BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Haşdi Şabi sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Haşdi Şabi sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

13 Ekim 2017 Cuma

KERKÜK'TE ELLER TETİKTE


IKBY Güvenlik Ajansı,Irak ordusu ve Haşdi Şabi'nin, peşmerge kontrolündeki petrol kuyuları ve askeri havaalanını ele geçirmek için Kerkük'te askeri yığınak yaptığını ileri sürdü. 

Peşmerge ile Irak ordusu ve Haşdi Şabi güçleri arasındaki mesafenin 3 kilometre olduğu duyuruldu.




IRAK'ta petrol rezevleri bakımından zengin Kerkük kentinde Havana, Bay Hasan, Babagurgur, Hebaziya, Cenbure olmak üzere toplam 5 petrol kuyusu var. 

Bu petrol kuyularından Havana ve Bay Hasan IKBY'nin denetimindeyken,  diğer 3 kuyu ise Irak merkezi hükümeti tarafından işletiliyor.

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Güvenlik Ajansı, Irak ordusu ve Haşdi Şabi'nin Kerkük'te askeri yığınak yaptığını, petrol kuyuları ve askeri havaalanını kontrol etmeyi planladığını iddia etti.

Güvenlik Ajansı tarafından Twitter'dan yapılan açıklamada, "Irak ordusu ve Haşdi Şabi'nin Kerkük'ün güneyindeki Beşir köyü ve Tazehurmatu kasabasına tank, top, hummer ve diğer ağır silahlarla sevkiyat yaptığı tespit edildi." ifadesine yer verildi.

Açıklamada, Irak ordusu ve Haşdi Şabi'nin kentin güneyine yaptığı askeri sevkiyatın nedeninin, peşmerge kontrolündeki petrol kuyuları, havaalanı ve askeri üsleri ele geçirmek olduğu ileri sürüldü.

Ayrıca açıklamada, peşmerge ile Irak ordusu ve Haşdi Şabi güçleri arasındaki mesafenin 3 kilometre olduğu duyuruldu.

"BÖLGEDE ASKERİ BİR GERİLİM MEVCUT"


Kerkük Batı Cephesi Peşmerge Komutanı Kemal Kerküki ise AA muhabirine yaptığı açıklamada, Haşdi Şabi'nin kentin güney bölgesinden ilermeye başladıklarını teyit ederek, bölgede askeri bir gerilimin olduğunu söyledi.

Kerküki tüm Peşmerge güçlerinin mevzilerde konuşlandığını, olası bir müdahaleyi ise cevapsız bırakmayacaklarını dile getirdi.

Kent merkezinde son durum hakkında ise Kerküki, bazı vatandaşların gönüllü olarak ellerine silah aldığını ve Haşdi Şabi'nin kente girmesine karşı çıktıklarını ifade etti.

Irak Başbakanı Haydar el-İbadi, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, silahlarını halka doğrultmayacaklarını ve Kürtlerle savaş başlatmayacaklarını kaydetmişti.

5 PETROL KUYUSU VAR


Irak'ta petrol rezevleri bakımından zengin Kerkük kentinde Havana, Bay Hasan, Babagurgur, Hebaziya, Cenbure olmak üzere toplam 5 petrol kuyusu var.

Bu petrol kuyularından Havana ve Bay Hasan IKBY'nin denetimindeyken, diğer 3 kuyu ise Irak merkezi hükümeti tarafından işletiliyor.

Terör örgütü DEAŞ'ın, Haziran 2014 tarihinde Musul başta olmak üzere birçok bölgeyi ele geçirmesinden sonra Irak ordusunun çekildiği Kerkük gibi birçok yere peşmerge güçleri konuşlanmıştı.



2 Nisan 2018 Pazartesi

Sincar'daki gelişmeleri nasıl okumalıyız?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Türkiye'nin civarındaki güvenlik tehditlerinin tamamı henüz bertaraf edilebilmiş değil. Sincar bu tehditler dizisinin bir parçası; ancak son halkası olarak görülmemeli.
Zeytin Dalı harekatının sona yaklaşıldığı şu süreçte, Türkiye gündemini yeni ve öncekiler kadar zorlu bazı gelişmeler bekliyor. Türkiye'nin civarındaki güvenlik tehditlerinin tamamı henüz bertaraf edilebilmiş değil. Sincar bu tehditler dizisinin bir parçası; ancak son halkası olarak görülmemeli.

Zeytin Dalı sonrası dengeler

Zeytin Dalı harekatı (ZDH) sadece Türkiye'nin terörle mücadelesine katkı sağlamakla kalmadı; harekatın sonunda, PKK/YPG'nin Suriye üzerinden denize çıkabilmesi olasılığı ortadan kaldırıldı. PKK'nın Amanoslar üzerinden Güney Anadolu'ya yaptığı sızmaların önüne geçilmesi sağlandı, ABD desteği devam ediyor olsa bile YPG'nin zayıflığı ortaya çıktı ve İdlib'den Cerablus'a kadar uzanan arazide muhaliflerin birleşik bir bölgede varlıklarını koruyabilecekleri bir yapı oluştu. Bu sonuçlara pek çok taktik ve stratejik boyut eklenebilir. Fakat tüm bu kazanımların ötesinde, Türkiye son derece stratejik bir aracı tekrar ele geçirdi: Caydırıcılığın tesisi.
Kuvvet kullanma tehdidine ancak kaçınılmaz olduğunda başvuran Türkiye'nin uyarılarının arkasında duracağı öngörüsü, uzun bir süre boyunca ciddi bir caydırıcı etki yaratmıştı. Kıbrıs harekatı, 1990lı yıllarda Kuzey Irak'ta yürütülen sınır ötesi operasyonlar, Abdullah Öcalan'ın Suriye'den çıkarılmasını sağlayan 1998 süreci gibi örnekler, hem Türkiye'nin güvenliğini sağlamak için uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarına başvurduğu hem de kuvvet kullanabilme tehdidinin dahi etki yarattığı örneklerdi.
Bu bağlamda, 2011'den sonra, özellikle Irak ve Suriye bağlamındaki gelişmelerde, Türkiye diplomasi sürecini devam ettirmek için elinden geleni yapsa da kuvvet kullanma tehdidinde bulunmak zorunda kaldı. Çoğunlukla "kırmızı çizgi"ler olarak adlandırılan hassas noktalar, pek çok bölgesel ve uluslararası aktör tarafından test edildi. Üstelik, dürüst olmak gerekirse, bu testlerin hepsi Türkiye'nin lehine sonuçlanmadı. Bazı durumlarda bölgesel dengeler, bazılarında ise iç politik nedenlerle, caydırıcılığın tesisi için gereken hamleler yapılamadı. Oysa önce Fırat Kalkanı harekatı (FKH) sonra ZDH, Türkiye'nin şartlar ne olursa olsun güvenlik tehdidini bertaraf edebilmek için kuvvet kullanma yoluna gidebileceğini ve bunun sonucunda hedeflerine ulaşabileceğini gösterdi.
Elbette her iki harekat da sadece askeri operasyondan ibaret değildi. Tersine, bir yandan diplomasinin, öte yandan da bölgesel ve yerel siyasetin dengelerinin daha iyi okunması anlamına geldiği söylenebilir. Ancak FKH'den sonra ZDH'nin de başarılı olması, Türkiye'nin bölgedeki gidişatı doğrudan değiştirebilecek bir askeri güce ve bu askeri gücü kullanmaya yatkın bir yapıya ulaştığını gösteriyor. İşte Sincar'da yaşanan gelişmeler bu düzlemde okunmalı.


Suriye-Sincar-Kandil hattı

DEAŞ saldırıları sonrasında KDP'ye bağlı peşmergenin Sincar'dan çekilmesi, PKK'nın bölgeye doğrudan yerleşmesinin önünü açan en önemli gelişme olmuştu. O tarihten itibaren PKK Sincar'ı farklı amaçlarla kullandı. İlk olarak DEAŞ'ın Sincar'da Yezidilere karşı gerçekleştirdiği insanlık dışı uygulamaları kendisi için bir propaganda aracına dönüştürdü. Bu süreçte, Sincar'daki Yezidilerin ABD'nin desteğiyle Suriye'ye ulaştırılmasında oynadığı rol üzerinden uluslararası kamuoyunda ve Yezidiler arasında destek bulmaya çalıştı.
İkinci olarak ise 2015 sonlarından itibaren, Sincar dağı ve civarındaki bazı bölgeler DEAŞ'tan arındırıldığında, bölgeye KDP ile birlikte yerleşti. Bu süreçte KDP ile PKK arasında Sincar üzerinden ciddi bir çekişme yaşandı. Ancak bu dönemden itibaren bölge, Irak'tan Suriye'ye geçen PKK militanlarının ana güzergahı (hiçbir zaman tek güzergah olmadı) haline geldi. Nitekim, 2016 yılının ilk yarısında yoğun bir biçimde gerçekleştirilen PKK militanlarının Suriye'ye gönderilmesi sürecinin sonunda, aynı yılın sonlarına doğru, YPG DEAŞ'a karşı yaklaşık bir yıl süren Rakka operasyonu başlatabildi. Yani bir anlamda Sincar, PKK'nın Irak ve Suriye'deki faaliyetlerini koordine ettiği en önemli bölge haline geldi.
Aynı süreçte, Sincarlı Yezidilerden oluşan YBŞ adlı silahlı grup bölgede etkinliğini artırmaya başladı. Bu süreçte Sincar KDP ve PKK arasında yerel aracılar üzerinden yürütülen bir güç mücadelesine sahne olurken Irak hükümeti doğrudan varlık gösteremiyordu. 2016 sonlarında Musul'da DEAŞ'a karşı operasyon başlatılırken Haşdi Şabi'ye bağlı bazı gruplar Telafer operasyonu bağlamında Sincar civarına yerleştiler. Bu süreçte Haşdi Şabi KDP'nin desteklediği gruplarla yoğun anlaşmazlık yaşarken, YBŞ ile Haşdi Şabi arasında uzun bir süre sorun yaşanmadı. DEAŞ'ın bölgeden çıkarılmasından sonra ise Sincar, PKK'ya bağlı gruplar, KDP'ye yakın olanlar ve Haşdi Şabi'nin bölgedeki Yezidiler arasında oluşturduğu yeni yapılanma arasında paylaşıldı. Ancak ilçe merkezi ve civar köylerde durum böyleyken, dağ ve kritik geçiş yollarının önemli bir kısmı PKK'nın denetiminde kalmaya devam etti.
2017 Ekim'inde Irak ordusunun IKBY'ye bağlı peşmergeleri "tartışmalı bölgeler"den çıkarması sürecinde, bölgedeki güç dengesi yeniden değişti. Her ne kadar Haşdi Şabi bölgede güçlenmeye devam etse ve KDP gücünü büyük ölçüde yitirse de, PKK'nın ne görünürdeki varlığı azaldı ne de örgüt sahadaki hareket alanını yitirdi. Tersine Sincar, örgütün uluslararası propaganda faaliyetlerine sahne olmaya ve PKK'nın Irak ile Suriye arasındaki stratejik bağlantı noktası olmaya devam etti.


