BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Washington sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Washington sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

24 Nisan 2018 Salı

Erivan alarmı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Hep yazdığımız gibi, her yer karışık. Yeni Dünya Düzeni'nin oluşması için TARAFLAR var güçleriyle savaşmakta. İnanılmaz olaylar yaşanıyor. Çoğu anlaşılmıyor. Yazan çizen de çok az. Sadece bakan çok kişi var. Oysa içine girip anlamamız gerekmekte. Hem de acilen...

Her yeri, her kişiyi... ABD Dışişleri Bakanı Tillerson'ın görevden alınması, CIA Direktörü Pompeo'nun Dışişleri Bakanlığı'na getirilmesi, CIA Direktörlüğü görevine ise Gina Haspel'in atanması hareketli günlerin habercisiydi. Çok yazdık. Yazdıklarımızdan küçük bir hatırlatma yapalım. Bugüne gelelim... Yaklaşık 1 ay önce yazmışız...
"Ortadoğu'nun yeniden dizayn edilmesi için hızlı kararlar alınıyor. Çok hızlı hem de! Trump'ın kabinesindeki değişiklikler Ortadoğu için elbette. Bir de çok kişinin gözden kaçırdığı bir bölge daha var! Bir ülke! ERMENİSTAN! Ermenistan'da Serj Sarkisyan, görevi bırakma kararı aldı. Çünkü emirler Washington ve Londra'dan geldi. Onun yerine Britanya Büyükelçisi Armen Sarkisyan Ermenistan'ın yeni cumhurbaşkanı oldu. Hem de kapalı oylamada 101 vekilin 90 oyunu alarak... Ermenistan stratejik olarak artık çok önemli. Aralık ayının son günlerinden başlayan İran ayaklanmasıyla Ermenistan'daki değişikliğin ortak amacı aynı. Adım adım geliyorlar yani... Washington ve Londra, anlaşmanın mümkün olmadığı bir dönemde bir kez daha büyük ve ortak bir adım attı. Hatırlayın daha dün Manchester'da bombalar patlıyor, Londra terörle sallanıyordu. Ermenistan'da göreve gelen Armen Sarkisyan, Kraliçe II. Elizabeth'in manevi oğludur. Kendi annesinden bile daha fazla değer verdiği Kraliçe II. Elizabeth'in sözleri, onun için emirdir. Armen Sarkisyan'ın yakın olduğu bir diğer önemli isim ise Mike Pompeo'dur. Armen Sarkisyan'ın Chicago Üniversitesi'nde özel bir görevi vardı. Bu görevi ona sunan kişi ise Mike Pompeo'ydu. Nereden nereye değil mi! Artık Washington-Londra ortaklığının Ermenistan'da nefes alan vücudu Armen Sarkisyan..."
Ancak CUMHURBAŞKANI olarak yürüyemeyen Serj Sarkisyan, BAŞBAKAN olarak devam etmek istedi. Sokaklar karıştı. Asker bile caddelere indi. Ve Sarkisyan bırakmak zorunda kaldı. ADAMLAR yaptıkları planları tıkır tıkır uygulamakta... Ermenistan meselesi de böyle... İran'a gidecek bir kolu olacak. Bu net. Ancak bizlerin de olan bitene çok daha dikkatli bakmamızda büyük fayda var! Roller aynı kalmak kaydıyla AKTÖRLERİ DEĞİŞTİREREK buralarda da planları var. Bilelim... 
Daha önce Altını Çizdiğimiz,

 SERJ SARKİSYAN GİTTİ Mİ? GİTTİ! NEDENİ BELLİ Mİ? BELLİ!

İtiraz, yaptığı göreve değil kendisineydi!
Dayanamadı gitti...
Devam...
İstanbul dışındaydım. Çok zamanım olmadı. Suudi Arabistan karıştı. Darbeye mi kalkışıldı, DRONE krizi mi yaşandı, bir grup gövde gösterisi mi yaptı? BİLİNMİYOR. Daha doğrusu biliniyor ama açıklanmıyor! Gelin buradan birkaç adım atalım. Sonra yine içeriye gelelim... Etrafımızda olup biten her şey bir şekilde bizi etkiler. ADA'da yaşamıyoruz neticede. Bunu bilerek ANALİZ yapmak gerekmekte...
Neyse...
Uzakta da olsa gördüğüm SUUDİ ARABİSTAN'da bir DARBE PROVASI yapıldığı...NET! Şunu unutmamak gerekir ki; Arabistan'da sadece 2 prens kalsa bile, darbe ihtimali daima yüzde 50'dir. Bu şık yine SARAY'da kendini gösterdi. REST şeklinde hem de! Saray içi silahsız darbe ile Veliaht Prens Muhammed bin Nayif, görevden alındı ve yerine Kral Selman'ın oğlu Muhammed bin Selman getirildi. Nayif, Rothschild ailesine yakın biriydi. ABD'nin önemli okullarından biri olan ama hep geri planda tutulan Lewis and Clark Üniversitesi'nde John R. Howard ve James A. Gardner'ın himayesinde eğitim gördü. Nayif başarısız bir öğrenciydi. Okulu, dersleri sevmiyordu. Ama zekası yadsınamazdı. O nedenle Rothschild ailesinin projelerinden olan John R. Howard ve James A. Gardner'a teslim edildi.
Haziran 2017'de SARAY DARBESİ ile Nayif görevden alınınca, aile Arabistan'a ve tarihin en büyük şirketi olan ARAMCO'ya uzaklaştı. Zaten konunun merkezinde her zaman ARAMCO vardı. Şimdi, Cumartesi gecesi, gerçekleşen darbe girişimi, ailenin aslında bir ortaklık teklifiydi. Bugün için darbe başarısız olsa da istenildiği anda başarılı olacağı belgelendi. Bunu Washington ve Londra gördü! Gösterildi! Veliaht Prens Selman'ın yanı başındaki 2 kişi, Rothschild ailesinden emir alır. Henüz onlar emir almadı. Veliaht Prens Selman bulunduğu yerin öneminden dolayı korkarak karar alıyor. Kolay da değil. Koca bir DOLAR imparatorluğunu ve YENİ DÜZENİN hammaddesi petrolü elinde tutuyor... Herkesin gözü üzerinde... Bu nedenle önce ABD ile sonra da İngiltere ile anlaştı. Yaşamak için de Rothschild ailesiyle yürümek istedi. Yaklaştı. Ancak AİLE, SELMAN yerine Washington ve Londra ile ortaklık arıyor. İKİ BÜYÜK GÜÇLE YÜRÜMEK İSTİYOR. Son derece anlaşılır bir durum yani... Bütün bunlar olurken AİLE tarihi kararlarından birini aldı. Daha önce olması mümkün görünmeyen bir işe imza attı...Finans dünyasında ağır ekonomik krizler çıkartacak yetki hala kendilerinde. Bugüne kadar hep gizemli kalmayı tercih eden aile, Yeni Dünya Düzeni'nde açık olmaya karar verdi. Jacob Rothschild, geçen günlerde Jemima Goldsmith'i Londra'daki malikanesinde konuk etti. Rothschild Hanedanlığı'nın dizisini yapmasını istedi. Dizi tarihinin belki de en çok izlenecek projesi için start verildi. Dizide ailenin ne kadar güçlü olduğu, 100 merkez bankasını nasıl yönettikleri, başta Kraliçe II. Elizabeth olmak üzere tüm ülkelerdeki etkinlikleri ayrıntılarla anlatılacak...
Jemima Goldsmith, aileye hep çok yakındı. Jemima'nın kardeşi Zac Goldsmith, Alice Miranda Rothschild ile evli. Diğer kardeşi Ben Goldsmith ise Kate Rothschild ile uzun süre evli kaldı. Rothschild ailesinin dizi kararı ise Yeni Dünya Düzeni'nde gücün kimde olduğunun herkes tarafından bilinmesi ihtiyacından doğdu. Bazı ülkeler vardır. Güçlü değildir ama o hissi uyandırır. Bazı işadamları vardır, parası yoktur ama dünya o işadamının çok güçlü olduğuna inanır. ROTHSCHILDLER ise çok güçlüdür ancak haklarında çok bilgi yoktur. Bulamazsınız...
İŞTE AİLE SAVAŞIN BÜYÜKLÜĞÜNÜ GÖRDÜĞÜ İÇİN DİZİ İLE GELME KARARI DA VERDİ! VE BU KARAR ÇOK ÖNEMLİDİR! MİLATTIR!
İşte bu yeni algı yöntemleriyle birlikte değişen dünyaya yeni bir Rothschild stratejisi geliyor. 2012 yılından beri Londra'daki Ekvator Büyükelçiliği'nde yaşayan Julian Assange da Rothschild ailesiyle çalışır. Eğer aile olmasaydı, bugün hapiste öldürülmüş bir Assange olurdu. Assange AİLE için çalışıyorsa demek ki ABD ile AİLE, Kraliçe ile AİLE arasında bir restleşme vardı! İşte bu şimdi yerini savaşa bıraktı...
Rothschild ailesi ile Kraliçe II. Elizabeth'in ilk çatışmasının da Assange üzerinden gerçekleştiğini görmeliyiz. AİLE Assange'ın Londra'da yaşamasını sağladı. Ancak Kraliçe II. Elizabeth de onun elçilik dışına çıkmasına izin vermedi. Şimdi önümüzdeki dönem çok daha etkili adımların atıldığına şahit olacağız.
ARAMCO sadece bir şirket değil. ARAMCO ile birlikte Akdeniz'deki enerji de yönetilecek. ARAMCO, istediği zaman petrolü 200 dolara çıkartacak, istediği takdirde 20 dolara düşürecek. Bu güç, hiçbir ordu ile sağlanamaz. Mümkün değil! O nedenle ARAMCO'nun geleceği, bölgenin ve kıtaların geleceğini belirleyecek. Burada patron Suudiler olmayacak. Bunu Selman da biliyor, tüm prensler de. Ancak ellerinde bunu değiştirecek bir güç yok. ARAMCO'nun tek başına büyük şirket olmasını isteyen de Rothschild ailesiydi. Washington da buna izin verdi ve birkaç ay öncesinde de devreye girildi.
Ailenin en büyük hatası, ARAMCO'nun bu kadar güçlenip merkezde tek başına olmasıydı.
Petrol fiyatlarının düşük seviyede seyrettiği 2017 yılında ARAMCO'nun açıklanan karı yaklaşık 40 milyar dolar. Gerçek rakam ise 100 milyar dolara yakın.
Petrol fiyatlarının 180 dolara çıktığı an ARAMCO'nun günlük karı 1.3 milyar dolar, yıllık karı ise 400 milyar dolara yakın olacak. Para gücünün dışında, başta Çin olmak üzere Avrupa Birliği ülkelerini de kontrol altına alacaksın. ARAMCO BU! İşte bu güç nedeniyle ARAMCO çok ama çok önemli. Washington ile Londra'nın anlaşması AİLENİN DIŞARIDA KALMASINA YOL AÇTI. AİLE DE ARAMCO'YU BIRAKMAK NİYETİNDE DEĞİL. HEM DE HİÇ! Suudi Arabistan bu hamlelere ne cevap verecek?
Muhtemelen kazanan ülkeyle hareket edecek. Ya da tekrar Rothschild ailesinin garantörlüğünde günlerini geçirecek. Ailenin en önemli güçlerinden biri de Eski Maliye Bakanı İbrahim el-Assaf'tı. Veliaht Prens Selman'ın gözaltına aldırdığı prens ve yetkili isimler arasında o da vardı. ARAMCO yönetim kurulu üyesi de olan İbrahim el-Assaf, şirketin kara kutusudur. Önümüzdeki günlerde İbrahim el-Assaf'ın geleceği, ARAMCO'nun da kaderini belirleyecek. Şu anda güç Washington'dan yana. Ancak İbrahim el-Assaf, Washington karşıtıdır. Operasyon sonrası birçok evraka imza attırılan İbrahim el-Assaf'ın psikolojik açıdan zor durumda olduğu iddia ediliyor. Tabii bu Washington'ın yaydığı ancak aile tarafından kabul görmeyen bir iddia.
KAVGA BU! Şimdilik taraflar da böyle... Bütün bu çarpışmanın burada, TÜRKİYE'de, hissedilmemesi mümkün değil... Konu AKDENİZ olunca burada son sözü kimin söyleyeceği her zamankinden daha önemli hale gelmekte...
Yakında göreceğimiz TANSİYON da bunun eseri... Zaten başladılar... Dikkatli izleyin. Çok şey göreceksiniz....

