BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Körfez ülkeleri sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Körfez ülkeleri sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

18 Mayıs 2018 Cuma

Gazze katliamı karşısında Arap dünyasının kahreden sessizliği

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Filistin'de yaşanan trajedi karşısında Arap dünyasının “görüntüyü kurtarma amaçlı” gösterdiği cılız tepkiler bir yana, sergilediği sessizlik gerçekten dikkat çekici.

Bilindiği üzere, Filistinliler, kendilerine felâketten ve acıdan başka bir şey getirmeyen ve o nedenle “Nakba” olarak isimlendirdikleri İsrail devletinin kuruluş günü olan 14 Mayıs’ı (1948) her yıl protesto gösterileri eşliğinde hüzünle anarlar. Bu yıl da, bu büyük felâketin 70. yıldönümünde İsrail işgalini, Filistinli mültecilerin kendi topraklarına dönüş hakkının inkârını, ABD büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması kararının bu tarihte hayata geçirilmesini ve Gazze’ye yönelik ölümcül ambargoyu protesto etmek üzere 14 Mayıs’ta Gazze-İsrail sınırında toplanan Filistinliler, İsrail güvenlik güçlerinin acımasız kurşunlarına hedef oldular. Bu son katliam sonrasında 16 Mayıs itibariyle 63 Filistinli hayatını kaybetmiş, yaklaşık 2 bin 800 kişi yaralanmış bulunmaktaydı. Nereden bakılırsa bakılsın silahsız protestoculara yönelik bu katliam, bir “insanlık suçu” olup, İsrail’in bir “terör devleti” olduğu gerçeğini bir kez daha göstermiştir.
Beklenebileceği gibi, Türkiye ve İran başta olmak üzere uluslararası toplumun bir kısım üyeleri İsrail saldırganlığını kınadılar ve/veya protesto ettiler. Türkiye ve Güney Afrika, bu ülkede görev yapan en üst seviyedeki diplomatlarını geri çağırdılar. İngiltere, Almanya ve Belçika gibi ülkeler ise bu katliama ilişkin uluslararası bir soruşturma komisyonu kurulmasını talep etti. Bu arada olağanüstü toplantıya çağrılan BM Güvenlik Konseyi’nde Kuveyt temsilcisi İsrail’in bu eylemini güçlü sözlerle eleştirdi ve BM’nin bu katliamı soruşturmak üzere bir komisyon kurmasına ilişkin kendilerinin hazırlamış olduğu karar tasarısının reddedilmiş olmasından duyduğu üzüntüyü ifade etti.
Hem Amerikan büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması, hem Gazze’de devam eden ölümcül abluka, hem de Gazze’de Nakba’nın yıldönümü vesilesiyle düzenlenen protesto gösterileri sırasında yaşanan trajedi karşısında Arap dünyasının –“zahireyi kurtarma amaçlı” gösterdiği cılız tepkiler bir yana- sergilediği sessizlik gerçekten dikkat çekici. Şu anda yaşananlar karşısında (Katar ve kısmen Kuveyt hariç) bilhassa Körfez ülkelerinin ve Mısır’ın aldığı tavır, İsrail’in 2014’teki Gazze saldırısı sırasında yaşananlarla büyük bir benzerlik gösteriyor. Körfez Arap ülkeleri ve Mısır o zaman da İsrail saldırganlığı karşısında genel olarak üç maymunları oynamayı tercih etmişti.
Bilindiği üzere, 2014 yılının Temmuz ve Ağustos aylarında gerçekleşen İsrail’in Gazze’ye yönelik topyekûn saldırısında, 2 bin 300’den fazla Filistinli katledilmiş, 10 bin 600 Filistinli yaralanmıştı. O dönem, Suudi Arabistan, bu korkunç saldırıya tepki vermek için üç hafta beklemişti. Katar dışındaki diğer Körfez ülkeleri ve Mısır da, bu süreçte benzer bir tepkisizlik içine girmişlerdi. Nitekim saldırı sonrasında, Körfez ülkeleri, İsrail’i bu saldırganlığından ve işlediği insanlık ve savaş suçlarından dolayı cezalandırmayı hedefleyen hiçbir girişimde bulunmadılar. Buna karşılık, söz gelimi, bazı Latin Amerika ülkeleri ve İspanya, bu insani kriz karşısında İsrail’e karşı daha güçlü siyasi ve diplomatik tepkiler verdiler. Aslında acı olan şu ki, (Katar ve kısmen Kuveyt bir yana) Körfez ülkeleri ve Mısır epeyi bir zamandır Gazze’yi nefessiz bırakmak için İsrail’le birlikte “görünmeyen” bir ittifak içinde bulunuyor. Biraz da siyasi ilgisizliklerini telâfi için, Körfez ülkeleri 2000’li yıllarda Filistin’e siyasi destek vermek yerine, kendilerine yakın gördükleri aktörler eliyle Filistin’e para ve iaşe desteğinde bulunmayı tercih ettiler.
Benzer sessizlik, ne yazık ki, bugün de mevcut. Gazze katliamı ve ABD büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması konusunda Suudi Arabistan ve Mısır, yumuşak bir üslup içinde bu iki eylemi kınadılar; bunun ötesine ise geçmediler. Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn, katliamı kınarken, Amerikan büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması konusunda herhangi bir eleştiride bulunmadılar. Buna karşılık, Umman, her iki konuda da tamamıyla tepkisiz kaldı. Bu ülkelerin Gazze’de İsrail’in uygulamakta olduğu topyekûn ambargo karşısında da genellikle sessiz ve sitemsiz kaldıkları biliniyor. Son olarak, Mısır’ın Gazze’deki son katliam sonrasında Gazze’ye yardım götüren uçakların Mısır’a inmesine izin vermediğini de belirtelim. (16 Mayıs 2018’te geçilen bir haber) Hâsılı, açıkça görülüyor ki, bir iki istisna dışında Körfez’deki Arap rejimleri ve Mısır, epeyi bir zamandır Filistin halkının özgürlük mücadelesinin yanında değil karşısında yer alıyorlar; başka bir deyişle, bunlar şimdilerde Filistin davasına ihanet etmekle iştigal ediyorlar. Peki, ama neden?
Birincisi, 2000’li yıllarda İsrail’e teklif edilen ve Filistin halkının haklı taleplerini ancak “kısmen” karşılayan Arap Barış Planları İsrail tarafından ısrarla ve inatla reddedilince, Körfez Arap ülkelerinde Filistin’e ilişkin barış arayışlarının aslında nafile bir çaba olduğu kanaati yerleşti. Başka bir deyişle, bu ülkelerde barışa ilişkin bir yılgınlık oluştu. Şayet Filistin’de barış sağlanamayacak idiyse, bu durumda yapılması gereken, bu krizin kontrol altına alınarak, başka Arap coğrafyalarına “sızmasını” önlemek olmalıydı.


İkincisi, sözü edilen Körfez ülkeleri, kendi ülkelerindeki en ılımlı olan İslami grupları dâhi baskı altına almış bulunmaktadır. Bu rejimlerin ciddi bir özgüven sorunu yaşadığı açıktır. Bunların Filistin sorununa ilişkin kaygıları iki anlamda çok kesif bir korkuya dönüşmüş bulunmaktadır: Birincisi, Filistin mücadelesi epeyi bir zamandır, daha ziyade, başta Hamas olmak üzere, buradaki “İslami hareketler” üzerinden yürümektedir. Hamas, Müslüman Kardeşler hareketinin içinden çıkmış bir siyasi/askeri güçtür. Müslüman Kardeşler bu rejimlerin en çok korktuğu muhalif harekettir. İkincisi, Filistin sorunu ve Filistin halkının maruz kaldığı zulüm ve saldırganlıklar, –başka Müslüman ülkelerin yanı sıra- Körfez ülkelerinde de rejim-karşıtı muhalif İslami hareketleri güçlendirmektedir. O nedenle bu ülkeler Filistin halkının İslami yönelimi çok belirgin olan haklı mücadelesini desteklemekte giderek daha isteksiz davranmaktadırlar. Biraz da bu yüzden, bu rejimler kendi halklarının Filistin davasına yakınlık hissetmesini engellemek için azami gayet göstermektedir.
Üçüncüsü, hangi kıstas esas alınırsa alınsın, demokratik bir meşruiyete sahip olmadıkları âşikâr olan Körfez ülkelerindeki monarşik rejimlerin ne pahasına olursa olsun iktidarda kalma isteği ile kendi halkları ve genel olarak Arap halklarının bu rejimlere ilişkin beklentileri arasındaki makas açıldıkça, bu ülkeler ABD’nin ve İsrail’in “dış” desteği sayesinde ayakta kalabileceklerini hesaplamaktadırlar. Kendi akıbetlerine ilişkin sürekli bir korku içinde yaşayan bu hanedan rejimleri, halkları nezdindeki meşruiyetleri arttırmak için siyasi açılımlar yapmak yerine, küresel hegemonik düzenin “uysal” bir unsuru olmayı tercih etmiş bulunmaktadır. Daha da ötesi, sözü edilen bu ülkelerin giderek hem Filistin halkına, hem de genel olarak bölge ülkelerine/halklarına yönelik yaklaşımları İsrail’e benzemeye başlamıştır. Gerçekten de, ABD ve İsrail’le (ikincisiyle genelde gizli saklı) zaman zaman teşrik-i mesai yapan ve muhtemelen onlardan bazı “tavsiyeler” alan Körfez ülkelerinin yöneticileri, bu iki ülkenin “devlet aklı”nı giderek içselleştirmiş görünmektedir. Bu “akıl” ise kendi yemeğini pişirmek için başkalarını ateşe vermekten çekinmeyen saf Makyavelist bir akıldır. Sözü edilen Körfez ülkeleri ve Mısır artık başka ülkelerde darbe girişiminde bulunmaktan ya da bunları desteklemekten oralarda kargaşa çıkarmaya kadar her türden kumpası çevirmeyi bir “dış politika stratejisi” olarak benimsemiş görünmektedir. Bu güçler bugün uluslararası hukuk normlarını hiçe sayarak güç yetirdiklerini tehdit ve şantaja boğabilecek kadar gemi azıya almış durumdadırlar. Katar, biraz da bu kumpasçı dalganın dışında kaldığından ve bölgenin toplumsal dinamikleriyle daha uyumlu bir siyasi ve diplomatik duruşa sahip olduğundan, Körfez ülkeleri geçen yıl, bu ülkeyi kelimenin tam anlamıyla “teslim almak için” ona karşı adı konmamış bir “savaş” ilân ettiler. O halde, (bazı istisnalarla) Körfez ülkelerinin bir süredir açıkça gözlenen bir “İsrailleşme” içinde oldukları, dünyayla ilişkilerinde kendilerine İsrail’i (ve ABD’yi) örnek aldıkları ve o nedenle uluslararası ilişkilerinde ahlaki ve normatif kaygıları bir kenara koydukları rahatlıkla ileri sürülebilir. Kuşkusuz, başka topraklarda açık ve gizli savaşlara destek vermek, örtülü operasyonlar gerçekleştirmek, iç savaş kışkırtıcılığı yapmak, buralarda kargaşa meydana getirmek, başka ülkelerde kendi süfli çıkarlarına hizmet edecek kişi ve grupları iktidara getirmek için onlara parasal ve askeri destek vermek masraflı bir iştir. Biraz da bu yüzden, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler şu anda dünyada kişi başına en fazla askeri harcama yapan ülkeler arasında yer almaktadır.


