BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Devrim Muhafızları sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Devrim Muhafızları sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

11 Şubat 2019 Pazartesi

İran Devrimi 40. yılında tartışılmaya devam ediyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

1979 İran Devrimi’nin üzerinden kırk yıl geçti ve bu yıllar İran’ı birçok açından dönüştürdü. O tarihten günümüze nüfusu iki kattan fazla büyüyerek seksen milyonu aşan İran, yalnızca siyasal rejimiyle değil, ekonomik örgütlenmesi, dış politika anlayışı, toplumsal yapısı ve kimlik tanımlaması itibarıyla da Pehleviler döneminden uzaklaştı. Geride kalan yıllar, adı dünyada örneğine az rastlanan bir kombinasyonla “İslam Cumhuriyeti” olarak belirlenen rejimin, ülkedeki gücünü tahkim etmesiyle geçti ve rejimin bu ikili doğasının yansımaları her zaman tartışma konusu oldu.
Bazı çevreler İran’da cumhuriyetin şeriat kurallarının tahakkümü altında kaldığını savunurken, başka çevreler bilakis ülkede İslami değerlerin aşındığını ve cumhuriyetin, yahut seküler özgürlük taleplerinin gerisinde kaldığını savundular. Halbuki İran İslam Cumhuriyeti, kurucu zihniyete göre, tek misyonu dünyevi mutluluk getirmek olmayan, uhrevi misyonları da olan özgün bir sistemdi. Bu özgünlük “Doğu da değil, Batı da değil: İslam Cumhuriyeti” sloganıyla perçinlenmişti. Ayetullah Humeyni bu noktaya, ölümünden sonra okunmasını talep ettiği “İlahi-Siyasi Vasiyet”inde açıklık getirdi. Humeyni’nin ölümünden bir gün sonra, 4 Haziran 1989’da dönemin cumhurbaşkanı ve Humeyni’nin eli kulağında halefi olan Ali Hamaney’in Uzmanlar Meclisi kürsüsünden gözyaşları içinde okuduğu vasiyette, İslam devriminin diğer bütün devrimlerden farklı olduğu savunuluyor ve şöyle deniliyordu: “İslam ve İslami devlet ilahi bir olgudur ki tevhitçi olmayan ekollerin aksine bütün bireysel, toplumsal, maddi, manevi, kültürel, siyasi ve ekonomik işlere müdahale eder, onları kontrol eder ve insan ve toplumun terbiye ve maddi-manevi gelişiminde etkisi olan en ufak bir şeyden dahi sarfınazar etmez”.
Bunun yanında, yine vasiyette halkın yöneticileri seçme ve “yıkıcı” olanlar hariç özgürlüklerden yararlanma hakkına değinilmişti: “Hepimiz bilmeliyiz ki gençlerin, genç kız ve erkeklerin mahvına sebep olan Batı tarzı özgürlük, İslâm ve akıl nezdinde mahkumdur. İslâm’a, genel iffet ve memleket maslahatına aykırı propaganda, makale, konuşma, kitap ve dergiler haramdır […] Yıkıcı özgürlüklerden sakınılmalıdır”.

“Taahhüt” mü “tahassus” mu?