KAYNAK : Ergun DİLER / Takvim Gazatesi


27 Eylül 2018 Perşembe

Suudi Arabistan Trump’a güvenebilir mi?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Trump dönemi Washington’ın politikaları, uluslararası sistemdeki güç dağılımını sarstı. Göreceli güç artırımına giden Trump yönetimi, uluslararası sistemdeki diğer aktörlerin ABD’ye bakışını da etkiledi.




ABD Başkanı Donald Trump’ın beklenmedik ve rasyonel olmayan hamleleri, geleneksel uluslararası ilişkiler ittifaklar mefhumunu yerle bir etti. Başkanlık seçimleri boyunca kullandığı söyleme bakılacak olursa, Trump’ın yeni bir dünya düzeni kurma planı olduğu görülmekte. “Amerika’yı yeniden büyük yap” veya “Amerika’yı yeniden harika yap” diye tercüme edebileceğimiz “Make America great again” sloganı aslında bu dünya düzenin ilk işaretçisiydi. Ayrıca Trump’ın selefi Obama’yı şiddetle eleştirmesi de söz konusu yeni dünya düzenini inşa etmenin bir parçası olarak görülebilir.

Trump başkanlık seçimleri boyunca mültecilere yönelik ırkçı söylemler geliştirirken bazı ülkelere yönelik de ağır söylemlerde bulunmuştu. Söz konusu söylemlerden ABD’nin geleneksel müttefikleri olan Körfez ülkeleri de nasibini almıştı. Trump “Borcumuzu Körfez ülkeleri ödeyecek. Onlar bizsiz yoklar” ifadelerini kullanırken, söz konusu söylemler, Körfez’de soğuk duş etkisi meydana getirmişti. Gerek Wikileaks belgelerinin basına sızması sonucu gerekse çeşitli medya organlarının yaptığı haberler, Körfez ülkelerinin seçimler boyunca Hillary Clinton’ı desteklediklerini ortaya çıkarmıştı. Dolayısıyla Körfez ülkeleri gerek destekledikleri adayın kazanamaması gerekse kendilerine yönelik beklenmedik söylemlerle iktidara gelen bir ABD başkanıyla karşı karşıya gelmişti. Trump söylem bazında Körfez’i kaygılandırsa da selefi Obama eylem bazında Körfez ülkelerinin endişelerini hadsafhaya çıkarmıştı. Suudi Arabistan Obama döneminde ABD’ye güvenilmemesi gerektiğini anlamıştı.


Obama’dan Körfez’e ders: ABD’ye güven olmaz


Barack Obama dönemi ABD dış politikası, başkanın demokrat olması hasebiyle, daha çok müdahalecilikten uzak olmuştu. Obama ve ekibi daha çok uluslararası hukuk, insan hakları gibi yumuşak güçle yakından alakalı unsurları siyasete alet ederek, ABD’nin uluslararası sistemdeki pozisyonunu değiştirmeye yönelik ilk adımları atmıştı. Diğer bir deyişle Obama dönemi ABD, gerek Ortadoğu’dan gerekse dünya siyasetinden bir hayli geri çekilmişti.

Arap ayaklanmaları süresince Washington’ın takip ettiği politika da Riyad’ın ABD’ye olan güvenini sarsmıştı. Mübarek gibi uzun süredir müttefiki olan bir diktatörün iktidardan gitmesine göz yuman ABD, gerekirse Körfez’deki monarşilerin demokrasiye geçişine ve iktidardaki monarşilerin devrilmesine de göz yumabilirdi. Genelde Körfez’in özelde ise Suudi Arabistan’ın bu kaygısı, ABD’nin grand stratejisindeki değişiklikle daha da şiddetlendi. Obama döneminde Irak’tan askeri olarak çekilmeye başlayan Washington için Ortadoğu, daha çok “uzaktan dengelenecek” bir bölge olarak görüldü. Bu durum en çok ABD’ye güvenlik konusunda son derece bağımlı olan ülkeleri ciddi şekilde kaygılandırmıştı. ABD’nin güvenlik şemsiyesi olmaksızın Ortadoğu’da varlıklarını sürdürmesi neredeyse imkansız olarak görülen Körfez ülkeleri (özellikle Suudi Arabistan), Obama’nın söz konusu politikasından memnun değildi. 

Üst düzey Suudi yetkililer söz konusu rahatsızlığı defalarca dile getirmiş, Obama yönetiminin insiyatif alıp bölgesel gelişmelere kayıtsız kalmamasını ve aktif müdahil olmasını açıkça deklare etmişlerdi. Fakat Obama yönetimi askeri müdahale gibi seçeneklerden uzak durdu. Suudi Arabistan özellikle Suriye bağlamında Obama’nın çok geç olmadan müdahil olmasını istemişti. Suriye’de kimyasal silah kullanılması durumunda “kırmızı çizgileri”nin ihlal edileceğini ve askeri müdahalenin mümkün olabileceğini söyleyen Obama, Guta ve diğer birçok şehirde sivillere yönelik kimyasal saldırılar olmasına ve uluslararası toplum tarafından bu saldırılar teyit edilmesine rağmen herhangi bir adım atmadı. Dolayısıyla Riyad yönetimi ABD’ye olan güvenini yitirdi.

Öte yandan ABD’nin Suudi Arabistan’ın 1979’dan beri bölgesel rekabet içinde olduğu İran’a yönelik politikası da Riyad’ın Washington’a bakışını tamamen değiştirdi. Nitekim Obama döneminde İran ile P5+1 anlaşması imzalanmış ve İran “normal” bir Ortadoğu ülkesi olmak yolunda önemli adımlar atmaya başlamıştı. Artık el-Suud ailesi ve Suudi yöneticiler İran’ı uluslararası sisteme entegre etmeye çalışan ve Tahran’ı şer ekseninde görmeyen bir yönetimle karşı karşıyaydı. Obama döneminde Suudi Arabistan ABD’ye güvenmemesi gerektiğini anlamıştı. 11 Eylül saldırıları ile zedelenen, ABD’nin Irak işgaliyle çatlamaya başlayan ABD- Suudi Arabistan ittifakı Obama döneminde derinden sarsılmıştı.


Trump’ın Riyad’a biçtiği rol


Trump iktidarıyla ise ikili ilişkilerdeki yaralar sarılmaya başlanmıştı. İlk yurtdışı ziyaretini Suudi Arabistan’a yapan Trump, İran karşıtı söylemleriyle Arabistan için umut ışığı olarak görülmüştü. Trump’ın politik tavırları Suudi Arabistan’ın (her ne kadar şu an için iyi ilişkilere sahip olsalar da) ABD’ye güvenmemesi gerektiğini ortaya koyuyor. Nitekim Trump dönemi Washington’ın politikaları uluslararası sistemdeki güç dağılımını sarstı. Göreceli güç artırımına giden Trump yönetimi, uluslararası sistemdeki diğer aktörlerin ABD’ye bakışını da etkiledi. Bu noktada Trump yönetiminin Çin, Rusya, Almanya, Fransa, İran, Türkiye gibi ülkelere başlattığı ekonomik savaş, söz konusu ülkeler tarafından saldırgan bir tavır olarak okunabilir ve uluslararası sistemdeki ABD müttefiklerinin kaygılarını artırabilir. 

Bu bağlamda, Suudi Arabistan ABD’yi karşısına almadan Çin ve Rusya gibi ülkelerle yakınlaşarak Washington’a olan bağımlılığını azaltabilir. Trump’ın ABD’yi bir şirket gibi yönetme istediğinin aşikar oluşu, müttefikleri ve uluslararası aktörlerle yaşadığı problemler, Riyad’ın devlet aklıyla hareket etmesini gerektiriyor. Trump döneminde, ABD’nin yıllardır “stratejik ortağı” olarak tanımladığı Türkiye ile olan ilişkilerinin birçok boyuttan krizlerle karşılaşması, ABD’nin yıllardır geleneksel müttefiği olan Riyad’ın da krizlerle karşılaşabileceğini gösteriyor.

Arabistan’ın de facto lideri birinci veliaht ve savunma bakanı Muhammed bin Selman ile Trump ve damadı Kushner’in güçlü bağlara sahip olduğu biliniyordu. Fakat Selman’ın Washington’dan (Kushner’dan uzaklaşarak) bağımsız hareket etmeye çalıştığı, dolayısıyla da Trump’ın Riyad yönetimini cezalandırabileceği düşünebilir. Söz konusu cezalandırmanın Türkiye veya İran ile ABD’nin yaşadığı kriz derecesinde olmayacağı söylenebilir. “ABD Suriye’ye yönelik yıllık 230 milyon dolarlık saçma kalkınma ödemesini sonlandırdı. 