Son olarak, Körfez’deki Arap ülkeleri, 2000’li yıllarda öncelikli tehdit algılarını değiştirmişler, Siyonist saldırganlığı ve yayılmacılığı bir kenara koyarak, onun yerine İran’ı ve “Şii yayılmacılığı”nı öne çıkarmışlardır. Irak’ın 2003 yılında ABD tarafından işgali sonrasında, İran’ın hem bu ülkede, hem de 2010’lu yıllarda Suriye, Yemen, Bahreyn ve başka bazı Körfez coğrafyalarında ya doğrudan doğruya ya da iktisadi ve siyasi olarak uzun bir süredir marjinal bir konuma itilmiş bulunan Şii azınlıkları harekete geçirerek bölgesel nüfuz alanını genişletmiş olması, bunların “Şii hilâli” takıntısını âdeta bir kâbusa dönüştürmüştür. Kendi kapalı düzenlerini tahkim için bu rejimlerin “kullanıma müsait olan” ve kısmen de tarihi önyargılardan beslenen “İran tehdidi” algısı, bu ülkelerin ve Mısır’ın, bölgedeki tüm değişim taleplerini boğmayı hedefleyen ABD ve İsrail merkezli emperyalist yörüngeye duhulü için bir bahane olarak zuhur etmiştir.

Arap dünyasının sessizliği, hiç kuşku yok ki, hayra alâmet değil. Hele hele Körfez ülkelerinin bu sessizliği hiç değil…Aslında bu tepkisizlik ve hatta teslimiyet görüntüsü, Mısır’ın yanı sıra, Körfez coğrafyasındaki bir çok yönetimin “ihanet çığlığı” olarak okunması gereken bir “sessizlik”...Mazlum Filistin halkı gibi, ümmetin diğer mensupları da bu ülkelerin serencamını ibret ve öfkeyle izliyorlar…Sonu(cu)nu elbette merak ederek!...

27 Eylül 2018 Perşembe

Suudi Arabistan Trump’a güvenebilir mi?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Trump dönemi Washington’ın politikaları, uluslararası sistemdeki güç dağılımını sarstı. Göreceli güç artırımına giden Trump yönetimi, uluslararası sistemdeki diğer aktörlerin ABD’ye bakışını da etkiledi.




ABD Başkanı Donald Trump’ın beklenmedik ve rasyonel olmayan hamleleri, geleneksel uluslararası ilişkiler ittifaklar mefhumunu yerle bir etti. Başkanlık seçimleri boyunca kullandığı söyleme bakılacak olursa, Trump’ın yeni bir dünya düzeni kurma planı olduğu görülmekte. “Amerika’yı yeniden büyük yap” veya “Amerika’yı yeniden harika yap” diye tercüme edebileceğimiz “Make America great again” sloganı aslında bu dünya düzenin ilk işaretçisiydi. Ayrıca Trump’ın selefi Obama’yı şiddetle eleştirmesi de söz konusu yeni dünya düzenini inşa etmenin bir parçası olarak görülebilir.

Trump başkanlık seçimleri boyunca mültecilere yönelik ırkçı söylemler geliştirirken bazı ülkelere yönelik de ağır söylemlerde bulunmuştu. Söz konusu söylemlerden ABD’nin geleneksel müttefikleri olan Körfez ülkeleri de nasibini almıştı. Trump “Borcumuzu Körfez ülkeleri ödeyecek. Onlar bizsiz yoklar” ifadelerini kullanırken, söz konusu söylemler, Körfez’de soğuk duş etkisi meydana getirmişti. Gerek Wikileaks belgelerinin basına sızması sonucu gerekse çeşitli medya organlarının yaptığı haberler, Körfez ülkelerinin seçimler boyunca Hillary Clinton’ı desteklediklerini ortaya çıkarmıştı. Dolayısıyla Körfez ülkeleri gerek destekledikleri adayın kazanamaması gerekse kendilerine yönelik beklenmedik söylemlerle iktidara gelen bir ABD başkanıyla karşı karşıya gelmişti. Trump söylem bazında Körfez’i kaygılandırsa da selefi Obama eylem bazında Körfez ülkelerinin endişelerini hadsafhaya çıkarmıştı. Suudi Arabistan Obama döneminde ABD’ye güvenilmemesi gerektiğini anlamıştı.


Obama’dan Körfez’e ders: ABD’ye güven olmaz


Barack Obama dönemi ABD dış politikası, başkanın demokrat olması hasebiyle, daha çok müdahalecilikten uzak olmuştu. Obama ve ekibi daha çok uluslararası hukuk, insan hakları gibi yumuşak güçle yakından alakalı unsurları siyasete alet ederek, ABD’nin uluslararası sistemdeki pozisyonunu değiştirmeye yönelik ilk adımları atmıştı. Diğer bir deyişle Obama dönemi ABD, gerek Ortadoğu’dan gerekse dünya siyasetinden bir hayli geri çekilmişti.

Arap ayaklanmaları süresince Washington’ın takip ettiği politika da Riyad’ın ABD’ye olan güvenini sarsmıştı. Mübarek gibi uzun süredir müttefiki olan bir diktatörün iktidardan gitmesine göz yuman ABD, gerekirse Körfez’deki monarşilerin demokrasiye geçişine ve iktidardaki monarşilerin devrilmesine de göz yumabilirdi. Genelde Körfez’in özelde ise Suudi Arabistan’ın bu kaygısı, ABD’nin grand stratejisindeki değişiklikle daha da şiddetlendi. Obama döneminde Irak’tan askeri olarak çekilmeye başlayan Washington için Ortadoğu, daha çok “uzaktan dengelenecek” bir bölge olarak görüldü. Bu durum en çok ABD’ye güvenlik konusunda son derece bağımlı olan ülkeleri ciddi şekilde kaygılandırmıştı. ABD’nin güvenlik şemsiyesi olmaksızın Ortadoğu’da varlıklarını sürdürmesi neredeyse imkansız olarak görülen Körfez ülkeleri (özellikle Suudi Arabistan), Obama’nın söz konusu politikasından memnun değildi. 

Üst düzey Suudi yetkililer söz konusu rahatsızlığı defalarca dile getirmiş, Obama yönetiminin insiyatif alıp bölgesel gelişmelere kayıtsız kalmamasını ve aktif müdahil olmasını açıkça deklare etmişlerdi. Fakat Obama yönetimi askeri müdahale gibi seçeneklerden uzak durdu. Suudi Arabistan özellikle Suriye bağlamında Obama’nın çok geç olmadan müdahil olmasını istemişti. Suriye’de kimyasal silah kullanılması durumunda “kırmızı çizgileri”nin ihlal edileceğini ve askeri müdahalenin mümkün olabileceğini söyleyen Obama, Guta ve diğer birçok şehirde sivillere yönelik kimyasal saldırılar olmasına ve uluslararası toplum tarafından bu saldırılar teyit edilmesine rağmen herhangi bir adım atmadı. Dolayısıyla Riyad yönetimi ABD’ye olan güvenini yitirdi.

Öte yandan ABD’nin Suudi Arabistan’ın 1979’dan beri bölgesel rekabet içinde olduğu İran’a yönelik politikası da Riyad’ın Washington’a bakışını tamamen değiştirdi. Nitekim Obama döneminde İran ile P5+1 anlaşması imzalanmış ve İran “normal” bir Ortadoğu ülkesi olmak yolunda önemli adımlar atmaya başlamıştı. Artık el-Suud ailesi ve Suudi yöneticiler İran’ı uluslararası sisteme entegre etmeye çalışan ve Tahran’ı şer ekseninde görmeyen bir yönetimle karşı karşıyaydı. Obama döneminde Suudi Arabistan ABD’ye güvenmemesi gerektiğini anlamıştı. 11 Eylül saldırıları ile zedelenen, ABD’nin Irak işgaliyle çatlamaya başlayan ABD- Suudi Arabistan ittifakı Obama döneminde derinden sarsılmıştı.


Trump’ın Riyad’a biçtiği rol


Trump iktidarıyla ise ikili ilişkilerdeki yaralar sarılmaya başlanmıştı. İlk yurtdışı ziyaretini Suudi Arabistan’a yapan Trump, İran karşıtı söylemleriyle Arabistan için umut ışığı olarak görülmüştü. Trump’ın politik tavırları Suudi Arabistan’ın (her ne kadar şu an için iyi ilişkilere sahip olsalar da) ABD’ye güvenmemesi gerektiğini ortaya koyuyor. Nitekim Trump dönemi Washington’ın politikaları uluslararası sistemdeki güç dağılımını sarstı. Göreceli güç artırımına giden Trump yönetimi, uluslararası sistemdeki diğer aktörlerin ABD’ye bakışını da etkiledi. Bu noktada Trump yönetiminin Çin, Rusya, Almanya, Fransa, İran, Türkiye gibi ülkelere başlattığı ekonomik savaş, söz konusu ülkeler tarafından saldırgan bir tavır olarak okunabilir ve uluslararası sistemdeki ABD müttefiklerinin kaygılarını artırabilir. 

Bu bağlamda, Suudi Arabistan ABD’yi karşısına almadan Çin ve Rusya gibi ülkelerle yakınlaşarak Washington’a olan bağımlılığını azaltabilir. Trump’ın ABD’yi bir şirket gibi yönetme istediğinin aşikar oluşu, müttefikleri ve uluslararası aktörlerle yaşadığı problemler, Riyad’ın devlet aklıyla hareket etmesini gerektiriyor. Trump döneminde, ABD’nin yıllardır “stratejik ortağı” olarak tanımladığı Türkiye ile olan ilişkilerinin birçok boyuttan krizlerle karşılaşması, ABD’nin yıllardır geleneksel müttefiği olan Riyad’ın da krizlerle karşılaşabileceğini gösteriyor.

Arabistan’ın de facto lideri birinci veliaht ve savunma bakanı Muhammed bin Selman ile Trump ve damadı Kushner’in güçlü bağlara sahip olduğu biliniyordu. Fakat Selman’ın Washington’dan (Kushner’dan uzaklaşarak) bağımsız hareket etmeye çalıştığı, dolayısıyla da Trump’ın Riyad yönetimini cezalandırabileceği düşünebilir. Söz konusu cezalandırmanın Türkiye veya İran ile ABD’nin yaşadığı kriz derecesinde olmayacağı söylenebilir. “ABD Suriye’ye yönelik yıllık 230 milyon dolarlık saçma kalkınma ödemesini sonlandırdı. 

