dönüştürmek. Kendi içinde bütünlüğünü sağlamış, liderliğini pekiştirmiş ve Türkiye’yi tekrar kazanmış bir güç olarak Rusya’yı Akdeniz’den çıkarmak, Baltıklar-Karadeniz-Kafkasya-Orta Asya hattında kuşatmak ve Çin’den kopmaya mecbur bırakmak. Çin’in “Kuşak ve Yol” projesindeki en kritik bölgede güç projeksiyonu yapabilme kapasitesini kuvvetlendirmek.
Doğu Akdeniz krizinde Almanya’nın hedefleri şu şekilde sıralanabilir: AB’nin geleceği ve kendi pozisyonu konusundaki tartışmalara büyük ölçüde son vermek. Birliği siyasi ve güvenlik noktalarında güçlü bir aktör haline dönüştürmek; NATO’yu ve ABD’nin liderliğini bu tür krizler üzerinden zayıflatmak suretiyle ABD’ye olan bağımlılığını azaltmak, bağımsız bir aktöre dönüşmek; Türkiye’yi kazanmak. Fransa’nın hedefleri ise siyasi ve askeri açıdan rüştünü ispatlamak; Batı’nın lejyoner gücü olarak ABD-İsrail’in kendisine BOP’ta biçtiği rolü oynamak; bu noktada “AB Ordusu” projesini hayata geçirme konusunda ABD’yi ikna etmek; Türkiye’yi NATO’nun sorunlu üyesi konumuna sokmak ve Akdeniz havzasında sömürge gücü olarak “Büyük Fransa”yı yeniden inşa etmek olarak kendini gösteriyor.
Krizde Rusya’nın hedefleri ise şu şekilde karşımıza çıkıyor: Suriye’deki kazanımlarını korumak; Akdeniz’deki varlığını güçlendirmek ve böylece güneye doğru politikasında yakalamış olduğu avantajı muhafaza etmek; Balkanlar-Karadeniz-Kafkasya hattındaki pozisyonunu kuvvetlendirmek; Türkiye-Yunanistan krizi üzerinden her iki tarafı ama özellikle de Türkiye’yi kendisine bağımlı kılmak; Türkiye’nin Batı ittifakından uzaklaşmasını teşvik etmek; kriz üzerinden başta NATO olmak üzere, Batı ittifakına darbe vurmak.

Türkiye niçin hedef?

Krizde tüm aktörlerin tek bir ortak hedefi var ise, o da yukarıda görüldüğü üzere Türkiye’dir. Türkiye’nin küresel güç mücadelesinin seyrini, çerçevesini belirleyici rolü, onu tüm aktörler tarafından paylaşılamayan, kontrol edilmesi gereken bir ülke konumuna sokuyor. Bu çerçevede söz konusu aktörlerin Türkiye’ye yönelik tutumları şu şekilde sıralanabilir: Enerjide dışa bağımlılığının devam ettirilmesi ve enerji piyasasında bir oyuncu olmasının engellenmesi; Türkiye’yi güneyden kuşatmak ve Orta Doğu-Afrika’ya ulaşımını engellemek; Kuşak ve Yol Projesi’nde elini zayıflatmak; su yolları güzergahını ve enerji güvenliğini sabote etmek; Kıbrıs, Akdeniz/Ege adaları üzerindeki varlığını-tezlerini bitirmek; Akdeniz’de güç statüsünü yakalayan Türkiye’nin deniz aşırı bir güç, dolayısıyla da küresel bir aktör olmasının önüne geçmek.
Özellikle son madde çok önemli. Zira Osmanlı’nın büyük güç statüsünü bitiren hadise, aslında doğrudan doğruya denizlerdeki güç vasfını yitirmesiyle ilgili. Kıbrıs ve Akdeniz’deki hakimiyet mücadelesi bağlamında İnebahtı deniz muharebesinde (1571) donanmasını kaybeden Osmanlı, bu tarihten itibaren kurtlar sofrasına dönüşmüştür. Sakal ne yazık ki daha gür çıkmamış ve İnebahtı yenilgisiyle sadece Akdeniz’deki hakimiyetin sona ermediği anlaşılmıştır. Akdeniz’in kaybının maliyeti “Cihan Devleti” olmuştur.
Günümüzde de dönemin Venedik’i rolünü üstlenen Yunanistan üzerinden Türkiye’nin Akdeniz’de bir güç olmasının ve küresel yükselişinin önüne geçilmek istenilmekte. “Mavi Vatan” ve bu bağlamda Akdeniz, yeniden dirilişin adeta merkez adresi. Dayatılmaya çalışılan rollere karşı Ankara tarafından yüksek sesle dillendirilmeye başlanan “Merkez Ülke” çıkışının temeli de burası. “Dengesizliğin Dengeleyici Gücü” rolüne talip Ankara’nın bu çıkışı ve ortaya koyduğu kararlılık, onu “riskli ortak/müttefik” konumuna taşımış durumda. Doğu Akdeniz’deki krizin asıl nedeni budur.

Türkiye neler yapabilir?

