BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Pakistan sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Pakistan sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

27 Şubat 2019 Çarşamba

Cammu Keşmir'de gerilim tırmanıyor: Karşılıklı savaş uçakları düşürüldü

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Pakistan ordusundan, hava sahalarına giren 2 Hint savaş uçağının vurulduğunu ve birinin düştüğü açıklandı. Hindistan medyası ise Hint ordusunun bir Pakistan savaş uçağını düşürdüğünü bildirdi.




Hindistan Hava Kuvvetlerine ait bir savaş uçağının Cammu Keşmir'in Budgam bölgesinde düştüğü bildirildi.





PTI haber ajansı, Garend Kalaan Köyü yakınlarında, yerel saatle 10.00 civarında açık bir araziye düşen uçağın ikiye ayrıldığını ve alev aldığını belirtti.

Olayda 2 pilot ve bir sivilin hayatını kaybettiği ileri sürüldü.


Pakistan: Hava sahasını ihlal eden uçak vuruldu


Pakistan Silahlı Kuvvetleri Sözcüsü Tümgeneral Asıf Gafur ise Twitter'dan yaptığı açıklamada, Pakistan Hava Kuvvetlerinin, hava sahasına giren Hint savaş uçaklarına engelleme yaptığını, Pakistan uçaklarının 2 Hint uçağını vurduğunu, uçaklardan birinin Pakistan kontrolündeki bölgeye, diğerinin ise Hindistan kontrolündeki bölgeye düştüğünü bildirdi.



Sözcü Gafur, Pakistan tarafına düşen uçağın bir pilotunun Pakistan ordusu tarafından yakalandığını belirtti.

Sözcü paylaşımında şu ifadeleri kullandı:

"Pakistan Hava Kuvvetlerinin bu sabah yaptığı saldırılara karşılık olarak, Hint Hava Kuvvetleri Keşmir Kontrol Hattını geçmiştir. 

Pakistan Hava Kuvvetleri 2 Hint uçağını Pakistan hava sahası içinde vurmuştur. Uçaklardan biri (Pakistan kontrolündeki) Azad Keşmir bölgesinde, diğeri ise Hindistan kontrolündeki Cammu Keşmir bölgesine düşmüştür. Pakistan tarafına düşen uçağın pilotu yakalanmıştır."


Pakistan Hava Kuvvetlerine ait üç savaş uçağının, sabah saatlerinde Keşmir Sınır Kontrol Hattı'nı geçerek Hindistan'ın Cammu Keşmir bölgesine girdiği ve Hint uçaklarının önleme yaptığı bildirilmişti.

Diğer yandan Pakistan Dışişleri Sözcüsü Muhammed Faysal da resmi twitter hesabından yaptığı açıklamada, Pakistan Hava Kuvvetleri'nin Keşmir Kontrol Hattına harekatın amacının savunma olduğunu vurgulayarak, "Tüm amacımız kendimizi savunma konusundaki kararlılık ve kabiliyetimizi ortaya koymaktır. 

Gerilimin tırmanmasını istemiyoruz, ama böylesi bir duruma da hazırız." ifadelerini kullandı.


Hindistan medyası: Pakistan uçağı da vuruldu


Öte yandan, Hindistan basınında yer alan haberlere göre, Pakistan Hava Kuvvetlerine ait F-16 tipi 3 savaş uçağının sabah saatlerinde Hindistan'ın Cammu Keşmir'in Novşera bölgesinde uçtuğu tespit edildi.


Haberlerde, Hindistan hava sahasını ihlal eden Pakistan Hava Kuvvetlerine ait F-16 savaş uçağının, Cammu Keşmir'in Novşera bölgesinde, Hindistan'ın açtığı misilleme ateşinde düşürüldüğü bildirildi.


Havaalanları kapatıldı, sivil uçuşlar durduruldu


Pakistan ile Hindistan karşılıklı olarak savaş uçaklarının düşürülmesinin ardından çok sayıda kentte havaalanlarını kapatarak sivil uçuşları durdurdu.


Hindistan-Pakistan gerilimi


Hindistan, Keşmir kontrol hattının Pakistan tarafındaki Ceyş-i Muhammed örgütüne ait kampa hava saldırısı düzenlediğini bildirmişti. 

Pakistan Silahlı Kuvvetleri Sözcüsü Tümgeneral Asıf Gafur ise Hint savaş uçaklarının Keşmir kontrol hattındaki Muzafferabad bölgesinden Pakistan hava sahasını ihlal ettiğini, sınırdan 5-6 kilometre içeri giren uçaklardan birinin Pakistan savaş uçaklarının müdahalesinin ardından Hint tarafına kaçarken aceleyle bomba bıraktığını açıklamıştı.



Gafur, Hint uçağının bıraktığı bombanın sınır eyaleti Hayber-Pahtunhva'daki Balakot kenti civarında bir bölgeye düştüğünü ifade etmişti.

Bombanın düştüğü arazinin ve bomba kalıntılarının fotoğraflarını paylaşan Gafur, herhangi bir maddi hasar veya can kaybı yaşanmadığını kaydetmişti.

Hindistan'da 14 Şubat'ta paramilis konvoyunu hedef alan bombalı saldırıda 44 asker hayatını kaybetmiş, 20 asker de yaralanmıştı. Yeni Delhi yönetimi saldırıyla ilgili Pakistan'ı suçlamış, saldırıyı kınayan Pakistan ise suçlamayı reddetmişti.











27 Kasım 2017 Pazartesi

ABD Pakistan'ın FETÖ'sünü devreye soktu!

ABD, bağımsız politikalar izlediği için bir süredir tehdit ettiği Pakistan’da kaos için ülkenin FETÖ’sü diye anılan Tahir ül-Kadri örgütünü devreye soktu. ABD, Tahir-ül Kadri örgütünü kullanarak Pakistan'da kaos çıkarma peşinde. Ülkede seçim kanunundaki değişiklik bahane edilerek sokak hareketleri devreye sokuldu. Tahir-ül Kadri'nin sokak hareketlerine tam destek vererek, hükümeti suçlaması dikkat çekti.
ABD, yeni Afganistan stratejisi ile hedef tahtasına oturttuğu Pakistan’da ülkenin FETÖ’sü olarak bilinen Tahir-ül Kadri örgütünü kullanarak kaos çıkarma planını devreye soktu. Kaos planı dahilinde, Ekim ayında seçim yasasındaki ifade değişikliğini bahane eden “Lebbeyk Ya Resullullah” adlı hareketin temsilcileri ve ona katılan bazı gruplar başkent İslamabad başta olmak üzere ülkenin önemli şehirlerinde 8 Kasım’dan itibaren toplumsal düzeni bozmaya yönelik oturma eylemlerine başladılar.
Her ne kadar eylemcilerin tepkisini çeken yasa, 16 Kasım’da eski haline getirilse de kaos eylemleri hız kesmeden devam etti. Kaos eylemine, Pakistan’ın FETÖ’sü olarak bilinen Tahir-ül Kadri örgütü tam destek veriyor. Tahir-ül Kadri hareketi liderinin twitter hesabı üzerinden Pakistan hükümetini hedef alan açıklamalar yapması da kaos planının ardında bu yapının bulunduğunun ispatı olarak görülüyor.
Pakistan’da önceki gün göstericiler ile polis arasındaki çatışmalarda biri polis 6 kişi ölmüş, 250’den fazla kişi ise yaralanmıştı. Hükümet, olaylar karşısında orduyu göreve çağırmıştı. Öte yandan ABD’nin Leşker-i Tayyibe örgütünün kurucusu Hafız Muhammed Said’in Pakistan tarafından serbest bırakılmasını “sonuçları olur” diyerek tehdit etmesi dikkat çekti.
DARBEYE DESTEK VERDİ
FETÖ’nün Gezi eylemleri ve 17/25 Aralık darbe girişimindeki stratejisine benzer şekilde Tahir-ül Kadri liderinin de sosyal medyayı Pakistan’da kaosu körüklemek amacıyla kullanması dikkat çekti. Tahir-ül Kadri liderinin twitter tarafından onaylanmış resmi hesabı üzerinden mesajlarında hafta sonu Pakistan’da yaşanan şiddet olaylarını körüklemeye çalıştığı dikkat çekti. Twitter üzerinden, Pakistan’da “sistemin çöktüğünü” savunan ve hükümeti “meşruiyetini yitirmekle” itham eden Kadri liderinin bu girişimi, uluslararası güçlerin ülkeyi müdahalesine alan açma ve Pakistan’da siyasi kaos oluşturma olarak değerlendirildi.
Tahir-ül Kadri liderinin, Pakistan’da 1999 yılında gerçekleştirilen askeri darbeye tam destek verdiği ve hileli olduğu belirtilen seçimlerle milletvekili seçildiği biliniyor. Kadri lideri 2013 yılında da Lahor’dan başkent İslamabad’a “kaos yürüyüşü” başlatmıştı. Örgüt lideri yürüyüşe bir milyon katılım iddiasıyla çıkmış ancak 50 bin kişiden destek bulabilmişti.

13 Ağustos 2018 Pazartesi

Amerika'ya Karşı Türkiye'nin Yanında Yer Alan 7 Ülkeden Destek Mesajı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ











ABD'nin haksız dayatmaları karşısında sağlam bir duruş göstermeye çalışan Türkiye'ye İran, İtalya, Almanya, Pakistan, Rusya, Katar ve Lübnan'dan destek geldi.

Türkiye döviz üzerinden ekonomik saldırılarla karşı karşıya. Türkiye özellikle ABD'nin haksız dayatmaları karşısında sağlam bir duruş göstermeye çalışırken, dünya ülkelerinden de Türkiye'ye büyük destek geldi.

7 ÜLKE TÜRKİYE'NİN YANINDA


Rusya, İtalya, Almanya, İran, Pakistan, Lübnan ve Katar gibi ülkeler yaptıkları açıklamalarla ABD'ye karşı Türkiye'ye destek verdi. Birçok Arap ülkesinde ise dolar bozdurup TL alma kampanyaları başlatıldı.