Suudi Arabistan ve Ortadoğu’daki diğer zengin ülkeler ABD yerine ödeme yapacaklar” şeklinde açıklamalar yapması, Trump’ın gerekirse Suudi Arabistan’ın imajını zedeleyeceğini ve Riyad’ı bir banka olarak kullanabileceğini göstermektedir. Bu durum da Riyad’ın ABD’ye güvenmemesi gerektiğini ortaya koyuyor. Arabistan’ın ABD’yi dengeleyecek aktörlerle yakınlaşması da söz konusu. Artık sadece ABD’ye endeksli bir dış politika izlemek zorunda olmayan Riyad, aktör çeşitlendirerek Trump’a güvenmemesi gerektiğini anladığını gösteriyor. Nitekim Kral Abdullah’ın veliahtlık döneminden itibaren başlatılan, ABD’ye olan bağımlılığı azaltma ve dış politikada aktör çeşitliliğine gitme politikası halen sürdürülüyor. Suriye müdahalesiyle bölgesel etkinliği artan Rusya ile Körfez ülkelerinin yakınlaşması, ekonomik olarak gittikçe güçlenen ve Ortadoğu’da aktif rol almaya çalışan Çin’in Körfez ile gittikçe sağlam ilişkiler inşa etmesi Riyad’ın elini güçlendirdi.

Suudi Arabistan’a yönelik Trump’ın söylemleri ve hamleleri düşünülecek olursa, Riyad’ın Trump’a güvenmemesi gerektiği kolaylıkla söylenebilir. Trump’ın hiyerarşik ilişki türünü benimsemiş olması ve bunu sıklıkla dile getirmesi ve Suudi Arabistan’ı ve Körfez ülkelerini “sağımlık inek” olarak görmesi de Riyad’ı rahatsız etmektedir. Öte yandan Trump’ın azlinin konuşulduğu ve akıl sağlığıyla ilgili raporların ortaya konulduğu konjonktürde Suudi Arabistan’ın Trump’a güvenmemesi daha rasyoneldir. Uluslararası ilişkiler literatüründe ilişkiler güven üzerinden değil, çıkar üzerinden kurulur. 

Bu noktada Riyad yönetiminin de Trumplı bir Washington’a soru işaretleriyle yaklaşması elzemdir. Zaten 2015 sonrası pro-aktif bir dış politika izleyen Riyad yönetimi, eleştirel bir dil kullanan ve hiyerarşik pozisyon alan ülkelere yönelik sert adımlar atmıştı. Bu noktada Almanya, İsveç ve Kanada ile yaşanan krizler bu minvalde okunabilir. Ayrıca gerek Katar krizi gerekse Yemen politikasında Suudi Arabistan’ın Trump yönetiminden beklediği desteği alamaması da, tek sesli olmayan Washington yönetimiyle karşı karşıya olan Riyad’ın Trump’a güvenmemesi gerektiğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla Trump’ın yeni dünya düzenindeki Suudi Arabistan’a bakışı ve Riyad’a biçtiği rol, Suudi Arabistan’ın neden Trump’a güvenmemesi gerektiğini açıklıyor.

24 Aralık 2018 Pazartesi

Fırat'ın doğusundaki askeri operasyonunun stratejik boyutları

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf
"Verimli Suriye" olarak bilinen Fırat'ın doğusu aynı zamanda ABD'nin Ortadoğu'nun ortasında konuşlanmasına ve İsrail'e ilave himaye sunmasına imkan veren stratejik bir konumda.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı Fırat'ın doğusuna yönelik askeri harekatla, terör örgütü YPG/PKK unsurlarının Suriye'nin doğusunda ve kuzey doğusunda ABD desteğiyle kontrol altına aldığı bölgelerde bağımsız bir oluşum kurma çabalarına son verilmesi amaçlanıyor. 
Bu adım birçokları için şaşırtıcı olsa da Türkiye'nin güvenliği için hayati bir önem taşıyor.

Son olarak ABD'nin Suriye'deki askeri varlığını sonlandırma kararı almasının ardından, Türkiye'nin Münbiç'e yapacağı askeri operasyona ilişkin beklentiler iyice arttı. 

ABD'nin çekilme kararı, Barack Obama'nın Cumhurbaşkanı Erdoğan'a 2016'da verdiği sözün geç de olsa bir şekilde yerine getirilmesi anlamına geliyor. Washington'ın terör örgütü YPG/PKK unsurlarına verdiği silah desteğine ve eğitime bakıldığında, yapılanların DEAŞ terör örgütüne karşı savaş için gereken miktarı çoktan aştığı görülüyor. 

ABD, YPG/PKK unsurlarına hafif, orta ve ağır silahlar ile bir orduyu tamamen donatmaya yetecek düzeyde mühimmat desteğinde bulunmuştu.

Nitekim Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türk devletinin elinde bulunan somut delillere dair yaptığı açıklamada, uluslararası koalisyonun DEAŞ'a karşı savaşıp yok etmesi gerekirken, DEAŞ'ın bazı liderlerini koruduğuna dikkatleri çekmişti. 

Bu durum, bir anlamda ABD'nin, DEAŞ tamamen yok oluncaya dek terörle mücadele amacıyla Suriye topraklarında bulunduğu sözlerini de boşa çıkarmıştı.

ABD'nin bir başka gerekçesi ise İran'ı Suriye'den çıkarmaktı. Ancak İsrail'in zaman zaman bazı kritik İran mevzilerini vurması dışında, şimdiye kadar İran'ı çıkarmaya yönelik ciddi bir çaba görülmedi. İranlı milisler Dera'dan Süveyda'ya, Halep'ten Hama'ya ve İdlib kırsalına kadar Suriye'nin her tarafına yayılmış durumda. İran'ın yayılma alanı genişlemesine rağmen, ABD'nin -İranlı milislerin Rus paralı milisleriyle iş birliği içinde gerçekleştirdiği T4 askeri üssü saldırısına karşı koymak dışında- hedef almak bir yana, İranlı milislerinin hareketlerini dahi önlediği görülmedi.

Washington ve Brüksel, Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG), ABD'nin terör örgütleri listesinde bulunan PKK'nın militanlarından oluştuğunu biliyor. Amerikalı subaylar ayrılmadan önce, bu güçlerin sözcüsü olan Talal Silo'ya bunu söylemişti. 

Bu inkar edilemez gerçeğe rağmen Washington, Haseke'de ve Irak'ın kuzeyinde özel birlikler olarak bu militanları silahlandırmaya ve eğitmeye devam etmişti. Washington, ele geçirdikleri bölgelerde halkı zorla göç ettirme suçları işleyen, demografik yapıyı değiştiren bu militanlara destek vermeyi sürdürdü. 
Zorla göç ettirilen, evleri yıkılan milyonlarca Arap ve Türkmen için, ABD'nin Suriye'den çekilmesi hiç şüphesiz bir takım önemli sonuçlar doğuracaktır. ABD desteğinden yoksun kalan YPG/PKK terör unsurları, başta Münbiç olmak üzere birçok bölgeyi terk etmek durumunda kalabilir.


Fırat'ın doğusunun stratejik önemi


Fırat'ın doğusu doğal gaz ve petrol rezervlerinin yanı sıra, tarım ve su kaynaklarını barındırması bakımından "verimli Suriye" olarak bilinir. Bu durum ABD'nin buraya el atmasına neden oldu. Ayrıca bu bölge, ABD'nin Türkiye, Irak, İran ve Körfez'e yakın bir şekilde Ortadoğu'nun ortasında konuşlanmasına ve İsrail'e ilave himaye sunmasına imkan veren stratejik bir konumda.

Washington tarafından sözde teröre karşı savaşta stratejik ortak olarak seçilmesinin ardından, SDG ABD'nin bölgedeki kara gücü oldu. Bu da SDG'nin özerk bölge/devletçik kurma hayalinin peşinden gitmesinin yolunu açtı. SDG bu hayaline kavuşmak için Arap, Türkmen, Süryani ve diğer etnik gruplar ile ayrılıkçı/Öcalancı ideolojiyi reddeden Kürtler üzerinde baskı kumak ve demografik yapıyı değiştirmeye çalışmak gibi bir dizi etnik temizlik hareketlerine yöneldi.


Daha önce verilen sözler tutulmadı


ABD'nin bilinen oyalama taktikleri, sözleri yerine getirmeme ve anlaşmaları uygulamama tutumu, Ankara'da rahatsızlık oluşturuyordu. Eski ABD Başkan Yardımcısı, Suriye'de güvenli bölge oluşturulması hususunda Türkiye ile beraber çalışmayı vadetti ve bu konuda anlaşmaya imza attı. 

Bizzat kendisi ve onunla beraber dönemin Savunma Bakanı, SDG'nin Fırat nehrinin batısına geçmeyeceğini taahhüt etti. Ancak Türkiye'nin uyarılarına rağmen, SDG Fırat'ın batısına geçti ve Münbiç ile Tel Rıf'at'ı işgal etti. Sonra ABD, ABD-Türkiye ortak güçlerinin gözetiminde bu militanları bir takvime göre Münbiç'ten çıkaracağını vadetti. Ancak bunların çıkartılması ve anlaşmanın uygulanması yerine, bu güçler tüneller kazmaya başladı.
ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey Ankara'daki son görüşmelerde Türkiye'nin sınır gözlem noktalarını boşaltma yönündeki talebini reddetti. 
Ama bardağı taşıran son damla, James Jeffrey'in ABD'nin askeri varlığının devam edeceği ve Washington'ın Fırat'ın doğusunda daha önce Irak'ın kuzeyinde yaptığı uygulamaları tatbik edebileceği yönündeki açıklamaları oldu. Jeffrey bu açıklamalarıyla askeri ve güvenlik tedbirlerini, uçuşa yasak bölge ilan edilmesini, gerektiğinde müttefiklerini savunmak için doğrudan askeri müdahale yapılmasını kastetti.


Trump'tan yeşil ışık


Erdoğan ile telefon görüşmesinde Trump, Türkiye'nin stratejik güvenliğini koruma çabalarını anladığını gösterdi. 
ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, NATO önündeki konuşmasında, SDG'nin ABD ve uluslararası koalisyonun terör örgütü DEAŞ'la mücadelede ortağı olduğunu belirtti. Yani iki taraf arasındaki ortaklık bununla sınırlıydı ve ABD güçleri Fırat'ın doğusunda Türk güçleri tarafından gerçekleştirilecek bir operasyona müdahalede bulunmayacaktı.


Moskova Türkiye'nin operasyonunu memnuniyetle karşılayacak


Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ABD'nin Suriye'deki nüfuzunu zayıflatmak ve Türkiye ile ABD arasındaki anlaşmazlıkların şiddetini artırmak için Ankara'nın Münbiç ve Fırat'ın doğusunda operasyon yapmasını destekleme konusunda hiç tereddüt etmeyecektir. 
Bu durum, Rusya'nın Suriye ve Ortadoğu stratejisinin yararınadır ve Türkiye'nin Moskova'ya daha fazla yakınlaşması için de bir fırsat oluşturacaktır.