Cebelitarık’tan Malakka Boğazı’na kadar uzanan hatta yaşanan güç mücadelesinin geleceğini büyük ölçüde belirleyecek olan bu krizin sıklet merkezinin bir kez daha Türkiye ve onun çizdiği “Mavi Vatan” olması bu açıdan tesadüf değil. Zira Türkiye ve onun denizlerdeki Misak-ı Millisi olan Mavi Vatan’ın sahip olduğu jeopolitik-stratejik konum, doğrudan doğruya Doğu Akdeniz’i ön plana çıkartan havza ile örtüşmekte. Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika olarak ön plana çıkan bölgede yaşanan tüm krizlerde (Rusya-Gürcistan, Rusya-Ukrayna ve Kırım, Azerbaycan-Ermenistan, Irak, Suriye, Libya vb. örneklerde görüldüğü üzere) Türkiye’nin “oyun bozucu-oyun kurucu rolü”, haliyle onu “paylaşılamayan” bir aktör konumuna taşımıştır. Bu husus, Türkiye açısından bir avantaj oluşturmakta olup, askeri ve diplomatik boyutta geniş bir manevra alanı sunmaktadır.
Bu noktada Akdeniz eksenli yeni ittifak-işbirliği arayışları dikkatlerden kaçmamalı. Türkiye öncelikle Batı’yla olan ilişkilerini son ana kadar diplomasi-askeri güç (caydırıcılık) bağlamında dengeli bir şekilde yürütmeli. Krizdeki Batı’ya karşı haklarını-çıkarlarını ön planda tutan etkin bir denge politikası kaçınılmaz. Batı’nın böylesi hassas bir konjonktürde Türkiye’yi kaybetme riskinin olmadığı bilinmeli. “Yeni Batı” oluşumunda Türkiye belirleyici bir yere sahip. İngiltere ve Almanya’nın Türkiye’ye karşı tutumları bu açıdan önemli. Dolayısıyla ABD-Almanya/AB, Almanya-Fransa arasındaki rekabeti daha da kızıştıracak bir politika ve yeni bir arayış içerisinde bulunan İngiltere ile geliştirilecek karşılıklı çıkarları gözeten, “kazan-kazan” prensibine dayalı işbirlikleri, Türkiye’nin manevra alanını daha da genişletecek ve üzerindeki baskıyı azaltacaktır.
Türkiye, Batı ile daha dengeli ve sağlıklı bir zeminde yeni işbirliği temellerini atmada, Akdeniz’de Batı dışı diğer aktörlerle de ortak tatbikatlar süreci başlatabilir. Yunanistan ile krizin seyri ve Batı’nın takınacağı tavır, hiç kuşkusuz bunda belirleyici olacaktır. Bu noktada Rusya-Çin-İran üçlüsünün Umman körfezi-Hint okyanusu arasındaki bölgede su yolları ve enerji güzergahları güvenliğinin temini kapsamında Aralık 2019’da icra ettikleri tatbikatın bir benzeri Doğu Akdeniz’de “Türkiye-Rusya”, “Türkiye-Rusya-Çin”, “Türkiye-Rusya-Çin-İran” bağlamında gündeme gelebilir ki, en azından Türkiye-Rusya arasında bunun tarihsel bir arka planı söz konusudur (arzu edenler Hünkâr İskelesi Antlaşması süreci ve Millî Mücadele dönemi Türk-Rus ilişkilerine bakabilirler). Kuşkusuz böylesi bir gelişme Batı’yı Türkiye konusunda kırmızı alarm durumuna geçirecektir. Ankara buna da hazırlıklı olmalı, kararlı tutumundan, çıkarlarından ve haklılığından taviz veren taraf konumuna düşmemelidir.
Bir diğer mevzu da muhatap sorunudur. Türkiye, krizdeki asıl muhataplarını görmeli, duruşunu ona göre ortaya koymalı, politikasını da buna göre geliştirmeli. Aksi takdirde kendisine karşı yürütülen vekaleten savaşın bir vekil aktörü konumuna düşebilir.
Son bir husus da Ankara’nın Doğu Akdeniz’deki krizin sonuçlarının küresel boyutta olacağını, çifte standartların ve tek taraflı tutumların başta NATO olmak üzere Batı İttifakına ciddi zararlar vereceğini ve bu krizde Almanya/AB-İsrail’in izlediği politikaların özellikle ABD’ye nelere mal olabileceğini göstermesi düne göre çok daha büyük bir önem arz ediyor. Zira Yunanistan üzerinden oynanan oyun aynı zamanda ABD ve NATO’yu da hedef almakta. Türkiye’yi kaybeden ABD’nin Almanya/AB karşısında eli zayıflayacağı gibi, başta Akdeniz olmak üzere beş deniz havzasında ve Avrasya’daki politikaları da ciddi zarar görecektir. Dolayısıyla Doğu Akdeniz krizi Türkiye’den daha fazla ABD’nin önünde bir kriz olarak durmaktadır; aynen Kıbrıs Barış Harekatı’na giden süreçte olduğu gibi…


10 Şubat 2019 Pazar

İsrail ve Körfez: Bölgesel entegrasyon arayışı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


İsrail’in Körfez monarşileriyle ilişkilerinin yoğunlaşmasına yol açan başat neden, elbette ki İran'dan kaynaklanan tehdit algısı.


Aslına bakılırsa bölgesel entegrasyon tabiri, İsrail ve Körfez monarşilerinin güncel ilişkileri göz önüne alındığında, oldukça abartılı bir ifade olarak görünebilir. Nihayetinde bölgesel entegrasyon kavramıyla anılan en belirgin yapı, Avrupa Birliği’dir. Avrupa Birliği’nin ulaştığı bölgesel entegrasyon düzeyi, İsrail ve Körfez monarşileri için uzak bir hedef olarak belirse de son dönemde tanık olunan kimi gelişmeler aslında bölgesel bir kurumsallaşmanın hedeflendiğine işaret ediyor. Unutulmamalıdır ki Avrupa Birliği de ortak bir tehdide (Sovyetler Birliği) karşı, kontrolsüz silahlanmayı engelleyebilmek adına (kömür ve çelik anlaşması), düşman kardeşleri (Almanya-Fransa) barıştırarak ve bütün bu süreci finanse eden (Marshall Planı) bir hegemonla (ABD) yola çıkmıştır. Bu bağlamda değerlendirildiğinde, şimdilik gelecek vizyonu olarak da beliren ‘temenniler’, kurulmakta olduğu aşikâr olan bir takım askeri iş birliklerinin devamı niteliğinde olabilirler.
Söz konusu bölgesel entegrasyon sürecinin iki ayaklı yürüdüğünü gözlemleyebiliriz. Bunlardan biri, İran’ın ortak bir tehdit olarak algılanmasına yaslanarak, ittifak ilişkilerinin konsolide edilmesini sağlıyor. Dolayısıyla askeri/güvenlik sektörünü ilgilendiriyor. Bir diğeri ise şimdilik inşa edilmesine yönelik niyet beyanlarının yapıldığı entegre ulaşım sistemlerini kapsıyor. Bu da hem ticari hem de askeri opsiyonlara, Arap yarımadasını kabaca kuzey-güney hattında denetim altına alacak bir alan açıyor.