PKK'nın Sincar'dan çekildiği açıklaması nasıl okunmalı

Öncelikle, bu kararın sadece terör örgütü tarafından verilmiş kalıcı nitelikteki bir karar olduğu düşünülmemeli. Afrin'de büyük bir darbe alan örgütün Sincar'dan çekiliyor görüntüsü vermesi taktik bir karar olmaktan öte, yeni döneme dair önemli ipuçları sunuyor.
Afrin'deki başarısından sonra Türkiye'nin Münbiç üzerinde oluşturduğu (şimdilik diplomatik düzeyde devam eden, ancak kolaylıkla askeri nitelik alabilecek) baskı, PKK terör örgütünü yeni kararlar almak zorunda bırakıyor. Örgütün Sincar'da elde ettiği konumu kaybetmesi, Irak ve Suriye arasındaki bağlantısını kaybetmesine yol açar ki bu durum örgüt üzerinde tahmin edilebileceğinden çok daha ağır bir etki yaratır. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bir yandan Irak'ın kuzeyinde yürüttüğü askeri operasyonlarda vurduğu darbeler, diğer yandan Münbiç'teki baskısı birlikte düşünüldüğünde, örgütün militanlarını Sincar'dan tamamen çekmesi, 2011 sonlarından beri oluşturmaya çalıştığı "Irak-Suriye stratejik lojistik hattı"nı kaybetmesi anlamına gelir ki bu durum PKK'nın son 7 yılda Suriye'de izlediği stratejiyi altüst eder. Bu nedenle, örgütün Sincar'dan çekildiğini iddia etmesinin sadece görüntüden ibaret olduğu söylenebilir. Bir süredir örgütün öne çıkan isimlerinin zaten Suriye'ye geçtiği düşünülecek olursa, örgütün görünürlük seviyesini düşürerek, elde ettiği kazanımı korumayı hedeflediği ileri sürülebilir.
Irak ordusunun bölgeye girmesi ilk bakışta Sincar'daki dengelerin değiştiğini düşündürebilir. Fakat bu konuda şüpheci olmakta fayda var. Her ne kadar Bağdat, Irak'ın her noktasında yeniden kontrolünü ilan etmek niyetinde olsa da, Haşdi Şabi ile YBŞ'nin 2017 Mayıs'ından beri izlediği karşılıklı denge politikası hâlâ sürüyor. Üstelik yaklaşan seçim öncesinde, Irak hükümeti ya da her zaman hükümetin kontrolünde olmayan milis yapılarının kendi çıkarları çerçevesinde YBŞ'nin (dolaylı yoldan PKK'nın) yaşamasına izin vermesi ihtimali de yabana atılmamalıdır. Özetle, PKK Sincar'dan çekildiğini iddia etse de bu iddiayı doğrulayacak somut kanıtlar henüz gözlemlenememektedir. En azından şimdilik, durum PKK'nın sadece görünürdeki durumu değiştirdiği yönünde okunabilir.
Elbette, olan biteni sadece Sincar üzerinden okumak da doğru olmayacaktır. PKK'nın Sincar'dan çekildiğini ilan etmesinden çok kısa bir süre sonra, Suriye'de YPG'nin belkemiğini oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) yerini “Suriye'nin Geleceği Partisi” adlı "yeni" bir oluşuma bıraktığı görülüyor. Bu oluşum, PKK-YPG-SDG arasındaki bağları açıkça ortaya koyan söylem ve sembollerden arınma çabası içinde olsa da, asıl itibarıyla PYD'nin SDG'ye dönüşümünden çok da farklı değil. Muhtemelen, bu gelişmeyi, Münbiç'in yeni bir adla ortaya çıkan başka bir oluşuma devredilmesi şeklinde bir ABD önerisi izleyecektir.
Bu süreç, büyük ölçüde ZDH'nin neden olduğu yeni dengenin bir ürünüdür. Ancak olası ABD-İran sertleşmesi, Irak'ta merkezi otoritenin güçlenmesi ve Kuzey Irak'ta yaşanan siyasi ve ekonomik çalkantıdan bağımsız düşünülemez. Bu nedenle, PKK'nın hem kendisi hem de türevleri ortadan kaldırılmadığı sürece, Türkiye'ye yönelik tehditlerin azalmayacağı, sadece görünür olmaktan çıkabileceği akılda tutulmalıdır.

15 Ekim 2017 Pazar

İşte Kerkük'te yaşananlar

SADECE HAKİKAT VE GERÇEKLER 

Irak'ta Bağdat hükümetine bağlı güçlerin, Kerkük'ün güneyinde konuşlandığı ve kente girme hazırlıkları yaptığı öngörülüyor, kentte gergin bekleyiş sürüyor...

Kent çevresinde Peşmerge ve Haşdi Şabi güçleri arasındaki mesafenin yer yer 10 metreye kadar düştüğü, karşılıklı hendeklerin kazıldığı belirtiliyor. Kent üzerinde ise savaş uçaklarının alçak uçuş yaptığı belirtildi. Kerkük yakınlarındaki Tuzhurmatu kentinin Türkmen milletvekili Niyazi Mimaroğlu'nun da evine havan toplu saldırı düzenlendi. Irak ordusu, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi'ne (IKBY) bağlı Peşmerge güçlerinin Kerkük'ten çekilmesi için 48 saatlik süre tanırken, Irak Türkmen Cephesi (ITC) Türkiye Temsilcisi Hicran Kazancı, kentin adeta bir saatli bombaya döndüğünü belirterek, "Her an patlayabilir" dedi.
AA, kentin güneyinde konuşlanan Irak güvenlik güçlerinin, Kerkük Askeri Havalimanı ve petrol kuyularını Peşmerge'den geri almak için operasyona başlamasının an meselesi olduğunu duyurdu.

Gerginliğin dorukta olduğu Kerkük'ün birçok bölgesinde sokakların boş olduğu görülüyor. Kerküklü siviller, yaşanan gerginliğin yol açabileceği çatışmadan dolayı evlerinden çıkamıyor. 

Kentte Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı mahallelerde ise gönüllüler taşıdıkları silahlarla Peşmergelerle sokaklarda dolaşıyor. 

Irak Parlamentosunca görevden alınan Kürt kökenli Kerkük Valisi Necmeddin Kerim'in Kerkük'te Peşmerge kıyafeti giymiş onlarca silahlı kişiyle birlikte olduğu fotoğraflar sosyal medyada yayınlandı. 

DURUM KRİTİK... "HER AN PATLAYABİLİR"
IRAK ordusu, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi'ne (IKBY) bağlı Peşmerge güçlerinin Kerkük'ten çekilmesi için 48 saatlik süre tanırken, Irak Türkmen Cephesi (ITC) Türkiye Temsilcisi Hicran Kazancı, kentin adeta bir saatli bombaya döndüğünü belirterek, "Her an patlayabilir" dedi. Kerkük'te yaşananları Hürriyet'e değerlendiren Kazancı, Türkmenler olarak ne Peşmerge, ne de Haşdi Şabi güçlerinin yanında olacaklarını vurguladı. Kazancı şunları söyledi: "Kerkük bir Türkmen kentidir. Biz Türkmenler olarak şunun, bunun yanında olmayacağız. Kerkük'teki tüm Türkmen semtleri ve mahallelerini korumak için hazırlıklarımız var."

Kazancı, Kerkük'e PKK'lıların geldiği haberlerinin hatırlatılması üzerine de, "PKK, çok uzun zamandan beri zaten Kerkük'te var. Bu yeni bir şey değil. Yeni olan Suriye'den PYD'lilerin gelmesi. Çok sayıda PYD'linin Erbil üzerinden Kerkük'e geldiği bilgisi var" dedi. Kazancı, "Peşmerge güçlerinin Kerkük'ten çekilmeye başladığı haberlerinin doğru olup olmadığı" sorusuna da, "Peşmerge güçleri çekiliyor ama bunu taktiksel nedenlerle yapıyor" yanıtını verdi. Uğur ERGAN / ANKARA

TÜRKMEN CEPHESİ BÜROSUNA SALDIRI
Irak Türkmen Cephesi (ITC) Başkanı Erşet Salihi ise yaptığı açıklamada, Kerkük'e bağlı Leylan bölgesinde ITC binasına kimliği belirsiz kişilerce silahlı saldırı düzenlendiğini belirterek "Bu tür silahlı saldırılar, bazılarının uğraşmasına rağmen bizleri çatışmaya sürüklemeyecek." dedi. Salihi, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Mesut Barzani'ye de seslenerek anayasa ve hukuka uymasını istedi. 

Öte yanda Haşdi Şabi komutanlarından ve Bedir Örgütü lideri Hadi Amiri de yaptığı açıklamada, "Peşmerge'ye yönelik saldırı düzenleneceği haberleri doğru değil. Peşmerge mevzilerine saldırı emri almadık." ifadesini kullandı. 

Irak İçişleri Bakanı Kasım Araci, Kerkük Polis Müdürü'nü telefonla arayarak halkın yanında olması ve herkesin güvenliğini sağlaması talimatı vermişti.

BAĞDAT'TAN 6 TALEP
DHA'nın haberine göre Kürt asıllı olan Irak Cumhurbaşkanı Fuat Masum, IKBY'nin Süleymaniye kentinde Kürt yetkililer ile bir araya gelerek Irak Başbakanı Haydar el İbadi ile Şii ağırlıklı Haşdi Şabi milislerinin taleplerini iletti. Irak Kürt tarafına 6 şart iletildi. Şartlar şöyle:

- Kerkük Havalimanı Irak ordusuna teslim edilecek.

- K1 Keyvan askeri karargâhı derhal Irak ordusuna verilecek.

- Tüm petrol kuCMSyuları, yatakları ve şirketlerin kontrolü Irak ordusuna geçecek.

- Kerkük valisi Necmettin Kerim görevden alınacak.

- Peşmerge'ye teslim olan DEAŞ militanları Irak ordusuna teslim edilecek.

- Peşmerge'nin ve Kürt yönetiminin kontrolünde olan Kerkük'ün tüm bölgeleri ile DEAŞ'tan geri alınan bölgeler de derhal Irak ordusuna teslim edilecek.

UÇAKLAR ALÇAK UÇUŞ YAPIYOR
Gerginlik en üst seviyedeyken IKBY basınında yer alan haberlerde, Kerkük üzerinde bazı savaş uçaklarının alçak uçuş yaptığı, ancak bunların Irak merkezi hükümetine mi yoksa ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon güçlerine mi ait olduğunun bilinmediği belirtildi.

TALABANİ'NİN OĞLU İRAN'LA GÖRÜŞÜYOR İDDİASI
Öte yandan bölgeden bir ilginç iddia daha geldi. Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ile İranlı bazı üst düzey yetkililerin bir araya geldiği iddia edildi.

AA muhabirine konuşan ancak isminin açıklanmasını istemeyen bir Peşmerge komutanı, KYB'den bazı üst düzey sorumlular ve İranlı askeri yetkililerle Kerkük'ün Reşad köyünde bir araya geldiğini ileri sürdü. Peşmerge komutanı, KYB'den toplantıya kısa bir süre önce hayatını kaybeden Celal Talabani'nin oğlu Pavel Talabani ve KYB'nin İstihbarat (Zanyari) Müdürü Lahor Şeyh Cengi'nin katıldığı iddiasında bulundu.

Söz konusu komutan, KYB ve İranlı yetkililerinin, Haşdi Şabi'nin Kerkük'ü kontrol etmesi planı üzerinde görüşme yaptıklarını söyledi. İran Devrim Muhafızları Komutanı Kasım Süleymani de eski Irak Cumhurbaşkanı ve KYB Genel Sekreteri Celal Talabani'nin Süleymaniye kentindeki mezarını ziyaret etmişti.

TÜRKMEN VEKİLİN EVİNE HAVAN TOPU ATTILAR
Kerkük yakınlarındaki Tuzhurmatu'da ise Irak Parlamentosu Türkmen Milletvekili Niyazi Mimaroğlu'nun evine hava topuyla saldırı düzenlendiği ve ailesinden 3 kişinin yaralandığı bildirildi.

Mimaroğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, "Tuzhurmatu ilçesindeki evime yönelik 4 adet havan topuyla saldırı düzenlendi. Saldırı sırasında evde bulunan ailemden 3 kişi yaralandı. Yaralılardan oğlumun ise durumu ağır." dedi. 

Tuzhurmatu'daki evinin daha önce de birçok saldırıya maruz kaldığını anımsatan Mimaroğlu, "Saldırıyı düzenleyenler Tuzhurmatu'ya getirilen PKK teröristleridir. Daha önce de bu yönde tehdit almıştık." ifadesini kullandı. 

11 Mayıs 2018 Cuma

Irak'ta genel seçim ve Türkmen siyasetinin geleceği

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Irak'ta yarın yapılacak parlamento seçimleri, ülkedeki en kırılgan etnik gruplar arasında yer alan Türkmenler açısından da kritik önem taşıyor.

Irak'ta yarın yapılacak parlamento seçimleri, ülkedeki en kırılgan etnik gruplar arasında yer alan Türkmenler açısından da kritik önem taşıyor.
İşgal sonrası Irak’ta Türkmenler ülkedeki diğer toplumsal gruplar gibi farklı siyasal evrelerden geçti. Toplumsal ve ekonomik sorunlarla boğuşan Irak Türkmenlerinin karşı karşıya bulunduğu sorunlar şu şekilde kategorize edilebilir:

Demografik değişimin toplumsal yapı üzerindeki derin etkileri

Irak’ta son dönemde Türkmenlerin yaşadığı en önemli sorun demografik değişimin Türkmenlerin toplumsal yapısı üzerindeki etkileridir. Irak’ta Kerkük, Musul, Erbil, Selahaddin, Diyala ve Kut gibi vilayetlerde farklı ilçe ve kasabalara dağılmış olarak yaşayan Türkmenler iki nedenle demografik değişimle karşı karşıya kaldılar. Bunlardan birincisi DEAŞ'ın saldırıları, ikincisi ise güvenlik güçlerinin operasyonları. Musul merkez ve merkeze bağlı bazı nahiyeleri, Telafer ilçesi, Selahaddin’de Tuzhurmatu civarındaki köyler, Diyala’nın doğusundaki Türkmenler evlerinden kaçmak zorunda kaldılar. DEAŞ tehdidi ortadan kaldırıldıktan sonra bazı Türkmenler evlerine dönebilseler de hala on binlerce Türkmen Türkiye’de yaşamakta, Irak ya da Suriye’de zor koşullarla yüzleşmektedir. Özellikle Musul’u terketmek zorunda kalan Telaferlilerin bir kısmı ile Tuzhurmatu merkeze bağlı Sünni Türkmen köylerine geri dönüş hala gerçekleşemedi. Bu durum Türkmenlerin daha da dağılmasına ve farklı bölgelerde yaşayan Türkmenlerin birbirinden kopmasına neden olmaktadır.