İRAN: BU YÖNTEM SONUCA VARMAYACAK


İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Behram Kasımi, ABD'nin Türkiye'ye karşı izlediği politikayı eleştirerek, Türkiye için her türlü desteğe hazır olduklarını söyledi. İran devlet televizyonuna konuşan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Behram Kasımi, "Başkaları milletlerin iradesini tehdit ederek zorla değiştiremezler. Öncelikle bir ülke başkanının başka bir ülkeye ekonomik baskı uygulamaktan zevk almasından teessüf ederiz. Bu yöntem bir sonuca varmayacak. Akıl, mantık ve hoşgörünün dünya ülkeleri arasındaki ilişkilerde esas alınmasını umut ederiz" ifadelerini kullandı.

İTALYA DAYANIŞMA MESAJI GÖNDERDİ


İtalya Dışişleri Bakanı Enzo Moavero Milanesi hafta sonu bir gazeteye verdiği mülakatta Türkiye'ye dayanışma mesajı gönderdi. "Türk lirasının çöküşünün kısa vadedeki muhtemel sonuçları için dikkatlice gözetim ve denetim yapmamız gerekir" diyen Milanesi, "İlk düşüncem, Akdeniz'in ticari ve mali dengesi açısından çok mühim bir oyuncu olan önemli bir ülkeyle dayanışma göstermek gerektiğidir. Kriz durumu hepimiz için kötü haberdir" ifadesini kullandı.

ALMANYA: TÜRKİYE'YE YAPILANLAR HUKUKSUZ


Almanya Ekonomi ve Enerji Bakanı Peter Altmaier, ABD'nin Türkiye ve Çin'e karşı aldığı ek gümrük vergi uygulamasına tepki gösterdi. Trump yönetimini eleştiren Altmaier, uygulamaların hukuksuz olduğunu savundu. Çıkartılan ekonomik savaşın Avrupa'da iş imkanlarını ve büyümeyi baltaladığını ifade etti.
Alman Hükümet Sözcüsü de "Türk ekonomisinin istikrarlı olması bizim de çıkarımıza, gelişmeleri izliyoruz. TL'nin değer kaybını yakından izliyoruz, şu anda kaygı veren bir durum yok" şeklinde konuştu.

PAKİSTAN: TÜRKİYE'NİN YANINDAYIZ


Pakistan Dışişleri Bakanlığı, ABD'nin Türkiye'ye karşı aldığı yaptırım kararını eleştirerek "Pakistan, Türkiye'nin bölgesel ve uluslararası barış ve istikrara yönelik çok değerli rolünü takdir etmektedir. Aynı zamanda Türkiye, küresel ekonominin motoru ve önemli bir üyesidir. Pakistan halkı ve hükümeti, Türkiye'nin barış ve refah arayışına güçlü desteğini bir kez daha yineler ve bu ortak hedeflere ulaşma yolunda her zamanki gibi yanında olacaktır" açıklamasında bulundu.

RUSYA'DAN ERDOĞAN'IN ÇAĞRISINA DESTEK GELDİ


Erdoğan, Türkiye'ye yönelik dolar operasyonunun ardından diğer ülkelere milli paralarla ticaret yapma çağrısında bulunmuştu. Rusya bu çağrıya destek verirken, bunu bütün ülkelerle gerçekleştirmek için çabaladıkları açıklandı.Öte yandan Peskov'a bugünkü basın toplantısında Türkiye'deki ekonomik durumla bağlantılı olarak Ankara'dan mali yardım talebi gelip gelmediği soruldu.
Peskov, "Hayır, herhangi bir talep gelmedi. Her zaman gündemde önemli yer tutan somut büyük projeler istişare ediliyor. Türk Akımı doğalgaz boru hattı ve Akkuyu NGS gibi enerji projeleri konuşuluyor. Bunun yanında, faaliyetleri daha somut hale getirilmesi gereken ortak yatırım fonu mevcut ve şirketlerimiz işbirliği yapıyor. Genel olarak, bu konular ele alınıyor" yanıtını verdi.

KATARLI YAZAR: BÜYÜK ALÇAKLIKTIR


Katarlı yazar ve medya yöneticisi Jaber El-Harmi, ABD'nin Türkiye'ye açtığı ekonomik savaşa ilişkin açıklamalarda bulundu. Türkçe tweet atarak Türkiye'ye destek olan Harmi, şu ifadeleri kullandı: "Amerika'nın Türkiye'ye karşı birlik olup savaş açmasi beklenen bir şey. Türkiye'nin 'Müslüman bir ülkenin' ekonomik ve siyasi açıdan bağımsız olmasını kabullenemiyorlar.Ama bazı Arapların, Türkiye'ye açılan savaşa sevinmeleri ve destek vermeleri büyük Alçaklıktır."
Öte yandan Katar'da birçok vatandaş, ellerindeki dolarları TL'ye çevirerek Türkiye ve Türk halkına destek verdi.

LÜBNAN'DA KAMPANYA BAŞLATILDI


Sayda'da şehrinde, Türkiye'nin ekonomisiyle dayanışma kampanyası başlatıldı. TİKA 2018 Tecrübe Paylaşım Programı kapsamında gönüllülerimizin misafir kaldığı merkezin Lübnanlı üyesi Süha Maruf "Dolarlarınızı TL'ye çevirin; Türk Tahvili satın alın kampanyası" başlattı.

11 Kasım 2018 Pazar

Nükleer savaş, nükleer silahlar ve INF anlaşması

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD aslında başlangıçta INF Anlaşması’yla Rusya’nın füzelerinin üretilmesini önlemeyi amaçlıyordu. Dolayısıyla bu anlaşma, o zamanlar böylesine bir tehdit haline gelen Çin’i kapsamıyordu.

Yazılı kısmı 5200 seneyi geçen insanlık tarihinde savaşsız geçen süre yaklaşık 200 senedir. Bu da şu demek: Tarih, aslında çoğunlukla savaşların tarihidir. Nitekim gerek dünyada, gerek Türkiye’de tarihte ve tarih derslerinde sosyal konulardan daha çok savaşların anlatıldığı iddia edilir. Bu fikir doğru kabul edilirse ortaya çıkması gereken durum şu: Müfredatlar, savaşın ne olup olmadığını Dünya’da da Türkiye’de de bütün bireylere öğretmektedir. Peki gerçek öyle mi? Gerçekten de biz savaşları ne kadar idrak edebiliyoruz? Savaşların başlangıcı olan siyaset ve sürdürücüsü olan orduların ve donanmaların (Bundan sonra makalenin geri kalanında “ordu” ve “donanma” kavramlarının toplamı için “Silahlı Kuvvetler” kavramı kullanılacaktır) en vurucu gücünü tam olarak anlayabilmiş miyiz? Silahlı kuvvetler, sadece savaşmak için mi vardır? Yoksa aslında savaşmadığımız zamanları da mı “silahlı kuvvetler” bize temin ediyor? Yani “barış” şartları altında oturmamız, bize barışın mı, yoksa savaşın sonucundaki bir anlaşmanın getirmiş olduğu bir lütuf mu?




Harita: Dünyada ordular tarafından tesis edilmeyen “barış bölgeleri” kırmızı çerçeve içinde (Harita, http://cografyaharita.com adresinden temin edilerek düzenlenmiştir).
Dünyada kutup bölgeleri hariç hemen hemen her yer, orduların koruduğu güvenlikli bölgelerdir. Yani bu aslında şu anlama geliyor. Barış için silahlı güçlerin varlığını istemeyen ve ortadan kalkması gerektiğini savunan herhangi bir kimse, güvenliğini orduların sağladığı bir alandan bu ifadesini sarf etmiş oluyor. Diyelim ki bir kimse, silahlı güçlere karşı olarak bu ifadesini “asker karşıtı biri olarak silahlı güçlerin korumadığı bir bölge”de yapmak istiyor. Bu durumda bu kişinin isteğini gerçekleştirmesi için ya kuzey kutup bölgesine, yahut güney kutup bölgesine gitmesi gerekiyor. Fakat çok yakın bir gelecekte de buzulların erimesiyle buralar da tamamen askerî bölgeler haline gelecek. Buraların “donanma yürüyecek” hale gelmesi ve bunun için de “buz kırma gemileri” ile mücehhez deniz güçlerinin buralarda “cirit atması” yakın gelecekte muhakkak, ki buna Rusya başladı bile. Buradan şu sonuç çıkıyor: Her türlü silahlı gücün ortadan kalkmasını isteyen herhangi bir fikir sahibi, bu ifadelerini silahlı güçlerin muhafazasını sağlamadığı bir alandan yapmak gibi bir ideale sahipse, bunu dünyanın dışından yapması gerekecek. Bu da şu anda mümkün değil, çünkü SLV adını verdiğimiz teknoloji, tamamen askerî teknolojinin üzerine inşa edilmiş vaziyettedir.
Buradan çıkan bir diğer sonuç şudur: Savaşların olmaması veya silahlı güçlerin yok olmasını istemek, hastalıklara karşı bir tepki olarak hastaneleri kapatmaya benzer. Sorun ortadan kalkmayacağı gibi, sorunlara karşı tek çözüm yönteminden de feragat edilerek tamamen savunmasız kalınmış olur. Yeryüzündeki bütün konforun (ve tabi bütün üzücü durumların) yaşandığı yerler, aslında güvenliğini bir silahlı gücün sağladığı ve bir savaşın sonunda yapılan anlaşma ile savaşın üzerine inşa edilmiş barış alanlarıdır. Örneğin şu anda üzerinde bulunduğumuz ülkemiz, İstiklal Harbi’nin tesis ettiği bir barışı yaşamaktadır. Fransa II. Dünya Savaşı’nın tesis ettiği bir barışın üzerinde oturmaktadır vs.
Buradan “Dolayısıyla silahlı kuvvetler her zaman var olmalı ve savaşmalıdır” sonucu çıkmaz. Ama “Savaş için de, barış imzalayabilen taraf olmak için de, imzalanan bu barışı korumak için de silahlı kuvvetlere ihtiyaç vardır” sonucu rahatlıkla çıkabilir. İdeal olan savaş değil, mecburî bir durum olan savaşın ardından, ortaya kalıcı ve insanlığın yararına bir barış koyabilmektir. Sanırım okullarımızda öğretilmeyen, ama öğretilmesi gereken en temel tarih bilgisi bu olmalı. Şimdi makalemizin asıl konusuna girelim. Bu savaşlar için en belirleyici sonuca sahip olan silah nedir?