Askeri ittifak ve şerhleri

İsrail’in Körfez monarşileriyle ilişkilerinin yoğunlaşmasına yol açan başat neden, elbette ki İran'dan kaynaklanan tehdit algısı. İran’ın bir tehdit olarak ortak kabulü, söz konusu devletlerin birlikte hareket edebilmelerine zemin hazırlamış ve süreç, İran’a karşı ortak askeri kurumsallaşma seçeneklerinin değerlendirilmesine kadar varmıştır.
Söz konusu askeri kurumsallaşma ile bugün bir şekilde ayakta kalabilmiş NATO gibi ortak tehdit algısına yaslanan askeri ittifaklar kastediliyor. Hatta Ortadoğu Stratejik İttifakı olarak isimlendirilen muhayyel yapı, daha ziyade Arap NATO’su olarak anılıyor. Lakin NATO’nun tarihçesi, ortak tehdit algısına yaslanan askeri ittifakların işlevselliği ve kullanım ömrü hususunda soru işaretlerine de yol açıyor.
NATO, Soğuk Savaş sona erdiğinde temel misyonunu kaybetmiş bir yapı olarak, sorgulandığı bir evreye sürüklendi. Nihayetinde, Sovyetler ve dolayısıyla komünizm tehdidi ortadan kalkmış ve ‘hür dünyanın’ geleceğini tehlike altına sokabilecek rekabetçi potansiyel artık yok olmuştu. NATO’nun varlık sebebi de böylece ortadan kalkmış ve misyonunu kaybetmiş bir örgüt olarak yeni alanlara açılmak durumunda kalmıştı. Alan dışı müdahale doktrini, tam olarak bu sorgulama sürecinde ortaya atıldı. Üye ülkelerin savunma kapasitelerini geliştirmek, standardize etmek ve eşgüdümlü hale getirmek amacıyla inşa edilmiş yapı, bir süre sonra kendisini devlet dışı tehditlerle mücadele ederken buldu. 1990’lı yıllarda Balkanlarda ve 2000’li yıllarda da Afganistan’daki varlığının gerekçesi buydu.
Ortadoğu’da bölgesel bir güvenlik örgütü kurma hevesi, aslında hiç de yeni değil. Soğuk Savaş’ın dayattığı süper güçler arası rekabetin bölgesel yansımaları, Ortadoğu’da ortak tehdit olarak kodlanan Sovyetler Birliği ve komünizme karşı kurumsallaşma önerilerine sebep olmuştur. Bu minvalde, 1950’li yıllardan itibaren çeşitli önerilerin gündeme geldiği ve fakat hemen hiç birisinin başarılı olamadığı bilinmektedir. Söz gelimi Bağdat Paktı, yalnızca 3 sene ayakta kalabilmiş ve 1958 yılında Irak monarşisine karşı girişilen askeri bir darbe sonucu ismini aldığı başkenti kaybetmiş bir oluşum olarak anlamını yitirmiştir. Bölgesel güvenliğin kurumsal bir zemine çekilmesi, Ortadoğu’da arzu edilen ve fakat kotarılamamış bir hevese işaret eder.
Günümüzde de benzer bir yapılanmanın bu sefer İran tehdidine karşı ortak bir payda üretilmesiyle mümkün olabileceği konuşulmaktadır. En son Ortadoğu Stratejik İttifakı olarak isimlendirilen girişim, İsrail’in de bir ihtimal parçası olacağı bir askeri ittifakı imlemektedir. Özellikle Suudi Arabistan monarşisinin İsrail perspektifindeki radikal dönüşümü, söz konusu kurumsallaşmanın gerçekleşebileceğine dair beklentileri de güçlendirmektedir.
1990’lı yılların panoramasını inşa eden küresel ve bölgesel gelişmeler, yine İsrail tarafında bölgesel bir organizasyon kurulması ihtimaline yönelik beklenti yaratmıştı. Sovyetler Birliği’nin dağılması, revizyonist Saddam rejiminin geriletilmesi ve Madrid Barış Konferansı ve devamındaki Oslo süreciyle oluşan barışçıl atmosfer, İsrail’in bölgesel bir yapılanmayı gündeme getirmesine vesile olmuştur. Bu dönemdeki tahayyül, daha ziyade karşılıklı diplomatik tanınmaya dayalı AGİT benzeri gevşek bir organizasyondur. Özellikle de Araplar arası rekabet, bölgesel düzeyde askeri bir ittifak kurulabilmesinin önündeki başlıca engel olarak görülmektedir.

Muhtemel senaryo AGİT benzeri gevşek yapılanma

Konjonktürel olarak günümüzün politiği ise biraz farklı bir mecrada ilerlemektedir. Öncelikle Araplar arasındaki dengeler radikal biçimde dönüşmüştür. Mısır’da iktidarı elinde tutan darbeci Sisi rejimi, Körfez monarşileri tarafından finanse edilmektedir. Bu da doğal olarak Mısır’ın tarihsel iddialarından feragat edebileceğini göstermektedir. Ayrıca Suudi Arabistan’da yaşanan taht oyunları neticesinde oldukça güçlü bir pozisyona kavuşan Veliaht Prens Muhammed bin Selman, fazlasıyla iddialı ve agresif bir profil sunmaktadır. Arabistan yarımadasını bölgenin merkezi olarak konumlandıracak finansal kaynaklara sahip olmakla birlikte, askeri harcamalarının devasa ölçeğine rağmen Yemen’de ‘başarılı’ olamamış ve bir dönem Arap milliyetçiliğinin öncüsü olarak kabul edilen Mısır Devlet Başkanı Nasır’la aynı kaderi paylaşıyor görünmektedir. Bu bağlamda Yemen, panarabizmin tarihsel turnusol kâğıdıdır.
İsrail açısından Körfez monarşileriyle kurulacak askeri bir ittifak, tarihinde bir benzeri olmadığından, olası gözükmemektedir. Sıkça tartışılan yapılanma, NATO benzeri bir savunma örgütünü önermektedir. Lakin İsrail, ABD ile dahi resmi bir ittifak ilişkisi içerisinde olmamıştır. Bu durumun istisnası, İsrail’in Türkiye ile imzaladığı 1996 anlaşması olmakla birlikte, söz konusu anlaşmanın kapsamı, NATO’nun 5. maddesi gibi askeri savunmayı ortaklaştıracak bir düzenleme içermemektedir. Kaldı ki bu madde, üyelerden birine yönelecek herhangi bir tehdide topyekûn savunmayı vurgular. Ortadoğu’daki devletlerin çok çeşitli düzeylerde yaşadıkları sorunlar göz önünde bulundurulursa NATO benzeri bir ittifak, bölge devletlerinin bir biçimde devamlı savaş halinde olmasına yol açabilir. Bu bağlamda İsrail’in, bölgedeki Arap devletleriyle de benzer bir ilişki biçimi geliştirme ihtimali oldukça yüksektir. Askeri istihbarat ve eğitim faaliyetleri, İsrail’in olası bir Arap ittifakına verebileceği maksimum katkıyı simgelemektedir.
Ayrıca Arap devletlerini anakronik bir monarşinin öncülüğünde çağdaş bir panarabizme sevketmek anlamına da gelebilecek olan ittifak, uzun vadede İsrail açısından son derece olumsuz sonuçlara yol açabilir. Günümüzde İran tehdidi dolayısıyla ortak bir payda yakalayan bölge devletleri, İran’daki rejimin olası düşüşüyle birlikte farklı arayışlara sahne olabilir. NATO örneğinde de görülebileceği üzere, bu tipolojideki askeri ittifaklar yeterli ödeneklere ve belirgin bir hegemona sahiplerse bir biçimde ayakta kalmak için uğraş vermektedirler. Böylesi bir durumda İsrail’in yeniden hedef tahtasına konmayacağına dair bir garanti yoktur. Her ne kadar karşılıklı diplomatik tanınma şartı bir ön koşul olarak yerine gelecekse de bu da yeterli bir koruma sağlamayacaktır.
Bir diğer negatif görünüm ise Arap ordularının yetenekleriyle alakalıdır. Yukarıda da ifade edilen Suudi Arabistan’ın Yemen müdahalesindeki askeri başarısızlığı, bölgedeki Arap devletleri arasında askeri anlamda başat güç olduğu kabul gören Suudilerin de aslında o denli güçlü olmadıklarına delalet etmektedir. Kaldı ki Suudiler askeri yapılanmalarına milyarlarca dolar harcamaktadırlar. Bölgesel bir güvenlik örgütünün lideri pozisyonuna talip olduğu bilinen Suudilerin Yemen’deki performansı, askeri ittifakın ilerleyen dönemlerdeki olası performansına dair de fikir verebilir.
İsrail açısından bölgenin askeri entegrasyonu, yukarıda anılan olumsuzluklara rağmen gerçekleştirilebilir görünmektedir. Özellikle de ABD’nin dışarıdan vereceği kuvvetli destek, bölge devletlerini hiyerarşik bir dizilime zorlayacaktır. Böylece başarısız olacağına yönelik güçlü belirtiler olsa da ittifak, belki AGİT benzeri gevşek bir yapılanma kurgulanarak, bölge devletlerinin istişare mekanizması işlevi üstlenecektir. Zira İsrail açısından gevşek bir yapılanma, tercihe şayan olandır. Böylece Arap devletlerinin bir düzeyde entegrasyonu gerçekleştirilmiş olacak ve cari görünümde İran tehdidine karşı ortak bir duruş sergilenmiş olacaktır. Ayrıca üst politika (high politics) girdisi olarak belirecek yapılanma, alt politika (low politics) girdisi olarak belirecek ulaşım ağıyla ve dolayısıyla Arabistan yarımadasının jeostratejik entegrasyonuyla desteklenecektir.