Fırat'ın doğusuna yönelik operasyon Türkiye için stratejik bir zorunluluk

Türkiye'nin Fırat'ın doğusuna yönelik askeri operasyonunun stratejik boyutunu ele almadan önce şu soruyu sormak gerekir: "Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatları olmasaydı, (parçalanmamış) birleşik bir Suriye'den bahsetmek mümkün müydü?"

Farz edelim ki Türk ordusu sınırın öteki tarafında yapılanlara seyirci kalmış, bir anda milliyetçilik hisleri kabaran çevrelerin istediği gibi, hiç bir şey yapmadan PKK militanlarının kuzey Suriye'nin demografisini değiştirmesine engel olmamış ve Fırat Kalkanı ile Zeytin Dalı harekatlarını gerçekleştirmemiş olsun. Şu an Suriye'de durum ne olurdu?

En muhtemel, belki de tek senaryo şu olurdu: ABD ve onun müttefikleri PKK/PYD militanlarının varlığının ve operasyonlarının meşruiyet kazanması için, El-Bab kenti ve çevresi terör örgütü DEAŞ'ın elinde olacaktı, buna karşılık olarak da Suriye'nin kuzeyinin tamamı Akdeniz'e kadar Suriye Demokratik Güçleri'nin kontrolüne geçecekti. 
Böylece terör elebaşı Abdullah Öcalan'ın devletçiği Suriye'de emrivaki olarak kurulmuş olacaktı.

Bugün Fırat'ın doğu bölgesinde aynı senaryo tekrarlanıyor. Sincar dağı ikinci bir Kandil dağına dönüştü; ayrılıkçı militanlar için korunaklı bir sığınak teşkil etmeye başladı. PKK/PYD'li teröristler bugün "ikinci İsrail" anlamına gelen "Öcalan devletçiği"ni kurma aşamasına geldiler. Ya bu haksız duruma son verilecek ya da sadece Suriye'nin birliğini değil, istisnasız bölgedeki ülkelerin tamamını tehdit eden bir durum oluşacaktır.

İlginç olan ve hayrete düşüren şey ise bazı Arap ülkelerinin yıkıcı ve tehlikeli olan bu ayrılıkçı projeyi desteklediğini gizlememesidir. Bu devletler için -kardeş bir ülkenin parçalamasına katkı sağlasa dahi- Erdoğan'ın karşısında olmak yeterli bir gerekçedir.

Fırat'ın doğusundaki askeri operasyonun Türkiye için stratejik bir zorunluluk olduğu doğrudur. Ancak bu aynı zamanda ileride Suriye'nin birliği için de bir emniyet supabıdır.


7 Kasım 2017 Salı

Suudi Arabistan'da Olan Bitenin Özeti!

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Fehim Taştekin 
Fehim Taştekin'in analizi:Washington'a yeni bir Suudi yönetimi vadeden BAE. Bu vaade yatırım yapan ise Trump. Veliaht prens, ABD'de Suudları reforma götürecek kral adayı olarak tanıtılıyor.

Suudi Arabistan'da Olan Bitenin Özeti! Veliaht Prens, Trump'ın Truva Atı Çıktı
Suudi Arabistan'da aralarında bakanlar, prensler ve medya patronlarının da bulunduğu çok sayıda üst düzey yetkili "yolsuzlukla mücadele" operasyonu sonucu tutuklandı. Peki ülkede yaşananların diplomatik ilişkilere etkileri ne olacak? 

Gazeteci-yazar Fehim Taştekin, BBC Türkçe için yazdı.
"Suudi Kral Selman bin Abdülaziz
Suudi Arabistan'da 4 Kasım gecesi 11 prens, 4 aktif bakan, eski bakanlar ve üç medya patronunun aralarında bulunduğu onlarca kişi "yolsuzlukla mücadele" kisvesi altında tutuklandı ya da otel hapsine alındı.

Kaçışları önlemek için özel jetlerin kalkışı yasaklandı. Prens Mansur bin Mukrin de muhtemelen kaçarken helikopterin düşmesi sonucu öldü.
Bu operasyonlardan bir süre önce çok sayıda din adamı, yazar ve eylemci tutuklanmıştı.

OĞLUNA TAHTI ZİMMETLEMEK İÇİN YAPTIĞI SARAY DARBESİ

Kral Selman bin Abdülaziz'in kendinden sonra tahtı, oğlu Muhammed bin Selman'a zimmetleyebilmek için yaptığı saray darbesi kaçınılmaz olarak binlerce prensi barındıran İbn Suud ailesindeki cinleri şişeden çıkarttı. Şimdi olası bir karşı darbe ya da meydan okumanın gelebileceği bütün yollar bir bir kesiliyor.

Bir kararname ile oluşturulan yolsuzluklarla mücadele komitesinin başkanlığını da üstelenen Muhammed bin Selman istediğini tutuklatma, hesapları dondurma ve mal varlıklarına el koyma yetkisine kavuştu.

DEMİR YUMRUĞUN İNŞASI

Olası bir darbe evvela silahlı güçler ya da silahlı gücü olan bir prensten gelebilirdi. Muhammed bin Selman zaten savunma bakanıydı. İçişleri bakanlığını da kuzeni Muhammed bin Nayif'i ev hapsine aldıktan sonra diğer koltuğuna sıkıştırmıştı.
Geriye Prens Mutaib bin Abdullah'ın komutasındaki Ulusal Muhafazlar kalmıştı. Geleneksel olarak Uteybe ve Mutayr kabilelerine dayanan Ulusal Muhafızlar bakanlık statüsü verilmiş bir ordu. 

Prens Mutaib bin Abdullah'ın tutuklanmasıyla burası da zapturapt altına alınmış oldu. Mutaib'in kardeşi Türki bin Abdullah da tutukladı.
Orduyla bağlantılı aşiret liderlerinin hesapları donduruldu ve yurtdışına çıkışları yasaklandı. Çünkü bunlar genelde Mutaib'in babası ve bir önceki Kral Abdullah'a bağlılığı ile tanınıyor. Muhammed bin Selman, Abdullah'ın oğullarının kalkışmada bulunmayacağından emin olmak istiyor. Denizlerden bir tehlike beklenmese de Donanma Komutanı Abdullah el Sultan da açığa alındı.

Önemli kararların alındığı ekonomi komitesinin başkanlığını da yürüten Muhammed bin Selman, Arap dünyasının nabzını tutan üç büyük şirket ART, MBC ve Rotana'nın sahiplerini de tutuklatarak medyayı tekeline aldı.

MINTIKA TEMİZLİĞİNİN ÖTESİNDE BİR OPERASYON

Ancak Muhammed bin Nayif'i veliaht prenslikten azledip bu payeyi Muhammed bin Selman'a veren akıl, sadece basit bir mıntıka temizliği yapmıyor, ardı ardına kritik adımlarla çok boyutlu bir kurguyla hareket ettiğini gösteriyor. Nedir bu kurgu? ve kimdir bu kurgucu?

VAAD EDEN BİRLEŞİK ARAP EMİRLİKLERİ, YATIRIM YAPAN TRUMP


Muhammed bin Selman'ı güçlü bir lider olarak sahneye taşıyan operasyon, üç temel çerçeveyle başta Washington D.C. olmak üzere küresel etki ve karar merkezlerinde servis edildi:
Bu üç alandaki vaatlerle uluslararası sularda 32 yaşındaki prensin yelkenleri şişirildi.
Washington'a "yeni bir Suudi yönetimi" vadeden Birleşik Arap Emirlikleri (BAE). Bu vaade yatırım yapan ise Donald Trump yönetimi.

Her şey bu kadar net ve keskin mi? Elbette başka faktörler de var ancak yoldaki işaretlere göre aracın menzilini tarif etmek de zor değil.

SUUDLARI REFORMA GÖTÜRECEK KRAL ADAYI OLARAK TANITILDI

Muhammed bin Selman'ı pazarlayan BAE'nin Washington Büyükelçisi Yusuf el Uteybe idi. Onun da akıl hocası ve patronu Ebu Dabi Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed.
Muhammed bin Nayif'in ayağını kaydıran operasyonun arkasında olan kişilerden söz açılınca parmaklar Muhammed bin Zayed'i gösteriyordu. Muhammed bin Zayed, açıkça "maymun" diyecek kadar Muhammed bin Nayif'ten nefret ediyordu.

Ortaya çıkan yazışmalara bakılırsa Uteybe, Muhammed bin Selman'ı Washington'daki etkili çevrelere Suudi Arabistan'ı reforma götürecek ve modernize edecek pragmatik bir kral adayı olarak tanıtıyordu. Muhammed bin Selman için Washington'daki dikenleri kaldırması için BEA'nin lobicisi Harbour Group da kiralandı.

Bu şirketin başkanı Richard Mintz, Uteybe'nin yakın arkadaşı. Mintz'in 11 Eylül saldırıları nedeniyle Suudi Arabistan'ı çileden çıkartmış biri olması da sorun değildi. Muhammed bin Selman'ı yönlendiren ekibin belirlenmesinde de Muhammed bin Zayed'in etkili olduğu öne sürülüyor.

ABD NEDEN MEMNUN?

Bu operasyonun ABD ile ilgili boyutlarına da bir parantez daha açmak gerekiyor. Malum İran'a karşı sert politika ararken İsrail'le yolları kesişen Suudi yönetimi, Barack Obama'da göremediği haşinliği Trump'da buldu. Haliyle İran'ın nüfuzuna Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen'de karşı koyacak geniş bir strateji için gündemler çakıştı.

Trump için 400 milyar dolarlık silah anlaşması da bu ortaklığın şerefine patlatılan şampanya gibi geldi. Trump'ın damadı ve Orta Doğu'daki iş takipçisi Jared Kushner'in son operasyondan saatler önce Suudi Arabistan'da bulunması da, Kral Selman ve oğlunun ABD yönetimiyle koordineli hareket ettiğinin işaretiydi. Kushner'in Riyad'da kimlerle görüştüğü devlet sırrı gibi saklandı.

PRENS TALAL'IN TUTUKLANMASI TRUMP'A HEDİYE SAYILABİLİR

Trump Saudi Aramco'nun borsaya girme kararıyla ilgili sevincini Twitter hesabından "ABD için çok önemli" diyerek paylaştı. 18 milyar dolarlık servete hükmeden Prens Velid bin Talal'ın tutuklanması da Trump'a sunulan bir diğer hediye sayılabilir.