Kuşkusuz İslamiyet ve cumhuriyet eksenindeki tartışmalar İran’da her zaman önemli oldu ve hâlâ da hararetini koruyor. Fakat geride kalan kırk yıl boyunca İran’daki gelişmelere damgasını vuran kritik ve temel bir başka kavram vardı: Devrimcilik. Ülke anayasasına, stratejik kurumlara ve kurucu ideolojiye rengini veren devrimcilik, 1979 “İslam Devrimi”nin bitmemiş bir süreç olduğu, korunması gerektiği ve onu korumanın bir sorumluluk olduğu fikrine dayanıyordu. Nitekim Humeyni vasiyetinde şöyle yazıyordu: “Kuşkusuz, İslam Devrimi’nin bekasının alameti, bizatihi onun başarısının alametidir. Başarının millete malum olan ve gelecek nesillerin tarih kitaplarında okuyacağı alametinin iki esası vardır: İslami devletin taşıdığı ilahi motivasyon ile yüce maksat ve ülke çapında bütün milletin bu motivasyon ve maksadı gerçekleştirmek için yekvücut olması”.
Bir başka yerde Humeyni, devrimi ve devleti koruma konusunda silahlı güçlerin rolüne şöyle vurgu yapıyordu: “Biliniz ki bir başarıyı korumak onu elde etmekten daha zordur. Bir ülkeyi fethetmek onu elde tutmaktan daha kolaydır”. Devrimcilik, devrimden sonra kurulan Devrim Rehberliği, Devrim Muhafızları Ordusu, Besic Teşkilatı, devrim konseyleri vb. ülkenin kritik kurumlarına adını ve karakterini vermiş bir paradigmaydı. Bu paradigma, yalnızca iç ve dış politikaya ya da ekonomi yönetimine yön vermekle kalmıyor, kanun maddelerinin muğlak kaldığı noktada içtihada zemin oluyor, yani “kanunun ruhu” işlevi görüyordu.
Bu durum devrimden hemen sonra İran’da bitmek bilmeyen bir tartışmayı da başlattı: Bağlılık (taahhüt) mı uzmanlık (tahassus) mı? 18 Aralık 1980’de Birinci Medrese ve Üniversitelerin Birlik Günü vesilesiyle konuya açıklık getiren Humeyni, arzu edilen üniversite hocası ve öğrencisi profilinden bahsederken önemli olanın ülkeye hizmet ve dine bağlılık olduğuna değinmişti: “bütün uzmanlıklar bizatihi devlet hizmeti için olmalıdır. Değilse kişi uzman olsa ama bizi Amerika’nın safına çekse ya da uzman olsa ve o uzmanlığıyla memlekete zarar verse, bu uzmanlığın bir anlamı yoktur. Böylesi bir kişi ne kadar uzmansa o kadar kötüdür”.
Humeyni 1 Mart 1981’de içlerinde üniversite hocalarının da olduğu bir gruba hitap ederken şunları söylüyordu: “Öyle ki ülkemiz, İslam’a bağlılığı olmayan ve bu yoldan sapan kişilerden yediği darbeyi, Muhammed Rıza’nın ve babasının top ve tüfeğinden yememiştir”. Aslında bu ve benzer cümlelerinde, geniş anlamda bir dine bağlılıktan bahseden Humeyni, sıklıkla bu tarz bir bağlılığın uzmanlıkla perçinlenmesi gerektiğini de vurguluyordu. Örneğin vasiyetinde şöyle diyordu: “Gelecek yıllar boyunca görev yapacak içişleri bakanlarına tavsiyem, valileri liyakatli, mütedeyyin, bağlı, akıllı ve halkla geçinmeyi bilen kimselerden seçsinler”. Ne var ki Humeyni’nin konuşmalarında sıklıkla kullandığı “bağlılık” kavramı, tıpkı “dindarlık”, “Doğu ve Batı çarpılmışları” ve “sapkınlık” kavramları gibi bir hayli muğlak ve araçsallaştırılmaya müsaitti. Sonraki yıllarda siyasi bir giyotin işlevi görecek olan bu araçsallaştırma sürecine rengini tanıdık bir kavram verecekti: Devrimcilik!