Yol ve tahakküm: Arabistan yarımadasının entegrasyonu

Klişe bir ifadeyle otorite, kontrol/denetim sağlanabildiği ölçüde mümkün olur. Kontrol edilemeyen coğrafyalar, insanlar vb. otoriteye tabi değildir. Bir otorite kurgulamanın başat kuralı, ulaşabilmekten geçer. Ancak ulaşılabilir kılınan coğrafyalar ve insanlar, tahakküm altına alınabilir. Bu bağlamda devletin geçirdiği tarihsel dönüşüm ve çağdaş ulus devletin çekirdek değeri, kontrol/denetim mekanizmalarına yaslanır.
Demiryolları, esasa odaklanıldığında, sivil taşımacılığından çok daha ötede imkanlar sağlamaktadır. Sivil taşımacılığı, demiryolları üzerinden yapılan ulaşım faaliyetlerinin oldukça cüzi bir kısmını karşıladığı gibi, stratejik amaçlı kullanımı sayesinde devletlerin askeri ve ekonomik faaliyetlerini kolaylaştırmaktadır.
Devletler, inşa ettikleri demiryolları aracılığıyla, stratejik ulaşım hatları tesis ederler ve bu hatları, olağanüstü hallerde devreye sokarak, askeri/güvenlik sektöründeki hamlelerini somutlaştırırlar. Söz gelimi, güncel ve tanıdık bir örnek olarak, Türkiye’nin Kuzey Suriye’de yürüttüğü askeri operasyonların hazırlık süreci, bu bağlamda oldukça açıklayıcıdır. Özellikle demiryolları (duble yolların da benzer bir stratejik işlevi vardır) vasıtasıyla, askeri birlikler ve silah sistemleri oldukça kısa bir süre içerisinde sınır bölgelerine transfer edilebilmiş ve demiryollarının stratejik kullanımına rafine bir örnek oluşturmuştur.
Arabistan yarımadasının jeostratejik entegrasyonuna vesile olacak demiryolu projeleri, Doğu Akdeniz’i Umman Denizi’ne bağlamayı hedeflemektedir. Arabistan yarımadasını, Yemen hariç tutulacak şekilde, kuzey-güney ekseninde entegre edecek projeler, Ürdün’ü de ulaşım merkezi olarak tasarlamaktadır. Suudi Arabistan’ın planladığı projesi itibariyle, Riyad’ı Ürdün sınırındaki El Hadisa’ya bağlayacak demiryolu hattı da benzer bir kazanım sağlayacaktır. Ayrıca Birleşik Arap Emirlikleri’nin de hem Suudi Arabistan hem de Umman sınırlarına kadar geliştireceği demiryolu hatları, bölgeyi örümcek ağı gibi saracak stratejik bir araç olacaktır.
Bunlara ek olarak, Suudi Arabistan Kralı Selman’ın Mısır’ın darbeci lideri Sisi’yle 2016 yılında anlaşmaya vardığı ve devraldığı Tiran ve Sanafir adalarına dair projeleri de ilgi çekicidir. Akabe körfezinin girişinde konumlanan Tiran ve Sanafir adaları, 1950 yılında Mısır’a gönüllü bir şekilde terk edilmiş ve bu adaların, İsrail’e karşı geliştirilecek saldırı/savunma hamlelerinde işlevselleştirilmeleri öngörülmüştür. Tiran boğazının Mısır tarafından kapatılabilmesi, söz konusu adalardaki tahkimat sayesinde mümkün olabilmiştir. Hatta öyle ki 1956’daki Süveyş krizinin sonrasında İsrail, Sina yarımadasından çekilmekle birlikte, Tiran boğazını tutabilmesini sağlayacak teritoryal bir şeridi işgale devam etmiştir. Günümüzde adaların egemenliği, Suudi Arabistan’a devredilmiş ve bölgeye yönelik yeni projeler de gündeme gelmiştir. Bu projelerin başında ise Tiran ve Sanafir adalarını, Suudi Arabistan ve Mısır arasında inşa edilecek köprüye payanda kılmak gelmektedir. Böylece Suudi anakarası, Sina yarımadasıyla karayolu marifetiyle birleştirilmiş olacak ve tıpkı Bahreyn ile sağlanan bağlantı benzeri bir entegrasyonun önü açılacaktır. Böylece Sina yarımadasında kendiliğinden gelişecek Suudi etkisinden söz etmek hatalı bir çıkarım olmayacaktır.
Özellikle Umman’ın demiryolu projeleri, bu bağlamda ilgi çekicidir. Umman’ın açıklanan projelerine göre ülke, kuzey-doğu ve kuzey-güney akslarında demiryollarıyla birbirlerine bağlanacaktır. Kuzeyde, Birleşik Arap Emirlikleri sınırında yer alan El Buraimi’den başlayacak hat, ülkenin doğusunda konumlanmış Sohar limanına ulaşacak. Sohar’dan başlayacak bir diğer hat ise ülkenin coğrafi merkezine doğru yol alarak, İbri’ye uğrayacak ve buradan da güney kıyılarında yer alan El Dukm limanına stratejik bir yay çizecektir. Arabistan yarımadasının diğer bölgelerinde inşa edilecek diğer hatlarla birlikte düşünüldüğünde, yarımadanın kuzey-güney aksında stratejik bir ulaşım/denetim imkanına kavuşacağını söylemek, abartılı bir çıkarım olmayacaktır.
Umman’da inşaatı planlanan demiryollarının varış noktaları da ayrıca stratejik bir tercihe işaret ediyor. Ülkenin doğusundaki Sohar limanı ve güneyindeki El Dukm limanı, Hürmüz boğazını by-pass etmeleri hasebiyle, olası istikrar bozucu hamlelerin etkisini de minimize etmiş olacaktır. Bu noktada, İran’ın mütemadiyen Hürmüz boğazını uluslararası geçişlere kapatma tehdidinde bulunduğu düşünüldüğünde, söz konusu hatlar hem ticari faaliyetleri stabilize edecek hem de olası bir politik istikrarsızlık halinde ilgili devletlere müdahale imkanını kolaylaştıracaktır. Bu bağlamda, Arap Baharı sürecinde Bahreyn’de gerçekleşen gösterilere, Suudi Arabistan önderliğindeki Körfez İşbirliği Konseyi’ne ait askeri birliklerin Kral Fahd köprüsünü kullanarak müdahale ettiklerini akılda tutmakta fayda var.
Söz konusu demiryolu ve karayolu projeleri, orta ve uzun vadede Arabistan yarımadasının stratejik entegrasyonuna kapı aralayacağı için oldukça mühim gelişmelerdir. Her ne kadar kısa vadede bir sonuç üretemeyecek olsa da İsrail’in Hayfa kentini hem askeri hem de ticari bağlamlarıyla Arabistan yarımadasına ve Umman denizine çıkartacak bir projeler silsilesi söz konusudur. Geniş bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde, ABD’nin değil belki ama İsrail’in ‘yüzyılın anlaşmasını’ ele almış olabiliriz.


