BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Suriye yönetimi sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Suriye yönetimi sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

1 Ağustos 2017 Salı

ABD, Suriye'nin kuzeyinde yeni devlet mi istiyor?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

TÜRKGÜN  HABER PORTALI


Uzmanlar, Suriye'nin kuzeyinde ABD destekli bir yapı kurulması olasılığını değerlendirdi.


Suriye'deki terör ve iç karışıklık devam ederken, ABD destekli grupların başarıya ulaşamayacağı netlik kazandı. ABD'nin ülkeyi üçe bölme planını gündemine alıp almayacağı belirsizliğini korurken, Türkiye'ye rağmen Kürt güçleriyle yakın işbirliği içinde kuzeyde ABD destekli bir yapı kurulması olasılığını uzmanlar ve aktörler Sputnik'e değerlendirdi.


Suriye'yi üç bölgeye ayırma planı 2013 yılında önce Türkiye, hemen ardından İsrail ve ABD tarafından gündeme getirilmişti. Washington'ın tasarrufunda ülkenin kuzeyinde Türkiye ve Irak'taki gruplarla bağlantılı Kürtlerin; sahil şeridinde Suriye hükümetinin; ülkenin doğu ve kuzey kesimlerinde radikal İslamcıların yönetimi alması vardı. Bu plan zamanla daha 'yumuşak' bir şekilde 'Alevi, Sünni ve Kürt bölgeleri' olarak ifade edilmeye başlandı. Moskova ile yaşadığı krizi geride bırakarak sahada daha fazla ortak hareket etmeye başlayan Ankara, Astana sürecinde Suriye'nin toprak bütünlüğüne saygı duyulduğuna ilişkin deklarasyonların altına imza attı.

ABD son dönemde Suriye'nin kuzeyindeki Kürt gruplarla işbirliğini Türkiye'nin sert ikazlarına rağmen giderek artırıyor. ABD Başkanı Donald Trump, seçimler öncesinde New York Times'a verdiği demeçte 'Kürtlerin hayranı' olduğunu ifade ederek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Kürtleri yan yana getirebileceğini ileri sürmüştü. Ancak Trump'ın Beyaz Saray'daki koltuğa oturmasından bu yana Washington ile Ankara arasındaki açı, Suriye'deki Kürt gruplara yönelik farklı tutumlar nedeniyle daha da artmışa benziyor.

Suriye'de ABD operasyonlarının önemli kara güçlerinden birini oluşturan Kürtleri, bu ortaklığın sonunda bağımsız bir devlet olma ihtimali mi bekliyor? ABD Türkiye'ye rağmen Suriye'nin kuzeyinde bağımsız ya da özerk bir Kürt bölgesi yaratabilir mi?



ÇONKAR: NATO MÜTTEFİKİMİZ ABD'YLE GÖRÜŞ AYRILIĞIMIZ VAR




Sputnik'e değerlendirmede bulunan Türkiye — Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkanı ve AK Parti İstanbul milletvekili Ahmet Berat Çonkar şunları söyledi:



"Bizim NATO içerisinde müttefikimiz olan Amerika ile YPG-PKK ile ilişkileri konusunda bir görüş ayrılığımız var. PKK-YPG-PYD bunların hepsi aynı çatı altında farklı odalar olarak değerlendirilebilir. Bu açıdan hiçbir NATO üyesi ülkenin kendilerinin de terör örgütü olarak kabul ettiği bir örgüte böyle bir özerklik, devletleşme tarzı bir şey sağlaması düşünülemez.”



'TÜRKİYE'NİN TEPKİSİNİ YUMUŞATMAYA ÇALIŞIYORLAR'




ABD'nin, 'IŞİD'e karşı savaşta YPG'ye ihtiyacımız var' gerekçesinin, Türkiye'nin tepkisini yumuşatmaya yönelik olduğunu kaydeden Çonkar, şöyle devam etti:

"Amerika'nın başından beri söylediği, 'Bizim onlara IŞİD ile savaşmak için sahada ihtiyacımız var. Bu yüzden işbirliği yapıyoruz. Onu da SDG adı altında içine başka unsurlarda katarak yapıyoruz' bir anlamda Türkiye'nin tepkisini yumuşatmaya çalışan söylemler. Yalnız şunu görmek lazım. Biz bin yıldan fazladır bu topraklarda olan ve daha önceden de o toprakları yönetmiş kadim bir ülkeyiz, kadim bir milletiz. Bizim isteğimizin muhalifinde bir terör örgütünün buralarda devletleşmesi mümkün olmaz. Türkiye bunu her şekilde engeller. Bunu ne Amerika ne bir başkası hiç kimse başaramaz. Burası bizim hinterlandımız, bizim sınırımızdır.”

 'PYD ETNİK TEMİZLİK YAPIYOR'


Koridor olarak adlandırılan bölgenin Kürt bölgesi olmadığının ifade eden Çonkar, "PKK ve PYD'nin büyük ölçüde Menbiç'e doğru ilerleyerek Türkmenleri, Arapları etnik bir temizlikle arındırdığı ve işgal altına aldığı birtakım yerler var. Ne coğrafya olarak ne sosyolojik olarak Kürt koridoru diye bir şey yok. Fakat Suriye'de yaşayan Kürtlerin oluşacak çözüm sonrasında Suriye içerisindeki yapıda nasıl yer alacakları, ortaya çıkacak yeni yönetimle birlikte anayasal sistem içerisinde bir karara bağlanacaktır” diye konuştu.

'TÜRKİYE MÜSAADE ETMEYECEK'


Çonkar, Suriye'nin kuzeyinde PYD öncülüğündeki bir girişime Türkiye'nin, kesinlikle müsaade etmeyeceğini de ekledi:

"Bu Türkiye'yi açıktan tehdit eden, 40 yıldır askerimizi, polisimizi, insanımızı şehit eden, Türkiye'ye çok büyük zararlar veren eli kanlı bir örgüttür. Bu anlamda oradaki Kürtlerle, terör örgütünü ayırt ediyoruz. Terör örgütünü Türkiye'nin düşmanı görüyoruz. Ama orada yaşayan farklı siyasi partilerden, farklı görüşlerden, farklı inançlardan oluşan grupları da Türkiye Suriye'nin içerisinde hak ve özgürlüklerine sahip olarak yer almalarını destekleyecektir. Bu konuda Türkiye çözüm noktasında herkesle işbirliği yapacak durumdadır.”

SURİYE TÜRKMEN MECLİSİ: ABD, 'PYD KORİDORU' OLUŞTURMAYA ÇALIŞIYOR


Suriye'nin kuzeyinde ABD destekli bir Kürt yönetimi olasılığını Sputnik'e değerlendiren Suriye Türkmen Meclisi yetkilisi Abdurrahman Mustafa ise ABD'nin bir PYD koridoru kurmak ve Suriye'yi bölmek istediğini savundu.

"ABD'nin Suriye'de bir Kürdistan devleti kurma amacının olduğunu söylemeyelim” diyen Mustafa, şöyle devam etti: "ABD'nin amacı PYD — PKK işbirliği yaparak orada bir PYD terör örgütü koridoru yapmaktır. Ancak Fırat Kalkanı'yla birlikte bunun yapılmasına bir set çekildi. Türkiye milli güvenliği konusunda diretecektir, bir oluşuma izin vermeyecektir. Türkiye'nin buna engel olması gerekiyor hem kendi milli güvenliği açısından hem Suriye'nin toprak bütünlüğü açısından; hem de o bölgede bir Türkmen varlığı var.”

 'SURİYE TÜRKMENLERİ, BÖLÜNMEYE KARŞI'


Suriye'nin kuzeyinde Türkmenlerin de yaşadığını belirten Mustafa, ABD'nin baştan beri Suriye'yi bölme amacı güttüğünü ifade etti:

"Azez — Cerablus arası bir Türkmen bölgesidir, Kürt toprağı değildir. Orada yüzde 2 veya 3 civarında Kürt vatandaşlar da olabilir. Amerika baştan beri Suriye'yi bölmeye çalışıyor. Amerika'nın projesi budur. (eski ABD Dışişleri Bakanı John) Kerry, döneminden beri. ABD'nin bu projesi su yüzüne çıkmıştır; somut bir şekilde Suriye'yi bölmeye çalıştığını görüyoruz. Ama biz Suriye Türkmenleri olarak karşıyız. Suriye'nin toprak bütünlüğünün korunması gerekiyor. Ayrıca Suriye'nin yönetim şekline Suriyelilerin karar vermesi gerekiyor, dış güçlerin değil. Nasıl bir yönetim şekli federatif mi yoksa daha değişik bir şey mi buna Suriye halkının karar vermesi lazım.”

 PEKİN: TÜRKİYE'NİN İKNA KARTI RUSYA, SURİYE VE İRAN


Konuyu Sputnik'e değerlendiren emekli Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı İsmail Hakkı Pekin, Türkiye'nin doğru adımları atması durumunda Suriye'nin kuzeyinde bağımsız ya da özerk bir Kürt yönetimi kurulmasının zor olduğunu savundu. Pekin'e göre Türkiye bunun için Suriye, Rusya, İran, hatta Irak'la ortak hareket etmeli:

"Eğer kartlarını iyi oynarsa, Türkiye'ye rağmen o bölgede bağımsız ya da özerk bir Kürt yönetimi oluşturulamaz. ABD'nin planı açık; Suriye'yi bir federasyon haline getirmek ve Kürtleri de bu federasyonun bir parçası yapmak. Rusya da şu anda Afrin bölgesine ateşkesi gözetim adı altında bir birlik yerleştirdi. Onlar da Afrin'i bir bütün olarak Suriye'nin içinde tutmaya çalışıyorlar. Bütün sorun Türkiye'nin Suriye ile işbirliğinde yatıyor. Eğer Türkiye Suriye ile işbirliği yapıp ABD ve Rusya'yla denge politikasını tutturabilirse, Suriye'nin kuzeyinde özerk bir Kürt bölgesi oluşturulması çok zor.”

'BU ŞEKİLDE DEVAM EDERSE TÜRKİYE KAYBEDER'


İsrail ile ABD'nin politikaları ve Kürt güçlerinin sahadaki işbirliğine rağmen, Türkiye'nin özerk ya da bağımsız bir yönetim kurulmasını engelleyecek kadar güçlü bir kartı olup olmadığı sorusunu yanıtlayan Pekin, şunları söyledi:



"Bence güçlü kartı Türkiye'nin; Rusya, Suriye ve İran'la işbirliği var. Türkiye ideolojik körlükten kurtulup da bunları kullanabilirse emin olun ABD'ye yaptırmaz bunu. En azından kısa vadede yaptırmaz, zaman kazanır. Daha basit, mahalli idarelere verilen özerklik gibi konularla ancak bu işi halledebilirler. Ancak bu şekilde devam ederse Türkiye kaybeder. Türkiye'nin İran, Rusya, Suriye hatta Irak'la işbirliği yapması gerekiyor.”