Devrimcilik mi, normalleşme mi? Bizzat Humeyni’nin, ölümünden yalnızca birkaç ay önce, Mart 1989’da, 1980’ler boyunca kendisinin vekili ve doğal halefi olan Ayetullah Muntaziri’yi görevinden azlederken kullandığı dil, sonraki dönemin işaretlerini barındırıyordu. Humeyni “ömrümün hasılası” olarak tanımladığı, ancak bazı söylem ve tutumlarından fazlasıyla rencide olduğu Muntaziri’yi naiplikten azlettiğini ilan eden mektubunda şöyle diyordu: “Münafıkların [Mücahidin-i Halk mensuplarının] sizin aracılığınızla kitle iletişim araçlarından halka ulaşan mektup ve konuşmaları, İslam’a ve devrime ağır darbeler vurdu ve İmam-ı Zaman’ın –ruhum ona feda olsun– isimsiz askerleriyle İslam ve devrim şehitlerinin temiz kanlarına ihanete müncer oldu. Cehennemin ortasında yanmamak için hata ve günahınızı itiraf ediniz; Allah belki yardımcınız olur”.
Humeyni’nin ölümünün ardından Hamaney’in Devrim Rehberi olmasıyla bu süreç ivme kazandı ve “devrimcilik” yalnızca bir söylem aracı olarak değil, birçok noktada mihenk taşı olarak ülke siyasetinin merkezine yerleşti. Hamaney’e göre “dini ve ilahi ideallere ve devrime bağlılığa ciddiyetle özen göstermek” ülkenin gerçek kalkınması için şarttı. “Bağlılık” çemberinde, Muntaziri ve diğerlerinin tasfiye edilme sürecinde başlayan daralma sürdü ve bu daralma normalleşmenin önünde hep engel teşkil etti.
1989-1997 yılları arasında cumhurbaşkanlığı yapan Rafsancani’nin özellikle dış politika açılımı girişimlerinin de, halefi Hatemi’nin 2005’e kadar süren görev süresinde ülke içinde normalleşmeye gitme çabalarının da önüne hep “devrim ilkeleri” çıktı. Hatta Hatemi’nin halefi Ahmedinejad, 2013 yılında son bulan cumhurbaşkanlığının ikinci döneminde Hamaney ile belirli konularda ihtilafa düştüğünde, ülkenin bu ultra-muhafazakar olarak tanımlanan cumhurbaşkanına isnat edilen “Sapma Hareketi” (cereyan-i inhirafi) suçlamasının arkasında da aynı gerekçe vardı: Bağlılığını yitirme. Bu bir anlamda süregiden bir sürecin gerçek dönüm noktalarından biriydi. Zira, özellikle 2009 yılındaki Yeşil Hareket sonrasında, önce Ahmedinejad’ın rakipleri olan Musevi ve Kerrubi’yi yutan, ardından da bizzat kendisini yutan bu “kavramsal daralma” artık yeni bir muhteva kazanmıştı: Devrim Rehberi’ne bağlılık! Son yıllarda, yalnızca devletin genel politikalarının belirlenmesinde değil, neredeyse her ayrıntıya varan gündelik siyasette dahi Devrim Rehberi’nin merkezi konumu derinleşti ve özellikle mevcut Cumhurbaşkanı Ruhani döneminde zaman zaman sorunlara neden oldu. Peki, bağlılığın tanımında gözlemlenen bu daralma nereye varacak?

Devrim tehlikede mi?

İç siyasette normalleşmenin önünde engel teşkil ettiği aşikar olan “devrimcilik” ve “bağlılık” ülkülerinin, İran’ı belirli ölçüde dış tehditten koruduğu açık. Siyasette ve ekonomide sürekli ve sıkı bir kontrol mekanizmasının işlediği ülke, ABD baskılarına ve yaptırımlara şimdiye kadar dayanmayı başardı. Kuşkusuz bu süreci fiiliyatta işleten en başat aktörler, Hamaney’li yıllarda gücü hemen her alanda düzenli olarak artan Devrim Muhafızları oldu. İktidara geldiğinde ABD ile masaya oturarak nükleer anlaşmayı imzalamanın zorunluluk olduğunda ısrar eden Ruhani, aksi taktirde ülkesinin “Venezuela’ya döneceğini” savunuyordu. Bu süreçte Devrim Muhafızlarının takındığı olumsuz tavra işaret eden Ruhani “tüfek ve medya sahibi” bu kurumla “kimse rekabet etmeye cesaret edemiyor” dediğinde, Devrim Muhafızları Komutanı Muhammed Ali Caferi’nin verdiği tepki tanıdıktı: “Biz İran devrimini ve kazanımlarını korumakla görevliyiz”.
Kuşkusuz Ruhani, rakiplerine karşı zaman zaman başvurduğu “Venezuelalaşmak” söyleminin bir psikoza dönüşeceğini ve ironik şekilde aleyhine döneceğini hesap edememişti. Trump’ın İran karşıtı sert tavrının ve yönetimindeki bazı isimlerin bu ülkedeki rejimi yıkma söylemlerinin ayyuka çıktığı bir dönemde, Venezuela’da yaşanan ABD destekli askeri darbe girişimi, İran açısından gerçek bir paradoks. İran ABD ile bir şekilde bir orta yol bulursa rejim güvende olur mu? Yoksa “devrim ilkelerinde” ısrar ederek “Büyük Şeytan”dan uzak durmak yegane yol mudur? Görünen o ki 2000’lerin başında İran’ı “şer ekseni” içine dahil eden Bush gibi Trump da İran’ın başını ağrıtmakta ısrarlı. Bu koşullarda Hamaney, 2015 yılında nükleer anlaşma imzalanırken sergilediklerini söylediği “kahramanca esneklik” yaklaşımına dönene kadar İran ikinci yolu seçecek. Ancak bunda ısrarcı olmaları oldukça zor. Zira Hamaney ve diğer devrimciler, bir rejimi dış tehditlerden çok iç tehditlerin zayıflattığını çok iyi biliyorlar. Diğer bir ifadeyle, eğer İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı bir tehdit söz konusuysa, bu bütünüyle ABD kaynaklı değil!