16 Ağustos 2018 Perşembe

Hazar Beşlisi Türkiye için nasıl bir alternatif?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Hazar'ın statüsüne ilişkin anlaşma Türkiye açısından da büyük önem taşıyor. Türkiye bu anlaşma ile sağlanan uzlaşma iklimini gerek ikili gerek çoklu ilişkiler geliştirerek yönlendirebilirse, orta ve uzun vadede ciddi kazanımlar elde edebilir.



Türkiye’nin ekonomik bir savaşla karşı karşıya kaldığı bugünlerde Avrasya’nın kalbi olarak nitelendirilen Hazar’ın kıyısında çok önemli bir anlaşma imzalandı. Kazakistan’ın Hazar kıyısındaki Aktau şehrinde toplanan “Hazar Ülkeleri Devlet Başkanları Zirvesi’nde”, 22 yıldır üzerinde çalışılan birçok başlıkta mutabakat sağlandı.
“Hazar Beşlisi” de denilen Rusya, İran, Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan’ın bu konudaki çalışmalarının, tarihsel bir zeminde bugüne evrildiği söylenebilir. Sovyetler Birliği ve Çarlık Rusya dönemi dahil olmak üzere, 18.yüzyılın sonundan itibaren İran'la paylaşım mücadelesine sahne olan Hazar bölgesi, 1991 yılında Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlığına kavuşmasıyla yeni bir boyut kazandı. Azerbaycan, Kazakistan ve Türkmenistan, enerji kaynakları açısından üretici ya da transit olma pozisyonlarını Hazar’ın statüsü ve geleceği ile ilişkilendirmeye başladılar. Böylelikle Hazar Denizi’nde (ya da gölü) yer alan zengin enerji kaynaklarının geleceği aynı zamanda jeostratejik bir konuşlanmayı beraberinde getirdi. Dünyadaki kanıtlanmış petrol rezervlerinin yüzde 6’sına, doğalgazın ise yüzde 8’ine sahip olan, balıkçılık potansiyeli ile dünya havyar ihtiyacının yüzde 90’ına yakınını karşılayan Hazar çevresinin hangi ülke tarafından nasıl kullanılacağı, sadece bölgenin değil küresel güç mücadelesinin de odağında yer alıyordu.
Hazar’ın nihai statüsü hakkında kıyıdaş ülkelerin sürdürdüğü görüşmelerin 1996 yılından bu yana inişli çıkışlı bir süreç izlediği görülüyor. Meselenin salt siyasal yönü ve su altındaki kaynakların paylaşımı öne çıkarıldığı için Devlet Başkanları düzeyinde etkili bir neticeye varılamıyordu. Özellikle 1994 yılından itibaren ABD ve Avrupalı enerji şirketlerinin Azerbaycan ve Kazakistan’a ilgisi, Hazar’ın kendi coğrafyasını aşan yönünü işaret ediyordu. Hazar’ın, Don ve Volga nehirlerine eklenen kanallar ile Karadeniz ve Baltık Denizi’ne bağlandığı dikkate alınırsa Rusya için güvenliğin sağlanması daha da önem kazanıyor. Rusya buranın uluslararası dolaşıma açılması ihtimaliyle, bir “iç deniz” olarak tarif edilmesine karşıydı. İran ise kendi payını yüzde 20’lik orana taşımak için paylaşımın eşit olması gerektiğini savunuyordu. Bu süreçte kıyıdaş ülkelerin hukuki statünün ne olduğuna yönelik tezlerini savunurken zaman zaman üçüncü devletlerin desteğine başvurduğunu unutmamak gerekiyor.
Hazar’ın geleceği konusunda üç önemli boyutun öne çıktığını söylemek mümkün: (1) Kıyıdaş ülkelerin suyun altını ve yüzeyini nasıl kullanacağının belirlenmesi, (2) Ülkeler arası rekabetlerin, tarihsel ve stratejik yönelimlerinin belirli bir dengede buluşturulması, (3) Rusya ve özellikle İran’ın Trans Hazar alanına yönelik askeri/güvenlik tehdidini bertaraf edebilmesi.
İşte bu üç önemli nokta, 12 Ağustos’taki liderler zirvesinde uzlaşmayla neticelendi. Anlaşmaya göre öncelikle Hazar ne göl, ne de deniz olarak kabul edilmiş oldu. İki durumun neticeleri bir arada uygulanabilir hale geldi. Yani deniz olarak kabul edildiğinde Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesine göre her ülkenin karasuları, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgesinin belirlenme zorunluluğu ile, göl kabul edildiğinde bütünüyle milli sektörlere bölünmesi ve ortak kullanıma alınması gerekliliği karma bir modele uyarlandı. Bu kapsamlı uygulamanın, bilhassa su dibindeki kaynakların paylaşımına yönelik yol haritasının önümüzdeki süreçte belirlenmesi gerekiyor.
Hazar’da ABD etkisi
ABD’nin Hazar’daki bu gelişmelere kayıtsız kalabileceğini düşünmek oldukça yanlış olur. Zira ABD’nin Hazar çevresine ilgisi, 1990’lı yıllarda etkisini hissettiriyor. Bu dönemde Azerbaycan ve Kazakistan’daki enerji kaynaklarıyla yakından ilgilenen ABD, Türkiye’nin de potansiyelini dikkate alarak o yıllarda Trans Hazar Doğalgaz Boru Hattı’nı destekliyor. Trans Hazar projesi Türkmenistan gazının Hazar üzerinden, Türkiye’den geçerek Avrupa’ya ulaştırılmasını hedefliyor. Rusya, Türkmen gazının kendi hatları üzerinden transferinde geri adım atmıyor. Bahsedilen dönemde Türkiye’nin nakil hatlarındaki potansiyeli o kadar güçlüdür ki Azerbaycan’da keşfedilen yeni petrolün Türkiye’den transferi bölgesel rekabeti de hızlandırmıştır. 90’lı yılların sonuna gelindiğinde Türkmenistan’ın Türkiye üzerinden Avrupa’ya açılma önerisi, dönemin yetkililerince uygun bulunmamış ve Rusya ile anlaşmaya varılmıştır. Bu kararla Türkiye enerji güvenliğinin sağlanması bakımından da önemli bir fırsatı oldukça ileriye ötelemiştir. Ocak 2018’de Washington’da Kazakistan’ın Aktau ve Kurik limanlarının askeri faaliyetlerin dışında tamamen insani yardım amaçlı da olsa kullanımına yönelik prensip anlaşmasına varılması Azerbaycan, Gürcistan, Özbekistan, Afganistan hattının ABD için önemini ortaya koyuyor. Ancak 12 Ağustos’taki anlaşma bu hattın ABD’nin uzun vadeli amaçları bakımından işlevselliğini yitireceğine işaret ediyor. Nitekim Aktau’daki anlaşma sonrası Kazakistan Dışişleri Bakanı Kayrat Abdrahmanov, ABD’nin Hazar kıyısında askeri bir üs kurmasının mümkün olmadığını belirtmesi, sıradan bir açıklama olarak değerlendirilmemeli. Yine de ABD’li enerji şirketlerinin Azerbaycan ve Kazakistan’daki varlığı, Afganistan ve Ortadoğu’ya lojistik imkanların aktarılması ve Rusya-Çin dengesinde etki sahasını güçlendirmek için Hazar ve çevresindeki ilgisinin devam edeceği ifade edilmeli.