3 Ağustos 2017 Perşembe

Suriye Türkmenleri

Suriye Türkleri ya da Suriye Türkmenleri, Suriye'de yaşayan Türk azınlıktır.
Günümüzde ağırlıklı olarak Şam, Lazkiye, Hama, Humus, Halep ve Rakka kentlerinde ve köylerinde bulunmaktadırlar. Şam bölgesinde yaşayanlara Şam Türkmeni denirken, Halep ve Rakka bölgesindekilere Halep veya Culap Türkmeni, Lazkiye Türkmenlerine Bayır-Bucak Türkmeni denmektedir.
Suriye yönetimi tarafından azınlık olarak kabul edilmezler ve gündelik hayatta Türkmen olarak anılsalar da kayıtlarda “Müslüman” olarak geçmektedirler.Nüfus sayımlarında milliyetleri ile sayılmadıklarından sayıları hakkında kesin bilgi yoktur. Çeşitli kaynaklarda 3.000.000 ilâ 3.500.000 arasında farklı tahminler verilmektedir. 10.ve 11. yüzyıllarda bu bölgeye yoğun Türk göçlerin gerçekleştiği Suriye’nin yönetimi, 1516’dan sonra Osmanlı Devleti’ne geçmiş ve bölge 1918 yılına kadar kesintisiz olarak 402 yıl boyunca Türklerin hakimiyeti altında kalmıştır. Bu dönemde Suriye’de Türkmen yerleşimi artarak devam etmiş ve bölgede önemli bir Türk nüfusu oluşmuştur. Konuştukları diller Arapça ve Türkiye Türkçesine çok yakın bir Türkçe'dir. Anadolu’daki uzantıları olan Türk boyları arasında inanç, gelenek ve folklorik pratikler bakımından çok önemli benzerlikler bulunmaktadır.
Günümüz Suriyesi’nde Arap sosyalizmi asimilasyon programları çerçevesinde, dil öğrenimlerini engellemiş, köylerinin isimlerini değiştirmiştir. Dillerini unutmuş olan Türkmenler kimliklerinin bilincinde olmakla birlikte yaşadıkları bölgenin dili, kültürü ile bütünleşmiştir. Küçük gruplar halinde yaşayanlar önemli ölçüde Araplaşmış; ancak büyük gruplar halinde yaşayan Türkmenler, millî benliklerini korumuşlardır. Türkmen kimliğinin ve haklarının korunmasını talep eden Türkmenler, Suriye İç Savaşı’nda muhalif hareketlerin içinde yer almaktadır.


Günümüzdeki durum

Günümüzde Suriye Türkmenleri özellikle Şam, Lazkiye, Hama, Humus, Halep ve Rakka kentlerinde ve köylerinde bulunmaktadır. Şam bölgesinde yaşayanlara Şam Türkmeni denirken, Halep ve Rakka bölgesindekilere Halep veya Culap Türkmeni, Lazkiye Türkmenlerine Bayır-Bucak Türkmeni denmektedir. Ülkenin diğer toplulukları tarafından “Türkmenler” olarak adlandırılmaktadırlar.

Suriye Arap Cumhuriyeti'nde sadece Ermeniler azınlık kabul edildiğinden nüfus sayımlarında milliyetleri ile sayılmazlar ve bu nedenle sayıları hakkında kesin bilgi yoktur. Çeşitli kaynaklarda 3.500.000 civarında tahminler verilmektedir. ORSAM’IN 2011 tarihli araştırmasında Suriye’de Türkçe konuşan Türkmen sayısı yaklaşık bir buçuk milyon, Türkçeyi unutmuş Türkmenlerle beraber sayılarının 3,5 milyon civarında olduğu belirtilmektedir.
Suriye’de büyük gruplar halinde yaşayan Türkmenler, millî benliklerini koruyabildikleri halde küçük gruplar halinde yaşayanlar önemli ölçüde Araplaşmıştır. Köy ve kasabalarda yaşamaya devam eden Türkmenler kendi aralarında Türkçe konuşmayı sürdürür. Şive ve edebiyatları bakımından Türkiye’nin bir uzantısı gibidir. Suriye’de konuşulan ağız, Hatay bölgesinde konuşulan Türkmen ağızlarının bir devamı niteliğindedir. Hama ve Humus Türkmenlerinin şivesi eski Osmanlı diline son derece yakındır.
Eğitim, Türkmenlerin en ciddi sorunlarından biridir. Türkmen toplumunda okuryazarlık oranı, Suriye genel ortalamasına yakındır ancak Türkçe okur-yazar çok azdır. Türkçe yayın organları, 1922’den 1937’ye kadar, sürgündeki Refik Halit’in de katkılarıyla çıkan “Doğru Yol” ve “Vahdet” olmuştur.Türkmenler kendine “aydın sınıfı” denilebilecek bir eğitimli sınıf çıkaramamıştır.
Dini yapıya bakıldığında Suriye Türkmenlerinin büyük çoğunluğu Sünni Hanefi mezhebine mensuptur. Çok az sayıda Alevi Türkmen bulunmaktadır.
Suriye Türkmenleri ekonomik olarak genelde alt-orta sınıfta yer almaktadır. Geçimlerini genellikle tarım ve ayakkabı sanayisi ile sağladıkları görülmektedir. Lazkiye ve Tartus Türkmenleri narenciye ve ormancılıkla meşgul olurken Hama ve Humus Türkmenleri hayvancılık ve tarımla uğraşmaktadırlar. Şam’da yaşayan Türkmenler memurluk ve serbest meslek, Rakka ve Deraa’da ise tarım başlıca gelir kaynağıdır.
Fransız mandası döneminde başlayan ve sonrasında da devam eden politikalar sonucu Türkmenler önemli oranda asimile olmuştur. Suriye hükûmeti tarafından Türkçe yer adları Arapça’ya çevrilmiştir. Kendilerine örgütlenme hakkı tanınmamış Suriye Türkmenleri, Suriye İç Savaşı’nda muhalif hareketlere katılmışlardır.


Tarih:

Oğuz boyları akıncıları Suriye’de 7. yüzyıldan itibaren görünmeye başlamış, 10.ve 11. yüzyıllarda bu bölgeye yoğun göçler gerçekleşmiştir. Tolunoğulları ile başlayan Türklerin yerleşimi 11. yüzyılda Selçukluların bölgeye gelmesi ile devam etti. Selçuklular'ın 1040 yılında kazandıkları Dandanakan Savaşı'ndan sonra bir çok Türkmen boy ve oymağı 1063 yılından itibaren Suriye'ye girerek kendi hayat şartlarına uyabilecek alanları vatan edinmeye başlamıştır. 1071-1071 yıllarında Nâvekiyye Türkmenleri Suriye'ye geldiler ve Nâvekiyyelerden olan Atsız Kudüs, Dimaşk ve çevresinin hakimi oldu. 1077'de Selçuklu hükümdarı Melik Şah, kardeşi Tutuş'u Suriye melikliğine tayin ettiğinde beraberinde bir çok Türkmen beyi mahiyetlerindeki kalabalık zümrelerle birlikte Suriye'ye geldi.
1078 yılında Suriye Selçuklu Devleti kuruldu. Suriye'deki Türk boyları, 1096 yılında Haçlı seferleri başladığında Selahattin Eyyubi komutasındaki Müslümanlarla birleşerek Haçlılara karşı bölgeyi savundular.1243 yılında Kösedağ Savaşı'nda Moğollara yenilen Türk boyları da Halep bölgesine yerleştiler. 1260’tan itibaren Suriye’ye idari ve askeri gücü Türkler’den oluşan Memluk Devleti hakim oldu.
Yavuz Sultan Selim, 1516 yılında Mercidabık'ta Memluklular'ı yenmesi ile Suriye topraklarında Osmanlı yönetimi başladı. Bölge 1918 yılına kadar kesintisiz olarak 402 yıl boyunca Türklerin hakimiyeti altında kaldı. Suriyeli Türkmenler Osmanlı kayıtlarında "Halep Türkmenleri" olarak yer aldı. Halep Türkmenleri has (padişah hassı) reayası idi ve bu statü onlara görece bir serbestlik sağlıyordu. Çoğu konar-göçer gruplar halinde yaşıyorlardı; kışları Halep civarında, yazlarını ise Sivas'a kadar uzanan Anadolu yaylalarında geçirirlerdi.[12] Devlet için önemli bir vergi kalemi meydana getiren Suriye Türkmenleri, yaşadıkları bölgede istikrarın korunmasında belli bir role sahiptiler.
Halep Türkmenleri, 17. yüzyıl başlarında siyasal ve ekonomik nedenlerle bulundukları yerden göç etmek ya da yerleşik hayata geçmek zorunda kaldılar.Osmanlı Devleti 17. yüzyıl ortalarında onları belirli yörelerde iskana zorladı. 18. yüzyılın sonlarında Türkmen boylarının yarısı Antep, Hama, Humus, Rakka gibi bölgelerde yerleşik hayata geçirilmiş durumdaydı. Rakka, gerek iklim gerekse toprak yapısı bakımından Türkmen aşiretlerin yaşamına uygun değildi. İskana tabi tutulan oymaklar, eski yurtlarına dönmek istedilerse de yeniden aynı yerlere sürüldüler. Bir kısmı 18. ve 19. yüzyıllarda Anadolu içlerine dağıldılar, köyler ve kasabalar kurdular.
19. yüzyıl başında gerek 1822 depremi ve bunu izleyen salgın hastalıklar; gerekse Kavalalı İbrahim Paşa’nın bölgeyi işgali ve kadim aşiret çatışmalarından Türkmenler çok olumsuz etkilendi. Fırsatını bulanlar Anadolu’ya göç ettiler. Bulamayanların bir bölümü Sünni Arap aşiretleri içinde asimile oldu. Zamanla Türkçe biraz daha az konuşulur oldu, Arap dili ve gelenekleri baskın gelmeye başladı.
93 Harbi'nden sonra Kafkasya'da yaşadıkları yerlerden ayrılmak zorunda kalmış Türkler'e Osmanlı Devleti Suriye'yi mesken gösterdi ve yeni bir göç dalgası oluştu.


1935'de Suriye ve Lübnan'daki dini ve etnik toplulukların dağılımı.
Osmanlılar I. Dünya Savaşı’ndan sonra bölgeden çekildi. 25-26 Ekim 1918 gecesinde Halep’i terk edip kuzeye çekilen orduların sonuncusu 7. Ordu idi ve başında Mustafa Kemal bulunuyordu. Ordunun çekilmesi ile Suriye tarafında kalmış olan Türkler, Müdafaa-yı Hukuk Cemiyetleri kurarak mücadeleye başlamışlardır. Suriye ve Filistin Kuvva-yı Milliye-i Osmaniye adıyla örgütlenen bölgedeki direnişin reisi “Özdemir” takma ismini kullanan Ali Şefik Bey’dir.[14] Kurtuluş Savaşı boyunca bölgedeki Türkmen direnişinin temel hedefi Türkiye’ye katılmaktı. Şubat 1919 tarihinden 22 Ekim 1921 tarihli Ankara Anlaşması’na kadar bölgede Fransızlara karşı sayısız çatışma ve taarruz yaşanmış, bu çatışmalarda çok sayıda işgal askeri öldürülmüş veya esir alınmıştır.
Türkiye ile Fransa arasında 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Anlaşması’nın 7. maddesi ile Suriye Türkmenleri konusunda Türkiye’ye garantörlük verildi.20 Kasım 1922 tarihinde başlayan Lozan Konferansı’nda Suriye sınırı neredeyse hiç konu edilmeden kabul edildi. 31 Ocak 1923 tarihinde Suriye ile sınırlar belirlenirken, Ekim 1921 tarihindeki Türk Fransız anlaşması temel esas olarak alınmıştı. Türkiye topraklarında kalmak isteyen köylerin isyanı olduysa da amaçlarına ulaşamadılar
Türk ve Kürt silahlı milislerin Türkiye sınırına yakın bölgelerde Fransız manda idaresine yönelik başkaldırıları 1924 yılına kadar sürmüştür. Fransız manda idaresi mahalli idarelerinden oluşan Suriye Devletler Birliği’ni meydana getirerek ülkeyi yönetmeye çalıştı. Bu düzen, Araplarla Arap olmayanlar arasındaki gerilimi arttırdı. Türkler, hem milliyetçiler hem de Manda idaresinin gözünde “dikkatli olunması gereken” bir azınlık durumuna düştü. Fransız mandası altında oldukları dönemde nüfusları 500binden fazla olan Türkmenlerin liderliğini Bekmişlilerin Hacı Ali aşiretinden Kel Muhammed yürütüyordu. Onun ardından Türkmenlerin lideri Hacı Nasen oldu. Türkmenler, Fransız mandası altındaki çalkantılı ilk on yıllık dönemden sonra daha sakin bir dönem yaşadılar; varlıklarını ve kimliklerini sürdürebildiler.
1936 yılında Fransa'nın bölgedeki hâkimiyetinin zayıflaması ile birlikte baskılara maruz kalmaya başladı. 1936-1939’da sancağın Hatay adıyla Türkiye’ye katılması sürecinde Suriye sınırları içerisinde kalan Türkmenlere ilişkin hiçbir görüşme ya da anlaşma yapılmamış olması, Suriye Türkmenlerinin hukuki durumunu belirsizleştirdi.Bu belirsizlik Suriye yönetimlerinin Türkmenlere karşı baskı ve asimilasyon politikası uygulamasına neden oldu. 1946 ve 1972 anayasalarına göre Suriye Arap vatandaşı olarak kabul edilen Türkmenlere kimlikleri ile yaşama hakkı tanınmadı. Türkçe gazete yayımlama imkanı ortadan kalktı; hatta Türkçe konuşmak bile yasaklandı.
1958'de yapılan toprak reformu ile Türkmenlere ait birçok tarla, bağ ve bahçe kamulaştırıldı. Bu ve benzeri uygulamalar yüzünden 1950'ler boyunca Halep’ten Türk asıllı aileler, Türkiye’ye kaçmaya devam ettiler.