Dünyanın en caydırıcı silahı olarak “Nükleer silah”ın tanımı

Dünyada orduların ve donanmaların etkisini anladığımıza göre artık bu silahlı kuvvetlerin “en vurucu” ve “en kritik” silahlarına geçebiliriz.
Silahlar, kullanım amaçlarına göre teknik silahlar, taktik silahlar ve stratejik silahlar şeklinde tasnif edilebilir. Kesin olarak ifade edilemese de teknik bazlı silahlar daha çok basit ve “1 personeli devre dışı bırakan” silahlar iken, taktik silahlar bir kerede “1’den fazla personeli devre dışı bırakan” bir konsepte sahiptir. Stratejik silahlar ise bütün bir silahlı kuvvetleri, hatta bütün bir ulusu savaş esnasında “devre dışı bırakabilen” özelliğe sahiptir. Daha iyi anlaşılması için bunlara örnek verelim: Teknik silahlar, beylik tabancası, makineli tabanca vs.; taktik silahlar ANKA “Taktik” İHA, T-129 ATAK Taarruz-“Taktik” Keşif Helikopteri vs. gibi silahlardır. Stratejik silahlar ise bir savaşı sonlandırabilecek kadar büyük bir etkiye sahip olan silahlardır. Örneğin B-52 “Stratejik” Uzun Menzilli Ağır Bombardıman Uçağı veya nükleer başlık taşıyan “Kıtalararası Balistik Füze (ICBM-Inter-Continental Ballistic Missille)”.
Bu tasniften de anlaşılacağı üzere “savaş bitirici” özelliği ile “nükleer başlık taşıyan kıtalararası balistik füzeler “stratejik&rdqurdquo; silah konumundadır. Şimdi kısaca bu “dehşet verici” silahın kısa mazisine bakalım. Bunun için de önce bu silahın temel fırlatma prensibi olan “balistik füze” konseptine göz atalım. Dünyadaki ilk “balistik füze”, II. Dünya Savaşı sırasında Almanlar tarafından geliştirilmiştir. Almanlar konvansiyonel harp başlığını taşıması için önce araziye paralel seyreden “seyir füzesi” olan Vergeltunswaffe-1 (İntikam-Silahı-1)’i icad etmişler, ardından yerden dik bir açıyla gökyüzüne doğru fırlayan ve yay şeklinde parabolik bir rota takip eden yeryüzündeki belirli bir hedefe inerek parabolik bir rota takip eden Vergeltunswaffe-2 (İntikam-Silahı-2)’yi geliştirmişlerdir. Bu silah, tarihteki “ilk balistik füze” olup, günümüzde dünyanın en tehlikeli silahı olan “nükleer silah”ların başlıca taşıyıcısı durumundadır. Almanlar bu silahla İngiltere, Fransa ve Belçika üzerinde “geniş kitlelerde dehşet uyandıracak” bir etki yapmıştır. Fakat “balistik füze”nin icad edilmesi ve daha sonraki yıllarda nükleer başlığın bu silahın üstüne oturması, II. Dünya Savaşı sonuna yetişememiştir. Savaş sonunda Almanların bu silahlarını, projelerini ve mühendislerini iki ülke ele geçirmiştir: ABD ve Rusya. Dolayısıyla bugün bu iki ülkenin en büyük iki nükleer güç fırlatan füze teknolojisine sahip olması, bir tesadüfün sonucu değildir. Nitekim ABD, o sırada balistik füze teknolojisine sahip olmadığı için geliştirmiş olduğu nükleer silahları, yani o dönemki “atom bombaları”nı Japonya’nın iki şehri olan Hiroşima ve Nagazaki’ye uçaklar vasıtasıyla atabilmiştir. Dolayısıyla ilk kullanımı itibariyle uçaklar aracılığıyla hedefe bırakılan nükleer silahlar, bu özelliğini hala korumaktadır. Fakat artık temel angajman yöntemi, nükleer başlıkların hiçbir personel zayiatına sebep olmayacak şekilde balistik füzeler ile fırlatılması olmuştur. Fakat ilk ve son defa kullanıldığı 1945 yılından günümüze değişen tek şey fırlatılma mekanizmaları değil, aynı zamanda nükleer başlığın niteliği de olmuştur. 1945’te kullanılan nükleer silahlar birer “atom bombası” iken; günümüzde kullanılan nükleer silahlar “termonükleer başlık/hidrojen bombası” olmuştur. Atom bombasından termonükleer bombaya geçiş ile nükleer silahlar etkisini yaklaşık 20 kat daha arttırmıştır.
Bu hususu kapatmadan şunu da belirtmek gerekir ki günümüzde nükleer silahlar iki farklı şekilde görülmektedir. Biri uçaklardan atılabilen ve “bomba” özellikli silahlar, ikincisi ise bir balistik füze tarafından “harp başlığı” şeklinde hedefe fırlatılan silahlar. Biz bu makalede “nükleer silah” tanımı içinde daha çok bu ikinci versiyonu irdeliyoruz.

Dünyada nükleer silah (nükleer harp başlığı) sahibi güçler

Bir diğer önemli soruya geçelim. Dünyada bu zor ve uzun süreçleri aşmış ve nükleer silah sahibi olmuş kaç devlet vardır? Herhangi bir diplomatik masaya diğerlerinden “daha ağır” bir şekilde oturacak olan bu 9 devlet şunlardır:
  1. ABD
  2. Rusya
  3. İngiltere
  4. Fransa
  5. Çin
  6. İsrail
  7. Kuzey Kore
  8. Hindistan
  9. Pakistan
Burada bir not düşelim. Pakistan, diğerlerine göre bu güce daha kolay sahip olmuştur. Pakistan’ın Rusya ve Hindistan, biraz da Çin blokunun arasında “ezilmesini” siyasî menfaatlerine aykırı olarak gören ve bu menfaatleri doğrultusunda bölgede bu güçlere karşı Pakistan’ı destekleyen ABD, bir “oldu bittiye getirerek” Pakistan’ın nükleer silah sahibi olmasını sağlamıştır.

Nükleer angajman konsepti ve savunma

Nükleer silahlar, üç farklı platformla kullanılabilir:
  1. Uçak
  2. Balistik Füze
  3. Seyir Füzesi
Bunlardan ilki olan uçak ile bir nükleer silahı hedefe göndermenin ilk örneği 1945’te, Japonya’da görülmüştür. Bu konsept hala geçerli olup, tesiri diğerlerine göre daha az olan B-61 türevleri gibi savaş uçaklarından atılabilmeye devam etmektedir. Fakat bu silahlar artık günümüzde atom bombası değil, termonükleer silahlardır.
Nükleer silahların fırlatılmalarını sağlayan bir diğer platform, balistik füzelerdir. Bir haznenin içerisinde yanan yakıtın oluşturduğu itki gücü sayesinde havalanarak kimi zaman atmosfer içinde, kimi zaman ise atmosfer dışında parabolik bir ivme takip ederek uçuşunu yay çizer gibi tamamlayan bir roketin başına yerleştirilen nükleer harp başlığından müteşekkildir.
Nükleer savaşın gelecekteki en problemli çözüm gerektiren meselelerinden biri de, bir nükleer harp başlığının takıldığı seyir füzeleridir. Seyir füzeleri, balistik füzelerden farklı olarak uzaya doğru çıkmadan, yeryüzüne karşı alçak bir irtifa kazandıktan sonra yer küreye paralel bir şekilde seyreder. Bu özelliği ile gökyüzüne doğru yükselen balistik füzelerden farklı olarak radarlara karşı engebeli arazinin perdelemesinden istifade eder.



27 Temmuz 2018 Cuma

Trump ve ABD

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Trump'ın twitleri dünyayı şaşkına çeviriyor 

Paylaşımlarında iç meselelerin yanı sıra birçok ülkeye sert mesajlar veren ya da övgüler yağdıran Trump'ın özellikle Kuzey Kore, Rusya ve Almanya hakkında yaptığı yorumlar, küresel çapta tepkilere neden oldu.