Bu arada anlaşma ile gerçekleşen ama pek gündeme gelmeyen hususlar da var. Hukuki statünün belirlenmesi ile Kazakistan ülkenin son sınır tartışmasına da nokta koydu ve güvenceye aldı. Ve aynı gün Hazar bağlantılı olarak Kazakistan topraklarından geçen ilk konteyner Özbekistan’a ulaştı. Bunun ne kadar önemli olduğunu Türkiye’nin sürece dahil olması ile göreceğiz. Ayrıca Polonya elmasının Hazar üzerinden Çin’e taşınması için ilk transferin projelendirilmesi arka planda ne denli faaliyetlerin yaşandığını göstermesi bakımından önemlidir.
Türkiye neler yapabilir? 
Bu anlaşma Türkiye açısından da büyük önem taşıyor. ABD ile yaşanan sorunlar ve Trump yönetiminin Türkiye’ye yönelik hasmane tutumu göz önüne alındığında Avrasya coğrafyasındaki yeni işbirliği imkanları irdelenmeye değer gözüküyor. Böyle bakıldığında Aktau’daki anlaşmada Hazar’ın özel bir statüyle donanmış bir iç su niteliği kazanması, Trans Hazar geçişi için soru işaretleri meydana getiriyor. Önümüzdeki süreçte Rusya ve İran’ın hatta Çin’in bu projeye olan yaklaşımı Hazar’daki olası enerji güzergahlarını netleştirecektir. Hiç şüphesiz bu dengede iki önemli gelişme takip edilmelidir. Birincisi ABD’nin kendi petrol ve gazını üretmesiyle Trans Hazar vb projelere alternatifler geliştirme yönelimi. İkincisi de yaklaşan İran ambargosu sonrası Hazar beşlisinin nasıl bir strateji izleyeceği.
Teknik/hukuki kısıtlamaların süreç içerisinde güncellenebileceği düşünüldüğünde, Türkiye’nin Hazar çevresindeki gelişmelere kayıtsız kalması beklenmemeli. Tüm bu çerçeve “Nato mu? Şanghay mı?” “Batı mı? Avrasya mı?” şeklinde örülen tartışmaların öznesi haline gelen Türkiye’nin aslında her iki alanın vazgeçilmezi olduğunu göstermesi bakımından anlamlıdır. Bir başka ifadeyle Türkiye, hem Batının hem de Doğunun avantaj ve dezavantajlı unsurlarında ciddi bir kesişme noktasıdır. Böylesi bir yaklaşım Türkiye’nin jeopolitik düzlemde “etkin tarafsızlık” ve “çok taraflılık” politikasına vurgu yapmaktadır.
Türkiye bu anlaşma ile sağlanan mutabakatı ve uzlaşma iklimini gerek ikili, gerek çoklu ilişkiler geliştirerek yönlendirebilirse özellikle orta ve uzun vadede ciddi kazanımlar elde etmesi pek mümkündür. Burada iki temel husus vardır. Birisi ulaşım diğeri bununla bağlantılı enerji işbirliğidir.
Türkiye’nin kendi istikrarı ve güvenliği Hazar’a komşu diğer ülkeler için de önemlidir. Trump ve ABD’nin bölgedeki etkisinin bu beş ülkenin enerji güvenliği açısından da Türkiye’yi daha anlamlı bir yere taşıyabileceğini öngörmek güç değil. Yeter ki biz bu mücadelen başarıyla çıkabilelim.
Ulaşım konusunda Türkiye’nin var olan çabaları hızla desteklenirse Türkiye’den Asya, Çin pazarına yapılan taşımacılık kazançlı bir noktaya getirilebilir. Bu çabalardan birisi “Trans-Hazar Uluslararası Ulaştırma Güzergâhı Koordinasyon Komitesinin Kurulması Hakkında Anlaşma”dır. Kazakistan, Azerbaycan ve Gürcistan arasında 2013 yılında imzalanmıştı. Bu projenin nihai gayesi Orta Asya ve Avrupa arasındaki demiryolu ile gerçekleştirilen yük taşımacılığını Hazar Denizi’ne kaydırmaktır. Söz konusu anlaşmaya 2014’te Türkiye ve sonra da Çin dahil olmuştur. Çin’den hareketle Kazakistan üzerinden Azerbaycan’a giden ilk konteyner treninin deneme sürüşü başarılıyla gerçekleştirilmiştir. Türkiye üzerinden geçerek Avrupa’ya ulaşacak ikinci deneme sürüşüne ilişkin hazırlıklar halihazırda devam etmektedir. Desteklenmesi gereken bir başka çaba Türk Keneşi (Türk Konseyi) çatısı altında olgunlaştırılan Kardeş Liman Projesidir. Bu proje Bakü, Aktau ve Samsun Limanları arasında imzalanan bir anlaşmadır. Son olarak Türkmenistan’ın Türkmenbaşı limanının da anlaşmaya katılması çağrısı yapılmıştır. Bu hattın Hazar’ın güvenliği ile tahkim edilmesi, yük taşımacılığında Türk özel sektörüne ciddi imkanlar sunacaktır. Çünkü Türkiye’den Orta Asya bölgesine giden yük taşımacılığının yüzde 75’i İran üzerinden geçmekte diğer kısım ise Rusya ve Hazar Denizinden. Azerbaycan-Kazakistan-Türkmenistan hattında RoRo taşımacılığı ile bu yüzde 75’lik kısmın yüzde 80’inin Hazar üzerinden kaydırılması mümkün.
Bir diğer konu da Hazar’ın hukuki ve diplomatik açıdan istikrar kazanmasıyla Çin’in öncülüğünde süregelen İpek Yolu Projesi hızlanacak ve bölge ülkeleri arasındaki ekonomik bağımlılığı farklı noktalara taşıyacaktır. Türkiye’nin orta koridorda, İran’ın aşağı koridorda olduğu hatırlanacak olursa Türkiye’nin bu konudaki diplomatik girişimlerini hızlandırmasında fayda vardır. Bu sebeple bölgenin istikrarsızlaştırılması tehlikesine karşı Türkiye’nin Hazar Beşlisi ile birlikte çalışması oldukça önemlidir. Özellikle ekonomik sorunlarla boğuşan Türkmenistan üzerinden yapılabilecek dış müdahalelere karşı dikkatli olunması gereklidir. Sonuçta Türkiye ABD ile sorunlarını çözme iradesini gösterirken bir yandan da Hazar çevresindeki yeni gelişmelere eklemlenmeli ve Türk Dünyası etkisini daha da güçlendirmelidir.