TRUMP'IN TEHDİDİ YERİNİ BULDU

Newscorp, Citigroup, 21st Century Fox ve Twitter'ın ortağı olan Prens Velid, ABD'deki seçim kampanyaları sırasında Trump'a "Rezil" demişti. Trump da "Budala prens babacığının parasıyla bizim Amerikalı politikacılarımızı kontrol etmek istiyor. Ben seçildiğimde bunu yapamazsın" yanıtını vermişti.
Tehdit yerini buldu. Trump, Kral Selman'ı arayıp şimdiye kadar yapıp ettiklerinden dolayı tebriklerini de iletti. Yaşananların Trump'ın bilgisi dışında geliştiğini söylemek zor. Prens Velid'in 500 milyar dolarlık mega kent projesi NEOM'a yatırım yapmaktan kaçınması ve Muhammed bin Nayif'in ev hapsinde tutulmasını eleştirmesi yüzünden kara listeye girdiği de konuşuluyor.

BOŞALACAK ALANLARA HANGİ ABD ŞİRKETLERİ GİRECEK?

Ulusal fon oluşturmaktan bahseden Muhammed bin Selman'ın servetine göz koyduğu şirketler arasında Riyad'da istifasını duyuran Lübnan Başbakanı Saad el Hariri'ya ait Saudi Oger ile Usame bin Ladin'in ağabeyi Bekir bin Ladin'a ait "Saudi Binladin Group'" da var. Önemli olan bundan sonra hangi Amerikan şirketlerinin buralardan boşalacak alanlara gireceğidir.

İSYAN YA DA KARŞI DARBE OLUR MU?

Birçok yorumcu Muhammed bin Selman'ın risk almayı abarttığını düşünüyor. Peki bütün bunlar ters teper ve hesapları alt üst eden gelişmelere yol açabilir mi?
Operasyonların yolsuzlukla mücadele altında yürütülmesi 32 yaşındaki Muhammed bin Selman'ın ihtiyacı olan halk desteğinin temin edilmesine yarıyor. Ki özellikle sosyal medyada İngilizce yazanların aksine Arapça mesajlarda alınan tedbirlerin alkışlandığı görülüyor.

Muhammed bin Selman bir önceki önlem ya da operasyona karşı bir tepki birikmesine fırsat vermeden yeni agresif adımlar atıyor. Yani nefes aldırmıyor. Suudi tarihinde iki önemli meydan okuma yaşanmıştı: İkisi de radikal Vehhabi kanattan gelmişti. İlk kafa tutan 1930'larda İbn Suud'un yoldan çıktığını düşünen İhvan hareketiydi.
Bu hareket Suudi Arabistan'ın kuruluşunda kritik rol alan bir milis gücüydü. İkincisi 1979'da Cuheyman el Uteybe'nin 400 kadar militanla birlikte Kabe'yi basmasıydı. Onların isyan nedeni de yönetimin İslam dairesinden çıkması, yolsuzluğa batmaları, lükse-şatafata dalmasıydı. Selefi kanattan yeni bir meydan okuma potansiyel olarak mümkün. Ancak 11 Eylül'den beri alınan sıkı tedbirler bu kesimin de göz açmasına fazla imkan vermiyor.

EN TEPEDEKİLER ALAŞAĞI EDİLDİ

Saraya biatlı ulema "Yolsuzlukla mücadele şeriatın emridir, terörle mücadele kadar önemlidir" diyerek Muhammed bin Selman'ın adımlarına dini meşruiyet kazandırdı. Ama bu radikal selefileri bağlamaz.

Reforma yönelik sinyaller verilirken buna karşı söz söyleyebilecek ne kadar din adamı varsa tutuklandı. Tabii o bahaneyle Katar'a abluka ve Yemen'e askeri operasyonları eleştiren yazar ve eylemciler de demir parmaklıkların ardına gönderildi.

Bu kez son operasyonla birlikte en tepedekiler alaşağı edildiği için tepkinin kaynağı ve türü değişebilir. Çöl sabahı ne tür fırtınalar getirecek bekleyip göreceğiz."

29 Ocak 2019 Salı

Güvenli bölge: Türkiye başından beri haklıydı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf
Washington’un bir yandan PYD / YPG’yi savaş sonrası siyasi-askeri bir rol için desteklerken diğer yandan da Ankara’yı sadık bir NATO müttefiki olarak yanında tutabileceğini söyleyen herkes -tek kelimeyle- mevcut gerçeklikten kopuk bir hayalperesttir.

ABD Başkanı Trump'ın geri çekilme kararının ardından Türkiye, Suriye'nin kuzeyinde, geniş kapsamlı bir sınır ötesi terörle mücadele harekatı için hazırlıklarını artırdı. Olayların baş döndürücü bir hızda geliştiği şu günlerde, Ankara ve Washington (Anadolu Ajansı verilerine göre 460 kilometre genişliğinde ve yaklaşık 30 kilometre derinliğinde olacak) güvenli bölgeye dair müzakereleri sürdürüyorlar. Bu arada Türk yönetimi, güvenli bölge planını hayata geçirmek için, uygulanabilir ve karşılıklı bir anlayış tesis etmesi gereken Kremlin ile de üst düzey diplomatik temaslarda bulunuyor.

Açıkça ifade edelim, güvenli bölge düşüncesi, Ankara tarafından daha ilk savunulduğunda destek görse idi, bugün Suriye’de güvenlik ortamı çok daha iyi olabilirdi.
2013 yılında Guta'da yaşanan kimyasal saldırıların ardından Ankara, Baas rejimini benzer suçlar işlemekten kesin biçimde caydırabilmek için askeri müdahale seçeneğine yakın duruyordu. Washington'un, Baas’ın anlayabileceği dilden konuşmak için, yani Tomahawk füzelerini, ilham verici ancak icraata konulmayan, içi boş "kırmızı çizgi" nutuklarına tercih etmesi için dört sene geçmesi ve Beyaz Saray'da görev değişikliği yaşanması gerekti.
Türk dış politikası, Suriye’de Rusların ortalıklarda olmadığı, İranlıların sınırlı derecede müdahil olduğu ve DEAŞ'ın da henüz ülkenin başına bela olmadığı daha başlangıç safhasında güvenli bölge fikrini savunuyordu. 

Türkiye’nin farklı dönemlerdeki Suriye politikalarına ilişkin elbette birçok husus tartışılabilir, ancak bir şey son derece açık: Ankara'nın vizyonu daha 2013'te onaylanmış olsaydı, Avrupa, 21. yüzyılın zorlu insani kriziyle karşı karşıya kalmamış olacaktı. Dahası rejim, uluslararası normları hiçe sayarak kimyasal saldırılar ve sistematik varil bombası saldırılarını sürdürmeye cüret edemeyecekti. Son olarak, üst düzey NATO yetkilileri, bugün Doğu Akdeniz'deki kısıtlayıcı askeri kabiliyetlerden de (A2/AD anti-access / area-denial) endişe ediyor olmayacaktı.
Yine de, geçmişte olanlar geçmişte kaldı. Şimdi daha karmaşık bir gündemle ilgilenmek durumundayız. Türk-Amerikan güvenlik işbirliğini, Ankara-Moskova hattındaki yakınlaşmayı bozmadan artıracak bir güvenli bölge tesis etmemiz gerekiyor. Bunu yaparken, PYD / YPG konusuyla ilgili büyük anlaşmazlıklar da denklemin en riskli kısmı olmaya devam ediyor.

Basit gerçekler: Türkiye, meşru kaygıları olan bir NATO müttefikidir

PYD / YPG konusunun stratejik bağlamına yeniden, soğukkanlı biçimde göz atalım.
Amerikalı yetkililer, ABD tarafından da bir terör örgütü olarak kabul edilen PKK’yla (eski Savunma Bakanı Ashton Carter'ın ifadesiyle) "önemli bağları" bulunan PYD / YPG ile ilişkinin sadece taktik ve DEAŞ’a karşı terörle mücadele çabalarıyla sınırlı olduğunun altını defalarca çizmişlerdi. 
ABD'nin, YPG'ye (Suriye Demokratik Güçleri kapsamında) silah verdiği de iyi bilinen bir gerçek. Bunların arasında güdümlü tanksavar füzeler gibi işin rengini değiştirebilecek silahlar da var. Yine, bazı Amerikalı yetkililer, hiçbir tarih veya yol haritasına atıfta bulunmaksızın, DEAŞ ile mücadele sonrasında bu silahların geri alınması planlarından bahsetmişlerdi. Henüz ortada bir geri alım çalışması ya da planı da yok…

Bu noktada basit ancak kritik bir hususun da altını çizelim.
Washington’un, Suriye'nin kuzeyinde kalıcı, etnik bir özerklik oluşturmaya ve PYD'nin silahlı kanadı YPG'yi Lübnan Hizbullah'ı gibi bir şeye dönüştürmeye yönelik ilan edilmiş bir niyeti de –resmi kaynakların açıklamalarından bildiğimiz kadarıyla– yoktu. 
ABD'nin resmi planı, en başından beri, DEAŞ'ı ağır bir yenilgiye uğratıp, bir terör devletçiği oluşturmasının önüne geçmekti. Şimdi şayet baştaki plandan bir U dönüşü olduysa, yani Suriye’nin kuzeyinde, PYD / YPG kontrolünde etnik bir otonomi kurma stratejisi oluşturuldu ise, iki net sonucun farkında olunmalıdır.
Birincisi, böyle bir jeopolitik değişim, ancak çok önemli bir NATO müttefikini kaybetmek pahasına hayata geçirilebilir. Bunun başka bir yolu yoktur. Bu ikilemin iyi anlaşılması önemli, zira ABD basınında, Türkiye ve Suriye’ye ilişkin, jeopolitikten ve Orta Doğu’nun dinamiklerinden bihaber, güya Türkiye uzmanları tarafından çok yanıltıcı analizler yapılıyor. Washington’un, bir yandan PYD / YPG’yi savaş sonrası siyasi-askeri bir rol için desteklerken, diğer yandan da Ankara’yı sadık bir NATO müttefiki olarak yanında tutabileceğini söyleyen (hatta bunun için de PKK terör örgütüne ilişkin bazı açılım olanakları gibi ‘havuçlar’ sunan) herkes -tek kelimeyle- mevcut gerçeklikten kopuk bir hayalperesttir. Hiçbir devletin milli güvenlik değerlendirmesi bu şekilde çalışmaz... 