Normalleşme ama nasıl?

Ölümünden kısa süre önce Haşimi Rafsancani, 1979 anayasasının dönemi için iyi ve gelişmiş bir anayasa olduğunu, ancak artık ihtiyaçlara yeterince cevap veremediğini belirterek yeni bir anayasanın gerekliliğine işaret etmişti. Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani de Kasım 2016’da ilan ettiği “Vatandaşlık Hakları Bildirgesi” ile benzer bir tavır ortaya koymuştu. Din, dil ve etnik kökenden bağımsız olarak herkesin devlet idaresinde yer almasını sağlamak, insanların din ve inançlarını müdahale olmaksızın yaşamalarını mümkün kılacak şartları temin etmek ve İran’da etnisite ve kültür konularındaki güvenlik odaklı bakış açısını değiştirmek gibi maddeler içeren metin, özünde İranlılara normalleşme vaadinde bulunuyordu.
Ne var ki gelir eşitsizliğinin ve hemen her alanda hak ve özgürlükler konusunun tartışıldığı dinamik İran toplumunun taleplerinin, devrim ilkelerinin dar bir yorumuyla karşılanması imkansız. Dahası, sistemin damarlarına işlemiş olan dar “devrimci” paradigma değişmeden yapılacak değişikliklerin etkisi de sınırlı kalacaktır. Şu an için ülkede normalleşme, devletin uygulamada belirli alanlarda “adı konmamış” bir serbestiye göz yumması anlamına geliyor. Daha yapısal adımlar açısından ise Devrim Rehberliği kurumunun ve Devrim Muhafızları’nın Hamaney’den sonra alacağı şekil belirleyici olacak. “Devrimin asli hedeflerinin ne olduğu” yönündeki bir soruya Hamaney Mayıs 2008’de şöyle cevap vermişti: “Devrimin hedefi şu arz ettiğim özelliklere sahip bir İran’ı inşa etmekten ibaretti: Bağımsız, özgür, müreffeh ve güvenli, mütedeyyin, maneviyat ve ahlaktan nasibini almış ve büyük insanlık toplumuyla ilim ve diğer alanlarda rekabette ilerlemiş”.
Mesele, birçok İranlının kolaylıkla kabul edeceği bu hedefleri ve onlara ulaşma yollarını belirleyen temeldeki paradigma, yani devrimciliktir. Ülkedeki bazı kesimler “şeytan taşlamaktan tavaf etmeye fırsat kalmamasından” yakınıyor. Bu nedenle, önümüzdeki dönemde ülke anayasasının ve temel kurumlarının daha kapsayıcı bir yaklaşımla yorumlanması konusundaki talepler artacaktır. İran İslam Cumhuriyeti’nin geleceğini ve devlet-toplum ilişkilerinin seyrini de, inşa edilecek yeni paradigmanın başarı düzeyi belirleyecektir.