17 Ocak 2019 Perşembe

Doğu Akdeniz’de Türkiye’siz bir mutabakat mümkün mü?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Doğu Akdeniz coğrafyasında keşfedilen hidrokarbon rezervlerinin önemli bir kısmına sahip olan ülkeler, Türkiye’nin yer almadığı denklemler üzerinden politikalarını sürdürüyor.
Bu hafta başında Mısır’ın başkenti Kahire’de Akdeniz’e kıyısı olan 7 ülkenin resmi katılımlarıyla “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” adlı bir toplantı gerçekleşti. Söz konusu toplantıya Mısır, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Yunanistan, İtalya, İsrail, Ürdün ve Filistin’in enerji bakanlarının yanı sıra birçok yetkili katıldı. Bu toplantıya Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) temsilcilerinin katılmaması ise dikkat çekiyor.
Buradan hareketle, Doğu Akdeniz’de bulunan hidrokarbon rezervleri üzerindeki paylaşım mücadelelerinin ve işbirliklerin iyice belirginleşmeye başladığı söylenebilir. Özellikle doğal gaz üzerinde bölgesel mutabakatların değerlendirildiği toplantı, bahsi geçen ülkeler arasındaki ikili ve çoklu ilişkilerin geliştirilmesi amacını taşıyor. Toplantının en belirgin başlığı ise Doğu Akdeniz bölgesinde kaynak sahibi olan ülkeler arasında uluslararası bir örgüt oluşturulması kararı. Bu sayede bölgede bulunan enerji kaynaklarından etkin ve verimli bir şekilde istifade edilmek isteniyor.
Uluslararası bir örgütün kurulması kararı genel olarak olumlu karşılanırken, Akdeniz’de bulunan ve bölgedeki potansiyel kaynaklar üzerinde hak sahibi olan diğer ülkelerin dışarıda bırakılmak istenmesi eleştirileri de beraberinde getiriyor. Toplantıya katılanlar dışında Türkiye, KKTC, Lübnan ve Suriye gibi ülkeler de bölgede bulunuyor. Eğer Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarının üretimi ve transferi konularında geniş tabana yayılan bir işbirliği yapılmak isteniyorsa, tüm paydaşların ortak zeminde buluşması gerekiyor. Aksi halde, bugün çözüme kavuşmuş gibi görünen birçok mesele, ilerleyen dönemde yeniden ve daha da derinleşerek gündeme gelecektir.
Toplantıda öncelikli olarak ele alınan hususlar, bölgede bir doğal gaz piyasası oluşturmak, kaynak sahibi ülkelerin enerji arz ve talep güvenliklerini sağlamak, uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde diyalog ve işbirliği imkanlarını geliştirmek, bölgedeki doğal gaz rezerv potansiyeline sahip ve üretim yapan ülkeleri desteklemek, enerji talebi yüksek olan ülkelere sürekli ve sürdürülebilir gaz temin etmek için olası transit ülkelerle işbirliği zemini oluşturmak ve son olarak doğal gaz üretimi aşmasında çevresel tahribatın minimum seviyede tutulması şeklinde sıralanabilir. Söz konusu girişimler, yıllardan beri süregelen ve bir türlü üzerinde tam mutabakata varılamayan, Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının üretimiyle küresel enerji piyasalarına erişimi konusundaki problemlerin giderilmesi anlamında son derece olumlu. Ancak bölgede bulunan bazı ülkelerin yok sayılması, çözümsüzlük ortamının daha da derinleşmesine yol açabilir.