Gerçekçi tüm uzmanlar, Suriye’deki yeniden inşa sürecinin, bölgeyi on yıllarca şekillendirecek en önemli dinamik olduğunu da bilir.
İkincisi, Amerikalı müttefiklerimize PYD / YPG konusunda, Türkiye’yi kaybetme pahasına akıl verenlerin atladığı bir pratik de var. Tıpkı, ABD’nin askeri müdahalesinden sonra Irak'ta nüfuzu en çok artan gücün İran olduğu gerçeği gibi; PYD'nin başını çektiği bir özerkliğin ne tek ne de en müessir hamisinin Washington olacağına dair bir garanti yok. Yakın geçmişe bakılırsa, Suriye Baas rejimi ve onun kötü şöhretli istihbarat aparatı olan Muhaberât, PKK ve onun uzantıları üzerinde kontrol kurma konusunda çok daha köklü bir tecrübeye sahip. 
Ayrıca, Tahran'ın, 'vekalet savaşı oyuncusu devşirme' alanında sergilediği kabiliyet de dikkate alınması gereken bir husus. Yani, Türkiye’yi küstürürken karşılığında pek bir şey elde edememek de ihtimal dahilinde...
Ayrıca, yine fazlaca şişirilen 'Türkiye uzmanlarının' attıkları twitlerde ve yazdıkları görüş yazılarında değinmedikleri, konuşulmayan bir mesele var. ABD'nin geri çekilmeye dair verdiği ilk işaretlerin ardından, PYD, hemen Baas rejimine yanaşarak Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri’ne, Münbiç'te YPG'nin elinde bulunan mevzileri devralma çağrısında bulundu. Şimdi açık konuşalım: ABD Donanmasına ait destroyerler USS Porter ve USS Ross Nisan 2017'de 59 Tomahawk seyir füzesi ateşleyerek Suriye rejiminin Eş-Şayrât üssünü hedef almıştı. 
Obama yönetiminin çok değerli bir uluslararası normu koruyamamasının ardından nihayet bu füze taarruzu, kimyasal silah kullanımını caydırmaya yönelik sınırlı da olsa gerçek kırmızı çizgiler çekmeye yönelik bir adım oldu. Esed mesajı alamadı ve evvelden vermiş olduğu silahsızlanma taahhütlerini ihlal etmeye devam etti. Bu yüzden, Türkiye’nin üç NATO müttefiki, ABD, İngiltere ve Fransa, daha güçlü bir uyarıda bulunmak amacıyla Nisan 2018'de bir müşterek müdahale daha gerçekleştirdiler.
Şimdi, romantik bir coşkuya kapılarak Suriye Demokratik Güçlerini ve onun nüvesini oluşturan grupları "şövalye-vari DEAŞ avcıları" olarak görecek kadar büyülenmiş bazıları (PYD / YPG’yi kabullenmesi için ABD’nin Türkiye’ye nasıl yaklaşması gerektiği hakkında akıl verenler) acı gerçeği görmeyi istemeyebilirler. Fakat, ABD'nin DEAŞ karşısında, sahadaki ana 'müttefiki', yukarıda bahsi geçen Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri ile –yani, sistematik kimyasal silah kullanımı dolayısıyla ABD Donanması tarafından bombalanan Esed güçleriyle– göz açıp kapayıncaya kadar bir yakınlaşma içine girdi.
Şunu da belirtelim, Suriye Arap Silahlı Kuvvetlerinin üst düzey kadroları içerisinde, sistematik varil bombası saldırıları gerçekleştirme, hedef gözetmeksizin orantısız güç kullanımı, sivillere yönelik işkenceler ve kimyasal silah kullanma gibi gerekçelerle ABD veya AB tarafından yaptırıma tabi tutulmayan neredeyse bir tane general yok. 
ABD çekildiğinde Türkiye sınırındaki kilit yerleşimleri kontrol altına almaları için PYD / YPG tarafından davet edilenler, işte bu Suriyeli askeri kadrolar...
Ne de olsa, hem Baas hem de PYD / YPG, Sünni Arap demografisini zorla değiştirmeyi amaçlıyor (bundan şüphe duyanlar BM Genel Sekreteri'nin raporlarına göz atabilir) ve müşterek düşmanları da tek: Türkiye. Bu yüzden, ironik bir şekilde, bu işbirliği gerçekten de mantıklı bir zemine oturabilir. Ankara'nın bu konuyla ilgili endişeler taşımak için ise her hakkı saklıdır.

Bir daha asla: Esed klanı ve vekaleten savaş alışkanlıkları

Aslında, rejimin tutumu, Suriye Baası’nın iç yüzüne ve kullanışlı silahlı gruplara yaklaşımına vakıf olan uzmanlar açısından bir sürpriz olmamalıdır. Hafız Esed'in iktidarı, ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından resmen 'terör destekçisi devlet' olarak tanımlanmıştır. Şam 1980 ve 1990'larda PKK'yı beslemiş, terör örgütünü, Türkiye'ye karşı sürdürdüğü vekalet savaşında bir araç olarak kullanmıştır. 

Öyle ki, tecrübeli Türk diplomatlar, Suriye Baas rejiminin temsilcilerinin, Türkiye'de teröre verdikleri desteği kesme karşılığında müzakere masasına sınır-aşırı su kaynakları meselesini koymaya cüret ettiklerini dahi hatırlayacaktır.
1990'ların sonlarında Türk hükümeti, Silahlı Kuvvetler tarafından desteklenen sağlam bir zorlayıcı diplomasiyi hayata geçirir. Şam'daki seçkinler ve iktidara bir darbeyle gelerek mezhepçi bir diktatörlük tesis eden Hafız Esed, ancak o zaman Türkiye'nin toprak bütünlüğünü tehdit etmekte ısrar edecek olurlarsa rejimlerini devam ettiremeyebileceklerini anladılar. Sonuç olarak Suriye, 1998 yılında, Türkiye'de teröre verdiği desteği sonlandırma taahhüdünü vurgulayan Adana Protokolünü imzalamak zorunda kaldı.
Soğuk Savaş döneminde tam bir Sovyet uydusu olan, Orta Doğu'daki en büyük kimyasal silah envanterine sahip olan, ayrıca bu tarihe kadar sağlam bir Kuzey Kore müttefiki olarak kalan Baas rejimi, 20 yıl boyunca bir NATO ülkesine karşı vekalet savaşı verirken Türkiye'nin bazı geleneksel müttefikleri, Ankara’ya yardımcı olma konusunda aşırı istekli de olmadılar. Şüphesiz ki Türk yönetimi bu sefer daha büyük bir dayanışma görmek istiyor.

Geri çekilme tartışmalarının devam ettiği şu günlerde Suriye Baas rejimi, Ankara’nın Hafız Esed’in kötü şöhretli mirasına geri dönme konusunda taşıyabileceği bir niyete zerre müsamaha göstermeyeceğini çok iyi anlamalıdır. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Rusya Devlet Başkanı Putin’le yaptığı görüşmede Adana Protokolünü vurgulaması bir tesadüf değil. Basitçe söyleyecek olursak Türkiye, hortlatılmış bir vekalet savaşının milli güvenliğine bir tehdit olarak geri dönmesine izin vermeyecektir. Ankara'nın kuzey Suriye'deki güvenli bölge planlarının altında yatan jeopolitik sebeplerden biri de işte budur.


15 Eylül 2018 Cumartesi

Türk-Amerikan ilişkileri

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Trump büyük ihtimalle en az iki sene daha başkan kalacağı için, ABD'nin Türkiye'ye yönelik politikalarında büyük bir değişim bekleyemeyiz.
ABD'de Kasım ayında yapılacak ara seçimler yaklaştıkça, Donald Trump yurtiçi haberlere giderek daha çok kulak kabartıyor. Bu nedenle, öngörülmüş olması gerektiği gibi, Trump'ın Türk hükümetiyle ve rahip Brunson'ın tutukluluk halini devam ettiren Türk yargısıyla meşguliyeti ancak iki hafta sürebildi. Türk liderliğini zorbalıkla bezdiremeyeceği ve Türk ekonomisinin liraya zarar vermeye yönelik aşikar bir siyasi girişimden sağ çıkacağı da kendisine ayan olunca Trump hızla başka konulara yöneldi.
Geçtiğimiz 18 ay boyunca Trump, siyasi açıdan her ne zaman çıkarlarına uygun bulduysa, bir konudan diğerine atlama eğilimi gösterdi. Belli bir konu siyaseten veya medya sahasında arzu edilen neticeyi veremediğinde, bu konuda arzu ettiği neticeyi vermesini umut ettiği başka bir konu, genellikle sabah erken saatlerde atılan “tweet”lerle alelacele kamunun gözüne sokuldu. Trump yönetimini sarıp sarmalamış bulunan kaos, Türk yetkililer sakin kalarak Türk ekonomisini koruyacak ölçülü adımlar attığı takdirde, netice itibariyle fırtınanın bir müddet sonra dineceği anlamına geliyordu. Bu adımları attılar ve fırtına da geldi geçti. Fakat özellikle Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton'ın ve Başkan Yardımcısı Mike Pence'in kendisine Türkiye'yle ilgili iğvalar vermeye devam ettiğinden emin olabileceğimiz için, bu aynı kaosun şu anlama geldiğini de söyleyebiliriz: Trump hemen hiçbir uyarıda bulunmadan, fevri bir şekilde yeni bir saldırı başlatabilir.
John Bolton ve Yeni Muhafazakarlar geri döndü
Yaklaşmakta olan ara seçimler, Trump'ın Türkiye'ye karşı aniden daha düşmanca bir tavır almasının tek nedeni değil. Bolton'ın Trump'ı “gaza getiren” temel bir unsur olduğu su götürmez. Daha Temmuz ayındaki NATO konferansında Trump'la Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında (ikisinin de hoşuna gidiyor gibi görünen) uyum ve ahengi bazı yorumcular ballandıra ballandıra anlatırken, bazıları da bundan şikayet ediyorlardı. Ancak o zaman dahi Trump'ın Cumhurbaşkanı Erdoğan'la münasebetinde gösterdiği samimiyet ikna edicilikten uzaktı. Yabancı toplumlara yönelik son derece sınırlı bir anlayışı olan ve rutin bir şekilde genel olarak yabancıları, özellikle de Müslümanları hor gören bir yönetimin başında bulunan Trump'ın, Cumhurbaşkanı Erdoğan'la içi dolu bir çalışma ilişkisi kurabileceği fikri, her türlü rasyonel beklentinin askıya alınmasını icap ettiriyordu zaten. Bu denli habis olacağı zaten beklenen Boltun'ın nüfuz gücü ise sadece bu gerçeği ön plana çıkarmış oldu.
Pek çok gözlemci, George W. Bush yönetiminden kalma açıkgöz bir “neocon” olan Bolton yeniden Beyaz Saray'a girmeyi başardığında, olabileceklerin en kötüsünü bekledi. Trump ilk olarak Bolton'ı dışişleri bakanı olarak düşünüyordu, fakat Bolton'ın neticede elde ettiği konum, daha bir hoşuna gitmiş olabilir. Ulusal güvenlik danışmanı Kongre'nin onayına tabi değildir, boğuşmak durumunda kalacağı bir bürokrasi yoktur, Ulusal Güvenlik Konsey'ine katılır ve Başkan'a doğrudan ulaşabilme imkanına sahiptir.
Nihayetinde Bolton'ın siyasi bir atamaya nail olmasını sağlayan şey, Trump'ın siyasi tecrübesizliğidir. Trump başkanlık yarışına girdiği sırada hiçbir siyasi tecrübesi bulunmadığı gibi, Amerikan siyaset yelpazesinin aşırı sağından başka siyasi bir tabanı da yoktu. Kendisiyle birlikte seçime girecek aday olarak Mike Pence'i seçmesi bu tabana Evanjelikleri ekledi; fakat her iki seçmen tabanı da, seçilmiş bir yetkili tarafından ancak zaman içinde inşa edilebilecek olan ve taze seçilmiş başkanların normalde kendisiyle birlikte Washington D.C.'ye geldiği 'network'ü Trump'a sağlayamadılar ki birçok adaya yapacakları siyasi atamalar konusunda spesifik beceriler ve tecrübe sağlayan şey de bu ağdır.
Korkulan oldu ve Trump'ın siyasi bir ağa sahip olmaması personel tercihleri konusunda felaketlere yol açtı ve bunun en doğrudan neticesi ise Trump yönetiminde daha önce eşi benzeri görülmemiş derecede fireler verilmesi oldu. Tercih ettiği kişilerin çoğu kifayetsiz çıktı ve kovuldu; yahut cürümleri kısa sürede ifşa edilecek derecede yolsuzluğa bulaşmış kişiler oldukları için hemen azledildiler. Diğerleri ise siyasi tercihleri üzerinden Trump'la çatıştı ve koltuğundan oldu. Trump'ın döner personel kapısının sürekli hareket halinde olması, doğrudan doğruya siyasi bir tabana ve ağa sahip olmayışının belirtisi.
Bu yokluğun ikinci neticesi ise Trump'ın ilk yaptığı personel tercihlerinin başarısız olarak sahneden inmesi üzerine, Cumhuriyetçi Parti'nin Washington ağından yerleşik unsurların yeniden sahnede boy gösterecek fırsatları yakalaması oldu. John Bolton işte bu şekilde Trump'ın sağ kolu derecesinde bir konuma erebildi. Washington D.C.'deki neocon topluluğunun şimdilerde bundan faydalanabilmek için elinden geleni ardına koymadığından emin olabiliriz. Böyle bir neticeye dair uyarıları 2016'da, seçimlerin hemen ardından yapmıştık.