ABD Başkanı Donald Trump'ın göreve geldiğinden bu yana sosyal medya hesabında yaptığı bazı paylaşımları dünyayı şaşkına çevirdi.
Paylaşımlarında iç meselelerin yanı sıra birçok ülkeye sert mesajlar veren ya da övgüler yağdıran Trump'ın özellikle Kuzey Kore, Rusya ve Almanya hakkında yaptığı yorumlar hafızalara kazındı.
ABD Başkanı'nın bazı atamaları ve görevden almaları Twitter üzerinden duyurması da hayretle karşılandı.
Bunlardan en dikkat çekicileri eski Dışişleri Bakanı RexTillerson ve eski Özel Kalem Müdürü Reince Priebus'ı görevden aldığını duyurduğu paylaşımları oldu.
Trump, Tillerson'ın görevden alındığını Twitter hesabında "CIA Başkanı Mike Pompeo, yeni dışişleri bakanımız olacak. Şahane bir iş yapacak! Hizmetleri için Rex Tillerson'a teşekkürler. Gina Haspel, CIA'nin yeni direktörü, bu göreve seçilen ilk kadın olacak. Hepsine tebrikler!" ifadeleriyle duyurdu.
ABD Başkanı, özel kalem müdürlüğüne Pierbus'un yerine John Kelly'nin atandığını da Twitter hesabından kamuoyuyla paylaştı.
Rusya'nın ABD seçimlerine müdahalesi konusunda da çok sayıda twit atan Trump'ın en dikkat çekici paylaşımlarından biri, Özel Yetkili Savcı Robert Mueller ile ilgili olandı.
Mueller'in kendisine karşı ön yargılı olabileceğini savunan Trump, "Mueller'in ekibinde neden 13 katı Demokrat, bazı büyük, sahtekar Hillary destekçileri var da hiç Cumhuriyetçi yok? Geçenlerde bir diğer Demokrat da katıldı. Bunun adil olduğunu düşünen var mı?" ifadesini kullandı.
Rusya soruşturmasıyla ilgili rakibi Hillary Clinton'a çattığı bir başka twitinde Trump, Clinton ve Demokrat Partiyi istihbarat şirketi GPS Fusion'a gerçekleri yansıtmayan bir dosya hazırlaması için para vermekle suçladı.
Twitter'da ABD basınına da sert eleştiriler yönelten Trump, bu konuda en fazla yankı uyandıran paylaşımında "Yalan haberler medyası (@nytimes, @NBCNews, @ABC, @CBS, @CNN) benim değil, Amerikan halkının düşmanı." değerlendirmesine yer verdi.
Kuzey Kore ile "nükleer düğmenin büyüklüğü" atışması
Kuzey Kore ile haziran ayında Singapur'daki zirveyle nükleer silahsızlanma müzakerelerini başlatmadan önce Trump'ın, Pyongyang yönetiminin lideri Kim Jong-un'un yeni yıl konuşmasında "nükleer düğmenin masasında olduğu" açıklamasına karşı attığı twit çok konuşuldu.
ABD Başkanı, twitinde "Bitip tükenmiş ve açlıktan kıvranan rejimden birileri, lütfen ona benim de nükleer düğmem olduğunu söylesin. Bu düğme onunkinden çok daha güçlü ve büyük. Ve benim düğmem çalışıyor." ifadesini kullandı.
Donald Trump, kendisine yaşlı diyen Kim için de Twitter'da "Ben ona hiç kısa ve şişmansın dedim mi? Pekala, onun dostu olmak için çok uğraşıyorum, belki bir gün bu olur!" yorumunu yapmıştı.
"Hazır ol Rusya, akıllı füzeler gelecek"
Twitter'da Rusya için de kimi zaman olumlu kimi zaman olumsuz yorumlar yapan, özellikle Rusya'nın ABD seçimlerine müdahalesi soruşturması hakkında Rusya'yı aklayan yorumlar paylaşan Trump'ın, dikkat çekici paylaşımlarından biri Rusya'yı Suriye üzerinden tehdit ettiği twiti oldu.
Trump, bu twitinde "Rusya, Suriye'de herhangi bir füzeyi vurup indirme sözü veriyor. Hazır ol Rusya çünkü yeni, nazik ve akıllı füzeler gelecek. Halkını gazla öldüren ve bundan da zevk alan bir hayvanla ortak olmamalısın." ifadesini kullandı.
ABD Başkanı, bir diğer paylaşımında da "Rusya ile ilişkilerin, ABD'nin yıllardır sürdürdüğü aptalca politikalar nedeniyle hiç bu kadar kötü olmadığını" ileri sürerek şimdi de kendi yönetimine yönelik hileli bir cadı avı yürütüldüğü değerlendirmesini yaptı.
"Avrupa'yı koruyoruz, sonra da ticarette adaletsizce pataklanıyoruz"
Trump, Twitter'da en fazla yüklendiği ülkelerden Almanya'yı göçmen politikası ve NATO bütçesi konusunda sert bir dille eleştirdi ve yakın gelecekte AB ülkelerine uygulayacağı ek gümrük vergilerinin işaretini verdi.
"Almanya'da göçmenler kabul edildikten sonra suç yüzde 10 arttı (yetkililer bu suçları bildirmek istemiyor). Diğer ülkeler daha da beter. Akıllı ol Amerika!" paylaşımını yapan Trump, "ABD, NATO için herhangi bir ülkeden çok daha fazla ödeme yapıyor. Bu ne adil ne de kabul edilebilir. Almanya, NATO için gayri safi yurt için hasılasının yüzde 1'ini öderken biz gayri safi yurt içi hasılamızdan çok daha fazla olarak yüzde 4 ödeme yapıyoruz. Bunun mantıklı olduğuna inanan var mı? Büyük finansal kayıpla Avrupa'yı koruyoruz, sonra da ticarette adaletsizce pataklanıyoruz. Değişim geliyor!" dedi.
Konuyla ilgili başka bir twitinde de "Geçen yılki ziyaretimden bu yana talebim üzerine NATO ülkeleri tarafından fazladan milyarlarca dolar harcanıyor ancak bu yeterli değil. ABD çok harcıyor. Avrupa'nın sınırları perişan. Boru hattı için Rusya'ya milyarlarca dolar verilmesi kabul edilemez." paylaşımını yaptı.

İran'a "Dikkatli olun!" tehdidi

Ülkesinin İran ile varılan nükleer anlaşmadan çekilmesini sağlayan Trump, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'yi hedef alan bir twitinde de büyük harflerle, "Bir daha asla ama asla ABD'yi tehdit etme. Yoksa sonuçları, tarihte acı çeken bazıları gibi olur. Biz artık sizin kaçıkça şiddet ve ölüm içeren sözlerinize katlanacak bir ülke değiliz. Dikkatli olun!" ifadesini kullandı.
ABD Başkanı, sosyal medyada son dönemde ek gümrük vergileri nedeniyle karşı karşıya geldiği komşusu Kanada'nın Başbakanı Justin Trudeau'yu da hedef aldı. Trump, "Kanada Başbakanı Justin Trudeau, G7 toplantılarında çok nazik ve uysal. Benim ayrılmamdan sonra düzenlediği basın toplantısına kadar. Çok sahtekarca ve çaresizce. Bizim vergilerimiz, onun süt ürünlerine getirdiği yüzde 270'e yanıt." dedi.
Pakistan'ı da terörle mücadele etmemekle itham eden Trump, Twitter'da "ABD'nin son 15 yılda aptal gibi Pakistan'a 33 milyar dolar verdiğini, Pakistan'ın ise karşılığında yalandan, Amerikan liderlerini aptal yerine koymaktan başka bir şey yapmadığını, Afganistan'da peşine düştükleri teröristlere sığınak sağladığını" savundu.
Trump'ın ulusal basını hedef alan bir twitinde İngilizce "coverage" yerine hiçbir anlama gelmeyen "covfefe" kelimesini kullanması da ülkede tartışmalara yol açtı. Kelimeyle ilgili video klipler çekildi ve esprili paylaşımlar yapıldı.

Trump etkisi AB ile Çin'i yakınlaştırıyor



ABD-AB arasında yaşanan gerilim ile ABD-Çin arasında yaşanan gerilimin üreteceği muhtemel sonuçlardan biri, AB-Çin arasındaki ilişkilerin, daha güçlü bağlarla şekillenmesi olabilir.
Çin 2013 yılında Kuşak ve Yol Girişimi adı altında, dış pazarların kilidini açmaya yönelik bir rekabetçi bağlantı stratejisini başlatmıştı. Bu girişim, süreç içerisinde bütünsel olarak Çin’in stratejik ve dış politika planlamasında en önemli araç haline dönüştü.
Çin bu girişim kapsamında gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelere son otuz yılda kendisinin başardığı kalkınma planını altyapı yatırımları yolu ile ihraç ederken, kendisinin merkezinde olduğu bir ticaret ağı oluşturmayı planlıyor. Ancak bu girişimin uzun vadede sürdürülebilir olabilmesi için, mevcut teknolojilerini girişim kapsamındaki ülkelere transfer ederken, kendi üretim teknik ve teknolojilerini de bir üst noktaya taşımak durumunda. İşte bu bağlamda Çin liderleri, Kuşak ve Yol Girişimi’nin açıklanmasından iki yıl sonra, 2015 yılında, “Made in China 2025” adı altında yeni bir strateji daha ortaya koydu.
Bugün ABD ve Çin arasında başlayan ticari anlaşmazlıkların altında yatan en önemli sebeplerden biri de Made in China 2025 stratejisidir. ABD-Çin arasındaki ekonomik rekabet henüz bir ticaret savaşına dönmese de hızla bu yöne doğru evrilmektedir. Bu çerçevede Çin’in Avrupa Birliği (AB) ile gelişen ilişkileri, Pekin'in ABD’ye karşı ortaya koymaya çalıştığı alternatifler bağlamında önem taşıyor.

Çin’in yeni ekonomik kalkınma stratejisi

Çin Başbakanı Li Keqiang 2015 yılında “Made in China 2025” stratejisini kamuya açıklarken, stratejinin tanımını inovasyon odaklı bir gelişim arayışı olarak özetlemişti. Uygulanacak stratejinin amaç ve kapsamını ise akıllı teknolojilerin uygulanabilirliği ile ilgili olarak temellerin güçlendirilmesi, yeşil kalkınmanın önemi ve Çin’in üretimini miktardan ziyade kaliteli ve katma değerli ürüne yükseltme çabası olarak belirtmişti. Strateji; siber güvenlik dahil olmak üzere yeni nesil bilgi teknolojileri, üretim verimliliği sağlayan yüksek kaliteli sayısal kontrol araçları ve robot teknolojileri, havacılık ve uzay teknolojileri, okyanus mühendisliği ekipmanları ve yüksek gemicilik teknolojileri, gelişmiş demiryolu ekipmanları, enerji tasarrufu sağlayan yeni araç teknolojileri, temiz enerji hedefleri kapsamında yeni teknolojili güç ekipmanları, tarım ve tarım makineleri, grafen ve nano malzemeler gibi yeni teknoloji içeren ürünler, biyomedikal ve yüksek performanslı tıbbi cihazlar olmak üzere 10 sektörü kapsıyor.
Çin hükümeti, yerli yüksek teknoloji işletmelerini desteklemek ve daha fazla Çinli firmanın denizaşırı ülkelerde genişlemesini teşvik etmek için sübvansiyonlar, krediler ve tahviller de dahil olmak üzere geniş kaynaklarla yatırım yapıyor. Made in China 2025 stratejisi kapsamında merkezi hükümetin planladığı harcama toplamı 1,5 milyar doların üzerinde olmakla birlikte, yerel hükümetler de toplamda 1,6 milyar dolar harcama yapacaklarını taahhüt etmişlerdi. Bunun yanında Çin hükümeti beş ulusal üretim inovasyon merkezi ve 48 yerel üretim inovasyon merkezi kurdu. Çin, 2025 yılına kadar ulusal üretim inovasyon merkezi sayısını 40’a çıkarmayı amaçlıyor.
Çin, günümüzde ülkenin büyümesini sağlamak için giyim, ayakkabı ve tüketici elektroniği gibi temel tüketim malları üretmeye ve ihraç etmeye devam ediyor. Bu açıdan bakıldığında, bu düşük katma değerli sektörlerde, Çin, başta Meksika, Brezilya, Hindistan gibi diğer gelişmekte olan ülkelerle rekabet ediyor. Yani dünyanın ikinci en büyük ekonomisi olmasına rağmen Çin, günümüzde gelişmekte olan bir ülke olarak adlandırılıyor. Çin ekonomik kalkınmayı teşvik ve yoksulluğun azaltılması gibi en önemli konularda kayda değer başarılar elde etmiş olmasına rağmen, gelir seviyesi yüksek ekonomilerin seviyesine ulaşabilmek konusunda hala büyük zorluklarla karşı karşıya. Kişi başına düşen milli gelir, ABD'deki 59 bin dolara kıyasla sadece 8 bin dolar düzeyinde. Bu bağlamda “Made in China 2025” stratejisi, gelişmekte olan birçok ülkeyi rahatsız eden orta gelir tuzağından kaçmak için Çin'in ileri teknoloji sektörlerine doğru hareket etmesini hedeflemesi açısından da çok önemli.
Ancak dünyada yükselen ekonomiler ve ekonomik küreselleşme süreçleri de dikkate alındığında Çin’in “Made in China 2025” stratejisinin yalnız olmadığı görülebilir. Geçtiğimiz haziran ayında Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı, 2018 yılına ait Dünya Yatırım Raporu’nu yayınladı. Raporda gelişmiş ve gelişmekte olan 101 ekonominin sanayi politikaları incelenmiş ve küresel gayrisafi milli hasılanın yüzde 90’ını oluşturan 84 ülkenin özellikle son 10 yılda endüstriyel kalkınma stratejilerini benimsediği ve son 5 yılda da bu stratejilerini hızlandırdıkları sonucuna varılmış. Raporda Hindistan, Güney Afrika, Bangladeş, Vietnam’dan Almanya, Japonya ve elbette Çin’e kadar uzanan çok sayıda sanayi politikasının ayrıntılı olarak incelemeleri bulunmakta. Hükümetler doğal olarak teknolojik yeniliğe odaklanmış durumdalar ve yatırımcı davranışlarını temel altyapıya yönlendirme konusunda mesai harcamaktalar. Günümüzde temel alt yapıdan anlaşılan ise teknolojik ve dijital altyapının hazırlanması.