Amaç Türkiye’yi oyunun dışında tutmak

Türkiye bulunduğu jeostratejik konumu itibariyle dünyanın en önemli enerji arz ve talep merkezleri arasında yer alıyor. Bu coğrafi avantaj, Türkiye’yi doğudan batıya uzanan enerji transfer hatlarının değişmez aktörlerinden biri haline getiriyor. Öte yandan, küresel enerji oyunu içinde sadece coğrafi konum değil, siyasi ve ekonomik durum da epey önem teşkil ediyor. Nitekim Doğu Akdeniz özelinde süregelen tartışmaların odak noktasında yer alan enerji kaynaklarının küresel piyasalara transferi meselesi, Türkiye ile bazı diğer bölge ülkelerini karşı karşıya getiriyor.
Bölgeden çıkarılan kaynakların boru hatları vasıtasıyla Avrupa kıtasına taşınmasıyla ilgili iki muhtemel rota gündeme geliyor. Bunlardan ilki, doğal gazın önce Türkiye’ye, ardından Avrupa’ya iletilmesi; ikincisi ise East-Med Doğal Gaz Boru Hattı Projesi ile İsrail, GKRY, Yunanistan ve İtalya üzerinden küresel piyasalara transfer edilmesi. Esasında Türkiye’nin saf dışı bırakılmak istenmesi durumu da burada ortaya çıkıyor. Diğer faktörler bir kenara bırakıldığında, bu iki projeden en az maliyetli ve en makul olanı, kaynakların Türkiye üzerinden taşınması. Öyle ki düşük seyreden küresel petrol ve doğal gaz fiyatları, Doğu Akdeniz’de keşfedilen kaynakların transfer edilmesi üzerinde zorlayıcı bir etkiye sahip. Diğer bir ifadeyle, burada ana kısıtlayıcı faktör olarak fiyatlar ön plana çıkıyor.
Ancak başta İsrail ve Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı tutumları, Doğu Akdeniz’deki problemin ekonomik olmaktan çok siyasi bir zemine oturmasına neden oluyor. İsrail bölgede şimdiye kadar keşfedilmiş doğal gaz potansiyeli bakımından ilk sırada bulunuyor. Elinde tuttuğu iki önemli rezerv alanı olan Tamar ve Leviathan bölgelerinden çıkartılan kaynakları 2019 yılı içinde Mısır’a ihraç etmeye hazırlanıyor. Böylece Mısır’da bulunan likit doğal gaz (LNG) terminalleri sayesinde, sıvılaştırılan doğal gazın piyasaya sunulması hedefleniyor. Dolayısıyla bu durum, Türkiye &uuuuml;zerinden geçebilecek olası transfer güzergahına bir alternatif teşkil ediyor.
Bununla beraber, özellikle son dönemde Mısır ile GKRY arasında yaşanan gelişmeler, Ankara tarafından yakından takip ediliyor. Son olarak Mısır ile GKRY arasında imzalanan doğal gaz boru hattı anlaşması, zaten gergin olan ikili ilişkilere zarar veriyor. Ayrıca münhasır ekonomik bölgeler üzerinden yaşanan tartışmalar da tarafları karşı karşıya getiriyor. Türkiye’nin bu konudaki tavrı ise uluslararası hak ve hukuktan kaynaklanan menfaatlerini sonuna kadar koruma yönünde. Diğer bir ifadeyle, Türkiye bölgede gerçekleştirilmek istenen oldu bitti politikasına izin vermemek adına mücadelesini sürdürüyor.
Tüm bu senaryo ve eylemler göstermektedir ki Doğu Akdeniz coğrafyasında keşfedilen hidrokarbon rezervlerinin önemli bir kısmına sahip olan ülkeler, Türkiye’nin yer almadığı denklemler üzerinden politikalarını sürdürüyor. Öte taraftan Türkiye hem kendi münhasır ekonomik bölgesi içerisinde kalan alanlarda petrol ve doğal gaz arama çalışmalarını sürdürüyor hem de Doğu Akdeniz’den çıkartılacak olan doğal gazın dış tedarikçilere transferi notasındaki kritik pozisyonunu koruyabilmek adına yoğun mesai harcıyor. Şu çok açıktır ki Türkiye’nin yaptığı çalışmalarla doğal gaz çıkarması sonucunda bölgedeki rezerv sahibi ülkeler arasına girmesi, mevcut transfer potansiyelinin yanı sıra, bölgenin en güçlü aktörleri arasında yer almasını sağlayacaktır.

Türkiye “kazan-kazan” prensibini savunuyor

Türkiye bölgede yaşanan tüm çekişmelere rağmen, “kazan-kazan” prensibiyle hareket ederek tüm paydaşların avantajlı bir şekilde işbirliği yapabilmesi adına faaliyetlerini sürdürüyor. Bir yandan artan enerji ihtiyacını kesintisiz bir şekilde temin ederek bu alandaki arz güvenliğini arttırmak isteyen Türkiye, diğer yandan Doğu Akdeniz’de bulunan kaynakların en uygun maliyetle uluslararası piyasaya ulaştırılması konusunda avantajlar sunuyor. Bundan dolayı, Doğu Akdeniz’de bulunan kaynaklarla ilgili ortak bir karar alma aşamasında Türkiye’nin de katılımı son derece önemli.
Yapılan açıklamalar “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” buluşmasının ikinci toplantısının Nisan ayında olacağı yönünde. Dolayısıyla gelecek toplantıda bölgedeki tüm aktörlerin katılımıyla daha geniş bir işbirliği ortamının tesis edilmesi gerekiyor. Bölge üzerinde oluşturulan denklemlerde Türkiye ve KKTC gibi iki kritik ülkenin dışarıda bırakılması, taraflar arasında birtakım gerilimlere yol açabilir. Bu nedenle ikinci toplantıda, bölgede bulunan tüm ülkelerin katılımıyla alınacak kararların uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde ve kapsayıcı bir yaklaşımla oluşturulması olumlu sonuçlar doğuracaktır.
Türkiye enerji alanında nihai hedeflerinden biri olan enerji ticaretinde merkez ülke olma konusundaki avantajını devam ettirmek istiyor. Nitekim Türkiye’nin son dönemde gerçekleştirdiği TANAP ve TürkAkım projelerinde gösterdiği ekonomik ve siyasi başarı bir referans noktası olarak kabul ediliyor. Dolayısıyla, Doğu Akdeniz’de yaşanan çekişme, çatışma ve kriz ortamlarının bir an evvel sona erdirilmesiyle bölgenin istikrarlı bir yapıya kavuşabilmesi adına, Türkiye’nin aktif rol üstlenmesine ihtiyaç vardır. Bölgedeki ülkeler Doğu Akdeniz gazının transferi konusunda Türkiye’nin en ideal güzergâh olduğunun farkında. Bununla beraber, giderek artan enerji ihtiyacı, Türkiye’yi bölgede bulunan kaynaklar açısından da uygun bir pazar konumuna getiriyor. Kısacası, Türkiye’nin de içinde bulunduğu projelerle tüm kesimler açısından kazançlı bir durum ortaya çıkabilecektir.
[ BU YAZIYI ]

Whatsapp ile paylaş

google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html