Siyasal alanda yeniden yapılanma ihtiyacı

Irak’ta Türkmenlerin en güçlü ve büyük siyasi partisi başlangıçta bir cephe teşkilatı olarak örgütlenen ancak daha sonra kendisi bir siyasi parti haline gelen Irak Türkmen Cephesi’dir. 2003’ten sonra merkezini Erbil’den Kerkük’e taşıyan ITC, Türkmenlerin yaşadığı her yerde etkili olmak iddiasındadır. Ancak Kerkük ve Musul’da bu iddiasını bir yere kadar koruyabilen ITC, Selahaddin, Diyala ve Erbil gibi vilayetlerde örgütlenme sorunları, kaynak yetersizliği, yetişmiş eleman eksiği ve güvenlik sorunlarına bağlı olarak zayıf düştü. Bu nedenle ITC’nin ve Türkmen siyasetinin yeniden yapılanması bir süredir en önemli tartışma konuları arasında yer alıyor.
Irak’ta Türkmenlerin siyasal temsilinin temelde üç biçimde sağlandığı söylenebilir: Milliyetçi bir teşkilatlanma çerçevesinde; mezhepsel kimlikler üzerinden ve yerel anlaşmalar yaparak vilayet bazındaki ittifaklar üzerinden meclise girilmesi yoluyla. Irak Türkmenlerinin en güçlü ve köklü yapısı olan ITC’nin milli kimlik üzerinden siyaset yapan Türkmenlerin ana adresi olduğu görülmektedir. Ancak ITC’nin geniş bir örgüt ağı bulunmasına rağmen bu ağın tamamen işlevsel ve hedef odaklı olduğunu söylemek mümkün değil. 2005’ten itibaren bazı seçimlerde istediğini bulamayan ITC’in 2010’daki performansı şu ana kadar en etkileyici olanı. 2010’da Irak Parlamentosu’na giren 10 Türkmen vekilin 7'sinin ITC’den (ya da onunla bağlantılı olarak seçilen) kişiler olduğu dikkate alınırsa, bu seçimin önemi anlaşılabilir. Bu durumun 2014’te tersine döndüğü ise unutulmamalı. ITC’nin dışında kalan ve bir kısmı Kerkük merkezli daha küçük partiler varlıklarını sürdürebilseler dahi Türkmenlerin kendi siyasi yapılarıyla ayakta kalmaları gittikçe zorlaşmaktadır. Üstelik Türkmen siyasetçilerin üzerinde her geçen gün artan bir baskı var. Irak’taki mevcut Türkmen nüfusuyla Türkmen siyasetçilerin aldığı oy arasındaki uçurum Türkmen siyasetinin ve siyasetçilerinin kendilerini ispat etmelerini gerekli kılıyor. Bu olgu sadece ITC için geçerli değil. İrili ufaklı çok sayıda parti de Türkmenler için bir ışık yaratamamış durumda. Hatta Irak’ın güçlü listelerinden ya da ittifaklarından seçime giren Türkmen adaylar da bekledikleri oyu alamıyor. Bunun en temel nedeni Türkmen seçmenin sandığa gitme oranının düşük olması. Bu nedenle Türkmenlerin sadece siyasi partileri değil parti yöneticisi olmamalarına rağmen siyasette önemli rol oynayan diğer figürlerin de rüşdünü ispat etmesi gerekiyor.
Elbette bu seçim sürecinde ortaya çıkan yeni olgular görmezden gelinemez. Bunlardan ilki ITC Başkanı Erşad Salihi’nin tüm zorluklara rağmen ITC’yi ayakta tutabilmesi ve sadece partinin genel başkanı olarak değil genel olarak Türkmenlerin lideri rolünü oynayabilecek durumda olduğunu göstermesidir. Irak’ta hem iktidardan uzak olup hem de temsil ettiği halkın haklarını korumak çok zor. Ancak Erşad Salihi elindeki kıt imkanlarla Türkmenlerin büyük çoğunluğunun sevgisini kazanmıştır. Yine de bunun siyasal alana yansıması konusunda eksikliler olduğu da kabul edilmelidir.
İkinci olarak IKBY sınırları içindeki Türkmenleri ele almak faydalı olabilir. ITC’nin Kerkük’e taşınması ve sonrasında KDP-KYB’nin baskılarıyla IKBY’de siyaset yapamayan Türkmenlerin 2013’ten beri yükselişe geçmesi dikkat çekici. Bu tarihte yapılan Erbil’deki bölgesel parlamento seçimiyle yeniden örgütlenmeye başlayan Türkmenlerin bu seçim sürecini çok parlak geçirdiği söylenebilir. İyi bir planlamayla hazırlanan kampanyanın Erbil’deki Türkmenleri uyandırması bile önemlidir. Bugün IKBY’den bir Türkmen vekilin çıkması günümüz şartlarında mümkün olmayabilir. Fakat Erbil’de Türkmenlerin siyaseten var olabileceğini hatırlatan aktif bir kampanya yürüten ve üstelik de yoğun bir baskı ortamında bunu yapabilen ekibin çok önemli bir başarı sergilediğini söylemek yanlış olmayacak.
Elbette Türkmen siyasetini sadece ITC üzerinden değerlendirmek yeterli değil. ITC dışında kalan pekçok Türkmen evlerinden ayrılmak zorunda kalmalarının ardından Haşdi Şabi’ye katıldılar. Özellikle çatışmanın yoğun olarak yaşandığı alanlarda Türkmenlerin Haşdi Şabi’ye katılımının yoğun olduğu ve bunun seçim sürecine de yansıdığı görülmektedir. Dolayısıyla yerel siyaset anlamında güçlenen yeni grupların bu gücünü parlamentoya taşıyıp taşımaması da siyasi rüşdünü ispat etme süreci açısından değerlendirilmelidir. Bu noktadan hareketle hem Türkmenlerin karşılaştığı yeni bir sorun hem de seçim üzerindeki olası etkilerine geçilebilir.

Mezhep eksenli siyasetin Türkmenler arasında yaygınlaşması

Son 15 yılda Irak siyasetinin en temel özelliği haline gelen etnik ve mezhepsel kimliklerin siyasal alanı domine etmesi olgusu Türkmenlere de yansıdı. Üstelik bu yansıma DEAŞ'ın saldırılarından sonra daha da arttı. Türkmenlerin kendilerini korumak için Haşdi Şabi’ye katılmaları, kaçınılmaz olarak Türkmenler arasında bu gruba ve onu temsil eden siyasi oluşumlara katılımı beraberinde getirdi. Bu nedenle Irak’ta tüm Türkmenlerin tek bir çatı altında toplanmasını beklemek ve söylemek gerçekçi değil. Bugün Türkmenler için en kritik vilayetlerin çoğunda ITC ya da onun yerel bağlamda işbirliği yaptığı listelerde olduğu kadar Haşdi Şabi’nin temelini oluşturduğu Fetih Koalisyonu içinde de Türkmen aday bulunuyor. Türkmenler bunun dışında farklı listelerde de yer alıyor. Haydar İbadi’nin, İyad Allavi’nin, Usame Nuceyfi’nin liderliğini yaptığı koalisyonlarda da Türkmenler seçilmek için yarışacaklar. Ancak bu adayların seçilme şansı çoğu kez daha düşük. Üstelik Fetih Koalisyonu dışındakilerden seçime girmek genelde politik bir duruşa değil yerel ve pragmatik tercihlere dayanıyor. Bu nedenle önümüzdeki seçimler Türkmen siyaseti açısından önemli bir dönüm noktası olabilir. Elbette Türkmenler farklı koalisyonlardan seçime giriyor olsalar bile sonuçta birlikte hareket edecekler. Çünkü büyük çoğunluğu için milli kimlik hala belirleyici. Mezhepsel kimlikler güçleniyor olsa da Türkmen toplumunun büyük bir kesiminde hala milli kimliğin gerisinde kalmaktadır. Fakat bu seçimin sonuçları Türkmenlerin politik kimliğinde bir kırılma yaratabilecek bir sürecin başlangıcını işaret edebilir.

Seçim Türkmenleri nasıl etkileyebilir?

Öncelikle dikkat edilmesi gereken yer elbette Kerkük. IKBY’ye bağlı güçlerin Kerkük’ten çıkarılmasından sonra Türkmenler şehirdeki ağırlıklarını gösterebilmek için vargücüyle seçime asılmaktadır. Kerkük’te ITC’nin belkemiğini oluşturduğu ve Türkmenlerin önemli partilerini içeren ortak bir liste hazırlandı. Bu listenin performansı hem Kerkük’te Türkmenlerin iddiasını ortaya koymak hem de daha önemlisi 22 Aralık 2018’de yapılacak yerel seçimlere ilişkin hazırlık yapmak konusunda kritik önem taşıyor. Kerkük’te yukarıda belirtilen başka listelerden de Türkmenler seçime girecek. 12 milletvekili çıkartan Kerkük’te 4 sandalye elde edilmesi büyük başarı, 3 sandalye başarı 2 sandalye ise normal kabul edilmelidir.
Diğer bir dikkat çekici nokta, partisi ya da eğilimi önemli olmaksızın en az 10 Türkmen milletvekilinin parlamentoya girmesidir. Geçmişte denenen ve farklı partilerden gelen 10 Türkmen vekilin bir grup oluşturması girişimi başarısız olmuştur. Fakat meclisteki Türkmen sayısı ne kadar artarsa Türkmenlerin etkinliğinin o denli artacağı unutulmamalıdır.
Gözden kaçırılmaması gereken diğer bir husus ise Türkmenlerin Erbil'deki performansı. Erbil’de bir sandalye kazanılamasa dahi oyların 2 hatta 3 katına çıkarılması olasılığı vardır. Bu IKBY’deki Türkmenler için büyük bir uyanış anlamına gelebilir ki bu durum, diğer bölgelerde gerileyen Türkmen siyaseti ve IKBY’deki Türkmen kimliği için büyük bir moral olacaktır.
Bütün bunlara dikkat ederken Musul’u gözden kaçırmamak gerekir. Muhtemelen Musul en çok Türkmen’in vekil olarak çıkacağı il olacak. Bu temsil Türkmenlerin çıkmak zorunda kaldıkları Musul’a geri dönüşü yolunda önemli bir kapı açabilir. Selahaddin ve Diyala sürprizlere gebe olmasına rağmen en azından şu aşamada Türkmenlerin büyük beklentileri olan yerler değil. Ancak her iki vilayette de sürpriz yapıp herkesi şaşırtabilecek kadar tecrübeli Türkmen siyaetilerin bulunduğu unutulmamalı.
Ancak seçimin tüm bu faktörlerden daha önemli bir boyutu bulunuyor. Eğer Türkmenler Irak’ın geri kalanında olduğu gibi mezhepsel kutuplaşmanın tarafı haline gelecekleri bir yöne doğru savrulursa bu Türkmenler açısından büyük bir kayıp olur. Bu nedenle seçimin Türkmenler açısından en olumlu sonucu Türkmen siyasetinin yeniden ve köklü bir biçimde yapılanması sürecinin başlaması olabilir. Türkmenlerin tüm toplumsal kesimlerini içerecek ve dengeleri gözeten bir siyasi çerçevede biraraya gelmesi şart. Aksi takdirde seçimden sonra Türkmen siyasal yaşamının büyük bir çalkantıya girmesi beklenebilir. Bu durum nasıl Kürtler ya da Sünni-Şii Araplar arasında gerçekleştiyse Türkmenler için de gözardı edilmemesi gereken bir ihtimal.

30 Ekim 2017 Pazartesi

BATI DEAŞ'LA HARİTA DEĞİŞTİRİYOR

1173 gündür süren operasyonlarda uçaklar 28 bin 181 sorti yapıp 102 bin 82 füze ve bomba attı. Sonuç DEAŞ bitirilemedi. Ama yeni aktörlere kapı aralandı. Suriye ve Irak’ı şehir şehir gezen DEAŞ ile mücadale bahanesi ile iki illegal örgüt YPG ve Haşdi Şabi, Orta Doğu’da sahneye sürüldü. Petrol rezervleri el değiştirdi, demografik yapı bozuldu, milyonlarca sivil yerlerinden oldu, yüzbinler can verdi.
ABD’nin Irak’a özgürlük vaadiyle 2003 yılında gerçekleştirdiği operasyon sonrası başlayan isyan hareketlerini kontrol altına almak üzere birçok örgüt üretildi. Şüphesiz bunlardan en etkili olanı çeşitli isimler aldıktan sonra El Kaide artığı olarak mutasyona uğrayan DEAŞ oldu. Arab baharı olarak Orta Doğu’yu kasıp kavuran halk hareketlerinin yaşandığı günlerde 2011 yılında Hollywood benzeri tanıtım filmleriyle Irak’ta üretilip Suriye’de kullanışlı hale getirilen örgüt, özgürlük peşindeki halkın esaretine sebep oldu.