1963'te yaşanan darbeden sonra baskılar artarak devam etti. Türkmenler herhangi bir sivil ya da yasal örgütlenme oluşturamadı.Hafız Esad rejimi “Tek Suriyeli Kimliği” politikası çerçevesinde, Türkmenleri asimile ederek “Araplaştırma” politikası izledi.

15 Mart 2018 Perşembe

Suriye’de İran’ın Şii milisleri


Tamer Ashraf
Lübnan Hizbullahı'nı 2012 yılından itibaren rejime destek olmak üzere Suriye’ye çağıran İran, ilerleyen yıllarda 15’e yakın silahlı grubu çeşitli adlar altında örgütleyerek kendi stratejik hedefleri doğrultusunda etkili bir şekilde kullanmıştır.
2003’te Irak’ın ABD tarafından işgali ile başlayan süreç ve 2010’da Arap Baharı ile meydan gelen kaos ortamı, Ortadoğu’nun mevcut güvenlik, ekonomik ve stratejik yapılarını altüst etmiştir. Bu süreçte büyük güçlerin ve bölgesel aktörlerin nüfuz kazanmak üzere Ortadoğu üzerindeki rekabeti, bölgeyi vekalet savaşlarının yaşandığı bir eylem alanına dönüşmüştür. ABD ve Rusya gibi büyük güçler zaten, yerel, etnik, mezhebi ve siyasî nedenlerle yapay bir şekilde parçalanmış olan yapılardan da faydalanarak bölgesel aktörlerle yine başka bölgesel aktörlere karşı ittifaklar kurmuşlardır. Böylece Ortadoğu’daki bölgesel çatışma uluslararası sistemdeki küresel çatışmayla da iç içe geçmiştir.
Bu bölgesel rekabet ve çatışma ortamında İran, devlet dışı aktörleri ve entiteleri etkin bir şekilde kullanmaktadır. İran’ın Irak, Lübnan, Bahreyn, Yemen ve Suriye’de artan etkinliği, Hizbullah ve Şiî milisler gibi devlet dışı silahlı oluşumlarla iş birliği sayesindedir. İran, Suriye’de rejimin korunması için doğrudan müdahale yerine, vekalet savaşları stratejisi ile başta Afganistan ve Irak’tan olmak üzere dünyanın Şii nüfusu barındıran bölgelerinden örgütlediği Şii milisleri kullanmıştır. İran’ın, Suriye’de Şii milisleri kullanması, müttefiki Esad’ı ayakta tutmakla kalmamış, aynı zamanda Tahran yönetiminin bölgede mezhepsel ideolojisi vasıtasıyla nüfuzunu arttırmasını ve bölgesel meselelerde söz sahibi olmasını sağlamıştır. Zira 30 Haziran 2012 ile 22 Ocak 2014 tarihlerinde İsviçre’nin Cenevre kentinde Suriye’nin geleceği hakkında yapılan görüşmelere bile çağırılmayan Tahran yönetimi, kendi güdümündeki milislerin sahada kaydettikleri ilerlemenin de katkısıyla Kasım 2015’de gerçekleşen Viyana toplantısına davet edilmiştir. Tahran yönetimi ayrıca, 18 Aralık 2015’te BM Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilen Suriye’de çözüme yönelik geçiş süreci için oluşturulan ateşkes ve yol haritası üzerinde de etkili olmuştur.
Astana sürecinde ise İran garantör üç ülkeden biridir. İran’ın kendi topraklarında yaşayan Afgan sığınmacılar ve Şii nüfusuna sahip diğer ülkelerden topladığı Şii milisleri, Kudüs Gücü komutasında örgütleyerek rejim safında savaşmak üzere Suriye’ye göndermesi, iç savaşın gidişatını Esad rejimi lehine etkilemiştir. İran tarafından geliştirilen bu vekâlet savaşı stratejisi rejimin ömrünü uzatırken, Suriye’yi sistemli bir şekilde İran’a daha bağımlı hale getirmiştir. Ancak bu dönemde İran’ın Suriye’deki askeri kayıpları da önemli sayılara ulaşmıştır. Uluslararası basın yayında yer alan bilgilere göre şu ana kadar 800-1200 İran vatandaşı Suriye’de rejim safında savaşırken hayatını kaybetmiştir. İran’ın Suriye’deki kaybı sadece askeri unsurlarla sınırlı kalmamıştır. İran Suriye’de iç savaşın başlamasından bu yana yıllık 6-17 milyar dolar Esad rejimine mali yardımda bulunmuştur. İran’ın sadece Lübnan Hizbullahı'na sağladığı yıllık mali destek 800 milyon dolar civarındadır. Ekonomik zorluklarla mücadele eden İran iç kamuoyunda da eleştirilere sebep olan bu yardımlar son dönemde işsizlik, pahalılık ve geçim sıkıntısıyla sokaklara dökülen kalabalıkların dikkatinden kaçmamıştır. Ülkede yaşanan olumsuzluklarda Tahran yönetiminin Esad rejimine sağladığı yardımlar gündeme getirilerek devletin Suriye politikasına tepki gösterilmektedir. Örneğin en son 18 Şubat 2018’de Aseman Hava Yollarına ait ATR-72 model yolcu uçağının düşmesinden sonra uçağın çoktan kullanımdan kaldırılması gereken çok eski bir uçak olduğu iddiaları gündeme getirilmiş ve İran devletinin Suriye’ye yaptığı bir yıllık mali yardım miktarının İran Hava Yollarının uçak filosunu yenileyebileceği vurgulanmıştır.
Esad’ın kontrolü kaybetmeye başladığı 2012 yılından itibaren Lübnan Hizbullahı'nı rejime destek olmak üzere Suriye’ye çağıran İran ilerleyen yıllarda 15’e yakın silahlı grubu çeşitli adlar altında örgütleyerek kendi stratejik hedefleri doğrultusunda etkili bir şekilde kullanmıştır. Savaşın ilk yıllarında muhalifler karşısında rejim güçleri hızla geri çekilirken başta Lübnan Hizbullahı, Fatimiyyun ve Zeynebiyyun Tugayları gibi milis grupların savaşa dahil olmasıyla savaşın gidişatı, Esad güçleri lehine değişmeye başlamıştır. İran, Suriye iç savaşının başladığı 2011 yılından itibaren müttefiki Esad’ın iktidarını koruyabilmesi için her türlü çabayı göstermiş, adeta Suriye sorununu kendi iç meselesi olarak görmüştür.

İran’ın bölgedeki stratejik hedefleri

1979 İslam Devrimi’nden günümüze Şiiliği devrim ideolojisi ile araçsallaştıran ve dönemsel olarak değişen “devrim ihracı” ya da “direniş ekseni” gibi söylemlerle öne çıkan İran, bölgede kendi Şii yayılmacılığı ile güç temerküz etme politikası gütmektedir. Şii kutsal mekanlarını koruma, DAEŞ ile mücadele gibi söylemleri Suriye’deki varlığını meşrulaştırmak için kullanan İran’ın öncelikli hedefi müttefiki Esad rejimini ayakta kalmasını sağlamak olmuştur. Bu doğrultuda İran’ın güdümünde hareket eden milis grupların Esad’ın ilan ettiği Suriye’nin her bir karış toprağını muhaliflerden temizleme gibi bir amaçları bulunmamaktadır. Örneğin Fatimiyyun Tugayı çatısı altında Suriye’de savaşan milisler rejim safında savaşmaları karşılığında para ve İran vatandaşlığı gibi kazanımlar elde etmektedir.

Suriye’deki İran’a bağlı Şii milis gruplar, Esad’ın çıkarlarını korumaktan ziyade, İran’ın çıkar ve kontrolü doğrultusunda hareket etmektedir. İran’ın Suriye’deki en önemli stratejik hedeflerinden biri İran ile Lübnan arasında muhaliflerden arındırılmış güvenli bir koridor oluşturmaktır. Bu nedenle ülkenin güney kısmında konuşlanan İran destek milis gruplar ele geçirdikleri yerleri rejime teslim etmek yerine kendi kontrollerinde tutmaktadır. Bu bölgelerdeki -Lübnan sınırı- Sünni kentler tahliye edilerek İdlib bölgesine gönderilmiştir. Bu bölgelerde konuşlanan İran’a bağlı grupların Hizbullah’ın Lübnan’da uyguladığı askeri bir gruptan ekonomik, sosyal ve askeri kanatları olan siyasi bir partiye evrilme yöntemini hayata geçirmeye başlamaları, bu grupların bölgede uzun yıllar kalmak için hazırlandıklarını göstermektedir. Diğer taraftan Tahran yönetimi de Suriye rejimiyle uzun vadeli güçlü ekonomik ilişkiler geliştirmek bahanesiyle bölgede önemli yatırımlar yapmış, geniş toprak parçaları satın aldığı iddia edilmiştir.

İran’ın Suriye’deki Şii milis grupları

Devrim Muhafızları Ordusu Dış Operasyonlar Birimi Kudüs Gücü tarafından Suriye ve Irak’ta savaşmak üzere örgütlenen 15 farklı milis grubundan bahsedilmektedir. Doğrudan İran’a bağlı olarak hareket eden bu grupların en önemlileri Lübnan Hizbullahı, Suriye Hizbullahı, Bedr Ordusu, Fatimiyyun Tugayı, Zeynebiyyun Tugayı, Seyyide Rukiya Tugayı, Kataib-i İmam Ali, Abul Fazl Taburu, Kataib-i Hizbullah, Irak Hizbullahı’dır. Bunlar arasında Ceşy-ül Şabi, Ebu Fadıl Abbas Tugayı, Zülfikâr Tugayı, Kuteyb Seyid Şuheda ve İbn Yasir Tugayı gibi Iraklı Şii milis grupları da saymak gerekir. Bu grupların çatısı altında savaşan milislerin kesin sayıları konusunda, çelişkili ifadeler mevcuttur. Fakat 150-200 bin milisin rejim saflarında Suriye’de savaşmakta oldukları tahmin edilmektedir.
Devrim Muhafızları Ordusu Genel Komutanı 2016’da yaptığı bir açıklamada Suriye, Irak, Yemen, Afganistan ve Pakistan’da İran güdümüyle hareket eden 200 bin silahlı milis gücü oluşturduklarını ifade etmiştir. Eylül 2017’de Israel Times, bir Hizbullah komutanına dayandırarak Suriye’nin güneyinde sadece Lübnan Hizbullah’ına bağlı 10 bin milis gücünün bulunduğunu ileri sürmüştür. 6 Ocak 2018’de bir Fatimiyyun Tugayı yetkilisi şu ana kadar sadece Fatimiyyun Tugayından 2 binden fazla milisin öldüğü ve 8 bine yakın milisin de yaralandığını açıklamıştır.
Yaklaşık sayıları 150-200 bin olarak tahmin edilen Suriye rejimi için savaşan Şii milislerin yalnızca 20-25 bininin Suriye hükümetinin doğrudan kontrolü alında olduğu belirtilmektedir. Daha çok Şam kırsalı, Halep ve İdlib bölgesinde operasyonlara katılan doğrudan Esad’a bağlı milis gruplardan bazıları ise Kalamun Kalkanı, Ulusal Savunma Gücü, Anavatan Kalkanı ve Suriye Halk Ordusu’dur. Bunlardan Suriye Halk Ordusu YPG, PYD terör örgütünün yardım çağrısı üzerine 20 Şubat 2018’de yaklaşık 20 araçtan oluşan bir konvoyla Afrin’e girme girişiminde bulunmakla gündeme gelmiştir. 2017 yılında kurulan bu örgütün çeşitli suçlardan hapiste bulunan veya arananlar ve asker kaçaklarının rejim tarafından zorla askere alınarak cepheye gönderilen kişilerden oluştuğu yönünde iddialar bulunmaktadır. Suriye Halk Ordusu PYD, YPG terör örgütüne yardım etmek üzere Afrin’e girme teşebbüsünde bulunmasından sonra İran medyasında çok sık yer almaya başlamıştır. Özellikle 1 Mart 2018’de bir askeri helikopterin düşmesinin ardından Tasnim, Farsnews ve Keyhan gibi İran’ın önde gelen basın yayın organlarında bu grupla ilgili çeşitli görsellere yer verilmiş ve Türk askeri helikopterinin bu grup tarafından düşürüldüğü iddiaları ortaya atılmıştır.