Suudi Arabistan ve Ortadoğu’daki diğer zengin ülkeler ABD yerine ödeme yapacaklar” şeklinde açıklamalar yapması, Trump’ın gerekirse Suudi Arabistan’ın imajını zedeleyeceğini ve Riyad’ı bir banka olarak kullanabileceğini göstermektedir. Bu durum da Riyad’ın ABD’ye güvenmemesi gerektiğini ortaya koyuyor. Arabistan’ın ABD’yi dengeleyecek aktörlerle yakınlaşması da söz konusu. Artık sadece ABD’ye endeksli bir dış politika izlemek zorunda olmayan Riyad, aktör çeşitlendirerek Trump’a güvenmemesi gerektiğini anladığını gösteriyor. Nitekim Kral Abdullah’ın veliahtlık döneminden itibaren başlatılan, ABD’ye olan bağımlılığı azaltma ve dış politikada aktör çeşitliliğine gitme politikası halen sürdürülüyor. Suriye müdahalesiyle bölgesel etkinliği artan Rusya ile Körfez ülkelerinin yakınlaşması, ekonomik olarak gittikçe güçlenen ve Ortadoğu’da aktif rol almaya çalışan Çin’in Körfez ile gittikçe sağlam ilişkiler inşa etmesi Riyad’ın elini güçlendirdi.

Suudi Arabistan’a yönelik Trump’ın söylemleri ve hamleleri düşünülecek olursa, Riyad’ın Trump’a güvenmemesi gerektiği kolaylıkla söylenebilir. Trump’ın hiyerarşik ilişki türünü benimsemiş olması ve bunu sıklıkla dile getirmesi ve Suudi Arabistan’ı ve Körfez ülkelerini “sağımlık inek” olarak görmesi de Riyad’ı rahatsız etmektedir. Öte yandan Trump’ın azlinin konuşulduğu ve akıl sağlığıyla ilgili raporların ortaya konulduğu konjonktürde Suudi Arabistan’ın Trump’a güvenmemesi daha rasyoneldir. Uluslararası ilişkiler literatüründe ilişkiler güven üzerinden değil, çıkar üzerinden kurulur. 

Bu noktada Riyad yönetiminin de Trumplı bir Washington’a soru işaretleriyle yaklaşması elzemdir. Zaten 2015 sonrası pro-aktif bir dış politika izleyen Riyad yönetimi, eleştirel bir dil kullanan ve hiyerarşik pozisyon alan ülkelere yönelik sert adımlar atmıştı. Bu noktada Almanya, İsveç ve Kanada ile yaşanan krizler bu minvalde okunabilir. Ayrıca gerek Katar krizi gerekse Yemen politikasında Suudi Arabistan’ın Trump yönetiminden beklediği desteği alamaması da, tek sesli olmayan Washington yönetimiyle karşı karşıya olan Riyad’ın Trump’a güvenmemesi gerektiğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla Trump’ın yeni dünya düzenindeki Suudi Arabistan’a bakışı ve Riyad’a biçtiği rol, Suudi Arabistan’ın neden Trump’a güvenmemesi gerektiğini açıklıyor.

15 Ağustos 2020 Cumartesi

İsrail ve BAE anlaşması Batı'yı memnun etti, Filistinlileri üzdü

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Avrupa ülkeleri, İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasında yapılan normalleşme anlaşmasına destek verirken Suudi Arabistan ve Arap Birliğinin anlaşma karşısında sessiz kalması dikkati çekti.




Avrupa ülkeleri, İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasında yapılan normalleşme anlaşmasına destek verirken Suudi Arabistan ve Arap Birliğinin anlaşma karşısında sessiz kalması dikkati çekti.

AB, Fransa, Almanya, İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinden anlaşmaya destek açıklamaları geldi.
AB Komisyonu Sözcüsü Nabila Massrali, İsrail ve BAE arasındaki anlaşmayı "memnuniyetle" karşıladıklarını ifade etti.
Normalleşmenin iki ülkenin yanı sıra bölgesel istikrara da katkı sağlayacağını savunan Massrali, İsrail ve BAE’nin AB’nin ortakları olduğunu kaydetti.
Massrali, AB’nin İsrail-Filistin sorununa ilişkin iki devletli çözümü desteklemeye devam ettiğini, taraflar arasında müzakerelerin tekrar başlaması için çalışma yürütmeye hazır olduğunu söyledi.
Arap ülkeleri arasında anlaşmadan duyduğu memnuniyeti ilk dile getiren Mısır oldu. Anlaşmayı Körfez ülkeleri arasında ilk tebrik eden de Suudi Arabistan'ın en önemli müttefiki olan Bahreyn'di. Bugün yaptığı açıklamayla Umman da anlaşmaya desteğini ilan etti.
Başta Türkiye olmak üzere Filistin, İran, Libya'dan anlaşmaya yönelik sert tepkiler geldi. Katar ve Kuveyt ise anlaşmaya ilişkin henüz açıklama yapmadı.
İsrail ile BAE arasındaki anlaşma da Filistin halkının yanında olduklarının altını çizen Erdoğan, şöyle konuştu:

"Tabii bir başka gelişme daha var. O da özellikle üçlü adım İsrail. İsrail'le şu anda burada gerek Mısır gerek Yunanistan arasındaki dayanışma ve bir taraftan da Filistin'e yönelik atılan adım yenilir, yutulur bir adım değil. Şimdi Filistin, büyükelçiliğini galiba kapatıyor ya da geri çekiyor. Şu anda aynı durum bizim için de geçerli. Ben de Dışişleri Bakanıma talimatı verdim. Dedim ki, "Abu Dabi yönetimiyle özellikle diplomatik ilişkileri askıya almak veyahut da bizim de büyükelçiyi geri çekme gibi bir adımımız olabilir. Çünkü biz Filistin halkının yanındayız. Filistin'i de hiçbir zaman yedirmedik, yedirtmeyeceğiz."

Türkiye Dışişleri Bakanlığı BAE'nin İsrail ile yaptığı normalleşme anlaşmasına ilişkin yayımladığı yazılı açıklamada "Zaten ölü doğan ve hiçbir geçerliliği olmayan ABD planı üzerinden gizli hesaplar yapmaya çalışan BAE, bu şekilde Filistin'in iradesini de yok saymaktadır." ifadesini kullandı.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da düzenlediği basın toplantısında, "(İsrail-BAE anlaşması) BAE, bölgenin istikrarsızlığı için çaba sarf ediyor. Kendi çıkarları için Filistin davasına ihanet ediyor." dedi. 

Almanya

Alman hükümeti, İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasındaki ilişkilerin normalleşmesini öngören anlaşmadan dolayı İsrail’i tebrik etti.
Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, İsrail ile BAE arasındaki ilişkilerin normalleşmesinin bölgedeki barışa önemli bir katkı sunacağını savundu.
Maas, İsrail Dışişleri Bakanı Gabi Ashkenazi’yle telefon görüşmesi yaptığını ve bu tarihi adımdan dolayı tebrik ettiğini aktardı.
İsrail hükümetinin ilhak planlarını askıya almasının iyi bir gelişme olduğunu söyleyen Maas, "Bu anlaşmanın bölgedeki olumlu gelişmelerin başlangıç noktası olmasını ve Orta Doğu barış sürecine yeni bir ivme kazandırmasını umuyoruz."diye konuştu.
Maas, Orta Doğu’da müzakere edilen iki devletli çözümün kalıcı barış getireceğine ilişkin tutumu devam ettirdiklerini aktardı.
Avrupa’daki ve bölgedeki partnerlerle son haftalarda ilhak konusunu görüştüklerini ve doğrudan müzakerelerin yeniden başlaması için çaba sarf ettiklerini belirten Maas, böyle bir süreci etkili bir şekilde desteklemeye hazır olduklarını kaydetti.
Yunanistan Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada, "İsrail ve BAE hükümetlerini, aralarındaki ilişkileri iyileştirmeye yönelik yaptıkları tarihi anlaşma için sımsıcak duygularla tebrik ediyoruz." ifadesi kullanıldı.
Anlaşmanın, "diplomasi için bir zafer ve bölgenin istikrar ve güvenliğinin güçlendirilmesi açısından da önemli bir adım" olarak nitelendirildiği açıklamada, şu ifadeler yer aldı:
"Bu büyük adımın aynı zamanda, Orta Doğu halkları arasında diyalog ve karşılıklı anlayışın yerleşmesi açısından temel taşı oluşturmasını dileriz."

İngiltere

İngiltere Başbakanı Boris Johnson, İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) anlaşmasına ilişkin Twitter'dan paylaşımda bulundu.
Anlaşmanın iki ülke arasındaki normalleşme süreci için önemli bir adım olduğunu belirten Johnson, "Batı Şeria’da ilhakın durdurulması benim büyük umudumdu. Bu anlaşma ile durdurulmuş oldu. Bugün bu planın askıya alınması Orta Doğu’da barış için önemli bir adımdır." iddiasında bulundu.
İngiltere Dışişleri Bakanı Dominic Raab ise İsrail ve BAE anlaşmasının barış için önemli bir destek olduğuna işaret ederek, "İlhakın askıya alınmasına ve Birleşik Kralığın iki büyük dostu arasındaki normalleşmeye hoşgeldiniz. Filistinliler ve İsrail taraflarının görüşme zamanı, barışa giden tek yol bu." dedi.

Fransa

Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian ise yaptığı yazılı açıklamada, "Fransa, bölgedeki iki önemli ortağı olan İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasındaki ilişkilerin normalleştiğine yönelik açıklamayı memnuniyetle karşılamaktadır." ifadesini kullandı.
İsrail'in Filistin topraklarını ilhak planını askıya almasının olumlu gelişme olduğunu vurgulayan Le Drian, bu kararın kalıcı hale gelmesi gerektiğini belirtti.
Le Drian, anlaşmanın İsrail ve Filistin arasındaki müzakerelerin tekrar başlamasını sağlaması gerektiğini kaydetti.
İtalya Dışişleri Bakanlığı da bu anlaşmayı olumlu karşıladıklarını ve Orta Doğu'daki barış için önemli bir adım olmasının umulduğunu açıkladı.

Bulgaristan

Bulgaristan Dışişleri Bakanlığının internet sitesinde yayımlanan resmi açıklamada ise İsrail-BAE anlaşmasının "Orta Doğu tarihinde yeni sayfa açacak tarihi bir ilerleme" olduğu ileri sürüldü.

Kosova ve Arnavutluk

Kosova Başbakanı Avdullah Hoti yaptığı açıklamada, ülkesinin İsrail ve BAE arasındaki ilişkilerin bütünüyle normalleştirilmesi anlaşmasını, daha sakin ve daha müreffeh bir Orta Doğu'ya doğru tarihi bir adım olarak nitelendirdiğini vurguladı.
Arnavutluk Başbakanı Edi Rama, Twitter hesabından yaptığı bir paylaşımda, varılan anlaşmayı "ilham verici" olarak yorumladı.
Suudi Arabistan ve Arap Birliğinden anlaşmaya ilişkin bir açıklama gelmedi
Körfez ülkeleri arasında BAE'nin önemli müttefiklerinden olan Suudi Arabistan, İsrail ile varılan anlaşmada sessizliğini koruyup herhangi bir tepki göstermedi.
Suudi Arabistan gibi Arap Birliğinden de anlaşmaya yönelik herhangi bir sert tepki veya kınama gelmedi.
Filistin tarafı ise Arap Birliğinin BAE-İsrail anlaşmasındaki sessizliğine tepki gösterdi.
Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Yürütme Konseyi Genel Sekreteri Saib Ureykat, dün yaptığı açıklamada Ahmed Ebu Gayt'ın, BAE ile İsrail arasında imzalanan normalleşme anlaşmasını kınayan açıklama yapmadığı takdirde istifa etmesi gerektiğini belirtmişti.