EN BÜYÜK ZARARI İSLAMİYETE
Adı, sözde bayrağı, uygulamaları ile güya İslamiyeti savunduğunu iddia eden örgüt en büyük zararı ise İslamiyete verdi. Kurulan köle pazarları, satılan kadınlar, adam yakmalar... Akla gelebilecek her türlü rezaleti Şeri kural diyerek dünyaya lanse eden örgüte karşı ne yazık ki İslam ülkelerinden de yeterince tepki gelmedi. Bir Müslüman kadının asla cariye olamayacağını, bir canlının asla yakılamayacağını, savaşta dahi gözetilmesi gereken hakları kimse çıkıp söylemedi. Dünya genelinde islamafobya’yı tetikleyen DEAŞ, Orta Doğu’daki Müslümanların geleceğini de ipotek altına aldı.

DEAŞ’ın en büyük terör örgütü olduğu konusunda dünyayı ikna etmek ise tabii ki batıya düştü. DEAŞ yapımı 4K videolar, sosyal medya hesapları, çağrı ilanları terör hassasiyeti olan batı medyasında bol bol yer aldı. Bu da yetmezmiş gibi birçok gencin cihat bahanesiyle Suriye ve Irak’a gitmesine göz yumuldu.

HAŞDİ ŞABİ’NİN MİMARI
DEAŞ’ın terör duayeni olarak kabul edilmesine sebep olan olay ise, Haziran 2014 tarihinde Musul’da yaşandı. Örgüt tek bir kurşun dahi atmadan Musul’u ele geçirdi. Bugün Irak’ta Peşmerge ile dişe diş mücedele veren Irak Ordusu ardına bile bakmadan şehri terketti.

Küresel müteahitlerin taşeronu DEAŞ’ın Musul operasyonunun perde arkasındaki niyet ise çok geçmeden ortaya çıktı. Sincar, Felluce, Tikrit, Havice, Ramadi hatta Kerkük’te sahaya sürülen DEAŞ, 2003 sonrası Irak’ta otorite kurmaya çalışan İran’ın Haşdi Şabi ismiyle ortaya çıkmasına, Şiilerin Sünnilere yönelik akıl almaz işkence ve cinayetlerine vesile oldu. Irak’ta kendisine biçilen rolü yerine getirdiği anda DEAŞ Karşıtı Koalisyon oluşturuldu. DEAŞ’ı yok etme bahanesiyle kurulan yapı, teröristleri imha etmek yerine üç koldan abluka altına alarak Suriye’ye tahliye etti.

YPG’NİN TESCİL UZMANI
Suriye’ye girer girmez de bir süredir Suriye’de atıl bir şekilde bekleyen terör örgütü PKK’nın aktifleşmesine önayak oldu. Kobani’ye saldıran DEAŞ, burada bir süredir görev bekleyen PKK’nın YPG ismiyle piyasa çıkmasına hatta ABD ve Rusya ile müttefik olmasına aracılık etti.

Sözde Suriye’de rejime karşı mücadele eden DEAŞ, rejimle herhangi bir çatışmaya girmeyen Halep ve İdlib’i savaşın ortasına çekti. Milyonlarca Sünni’nin evlerinden olmasına, hayatlarını kalbetmesine yol açtı. Dahası burada rejime karşı direnme kararı olan yapıları hedefe oturttu. Palmira’da tarihin yağmalanması, Deyrezzor’daki petrol kuyularının ABD kontrolündeki YPG’ye devredilmesi, Sünni bir şehir olan Rakka’nın Sünnilerden arındırılmasına kadar birçok vahim sonucun baş faili olarak görevini hakkıyla (!) yaptı.

PETROL KOALİSYONU
Peki bütün bunlar olurken DEAŞ Karşıtı Koalisyon ne yaptı? Koalisyon’da görev alan ülkelere baktığımızda meselenin DEAŞ değil petrol olduğunun ipuçları ortada. Suriye’nin Akdeniz kıta sahanlığı içindeki zengin doğal gaz ve petrol yatakları, Deyrezzor’daki petrol sahaları, Irak’ın Kerkük ve Musul petrolleri malum. Zira hava saldırılarında aktif olarak yer alan ülkelerden ABD, İngiltere, Almanya, Fransa’nın karada petrol arama; Danimarka, Norveç, Kanada, Avustralya ve Belçika’nın ise denizde doğal gaz arama ve ilgili rafinerileri kurma konusunda dünyanın en iyileri olduğunu söylemeye gerek bile yok. Peki ya Rusya? O zaten baştan itaberen tavrını net olarak ortaya koyanlardan. Zira Suriye ile yarım asra dayanan savunma müttefikliği anlaşmaları, silah hibe anlaşmaları ve son dönemde Norveç’ten alınıp kendilerine verilen Humus, Hama doğal gaz rezervlerini işletme anlaşması Rusların Suriye’deki varlık sebeplerinin başında geliyor.

RAKKA’NIN 92 GÜNLÜK HASILATI UÇTU
Suriye ve Irak’taki hava saldırılarını ağırlıklı olarak yerel kaynaklardan izleyen Airwars adlı haber sitesinde ise koalisyonun göreve başladığı günden bu yana olan faaliyetleri en ince detaylarına kadar rapor edilmiş. Koalisyonunu oluşturulduğu 2014’ten itibaren 1173 gündür faaliyette olduğunun belirtildiği raporda, bugüne kadar 28 bin 181 defa koalisyon uçak ve helikopterleri havalanmış. 102 bin 82 bomba ve füze atılmış. Bu operasyonların 14 bin 1’i Irak’a, 14 bin 180’i ise Suriye’ye yönelik. Koalisyonun “yanlışlık oldu” ya da “dost ateşi” olarak tanımladığı sivil ölümlerin sayısı ise 5 bin 637. Büyük başarı olarak sunulan koalisyon operasyonlarıyla ilgili ABD Hava Kuvvetleri Merkez Komutanlığı’nın paylaştığı verilerde de çarpıcı sonuçlar var. Koalisyonun hava operasyonu süresince kullandığı yakıt, günlük 70 bin varil petrol çıkarılan Rakka’daki kuyuların 92 günlük toplamına eşit. Irak ve Suriye’de DEAŞ’a yönelik olarak 35 bin 518 istihbarat, keşif ve gözlem uçuşu yapılmış. Rusya’nın uçuş sayısı ise 6 bin civarında...

157 BİN 885 BELİRSİZ YOLCU
Koalisyonun hava operasyonları ile ilgili verilen şüphesiz ki bunlarla sınırlı değil. Ancak Rusya’nın bir süre önce ortaya attığı “ABD Hava Kuvvetlerinin, Suriye’nin Deyrizor kentinde bulunan terör örgütü DEAŞ’ın bazı saha komutanlarını bölgeden tahliye ettiği” yönündeki iddiayı güçlendiren bir bilgi mevcut. Zira verilerde 2014-2017 yılları arasında 157 bin 885 yolcunun havadan bir yerden başka yere nakledildiği yer alıyor. Rus haber ajansı RIA Novosti’nin, adı açıklanmayan askeri ve diplomatik bir kaynağa dayandırdığı haberine göre, DEAŞ’lı komutanların ve bazı militanların, ABD tarafından “başka bölgelerde” kullanılmak için tahliye edildiği öne sürüldü. Haberde, tahliye edilen DEAŞ’lı komutanlardan 2’sinin Avrupa kökenli olduğu da belirtilmiş, teröristlerin tahliyesinin Suriye’de ilk defa gerçekleşmediği vurgulanmıştı. Ayrıca haberde, mayısta da Deyrizor’dan DEAŞ’lı saha komutanlarının ve bazı Avrupalı paralı askerlerin de tahliye edildiği, Haziran-temmuz aylarında ise Rakka’da benzer tahliye operasyonlarının yapıldığı ileri sürülmüştü

TÜRKİYE 53 BİN 781 DEAŞ’LI TESBİT ETTİ
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Haziran ayında ABD’li yönetmen Oliver Stone’a verdiği demeçte, DEAŞ saflarında 30 bini yabancı ülkelerden paralı olarak tutulmuş 80 bin terörist olduğunu açıklamıştı. Bu ve benzer söylemler birçok platforma dile getirildi. ABD merkezli strateji kurumu The Soufan Center ise DEAŞ meselesini bir rapor halinde dünya kamuoyuyla paylaştı. 24 Ekim’de hazırlanan “Beyond The Caliphate:Foreign Fighters and the Threat of Returnees” ( Hilafet Ötesi: Yabancı Savaşçılar ve Geri Dönenlerin Tehdidi) başlıklı raporda 33 ülkeden en az 5 bin 600 kişinin ülkelerine geri döndüğü açıklandı.

Raporda eski SSCB topluluklarından 8 bin 717, Orta Doğu’dan 7 bin 54, Batı Avrupa’dan 5 bin 718, Kuzey Afrika’dan 5 bin 319, Güney Asya’dan bin 568, Balkanlardan 845, Kuzey Amerika’dan ise 439 kişinin DEAŞ adına Suriye ve Irak’ta çarpıştığını yazdı. Ve belki de en önemlisi Türkiye’nin 146 ülkeye 53 bin 781 kişinin ismini DEAŞ mensubu olarak verdiği belirtildi.
Sonuç olarak;
* Küsürlü sayılarına, milliyetlerine kadar bilinen bu adamlar en son teknolojiye, bu kadar hava desteğine rağmen nasıl oluyor da halen varlıklarını sürdürebiliyor?
* Ülkelerine dönen DEAŞ militanları kısa bir sorgunun ardından neden serbest bırakılıyor?
* Türkiye’nin birkaç haftada aldığı sonuçları NATO desteğine rağmen Koalisyon güçleri neden başaramıyor?
* DEAŞ adı altında bölgede terör estiren güçlerden kaçı paralı asker?
* Eski DEAŞ’lılardan bir kısmının YPG saflarına geçtiği doğru mu?
* Trump’ın dediği gibi DEAŞ’ı Obama kurdurduğu için mi bütün operasyonlar fiyasko ile sonuçlanıyor?
* Zira bütün bu sorular Nasrettin Hoca’nın o meşhur, “Kedi buysa ciğer, ciğer buysa kedi nerede?” fıkrasını akıllara getiriyor.
Koalisyon uçuş sayısı: 28181
Irak’taki uçuş sayısı: 14001
Suriye’deki uçuş sayısı: 14180
Operasyondaki gün sayısı: 1173
Koalisyon tarafından öldürülen sivillerin sayısı: 5637
Atılan bomba ve füze sayısı: 102082
TÜRKİYE GAZETESİ

9 Nisan 2018 Pazartesi

Seçim öncesi Irak'ta siyasi dinamikler ve beklentiler

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ 

 Seçim öncesi oluşan ittifaklar, siyasi gruplar arasında yaşanan ayrışmalar ve yeni kurulan parti ve koalisyonlar, 2018 seçimlerinden sonra Irak’taki dengelerin farklılaşacağını gösterir nitelikte.


2014 Haziran’ından itibaren DEAŞ’ın kontrolüne geçen toprakların 2017 Kasım’ı itibariyle merkezi hükümet tarafından kontrol altına alınmasıyla Irak yeni bir kritik süreçle karşı karşıya. Ülkeyi 4 yıl boyunca yönetecek olan hükümetin kurulması amacıyla 12 Mayıs’ta parlamento seçimlerinin yapılması planlanıyor. Söz konusu seçim öncesi yaşanan gelişmeleri, Irak’taki siyasetin farklı bir mecraya evrileceğinin işareti olarak değerlendirmek mümkün.
Erbil-Bağdat denkleminde taşlar yerinden oynarken, seçim öncesi oluşan ittifaklar, siyasi gruplar arasında yaşanan ayrışmalar ve yeni kurulan parti ve koalisyonlar, 2018 seçimlerinden sonra Irak’taki dengelerin farklılaşacağını gösterir nitelikte. DEAŞ sonrası süreçte, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) bağımsızlık referandumu girişiminden sonra Irak merkezi hükümetinin Kerkük ve çevresindeki tartışmalı bölgelere düzenlediği operasyonla 14 yıldır IKBY’nin kontrol ettiği topraklardaki hakimiyeti tekrar ele almış olması da seçim sonuçlarına etki edecek düzeyde önemli bir gelişme. Özellikle Mesut Barzani’nin partisi KDP’nin tartışmalı bölgelerde seçimlere katılmayacağını açıklaması, (başta Kerkük ve Musul’un doğusundaki azınlıkların yaşadığı bölgeler olmak üzere) tartışmalı bölgelerdeki oyların nasıl dağılacağı, seçim sonuçlarını da etkileyecek. Sonuçlarını tahmin etmek çok zor olmakla birlikte, seçim öncesi yaşanan siyasi gelişmeleri analiz etmek, en azından seçim sonrası Irak’taki iç siyasi dinamikler ve hükümete ilişkin öngörüler açısından önemli olacak.