Vekalet savaşı bölgeyi istikrarsız bırakacak

İran, Suriye iç savaşının başından beri Esad rejiminin ayakta kalması için var gücüyle savaşmaktadır. Başta Devrim Muhafızları Ordusu olmak üzere İran’ın istihbarat birimleri Suriye rejimine eğitim, istihbarat, örgütlenme gibi birçok alanda destek vermektedir. İran’ın Devrim Muhafızları Ordusunu bölgede bu kadar aktif olarak kullanması Tahran yönetimin gelecekte askeri projelerini sınırlarının ötesine taşıma amacında olduğunu göstermektedir. İran milis güçleri aracılığıyla yürüttüğü vekalet savaşıyla, bölgedeki konumunu güçlendirmiştir. Ancak bu durum Trump’ın İran’ı sınırlandırma politikasıyla birlikte tersine dönmüştür. İran’ın oluşturduğu Şii milis gruplar aracılığıyla bölgedeki etkinliğini artırma çabaları başta Suriye olmak üzere bölgenin daha uzun yıllar istikrarsız kalma ihtimalini güçlendirmektedir.
Kaynağımız:İran dış politikası ve modern dönem Şiî sekülerleşme süreci konularında yayınları bulunan Bursa Teknik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi İsmail Sarı aynı zamanda İRAM dış politika koordinatörüdür
[Aslen Afganistanlı olan Rahimullah Farzam, İRAM dış politika masasında asistan olarak görev yapmaktadır]

20 Eylül 2018 Perşembe

Suriye'de rejimin sinsi planı: Demografik dönüşüm

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri'nin sinsi bir planı var. İktidardaki dar zümre, ülkenin demografik yapısını zorla değiştirebilmek için yerlerinden edilmiş herkesi 'sürekli mülteciler' haline getirmeyi planlıyor.

Başlarken şu noktayı açıklığa kavuşturalım: Baas rejimi ve sahada onun askeri ajandasını yürüten Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri, İdlib'i, aralarında terör örgütlerinin de olduğu devlet dışı aktörlerden temizleme maksadı taşıyan bir savaşa falan hazırlanmıyor. Var olduğunu varsaysak dahi bu hedef, şehrin Sünni sakinlerini sistematik şiddet eylemleriyle kovma ve bölgede etno-mezhepsel temizlik icra etme esas hedefinin yanında ancak ikincil kalıyor.
Bu mahut kavram -depopülasyon; bir bölgedeki nüfusu zorla yerlerinden etme- rejimin operasyonel ve stratejik hesaplarından kaynaklanıyor.
Operasyonel düzeyde, rejim kendi personel eksikliklerini telafi etme mücadelesi veriyor. Askeri bilimlerdeki istatistiki çalışmalar, düşük yoğunluklu çatışma ortamlarında icra edilen istikrarı tesise yönelik operasyonların, asgari düzeyde, 1,000 mukim kişi başına 20 askeri personel gerektirdiğini gösteriyor. Dolayısıyla, Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri’nin İdlib'i kati bir surette kontrol altına alabilmek için yaklaşık 60 bin askeri personele ihtiyacı olacaktır. Oysa Baas rejiminin bu büyüklükte bir askeri birliği sürekli tahsis etme lüksü bulunmuyor. Esed'in askeri insan kaynağı, kağıt üzerinde 100 bin civarında olmasına rağmen, gerçekçi olarak rejimin elinde taarruzi harekatlar için kullanabileceği, 20 bin kadar olduğu tahmin edilen, elit ve güvenilir asker var. Ayrıca, elit birliklerini başkentten ve diğer çok önemli merkezlerden yüzlerce kilometre uzakta uzun süreler boyunca konuşlandırması da mümkün değil. İşte bu yüzden Esed, İran tarafından beslenen Şii milislere, Devrim Muhafızları Kudüs Güçleri’ne ve Lübnan Hizbullahı'na da muhtaç; bu unsurlar fazladan 30 bin kişilik bir savaş gücü anlamına geliyor.
Stratejik düzeyde ise rejimin daha sinsi bir planı var. Aralarında Suriye Arap Hava Kuvvetleri İstihbaratının başında olan General Cemil Hassan'ın da olduğu bazı üst düzey Suriyeli generallerin işaretlerini verdiği gibi, iktidardaki dar zümre, ülkenin demografik yapısını zorla değiştirebilmek için yerlerinden edilmiş herkesi ‘sürekli mülteciler’ haline getirmeyi planlıyor.
Birleşmiş Milletler terminolojisiyle söyleyecek olursak, böyle bir operasyonel konsept, insanlığa karşı işlenen suçlar kategorisinde değerlendiriliyor. Şu an Suriye yaşanan şey, özü itibariyle, budur.
Sorunlu komuta yapısı
Açık kaynaklı istihbarat verilerine göre Suriye Arap Kara Kuvvetleri’nin çok sayıda muharebeye girip çıkarak tecrübe kazanmış elit unsurları, İdlib ve mücavir bölgelerde taarruz düzenine geçmiş halde bulunuyorlar. Cumhuriyet Muhafızları, Kaplan Kuvvetleri ve 4. Zırhlı Tümen gibi birliklerden oluşan bu rejim muhafız güçleri, Baas rejiminin dayandığı siyasi temellerle uyum içinde, mezhepçi bir tarzda örgütlenmiştir.
Birkaç isim verecek olursak; Gen. Süheyl Hassan, Gen. Talal Mahluf, Gen. Evs Aslan ve Gen. Mahir Esed gibi önde gelen birlik komutanlarının çoğu, ayrım gözetmeksizin kuvvet kullanımından, varil bombalarına ve kimyasal silah kullanımına kadar sistematik suçlar işleme konusunda kabarık sicillere sahip. Böylesine sorunlu bir askeri komuta yapısı, hem Suriye halkına hem de bölgeye dönük önemli riskleri de beraberinde getirecektir.
Ayrıca, Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri, kendisini destekleyen çeşitli paramiliter gruplarla birlikte ilerliyor. Bu eşkıya profilli yardımcı unsurlar, düzenli bir askeri birliğin aksine, katı angajman kurallarıyla tam olarak kontrol altında tutulamazlar. Suriye'nin birçok köşesinde, bu mezhepçi paramiliter güçlerin yaptıklarını tarif etmede kullanılabilecek en uygun tabir, etno-mezhepsel temizliktir; bu grupların faaliyetlerini salt askeri harekat olarak tanımlamak teknik açıdan mümkün değil.
Neticede, Suriyeli mültecilerin Avrupa'ya akın akın gitmesi problemi, esas olarak Suriye Arap Silahlı Kuvvetlerinin hedef ayrımı yapmaksızın sistematik şiddet içeren askeri operasyonlarından kaynaklanıyor. İdlib sadece bu operasyonların gerçek yüzünü ortaya koyan bir örnek. Özetle, Baas rejiminin ülkede zor kullanarak kendi işine gelecek bir demografik yapı inşa etme niyetlerine engel olunmazsa, açık konuşalım, Suriyeli mülteciler ülkelerine asla geri dönemeyeceklerdir.
Geçmişin hayaletleri
İdlib'deki mevcut durum geçmişin bir kalıntısı olduğu kadar geleceğin de belirleyicisi.
Trump yönetimi, daha görevi yeni üstlendiğinde, altı oyulmuş ve kötü yönetilmekte olan bir Suriye dosyası bulmuştu. Trump'ın selefi olan Obama, dış politikasını ve güvenlik stratejisini Bush döneminden kalan mirası tamamıyla değiştirmek anlayışı üzerine inşa etti. Bunu yapabilmek için Obama yönetimi, temel güvenlik meselelerini belirleyen neo-con Cumhuriyetçi politikaları tersine çevirmeyi tercih etti. 2013 yılı bu açıdan tarihi bir dönüm noktası, kimyasal silahların kullanımını yasaklayan son derece gerekli bir uluslararası normun belki de çöküşüne sebebiyet vermiş olabilecek bir kilometre taşı oldu. O sene Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri, Guta'da 1,500'den fazla insanın ölümüne sebep olan kimyasal saldırıyı gerçekleştirdi. Sonuç olarak Başkan Obama'nın gündemi diğer bir Baas rejimi, bir kitle imha silahları dosyası ve Ortadoğu'da yeni askeri müdahale ihtimalleri gibi konularla dolu idi. Sadece Suriye halkını değil, silahlı çatışmanın küresel normlarını da kurtarmak için 'peki şimdi ne yapmalıyız' diye sormak yerine Obama yönetimi kendisine 'acaba Bush yönetimi nasıl davranırdı’ sorusunu sorup bunun tam da aksini yapmışa benziyor.
Isaac Asimov'un 1980 tarihli, meşhur "Bir Cehalet Kültü" başlıklı makalesine benzer şekilde, Washington, 2013 senesinde, bir idealist iyimserlik kültüne tanıklık etti (kimisi buna 'naif’ veya 'gerçekçilikten uzak' da diyebilir); bu kült, şartlar ne olursa olsun çok ciddi güvenlik meselelerinde askeri olmayan çözümleri öne çıkarma konusunda bir saplantı -bir tercih değil- ile birlikte kendini gösterdi.
2012 yılında, yani 2013'teki Guta saldırılarından önce, Suriye Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Cihad Makdisi, rejimin kendi halkına karşı kimyasal veya biyolojik silahlar kullanmayacağını vurgulamıştı. Nitekim, bu beyanat Şam'ın elinin altında nükleer olmayan Kitle İmha Silahları envanterinin varlığını ortaya koyan ilk net itiraf olma özelliği de taşıyor idi. Konuyla ilgili bilhassa hatırlanan, Başkan Obama'nın, daha iç savaşın başlarında, bu terör silahlarının kullanımına yönelik bir kırmızı çizgi çekmiş olması. Bu kırmızı çizgi hiçbir karşılık bulmadan ihlal edildiğinde, ABD Silahlı Kuvvetleri harekete geçmeye hazırlanıyordu. Fakat Rusya, aracı olarak devreye girerek Washington'ı, Suriye'nin kimyasal silahlardan arındırılması karşılığında, yaptığı askeri yığınağı durdurmaya ikna etmesiyle Esed'i kurtarmış oldu.
Bu kritik noktada, bazı uzmanlar ABD yönetimini böyle bir 'yumuşak ve naif’ yaklaşımın getirebileceği ciddi dezavantajlar konusunda uyardı. Ancak, iyimserlik semalarında kanat çırpılan o günlerde, oksimoron kavramına klasik bir örnek teşkil edecek şekilde, neredeyse tüm uluslararası bilimsel toplantılarda dahi 'liberal bir baskı' hakimdi. Açıkçası, Suriye rejiminin kimyasal silah kullanımının cezalandırılmaması, Bush dönemi mirasının geriye döndürülmesinin artık bir dış politika tercihi olmadığını, fakat analitik patolojiler doğuran bir saplantı haline geldiğini ortaya koymuş oldu. Çarpıcı biçimde, Obama başkanlığı devretmeden önce, ABD istihbarat çevreleri Suriye rejiminin silahsızlanma planını ihlal ettiği neticesine çoktan varmış bulunuyordu.
Daha sonra 2017'de Han Şeyhun'da gerçekleştirilen kimyasal saldırı ve sonrasındaki gelişmeler, görevdeki ABD yönetimini, uluslararası müttefikleriyle birlikte askeri bir müdahaleye artık mecbur bıraktı. Fakat çok geç kalınmıştı. Bir başka deyişle, 2013'te yaşananlar sadece Suriye'nin kimyasal silah envanterini bertaraf etme konusunda başarısız olmakla kalmadı, aynı zamanda Suriye rejimine, böyle suçların yanına kâr kalacağını da göstermiş oldu.
Türkiye'nin karşılık verme kapasitesi var
İdlib'deki mevcut sıkıntılı meseleye dönecek olursak; 'Pandora'nın kutusunu açmanın', sadece insani bir felaketin daha berbat bir hale sokulması anlamına gelmeyebileceği vurgulanmalı.
Avrupa'yı mülteci akınından koruyan ve halihazırda sayıları yaklaşık 4 milyonu bulan mülteciye yıllardır ev sahipliği yapan Türkiye, yeni bir kitlesel göç dalgasını kaldıramaz. Kontrolsüz bırakılırsa, Baas rejiminin İdlib'de gerçekleştirdiği acımasız saldırılar bölgesel bir çatışmaya sebep olabilir. Bu açıdan, yaşanma ihtimali bulunan iki kritik gelişme, Türkiye'den çok güçlü bir tepki alabilecektir.
İlk olarak, kimyasal saldırı durumunda sınır aşan bir kontaminasyon tehlikesi bulunuyor. Nüfusu göçe zorlama ve İdlib'i, altyapısını tamamen tahrip etmeden ele geçirme yolunu tutması durumunda rejim, bir kez daha kimyasal yeteneklerine başvurabilir. Esed'in askeri planlamacıları da, muharip insan kaynağı alanındaki dezavantajlarını kapatmak için kimyasal silah kullanmayı düşünebilir. Hava koşulları ve tercih edilecek kimyasal harp ajanına bağlı olarak, Türkiye toprakları veya Türkiye'nin ileri konuşlandırılmış askeri birlikleri İdlib'de yaşanacak bir kontaminasyondan etkilenebilir. İç savaş boyunca, Suriye’nin balistik füzeler ve hava savunma füzeleri gibi çeşitli konvansiyonel silahları Türkiye'ye birkaç kez düştü. Fakat, kitle imha silahlarının Türkiye'nin yanı başında kullanılması, çok tehlikeli bir eşiğin aşılması anlamına gelecektir. Böylesine tehlikeli bir hamle, büyük ihtimalle Ankara'yı, Baas rejiminin stratejik varlıklarını vurmak veya doğrudan İdlib harekatının operasyonel komuta merkezlerini hedef almak gibi çok büyük bir tepki vermeye zorlayacaktır.
İkincisi, Türkiye'nin İdlib'deki ileri-konuşlu askeri unsurları provokasyonlara maruz kalabilir. Halihazırda, 12 Türk karakolu, Astana çatışmasızlık anlaşması dâhilinde, İdlib vilayetini güneybatı-kuzeydoğu aksında çevreliyor. Suriye Arap Hava Kuvvetlerinin, (büyük ölçüde el yapımı olan varil bombaları gibi) güdümsüz mühimmatlarla ayrım gözetmeksizin yaptığı bombardımanlar Türk zayiatına da yol açabilir. Aynı şekilde Türkiye'nin gözlem unsurlarına, Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri ile birlikte ilerleyen paramiliter güçler tarafından saldırılabilir. Her iki senaryoda da Türk yönetimi tepkisini güçlü biçimde, askeri olarak verecektir. Nitekim, bu yazının kaleme alındığı sıralarda, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) söz konusu gözlem unsurlarını ve sınır birliklerini zırhlı araçlar ve ağır silahlarla tahkim etmiş bulunuyordu.
Daha da önemlisi, çatışmasızlık kontrol merkezlerine Baas rejimi tarafından saldırılacak olursa, bu, Rusya'nın Suriye'deki siyasi çabalarıyla birlikte Astana müzakerelerini de tamamen bir çıkmaza sokacaktır.
Yeni 2013 dönüm noktası önümüzde duruyor
Şu anda Suriye'de yeni bir 2013 anına şahit oluyoruz. Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri, planlarını herhangi bir müdahaleyle karşılaşmadan uygulamasına izin verilirse, Suriye'nin demografik yapısını değiştirmenin eşiğinde bulunuyor. Neticede ortaya çıkacak mülteci dalgası yüzbinlerce insanı Türkiye'ye itecek, bu gelişme bölgedeki terörist hücreler için bir taşıyıcı vazifesi de görecektir.
Uluslararası toplum ya durup izleyecek ya da harekete geçerek bu konuda birşey yapacak; Baas savaş makinesini durdurabilecek birşey... Suriye halkını mezhepçi, Soğuk Savaş artığı bir rejimden koruyacak birşey; ve daha da önemlisi, silahlı çatışmaları yasal ve insani normlarla sınırlandırarak insanlığın kazanımlarını muhafaza edecek birşey…