Mısır

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi, BAE ve İsrail arasındaki anlaşmadan duyduğu memnuniyeti Twitter hesabından yaptığı paylaşımla ortaya koydu.
Sisi, "bölgesel istikrar ve kalkınmayı" sağlayacağını savunduğu gelişmeden son derece memnun olduğunu belirtti.
BAE'nin resmi ajansı WAM'daki habere göre Sisi, Abu Dabi Veliaht Prensi Muhammed bin Zayid Al Nahyan'ı telefonla arayarak anlaşma dolayısıyla kendisini tebrik etti.
Mısır, 1979'da İsrail ile normalleşme sürecine girip, diplomatik ilişkiler kuran ilk Arap ülkesiydi.

Bahreyn

Körfez ülkeleri arasında anlaşmaya yönelik bir destek açıklaması da Bahreyn'den geldi.
Bahreyn'in resmi ajansı BNA'da yayımlanan haberde, İsrail ve BAE arasındaki anlaşma "tarihi" olarak nitelendirilerek, bunun "bölgenin istikrarını" güçlendireceği ileri sürüldü.
Haberde, ABD'nin anlaşmanın teminatı olmasına yönelik sarf ettiği çabalarından da övgüyle söz edildi.
İsrail Kamu Yayın Kuruluşunun (KAN) ismini vermek istemeyen İsrailli bir yetkiliye dayandırdığı haberde, BAE ardından İsrail'le normalleşme anlaşması imzalaması beklenen ülkenin Bahreyn olduğu belirtildi.

Umman

Umman, İsrail ve BAE arasında yapılan normalleşme anlaşmasına destek verdi.
Dışişleri Bakanlığının, Umman resmi ajansı ONA'da yayımlanan yazılı açıklamasında, "Sultanlık, ABD-İsrail ve BAE'nin arasındaki tarihi ortak bildiri çerçevesinde, İsrail ile ilişkileri konusundaki BAE'nin kararını destekliyor." ifadelerine yer verildi.

Filistin

Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC), BAE ile İsrail'in normalleşme anlaşmasını Filistin halkının sırtına saplanmış bir hançer olarak nitelendirdi.
Filistin yönetiminden yapılan yazılı açıklamada, BAE’nin, “işgal devleti” İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria’nın bazı kısımlarının ilhakını geçici olarak askıya alması karşılığında ve Mescid-i Aksa’yı Yahudileştirme planları gölgesinde bu anlaşmaya vardığına vurgu yapıldı.
Hamas, Fetih ve İslami Cihad Hareketi, BAE ile İsrail'in normalleşme anlaşmasına tepki gösterdi.

İran

İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf'ın Uluslararası İlişkilerden Sorumlu Özel Yardımcısı Hüseyin Emir Abdullahiyan, İsrail ile ilişkileri normalleştiren BAE'yi Filistin ve Kudüs davasına sırtını dönmekle suçladı.
Abdullahiyan, şöyle devam etti:
"BAE'nin, sahte ve suçlu İsrail rejimiyle ilişkileri normalleştirme adına yeni yaklaşımı, barış ve güvenliği sağlamaz yalnızca siyonistlerin suçlarının devam etmesine hizmet eder. BAE yönetimi, Filistin ve Kudüs davasına sırtını dönmüştür ve bu tutumunun hiçbir gerekçesi yoktur. BAE, bu stratejik hata ile siyonizm ateşine yakalanacaktır."

Libya

Libya Başkanlık Konseyi Üyesi Muhammed Amari Zayid, Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) İsrail ile ilişkileri normalleştirme konusunda anlaşmaya varmasını "şaşırtmayan bir ihanet" olarak değerlendirdi
Zayid, Al Jazeera televizyonuna yaptığı açıklamada, BAE-İsrail anlaşması için "BAE devletçiğinin şaşırtmayan bir ihanetidir. Libya, Suriye ve Yemen'de sürdürdüğü yıkıcı rol ile Katar, Filistin ve bölgenin özgür halklarına ambargo uygulamasının doğal bir sonucudur." ifadelerini kullandı.


16 Şubat 2019 Cumartesi

Küresel güç kayması ABD’yi Ortadoğu’dan çekilmeye zorluyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


ABD, jeopolitik avantajını ve muazzam iktisadi ve askeri gücünü korusa da, yükselen rakipleri Çin ve Rusya karşısında gücü nispeten zayıfladığından dünyayı tek başına idare etmesi imkânsızlaşıyor.
ABD'nin kaotik Ortadoğu siyasetinin ve bölgede açık bir strateji izlemeyişinin ABD yönetiminin iç işleyişiyle doğrudan bağlantılı veçheleri var.  Bununla beraber meselenin bölgesel ve uluslararası sistemi ilgilendiren yönlerini de dikkate almak gerekiyor. Zira ABD’nin Ortadoğu’da hâkim ve hegemon aktörlüğünü sarsan ve bölgeden geri çekilip başka alanlara odaklanmasını zorunlu kılan jeopolitik, ekonomik ve teknolojik bir dizi gelişme yaşanıyor.
Bu gelişmelerin başında son yıllarda küresel güç kaymasını tetikleyen iki temayül geliyor: Bir yanda Rusya’nın Avrupa ve Ortadoğu’da, Çin’in ise Asya-Pasifik başta olmak üzere dünya genelinde çok daha iddialı ve etkin birer aktöre dönüşmesi; diğer yanda Batı’nın, bilhassa ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan –ittifaklara, çok-taraflı kurumlara, güvenlik garantilerine, uluslararası anlaşmalara ve ortak değerlere dayalı– dünya düzenini sürdürme irade, güç ve kapasitesini giderek yitirmesi. Her ne kadar ABD, jeopolitik avantajını ve muazzam iktisadi ve askeri gücünü korusa da, yükselen rakipleri Çin ve Rusya karşısında gücü nispeten zayıfladığından dünyayı tek başına idare etmesi imkânsızlaşıyor. Bu güç kayması süreci son derece tehlikeli olup jeopolitik rekabet, şu an için fiilî bir büyük savaşın kıvılcımını ateşlemese de başka her türlü araçla; yani ticari, mali, istihbari, siber, propaganda vb. mücadelelerle devam ediyor.
Peki ABD küresel aktörlüğünü rakipleriyle paylaşmaya, yani çok-kutuplu bir dünyaya hazır mı? Tabii ki hayır. Tam da bu yüzden Amerikan menfaatlerini seleflerine kıyasla çok daha dar bir çerçevede tanımlayan Obama ve Trump yönetimleri, Ortadoğu’dan geri çekilerek bölgedeki müttefiklerini öne çıkarmaya, dünyadaki taahhütlerinde, masraflarında ve asker sayısında kısıntıya gitmeye ve stratejik çıkarlar bakımından Çin’le mücadele edeceği Asya-Pasifik bölgesine odaklanmaya çalışıyor.
Tarihte birçok büyük gücün düştüğü ‘emperyal kibir’ tuzağına ABD de düştü ve Amerikan hegemonyasında sonun başlangıcı –11 Eylül saldırıları sonrası giriştiği– Ortadoğu’daki askeri maceraları ve dünyanın farklı yerlerinde askeri varlığını muazzam şekilde artırarak aşırı yayılması oldu. 2000’lerdeki bu başarısız askerî maceralar trilyonlarca dolara patladı; şu an ABD dünyanın en borçlu ekonomisi. Tam da bu süreçte ABD’de orta ve alt sınıf Amerikalıların hayatını altüst eden 2008 Finans Krizi’yle başlayıp dünyaya yayılan iktisadi durgunluk ve kriz de önce toplumsal, sonra siyasal ve nihayetinde sistemsel bir altüst oluşu tetikledi. Yine aynı süreçte iletişim teknolojileri ve uzay-atom-biyoloji alanlarında kaydedilen muazzam ilerlemelerle hayatın hemen her alanında köklü değişimler yaşanırken, siyasi alandaki donukluk ve 20. yüzyıldan kalma yönetişim modeliyle yola devam etme ısrarı sistemsel krizi daha da derinleştirdi.

Büyük stratejiler de tıpkı büyük fikirler ve ideolojiler gibi tükendi

Öte yandan dünyanın tarihte hiç görülmedik bir hızla değişip dönüştüğü, küresel sistemin belirsizliklerle ve çok bilinmeyenli denklemlerle dolu olduğu günümüzde, geleceğe matuf sağlam stratejiler geliştirebilmek ve uygulamaya dökebilmek de neredeyse imkânsız. Hâlihazırda Çin’in “Yeni İpekyolu” da denilen “Yol ve Kuşak” projesi dışında dünyada hiçbir güç, büyük stratejiler çerçevesinde kapsamlı ve uzun vadeli politikalar üretemiyor. Tıpkı dünyada 19. ve 20. yüzyılda yaygın olan büyük fikirlerin ve ideolojilerin çoktandır tükenmesi gibi, artık büyük stratejiler de yok.
ABD’nin Ortadoğu politikası da bundan nasibini alıyor. Son on yıldır Washington yönetimleri, hızla değişen bölgede, konjonktürün kıskacında, taktik politikalarla temel hedeflerine ulaşmaya çalışıyor. Hatta zaman zaman hasar kontrolüyle bölge politikasını şekillendirmek durumunda kalıyor.

Ortadoğu’da düzen kurucu bir küresel güç artık yok

Konu Ortadoğu olduğunda sık sık yapılan 1916 Sykes-Picot benzetmeleri, yani Amerikan-Rus gizli görüşmeleri ve paylaşımlarıyla Ortadoğu’da kolayca yeni bir düzenin kurulabileceği vehmi, aslında günümüz dünyasını ve güç dengelerini anlamaktan uzak bir anlayışın ürünü. Zira şu an dünyada çatışmaları durdurucu ve –tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nın ardından İngiltere ve Fransa, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ABD ve SSCB gibi– düzen kurucu/dayatıcı hegemon bir küresel güç bulunmuyor. Dahası Türkiye, İran, Suudi Arabistan-BAE ikilisi ve İsrail gibi bölgesel güçler bir yüzyıl evveline kıyasla çok daha muktedir, çok daha cüretkâr, farklı çıkar algılarıyla birbirleriyle kıyasıya rekabet eder ve dolayısıyla bölgenin kaderini etkiler durumda. Buna bir de teknolojinin geldiği aşama itibarıyla tarihte ilk defa bireylerin birer aktöre dönüşmesini ve bunun da anarşiyi tetiklemesini eklersek, yerelde meşruiyet ve rıza olmadan salt dışarıdan dayatmalarla bölgede düzenin ve istikrarın tesis edilemeyeceği görülür.
Öte yandan ABD’nin müttefiklerine politikalarını dayattığı günler de bir bakıma geride kaldı. Zira Obama yönetiminin, önce Arap Devrimleri sürecinde başta Hüsnü Mübarek olmak üzere sadık müttefiklerini yarı yolda bırakması, ardından İran’la nükleer anlaşmaya imza atması ve nihayetinde Türkiye’deki 15 Temmuz Kalkışmasını el altından desteklemesi müttefikleri nezdinde ihanet duygusunu perçinledi. Ayrıca bölgede yaşanan altüst oluşlara çoğunlukla seyirci kalması veya düşük düzeyli müdahalesi ABD’nin bölgeden çekilmekte olduğu algısını pekiştirdi. Dolayısıyla şimdilerde müttefikler, Washington’ı fazla dikkate almadan, kendi milli ve iktisadi menfaatleri çerçevesinde daha serbestçe ve zaman zaman meydan okuyucu tarzda hareket edebiliyorlar. ABD’nin güvenlik taahhütlerine güven duymuyorlar. Güvenliklerini, (tıpkı Suudi Arabistan’ın Yemen’de, Türkiye’nin de Suriye’de yaptığı gibi) gerektiğinde ordularıyla bizzat çatışmalara girerek sağlamaya ve silah sistemlerinde ABD’ye olan bağımlılıklarını Rusya üzerinden aşmaya çalışıyorlar. Bu da ABD’nin geleneksel müttefikleri üzerinde etki ve baskı kurma kabiliyetini sınırlıyor.