Seçim öncesi temel tartışmalar

Seçim öncesi süreçte Irak Bağımsız Yüksek Seçim Komiserliği (IBSYK) tarafından seçimlere katılmak üzere 204 parti tescil edildi. Bu partilerden 143’ünün içinde yer aldığı 27 farklı koalisyon, seçimlerde iktidarı elde etmek için yarışacak. Partiler birkaç kez uzatılan sürenin sonunda, milletvekili aday listelerini 15 Şubat’ta IBSYK’ye teslim etti. Mevcut durum itibariyle yaklaşık 7 bin aday 329 üyeli Irak parlamentosunda yer alabilmek için başvurdu. Bu durum, her bir sandalye için yaklaşık 20 kişinin yarışacağını gösteriyor.
Önümüzdeki seçimlerin DEAŞ’ın Irak’taki hakimiyetinin sona ermesinin ardından yapılacak ilk seçim olması itibariyle, Irak’ın geleceği açısından başlı başına bir köşe taşı niteliğinde olduğunu söylemek yanlış olmaz. Söz konusu adayların büyük bölümünün yeni isimler olması, yeni partilerin ortaya çıkması, ilk bakışta Irak için yeni bir dönemin işaretleri gibi algılanıyor. Fakat Irak halkıyla siyaset mekanizması arasındaki makasın gittikçe açılması, Irak’taki siyasi sürecin yeniden başarısızlıkla karşı karşıya kalma ihtimalini de ortaya çıkarıyor. Zira halkın siyasetçilere güvenin azaldığını, bu nedenle de toplumun sandığa gitme konusunda kararsız olduğu söylemek mümkün. Nitekim oy kullanmak için gereken seçmen kartlarını alanların oranı henüz yüzde 50’ye bile ulaşmamış durumda. Öte yandan, siyasi gruplar arasındaki bölünme ve ayrışmaların da halkın siyasetten uzaklaşmasına neden olduğu görülüyor. Siyasetçilerin de güven eksikliğinin farkında olduğunu söylemek mümkün. Siyasi grupların büyük bölümü yenilikten bahsediyor ve yeni kişiler üzerinden siyaset yapıyor.


Şiiler arasındaki ayrışmalar

Irak’taki siyasetin birincil aktörü olan Şiiler arasındaki ayrışma da en çok tartışılan konulardan biri. İyad Allavi dönemi hariç Irak başbakanını belirleyen Dava Partisi’nin ilk kez kendi ismiyle seçimlere katılmamasının, seçim sonuçlarını ve Dava Partisi’nin geleceğini ne yönde etkileyeceği de ana tartışma konularından biri. Dava Partisi içindeki iki güçlü kanadı teşkil eden Nuri El-Maliki-Kanun Devleti Koalisyonu ve Haydar El-İbadi-Nasr Koalisyonu seçimlere farklı listelerle katılacak.
Öte yandan, Irak’taki en eski Şii partilerden biri olarak bilinen Irak İslam Yüksek Konseyi (SCIRI) başkanlığından ayrılan ve Ulusal Hikmet Akımı’nı kurarak seçimlere katılan Ammar El-Hekim siyasi bir risk almış durumda. Yeni bir yapılanmaya giden Ammar El-Hekim özellikle gençlere yöneldi ve hatta bir Ulusal Gençlik Konseyi kurdu.
Şii siyasi hareketinin önemli parçalarından biri olan Mukteda El-Sadr ise tamamen bağımsız bir listeyle seçimlere katılıyor. Mukteda El-Sadr’ın kurduğu Sairun listesi içinde Irak Komünist Partisi’nin de yer alıyor olması oldukça ilginç bir detay. Ancak bu seçimleri farklı kılan belki de en önemli gelişme olarak, DEAŞ’la mücadelenin ana unsuru olan ve Irak’ta gerçek bir fenomene dönüşen Haşdi Şabi içindeki bazı milis grupların da seçimlere bir liste oluşturarak girmesi gösterilebilir. Irak’taki Şii dini merciinin çıkardığı fetvayla kurulan Haşdi Şabi’nin, İran’ın da desteğiyle DEAŞ’la mücadelede oynadığı rol Irak’taki taşları yerinden oynatmıştı. Bu etkinliğin siyasi bir etkiye dönüşüp dönmeyeceği ve siyaseti ne kadar etkileyeceği de merak konusu. Haşdi Şabi’ye özellikle Şiiler arasında büyük sempati duyulsa da, silahlı grupların siyasi sürece müdahil olması konusunda halkın endişeleri olduğunu söylemek yerinde olur. Söz konusu grupların Irak’taki çatışma dinamiklerini tetiklemesinden korkuluyor. Irak hükümetinin yanı sıra siyasi grupların büyük bölümünün ve hatta Şii dini merciinin, silahlı grupların siyasete müdahil olmasına karşı çıkıyor olmasından, bu grupların kontrollü davranarak tepki çekmemeye çalışacaklarını öngörmek mümkün. Ancak seçim sonrası süreçte, özellikle hükümet kurma sürecinde, söz konusu grupların dışarıda kalması ya da hükümet pazarlıklarında istediklerini alamamaları durumunda gerginlik ve çatışma ortamı oluşturmaları ihtimali de göz ardı edilmemeli.

Sünniler de dağınık

Sünni gruplar dağınıklığını koruyor. Ülke genelinde üç büyük listeyle seçimlere katılan Sünniler, aynı zamanda yerel olarak da ayrışmış durumda. Sadece bir ya da iki vilayette seçimlere katılan Sünni gruplar var. Bu konuda Sünni siyasetçilerin DEAŞ tecrübesinden ders çıkardığını söylemek zor. Nitekim DEAŞ’ın Sünni bölgelerdeki güç boşluğundan faydalanarak ortaya çıktığı düşünüldüğünde, Sünniler arasındaki ayrışma yeni tehditler ortaya çıkarabilecek nitelikte. Hatta Sünni Arap bölgelerinde Şii milis grupların ve partilerin etkinliği düşünüldüğünde, Sünni bölgelerdeki güç boşluğundan faydalanmak isteyecekleri ve hatta Sünni gruplar arasındaki ayrışmaları derinleştirmeye çalışabilecekleri bile düşünülebilir. Ayrıca Sünni bölgelerin yeniden yapılandırılması ve göçmenlerin yerlerine geri dönüşü konusunda hâlâ elle tutulur somut adımlar atılabilmiş değil. Seçim sonrası süreçte de hem Sünnilerin siyasi sürece entegrasyonunun derecesi, hem de Sünni bölgelerin yeniden yapılandırılması ve göçmenlerin geri dönüşü konusunda atılacak adımlar, Irak’taki çatışma potansiyelinin düşürülmesinde önemli olacak. Bu konuda özellikle Haydar El-İbadi’nin, seçim tarihi yaklaşırken Sünni bölgelerdeki yeniden imar çalışmalarını ve mültecilerin geri dönüşünü hızlandırarak Sünni oy potansiyeline oynayacağı öngörülüyor.


Kürt siyasetinde de belirsizlik var

Diğer taraftan Kürtler ise Irak siyasetinde hiç olmadığı kadar dağınık hale gelmiş durumda. Referandum sonrası süreçte büyük bir düşüş yaşayan Mesut Barzani’nin KDP’si tartışmalı bölgelerde seçimlere katılmayacağını açıkladı. KYB’de ise Celal Talabani’nin ölümünden sonra başlayan çözülme sürecini devam ediyor. KYB’nin Mart ayı başında yapılan son olağanüstü toplantısında, partinin önemli isimlerin Necmettin Kerim, Berham Salih ve Azad Cundiyani yeni oluşturulan yönetim kurulunun dışında kaldılar. Diğer yandan Goran, Kürdistan İslami Cemaati ve Berham Salih önderliğindeki Demokrasi ve Adalet Hareketi seçim için “Ulusal İttifak” adı altında bir ittifak oluşturmuş durumda. Bununla birlikte, Süleymaniye’deki hükümet karşıtı gösterilerek öncülük yapan Şahsuvar Abdulvahit önderliğindeki “Yeni Nesil Hareketi” de halktan büyük ilgi görüyor. Bu noktada, Kürt siyaseti açısından Süleymaniye bazlı gelişmeler dikkat çekici olacak. Ayrıca tartışmalı bölgelerde daha önce KDP’nin aldığı oyların (daha çok azınlık oylarının) diğer Kürt partilerine mi, yoksa farklı siyasi gruplara mı gideceği de merak konusu.

Türkmenler bir cephede

DEAŞ’tan en çok etkilenen kesim olan Türkmenler de seçime umutla hazırlanıyor. IKBY referandumu ve sonrasında yaşanan gelişmelerle birbirlerine daha fazla kenetlenmeye çalışan Türkmenler, Kerkük’te Irak Türkmen Cephesi öncülüğünde, “Kerkük Türkmen Cephesi” adıyla, Şii ve Sünni Türkmen partilerin bir arada olduğu ortak bir listeyle seçimlere katılmak için hazırlık yapıyor. Kerkük’te Türkmen kimliğinin varlığını göstermesi açısından bu son derece önemli bir adım.
Türkmenlerin bir arada yaşadığı en büyük yerleşim yerlerinden biri olan, yaklaşık 3,5 yıl DEAŞ’ın kontrolü altında kalan ve halkının büyük kısmı hâlâ geri dönemeyen Telafer’de de birden fazla listede en az 12 Türkmen milletvekili adayı bulunuyor. Buna Telafer’in bağlı olduğu Musul’daki adaylar da dahil edildiğinde, Musul’daki Türkmenlerin de ayrıştığını söylemek mümkün. Türkmenlerin milletvekili çıkarma potansiyeline sahip olduğu Tuzhurmatu’nun bağlı olduğu Selahaddin ve Diyala’da da Türkmenler adına durum karmaşık görünüyor. Tuzhurmatu’da farklı listelerden adaylarla seçimlere katılan Türkmenler, Diyala’da ise kısıtlı bir aday listesine sahip. Bu nedenle, özellikle Kerkük, Telafer ve Tuzhurmatu’daki Türkmenlerin başarısı, Türkmenlerin Irak siyasetindeki temsiliyeti açısından belirleyici olacak.

Mezhepçilik azalıyor mu?

Tüm bu siyasi karmaşa ve çekişmeyle birlikte, Irak’ta ciddi bir söylem değişikliği göze çarpıyor. Mezhepçilikten uzak bir siyasi söylemin yükselişe geçtiği Irak’ta, daha çok vatan üzerinden milliyetçi, yenilikçi ve liberal söylemlerin benimsenmeye başladığı görülüyor. Daha da önemlisi, mezhepçilikten uzaklaşmanın sadece söylem boyutunda kalmayıp halk arasında bir gerçekliğe dönüşmüş olması. Hatta Bağdat gibi büyük ve karma bir nüfusun yaşadığı vilayetlerde, daha önce Şii ve Sünnilerin birbirlerinin mahallelerine geçemediği, ancak şimdi neredeyse hiçbir sorun yaşanmadığı bildiriliyor.


Seçime ilişkin beklentiler

Irak’ta özellikle Şii gruplar arasındaki siyasi bölünme ve mücadelenin seçim sonrası hükümet kurma sürecinin ana tartışma konularından bir olması bekleniyor. Bu bölünmeyle birlikte, 2005’teki seçimlerden bu yana hükümetin kurulmasında Şii grupların ortak hareket ettiğini, fakat Ulusal İttifak olarak anılan yapının çöktüğü ve seçim sonrasında yeni bir Şii yapılanmanın ortaya çıkacağını söylemek mümkün. Yine de DEAŞ’ın bitirilmesi, IKBY’nin tartışmalı topraklardan çekilmesinin sağlanması, ülkenin ekonomik olarak ayakta kalması, ülkenin bütünlüğünün sağlanması ve kurduğu ittifaktaki grupların siyaseten güçlü ekiplerden oluşması gibi nedenlerden dolayı, mevcut başbakan Haydar El-İbadi, seçimlerde avantajlı bir konumda.
Mevcut siyasi duruma göre, diğer seçimlerden farklı olarak, en büyük listenin en fazla 40-45 sandalye kazanabileceği bir dengenin oluştuğu ifade ediliyor. Şii partiler arasındaki ayrışmalar nedeniyle, 20-25 sandalyenin hangi Şii partiye gideceğinin belirsiz olduğu, seçimlerin sonucunun kararsız seçmen tarafından belirleneceği görülüyor. Ayrıca yeni kurulan çok sayıda parti olması nedeniyle, halkın nasıl bir tutum izleyeceği konusunda da belirsizlik var.
Seçim sonrasında bir çoğunluk hükümetinin oluşması konusunda Irak’ta ciddi bir söylem var. Irak’ta seçim sonrası süreçte bir çoğunluk hükümetinin ortaya çıkması halinde, bu Irak için büyük bir farklılık olacak. Zira daha önceki hükümetlerin tamamı, parlamentoda temsil edilen bütün grupların yer aldığı bir ulusal birlik hükümeti oldu ve parlamentoda gerçek anlamıyla muhalefet yer almadı. Pozisyonundan memnun olmayan bütün kesimler hükümet içi muhalefete başladığı için hükümet işlemez hale geldi. Bu nedenle, en azından hükümetin çalışmalarının istikrarlı bir biçimde devam etmesi için, çoğunluk hükümeti kurulabileceği düşünülüyor.
Öte yandan yeni hükümetin kurulmasında İran ve ABD’nin etkisini koruması beklenirken Türkiye, Rusya ve İran’ın özellikle Suriye konusunda attığı işbirliği adımlarının Irak’taki siyaseti de etkilemesi olası. Zira Türkiye- Irak ilişkileri giderek gelişen bir seyir izliyor. Özellikle seçim öncesi güçlü siyasi pozisyonu nedeniyle Haydar El-İbadi’nin tekrar hükümeti kurması durumunda, Türkiye- Irak ilişkilerinin gelişme seyrini koruması muhtemel görünüyor.