29 Ocak 2018 Pazartesi

Suriye'nin geleceği Soçi'de mi Cenevre'de mi belirlenecek?

Tamer Ashraf
Soçi’de çıkacak kararlar, Cenevre’de gündeme gelmez veya kabul edilmez ise uluslararası meşruiyet kazanmayacaktır düşüncesi olsa da Rusya-Türkiye işbirliği bu durumu değiştirebilir.
Suriye’de barışın tesisi için Türkiye, Rusya ve İran koalisyonunun gayretleri, önemli gelişmelere yol açtı. Bu üç ülke 'Astana Görüşmeleri'ni başlatarak, barışın garantörü sıfatıyla Suriye’de çatışmasızlık bölgeleri oluşturarak siyasi barışa fırsat tanıdılar.
Suriye Ulusal Diyalog Kongresine giden süreç, bundan bir yıl önce Rusya’nın ortaya koyduğu sivil anayasa taslağı ile başlamıştı. Kazakistan'ın başkenti Astana'da 23-24 Ocak 2017 tarihinde gerçekleşen toplantıda, Suriye'deki taraflar, ateşkes ve barışın nasıl sağlanacağına dair Türkiye, Rusya ve İran'ın garantörlüğünde temel prensiplerde anlaşmışlardı. Fakat ateşkes konusunda bir uzlaşma sağlanmışken, Rusya'nın önceden hazırladığı Suriye anayasasını gündeme taşıması, küçük bir krize yol açmıştı. Rusya'nın sunduğu yeni Suriye anayasasında en dikkat çekici nokta ise ateşkes mutabakatında “Suriye Arap Cumhuriyeti” vurgusu yapılmışken yeni anayasa taslağında “Arap” ibaresinin çıkarılmasıydı. Ayrıca kültürel özerklik vurgusuyla, Suriye'de Araplar dışında Kürtlere de geniş bir özerklik veriliyordu.
Rusya her ne kadar yeni anayasada yazılı olan özerkliğin yönetimsel değil kültürel bir özerklik olduğunu söylese de, anayasa içeriğinde yerel parlamentolara yer veriliyor olması, gelecekte Suriye'nin parçalanmasına yönelik bir detay olarak algılandı. Rusya'nın hazırladığı yeni anayasa henüz Astana'dayken ÖSO temsilcileri tarafından reddedilmişti. Ayrıca Kürtleri temsilen Astana'da bulunan ENKS de Rusya'nın yeni anayasayı görüşme amaçlı Moskova davetini reddetmişti.

Soçi sürecinde PYD ısrarı güvensizliğe yol açıyordu

Suriye barışında masada olan taraflar, yeni anayasaya dair görüşlerini ortaya koyabilmek için Tahran, Moskova, Ankara ve Şam'da birbirinden bağımsız olarak hazırlıklarını tamamlamışlardı. ÖSO ve diğer muhalefeti temsilen 3 Şubat 2017’de Ankara'da toplanan temsilciler Müzakere Yüksek Kurulu (MYK) Genel Koordinatörü Riyad Hicab, Suriye Ulusal Koalisyonu Başkanı Enes Abde, Suriye Türkmen Meclisi Başkanı Emin Bozoğlu, Suriye Kürt Ulusal Konseyi Başkanı ile Astana toplantısına iştirak eden askeri gruplardan oluşuyordu.
Suriye'nin geleceğiyle ilgili Rusya'nın anayasa taslağında ön plana çıkarmaya çalıştığı 'özerklik', 'federalizm' gibi söylemlerin benimsenmesi, bazı çevrelerin tek taraflı gündemlerine hizmet etme tehlikesi taşıdığı gerekçesiyle doğru bulunmamıştı. Bu toplantılarda Suriye'nin toprak bütünlüğünü tehdit eden PYD/YPG gibi unsurların Cenevre'de temsil edilmemesi gerektiği vurgulandı. Fakat bir yıl geçmesine rağmen Rusya’nın PYD/YPG’nin müzakerelere katılmasında ısrar etmesi ülkeler arasındaki güvenin kaybolmasında etkili oldu denilebilir. Rusya’nın bir yıl önce hazırladığı sivil anayasa taslağı üzerinde fazla değişiklik yapmadan Suriye Ulusal Diyalog Kongresinde de gündeme getireceği anlaşılıyor. Rusya'nın hazırladığı yeni anayasada etnik çoğunluğun olduğu bölgelerde yerel parlamentonun kurulması ve 'diğer kuvvetler' adı altında etnik temelli silahlı unsurların varlığı Türkiye’nin kabul edebileceği unsurlar değil.
Rusya’nın sivil anayasa taslağının Obama döneminde Rusya-ABD arasında yapılan görüşmelerde de müzakere edildiği anlaşılıyor. Obama döneminde Rusya ve ABD'nin PYD'ye geniş bir askeri ve siyasi özerklik tanınması konusunda fikir alışverişinde bulunduklarını biliyoruz. Rusya uzun süre PYD'ye özerklik teklifinin kendilerinin planı olmadığını, aslında Obama döneminde ABD'nin planı olduğunu ifade etti. Rusya'ya göre kültürel özerk yapıda konseyler Suriye’de varlığını koruyabilir. Bu konseylerin etkinlik alanının ise yerel olması planlanmış. Ruslar, PYD'nin silahlı unsurları için ise Türkiye'deki ‘korucu' sistemini örnek gösteriyor. Rusya her ne kadar yeni sivil anayasanın görüşüleceği Soçi zirvesine Afrin Operasyonundan sonra PYD’yi davet etmeyeceğini açıklasa da yeni Suriye anayasasına dair PYD ile uzun görüşmeler yaptığı da anlaşılıyor.
Rusya’nın yeni Suriye anayasası adıyla önceden belirlediği 85 maddelik bir metinde revizyona giderek Esed merkezli bir sistemi tüm taraflara kabul ettirme planı, aslında çatışmaları yeniden başlatabilecek riskler taşıyor. Esed’in kontrolündeki yeni anayasa ve değişiklikler sebebiyle birçok muhalif grup Soçi’ye gitmeyeceklerini duyurdular. Burada Rusya, İran ve Esed yönetimi birlikte hareket ederken Türkiye’nin tek başına muhaliflerin haklarını korumaya çalıştığı görülüyor. İran’ın Suriye’de Esed’in hâkimiyetini zayıflatacak bir teklife sıcak bakmadığını dile getirmesi, Rusya’nın Esed’siz bir çözüm sunamaması Suriye barışının Rusya’nın istediği gibi sonlanmayacağının bir işareti olarak okunabilir. ABD’siz bir Suriye barışını Türkiye’yi sürece ortak ederek kısa sürede gerçekleştirmek isteyen Rusya için Esed’siz bir çözüme imkân tanımayan tavır, barışın önündeki en önemli engel gibi duruyor.