“Made in China 2025” ABD’yi neden endişelendiriyor?

Bu noktada, Trump yönetiminin bu kadar fazla kalkınma planı arasından Çin’in Made in China 2025 stratejisini ticaret savaşlarının merkezine yerleştirip, ABD’de uygulanan tarife değişikliklerinin Made in China 2025 programını engellemek için tasarlandığını açık bir şekilde ifade etmesi ilginç olsa da sürpriz değil. Almanya’nın ulusal stratejisi olan Endüstri 4.0'ın Çin versiyonu olarak değerlendirilen bu strateji, ana kıta Çin’deki önde gelen üretici ve tedarikçilerin bir dizi teknolojiyi ithal etmekten vazgeçmesini hedef almakta. Dolayısıyla bu durum ABD ve AB’de, yani günümüz teknolojilerinin lider bölgelerinde endişelere neden olmaktadır.
Zaten Çin’in dünyanın ikinci büyük ekonomisi durumuna yükselmesi ve devam eden ekonomik kalkınması, kaçınılmaz olarak ABD ile doğrudan rekabete girmesine neden olacaktı. Özellikle 2008 yılındaki ekonomik kriz ile birlikte Doha Kalkınma Gündemi müzakerelerinin sonuçsuz kalması, Amerika liderliğindeki neo-liberal küreselleşme projesinin içinde bulunduğu bir krizi işaret etmiş ve Çin’in küresel ekonomi üzerindeki etkisini, belirleyici bir aktör olarak iyice ortaya çıkartmıştı. Ancak ABD’nin bu rekabeti korumacı stratejiler ile engellemeye çalışması hem kendi kurduğu düzenin kontrolünü artık kaybettiğine dair bir itiraf niteliği taşımakta hem de ABD ekonomisi özelinde düşünüldüğünde, kendi üretimini artırmaktan ziyade zayıflatma riskleri de taşımakta.
Çin halen yüksek teknoloji içeren endüstrilerde yaptığı atılımlara rağmen, kendi teknoloji ve inovasyon gündemini ve yeni nesil üretim hedeflerini ilerletmek için yabancı teknoloji transferine ihtiyaç duyuyor. Örneğin Çin havacılık endüstrisi Amerikan uçak üreticisi Boeing ile potansiyel olarak rekabet edebilecek ticari jetler geliştirmekten çok uzak. Çin günümüzde Boeing firmasının büyük bir müşterisi olmaya devam ediyor. Günümüzde ABD, Çin'den sınırlı yüksek teknolojili ürünler ithal etmekle birlikte, yüksek teknolojili ürünlerin üretiminde kullanılan birçok parçayı Çin’den ithal ediyor. Yani ABD, Çin’den uçak satın almıyor ve uzunca bir süre de alması olası görünmüyor. Ancak ABD'de uçak üretmek için kullanılan parçaları Çin’den ithal ediyor ve daha sonra bitmiş ürünlerini Çin'e ve diğer yabancı alıcılara ihraç ediyor. Bu durumda Çin’den ithal edilen yüksek teknoloji kapsamındaki ürünlere uygulanacak olan yüzde 25’lik gümrük tarifesi Boeing firmasının üretim maliyetlerine yansıyacak ve rekabet gücünü özellikle Avrupalı rakiplerine karşı (Airbus) zayıflatacaktır. Kısacası Trump’ın başlattığı ticaret savaşları, eğer ki Çin, misilleme olarak ABD malları üzerinde gümrük tarifeleri uygulamaya karar verirse, ABD'li üreticileri artan üretim maliyetleri ile ve birçok ABD'li ihracatçıyı da kendileri için en büyük pazar olan Çin pazarına erişimin azalması tehlikesi ile karşı karşıya bırakacak. Ayrıca Çin'in kendi iç piyasası, endüstriyel iyileştirme için kendi kendine katalizör olabilecek dinamikliğe sahip görünüyor.
Çin’in ABD’ye muhtemel cevabı: Güçlü ve etkin alternatifler yaratmak
Aslında büyük bir karmaşayı da içeren bu ekonomik rekabet aynı zamanda bir dönüşümün de eşiğinde olduğumuzun bir göstergesi. Trump’ın neredeyse İngiliz merkantilizmini hatırlatan korumacı politikaları yeni bir dönüşümün eşiğinde olan dünya ekonomisi için bir çözümden ziyade daha çok engeller ve sınırlandırmalar içeriyor. Tam da bu sebeple, Trump ile temsil edilen değişim ve dönüşüme karşı güçlü muhafazakâr direnç, değişeme açık ve küreselleşme yanlısı bir karşı kutup oluşturabilir. Bu durum yapay değil aslında oldukça doğal bir tepki olarak gelişmeye devam ediyor. Sorulması gereken en önemli soru da burada ortaya çıkıyor: Bu karşı tepkiyi koymaya çalışan aktörler bu direnci kırabilecek mi?
ABD-Çin arasında başlayan ve yukarıda ayrıntılı bir şekilde açıklanan ekonomik rekabetin bir diğer ayağı da ABD-AB arasında, NATO bünyesinde güvenlik sorunlarının ele alındığı toplantılarda ortaya çıktı. ABD-AB arasında yaşanan gerilim ile ABD-Çin arasında yaşanan gerilimin üreteceği muhtemel sonuçlardan biri, AB-Çin arasındaki ilişkilerin daha güçlü bağlarla şekillenmesi olabilir.
Aslında Çin bu alternatif arayışını sadece AB ile değil muhtemelen Ortadoğu, Afrika ve Latin Amerika gibi 90’lardan bu yana gittikçe daha aktif ve sofistike dış politika geliştirdiği bölgelerde de deneyecektir. Ancak ekonomik büyüklük açısından AB-Çin ilişkileri ayrı bir öneme sahip. Örneğin daha geçen hafta Pekin’de toplanan yıllık AB-Çin zirvesi bu zamana kadar yapılan zirvelerdeki itidalli havanın aksine her iki tarafın da birbirine karşı oldukça olumlu mesajlar verdiği bir zirve oldu. AB tarafı Çin’in serbest ticarete ve küreselleşmeye katkısını methederken Çin ise AB ile daha yakın ilişkiler önerdi. ABD yaptırımlarının ve tehditlerinin hedefinde olan iki aktör için böyle bir yakınlaşma belki de kaçınılmaz.
Çin’in AB ile ticareti yaklaşık 460 milyar dolar civarındayken, AB’nin ABD ile ticareti 660 milyar dolar civarında. ABD’nin tarife engelleri ve korumacı politikalarından sonra aradaki farkın yer değiştirmesi ortaya ilginç bir tablo çıkartabilir. Bu zamana kadar AB’nin daha çok insan hakları ve demokrasi gibi siyasi ve sosyal değerleri önceleyerek oluşturduğu Çin politikası da böylece ekonominin merkeze alındığı bir politika ile yer değiştirebilir. Ya da karşılıklı müzakere ile bir yandan ekonomi diğer yandan siyasi ve sosyal değerler konusunda bir uzlaşma sağlanabilir.
Çin açısından alternatif oluşturmak ve Trump’ın korumacı ekonomik politikalarına böylece direnmek kısa vadeli bir çözüm olabilir. Ancak benzer esnekliği AB’nin göstermesi çok kolay değil. Zira AB’nin, hele de Brexit ile başı beladayken, korumacı bir ekonomik düzende varlığı bile sorgulanır hale gelebilir. Dolayısıyla AB için ABD’nin ekonomi ve güvenlik konularında oluşturduğu baskı ortamını kırmak ve yeni bir küreselleşme sürecini, en güçlü adaylardan biri olan Çin ile beraber ilerletmek bir çözüm olabilir. AB’nin taşıyıcı gücü olan Almanya uzun süredir Çin ile ekonomik ve siyasi mesafeyi yakınlaştırmıştı. AB de Çin’in ekonomik ve siyasi anlamdaki meydan okumalarına rağmen yeni dönemde Çin ile yeniden temellendirmeyi deneyecektir. Zira diğer ihtimaller çok da iç açıcı değil.