14 Kasım 2017 Salı

ABD'den bölgeyi kana bulayacak Peşmerge kararı

Binlerce tonluk bombalar eşliğinde kadim kentleri harabeye çeviren ABD, İslâm coğrafyasında kaosu sürdürmek için yeni adımlar atmaya devam ediyor.
ABD Kongresi, Peşmerge’ye 365 milyon dolarlık silah yardımına onay verdi. ABD’nin misyonunun yıkmak olduğunu belirten Iraklı Emekli General Suphi Nazım, “ABD, 2018 Şubat-Mart ayından itibaren Haşdi Şabi gerekçesiyle Irak Ordusu ile Peşmerge’yi savaştıracak” dedi.
Binlerce tonluk bombalar eşliğinde kadim kentleri harabeye çeviren ABD, İslâm coğrafyasında kaosu sürdürmek için yeni adımlar atmaya devam ediyor. Irak tarihinin en büyük depremlerinden birisiyle boğuşurken ABD Kongresi, Irak ordusu ile savaşması için Peşmerge’ye 365 milyon dolarlık silah ve cephane yardımını onayladı. "ABD, 2018 yılı Şubat -Mart ayından itibaren Haşdi Şabi gerekçesiyle Irak Ordusu ile Peşmerge’yi savaştıracak" diyen Iraklı Emekli General Suphi Nazım, yeni çatışma sürecinin Lübnan, Yemen, Katar, Bahreyn süreciyle eş zamanlı yürütüleceğini söyledi.
TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜ ŞARTI KALDIRILDI
Irak Ordusu’nda 35 yıl görev yapan General Suphi Nazım, konuyla ilgili çarpıcı bilgiler verdi. General Nazım, Peşmerge güçlerine yönelik alınan kongre kararında ilk kez ‘Irak’ın toprak bütünlüğü’ şartının kaldırıldığına dikkat çekti ve “Bu durum Irak’ta ABD güdümlü yeni savaş döneminin başlatılacağına dair net mesajdır” dedi. Suphi Nazım, Haşdi Şabi’nin 2014-2017 yılları arasında ABD’nin DEAŞ karşıtı operasyonlarda PKK ve Peşmerge ile birlikte kara gücü olarak görev yaptığını ancak 16 Ekim sonrası Pentagon’un strateji değişikliğine gittiğini belirtti.
BAŞLATILACAK SAVAŞTA 3 MİLYON MÜSLÜMAN ÖLECEK
Iraklı General Nazım, ABD’nin 2018 yılının ilk aylarından itibaren Körfez ülkelerinden başlayarak kaos planını devreye sokacağını söyledi. Suphi Nazım, hangi sonuç çıkarsa çıksın tek kazananı İsrail ve ABD olacak savaşın en az 5 yıl süreceğini ve 3 milyondan fazla Müslümanın bu savaşta öldürüleceğini iddia etti. ABD ve müttefikleri 2003’te başlayan işgal dalgasıyla 2 milyondan fazla Iraklıyı katletmişti.

ABD-İSRAİL DOĞRUDAN SAHAYA İNECEK
Mevcut şartlar dahilinde Erbil’le Bağdat arasında yaşanacak savaşta Irak Ordusu’nun bariz üstünlüğü olduğunu kaydeden General Suphi Nazım, “İsrail ve ABD yeni bir 16 Ekim’e izin vermeyecekler ve doğrudan sahaya inecekler” dedi ve şunları ekledi: “Tartışmalı bölgelerden birkaç saat içerisinde atılan Peşmerge güçlerine karşı Irak Ordusu’nun karşı ilerleyişi ABD, Fransa, İngiltere ve Rusya tarafından durduruldu. Batı bloku Barzani üzerinden büyük hayaller kuruyor ancak Rusya’nın da Erbil’i ABD ve batı ittifakına kaptırmamak için hamleleri oldu. Barzani hegemonyasının bitirilmesi belki de o gece mümkündü fakat uluslararası aktörler bunu engelledi” dedi.
İRAN KERKÜK PETROLÜNE EL KOYDU
DEAŞ bahanesi ile Kerkük’ü işgal eden Peşmerge’nin 16 Ekim operasyonu ile çıkarılması sonrası İran’ın Kerkük petrollerinden 60 bin varile el koyduğunu ifade eden Suphi Nazım, Tahran’ın Diyala bölgesine açılan Pervizhan Sınır Kapısı’nı da hizmete sokarak Peşmerge’ye nefes aldırdığını söyledi.
Partner Barzani

Suphi Nazım, "Pentagon tarafından geçtiğimiz Ekim ayında yayımlanan raporda 2014-2017 döneminde Mesud Barzani’ye, Washington tarafından 2 milyar 700 milyon dolar destek verildiği açıklandı. ABD yönetimi 1960’lı yıllardan bu yana yatırım yaptığı Barzani Aşireti’nden kolay vazgeçmeyecek ve kullanmaya devam edecek. Kerkük, Tuzhurmatu, Kifre, Telafer başta olmak üzere 40 bin kilometreye yakın alanı bir gecede kaybeden Barzani’nin yeniden baş aktör olması için Beyaz Saray farklı seçenekleri tecrübeyi sürdürecek. Bilhassa Lübnan, Katar, Yemen, Bahreyn ve Suudi Arabistan’da yaşanması muhtemel kaos sürecinde ABD için Irak’taki en iyi partner Barzani olacaktır" diyor.