Muhaliflerin müzakerelere katılmama kararı

29-30 Ocak 2018’de yapılması kararlaştırılan Soçi’deki Suriye Ulusal Diyalog Kongresi Rusya’nın bölgedeki etkinliğinin devamı açısından önemli. Suriye Yüksek Müzakere Komitesi (HNC) Soçi’ye katılma konusunda kararını verdi. Suriye Müzakere Heyeti Başkanı Nasr el-Hariri, SMH’nın BM öncülüğündeki siyasi süreçlere bağlı olduğunun altını çizerek Soçi’ye katılmama kararı aldıklarını 27 Ocak’ta açıkladı. Viyana’da gerçekleştirdiği basın toplantısında konuşan Hariri, “Siyasi süreçte ilerleme kaydetmek için uluslararası bir çaba vardı, bu çabalar çerçevesinde siyasi süreci kolaylaştıracak iyi fikirler ortaya çıktı. Moskova görüşmesi herkesin çıkarlarına uygun siyasi çözüme ilişkin ortak paydaya ulaşmak için iyi bir fırsattı” açıklamasını yaptı. Aslında bu karar sürpriz olmadı. Çünkü Riyad-2 adıyla Suudi Arabistan ve ABD desteğini alan Suriye Müzakere Heyeti’nin Soçi’ye katılmayarak süreci Cenevre’ye taşımak istediği, bu sayede ABD ve Suudi Arabistan’ın Suriye’de kontrolü Rusya-Türkiye-İran bloğuna kaptırmak istemeyeceği aşikârdı.
SMH Başkanı Hariri’nin Esed rejiminin siyasi çözüme inanmadığının altını çizmesi ve 2254 sayılı kararın uygulanması için uluslararası bir çabaya ihtiyaç olduğunu, bunun için de uluslararası bir irade olması gerektiğini savunması gelecek açısından da ipuçlarını veriyor. Buna göre Esed’li bir çözümü SMH asla kabul etmeyecek. Hatta Esed’li çözümü savunan ülkeleri bahane ederek (Rusya ve İran’ı hedef alarak) siyasi barışın engellenmesinde suçlu olarak ilan edebilecektir. Hariri’ye göre Suriye’de siyasi çözüm Esed’in kent, kasaba ve köylere yönelik tüm kuşatmaları kaldırması, tutukluların serbest bırakılması ile başlayabilecektir. Hariri’nin konuşmasının satır aralarını incelediğimizde Cenevre’nin siyasi çözümün tek adresi olduğunu vurguladığını görüyoruz. Hariri aslında Soçi’de yapılacak kongrede katılımcılar, gündem ve hedefler hakkında önceden bilgilendirildi. Hariri’nin son dakikaya kadar katılım durumunu bildirmeyerek süreçten haberdar olmak istediği de anlaşılıyor. Hariri’nin siyasi çözümün Birleşmiş Milletler'in 2254 sayılı kararı ve siyasi geçiş sorunu üzerine kurulu Cenevre süreci dışındaki oluşumların faaliyetlerine dair kaygılarını Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres ve yardımcısı Jeffrey Feltman’na aktardığı bilgisi de var.

Kürt gruplar PYD tehdidiyle Soçi’ye gelemiyorlar

Rusya’ya göre Suriye Müzakere Heyetinin Suriye Ulusal Diyalog Kongresi'ni boykot etmesinin kongrenin gerçekleştirilmesini etkilemeyecek. Soçi’deki kongre için 1500'ü aşkın kişiye davetiye gönderildi. Bu kişiler arasında Suriye’deki siyasi gruplar yanında aşiret liderleri de bulunuyor. Daha önceden kongreye davet edilen Kürt grupların ise Afrin operasyonundan sonra PYD’nin tehditleri dolayısıyla kongreye katılamayacakları düşünülüyor. Kurucuları arasında PYD'nin de bulunduğu Demokratik Toplum Hareketi (TEV-DEM) Yürütme Kurulu Eş Başkanı Aldar Halil’in Reuters haber ajansına yaptığı açıklamada, Kürt yetkililerin muhtemelen toplantıya katılmayacağını belirterek, katılabilecek olanları da tehdit etmesi, durumun özeti gibidir. Rusya’ya göre Suriye'deki Kürt gruplar gelecekteki siyasi süreçte önemli bir rol üstlenebilirler. Zaten Rusya’nın PYD’yi gözden çıkarmasının nedenleri arasında da diğer Kürt grupları etkileyerek, tehdit ederek veya tutuklayarak siyasi barışa giden yolu tıkıyor olması vardır. Ruslara göre PYD ile Suriye’de siyasi barış olması şu an için mümkün görünmüyor.
Bu haliyle Soçi Kongresi iki güçlü kanattan mahrum toplanıyor. ABD’nin istediği de buydu zaten. ABD, bu haliyle Suriye’nin bütünlüğünü savunanların zamanla fikirlerinden vazgeçerek bölünmeye ikna olacaklarını düşünüyor olabilir. Fakat ABD’nin planlarını Afrin operasyonu tümden bozabilecek durumdadır. PYD daha önce hem Rusya hem de ABD arasında bir denge sağlayarak gücünü artırmayı başarmıştı. Şimdi ise Rusya ile köprüleri attı. ABD de zaten Rusya’nın PYD politikasından rahatsızdı. Afrin operasyonunun diğer bir sonucu ise Türkiye’nin İdlib’teki etkinliğini pekiştirecektir. Türkiye, İdlib’de siyasi bir yapılanma kurabilirse o zaman da Suriye Müzakere Heyetinin varlığı tartışmalı hale gelebilir. Çünkü SMH’nin etkin olduğu bir saha kalmayacak. Türkiye, Afrin’den sonra operasyonlarını Münbiç, Resulayn vb. devam ettirirse, ABD’nin PYD kozunun da zayıflayabileceğini söylemeliyiz. O zaman ABD’nin kullandığı iki unsur da tehlikeye girmiş olur. Peki ABD, bu durumdan nasıl sıyrılabilir? ABD’nin etkinliğini korumak için Türkiye ile anlaşarak ÖSO ile işbirliğine girmesi muhtemeldir. Hatta PYD’yi yalnız bırakarak ÖSO üzerinden Suriye’de yeni bir strateji de kurabilir. O zaman da Esed-PYD işbirliği ve devamında Rusya-İran’ın da buna destek olması üzerinden dünya kamuoyunu terörle mücadele etmeye karar vermiş ülke olarak piyasaya yeni ABD’yi de sunabilir. Bu formül üzerinde ABD'li bazı uzmanların basına yansıyan görüşleri var. ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’ın "müzakereye açığız" ifadesi de aslında PYD’den vazgeçip yeniden Türkiye ile Suriye’de yola devam edebiliriz niyetinin tezahürü olarak yorumlanabilir.

Türkiye, Soçi’nin uluslararası meşruiyeti için kilit ülke

Rusya, konseyi oluşturmak için siyasi, kültürel, ekonomik, dini ve askeri çevrelerden birçok ismi konferansa davet etti. Esed yönetimi kongrede alınacak kararları 2012 anayasasında yapılacak bazı değişiklerle sınırlandırarak, konferansı kendi lehine sonlandırmak istiyor. Rusya, Soçi’de düzenlenecek konferansı tüm uluslararası tarafların katılımı ile meşru bir süreç olarak kabul ettirerek Soçi’nin Cenevre görüşmelerinin bir parçası olmasını sağlamayı amaçlıyor. BM ise halen Cenevre’nin Soçi Konferansı’ndan daha iyi şartlara sahip olduğunu düşünüyor. Soçi’de çıkacak kararlar Cenevre’de gündeme gelmez veya kabul edilmez ise uluslararası meşruiyet kazanmayacaktır düşüncesi olsa da Rusya-Türkiye işbirliği bu durumu değiştirebilir. Cenevre konferansları, Birleşmiş Milletler himayesinde yapılıyor, dolayısıyla uluslararası meşruiyeti var. Türkiye’de bulunan 3,5 milyon mülteci ve terör tehdidi siyasi barışı her platforma taşımasına imkan veriyor.
Suriye rejimini kontrol eden ve istedikleri gibi yönlendiren ülkelerin Esed ısrarının şu an için Suriye’de barış isteyenleri iki farklı kutba böldüğü görülüyor. Beşşar Esed’in Suriye'nin geleceğinde rolü olmadığını sürekli duyuran Türkiye ise bu gruplardan farklı bir konumda. Türkiye, Suriye’de güven duyulan bir ülke olarak muhaliflerin desteğini almış durumda. Rusya Devlet Başkanı Putin’in de sıkça Suriye’nin bütünlüğüne vurgu yapması Türkiye ile iletişimi kolaylaştıran etkenlerden. Putin ve Trump’ın Hamburg’daki buluşması sonrasında Suriye’de İran nüfuzuna karşı İsrail’in serbestçe bombardıman yapmasına izin verildiğini İsrail gazeteleri yazıyor. Bu görüşmeden sonra Rusya, Hmeymim ve Tartus’ta süresiz kalınacağını açıkladı. ABD ise Irak-Suriye sınırında yoğunlaşarak İran’ın Suriye üzerinden Lübnan’a kadar olan hattı korumaya çalıştığı gözlemleniyor. İsrail, Golan’daki sınır şeridini koruyarak ABD’nin oluşturduğu hattan İran’ın etkinliğini kıracağını hesaplıyor.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif 10 Ocak 2018’de Moskova’da yaptıkları görüşmede, Moskova’nın Suriye’de çözüme yönelik önemli kararların alınacağını söylediği Soçi Kongresini değerlendirdiler. İranlı uzmanlara göre bu görüşme sonrası Soçi’den çıkacak kararların Cenevre için geçerli olmasına çalışılacak.
ABD, Rusya ve İsrail’in şu an için Suriye’de istediklerini aldıkları görülüyor. Geriye Türkiye ve İran kalıyor. Türkiye İdlib’de nüfuzunu sağlamlaştırdıktan sonra Afrin başta olmak üzere güneyindeki sınırında terör oluşumlarına izin vermek istemiyor. ABD’nin Türkiye ile güney sınırının terörden arındırılması karşılığında Suriye-Irak-Lübnan hattını korumaya almayı garantilemek istemesi muhtemeldir. Bu planlar içerisinde Esed ise her an herkesin elinde patlayabilecek bir bomba gibi duruyor.
Rusya Devlet Başkanı Putin ve Dışişleri Bakanı Lavrov sıklıkla “Suriye’nin geleceğine Suriye halkı karar verir.” söylemini dile getiriyorlar. Bu duruma sadık kalınırsa siyasi barışın gelmesinde bir sorun bulunmuyor. Fakat "Esed başta kalsın gerisine halk karar versin" denilirse durum içinden çıkılmaz bir hal alabilir.

24 Ocak 2019 Perşembe

Suriye'nin kuzeyinde güvenli bölge senaryoları

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Trump’ın çekilme kararı, YPG/PKK’yı Türkiye ile karşı karşıya bırakma anlamına gelirken, tampon bölge açıklaması ise “Kuzey Suriye’de ayrılıkçı bir yapı oluşturma projesinin” tabutuna çakılan son çivi oldu.