Çin ticaret ağını yeniden kuruyor



Batılı, yani Portekizli, İspanyol, Hollandalı ve ardından İngiliz denizciler ticaret amacı ile 15’inci yüzyılda Güneydoğu Asya’ya ilk geldiklerinde Çinlilerin kurduğu muhteşem bir ticaret ağı ile karşılaşmışlardı. Ancak Batılıların gelmesi ile birlikte Çin kademeli olarak kurduğu bu ticaret ağının kontrolünü kaybetmiş ve Doğu ve Güneydoğu Asya’da sürdürdüğü 2000 yıllık merkez ve yönetici ülke konumunu 17. yüzyılın ortalarında kaybetmişti. Bilinen tarihi boyunca üreten ve kendi içine kapalı bir coğrafya olan Çin, yine üreterek biriktirdiği serveti ile hep dış tehditlere açık olmuştur. Bir bakıma Çin’in dış tehditlere karşı kendi içine kapanması 19’uncu yüzyılın başında gerçekleşen sanayi devrimini kaçırmasına ve coğrafyada çalkantılı geçen iki asra neden olmuştur. Yine aynı dönemde İngilizler, Hindistan’dan getirdikleri afyonu illegal yollarla Çin’e satmış ve bu uyuşturucu maddeye alışan Çin toplumunda sosyal sorunlar baş göstermeye başlamıştır. Afyon satışını kontrol almaya çalışan Çin imparatorluk yönetimi, 19’uncu yüzyıl içerisinde İngilizlerle iki defa savaşmış ve bu iki savaşı da kaybederek İngilizlere ticari imtiyazlar tanımak zorunda kalarak afyon ticaretinin kontrolünü de kaybetmiştir. Yani afyon, İngilizler için Çin pazarına nüfuz edebilmelerinin anahtarı olmuştur.
Şimdi görülen o ki Çin, Kuşak Yol Girişimi (Yeni İpek Yolu) ile birlikte özellikle kendi bölgesindeki ticaret ağını tekrar kurarken, Made in China 2025 stratejisi ile birlikte, Kuşak Yol Girişimi’nin sürdürülebilirliğini sağlayarak bölgedeki liderliğini kaybetmesine neden olan Sanayi Devrimini kaçırma hatasını, 21’inci yüzyılın dijital devrimini kaçırarak tekrarlamak istemiyor. Muhtemelen Trump ve kurmayları da kendilerini gümrük tarifelerine getirdikleri ek vergilerle kısa dönemli korumaya alırken, 21. yüzyılın afyonunun ne olabileceği konusundaki çalışmalarını sürdürüyorlardır.

13 Ocak 2019 Pazar

Türkiye'nin su politikası ve uluslararası hukuk

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Türkiye’nin Fırat ve Dicle nehirlerinin kullanımına ilişkin Irak ve Suriye ile olan ilişkilerinde, uluslararası hukukun değerlerini gözeterek hakkaniyeti yaraşır bir tutum sergilediğini görmek mümkündür.
Geçen hafta Irak Cumhurbaşkanı Berham Salih’in Türkiye’ye yaptığı ziyaret sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yaptığı görüşmelerde öne çıkan konulardan biri de Türkiye ile Irak arasındaki su sorunu oldu. Liderler yaptıkları açıklamalarda, iki ülke arasında su kaynaklarının paylaşımına ilişkin problemlere değinirken çözüme ilişkin nasıl bir yöntem izleneceği henüz belirlenmemiş durumda. 
Su kaynaklarının bölgemizdeki stratejik önemi de dikkate alındığında Türkiye’nin Fırat ve Dicle nehirlerinin kullanımına ilişkin Irak ve Suriye ile olan ilişkilerinde, uluslararası hukukun değerlerini gözeterek hakkaniyetli bir tutum sergilediğini görmek mümkündür. Bu bakımdan su kaynaklarının uluslararası hukukta nasıl kullanıldığı, sınır aşan suların hangi rejimle yönetildiği ve bu kaynakların tüketiminde devletler arasında çıkan problemlerin hangi prensiplere dayanılarak çözüldüğüne ilişkin meseleler önemini giderek artırmaktadır.
Uluslararası hukukta sınır aşan ya da uluslararası sulara ilişkin olarak bağlayıcı bir metin veya istikrar kazanmış, genel kabul gören teamüli uygulamalar oldukça kısıtlı. Bu nedenle ilgili taraflar genelde iki ya da çok taraflı anlaşmalar yoluyla ve özel koşulları gözeterek çözüme ulaşmaya çalışmaktadır. Nitekim her bir nehrin, kıyıdaş ülkelerin nüfus, ekonomik ve sosyal yapı, suya duyulan ihtiyacın miktarı ve çeşitliliği gibi konularda oldukça farklı hususiyetlere sahip olması sebebiyle dünyadaki tüm nehirleri tek bir anlaşma ile yönetmek yerine ilgili devletlerin kendi aralarındaki anlaşmalar ile zikredilen hususiyetleri de dikkate alarak bölgesel anlaşmalar yoluna gitmesi daha uygundur.

BM Sözleşmesi'nin ihtilaflı maddeleri

Türkiye ve komşuları arasında su meselelerine kaynaklık eden problemlerin geneli sınıraşan suların ulaşım dışındaki amaçlarla kullanımına ilişkindir. 1997 tarihli Birleşmiş Milletler Uluslararası Su Yollarının Ulaşım Dışı Kullanımı Hukukuna İlişkin Sözleşme’si çerçeve anlaşma niteliğini haiz olup, devletlere zarar verme yasağı koyarak kıyıdaş devletlere en fazla yarar sağlayacak, sürdürülebilir kullanımı hedeflemektedir. Anlaşma yeterli sayıda taraf devlete ulaşamadığından ancak 2014 yılında yürürlüğü girebilmiştir. Anlaşma devletlerin egemenlik alanlarında bulunan doğal su kaynaklarını kullanırken iyi komşuluk, hakkın kötüye kullanılmaması, hakça ve adil kullanım gibi uluslararası hukuk prensiplerini benimsemektedir.
Fakat sözleşme birçok noktada, Türkiye’nin beklentilerini karşılamaktan uzak olduğundan ülkemiz bu anlaşmaya taraf olmamıştır. Özellikle 2. maddedeki “uluslararası suyolları” kavramına; sınır teşkil eden ve/veya sınır aşan her türlü nehir, akifer, buzul, göl vs gibi unsurları sözleşmenin kapsamına dahil etmesi birçok devlet tarafından tepkiyle kaşılanmıştır. BM anlaşmasının yapıldığı sırada, yer altı sularını kapsayıcı şekilde geniş olan bu tanıma başta Pakistan, Ruanda ve Türkiye karşı çıkmıştır. Uluslararası toplumun iradesini yansıtmaktan uzak olan bu sözleşmenin farklı maddeleri üzerinde devletler birçok çekince koymuştur.
Sözleşmedeki “sürdürülebilir kullanım” kavramının müphemliği sebebiyle Türkiye’nin talebi üzerine “sürdürülebilir kullanım” ifadesiyle kastedilenin daha net açıklanması aksi halde çıkarılmasına ilişkin oylamaya gidilmiş ancak bu öneri kabul edilmemiştir. Ek olarak 10. maddede yer alan anlaşma veya teamül kuralının yokluğunda karinenin “sınır aşan sulardan faydalanılmaması” dayatması da Türkiye ile birlikte bir çok devletin kabul etmediği bir yaklaşım olarak öne çıkmaktadır. Sözleşmenin en ihtilaflı kısmı ise 3. bölümde öngörülen tasarrufların uygulanmasına ilişkin kurallardır. Devletlerin egemenliği ilkesini oldukça zayıflatan, sınıraşan sularda alınacak her tasarruf ve yapılacak plana dair diğer devletlere karşı ağır yükümlülükler getiren maddelerin devletler nezdinde kabul görmesi oldukça zordur. Güney Amerika, Asya ve Afrika’daki yukarı kıyıdaş devletlerin çoğu bu sözleşmeye taraf olmamıştır. Fırat ve Dicle’ye aşağı kıyıdaş olan Irak ve Suriye’nin sözleşmeyi desteklemeleri ve taraf olmaları da sözleşmenin aşağı kıyıdaş devletleri kayırdığı iddialarını destekler niteliktedir.
Sonuç olarak Türkiye’nin BM Sözleşmesi’ne taraf olmaması sebebiyle bu sözleşme kapsamında bir sorumluluğu bulunmamaktadır. Öte yandan sadece 35 imzayı gerektirmesine karşılık uzun süre yürürlüğe giremeyen ve yürürlükten itibaren taraf devlet sayısında artış olmayan sözleşmenin “devletlerin genel rızası”nı yansıttığı söylenemez. Maddelerinin çok ciddi tepkiler aldığı ve devletlerin ikili anlaşmalarında bu maddeleri göz ardı ettikleri düşünüldüğünde sözleşmenin opinio juris olarak bilinen bir “hukuki gereklilik” özelliklerini haiz olmadığı görülebilir. Uluslararası Adalet Divanı’nın Macaristan ile Çekoslovakya arasındaki Gabcikovo-Nagymaros Davası’nda sözleşmedeki mâkul ve hakça kullanım prensibi yerine ‘orantılı kullanım’ prensibine dayanması gibi hususlar göz önünde bulundurulduğunda BM Sözleşmesinin teamül niteliği bulunmadığı, teamül statüsü kazanma ihtimalinin ise oldukça zayıf olduğu görülmektedir.
Bu sebeple Türkiye söz konusu BM çevçeve anlaşması yerine kıyıdaş olan devletlerle ikili veya çoklu anlaşma yoluna gitmiş, taraf devletlerin menfaatlerine daha fazla yaraşır bir kullanımı hedeflemiştir. Nitekim bu tür bölgesel anlaşmalar Fırat ve Dicle’nin kendine has yapısı, coğrafi konumu ve kıyıdaş ülkeler arasındaki ilişkilerin hususiyeti dikkate alınarak yapılmıştır. Zira dünyanın değişik bölgelerindeki sınır aşan sulara ilişkin farklı problemleri aynı düzenlemeler ile çözmeyi hedefleyen BM Anlaşmasının sorunları halletmede yeterli olması mümkün görünmemektedir.