9 Ekim 2017 Pazartesi

SÖZDE BAĞIMSIZLIK REFERANDUMUNA DAİR ÜLKELERİN TUTUMU VE YENİ KOŞULLAR

SADECE HAKİKAT VE GERÇEKLER

IRAK VE BÖLGE AÇISINDAN YARATACAĞI SORUNLAR
Tamer Ashraf
25 Eylül'de gerçekleştirilen sözde bağımsızlık referandumunun, Ortadoğu'nun etnik ve mezhepsel açıdan en büyük sorun teşkil eden ülkelerinden olan Irak'ı bir iç çatışmaya yöneltmesi muhtemel senaryolar arasında en ciddi ve vahim olacak sonuca götürebilecek bir seçenektir. ABD'nin 2003 yılında kitle imha silahlarının varlığı iddiasıyla gerçekleştirdiği işgal sonrasında Sünni, Şii ve Kürt olmak üzere üç ana unsurun varlığı üzerinden hesap edilen toplumsal yapının dağınıklığı ve ülkeyi bir arada tutmaktan gittikçe uzaklaşılan ayrımcılık duygusu IŞİD'in ortaya çıkışıyla yerini bir nebze de olsa aynı düşman etrafında Irak toplumunun birleşmesine yol açmıştı.
Ancak IŞİD'e bazı Sünni aşiretlerin destek vermesi ve bu terör örgütünün başta Musul olmak üzere, Irak'ın diğer önemli yerleşim yerlerinde hızlı bir ilerleme ve büyüme sürecine girmesi, Irak açısından var olan toplumsal dağınıklığın ana sebeplerinden bir tanesiydi. (Şimdilerde ortaya çıkan kimi bilgi ve iddialara göre IŞİD'in kuruluşunda rol oynayan bazı terör örgütlerinin Barzani yönetimi tarafından desteklendiği ve yönlendirdiği de değerlendirilmektedir) Aksi bir durumda IŞİD'in böylesine kısa bir zamanda, Irak'ta pek çok yerde yerel ve federal otoriteyi mağlup etmesi söz konusu olamazdı.
Diğer yandan IŞİD'in ortaya çıkışının ardından Barzani yönetimine başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere, çok sayıda ülkenin geniş askeri imkânlar sunması, Barzani'nin Irak anayasasında tartışmalı bölge olarak tanımlanan alanlara doğru genişlemeye seyrini de ilginç bir şekilde hızlandırmıştır. Dahası bu durum bir oldubittiye getirilerek Barzani yönetiminin IŞİD'ten elde ettiği toprakların, hukuksuz bir şekilde kendi kontrolüne geçmesine olanak sağlamış, Barzani de bu sahalardan asla çıkmayacaklarını defalarca kez ilan etmiştir. Bu şüpheli durum IŞİD'in kuruluşunda parmağı olan ülkelerin, Barzani'ye verdiği desteklerle birleşince, Irak'ta oluşturulmaya çalışılan siyasi tablonun, IŞİD'in bir başka eylem ve genişleme sahası olarak kullandığı Suriye'deki gelişmelerle beraber ele alındığında, Barzani'nin 25 Eylül'de gerçekleştirdiği referandumun yaşanılanlardan bağımsız olarak değerlendirilemeyecek bir ajandanın ürünü olduğu sonucunu doğuruyor.
Irak'ın kuzeyinde Barzani'nin bağımsızlık elde etmeye yönelik girişimlerinin, Suriye'nin kuzeyindeki kimi alanlarda IŞİD gerekçesiyle etkinliğini ve kontrol sahasını artıran PKK/PYD'nin faaliyetlerinden bağımsız değerlendirilmesi doğru olmayacaktır. Nitekim ABD'nin görünürde Barzani'ye referandumun zamanlamasından dolayı tepki göstermesinin ana gerekçesi de burada aranmalıdır. Diğer bazı ülkelerle beraber ABD'nin Barzani'ye, referandumdan vazgeçmesine karşılık kendilerinin garantör olacağı ve Irak merkezi hükümeti ile 3 yıllık bir müzakere sürecinin önerilmesi bunun bir göstergesidir. Dolayısıyla Irak ve Suriye ile beraber olgunlaştırılacak olan iklimin bu süreyle çakışacak biçimde iki ülkenin kuzeylerini birleştirecek bir hedefe yönelmesi açığa çıkmıştır.
25 Eylül'e kadar giden dönemde Barzani'yi ikana edememiş görüntüsü veren ABD, İngiltere ve Fransa'nın, sözde bağımsızlık referandumu sonrasında aynı muhtevada olacak Bağdat ve Erbil arasındaki bir müzakere ikliminin oluşmasını sağladığı bugünlerde görülmektedir. Böylesi bir müzakere sürecinin başlaması durumunda ise Barzani yönetiminin, 25 Eylül tarihinden öncesine göre masada elinin daha güçlü olduğu yönündeki yaklaşımlar malumdur. Zira Barzani müzakere masasından çıkacak sonuca razı olan bir tutum yerine, (İsrail haricinde) ismi henüz belli ve açık olmayan ülkelerin desteğiyle gittiği referandum sayesinde kendi tayin ettiği sonuca Bağdat yönetimini razı gelmeye itecek bir gücü elinde tuttuğuna inanmaktadır. Dolayısıyla ABD, Fransa ya da İngiltere garantörlüğünde ve gözetiminde yürütülecek müzakerelerin temel stratejisi Erbil'i değil, Bağdat yönetimini ikna olmaya zorlayacak bir kapsamda olacaktır. Şimdiye kadar Irak merkezi hükümetinden yapılan açıklamalarda Erbil'in sözde bağımsızlık referandumundan vazgeçtiğini ilan etmesi halinde müzakerelerde bulunacaklarına dair resmi bir tavır benimsenmiştir. Ancak 5 Ekim 2017 tarihinde Fransa'nın başkentinde Irak Başbakanı Haydar el İbadi ile bir araya gelen ve Bağdat-Erbil arasında arabuluculuk rolünü üstlenmek isteyen Fransa'nın Cumhurbaşkanı Macron'un "Gelecek haftalar ve aylarda Irak'ın birliği, bütünlüğü ve egemenliğine saygı duyan ve Kürtlerin haklarını tanıyan bir diyaloğun başlatılması hayati önemde" ifadelerini kullanırken, kendilerinin Irak'ta bulunan Barzani yönetimiyle de yakın ilişki içerisinde olduğunu ısrarla vurgulaması müzakerelerin neticesiyle ilgili kuşkuları güçlendirmiştir.
Böylesi hareketli bir süreç içerisinde Barzani yönetimine yakınlığı ile bilinen ve Irak'ın kuzeyinden yayın yapan bazı medya kuruluşlarının, Irak'taki Sünnilerin de bağımsızlık referandumu hazırlığı içerisinde bulunduğunu duyurmaları dikkat çekici olmuştur. 5 Ekim 2017 tarihli habere göre bu hazırlığın kapsamının Musul, Anbar, Diyala, Selahaddin ve Bağdat vilayetlerinde Sünni bir devletin kurulmasına yönelik olduğu ifade edilirken, ilk etapta Barzani'nin yapılanmasına benzer bir özerk bölge kurulmasının planlandığı söylenmektedir. Bu durum, Irak'ta yaşanan iç sorunun garantör ülkeler ve BM gözetimi altında, mevcut siyasi yapılanmanın federasyondan konfederasyona geçişle aşılmak istendiğine yönelik hesaplamaların da olabileceği düşüncesini akıllara getirmektedir. Irak'ın üçe bölünebileceğine dair önceki yıllarda sıklıkla dillendirilen ve ABD'nin, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında sunulan bilgilerle örtüşen bir gündemin yaşanmaya başlanması dikkat çekmektedir. Şayet makul bir iklim yakalanırsa, bu kez sözde Kürdistan'ın kuruluşuna varacak seçeneğin uygulanması daha güçlü hale getirilecektir. Elbette bu durumun Irak ile beraber Suriye'nin kuzeyini de kapsayacak bir sahada olması arzulanırken, PKK/PYD terör örgütünün fiili kazanımlarını hukuki seviyeye yükseltilmesi çabası üzerinde daha fazla yoğunlaşılacaktır. Nitekim PKK/PYD terör örgütünün Suriye'de IŞİD'ten elde ettiği sahalarda sözde yerel seçimler yapmaya koyulması, Barzani'nin girişimleriyle beraber oluşturulan projenin diğer ayağını işaret etmektedir.
Öte yandan Barzani'nin ısrarı sonucu gerçekleştirilen sözde referandumun Irak'ta iç çatışma koşullarını oluşturması kuvvetli bir ihtimaldir. Özellikle Kerkük konusunda Barzani'nin süregelen ısrarını devam ettirmesi durumunda, burada yaşayan Türkmenler üzerinde oluşturulan baskı girişimleri katliamlara kadar dönüşebilme tehdidi taşımaktadır. Referanduma yakın günlerde ve hemen ardından seyreden zaman diliminde Kerkük'te bulunan Türkmenlere ve siyasi temsilciliklerine yönelik gerçekleştirilen silahlı saldırılar bunun habercisi niteliğindedir.
Bununla beraber IŞİD'e karşı mücadele amacıyla kurulmuş bulunan Haşdi Şabi ile peşmergeler arasında bir çatışma yaşanması ihtimali de mevcuttur. Nitekim süreç içerisinde bazı Haşdi Şabi önde gelenleri Kerkük konusundaki hassasiyetlerini paylaşıp, Barzani yönetiminin tartışmalı bölgelerden çekilmesi gerektiğine dair sert mesajlar verirken, Barzani idaresi de bu mesajlara aynı tonda cevap vermiştir. Irak'ta IŞİD'in son kırıntılarının yer aldığı Havice'nin de terör unsurlarından arındırılması, yakın süre içerisinde Haşdi Şabi ile Barzani peşmergelerini karşı karşıya getirecek bir güç çatışmasını oluşturabilecek potansiyele sahiptir.
Ayrıca Irak merkezi hükümetinin mümkün olan en yüksek tondan Barzani yönetiminden sınır kapılarını, havaalanlarını ve petrol kuyularını devretmesini isterken, Türkiye ve İran ile beraber yine sınır hatlarında ortak askeri tatbikatlar icra etmesi, Bağdat yönetiminin de askeri bazı seçenekleri değerlendirdiği sonucunu doğurmaktadır. Kerkük'e asker gönderilmesi konusunda Irak meclisinin, ülke hükümetine yetki vermiş olması, krizin tırmanması halinde iç çatışmanın yaşanabileceğini açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü Barzani yönetimi Kerkük'ten çekileceklerine dair herhangi bir tavır göstermezken, şehre PKK'lı teröristlerin de sokulmuş olması, meselenin vahametini artırmaktadır. Tabir yerindeyse Kerkük barut fıçısı haline dönüyorken, aradan geçen her gün gerginliğin daha da artabileceği bir istikamette seyretmektedir.
Bu koşullar altında Irak'ta yaşanabilecek olası bir iç çatışmanın tarafları şimdiden bellidir. Bu taraflar arasında en savunmasız olanıysa Türkmenlerdir. Irak'ın işgalinden bu yana siyasi ve ekonomik yönden türlü baskılara maruz kalan, imkânları kısıtlanan, yerlerinden edilen, nüfus yapısıyla oynanan Türkmenler, Türkiye için kırmızıçizgidir. Irak'ın sadece Osmanlı bakiyesinden kalan değil, çok önceki dönemlerinden itibaren en saygın ve asli nüfusu olan Türkmenler üzerinde yürütülecek sistematik saldırılara Türkiye'nin sessiz kalması söz konusu olmaz. PKK'lı teröristlerin peşmerge ile beraber böylesi bir yola girmeye cesaret etmeleri ihtimal dâhilindeyken, Türkiye'nin Türkmenler konusundaki kararlılığını göstermesi Irak ve sözde bağımsızlık referandumuna dair politikalarında öncelikli sırada değerlendirilmesi gereken bir konudur.
Irak'ta yaşanabilecek bir iç çatışmanın çıkmasını isteyecek ilk ülke ise kuşkusuz İsrail olacaktır. Zira böylesi bir seçenekte bölgenin uğraşmak zorunda kalacağı yeni bir mesele daha vukuu bulacağından Tel Aviv yönetimi şimdiye kadar yürüttüğü bölgesel politikalarına uyacak şekilde bölge ülkelerinin bu sorunla zaman harcamasını isteyecektir. Böylesi bir durumda IŞD'in yeniden ortaya çıkıp gücünü artırmak için fırsat kolladığı bir dönem başlayabileceği gibi diğer terör örgütleri açısından da değerlendirilmek istenilecek bir süreç başlatılmış olacaktır. Özelikle İran'ın, Irak-Suriye-Lübnan hattını birleştirme çabasının karşısında durmak isteyen İsrail açısından, bu güzergâhta çıkacak/çıkarılacak karışıklıkların ne anlama geldiği açıktır.

Türkiye'nin ilan ettiği Türkmen hassasiyetinin dikkate alınmaması ve Irak'ın mevcut siyasi yapısının bozulması durumundaysa askeri müdahale seçeneği kaçınılmaz olarak ülkemizin karşısında bulunacaktır. Peşinen söylemek gerekir ki koşulları şimdiden belli olan Irak'taki böylesine karmaşık ve oldubitti anlayışına haiz gelişmeler açısından Türkiye'nin atacağı her adımın meşruiyeti vardır. Zira Irak'ın toprak bütünlüğünün bozulması Türkiye'yi pek çok açıdan tehdit ettiği gibi Kandil ve Sincar'da bulunan terör kampları ve PKK'nın Irak'ta oluşabilecek iç savaş şartlarını (Suriye'de olduğu gibi) kullanarak böylesine karmaşık bir süreçten yararlanma isteği, Türkiye'nin Irak'ın kuzeyinde Kandil ve Sincar dağları başta olmak üzere Tel Afer'den başlayıp önce Musul'a, ardından da Kerkük'e kadar inebilecek bir sahada müdahale hakkı doğuracaktır. Asla unutulmamalıdır ki askeri seçenek böylesi bir koşul altında sadece üzerinde çalışılan bir senaryo değil, mutlak suretle adım atılması gereken bir konudur. Gereği yapılmadığı takdirde Türkiye'nin milli güvenliği yakın zaman sonrasında çok büyük risklerle karşı karşıya kalacaktır.

27 Nisan 2018 Cuma

Irak'ta genel seçim: Olgular, tespitler, beklentiler

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Tamer Ashraf
Irak, 12 Mayıs'ta yapılması planlanan seçime, ekonomik olarak sorunlu, siyasal olarak kutuplaşmış, güvenlik olarak riskli bir halde giriyor.
12 Mayıs 2018’de Irak'ta ABD'nin ülkeyi 2003'te işgal etmesinden bu yana 5. kez seçim gerçekleştirilecek.

Öncelikle Irak'taki seçimi, yakın coğrafyadaki diğer seçimlerle birlikte değerlendirmek gerekiyor. Kısa süre içinde Lübnan ve Afganistan'da yapılacak seçimler, bu ülkelerde seçimlerden sonra yaşanması muhtemel siyasi çıkmazlar ve ABD, İran ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin tutumlarıyla birlikte değerlendirildiğinde, Irak'taki seçimin sadece bu ülkenin iç dinamikleri boyutunda değerlendirilmemesi gerekliliği ortaya çıkar. Üstelik, ABD'nin İran'la yapılan Nükleer Anlaşma'nın gözden geçirilmemesi halinde yapmış olduğu çekilme tehdidinin süresinin de 12 Mayıs'ta sona ermesi, seçim sonrasının en az seçim süreci kadar önemli olacağını gösteriyor. Bu nedenle, belki seçim sonuçlarını etkileyecek temel faktörler iç dinamiklere odaklanılarak incelenmelidir; ancak seçim sonrası hükümet kurma sürecinin ve Irak'ta ortaya çıkacak yeni dengelerin, bölgesel dinamiklerden bağımsız değerlendirilmesi yanlış olacaktır.
Irak'ta seçime giderken öncelikle ülkenin durumunun hatırlanması faydalı olabilir. 2014 yılında yapılan seçimden yaklaşık iki ay sonra Irak hükümeti ülkenin önemli bir kısmında kontrolü kaybetmeye başladı. Hükümet kurulmadan önce DEAŞ hızlı bir ilerlemeyle Irak'ın yaklaşık dörtte birini ele geçirdi. Hükümet, 2010 seçimine göre daha çabuk kurulmuş olsa da temelde şu sorunlarla uğraştı:
Bir terör örgütüne karşı kaybetmiş olduğu topraklarda egemenliğini ve fiili denetimi yeniden sağlamak; 2003 sonrasında hayli çarpık ve yetersiz bir biçimde kurulan güvenlik güçlerinin yeniden örgütlenmesi, silahlanması ve işlevsel hale getirilmesi; mevcut güvenlik güçlerine paralel olarak kurulan yeni milis yapısını, Irak devletinin kurumlarına entegre etmek/denetim altına almak; merkezi otoritenin siyasal gücünü ve yaptırım kapasitesini ülkenin genelinde yeniden tesis etmek; çatışmanın tırmandırdığı mezhepsel kutuplaşmanın etkilerini azaltmak; savaş ekonomisi nedeniyle artan harcamalara karşın petrol fiyatlarının düşmesi sonucunda azalan gelirlerin meydana getirdiği büyük ekonomik sorunlarla başetmek (artan işsizlik, yatırımların yokluğu vb).
İbadi'nin avantajları ve zorlukları
Yukarıdaki sorunlar dikkate alındığında Başbakan Haydar İbadi’nin iktidara geldiğinde önemli sorunlarla karşılaştığı görülür. Aslında İbadi başbakanlık koltuğuna oturduğu döneme ait şu tespitler yapılabilir:
Güvenlik kurumları üzerinde son derece etkili eski başbakanın (Nuri Maliki) liderlik ettiği bir partinin içinden zayıf aday olarak şartların dayatmasıyla başbakan seçilmişti. Seçildiğinde kendi partisinde bile, sözü tam olarak geçmiyordu. Koltuğa oturduğunda DEAŞ'ın kontrol ettiği orta-kuzey bölge ile Irak KürtBölgesel Yönetimi’nde (IKBY) Bağdat’ın fiili otoritesi bulunmuyordu. Askeri açıdan tamamen yenilmemek için ülkeye yeniden dış güçleri çağırmaya mecbur kalmıştı. Morali bozulmuş, disiplini kaybolmuş bir orduya komutanlık ediyordu. Milis teşkilatlarını kendisinin de hitap ettiği toplumsal ve siyasal tabanını karşısına almadan dizginlemek zorundaydı.
Haydar İbadi iktidardaki ilk yıllarını hayli zorluklarla geçirse de son dönemde toparlamayı başardı. İbadi’nin başarı hanesine yazılabilecek en önemli artıların aşağıdaki gibi olduğu ileri sürülebilir:
Dış destek sayesinde DEAŞ'ın büyük ölçüde yenilmesi; IKBY'nin bağımsızlık referandumunu tersine çevirmesi ve tartışmalı bölgelerdeki Peşmerge hakimiyetinin sona erdirilmesi; bağımsızlık hedefleyen IKBY'nin maaşlarını ödeyebilmek için Bağdat'a bağımlı hale gelmesi; Haşdi Şabi'yi kısmen de olsa sisteme entegre etmeye başlaması.
İbadi’nin bu kazanımları, Zafer Koalisyonu’nun lideri ve en güçlü başbakan adayı iddiasıyla karşımıza çıkmasına neden olmakta. Fakat, Irak’ta herşey o kadar iyi durumda değil. Aşağıda değinilecek bazı konular, hem seçimde hem de sonrasında İbadi’yi zorlayacak faktörler olarak karşısına çıkabilir. Bu faktörler;
Başta Musul olmak üzere birçok il, ilçe ve kasabanın yıkıma uğraması; artan güvenlik harcamalarını karşılamakta zorlanan ekonomik durumun halk üzerinde son derece olumsuz etkiler doğurması; zorunlu iç göç nedeniyle demografik dengelerin bozulması; devlet içinde devlet hale gelen milis teşkilatının artık yasal ve kurumsal bir hal alması; Sünni Arapların tamamen atomize olması ve bu nedenle her an yeniden ayaklanmaya dönüşebilecek tepkiler ortaya koymaları ihtimali; DEAŞ'ın son iki ayda toparlanması ve yeniden harekete geçmesi.
Özetle, Irak 2018 seçimine, ekonomik olarak sorunlu, siyasal olarak kutuplaşmış, güvenlik olarak riskli bir halde girmektedir. Bu nedenle Irak genel seçime karşılaştığı hayati tehlikeyi atlattıktan sonra rahatlayan bir ülke olarak değil, yaşamsal tehdidi atlatmış ama yeniden 'komaya girme' ihtimali olan bir ülke olarak gitmektedir.