TÜRKİYE - Tamer Ashraf

ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’den çekilme kararı, bölge ülkelerinin ve Suriye krizine müdahil olan güçlerin, ABD’nin bununla gerçekte neyi murat ettiğini ve genelde Ortadoğu, özelde ise Suriye stratejisinde meydana gelen değişimin doğasını anlamak için daha fazla çaba sarf etmesine sebep olması bakımından geniş yankı uyandırdı. Karar aynı zamanda Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin ulusal güvenliğinin sağlanmasına katkı sağlayacak ve ABD’nin DEAŞ’a karşı savaşta ortaklık yaptığı silahlı grupları sınırdan uzaklaştıracak 30 kilometre derinliğinde bir “tampon bölge” fikrini ortaya atması nedeniyle de ilgi çekti.
Türkiye tampon bölge fikrine sıcak baksa da, uygulamayla ilgili “ayrıntılar”, fikrin kendisinden daha önemli gibi duruyor. Zira şeytan ayrıntıda gizlidir. Ama şurası bir gerçek ki Amerikalıların bile bütün tarafları ya da en azından çoğunu hoşnut edecek bir planı yok. “ABD’nin bölgeden çekilmesiyle doğacak boşluğu kim dolduracak ve burayı askeri olarak kim yönetecek?” sorusuna henüz tam bir cevap verilmiş değil.
Meseleyi anlayabilmek için, ABD’nin Suriye krizinde izlediği yolun önemli aşamalarını ve dönüm noktalarını sırasıyla ele alalım.


Suriye muhalefetini benimseme ve destekleme

İşin başında ABD, Arap Baharını büyük memnuniyetle karşıladı ve bu süreci “diktatör rejimlerden usanan ve hürriyet havasını solumak isteyen bölge halklarının ayağa kalkışı” olarak nitelendirdi. Eski ABD Başkanı Barack Obama’nın Arap Baharıyla ilgili sarf ettiği övgü ve takdir dolu sözler, özellikle de Mısır devrimini “dünya halklarının ilham kaynağı” olarak nitelendirmesi hâlâ zihinlerden silinmiş değil.
Fakat ABD’nin bu memnuniyetinin ve verdiği desteğin oluşturduğu dalgalar, “İran’la imzalanan nükleer anlaşmanın” kıyısında kırılarak sona erdi. Obama gözlerini kapatıp kulaklarını tıkadı ve Ortadoğu’yu sadece İran’la ilişkiler ve nükleer programı çerçevesinden görmeye başladı.


İran anlaşması pahasına Suriye muhalefetine sırtını dönme

İran’la nükleer anlaşmaya varılmasıyla Obama’nın elde ettiği büyük başarının ve İran’ın kendisini Esed rejiminin düşmesine mani olmaya adamasının ardından, ABD’nin ibresi Suriye muhalefetinden el çekme yönüne doğru kaymaya başladı. Hatta Obama daha da ileri gitti; Doğu Guta ve diğer yerlerde kimyasal silah kullanılmasına sessiz kalarak bizzat kendisinin açıkladığı “kırmızı çizgileri” ihlal etti. Küçük bir diktatöre boyun eğerek, ABD “imparatorluğunun” heybetini, prestijini ve güvenilirliğini sarstı.
Obama’nın, Suriye muhalefetini “siyasetten ve ülke idaresinden anlamayan çiftçiler” olarak nitelendirmesi,, bu aşamadaki “U” dönüşünün zirvesi oldu.


Suriye’deki askeri dosyanın Ruslara bırakılması

Pek çok kimse cumhuriyetçi Başkan Trump’ın, ülkesinin Suriye siyasetinde köklü değişiklikler yapacağını düşündü. Esed rejiminin Doğu Guta’nın Duma ilçesindeki kimyasal saldırısına karşılık olarak ABD, İngiltere ve Fransa’nın Suriye’deki mevzileri vurması bu kanaati güçlendiren bir unsur oldu. Ancak kısa sürede bu saldırının bir gövde gösterisi olduğu ve Trump’ın Obama’nın açtığı yolda ilerlediği anlaşıldı.
Trump selefi Obama’nın yöntemini izlemekle kalmadı; Rusların Suriye’ye askeri olarak müdahale etmesine de yeşil ışık yaktı ve onları ABD’yi marjinalleştirmeyecek, İsrail’in güvenliğini hesaba katacak ve bölgesel ve uluslararası tarafların kabul edeceği siyasi çözüm olgunlaşıncaya kadar güç dengelerini koruyacak temeller çerçevesinde savaşı yönetmekle yetkilendirdi.
Daha doğru bir ifadeyle Amerikalılar, siyasi süreç başlamadan önce, herkese darbe indirme ve çatışma halini sona erdirme anlamına gelen “kirli görevi” uygulamak için Rusları Suriye’de sahaya sürdü. Ancak bu, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in arzuladığı gibi kesin askeri zafer ilanıyla sonuçlanacak kadar ileri gitmedi; Rusların, muhaliflerin son kalesi İdlib’e doğru ilerleyişleri durduruldu ve Soçi mutabakatını imzalamak zorunda bırakıldılar.


Suriye’de siyasi sürecin yeniden gündeme gelmesi

Amerikalılar İdlib’de askeri çözüme karşı veto kullandıktan sonra, siyasi sürece geri dönülmesi için ortam hazırlamak amacıyla Ankara’yla yakınlaşma yoluna gitti.
ABD, Rusya’nın muhalefete karşı Halep’te başlattığı ve halen devam ettirdiği çetin savaşla ve Esed rejiminden yana bahis oynamakla Suriye’de başarısız olduğunu iddia ediyor. Putin’in kibri de onun kendisini Ortadoğu’nun hükümdarı zannetmesine neden oluyor. Üçüncü bir etken de Moskova’nın temel olarak İran’a bel bağlaması ve İran’ın rolünü ABD’nin istediği düzeye çekmeye yanaşmaması.
Burada Washington Moskova’ya şu mesajları veriyor: Öncelikle Rusya’nın Suriye’deki nüfuzu sınırlı, mutlak değil. Rusya’nın büyükler arasında oynanan oyunun kurallarına dönmesi gerekiyor. İkinci olarak Suriye’de, Cenevre’deki müzakere sürecinin, yani Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) Cenevre-1 bildirisi ve 2254 sayılı kararıyla çerçevesini çizdiği kıstaslar dışında bir çözüm söz konusu olamaz. Astana görüşmeleri ve Soçi Konferansı çözüm değildir. Rusya her ne kadar bu görüşmelerde alınan kararlara sıkı sıkıya bağlansa da, bunlar ikincil planda kalacaktır.


Washington’un Suriye stratejisini açıklaması

ABD Kongresi’nden gelen yoğun baskılar neticesinde Trump yönetimi, Suriye konusundaki stratejik planını kamuoyuna açıkladı. ABD’nin yeni stratejisi DEAŞ’la mücadele, İran’ın rolünü sınırlandırma ve siyasi sürece başlama üzerine temellendirildi.
14 Ocak 2018’de ABD, kuzeyde Türkiye ile güneydoğuda Irak sınırında Fırat nehrine paralel hatta konuşlanacak Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) bağlı 30 bin milisten oluşacak askeri bir birlik oluşturma planını açıkladı. Fakat ABD, Ankara’nın baskıları karşısında Suriye’nin kuzeyinde askeri birlik oluşturma fikrinden geri adım atmaya mecbur kaldı.
Bundan sadece 3 gün sonra, 17 Ocak 2018’de eski ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’un yaptığı açıklama, ABD’nin Suriye ve bölgeyle ilgili bir sonraki aşamada izleyeceği stratejinin açık ve doğrudan ilanı hükmündeydi. Tillerson, ABD güçlerinin DEAŞ, Esed rejimi ve İran’la mücadele için Suriye’de kalacağını söyledi ve bunu “ulusal çıkar” olarak nitelendirdi. Washington yönetimi, Suriye’de büyük çıkarları bulunduğunu ve bunları müdafaaya hazır olduğunu ilk defa açıklamış oldu.


Trump’ın Suriye’den çekilme kararı

Türkiye’nin dış ilişkilerinde izlediği “denge” stratejisi meyvesini verdi. Washington, Türkiye-Rusya ilişkilerine büyük bir korkuyla bakmaya başladı; çünkü bu ilişki taktiksel koordinasyon ve işbirliği sınırını aşıp stratejik ortaklık seviyesine yükseldi. Bu durum da ABD’nin yeni küresel stratejisiyle çelişiyordu. Bu nedenle ABD, Ankara’nın korkularını hafifletmeye çalıştı ve Zeytin Dalı harekatına yeşil ışık yakarak Afrin bölgesinin YPG/PKK’dan temizlenmesi sağlandı. Daha sonra Rusya, İran ve Esed rejiminin İdlib’deki muhaliflerin askeri varlığını sona erdirmek için düzenlemeyi planladığı operasyonu veto etti. Bu sayede Ankara’nın Moskova’yla Soçi’de mutabakata varmasının yolu açıldı.
Trump’ın Suriye’den çekilme kararı YPG/PKK’yı Türkiye ile karşı karşıya bırakmak anlamına geliyordu. Tampon bölge oluşturulması açıklaması ise “Suriye’nin kuzeyinde ayrılıkçı bir yapı oluşturma projesinin” tabutuna çakılan son çivi oldu.
Trump’ın Türkiye’ye yönelik yıkıcı ekonomik savaş tehdidi ise kamuoyu karşısında saygınlığını yitirmeme ve söz konusu krizin yönetiminde askeri mantığa ve silaha başvurulmadığını gösterme amacı taşıyordu ve bu çok önemli bir mesajdı.
Yazar Bercan Tutar 13 Ocak’ta Sabah gazetesinde şunları yazdı: “Kuşku yok ki Trump, en büyük rakipleri Çin ve Rusya ile mücadele etmek yerine ABD'nin 11 Eylül 2001'den beri periferik savaşlara gömülerek güç, para ve itibar kaybettiği inancında. Bu yüzden ABD Başkanı Suriye'den çekilme ile birlikte aslında teröre karşı savaşın da bittiğini duyurmuş oluyor. Zaten iktidara gelir gelmez Haziran 2017'de CIA'nın Suriye'deki operasyonlarına son verdi. Şimdi de Pentagon'u Suriye'den çıkarıyor [...] Bütün olasılıkları düşünen ABD Başkanı bu bağlamda sadece Pentagon'un taşeronu YPG'yi satmıyor, Suudiler ile İsrail'den de yüz çeviriyor [...] Kim ne derse desin Bush ve Obama'nın Amerikası İslam dünyasının çelik çekirdeği Türkiye'ye karşı tarihi bir stratejik yenilgi aldı. Bu realiteyi en iyi fark eden isimlerden biri de Trump.”
Sonuç olarak, Türk diplomasisi Trump’ı terörist milislerle iş yapmanın büyük stratejik bir hata olduğuna, yeni Türkiye’nin de eski Türkiye gibi olmadığına ikna etti. Silahının yüzde 80’ini kendisi üreten, yükselen bölgesel güç Türkiye, jeopolitik haritası yeniden çizilen bölgede göz ardı edilemeyecek bir güç haline geldi.





28 Şubat 2018 Çarşamba

ABD'li isim açıkladı: Suriye'deki kirli sır!