“Derin devlet” darbesi muhtemel değil

Fakat bunca kargaşaya rağmen, hiç kimse Trump'ın yakınlarda gideceğini beklememeli. Washington'ı en son New York Times tarafından yayınlanan imzasız bir mektup sarstı. Mektup Trump yönetiminin en üst kademelerinde yer aldığını iddia eden bir kişi tarafından yazılmıştı. Bu kişi, yönetimdeki birçok ferdin, Trump'ın kifayetsiz olduğunu bildiğini, bu yüzden de ya siyaset yapma girişimlerini sınırlandırdıklarını veya bastırdıklarını, yahut kendisini tamamen görmezden geldiklerini söyledi.
Bu mektup, Amerika'nın eli kalem tutan, ağzı laf yapan sektörlerinin hepsinde çok enerjik tepkiler husule getirdi. Amerikan “derin devletinin” Trump'a yönelik bir darbe sürecinde olduğu iddiaları dahi dillendirildi. Bu iddia Türkiye'de, onu kabule dünden razı taraftarlar buldu. Aynı gazete, Bob Woodward'ın Trump yönetimi hakkında henüz basılmamış kitabından çarpıcı bölümler de yayınladı; bu ise yönetimi zaten sarmış bulunan alevli tartışmaların hararet dozunu artırdı. Sonuçta, geçtiğimiz hafta Trump'ın rezil olmasının ve iktidardan düşmesinin yakın olduğuna dair yeni bir beklenti dalgasını tetiklemiş oldu.
Ama bütün bu histerinin ve abartıların ötesine bakıldığında, Trump'ın Beyaz Saray'dan ayrılması, vukuu an meselesi bir şey gibi görünmüyor. Cumhuriyetçi Parti Kasım seçimlerinde Kongre'nin her iki kanadında da üstünlüğünü muhafaza edebilirse, Trump'a normal süresinin sonuna kadar görevde kalacağına dair adeta bir garanti verilmiş olacak.
Konunun özü, Cumhuriyetçi Parti'nin kendi gündemini Kongre üzerinden gerçekleştirebiliyor olması. Trump dikkatleri dağıtan bir unsur, hatta bir utanç kaynağı; ama günün sonunda onlarla aynı safta. Amerikan ana-akım medyasındaki liberal kanadın Trump'a önyargıyla davrandığına dair çok üst perdeden dile getirilen iddialara rağmen gerçek şu ki Trump Cumhuriyetçi Parti seçmenlerinin okuduğu veya izlediği medya kuruluşlarından gayet olumlu muamele görüyor. Bu sebeplerden ötürü, Demokratlar Kongre'nin bir ya da her iki kanadını birden kazansa da Trump'ı görevden aldırmak için yargılatabilmeleri son derece zor olacaktır. Ve Trump yargılansa ve neticesinde görevden alınsa bile, Amerikan evanjelik topluluğuna yakın Başkan Yardımcısı Pence başkan olacaktır. Demokrat Parti,Pence'in başkan olmasına müsaade etmenin Trump'ın görevde kalmasından daha da kötü olacağına kanaat getirebilir.
Ayrıca Trump yönetiminin çeşitli veçhelerine ilişkin süregiden hukuki soruşturmaların (şu anda en yakın işbirlikçilerinden kimisine hapis cezaları veriliyor olsa da) Trump hakkında resmi suçlamalarla neticelenmesi garanti edilemez. Görevdeki bir başkanın mahkemeye çıkarılıp çıkarılamayacağına ve Trump'ın aleyhinde resmiyete dökülebilecek herhangi bir suçlamanın, onu mahkemeye çıkartmaya yetip yetmeyeceğine dair tartışmalar sürüyor.
Aynı şekilde, ABD'de Trump'a karşı bir tür darbe yapmayı planlayan bir “derin devlet” yok. New York Times'da yayınlanan mektubun ismini vermeyen yazarı “derin devlet” yerine “istikrarlı devlete” işaret etmişti. “İstikrarlı devlet” ifadesiyle yazarın kastettiği şey, son yüz senedir her bir başkanın karşı karşıya geldiği siyasi atanmışlar ve bütün kariyerini bürokraside geçirmiş kadrolardır. Herhangi bir modern devlet büyük bir derinliğe sahiptir ve bütün kariyerini bürokraside geçiren kadrolar da haklı olarak, geliştirme ve/veya tatbik etme yükümlülüğünü taşıdıkları politikalarda kendi hakları ve yetkileri olduğunu düşünüyorlar. Politikaların üstünde nüfuz sahibi olabilmek için siyasi atanmışlar ve bürokrasideki kadroların arasında yaşanan rekabet, normdur; zira bürokrasideki kadrolar atanmışları, kendi işlerine burnunu sokuyor olarak görürler.
Atanmışlarda da kendilerini bağımsız hissetme ve hususi menfaat alanlarında kendilerini başkandan daha bilgili görme eğilimi olur. Modern bürokrasilerde müştereken görülen siyasi ve bürokratik iç çatışmalar, Başkan Harry Truman'a bundan 75 sene önce şöyle dedirten şeydir: “Washington'ın kamusal alanında her bir metrekareye düşen Prima Donna'ların sayısı, şimdiye kadar gelmiş geçmiş bütün opera topluluklarında bulunanlardan daha fazladır”. Truman, ismine (Washington D.C.'nin güneybatı sınırını belirleyen Potomak nehrine atfen) “Potomak humması” denilen halden de şikayet etmişti. Truman'a göre bu “Potomak humması”, hükümette kariyer yapmak için Washington'a gelenlere bulaşan bir hastalıktır. Her bir yönetimde bürokratların, siyasi atanmışların ve başkanın arasında sürtüşmeler olur.Diğer bir deyişle “istikrarlı devlet”, Türklerin “derin devlet” dediklerinde kastettikleri şeyden tamamen farklı bir kavram. Böyle bir “derin devlet”, kısmen birden çok devlet kurumunda temelleri olan, fakat aynı zamanda istihbarat, askeriye, paramiliter gruplar ve organize suç yapılarıyla da bağlantılı, adaletin önüne çıkartılamayan, hukuk dışı bir suç ve şiddet ağıdır. Buna benzer bir şey ABD'de kesinlikle mevcut değil.Son olarak, aynı anonim yazar ABD anayasasındaki 25. değişiklik maddesine işaret ediyor. Bu değişiklik, başkanın, kendi yönetimindeki asli üyeler tarafından, Kongre'ye bir dilekçe sunmak suretiyle görevden nasıl alınabileceğini belirten bir madde ihtiva ediyor. Bu maddeye şimdiye kadar hiç müracaat edilmedi, zira başkanın ciddi şekilde yaralandığı veya sağlık problemleri veya hastalık nedeniyle iş göremez hale geldiği durumlar için düşünülmüştü. Dolayısıyla böyle bir adım da ancak Cumhuriyetçi Parti'nin üyeleri tarafından atılabilir; bu ise ABD tarihindeki gelmiş geçmiş en ciddi siyasi krizlerden birini tetikleyecektir. Cumhuriyetçi Parti Kongre'nin kontrolünü hâlâ elinde bulundurduğu ve kendi gündemlerini gerçekleştirebildiği için, neticeleri kestirilemeyen büyük bir siyasi krizi kasten tetiklemek, açıkçası gereksiz ve aşırı bir adım olacaktır.