15 Mart 2018 Perşembe

Suriye’de İran’ın Şii milisleri


Tamer Ashraf
Lübnan Hizbullahı'nı 2012 yılından itibaren rejime destek olmak üzere Suriye’ye çağıran İran, ilerleyen yıllarda 15’e yakın silahlı grubu çeşitli adlar altında örgütleyerek kendi stratejik hedefleri doğrultusunda etkili bir şekilde kullanmıştır.
2003’te Irak’ın ABD tarafından işgali ile başlayan süreç ve 2010’da Arap Baharı ile meydan gelen kaos ortamı, Ortadoğu’nun mevcut güvenlik, ekonomik ve stratejik yapılarını altüst etmiştir. Bu süreçte büyük güçlerin ve bölgesel aktörlerin nüfuz kazanmak üzere Ortadoğu üzerindeki rekabeti, bölgeyi vekalet savaşlarının yaşandığı bir eylem alanına dönüşmüştür. ABD ve Rusya gibi büyük güçler zaten, yerel, etnik, mezhebi ve siyasî nedenlerle yapay bir şekilde parçalanmış olan yapılardan da faydalanarak bölgesel aktörlerle yine başka bölgesel aktörlere karşı ittifaklar kurmuşlardır. Böylece Ortadoğu’daki bölgesel çatışma uluslararası sistemdeki küresel çatışmayla da iç içe geçmiştir.
Bu bölgesel rekabet ve çatışma ortamında İran, devlet dışı aktörleri ve entiteleri etkin bir şekilde kullanmaktadır. İran’ın Irak, Lübnan, Bahreyn, Yemen ve Suriye’de artan etkinliği, Hizbullah ve Şiî milisler gibi devlet dışı silahlı oluşumlarla iş birliği sayesindedir. İran, Suriye’de rejimin korunması için doğrudan müdahale yerine, vekalet savaşları stratejisi ile başta Afganistan ve Irak’tan olmak üzere dünyanın Şii nüfusu barındıran bölgelerinden örgütlediği Şii milisleri kullanmıştır. İran’ın, Suriye’de Şii milisleri kullanması, müttefiki Esad’ı ayakta tutmakla kalmamış, aynı zamanda Tahran yönetiminin bölgede mezhepsel ideolojisi vasıtasıyla nüfuzunu arttırmasını ve bölgesel meselelerde söz sahibi olmasını sağlamıştır. Zira 30 Haziran 2012 ile 22 Ocak 2014 tarihlerinde İsviçre’nin Cenevre kentinde Suriye’nin geleceği hakkında yapılan görüşmelere bile çağırılmayan Tahran yönetimi, kendi güdümündeki milislerin sahada kaydettikleri ilerlemenin de katkısıyla Kasım 2015’de gerçekleşen Viyana toplantısına davet edilmiştir. Tahran yönetimi ayrıca, 18 Aralık 2015’te BM Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilen Suriye’de çözüme yönelik geçiş süreci için oluşturulan ateşkes ve yol haritası üzerinde de etkili olmuştur.
Astana sürecinde ise İran garantör üç ülkeden biridir. İran’ın kendi topraklarında yaşayan Afgan sığınmacılar ve Şii nüfusuna sahip diğer ülkelerden topladığı Şii milisleri, Kudüs Gücü komutasında örgütleyerek rejim safında savaşmak üzere Suriye’ye göndermesi, iç savaşın gidişatını Esad rejimi lehine etkilemiştir. İran tarafından geliştirilen bu vekâlet savaşı stratejisi rejimin ömrünü uzatırken, Suriye’yi sistemli bir şekilde İran’a daha bağımlı hale getirmiştir. Ancak bu dönemde İran’ın Suriye’deki askeri kayıpları da önemli sayılara ulaşmıştır. Uluslararası basın yayında yer alan bilgilere göre şu ana kadar 800-1200 İran vatandaşı Suriye’de rejim safında savaşırken hayatını kaybetmiştir. İran’ın Suriye’deki kaybı sadece askeri unsurlarla sınırlı kalmamıştır. İran Suriye’de iç savaşın başlamasından bu yana yıllık 6-17 milyar dolar Esad rejimine mali yardımda bulunmuştur. İran’ın sadece Lübnan Hizbullahı'na sağladığı yıllık mali destek 800 milyon dolar civarındadır. Ekonomik zorluklarla mücadele eden İran iç kamuoyunda da eleştirilere sebep olan bu yardımlar son dönemde işsizlik, pahalılık ve geçim sıkıntısıyla sokaklara dökülen kalabalıkların dikkatinden kaçmamıştır. Ülkede yaşanan olumsuzluklarda Tahran yönetiminin Esad rejimine sağladığı yardımlar gündeme getirilerek devletin Suriye politikasına tepki gösterilmektedir. Örneğin en son 18 Şubat 2018’de Aseman Hava Yollarına ait ATR-72 model yolcu uçağının düşmesinden sonra uçağın çoktan kullanımdan kaldırılması gereken çok eski bir uçak olduğu iddiaları gündeme getirilmiş ve İran devletinin Suriye’ye yaptığı bir yıllık mali yardım miktarının İran Hava Yollarının uçak filosunu yenileyebileceği vurgulanmıştır.
Esad’ın kontrolü kaybetmeye başladığı 2012 yılından itibaren Lübnan Hizbullahı'nı rejime destek olmak üzere Suriye’ye çağıran İran ilerleyen yıllarda 15’e yakın silahlı grubu çeşitli adlar altında örgütleyerek kendi stratejik hedefleri doğrultusunda etkili bir şekilde kullanmıştır. Savaşın ilk yıllarında muhalifler karşısında rejim güçleri hızla geri çekilirken başta Lübnan Hizbullahı, Fatimiyyun ve Zeynebiyyun Tugayları gibi milis grupların savaşa dahil olmasıyla savaşın gidişatı, Esad güçleri lehine değişmeye başlamıştır. İran, Suriye iç savaşının başladığı 2011 yılından itibaren müttefiki Esad’ın iktidarını koruyabilmesi için her türlü çabayı göstermiş, adeta Suriye sorununu kendi iç meselesi olarak görmüştür.