Amerikalı yazar Roy Gutman, Suriye'nin kuzeyindeki terör örgütü PYD/PKK yapılanmasıyla ilgili olarak, "Hem Obama hem de Trump yönetimi, bolca kanıta rağmen SDG'nin üst düzey Kürt liderlerinin PKK'dan bağımsız olduğunu iddia etti.'' ifadelerini kullanarak ABD'nin Esed ile fiili olarak ittifak içinde olduğunu söyledi.
Ünlü ABD'li yazar Roy Gutman, ''Suriye'nin kuzeyinde ve Afrin'de kontrolü elinde tutan Kürt unsurlar, PKK'nın Suriye'deki uzantılarıdır. Amerikan ordusunun isteğiyle adını YPG'den SDG'ye çevirmiştir ve bu yapı altındaki tüm unsurlar, Kandil'de yerleşik PKK liderliğine hesap vermektedir." değerlendirmesini yaptı.
Gutman'ın ABD'de yayın yapan Daily Beast adlı haber portalında "ABD'nin Suriye'deki kirli sırrı: Esed ile de facto ittifak" başlıklı bir makalesi yayımlandı.
Makalesinde ABD'nin PYD/PKK ile iş birliği üzerinden dolaylı olarak Beşşar Esed rejimi ile iş birliği yaptığını ifade eden Gutman, ABD'nin PKK'dan ayrı bir yapı olarak lanse etmeye çalıştığı PYD/YPG yapılanmasının ise açık bir şekilde "PKK'nın Suriye kolu" olduğunu vurguladı. Gutman, Afrin operasyonuyla birlikte sıkışan PYD/PKK unsurları için, "ABD'nin Suriye'de DEAŞ'a karşı beraber çalıştığı Kürt güçler Türkiye ile meydan muharebesine girişti ve yardım için şimdi gözünü Şam rejimine çevirdi." değerlendirmesini yaptı.

''AFRİN GERÇEĞİ ORTAYA ÇIKARDI''
PYD/PKK ile Esed arasındaki iş birliği Türkiye'nin Afrin operasyonunun, Pentagon'un uzunca bir süredir örtmeye çalıştığı bir gerçeği ortaya çıkardığını kaydeden Gutman, "ABD'nin DEAŞ'la mücadelede sırtını yasladığı Kürtlerin öncülüğündeki SDG, Beşşar Esed rejimi ile iş birliği yapıyor." ifadelerini kullandı.
Türkiye'nin Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile gerçekleştirdiği Zeytin Dalı Harekatı kapsamında her geçen gün Afrin'de yeni alanları PYD/PKK unsurlarından aldığını belirten Gutman, tam da bu noktada SDG adını kullanan PYD/PKK'nın Esed rejiminden yardım istediğini ifade etti. Suriye'nin diğer bölgelerindeki SDG unsurlarının Afrin'e kaydığını vurgulayan Gutman, buna rağmen SDG militanlarının kayda değer bir başarı elde etmekten çok uzak olduklarını belirtti.
''KANDİL'DEKİ PKK LİDERLİĞİNE HESAP VERİYORLAR''
Gutman makalesinde şu ifadelere yer verdi:
"Hem Obama hem de Trump yönetimi, bolca kanıta rağmen SDG'nin üst düzey Kürt liderlerinin PKK'dan bağımsız olduğunu iddia etti. ABD yönetimi, SDG'nin farklı varyasyonları olduğunu savunabilmek için gerçeğin kendisine karşı sesini kısmak zorunda kaldı. Suriye'nin kuzeyinde ve Afrin'de kontrolü elinde tutan Kürt unsurlar, PKK'nın Suriye'deki uzantılarıdır. Amerikan ordusunun isteğiyle adını YPG'den SDG'ye çevirmiştir ve bu yapı altındaki tüm unsurlar, Kandil'de yerleşik PKK liderliğine hesap vermektedir." Gutman, 2012 yılında Esed rejiminin anahtar teslim bir şekilde Suriye'nin kuzeyindeki birçok bölgeyi Kürt unsurlara verdiğine dikkat çekerek, PKK/PYD ile Esed rejimi arasındaki eski iş birliğine dikkati çekti.
''MİNİ TOTALİTER DEVLET''
PYD'nin Suriye'nin kuzeyindeki kentlerde siyasi iktidarını sağlamak için her şeyi yaptığını kaydeden Gutman, "PYD kontrolü altındaki bölgelerden en az yarım milyon kişi Irak'ın kuzeyine, yüz binlercesi de Türkiye ve Doğu Avrupa'ya kaçtı. Hatta Obama döneminde görev yapan eski bir Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, PYD kontrolündeki yönetimi 'mini totaliter devlet' sözleriyle nitelendirmişti." değerlendirmesinde bulundu. Gutman ayrıca, PYD ile Esed rejimi arasındaki iş birliğine dair, "Esed rejimi de PYD'ye döndü çünkü sadece PYD (Suriye genelindeki) ulusal kalkışmaya katılmaya istekli Kürtleri bastırmaya gönüllü olmuştu." yorumunu da yaptı.
''ABD KENDİNİ ESED REJİMİYLE YAN YANA KOYDU''
Gutman, Afrin'deki PYD/PKK unsurlarının Türkiye için nasıl bir tehdit oluşturduğunu "Son iki hafta içinde Afrin'deki SDG unsurlarından Türk yerleşim birimlerine 83 roket ve havan topu atılmış durumda ve bunlardan dolayı, biri Suriyeli mülteci toplam 7 sivil hayatını kaybetti." sözleriyle betimledi. Türkiye'nin Afrin operasyonunun haklı gerekçelere dayandığını belirten Gutman, ABD'nin bölgedeki ittifak ilişkilerini yeniden gözden geçirmesi gerektiğine işaret etti.

27 Ağustos 2018 Pazartesi

ABD'den Türkiye'nin PKK operasyonlarına kirli plan

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD, Irak’ın işgalinde uyguladığı ve ülkeyi bölmek için kullandığı ‘uçuşa yasak bölge’ stratejisini Suriye’ye taşıyor. Suriye’de Fırat’ın doğusundaki PKK terör örgütü işgalindeki bölgelere gelişmiş radar sistemleri konuşlandıran Pentagon, bu yolla Türkiye’nin PKK’ya yönelik operasyonlarını da engellemeyi hedefliyor.



Suriye’de Fırat’ın doğusundaki PKK/YPG terör örgütü işgalindeki bölgelere gelişmiş radar sistemleri konuşlandıran ABD yönetimi, bölgede “uçuşa yasak bölge” rejimi uygulaması başlatmaya hazırlanıyor. Washington bu yöntemle daha önce Irak’ta olduğu gibi Suriye’yi de bölmeyi hedefliyor. Pentagon’un söz konusu adımla Türkiye’nin terör örgütüne yönelik etkili operasyonlarına da engel olmayı hedeflediği değerlendiriliyor.

ABD, Irak’ın işgali sırasında uyguladığı ve sonrasında ülkeyi bölmek amacıyla kullandığı “uçuşa yasak bölge” rejimini Suriye’ye taşımayı planlıyor. Bölge kaynakları, ABD Savunma Bakanlığı’nın (Pentagon) Suriye’de Fırat’ın doğusuna kurduğu askeri havalimanlarına gelişmiş radar sistemleri konuşlandırdığını bildiriyor. Haseke-Rimeylan hattında bulunan ABD askeri üssüne radar sistemi kurma hazırlığı yaptığı bilgisi bölge kaynaklarınca teyit edildi.

Rimeylan’da kurulacak gelişmiş radar sistemiyle, PKK/YPG işgalindeki bölgenin “uçuşa yasak bölge” ilan edilerek korunması hedefleniyor. ABD radar sistemlerinin, Türkiye’nin son dönemde Haseke Karaçok ve Irak’ın Sincar bölgelerinde terör örgütü ve destekçilerine karşı yaptığı etikili operasyonların ardından, bölgeye konuşlandırılması da dikkat çekti.

TSK’ya ait savaş uçakları Nisan 2017’de Irak’ın Sincar Dağı ve Suriye’nin kuzeydoğusundaki Karaçok Dağı’ndaki PKK/ YPG hedeflerini vurmuştu. Vurulan terör mevzilerini daha sonra üst düzey ABD’li askeri yetkililerin ziyaret etmesi dikkat çekmişti.


TERÖR ÖRGÜTÜNÜ TÜRKİYE’DEN KORUMAYI AMAÇLIYOR


ABD’nin Irak işgal sürecinde 12 yıl boyunca uçuşa yasak bölge uygulamasını sürdürdüğünü belirten Kerküklü akademisyen, Çankaya Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mahir Nakip, söz konusu uygulama ile bugünkü bölünmüş Irak haritasının temelinin atıldığını, Suriye’de de benzer senaryonun yinelenmek istendiğini belirtti. 

Yeni Şafak’a konuşan Nakip, ABD’nin ilan edeceği uçuşa yasak bölge uygulamasını PKK’yı Türk hava unsurlarından koruma amaçlı bir girişim olarak nitelendirdi. Prof. Dr. Nakip, “ABD, Irak’ta tek başına tüm sürecin tek aktörüydü. Suriye’de işler ABD’nin istediği gibi gitmeyecek. Başta Türkiye olmak üzere bölgesel aktörlerin kararlılığı ve etkisi ABD planını etkisiz kılacak” diye konuştu.


SİNCAR’A KADAR GENİŞLETECEK


Mahir Nakip, Türkiye’nin PKK’nın Suriye’deki yapılanmasıyla mücadele konusundaki kararlılığının ABD’nin böyle bir karar almasında asli faktör olduğunu belirterek, “Haseke Karaçok Dağı ve Sincar’da mevzilenen PKK’lı teröristler Türk savaş uçakları tarafından vuruldu ve vurulmaya devam ediyor. 

ABD açıkça, PKK’ya açtığı alanı güvenli kılmaya çalışıyor. Suriye’nin kuzeyinde başlatacağı uygulamanın kapsama alanını Sincar’a kadar uzatmak isteyecektir. ABD’nin başarı şansı yok çünkü Suriye kesinlikle Irak değil. Türkiye-Rusya-İran işbirliği çözüm odaklı girişimlerini de sürdürmekte” değerlendirmesinde bulundu.


FEDERATİF BÖLGE DAYATMASI


ABD’nin Suriye’nin doğusunda uçuşa yasak bölge hamlesini, federatif bölge talebinin izleyeceği değerlendiriliyor. 

PKK/YPG’nin, askeri, ekonomik, güvenlik, yargı ve eğitim özerkliği ile birlikte yeraltı kaynaklarının kullanımı konusunda da Şam’dan tavizler koparmak amacıyla pazarlık masasına oturacağı belirtiliyor. 

Yeniden yazılacak olan Suriye Anayasası bu açıdan çok önemli. ABD’nin Cenevre süreci kapsamında bir Anayasa taslağını Suriye’de dayatmak isteyeceği, öte yandan İran, Rusya ve Türkiye denkleminin de alternatif bir anayasa modeli ortaya koyacağı değerlendiriliyor. 

Özellikle Türkiye’nin süreçte birliğini ve toprak bütünlüğünü koruyacak Suriye konusunda tüm gücünü ortaya koyacağı kabul ediliyor. 

ABD’nin hedefinin ise Irak’ın kuzeyinde olduğu gibi Suriye’de de federal bölge modeline uluslararası meşruiyet kazandırmak olacağı görülüyor. ABD’nin mevcut planda ısrarının kendisi için büyük maliyetler doğuracağı belirtiliyor.
Bolton’dan Suriye tehdidi

ABD merkezli Bloomberg’in dört farklı kaynağa dayandırdığı iddiasına göre, Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, Rusya Güvenlik Konseyi Başkanı Nikolay Patruşev’i, Washington’un Suriye hükmet güçlerine yeni ve daha güçlü bir darbe indirmeye hazır olduğu konusunda uyardı. Habere göre Bolton, Patruşev’le geçen perşembe Cenevre’de yaptığı görüşmede Washington’un Suriye hükümet güçlerine yeni ve daha güçlü bir darbe indirmeye hazır olduğu konusunda tehdit etti.

 Kaynakların aktardığı bilgiye göre ABD yönetimi, ellerinde Suriye ordusunun, militanların kontrolündeki bölgeleri kurtarırken kimyasal silah kullanma olasılığı bulunduğuna dair bilgiler olduğunu ileri sürüyor ve ABD’nin böyle bir saldırıya öncekine göre ‘daha güçlü askeri eylemlerle yanıt vermeye’ hazır olduğunu belirtiyor.

Yeni Şafak
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html