İkili ve çok taraflı bölgesel anlaşmalardaki temel yaklaşımlar

Sınıraşan suların kullanımında devletler aralarındaki ilişkileri düzenleyen anlaşmalarda farklı yaklaşımları benimsemektedir. Örneğin yukarı kıyıdaş ülkenin mutlak egemenliğini tanıyan Harmon doktrini, aşağı kıyıdaş devletin menfaatlerini gözetmeksizin yukarı kıyıdaş devletin münhasıran tasarrufuna bırakılmasını ifade eder. Harmon yaklaşımı ABD ile Meksika arasındaki Rio Grande nehrinin kullanımında ABD tarafından ortaya atılmıştır. ABD’nin Rio Grande nehrinin yönünü değiştirmeye yönelik planların Meksikalı çifçilere zarar verince ABD hükümeti Meksikalı çiftçilerin zararlarına karşılık ABD’yi sorumlu tutacak uluslararası hukuktan kaynaklanan bir kuralın olmadığını ileri sürmüştür. Harmon yaklaşımı ABD tarafından Columbia nehri için Kanada’ya, Hindistan tarafından İndus nehrinin paylaşımı için Pakistan’a ve Avusturya tarafından Bavyera’ya karşı ileri sürülmüş olsa da devletler 1950'lerden itibaren bu yaklaşımı terk etmişlerdir.
İkinci yaklaşım ise doğal bütünlük yaklaşımıdır. Bu yaklaşım nehirlerin doğal durumunda bir değişiklik yapılmamasını, yapılacak değişikliklerin kıyıdaş devletlerin rızasına dayanılarak yapılması gerektiğini savunmaktadır. Bu yaklaşım en belirgin olarak 1924 yılında Sudan Nil nehri üzerinde büyük çaplı sulama projesi yapmak istediğinde ortaya çıktı. Aşağı kıyıdaş olan Mısır, Sudan’ın sulama projesine karşı çıkarak durumu 1925 yılında bir nota ile Sudan ve diğer muhatap ülkelere bildirdi. Nitekim 1929 yılında Nil Anlaşması imzalayan devletler, anlaşamanın 4. maddesinde Nil nehri üzerinde yapılacak projelerin Mısır’a akacak suyun azalmasına, akış hızının değişmesine yol açmayacağı hususunda mutabakata varmışlardır. Benzer bir durum Lanox Gölü ve Carol akarsuyu üzerinde Fransa’nın yapmak istediği projeye İspanya’nın karşı çıkmasında da görüldü. Fırat ve Dicle’nin kullanımına ilişkin Suriye ve Irak’ın ileri sürdükleri yaklaşımlar doğal bütünlük ilkesiyle örtüşmektedir. Fakat Suriye’nin Fırat-Dicle suları bağlamında Türkiye’den ciddî taleplerde bulunurken, esasen kendisinin suları haddinden fazla kullandığı ve Irak’ın hakkını gasp ettiğini uzmanlar tarafından yapılan incelemelerde ortaya koyulmuştur.
Üçüncü bir yaklaşım ise önceki uygulamaları esas alan “ön kullanım üstünlüğü”dür. Bu yaklaşıma göre suyun kullanımında herhangi bir kıyıdaşın diğerinden daha önce başlattığı uygulama mutlak hak olarak kabul edilir. Bu şekilde bir iç hukuktaki kazanılmış hakka benzetilen “mutlak hak”tan bahsedebilmek için bu hakkın bir sözleşmeye veyahut teamüle dayanması gerekir. Bu sebeple ön kullanım hakkını savunmak, esasen bir anlaşma hükmüne veyahut teamüle dayanmak demektir ki bunlar veya bunların dışında uluslararası hukuktan kaynaklanana kazanılmış hak söz konusu olmadığında ön kullanım üstünlüğünü pratikte ileri sürmek mümkün olmayacaktır. İran, Pakistan, Mısır, Sudan gibi devletler suların kullanımına ilişkin mevcut rejimi muafaza etmek istediklerinde bu doktrine dayanırken, Meksika, İngiltere ABD gibi devletler bu doktrini reddetmektedir. Nitekim Milletler Cemiyeti uhdesinde akdedilen 1923 tarihli Cenevre Sözleşmesi’de ön kullanımın üstünlüğü yaklaşımının geçerli olmadığı görülmüştür. Ancak nadiren de olsa, Avusturya ile Çekoslovakya arasındaki 1928 tarihli anlaşma, 1929 tarihli Nil anlaşması gibi anlaşmalar ön kullanıma üstünlük veren kayıtlar içermektedir. Benzer şekilde 1953‘te yapılan anlaşmada Suriye Yarmuk havzasındaki ön kullanım üstünlüğüne dayanan hakları 8. madde ile garanti altına alınmıştır. Türkiye’nin Fırat ve Dicle’nin kullanımına ilişkin ön kullanım haklarını ileri sürdüğü durumda, aşağı kıyıdaş olan Irak içinde bulunulan bilimsel gelişmeler, suya duyulan ihtiyacın artması ve çeşitlenmesi sebebiyle Türkiye’nin ön kullanım haklarına karşı çıkmaktadır.
Son olarak dördüncü temel yaklaşım ise Türkiye’nin de benimsediği “adil kullanım veya hakça kullanım” yaklaşımıdır. Temel olarak bu yaklaşımların amacı kıyıdaş devletlerin nufüs, sosyal ve ekonomik durumlarını dikkate alarak her birine azami fayda sağlayacak müşterek bir kullanım tesis etmektir. Uygulamada aşağı kıyıdaş devletlerin sıklıkla zarara uğradıkları gerekçesiyle yukarı kıyıdaş devletler aleyhine adil olmayan, hakça olmayan kullanım iddialarında bulunduğu görülmektedir. Fakat bu yaklaşım “mutlak egemenlik”teki yukarı kıyıdaş devletin öncelikli kullanımı ya da “doğal bütünlük”teki aşağı kıyıdaşın rızasının zorunlu olduğu halleri ortadan kaldırarak son yıllarda anlaşmalarda kullanılan en yaygın yöntem olarak dikkat çekmektedir.

Fırat ve Dicle’nin kullanımına ilişkin Uluslararası Hukuk

Türkiye’nin Fırat ve Dicle’nin kullanımına ilişkin tutumu genel olarak suların hakça, akılcı ve etkin kullanımı şeklindedir. Fırat ve Dicle nehirlerinde Türkiye için vazgeçilmez bir koşul olan ‘iki nehir tek havza ilkesi’ gereği bu iki nehrin tek bir nehir halinde denize döküldüğünün Irak ve Suriye bakımından kabulüne yöneliktir. Ancak Suriye ve Irak, kendi çıkarları doğrultusunda Fırat ve Dicle’nin ayrı ayrı ele alınması gerektiğini iddia edip, sınıraşan bu suların “uluslararası sular” olduğunu dile getirmektedir. Türkiye’nin hakça ve makul bölüşüm teklifine ise Irak ve Suriye’nin matematiksel bir bölüşüme gitme talepleriyle karşılık verdiği görülmektedir.
Türkiye aşağı kıyıdaş ülkelere ‘önemli zarar vermeme’ ve ‘suyun faydalarının paylaşımı’ ilkelerinin gözetilmesi kapsamında 1987 yılında Suriye ile yapılan dostluk protokolünde Fırat’tan saniyede 500 metreküp su bırakmayı kabul etmiş olup bu miktarı da günümüze kadar sağlamıştır. Aralık 2009 tarihinde Şam’da Türkiye ile Suriye arasında Suriye’nin Dicle nehrinden sulama amaçlı su çekimine ilişkin mutabakat zaptı imzalamış ve kuraklıkla mücadele ve su kaynaklarının Suriye tarafından daha etkin kullanımına ilişkin kararlar alınmıştır. Suyu daha etkin kullanma becerisinde bir gelişme gösteremeyen Suriye’nin Türkiye’den daha fazla su bırakmasını istemesi meşru bir talep olarak görünmemektedir.
Öte yandan Irak da Türkiye’den sürekli daha fazla su talep etmektir. Ülkemizin Fırat Nehri’nden olduğu gibi, Dicle Nehri’nden de kesin bir miktarda veya oranda su bırakmasını sağlayacak bir anlaşma talep eden Irak, GAP kapsamındaki projelerin aleyhine uluslararası kamuoyuna beyanatlarda bulunmaktadır. Dahası, su yönetimi, su kaynaklarının kirletilmesi ve sulamada aşırı su kaybı gibi problemlerle uğraşan Irak, Türkiye’nin az su bıraktığı iddiasıyla bu tür problemlerin üzerini örtmeye çalışmaktadır. Nitekim 15 Ekim 2009’da Bağdat’ta imzalanan ‘Su Alanında Mutabakat Zaptı’nda Irak’ın su alt yapısının teknik yetersizlikleri ve iyileştirilmesi gerektiği karara bağlanarak su sorununun Irak’ın teknik imkan ve kabiliyetlerinden kaynaklandığı kendi ifadeleriyle metne yansımıştır.
Görüleceği üzere uluslararası hukukta sınır aşan ya da uluslararası sulara ilişkin olarak bağlayıcı bir temel metin bulunmadığı gibi gerek evrensel gereksel bölgesel olarak teamül seviyesinde “istikrar kazanmış” ve “hukuki itibar” elde etmiş yapılageliş kuralı bulunmamaktadır. Bu sebeple devletler anlaşmalar ve mutabakatlar yoluyla ve özel koşulları içinde problemlerini çözülmeye çalışmaktadır. Türkiye’nin tavrı uluslararası hukuka uygun olarak işbirliği ve mutabakati önceleyen bir tutum olarak öne çıkmaktadır. Irak ve Suriye’nin Türkiye’ye yönelttiği iddialar ise herhangi bir sözleşmesel veyahut başka bir hukuki nedene dayanmamaktadır. Nitekim söz konusu komşularımızın suları kullanmadaki teknik ve altyapıdan kaynaklanan sorunlarını çözmeden Fırat ve Dicle’nin etkili bir biçimde kullanılması mümkün değildir.