İran’ın bölgedeki stratejik hedefleri

1979 İslam Devrimi’nden günümüze Şiiliği devrim ideolojisi ile araçsallaştıran ve dönemsel olarak değişen “devrim ihracı” ya da “direniş ekseni” gibi söylemlerle öne çıkan İran, bölgede kendi Şii yayılmacılığı ile güç temerküz etme politikası gütmektedir. Şii kutsal mekanlarını koruma, DAEŞ ile mücadele gibi söylemleri Suriye’deki varlığını meşrulaştırmak için kullanan İran’ın öncelikli hedefi müttefiki Esad rejimini ayakta kalmasını sağlamak olmuştur. Bu doğrultuda İran’ın güdümünde hareket eden milis grupların Esad’ın ilan ettiği Suriye’nin her bir karış toprağını muhaliflerden temizleme gibi bir amaçları bulunmamaktadır. Örneğin Fatimiyyun Tugayı çatısı altında Suriye’de savaşan milisler rejim safında savaşmaları karşılığında para ve İran vatandaşlığı gibi kazanımlar elde etmektedir.

Suriye’deki İran’a bağlı Şii milis gruplar, Esad’ın çıkarlarını korumaktan ziyade, İran’ın çıkar ve kontrolü doğrultusunda hareket etmektedir. İran’ın Suriye’deki en önemli stratejik hedeflerinden biri İran ile Lübnan arasında muhaliflerden arındırılmış güvenli bir koridor oluşturmaktır. Bu nedenle ülkenin güney kısmında konuşlanan İran destek milis gruplar ele geçirdikleri yerleri rejime teslim etmek yerine kendi kontrollerinde tutmaktadır. Bu bölgelerdeki -Lübnan sınırı- Sünni kentler tahliye edilerek İdlib bölgesine gönderilmiştir. Bu bölgelerde konuşlanan İran’a bağlı grupların Hizbullah’ın Lübnan’da uyguladığı askeri bir gruptan ekonomik, sosyal ve askeri kanatları olan siyasi bir partiye evrilme yöntemini hayata geçirmeye başlamaları, bu grupların bölgede uzun yıllar kalmak için hazırlandıklarını göstermektedir. Diğer taraftan Tahran yönetimi de Suriye rejimiyle uzun vadeli güçlü ekonomik ilişkiler geliştirmek bahanesiyle bölgede önemli yatırımlar yapmış, geniş toprak parçaları satın aldığı iddia edilmiştir.