Müttefikleri öne çıkarmanın sınırları ve sıkıntıları

Aslında bu, Irak ve Afganistan’da bataklığa saplanmaktan gerekli dersleri çıkaran mevcut Amerikan yönetiminin de kısmen bir tercihi. Zira “Ben dünyanın başkanı olmayacağım”, “ABD’yi yeniden büyük ve güçlü bir ülke yapacağım” vaadiyle başa geçen Başkan Trump’a göre, “baş belası” bir bölge olan Ortadoğu’da ne kadar Amerikan kanı veya parası akıtılırsa akıtılsın kalıcı barışı ve güvenliği sağlamak imkânsız. Dolayısıyla bölgedeki müttefiklerine danışmanlık ve eğitimle geriden destek çıkmak, onlara alabildiğine silah satmak ve böylelikle onları daha muktedir kılıp “baş belası” bölgenin yükünü kendi kendilerine çekmelerini ve güvenliklerini kendi başlarına sağlamalarını temin etmek temel politikası olarak beliriyor. Yani artık müttefiklerin ellerini taşın altına koyması, sahada işi sahiplenmesi gerekiyor. Bu bağlamda Suudi Arabistan, BAE ve İsrail’i merkeze alarak bölge politikasını inşa etmeye çalışıyor. Terörle ve radikallikle savaşı, Müslüman ülkelerin kendi sorumluluğu olarak görüyor ve işin sadece DEAŞ ve el-Kaide’yle mücadele kısmına odaklanmakla yetiniyor. Bu haliyle Trump’ın Ortadoğu politikası aslında Obama’nın bölge politikasına genel hatlarıyla benziyor. En temel fark, İran politikasında ortaya çıkıyor. Ayrıca iktisaden zor durumdaki müttefiklerine bile mali yardımları kesmek ve Körfez’in paralarını mümkün olduğunca Amerikan ekonomisine kazandırmak da Trump’a özgü politikalardan.
ABD’nin düşük maliyetli bu yeni politikasının başarısı, bölgedeki müttefiklerinin yeterli güce ve kapasiteye sahip olmasına, daha da önemlisi kendisiyle aynı hedeflere ve çıkarlara bağlı kalmasına bağımlı. Oysa şu an müttefikler, kendi bölgesel nüfuzlarını artırmak ve karşı karşıya oldukları tehditleri ve meydan okumaları asgariye indirmek için mücadele ederken ABD’nin bölgedeki çıkarlarını ve politikalarını pek de gözetmiyorlar. Hatta zaman zaman (Başkan Trump’ın her daim arkalarında duracağından aldıkları cesaretle) Kaşıkçı cinayeti, Katar’a abluka ve işgal planı, Lübnan Başbakanını istifaya zorlama gibi skandal adımlarla hem Trump’ın Evanjelik ekibinin hem de Amerikan müesses nizamının bölge politikalarını zora sokabiliyorlar.
Ayrıca sahada öne sürdüğü Arap müttefiklerinin kapasitesi sınırlı ve yetersiz. Bu bağlamda Arap dünyasının kadim medeniyet merkezlerinde siyasi otoritelerin iflası ve yaşanan çok-boyutlu krizlerle birlikte nüfusu az, stratejik akıldan yoksun ve dostunu-düşmanını parayla satın alarak dış politikasını yürütmeye alışmış Körfez’e bel bağlaması bir handikap. Bunun fakında olduğundan İran’ın yayılmacılığına, siyasal İslam’a, radikalizme, terörizme ve kısmen de Türkiye’nin yükselişine karşı –kendisinin ve İsrail’in geriden desteğiyle– Mısır, Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri, Ürdün ve Fas’tan müteşekkil “ılımlı Sünni Arap ittifakını” yeniden canlandırma projesi Trump’ın Mayıs 2017’deki Riyad zirvesinden beri devrede. Şimdiye kadar İsrail ile Arap ülkeleri arasındaki gayriresmi ilişkileri güçlendirmek ve aleniyete dökmek dışında somut bir meyvesi alınamayan bu projenin bugünlerde (13-14 Şubat’ta) Varşova’da gerçekleştirilen İran karşıtı Ortadoğu Zirvesiyle ne denli işlerlik kazanacağı, bir soru işareti. İlgili ülkelerin ortak tehdit algılamalarına rağmen aralarındaki çıkar farklılıkları bu projenin başarı şansını düşürüyor.

Rusya, ABD’nin bıraktığı boşluğu doldurabilir mi?

ABD’nin taahhüt altına girme konusundaki isteksizliği, Ortadoğu’da kriz yönetimlerinde ve barış süreçlerinde diplomatik öncülüğünü ve etkinliğini yitirmesine de yol açıyor. Bunun en çarpıcı yansıması, tamamı Amerikan müttefiki olan Körfez İşbirliği Konseyi içindeki ihtilafları çözememesi. Suriye çatışmasının diplomatik müzakere masasında etkili bir aktör olamaması. Keza Filistin yönetimine baskı ve şantajla dayatmaya çalıştığı, dünyaya “Yüzyılın Anlaşması” diye pazarladığı Ortadoğu Barış Planını bir yıldır açıklayamaması. Hal böyleyken geleneksel müttefikleri de ya Washington’dan umudu keserek Moskova’ya doğru kayıyor ya da iki güç arasında bir denge siyaseti gütmeye çalışıyor.
Bununla birlikte Rusya ABD’nin bıraktığı boşluğu pragmatik bir şekilde doldurmaya çalışmak ve çoktan çökmüş olan eski düzenin hamiliğini üstlenmek dışında sağlam ve vizyoner bir bölge stratejisine sahip değil. Bölgede birbirine rakip, hatta hasım bütün taraflarla muhatap olabilen tek aktör olma avantajıyla krizlerde güvenilir bir arabulucu olarak diplomatik bir rol kapmaya çalışıyor. Tabii bu o kadar da kolay değil. Siyaseten arabuluculuk yapsa bile gerek tarafları büyük tavizlere ikna etmek, gerekse yaşanan büyük yıkımın yaralarını sarmak, normalleşmeyi sağlamak ve kalıcı barışı tesis etmek için gerekli iktisadi kaynaklara sahip değil. Son yıllarda bölgesel güçlerle ilişkilerini derinleştirse de başta İran-İsrail ve Suudi Arabistan-İran olmak üzere söz konusu güçler arasında (şu an vekâlet savaşları şeklinde cereyan eden ama) her an yeni bir çatışma potansiyeli taşıyan derin rekabeti idare etmesi hiç kolay değil. Öte yandan her ne kadar –tıpkı Türkiye, İsrail ve Mısır gibi– Körfez ülkeleri de Rusya’yla işbirliklerini artırsalar da Moskova, önce İngiltere, ardından ABD’nin yüzyıldır üstlendiği şekilde büyük askeri üslerle Körfez’in güvenliğini sağlayıcı bir rol oynayamaz.

ABD’nin Ortadoğu’daki stratejisizliği sistemsel krizlerin bir uzantısı

Hâlihazırda Lübnan ve İran dışında bütün bölge ülkelerinde Amerikan askeri kuvvetlerinin var olduğunu ve Washington’ın gerek müttefikleri gerekse hasımlarına karşı elindeki caydırıcı iktisadi ve istihbari kartları halen koruduğunu düşünürsek, ABD’nin Ortadoğu’dan çekildiği iddiası abartı olur. Ancak gerek Ortadoğu’da gerekse dünya genelinde Amerikan nüfuzunun azaldığı, hegemon bir güç olmaktan çıktığı bir gerçek. Trump yönetimi altında ABD’nin sadece Türkiye, Suudi Arabistan, İsrail ve Mısır’la değil, dünyada Kanada ve Batı Avrupa gibi geleneksel müttefikleriyle de çıkar ve tehdit algılarının farklılaştığı, diğer bölgelerdeki müttefiklerinin de ABD’yle güvenlik ilişkilerini yeniden gözden geçirdikleri bir dönemdeyiz. Dünyada muazzam değişiklikler yaşanırken ve ikinci soğuk savaş acaba üçüncü bir dünya savaşına evirilir mi sorusu zihinleri meşgul ederken ABD’nin Ortadoğu’daki stratejisizliğinin ve çelişkili politikalarının aslında sistemsel krizlerin bir uzantısı olduğunu unutmamak gerekir.


16 Ocak 2018 Salı

İsrail'den Arap ülkelerine hicaz demiryolu projesi

İsrail hükümetinin, İsrail'le bazı Arap ülkelerini birbirine bağlayacak bir demiryolu inşa etmeyi planladığı iddia edildi.

İsrail basını, İsrail Devleti'ni Suudi Arabistan'a bağlayacak olan demiryolu hattının inşa edileceğini yazdı.

İsrail'den Arap ülkelerine hicaz demiryolu projesi

Yedioth Ahronoth gazetesinin haberinde, İsrail'i Ürdün'e, oradan da Irak ve Suudi Arabistan'a bağlayacak demiryolu projesi için ilk adımın, İsrail Parlamentosu Knesset'te onaylanan, 2019 bütçesine söz konusu hat için 4,5 milyon dolar tahsis edilmesini içeren bir madde konulmasıyla atıldığı öne sürüldü.

İsrail'den Arap ülkelerine hicaz demiryolu projesi

ARAP ÜLKELERİ İSRAİL'E BAĞLANIYOR

Projenin ilk kısmı olan Kuzey İsrail demiryolu istasyonunun açılması ve hattın Ürdün sınırındaki Şeyh Hüseyin Sınır Kapısı'na iletilmesinden oluştuğu belirtildi.

İsrail'den Arap ülkelerine hicaz demiryolu projesi

Bununla birlikte projenin İsrail'in Ürdün üzerinden sevkiyat yaptığı Irak ve Suudi Arabistan gibi ülkeleri de kapsadığı öne sürülürken, henüz ikili anlaşmaların bulunmadığı, ancak anlaşmaya varmaları durumunda demiryolu hattının Irak ve Suudi Arabistan'a kadar uzatılabileceği belirtildi.