25 Aralık 2017 Pazartesi

TERÖRİST DEVLET AMERİKA VAZGEÇMİYOR

10 bin DAEŞ'li orada! Sayı giderek artıyor
Suriye ve Irak’tan tahliye edilen DEAŞ’lı teröristler Afganistan’a yerleştiriliyor. Rusya, Afganistan’da 10 bin DEAŞ’lı olduğunu ve sayının arttığını açıkladı.
ABD'nin Suriye ve Irak'tan gizli anlaşmalarla tahliye ettiği DAEŞ'li teröristler Afgansitan'a yerleştiriliyor. ABD'nin bu hamlesinin asıl hedefi ise Türkiye, Avrupa, Orta Asya Cumhuriyetleri, Afganistan ve Pakistan’ı birbirine bağlayacak, dünyanın en büyük ulaşım ve ticaret projesi olarak görülen Çin’in ‘Tek Kuşak- Tek Yol projesi olduğu üzerinde duruluyor.
HEDEF DEV PROJE
Zira geçtiğimiz hafta ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinde de Pakistan’da terör örgütlerinin faaliyet gösterdiği iddiası yer almıştı. Son gelişmeler, bu projenin tahtasına konulduğunun, Afganistan’a yerleştirilen DEAŞ militanları ile projenin baltalanmak için harekete geçeceği üzerinde duruluyor.

Konuyla ilgili tehlikeye ilk dikkat çeken ülke ise Rusya oldu. Rusya, Afganistan’da 10 bin civarında DEAŞ militanının bulunduğunu tahmin ettiğini, Suriye ve Irak’tan kaçan militanların gelmesiyle bu sayının daha da artmakta olduğunu açıkladı.Afganistan’ın eski Devlet Başkanı Hamid Karzai de bir süre önce yaptığı açıklamada ülkesinde terör örgütü DEAŞ’ın varlığının ABD’nin projesi olduğunu söylemiş, DEAŞ üyelerinin hepsinin yurt dışından bazı hedefler için getirildiğini ve terör örgütünün ABD tarafından desteklendiğini ifade etmişti.

12 Aralık 2017 Salı

İsrail'i En Çok Korkutan Senaryo

İsrail'i En Çok Korkutan Senaryo: Ülkeyi Kuşatabilecek Güçte Olan İslam Ordusunun Kurulması
Kudüs için yarın toplanacak olan İİT Zirvesinde, İsrail'e askeri yaptırımların uygulanması gündemde. İsrail'in en büyük korkusu ise ülkeyi kuşatabilecek güçte olan İslam Ordusunun kurulması.
İsrail'in Müslümanların 'kırmızı çizgisi' olarak tanımlanan Kudüs'e yönelik işgali ABD'nin 'başkent' kararıyla birlikte şiddetini artırıyor. İstanbul'da Çarşamba günü olağanüstü toplanacak İslam İşbirliği Teşkilatı'nda askeri ve ekonomik kararların alınması bekleniyor. Bu kapsamda teşkilata üye ülkelerin askeri gücünün, İsrail'in katbekat üstünde olduğu ve olası bir harekatta da bu üstünlüğünü ortak kara, deniz ve hava üsleri üzerinden net bir şekilde uygulayabileceği görülüyor. İşte harita ve rakamlarla 'İslam Ordusu'-İsrail karşılaştırması...

İİT, MÜSLÜMANLAR İÇİN UMUT IŞIĞI
İsrail'in Mescid-i Aksa saldırıları sonrası kurulan İslamİşbirliği Teşkilatı (İİT), Kudüs'teki işgale karşı Müslümanlar için umut ışığı taşıyor. Bu kapsamda ABD Başkanı Donald Trump'ın Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıyacağını açıklamasının ardından gözler yeniden bölgeye çevrildi.
YARIN OLAĞANÜSTÜ TOPLANACAK
Müslümanları sokaklara döken karar sonrası İİT, Türkiye'nin çağrısıyla İstanbul'da Çarşamba günü olağanüstü toplanacak. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın İİT Dönem Başkanı sıfatıyla net mesajlar vereceği zirvede İsrail'e karşı önemli adımların atılması bekleniyor.
BM'DEN SONRA DÜNYADA İKİNCİ
Birleşmiş Milletler'den sonra en çok üyeye sahip ve uluslararası arenada temsil gücü yüksek olan örgüt, askeri ve ekonomik yaptırımlara imza atabilir.
İslam Konferansı Teşkilatı (İKT) olarak bilinen oluşumun kuruluş tarihi 1969. Bu tarihten 42 yıl sonra grubun adı İslam İşbirliğiTeşkilatı (İİT) olarak değiştirilmişti.
İSRAİL'E KARŞI İSLAM ORDUSU KURULURSA
İslam İşbirliği Teşkilatı'na üye ülkelerin askeri olarak bir araya gelmesi durumunda, dünyanın en büyük ve geniş ordusunun da oluşacağı biliniyor. 1 milyar 674 milyon 526 bin 931 nüfuslu ülkelerdeki aktif asker sayısı en az 5 milyon 206 bin 100.
Öte yandan savunmaya ayrılan 174 milyar 728 milyon 420 bin dolar bütçe de dikkatleri çekecek ölçüde.
İSTANBUL'UN YARISI
İsrail'in durumu ise oldukça geride. İslam ülkelerinin ortasında Kudüs'ü işgale girişen ülkenin nüfusu 8 milyon 49 bin 314. Sadece İstanbul'un nüfusu 14 milyonu aşıyor.
İsrail'in işgal güçlerinde ise 160 bin aktif asker bulunuyor. Savunma bütçesine ise 15 milyar 600 milyon dolar ayrılıyor.
İSLAM ÜLKELERİ İSRAİL'İ KUŞATIR
İİT'den çıkabilecek kararlardan biri de birkaç ülkenin görevlendirildiği bir 'Kudüs görev grubu' oluşturulması. Bu kapsamda askeri adımların da atılması bekleniyor.
Afrika'dan Asya'ya geniş coğrafyadaki teşkilat üyesi ülkelerin orduları, İsrail'i geride bırakıyor. Bu kapsamda olası bir İslam ordusu kurulması, İsrail'in askeri olarak kuşatılması anlamını taşıyor.
İLK ETAPTA 250 BİN ASKER
Olası bir harekat durumunda 250 bin askerin ilk etapta katılım sağlaması bekleniyor. Bu kapsamda Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri'nin çalışmaları doğrultusunda en kritik bölgelerde var olan üsler kullanılacak ve ortak yeni üsler kısa sürede inşa edilebilecek.
SICAK TEMAS ROTASI
İsrail'e yakın noktalardaki kara üsleriyle sıcak temas rotası oluşturulabilecek. Bölgeye uzak bölgelerden gelen uçakların ilk etapta toplanabileceği hava üsleri de bulunuyor. Akdeniz ve Kızıldeniz üzerinden ise İsrail'in kısa sürede çok sayıda gemiyle karşılaşması söz konusu.
Karada 500 tank ve zırhlı araç, havada 100 uçak ve 500 taarruz helikopteri, denizdeyse 50 gemi ve denizaltının kısa sürede harekete geçmesi mümkün.
GEREKLİ TEÇHİZAT VAR
İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi ülkelerin askeri düzeydeki seviyesi de dikkati çekiyor. Kara, Deniz ve Hava'da uluslararası harekata imza atabilecek teçhizatlar mevcut durumda.
SADECE TÜRKİYE BİLE ÜSTÜN
Türkiye de kara, hava ve deniz üzerinden önemli bir harekat merkezi rolü üstlenebilecek. Fırat Kalkanı Harekatı gibi başarılı bir sınır ötesi operasyona yakın dönemde imza atan Türkiye, dünyanın 7'nci gücü durumunda. NATO ülkeleri arasında da en kalabalık orduya sahip ikinci ülke. Türkiye yaklaşık 4 bin tanka, bin uçak ve havacılık aracına sahip. Donanmada son yıllarda atılan adımlar kapsamında da 194 araç bulunuyor.
Pakistan da tek nükleer silaha sahip Müslüman ülkesi olarak 57 ülke arasında önemli bir konuma sahip.
İSLAM İŞBİRLİĞİ TEŞKİLATI'NIN 57 ÜYESİ VAR
Afganistan, Arnavutluk, Azerbaycan, Bahreyn, Bangladeş, Benin, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Brunei, Burkina-Faso, Cezayir, Cibuti, Çad, Endonezya, Fas, Fildişi Sahili, Filistin, Gabon, Gambiya, Gine, Gine Bissau, Guyana, Irak, İran, Kamerun, Katar, Kazakistan, Kırgızistan, Komorlar, Kuveyt, Libya, Lübnan, Maldivler, Malezya, Mali, Mısır, Moritanya, Mozambik, Nijer, Nijerya, Özbekistan, Pakistan, Senegal, Sierra Leone, Somali, Sudan, Surinam, Suudi Arabistan, Tacikistan, Togo, Tunus, Türkiye, Türkmenistan, Uganda, Umman, Ürdün, Yemen.
ERDOĞAN NET MESAJ VERDİ
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Trump'ın Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıması kararına ilişkin olarak zirveye saatler kala önemli mesajlar verdi.
Bugün Kudüs'ün sahibi olduklarını sananlar, yarın arkasına saklanacak ağaç bile bulamayacak
ASYA'DAN ASKERİ REST
Malezya Savunma Bakanı Hüseyin de Trump'ın 'Kudüs' kararının Müslümanlara yapılmış bir darbe olduğunu vurgulayarak, "Malezya Silahlı Kuvvetleri, Kudüs konusunda görev almaya her zaman hazır" dedi.
TÜRKİYE İTTİFAKLAR KURUYOR
Türkiye, teşkilatın üye ülkeleriyle son yıllarda birçok işbirliğine imza atmış durumda.

Komşu Irak'taki ortak tatbikatlarla bölgedeki terör unsurlarına net mesajlar verilirken Katar, Somali gibi Körfez ve Afrika ülkeleriyle de işbirliklerine imza atılıyor. Bu noktada Türkiye'nin İslam ordusu modeline yakın tatbikatlara imza attığı görülüyor. Çok sayıda İslam ülkesiyle harekat kabiliyetini geliştirici askeri işbirlikleri kuruluyor.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html