İran’ın Suriye’deki Şii milis grupları

Devrim Muhafızları Ordusu Dış Operasyonlar Birimi Kudüs Gücü tarafından Suriye ve Irak’ta savaşmak üzere örgütlenen 15 farklı milis grubundan bahsedilmektedir. Doğrudan İran’a bağlı olarak hareket eden bu grupların en önemlileri Lübnan Hizbullahı, Suriye Hizbullahı, Bedr Ordusu, Fatimiyyun Tugayı, Zeynebiyyun Tugayı, Seyyide Rukiya Tugayı, Kataib-i İmam Ali, Abul Fazl Taburu, Kataib-i Hizbullah, Irak Hizbullahı’dır. Bunlar arasında Ceşy-ül Şabi, Ebu Fadıl Abbas Tugayı, Zülfikâr Tugayı, Kuteyb Seyid Şuheda ve İbn Yasir Tugayı gibi Iraklı Şii milis grupları da saymak gerekir. Bu grupların çatısı altında savaşan milislerin kesin sayıları konusunda, çelişkili ifadeler mevcuttur. Fakat 150-200 bin milisin rejim saflarında Suriye’de savaşmakta oldukları tahmin edilmektedir.
Devrim Muhafızları Ordusu Genel Komutanı 2016’da yaptığı bir açıklamada Suriye, Irak, Yemen, Afganistan ve Pakistan’da İran güdümüyle hareket eden 200 bin silahlı milis gücü oluşturduklarını ifade etmiştir. Eylül 2017’de Israel Times, bir Hizbullah komutanına dayandırarak Suriye’nin güneyinde sadece Lübnan Hizbullah’ına bağlı 10 bin milis gücünün bulunduğunu ileri sürmüştür. 6 Ocak 2018’de bir Fatimiyyun Tugayı yetkilisi şu ana kadar sadece Fatimiyyun Tugayından 2 binden fazla milisin öldüğü ve 8 bine yakın milisin de yaralandığını açıklamıştır.
Yaklaşık sayıları 150-200 bin olarak tahmin edilen Suriye rejimi için savaşan Şii milislerin yalnızca 20-25 bininin Suriye hükümetinin doğrudan kontrolü alında olduğu belirtilmektedir. Daha çok Şam kırsalı, Halep ve İdlib bölgesinde operasyonlara katılan doğrudan Esad’a bağlı milis gruplardan bazıları ise Kalamun Kalkanı, Ulusal Savunma Gücü, Anavatan Kalkanı ve Suriye Halk Ordusu’dur. Bunlardan Suriye Halk Ordusu YPG, PYD terör örgütünün yardım çağrısı üzerine 20 Şubat 2018’de yaklaşık 20 araçtan oluşan bir konvoyla Afrin’e girme girişiminde bulunmakla gündeme gelmiştir. 2017 yılında kurulan bu örgütün çeşitli suçlardan hapiste bulunan veya arananlar ve asker kaçaklarının rejim tarafından zorla askere alınarak cepheye gönderilen kişilerden oluştuğu yönünde iddialar bulunmaktadır. Suriye Halk Ordusu PYD, YPG terör örgütüne yardım etmek üzere Afrin’e girme teşebbüsünde bulunmasından sonra İran medyasında çok sık yer almaya başlamıştır. Özellikle 1 Mart 2018’de bir askeri helikopterin düşmesinin ardından Tasnim, Farsnews ve Keyhan gibi İran’ın önde gelen basın yayın organlarında bu grupla ilgili çeşitli görsellere yer verilmiş ve Türk askeri helikopterinin bu grup tarafından düşürüldüğü iddiaları ortaya atılmıştır.

Vekalet savaşı bölgeyi istikrarsız bırakacak

İran, Suriye iç savaşının başından beri Esad rejiminin ayakta kalması için var gücüyle savaşmaktadır. Başta Devrim Muhafızları Ordusu olmak üzere İran’ın istihbarat birimleri Suriye rejimine eğitim, istihbarat, örgütlenme gibi birçok alanda destek vermektedir. İran’ın Devrim Muhafızları Ordusunu bölgede bu kadar aktif olarak kullanması Tahran yönetimin gelecekte askeri projelerini sınırlarının ötesine taşıma amacında olduğunu göstermektedir. İran milis güçleri aracılığıyla yürüttüğü vekalet savaşıyla, bölgedeki konumunu güçlendirmiştir. Ancak bu durum Trump’ın İran’ı sınırlandırma politikasıyla birlikte tersine dönmüştür. İran’ın oluşturduğu Şii milis gruplar aracılığıyla bölgedeki etkinliğini artırma çabaları başta Suriye olmak üzere bölgenin daha uzun yıllar istikrarsız kalma ihtimalini güçlendirmektedir.
Kaynağımız:İran dış politikası ve modern dönem Şiî sekülerleşme süreci konularında yayınları bulunan Bursa Teknik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi İsmail Sarı aynı zamanda İRAM dış politika koordinatörüdür
[Aslen Afganistanlı olan Rahimullah Farzam, İRAM dış politika masasında asistan olarak görev yapmaktadır]

17 Ocak 2020 Cuma

Körfez diken üstünde

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


İran’ın Süleymani suikastı sonrası, kendisine bağlı vekilleri eliyle, bölgedeki gerginlikleri tırmandırma siyaseti gütmesi, Körfez ülkelerinin İran karşısındaki "yumuşak karınlarını" bir kez daha ön plana çıkardı.