KUVVETLİ TİCARET BAĞLARI

İsrail'in, Körfez ülkeleri ile Irak'ın dışarıya ihraç ettiği malların İsrail limanları üzerinden nakliyatının yapılması için El-Celil bölgesinde ticari sınır kapısı açacağı duyuruldu.
Söz konusu Arap ülkeleri arasında sadece Ürdün'ün, (1994'te iki devlet arasında imzalanan anlaşma doğrultusunda) İsrail'le bağlantısı bulunuyor. Bu demiryolu projesi kapsamında inşa edilecek olan tünel ve köprüler ile ülkelerin birbirine bağlanması, ağın genişletilmesi hedefleniyor.

İSRAİL İLE ARAPLARIN FLÖRTÜ

Trump'ın ABD Suudi Arabistan ziyareti sonrasında gelen Suudi Arabistan-İsrail eksenindeki diyalog, bir anda coğrafyaya yayılmış, Orta Doğu ve Körfez'de kirli bir İsrail ittifakı ortaya çıkmış oldu.

İsrail'den Arap ülkelerine hicaz demiryolu projesi

İttifak öyle bir noktaya geldi ki, zamanında Osmanlı'ya ait olan ve hilafet tarafından yaptırılan hicaz yolunun, Siyonist İsrail devletine yaptırılması planlanıyor.

17 Ocak 2020 Cuma

Körfez diken üstünde

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


İran’ın Süleymani suikastı sonrası, kendisine bağlı vekilleri eliyle, bölgedeki gerginlikleri tırmandırma siyaseti gütmesi, Körfez ülkelerinin İran karşısındaki "yumuşak karınlarını" bir kez daha ön plana çıkardı.





Son dönemde Körfez bölgesinde meydana gelen birtakım gelişmeler bölge ülkelerini derin bir endişeye sevk etti. Söz konusu gelişimlerin en önemlisi hiç şüphesiz Haşdi Şabi komutanlarından Ebu Mehdi el-Mühendis ile birlikte İran Devrim Muhafızları Ordusunun en üst düzey komutanlarından ve İran’ın son dönemde Orta Doğu bölgesindeki askeri operasyonlarını yöneten General Kasım Süleymani’nin ABD silahlı kuvvetlerinin düzenlediği saldırıda hayatını kaybetmiş olmasıdır. ABD’nin, İran’da dini lider Hamaney’den sonra en önemli figür olarak kabul edilen Süleymani’ye yönelik düzenlediği bu suikasta, İran’ın kendi topraklarından Irak’taki ABD üslerine yönelik düzenlediği misilleme saldırısı ile ABD ve İran, tarihleri boyunca ilk defa askeri alanda karşı karşıya gelmiş oldu.
İran her ne kadar içerideki prestijini korumak için bir misilleme saldırısı düzenlese de, ABD ile askeri çatışma için askeri ve teknik kapasitesinin yetersiz olduğu bilinen bir gerçek. Ukrayna uçağının kazara vurulması, İran’ın askeri ve teknik kapasite yetersizliğini göz önüne seren en önemli gelişmedir. Her ne kadar askeri ve teknik açıdan ABD ile çatışma konusunda yetersizlikleri olsa da İran, bölge genelindeki vekilleri aracılığıyla ABD ve ABD’nin bölgesel müttefiklerine önemli ölçüde zarar verebilecek bir kapasiteye sahiptir. İran Devrim Muhafızları Komutanı Hacızade’nin suikasttan kısa bir süre sonra Devrim Muhafızları, Besic, Hizbullah, Ensarullah, Hamas, Liva Fatimiyyun ve Liva Zeynebiyyun gibi İran’ın bölge genelindeki vekillerinin bayrakları önünde verdiği mesaj önümüzdeki süreçte bölgedeki gerginliğin istikameti hakkında önemli ipuçları vermektedir. Bu durum başta Suudi Arabistan olmak üzere ABD askeri üslerinin yoğun olarak bulunduğu Körfez bölgesindeki ABD müttefiki rejimlerin tedirginliğini artırdı.
Bölgede tırmanan ve sıcak çatışmaya evirilme ihtimali olan ABD-İran gerilimi Körfez-İsrail ittifakını da yaralayabilir. Dolayısıyla Arap Baharı sürecinde artan İran tehdidi karşısında, geçmişte örtülü devam eden, İsrail-Körfez işbirliğinin alenileşmesi son dönemde yaşanan ARAMCO ve Süleymani suikastı ile de yeni bir sürece girecektir. 
İran yönetimi uzun yıllardır kendisine yönelik ABD kaynaklı bir saldırı durumunda bu saldırıdan ABD askerlerine ev sahipliği yapan Körfez ülkelerini de sorumlu tutacağını, tüm ABD askeri üsleri ve İsrail’in İran’ın hedefi olacağını deklare etmekteydi. İran açısından Orta Doğu’da bölgesel istikrar ancak ABD’nin bölgedeki askerlerini çekmesi ile mümkün olacaktır. Süleymani suikastından iki gün sonra Irak parlamentosunun, Şii vekillerin oyuyla, ABD askerlerinin ülkeden ayrılmasını öngören bir karar tasarısını oylaması ve Irak hükümetinin ABD makamlarına bu talebi iletmesi, İran’ın ABD’yi bölgeden uzaklaştırma stratejisinin önemli bir sonucu olmuştur.
İran’ın Süleymani suikastı sonrası, kendisine bağlı vekilleri eliyle, bölgedeki gerginlikleri tırmandırma siyaseti gütmesi, Körfez ülkelerinin İran karşısındaki “yumuşak karınlarını” bir kez daha ön plana çıkardı. Körfez’in İran ile bölgesel rekabette maruz kaldıkları kırılganlıklar olarak ifade edilen bu yumuşak karınlar; Yemen, Suudi Doğu Vilayeti, Bahreyn ve Hürmüz Boğazı olarak sıralanabilir.

Suudi Arabistan'ın Yemen bataklığı

Yemen, Arap Baharı sürecinin başından itibaren BAE-Suudi ekseni ile İran arasında yoğun bir vekalet savaşına sahne olmakta. İran yanlısı Husilerin ülkenin önemli bir kısmını kontrol etmesi BAE-Suudi eksenini, ülkeyi Husilerin denetiminden çıkarıp bozulan statükoyu yeniden onarmak için doğrudan askeri müdahale etmeye zorladı. 2015 yılından bugüne devam eden bu askeri müdahale, BAE-Suudi ekseninin önemli miktarda askeri ve ekonomik kaynaklarını tüketmesine rağmen, BAE-Suudi ekseni lehine politik bir sonuç açığa çıkarmaktan oldukça uzak. Yemen’den yansıyan insani krizlerin Suudilerin uluslararası itibarına indirdiği darbe bir yana uzayan kriz, BAE-Suudi ekseninde bir çatlağa yol açtı ve nihayetinde iki ülkenin Yemen’de çatışmanın eşiğine gelmesi ile sonuçlandı. Son dönemde Suudiler düzenledikleri barış girişimleri ile Yemen’de Riyad yanlısı Hadi yönetimi ve BAE yanlısı Güney Geçiş Konseyi arasında bir anlaşma sağlayarak krizi stabil tutma gayreti içinde oldular. Bu süreçte İran yanlısı Husilerin de bu barış sürecine katılacaklarına ve askeri seçeneklerle çözüm umudu kalmayan Yemen iç savaşının barışçıl görüşmelerle sona ereceğine dair bir beklenti oluştu. Özellikle ARAMCO saldırıları sonrası Suudilerin İran’a gönderdiği sıcak mesajlar Orta Doğu’daki köklü bölgesel krizlerin diplomatik yollarla barışçıl bir şekilde çözümlenebileceğine dair umutları ortaya çıkardı.
Husilerin İran yönetiminin bölgesel rekabette kullandığı etkili bir unsur olması Süleymani suikastı sonrası dikkatlerin yeniden Yemen’e odaklanmasına yol açtı. Çünkü İran Husileri kullanarak ABD ve ABD’nin bölgedeki en önemli müttefikleri olan Suudi Arabistan ve BAE’ye yönelik eylemler düzenleyebileceği gibi BAE-Suudi ekseninin askeri üslerine ve petrol tesislerine yönelik bu kanaldan bir eylem gerçekleştirebilir. Geçmişte havalimanları ve petrol tesisleri gibi çok sayıda noktaya Husiler tarafından saldırılar düzenlendi. ARAMCO gibi Suudi petrol endüstrisinin kalbi konumundaki bir tesise Husiler üzerinden düzenlenen saldırı İran’ın vekilleri eliyle üreteceği eylemlerin boyutunu göstermesi açısından önemlidir. Yine Yemen’in Kızıldeniz ve Bab el-Mendeb boğazı üzerindeki jeopolitik konumu İran’ın Husiler eliyle bu suyolu üzerinde birtakım eylemler gerçekleştirmesine de imkan sağlamaktadır.

İran’ın politik ve ideolojik nüfuzundaki Şiiler

Yalnızca Suudi Arabistan’ın değil dünyanın en önemli petrol sahası konumundaki Suudi Doğu Vilayetinin nüfusu yüzde 55 oranında Şiilerden oluşmaktadır. Petrol üretimi ve ihracatının ülkenin ekonomik güvenliği için hayati önemi ve bölgenin Suudilerin Körfeze açılan kapısı olması Doğu Vilayetini Suudi yönetimi için çok değerli kılmaktadır.
Yönetim tarafından ayrımcılığa maruz kaldıklarını ve ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüklerini düşünen bölgedeki Şiilerin ise Suud yönetimi ile köklü sorunları bulunmaktadır. Suud vatandaşı Şiilerin yönetimden duydukları bu hoşnutsuzluk, Orta Doğu’da her ideolojik ve askeri gerginlik atmosferi oluştuğunda yönetim karşıtı sokak gösterileri ve isyanlar ile kendini göstermiştir. Örneğin 1960’lı yıllarda Mısır Cumhurbaşkanı Nasır’ın liderlik ettiği Pan-Arabizm, 1980’li yıllarda Humeyni’nin devrimci İslam politikası, her iki politikanın temelde çok sayıda uyuşmazlığı olmasına rağmen, Suudi Arabistan vatandaşı Şiileri etkilemiş ve her iki dönemde de Doğu Vilayetinde çok sayıda yönetim karşıtı isyan çıkmıştır. Özellikle İran devrimini takip eden süreçte başta Suudi Arabistan vatandaşı Şiiler olmak üzere tüm Körfez bölgesindeki Şii unsurların İran’ın ideolojik ve politik nüfuzuna girmeleri, bölgedeki Şiileri İran dış politikası için çok önemli bir araç haline getirirken Suudi yönetimi için de önemli bir kırılganlık haline getirmiştir.
Ülkesindeki Şii vatandaşlarının İran’ın ideolojik ve politik nüfuzunda olması ABD-İran geriliminin had safhaya ulaştığı şu günlerde ABD müttefiki Suudi yönetimini oldukça tedirgin etmektedir. İran, bölgedeki nüfuzunu kullanarak Suudi askeri üslerine, ABD petrol şirketlerine, petrol üretim ve nakil tesislerine yönelik eylemler gerçekleştirebilir. Olası bir ABD-İran çatışmasında Suudi vatandaşı Şiilerin ülkelerinden çok İran’a sadık kalacağının bilinen bir gerçek olması, bölgede yükselen tansiyonu Suudi Arabistan’ın ekonomik güvenliği ve siyasi istikrarı için önemli bir tehdit haline getirebilir. Üstelik Şiiler arasında Suudi Arabistan’dan ayrılarak ülkenin petrol zengini Doğu Vilayetinde bağımsız bir Şii devleti (Şiistan) kurma fikri oldukça popülerdir. Nitekim 2016 yılı başlarında idam edilen Suudi vatandaşı Şii din adamı Ayetullah Nimr el-Nimr 2000’li yılların başlarından itibaren Suudi Doğu Vilayetinde bağımsız bir Şii devletini savunan önemli bir figürdü ve ülke sınırlarını aşan ününü bu ayrılıkçı fikirlere borçluydu.