Seçimi etkileyecek faktörler



Irak’ta seçimi etkileyecek faktörler, başlıca üç kategoride (seçmen davranışları, seçim sisteminin etkileri ve parti/koalisyonların yeni misyon arayışı) incelenebilir.
Irak’ta kamuoyu yoklaması yapmak hem fiziksel şartlar nedeniyle güç hem de bu konuda güvenilir ve ehil kurum bulmak zor. Çalışmaların bir kısmını Batılı kurumlar gerçekleştirirken az sayıda Iraklı kurumun incelemeleri de gözlemlenebilmektedir. Bu çalışmaların sunduğu bilgilerden yola çıkarak Iraklı seçmenlerin tercihlerini etkileyen beş temel parametre olduğu söylenebilir: Ekonomik sorunlar, hizmetlerin yetersizliği, yolsuzluk gibi kötü idareden kaynaklanan sorunlar; etnik ve mezhepsel kimliklerin yükselmesi; etnik ve mezhepsel kimliklerin yükselmesine tepki olarak ortaya çıkan bıkkınlık ve yeni arayışlar; güçlü lider ile istikrar arasında kurulan ilişki; güvenliğin sağlanıp sağlanamadığı.
Ekonomik sorunlar, hizmetlerin yetersizliği, yolsuzluk ve işsizlik uzun süredir Irak siyasetinin en önemli konusudur. Önceki seçimlerden farklı olarak, IKBY’de de bu dinamiklerin büyük bir etkisi olacağı söylenebilir. Ülkenin orta kesimlerinde çatışma ve operasyonların etkisiyle yıkım yaşanmıştır. Ancak, güneyde de pekçok altyapı sorunu vardır. Hatta kısa süre öncesinde Bağdat civarında altyapı sorunları nedeniyle gösteriler düzenlenmişti. Ancak ekonomik sorunların en çok etkilemesi beklenen yer Kuzey Irak olacaktır. Ocak ayından beri ekonomik sorunlar ve yolsuzluk nedeniyle düzenlenen gösterilerle sarsılan bölgede seçmen tercihleriyle bu sorunlar arasında yakın bir ilişki olması ihtimali çok güçlüdür.
Irak’ta etnik ve mezhepsel kimliklerin yükselişi son 15 yılın değişmeyen dinamiğidir. Ancak, DEAŞ'la mücadele sırasında bu kimlikler üzerinden yaşanan kutuplaşma doruğa çıkmıştır. DEAŞ'ın insanları sırf inançlarından ötürü öldürmesi bu çatışmayı körüklemiştir. Fakat, DEAŞ'a karşı yürütülen operasyonlarda güvenlik güçlerinin ve Haşdi Şabi’nin İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Uluslararası Af Örgütü’nün raporlarına da yansıyan mezhepçi tutumu kutuplaşmayı daha da artırmıştır. Irak Ordusu, kısmen bu sürecin dışında tutulabilse de Federal Polis, milis grupları ya da terörle mücadele timlerinin uygulamaları, Sünni Araplar arasında büyük tepki toplamıştır. DEAŞ'a karşı mobilize edilen milislerin temel motivasyonunun mezhep olması, DEAŞ'ın meydana getirmek istediği kutuplaşma ortamına hizmet etmiştir. Bu nedenle hem Sünni hem de Şii Iraklılarda çatışmalar nedeniyle mezhepçilik daha da baskın hale gelmiştir.
Benzeri bir biçimde, IKBY’nin bağımsızlık çabası ülkedeki Arap-Kürt ayrışmasını artırmıştır. Öyle ki, birçok kişiye göre Erbil-Bağdat arasındaki sorunlar merkeziyetçilik-federalizm tartışmasından çıkarak etnik bir perspektife oturmuştur. Bu nedenle, gerek Sünni ve Şii Araplar arasındaki mezhepsel çekişme, gerekse de Arap-Kürt anlaşmazlığı seçmen tercihlerini etkileyecek gibi görünmektedir. Ancak yukarıdaki gelişme tüm Iraklı seçmenleri etkilememiştir. Hatta paradoksal olarak Irak’ta mezhepçiliğin ya da etnik milliyetçiliğin oluşturduğu yıkımı gören çevreler, bu seçimde farklı koalisyonlar oluşturmuştur. Örneğin, Mukteda Sadr’ın önderliğinde kurulan Sairun Koalisyonu, Sadr Hareketi’nin siyasal alandaki takipçileri ile Irak Komünist Partisi arasında gerçekleşmiştir. Bir yanıyla dini kimliğin ağır bastığı diğer yanıyla zıt bir ideolojinin hakim olduğu bir koalisyonun ortaya çıkması önemli bir örnektir. Aynı biçimde Ammar El Hekim’in ailesinin on yıllardır etkisi altında tutuğu partiden ayrılarak göreli merkezi bir çizgiye oturması ve liberal söylemler kullanması dikkat çekicidir. Yine Başbakan İbadi’nin Zafer Listesi’nde IKBY’den yeni çıkış yakalayan partiler ile Musul, Anbar ve Selahaddin gibi bölgelerden Sünni Arapların bulunması en azından yeni arayışlar olduğunun göstergesidir.
Seçmenlerin tercihini etkileyen diğer bir faktör “güçlü lider” figürüdür. Irak’ın yakın siyasi tarihinin tamamını domine eden bu fikrin zayıfladığı söylenemez. İstikrarın demokrasinin kalıcı kurumları ve hukuk devleti ile değil, karizmatik ve güçlü bir liderle sağlanabileceği anlayışı Irak’ta varlığını korumakta, sadece aktör değiştirmektedir. 2010 ve 2014’te Maliki’nin şahsında ortaya çıkan güçlü lider fikri bugün İbadi ile somutlaşmaktadır. İbadi’nin 2014’te başbakan olması göreli zayıflığının sonucu iken bugün onu başbakanlığa taşıyabilecek faktör “zafer” kazanan bir lider olmasıdır. Zaten, Koalisyonu’nun adından da bu anlaşılmaktadır. Ancak bu eğilimin Iraklı Sünni Araplar ve Kürtler arasında eskisi kadar güçlü olmadığı söylenebilir. IKBY’de Mesut Barzani’nin en azından belli bir süre için eski gücünden uzak olması, Sünni Arapların güçlü bir liderinin olmaması bu kesimlerde arayışın güçlü lidere değil de yerel çıkarlara odaklanmasına neden olabilir.
Son olarak Iraklı seçmenleri en çok etkileyecek faktörlerden birisi güvenlik olacaktır. Irak’ta güvenlik sağlanmış gibi görünse de gerek seçim sırasında gerekse sonrasında DEAŞ'ın saldırılarını yoğunlaştırması beklenebilir. İbadi’nin zaferini ilan etmesi önemli bir siyasal propaganda adımıdır. Fakat, Anbar ve Kerkük’ten başlayan dalga görmezden gelinemez. Yakında bu dalganın Batı Musul ve Selahaddin’in bazı bölgeleri ile Diyala’nın batısına doğru yayılması ihtimali küçümsenemez. Özellikle seçimden kısa süre önce artacak saldırılar hem bazı bölgelerdeki adayları hem de sandığa gitmek isteyen halkı yıldırmayı hedefleyecektir. Bu durum Musul, Anbar ve Selahaddin gibi vilayetlerde seçimin sonuçlarını etkileyecek kadar önemli olabilir.

Olası gelişmeler ve seçime ilişkin ilk beklentiler



Irak’ta genel seçim 2005’den beri değişim süreci geçirmektedir. Sünni Arapların büyük ölçüde boykot ettiği, Kürtler ve Şii Arapların birer liste kurduğu günlerden, Şii Arapların ve Kürtlerin ikiye bölündüğü, Sünni Arapların ise bir büyük listede toplandığı pekçok örnek yaşanmıştır. Bu seçimde ise çok parçalı bir tablo karşımıza çıkmaktadır. 2’si mezhepçi kimlikleri daha ağır basan 5 Büyük Şii Arap Listesi; 1’i Koalisyondan 2'si birer büyük partiden ibaret 3 Kürt oluşumu ve çoğu diğer listelere dağılan 2 orta büyüklükte Sünni Arap listesi, karşılarına onlarca yerel aday ve liste alarak yarışacaklardır. Bu durum, seçimin sonucunda açıkça taraflardan birisinin tek başına hükümet kuramayacağını göstermektedir. En çok sandalye kazanabilecek koalisyonun dahi 329 sandalyeli mecliste, 70’in biraz üstünde vekillik kazanması bekleniyorsa, seçimin sonucunda çoklu koalisyon kaçınılmaz olacaktır. Ancak, şu ana kadar hep “ulusal birlik” hükümetleri kurulan Irak’ta ilk kez bir çoğunluk hükümeti kurulması denenebilir. Bu durumda akla gelen en önemli olgular:
Seçimden galip çıkmak başbakanlığı garanti etmemektedir. Hatırlanacak olursa 2010’da İyad Allavi, 2014’te Nuri Maliki seçimden en çok sandalyeyi kazanarak ayrılsa da başbakan olamamışlardır.
Haşdi Şabi’yi yani Fetih Koalisyonu’nu dışlayacak bir hükümetin yaşama şansı yoktur. Çok zayıf bir olasılık bulunsa da eğer hükümeti kurmak isteyen kişi Fetih Koalisyonu’nu dışlarsa güvenliği sağlayamaz duruma gelecektir. Bu nedenle, muhtemelen seçimden ikinci olarak çıkacak Fetih Koalisyonu ya da diğer bir değişle Haşdi Şabi’nin siyasal ayağının Irak siyasetinin merkezine oturması kaçınılmaz görünmektedir. Bu işgalden sonra milisi olan partilerden; partileşen milislere dönüşüm olarak da okunabilir. Yakın gelecekte Sünni Araplar arasında da benzer eğilimin yaşanması şaşırtıcı olmayacaktır.
Sünni Araplar’ın dağınıklığı ve teknik sorunlar nedeniyle mecliste az temsil edilecek olması halihazırda ısınamadıkları bir siyasi sisteme daha fazla yabancılaşmalarını sağlayabilir. 2005 sonu ve 2014’teki seçimlerden sonra benzer gelişmelerin nelere yol açtığı hatırlanacak olursa, bu durum Irak için ciddi bir risktir. Hükümetin, Iraklı Kürtleri dışlaması beklenemez. Çoğunluk hükümeti bile kurulacak olsa büyük partiler kadar “Vatan” Koalisyonu ve Yeni Nesil Hareketi’nin gelecek hükümetlerde yer alması beklenebilir.
Son olarak, partiler arasındaki sandalye sayısı ne kadar az olursa pazarlıklar o kadar çetin geçecektir. Ancak, seçim sonrası hükümet pazarlıkları sadece Bağdat’ta yürütülmeyecektir. ABD, İran ve Suudi Arabistan’ın Irak hükümetinin kurulması sürecine müdahale etmesi şaşırtıcı olmayacaktır.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html