Süreklilik ummalı

Trump büyük ihtimalle en az iki sene daha başkan kalacağı için, ABD'nin Türkiye'ye yönelik politikalarında büyük bir değişim bekleyemeyiz. Dışişleri bakanlığına Mike Pompeo'nun tayin edilmesi ABD hariciyesinin azalan itibarını artırmış ve Türkiye'ye yönelik politika oluşturulmasındaki ilgisizliğini değiştirmiş değil. ABD Türkiye'ye hâlâ bir büyükelçi tayin etmedi. James Jeffrey'in Suriye'yle ilgili özel temsilci olarak atanması, genel itibariyle iç karartan ilişkilerdeki tek ümit ışığı. Jeffrey 2008-2010 yıllarında ABD'nin Türkiye büyükelçisi olarak olaysız bir şekilde görev yaptı ve son zamanlarda yaptığı yorumlar bölgeyi ve Türkiye'nin endişelerini iyi anladığını gösteriyor.
Öte yandan, ABD'nin Suriye politikası hâlâ ABD ordusunun kontrolünde. Türkiye ve ABD'nin Münbiç'teki ortak devriyeleri devam ediyor, fakat Türk yetkililer ABD'nin son zamanlarda ayak sürümesi olarak algıladıkları bir hale işaret ettiler. Muhtemeldir ki bu durum, ABD'nin planlarında gerçekleşen yeni gelişmelerle ilgili: Trump'ın açıktan ifade ettiği, ABD'nin Suriye'deki operasyonlarını alelacele sona erdirme isteğine rağmen, ABD ordusu Suriye'de daha uzun bir süre kalmaya hazırlanıyor gibi.
Genel olarak, ABD Suriye'deki olayların akışı üstündeki nüfuzunu uzun bir süre önce kaybetti. Nasıl bir işbirliği içinde olmaları gerektiğine dair sıkça görüş ayrılığı yaşıyor olsalar da Rusya ve İran hâlâ Suriye'deki ana güçler ve Esed rejimine aşikâr bir şekilde payanda oluyorlar. Türkiye her ikisiyle de müzakere ediyor ve bazen somut sonuçlar elde edebiliyor. Halbuki ABD'nin etkisi askeri birimlerini bulundurduğu küçük bölgelerle sınırlı ve oralarda dahi müttefiki olan PKK/PYD'nin davranışları üzerinde tam bir kontrol sağlayamıyor.

16 Ocak 2018 Salı

ABD, PKK-PYD bağını görmezden geliyor

Düşünce kuruluşu Alman Marshall Fonu'nun (GMF) Başkan Yardımcısı Ian Lesser, Ankara-Washington hattında tırmanan gerilimi DW Türkçe'ye değerlendirdi.
DW Türkçe’ye bir mülakat veren Lesser, ABD’nin bölgede IŞİD ile mücadeleye öncelik verdiğini, bu nedenle PKK ile PYD ve YPG arasındaki bağlantıları görmezden geldiğini söylerken, son gelişmelerin iki ülke ilişkilerinde daha ciddi boyutta bir siyasi anlaşmazlığa yol açabileceğini, Suriye sınırında ihtilaf tehlikesinin bulunduğunu da kaydetti.
'ABD, PKK-PYD bağını görmezden geliyor''ABD, PKK-PYD bağını görmezden geliyor'
Türkiye ve bölgeyi yakından tanıyan, geçmişte ABD Dışişleri Bakanlığı’nda çalışmış olan Lesser’a yönelttiğimiz sorular ve yanıtları şöyle:
DW Türkçe: Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD’yi Suriye’de “terör ordusu kurmakla” suçladı ve “Bize düşen de bu terör ordusunu daha doğmadan boğmaktır” açıklamasını yaptı. Türk ordusunun yeni bir askeri operasyona hazır olduğu belirtiliyor. Türkiye ve ABD’nin Suriye’de karşıya geldiği bir sürece mi giriyoruz?
Ian Lesser: Çok ciddi bir gelişme olduğu açık. Bunun arka planında, ABD’nin Suriye’de YPG’ye bir kaç yıldır verdiği desteğin yol açtığı anlaşmazlık, hatta Kürtlere yönelik politika konusunda Amerika ile Türkiye arasında daha uzun bir geçmişi olan anlaşmazlık yatıyor. Daha ciddi boyutta bir siyasi anlaşmazlık, hatta sınır boyunca bir ihtilaf tehlikesi mevcut, bölgede Amerikalı askeri eğitimciler de bulunuyor… Her iki tarafta liderler kullandıkları dile dikkat etmeli çünkü bu zaten riskli olan bir durumu daha da tırmandırabilecek tehlikeli bir aşamaya getirebilir. Bu üslup Washington’da çok da yapıcı olmayacak bir şekilde okunacaktır. Aynı şekilde, eğer ABD’nin bu adımlarını Türkiye ile kapsamlı danışmalar yapmadan gerçekleştirdiği doğru ise o zaman bunun da uygunsuz ve riskli olduğunu söylemek gerek.
Sizce Ankara’nın sertleşen söylemi, askeri uyarıları Washington yönetiminin PYD’ye yönelik politikalarında değişime gitmesine yol açar mı?
Türkiye bu meseleye uzun bir geçmişi olan kendi Kürt meselesinin merceğinden ve ülke içinde son yıllarda çok ciddi boyutta olduğunu söylemek durumunda olduğum sıkıntılı iç siyasi gelişmeler perspektifinden bakıyor… Türkiye içinde konuyla ilgili büyük bir hassasiyet, hatta paranoya var. Türkiye konuyu ulusal bağlamda, sınırlarında bir ulusal çıkar konusu olarak değerlendiriyor. ABD ise daha geniş bir bakış açısıyla, bölgede IŞİD ile mücadele perspektifinden bakıyor. Ve son adımlar da sürpriz değil, ABD ordusunun Suriye’deki Kürt milislerle birlikte çalışmaya duyduğu güvenin boyutu dikkate alındığında. Washington’da Ankara’nın itirazları çok iyi bilinse de, ABD güvenlik alanındaki bu işbirliğinden vazgeçmekte isteksiz.
İLGİLİ HABERTSK'nın Afrin operasyonu kime yarar? 4 soruda Kuzey Suriye denklemiTSK'nın Afrin operasyonu kime yarar? 4 soruda Kuzey Suriye denklemi
PKK uzun zamandır ABD’nin terör örgütleri listesinde yer alıyor. PKK’nın PYD ve YPG ile bağlantıları olduğu biliniyor. ABD politikaları açısından bu bir çelişki değil mi?
ABD, bölgedeki en önemli güvenlik sorunu olarak gördüğü IŞİD ile mücadele adına PKK ile PYD ve YPG arasındaki siyasi, lojistik bağı görmezden görmeyi yeğliyor… Tabii bir NATO müttefiki olarak ABD, Türkiye’nin güvenliği konusunda taahhütlerine bağlı olmaya devam ediyor… Ancak Türkiye açısından ise bir numaralı güvenlik sorunu bu konu. Türkiye-ABD ilişkileri daha güçlü bir zeminde olsaydı bu sorunu yönetmek daha kolay olurdu.
Türkiye’nin Afrin’e operasyon gerçekleştirmesi durumunda, ABD buna nasıl tepki gösterir sizce?
Her iki taraf da tek yanlı, ulusal çıkarları adına, başka hiç bir şeyi dikkate almayan politikalar konusunda ihtiyatlı olmalı. Özellikle Türkiye için durum iki kat daha hassas. Çünkü Türkiye’nin sınır ötesi politikaları Türkiye’nin kendi içinde yankılanıyor. Türkiye’nin Kürt meselesine ilişkin bir dizi, çok çetin sorunları var.
Türkiye ve ABD’nin, aralarındaki gerilimi düşürmek, farklılıklarını aşmak için yapabilecekleri nelerdir?
Türkiye ile ABD arasında güvenlik politikaları hakkında bu tür ciddi farklılıkların olması aslında yeni bir şey değil. Bizler yakın müttefikleriz, ancak geçmişte de bazı politikaların ayrıntılarına indiğimizde, çok ciddi farklılıklarımızın olduğunu görüyoruz. Bu çok uzun yıllar boyunca böyle oldu. İlişkileri yönetmek oldukça güç, zira her iki ülke de güvenlik konularında son derece hassas. Bu da durumu çok daha güç hale getiriyor. Bunların üstesinden gelmek konusunda iki düzlemde adımlar atılabileceğini düşünüyorum, ancak şu anda bunların ikisi de iyi işlemiyor. İlk olarak, eğer Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başkan Trump, aynı fikirleri paylaşsalar, yapıcı bir diyalog geliştirebilirlerdi. Bunun söz konusu olmadığı görülüyor. İkinci ihtimal, bu konuların genelkurmay başkanları, kuvvet komutanları, ya da yereldeki üst düzey askeri yetkililer tarafından ele alınması olabilir. Son aylarda bu şekilde birçok görüşme oldu, ancak bunların politikalarda bir yakınlaşma getiremediği anlaşılıyor. Askerler arasındaki diyalogda büyük bir ilerleme sağlanması ihtimal dışı değil, bunun gerçekleşmesi için de birçok neden var. Ancak şu anda en güçlü senaryo, sınır boyunca çok sıkıntılı, riskli bir sürecin olması.
Almanya Savunma Bakanı hafta sonunda Ürdün’ü ziyaret etti ve Ürdün’den söz ederken bu ülkenin, şiddetin hüküm sürdüğü bir coğrafyada “istikrarın çıpası” olduğunu söyledi. Ürdün’de halen 300 kadar Alman askeri, IŞİD’e karşı oluşturulan koalisyon kapsamında konuşlu bulunuyor. Yakın geçmişte NATO müttefikleri Türkiye’den söz ederken, Türkiye’nin bölgede güvenlik ve istikrar unsuru olduğunu söylerlerdi. Son dönemde ise Ankara’ya yönelik daha çok eleştiriler işitiyoruz. Batı’da Türkiye’ye yönelik algı değişti mi?
Hem Almanya hem de ABD’nin bakışıyla ilgili olarak, bir dönem Türkiye’nin IŞİD’e karşı stratejisinde ne kadar gayretli olduğu konusunda kuşkuların olduğunu söyleyebilirim. Türkiye’nin herhangi bir şekilde bu hareketi desteklediğini söylemiyorum, ama önemli müttefik ülkelerin başkentlerinde Türkiye’nin bölgede güvenlik alanında güvenilir bir partner olup olmadığı konusunda artan bir sorgulamanın olduğunu düşünüyorum. Şüphesiz hem Almanya hem de ABD açısından diğer bölgesel aktörlere yönelme eğilimi söz konusu oldu.
ABD ile Türkiye arasındaki artan gerilimin, iki NATO müttefiki arasında onlarca yıldır süren savunma alanındaki işbirliğine kalıcı zararlar verebileceğini düşünüyor musunuz? Türkiye, İncirlik üssünü ABD’ye kapatabilir mi, bu tür adımlar bekliyor musunuz?
İronik bir şekilde, Ankara ile Washington ilişkilerinde bu garip dönemi yaşarken, ABD İncirlik hava üssünde faaliyetlerini sürdürmeye, buradan hava operasyonları gerçekleştirmeye devam ediyor. Geçmişe baktığımızda, Clinton yönetimi döneminde dahi Türkiye, ABD’nin İncirlik’i hava saldırıları için kullanması konusunda oldukça isteksiz davranmıştı. İronik bir şekilde, bugün bu operasyonları yapabiliyoruz. Türkiye’nin İncirlik üssünü ABD’ye kapatmasını pek olası görmüyorum, ama böyle bir ihtimal var. Ve Suriye politikası konusunda anlaşmazlık büyürse, bu risk de daha da artacaktır.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html