Bahreyn ilk kıvılcım olabilir

Bahreyn’de Arap Baharı sürecinde Şiiler tarafından Suudi müttefiki El-Halife rejimini devirmeye yönelik çok büyük ayaklanmalar yaşanmış, El-Halife rejimi ancak Suudilerin Bahreyn’e yönelik askeri müdahalesi ile ayakta kalabilmişti.
Bahreyn, yaklaşık yüzde 85 ile nüfusuna oranla İran’dan sonra en yoğun Şii nüfusun yaşadığı ülke. 1986 yılında inşa edilen 25 km uzunluğundaki Kral Fahd Köprüsü, Bahreyn ile Suudi Arabistan’ın Doğu Vilayeti arasındaki karayolu bağlantısını sağlamaktadır. Bahreyn’in önemi, Şiilerin yoğun olarak yaşadığı Suudi Doğu Vilayetine olan coğrafi ve siyasi yakınlığı, Körfez petrol üretim ve nakil güzergahları açsından jeopolitik önemi ve ABD’nin Orta Doğu’daki en önemli deniz üssü olan 5. Filoya ev sahipliği yapmasından kaynaklanmaktadır. Bahreyn’in durumu İran için de çok özeldir. El-Halife hanedanı Bahreyn’e yerleşmeden önce bu topraklara İran hükmediyordu. 1970’li yıllara kadar da İran hükümeti Bahreyn’i topraklarının ayrılmaz bir parçası olarak gördü ve onu ülkesinin 14. eyaleti olarak kabul etti. 1979 yılında İran’da devrim gerçekleştiğinde, İran benzeri bir devrim yapma fikrine istinaden Bahreyn’de de çok geniş katılımlı gösteriler, isyan girişimleri oldu.
Bahreyn’de Arap Baharı sürecinde Şiiler tarafından Suudi müttefiki El-Halife rejimini devirmeye yönelik çok büyük ayaklanmalar yaşanmış, El-Halife rejimi ancak Suudilerin Bahreyn’e yönelik askeri müdahalesi ile ayakta kalabilmişti. Her ne kadar 2011 yılında Suudilerin liderlik ettiği askeri koalisyon rejimin isyancı Şiiler eliyle devrilmesini engellemişse de aradan geçen on yıla rağmen ülkede bir türlü siyasi istikrar sağlanamadı. Basına çok fazla yansımasa da Bahreyn’de Şiiler tarafından oluşturulan yeraltı örgütlenmelerinin rejimin güvenlik unsurlarına yönelik silahlı saldırıları on yıldan beridir devam etmektedir. Suudiler Arap Yarımadası Hizbullahı diye adlandırdıkları ve İran tarafından eğitilip desteklendiğini iddia ettikleri bu silahlı unsurları, hem Bahreyn’deki hem de Suudi Doğu Vilayetindeki güvenlik kuvvetlerine yönelik sık sık silahlı saldırılar düzenlemekle suçlamaktadır. Dolayısıyla Bahreyn İran-Suudi, İran-ABD rekabetinde önemli bir alan olarak durmaktadır. İran hem içerideki vekilleri aracılığıyla Bahreyn’deki Suudi müttefiki El-Halife rejimini istikrarsızlaştırabilecek hem de ülkedeki ABD üslerine yönelik eylemler gerçekleştirebilecek kapasiteye sahip görünmektedir. Bahreyn’in ABD-İran gerilimine sahne olması, siyasi ve coğrafi yakınlığı dikkate alındığında, bu gerginlik ve çatışmaların Suudi Doğu Vilayetine sıçrama ihtimalini de kuvvetlendirmektedir.

Hürmüz; küresel petrol ticaretinin can damarı

Hürmüz Boğazı, günlük 20 milyon varil petrolün uluslararası piyasalara aktığı bir su yolu olması ve İran’ın bu su yolu üzerindeki hakimiyeti sebebiyle küresel enerji güvenliğinin en önemli fay hatlarından birini temsil etmektedir. Bugüne kadarki politikalarına bakıldığında İran’ın Hürmüz’ü önemli bir dış politika aracı olarak kullandığı rahatlıkla söylenebilir. Örneğin geçtiğimiz aylarda İngiltere’nin Cebel-i Tarık boğazında bir İran gemisine el koymasına müteakiben İran’da Hürmüz’de bir İngiliz gemisine el koyarak misillemede bulunmuştu. Halihazırda bölge petrol kaynaklarının büyük bir çoğunluğunun Hürmüz’de İran donanmasının gözetiminde uluslararası piyasalara taşınması Hürmüz’ü bölgenin en büyük petrol ihracatçısı olan Suudi Arabistan’ın ekonomik güvenliği için hayati kılmaktadır. Her ne kadar BAE-Suudi ekseni İran’ın Hürmüz’deki kontrolünü bay-pas etmek için petrolü boru hatları ile Kızıldeniz’e taşıma girişimlerinde bulunsa da söz konusu boru hatları da İran saldırılarına karşı çok korunaklı değildir. Nitekim Arap Baharı’nın Yemen’e sıçramasını takip eden süreçte bu boru hatlarına yönelik Yemen kaynaklı çok sayıda saldırı gerçekleşmiştir.
Uzun yıllardır ABD güvenlik şemsiyesi altında varlığını sürdüren, içeriden ve dışarıdan rejimlere yönelik saldırıları ABD askeri desteği ile caydıran BAE-Suudi ekseni açısından bölgede tırmanan gerginlik yukarıda sayılan kırılganlıklardan ötürü ciddi bir tehdit teşkil etmektedir. Yönetici elit zaman zaman İran’a yönelik bir ABD askeri müdahalesini destekler görünse de aslen bölgede bir sıcak çatışmanın uzun vadede kendi çıkarına olmadığını bilmektedir. İran en önemli rakibi/düşmanı olduğu ve İran’a yönelik bir ABD müdahalesinin BAE-Suudi ekseninin lehine olduğu değerlendirilse de İran’ın yukarıda sayılan alanlarda askeri cevap üretebilme kapasitesi her biri ekonomik birer dev olmasına rağmen askeri ve politik açıdan zayıf Körfez ülkelerinde paniğe sebep olmaktadır. Ayrıca çıkması muhtemel bir sıcak çatışmanın petrol üretim ve ticareti üzerinde yaratacağı olumsuz etkiler ekonomileri büyük oranda petrole bağlı bu ülkelerin ekonomik güvenliklerini de tehdit edecektir.
Bölgede tırmanan ve sıcak çatışmaya evirilme ihtimali olan ABD-İran gerilimi Körfez-İsrail ittifakını da yaralayabilir. Dolayısıyla Arap Baharı sürecinde artan İran tehdidi karşısında, geçmişte örtülü devam eden, İsrail-Körfez işbirliğinin alenileşmesi son dönemde yaşanan ARAMCO ve Süleymani suikastı ile de yeni bir sürece girecektir. Bu durumun iki sebebi bulunmaktadır. İlk olarak İsrail uzun yıllardır İran’a yönelik bir ABD müdahalesini hararetle destekliyor. İran’a yönelik askeri bir müdahalenin Körfez’e yönelik askeri misillemeler ve Körfez’de iç isyanlara yol açabilme ihtimali, bölgeye siyasi ve coğrafi açıdan uzak sayılan, İsrail için ciddi bir sorun değilken BAE-Suudi ekseni için hayati bir sorundur. İkinci olarak olası bir Hizbullah-İsrail çatışması genel olarak Orta Doğu bölgesinde, 2006 yılındaki İsrail-Hizbullah çatışmasında olduğu gibi, Batı ve Batı yanlısı rejimler karşıtı bir toplumsal bir reaksiyon üretebilir.
Körfezde artan paniğin en önemli göstergesi Suudi Arabistan Dışişleri Bakanının gerginliğin düşürülmesinin bölgesel güvenlik ve istikrar açısından gerekliliğine yönelik açıklamaları ve Suudi Savunma Bakan yardımcısı ve Muhammed bin Selman’ın küçük kardeşi Halid bin Selman’ın ABD ve İngiltere başkentlerini kapsayan ziyaretleri ve bu ziyaretlerin gündemidir. Ayrıca Suudiler, parası Suudi Arabistan tarafından ödenme koşuluyla, ABD’den çok sayıda asker de talep etmişlerdir. Burada Halid bin Selman’ın ABD ziyareti büyük önem arz etmektedir. Daha önce Suudi Arabistan’ın ABD büyükelçisi olarak görev yapan ve Suudi Arabistan’ı Yemen bataklığından çıkarmak üzere Savunma Bakan yardımcılığına getirilen Halid bin Selman, Şarku’l Avsat’ın aktardığına göre, Suudi Arabistan’ın, bölgenin güvenlik ve istikrarını artırma amacıyla gerginliğe yol açan her şeyden uzak durma, sükûnet ve itidal sağlama çabası çerçevesinde, Beyaz Saray'ın yanı sıra Dışişleri ve Savunma Bakanlığı’ndaki üst düzey yetkililer ile görüşecek. Suudiler bir taraftan Batı başkentlerinde sükûnet ve itidal çağrıları yaparken diğer taraftan da bölgesel aktörlere gerginliği tırmandırmama yönünde telkinlerde bulunmakta. Çünkü olası bir sıcak çatışma durumunda ilk kurban olmaktan korkmaktalar.


16 Nisan 2018 Pazartesi

ABD'nin yeni planı belli oldu!

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Suriyeli uzmanlar, kuzeyden Akdeniz’e açılma planı Afrin’de çöken ABD’nin güneyden yeni koridor planladığına dikkat çekti. 

Esed’e yönelik bombardıman bu planın ilk adım olarak görülüyor.



Araştırmacı Nasır Hüso, “Haseke’de sıkışan PKK-Batı koalisyonu B planını devreye soktu; yeni hedef El Bukemal’den Tedmur’a uzanan güney koridorunu harekete geçirmek. 

Ürdün’deki Rukban ve Suriye’deki Tenef üsleri artık daha aktif kullanılacak” dedi. Dr. İbrahim Salkini ise Rusya ve ABD’nin saldırı öncesi pazarlık yürüttüğünü iddia etti.

Suriyeli uzmanlar, kuzeyden Akdeniz’e açılma planı Afrin’de çöken ABD’nin güneyden yeni koridor planladığına dikkat çekti. Esed’e yönelik bombardıman ilk adım olarak görülüyor.

Araştırmacı Nasır Hüso, “Haseke’de sıkışan PKK-Batı koalisyonu B planını devreye soktu, yeni hedef El Bukemal’den Tedmur’a uzanan güney koridorunu harekete geçirmek” dedi.

14 Nisan sabahı Suriye'ye Amerikan, Fransız ve İngiliz füzeleriyle yapılan saldırı, Pentagon'un Akdeniz'e güneyden açmak istediği koridorun ilk adımı olabilir. 

Bu iddia, Yeni Şafak'a konuşan Suriyeli Ortadoğu uzmanı Nasır Hüso'ya ait. Araştırmacı Nasır Hüso, Kerkük'ten başlayıp Lazkiye-Akdeniz'e kadar uzanan korsan koridor projesinin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtları ile uygulanabilirliğini yitirdiğini ancak Batı ittifakının koridor hayalinden vazgeçmediğini kaydetti. 

Halep Üniversitesi mezunu Hüso, "Haseke'de sıkışan PKK-Batı koalisyonu B planını devreye soktu. Yeni hedef El Bukemal'den Tedmur'a uzanan Güney Koridoru'nu hayata geçirmek" dedi. 

"Sembolik ve kısır bir girişim olmaktan öte anlam taşımıyor" dediği 14 Nisan saldırısının ana amacının İran'ın nüfuz alanını daraltmak olduğunu belirten Hüso, şunları söyledi:

İSRAİL ÜZERİNDEN AKDENİZ


"Ürdün'de kurulan Rukban ve Suriye'de inşa edilen Tenef Askeri Üsleri bundan sonraki süreçte çok daha aktif kullanılacak. 

Suriye'de yaşanan son gelişmeler ABD-İsrail ve Körfez ülkeleri arasında varılan ittifaka paralel gerçekleşiyor. 

Projenin askeri olduğu kadar ekonomik yönleri de var. Suriye ve Irak petrolleri ile doğalgazının İsrail üzerinden Akdeniz'e taşınması, atılan her adımın en önemli unsuru olarak görülmeli. 

Öte yandan Akabe Körfezi'nden startı verilerek İsrail'in coğrafi ve ekonomik etki alanını genişletecek Suud Neom Projesi'nin Irak ve Suriye'yi kuşatacak kısmı da 'güney koridoru' projesi ile hayata geçirilecek. 

Şayet başarılırsa ittifaka tabi olan tüm güçler istediğini almış olacak."

İRAN'I DAHA ÇOK VURACAKLAR

"ABD-İngiliz ve Fransız askerleri tarafından müşterek kullanılan Tenef ve Rukban'da konuşlu Batılı güçlere PKK başta olmak üzere ABD ve İngilizlerle işbirliği halindeki Magavir el-Savra, Kuvvet-i Senadid, Ahmed Abdo Tugayları ve Ahmed Carba'ya bağlı Kuvvet-i Nuhba birlikleri de destek verecek. 

ABD ve ortaklarının 911 kilometrelik Türkiye sınırına sıfırdan taşımak istediği terör unsurları El Bukemal-Tenef yönüne sevk edilecek. 

Burada kat edecekleri mesafe 330 kilometre ve büyük çoğunluğu Badiye çölünden ibaret. Rusya'nın bu hat üzerinde herhangi bir askeri varlığı yok. 

İran ise ortak düşman ve mukavemet gücü sınırlı. Son saldırının kodları doğru okunduğunda arka plandaki amacı görmek mümkün. 

Bu hattın devreye sokulması için daha büyük adımlar atılacak. Deyrizor'dan Tenef'e açılan güzergahta doğrudan ya da dolaylı İran mevzileri vurulmaya devam edecek. 

Zaten son günlerde Meyadin ve El Bukemal'de birçok nokta vuruldu, vurulacak."

KENETLENELİM

Suriyeli Akademisyen Dr. İbrahim Salkini ise Rusya ve ABD'nin 14 Nisan saldırısı öncesi bir dizi pazarlık yürüttüğünü söyledi. 

"Rusya, Tel Rıfat ve İdlib konusunda uzlaşmaz tavır sergiliyor. ABD ise PKK üzerinden yürüttüğü faaliyetlerde doğrudan Türkiye'yi tehdit ediyor" diyen Salkini, son saldırıların Türkiye'yi yalnız bırakma amacı taşıdığını ve bölgesel unsurlarla yapılacak işbirliğinin öneminin daha fazla arttığını dile getirdi. Salkini, bölge halkı olarak daha fazla kenetlenerek bu oyunun bozulacağını söyledi.

HEDEFLERİ TÜRKİYE’Yİ DEVREDIŞI BIRAKMAK

Musul, Kerkük, Deyrizor, Haseke, Humus petrolleri ve doğalgazının bölge dışına çıkarılmasında coğrafi olarak İran ve Türkiye dışında alternatif bulunmadığını hatırlatan Nasır Hüso, “İran halihazırda Musul ve Kerkük petrollerinin önemli bir kısmını Tahran üzerinden pazarlıyor. 

Şayet Badiye Çölü üzerinden Ürdün’e koridor açılırsa Türkiye tamamen devre dışı bırakılacak. 

ABD, Avrupa, İsrail ve Körfez ülkeleri bu konuda ittifak halinde. 

Taraflar arasında yapılan son dönem diplomasi trafiğinin önemli gündem maddelerinden birisi de Irak ve Suriye başlıkları oldu. Şimdi sıra sahada atılacak adımlarda” diye konuştu.

25 Aralık 2017 Pazartesi

KATAR'da darbeyi Türkiye önledi!

Körfez krizinin ablukayla sınırlı olmadığı, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Katar Emiri’ni devirip yerine Londra’daki yeğenini getirmek istedikleri ortaya çıktı.

Haziran 2017’de Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) dahil bazı Arap ülkeleri, Orta Doğu'da terörizme destek verdiği gerekçesiyle Katar ile ilişkilerini kestiklerini açıklamışlardı.

Bu Körfez bölgesinde son yıllarda görülen en büyük diplomatik krize yol açmıştı. 

Ancak Körfez krizinin ablukayla sınırlı olmadığı, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Katar Emiri’ni devirip yerine Londra’daki yeğenini getirmek istedikleri ortaya çıktı. Darbeyi ise zamana karşı yarışıp Şeyh Temim’in sarayını korumaya alan Türk birlikleri durdurdu.

TÜRK BİRLİKLERİ SARAYI KORUMAYA ALDI

Haziran 2017’de Mısır, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) dahil bazı Arap ülkeleri, Orta Doğu'da terörizme destek verdiği gerekçesiyle Katar ile ilişkilerini kestiklerini açıklamışlardı. 

Bu Körfez bölgesinde son yıllarda görülen en büyük diplomatik krize yol açmıştı. 

Ancak Körfez krizinin ablukayla sınırlı olmadığı, Suudi Arabistan ve BirleşikArap Emirlikleri’nin Katar Emiri’ni devirip yerine Londra’daki yeğenini getirmek istedikleri ortaya çıktı. 

Darbeyi ise zamana karşı yarışıp Şeyh Temim’in sarayını korumaya alan Türk birlikleri durdurdu.
Katar meselesinde asıl hedef Türkiye miydi?
Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla mı diyorlardı acaba?


'Katar Emiri’ni değiştirelim' dedi

Muhatabım, “O kadar uzun boylu düşünmemek lazım” dedikten sonra şu sözleri sarf etti:

“Adamlar (Suudi Arabistan) Amerika’ya dönüp şunu söylediler. Seninle 350 milyar dolarlık anlaşma yaptım. Sen de bana destek at, şu Katar Emiri’ni değiştirelim. Mesele bundan ibaret. Tabi Tayyip Bey buna izin vermeyince o iş yattı.”

“Tayyip Bey izin vermeyince…” Bu vurguya dikkat!
Cumhurbaşkanının bu süreçte neler yaptığını, açıklandığı kadarıyla herkes biliyor.

Peki anlatılanlar doğru muydu?

Katar emirini özel eğitimli Türk timi gerçekten bir darbeden mi kurtarmıştı?

Haber kaynağıma güvenmekle birlikte operasyonel niteliği olan, çok önemli bir konu ile karşı karşıya olduğumuz için meselenin teyide ihtiyacı vardı.

Teyit için nereye yöneleceğimi de biliyordum.
Ankara’nın karar verici mekanizmalarının çoğunda sandalye sahibi olan üst düzey bir devlet yetkilisi…

200 CİVARI SEÇKİN TÜRK BİRLİĞİ…

Haber doğruydu.

5 Haziran gecesi, Katar’a yakın bölgelerde/ülkelerde görev yapan 200’e yakın çok özel eğitimli Türk birliği Ankara’dan gelen emirle harekete geçmişti.

Hedef Katar Emiri’nin sarayı idi.

Görev emri, Emir’e karşı başka bir ülke ya da ülkeler tarafından o gece yapılması muhtemel darbe girişimini engellemek, bunun için Katar Emiri’nin ve sarayın güvenliğini sağlamaktı.

TÜRK BİRLİĞİ ERKEN DAVRANDI

O sırada Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne ait özel eğitimli timler aynı hedef için harekete geçmek üzereydi.

Suudi Arabistan ve BAE özel timi Katar Emiri'ni devirmek için düğmeye bastı.
200 kişilik özel eğitimli Türk birliği, Doha’ya ulaştı.

Bir rivayete göre yola çıkmışlardı bile.


Ama onların hedefi Türk birliklerinin tam tersi idi.
Saraya gidip Katar emirini etkisiz hale getirip, yerine bir başkasını getirerek darbe yapmak istiyorlardı.

Ancak erken davranan Türk birlikleri oldu.

Özel donanımlı timler saraya vakitlice ulaşmışlar ve Emir’in güvenliğini garantiye almışlardı.

Bu şekilde Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne ait özel birliklerin bir saray darbesiyle Katar Emiri’ni devirme planları da suya düşmüştü.

Şimdi en başta aktardığım Kabine üyesinin sözleri yerli yerine oturuyordu.

“Tayyip Bey, Katar’da bir saray darbesine izin vermemişti.”

UÇAKLAR HAZIR BEKLETİLDİ

5 Haziran gecesi Katar Emiri’nin sarayında yaşananları teyit için ulaştığımız yetkili isimden önemli bir başka bilgi daha aldık.

O akşam duruma göre harekete geçmek üzere Türk Hava Kuvvetleri’ne ait uçaklar da motorları çalışır halde hazır bekletildi. İhtiyaç olsaydı eğer, bu uçaklar hemen havalanıp kendilerine verilen misyonu yerine getirmek üzere Katar’a yöneleceklerdi. Ancak karada yürütülen operasyonla hedefe ulaşıldığı için buna gerek kalmadığı anlaşılıyor.



KAYNAKGERÇEK HAYAT DERGİSİ - MEHMET ACET
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html