Son dönemde Körfez bölgesinde meydana gelen birtakım gelişmeler bölge ülkelerini derin bir endişeye sevk etti. Söz konusu gelişimlerin en önemlisi hiç şüphesiz Haşdi Şabi komutanlarından Ebu Mehdi el-Mühendis ile birlikte İran Devrim Muhafızları Ordusunun en üst düzey komutanlarından ve İran’ın son dönemde Orta Doğu bölgesindeki askeri operasyonlarını yöneten General Kasım Süleymani’nin ABD silahlı kuvvetlerinin düzenlediği saldırıda hayatını kaybetmiş olmasıdır. ABD’nin, İran’da dini lider Hamaney’den sonra en önemli figür olarak kabul edilen Süleymani’ye yönelik düzenlediği bu suikasta, İran’ın kendi topraklarından Irak’taki ABD üslerine yönelik düzenlediği misilleme saldırısı ile ABD ve İran, tarihleri boyunca ilk defa askeri alanda karşı karşıya gelmiş oldu.
İran her ne kadar içerideki prestijini korumak için bir misilleme saldırısı düzenlese de, ABD ile askeri çatışma için askeri ve teknik kapasitesinin yetersiz olduğu bilinen bir gerçek. Ukrayna uçağının kazara vurulması, İran’ın askeri ve teknik kapasite yetersizliğini göz önüne seren en önemli gelişmedir. Her ne kadar askeri ve teknik açıdan ABD ile çatışma konusunda yetersizlikleri olsa da İran, bölge genelindeki vekilleri aracılığıyla ABD ve ABD’nin bölgesel müttefiklerine önemli ölçüde zarar verebilecek bir kapasiteye sahiptir. İran Devrim Muhafızları Komutanı Hacızade’nin suikasttan kısa bir süre sonra Devrim Muhafızları, Besic, Hizbullah, Ensarullah, Hamas, Liva Fatimiyyun ve Liva Zeynebiyyun gibi İran’ın bölge genelindeki vekillerinin bayrakları önünde verdiği mesaj önümüzdeki süreçte bölgedeki gerginliğin istikameti hakkında önemli ipuçları vermektedir. Bu durum başta Suudi Arabistan olmak üzere ABD askeri üslerinin yoğun olarak bulunduğu Körfez bölgesindeki ABD müttefiki rejimlerin tedirginliğini artırdı.
Bölgede tırmanan ve sıcak çatışmaya evirilme ihtimali olan ABD-İran gerilimi Körfez-İsrail ittifakını da yaralayabilir. Dolayısıyla Arap Baharı sürecinde artan İran tehdidi karşısında, geçmişte örtülü devam eden, İsrail-Körfez işbirliğinin alenileşmesi son dönemde yaşanan ARAMCO ve Süleymani suikastı ile de yeni bir sürece girecektir. 
İran yönetimi uzun yıllardır kendisine yönelik ABD kaynaklı bir saldırı durumunda bu saldırıdan ABD askerlerine ev sahipliği yapan Körfez ülkelerini de sorumlu tutacağını, tüm ABD askeri üsleri ve İsrail’in İran’ın hedefi olacağını deklare etmekteydi. İran açısından Orta Doğu’da bölgesel istikrar ancak ABD’nin bölgedeki askerlerini çekmesi ile mümkün olacaktır. Süleymani suikastından iki gün sonra Irak parlamentosunun, Şii vekillerin oyuyla, ABD askerlerinin ülkeden ayrılmasını öngören bir karar tasarısını oylaması ve Irak hükümetinin ABD makamlarına bu talebi iletmesi, İran’ın ABD’yi bölgeden uzaklaştırma stratejisinin önemli bir sonucu olmuştur.
İran’ın Süleymani suikastı sonrası, kendisine bağlı vekilleri eliyle, bölgedeki gerginlikleri tırmandırma siyaseti gütmesi, Körfez ülkelerinin İran karşısındaki “yumuşak karınlarını” bir kez daha ön plana çıkardı. Körfez’in İran ile bölgesel rekabette maruz kaldıkları kırılganlıklar olarak ifade edilen bu yumuşak karınlar; Yemen, Suudi Doğu Vilayeti, Bahreyn ve Hürmüz Boğazı olarak sıralanabilir.

Suudi Arabistan'ın Yemen bataklığı

Yemen, Arap Baharı sürecinin başından itibaren BAE-Suudi ekseni ile İran arasında yoğun bir vekalet savaşına sahne olmakta. İran yanlısı Husilerin ülkenin önemli bir kısmını kontrol etmesi BAE-Suudi eksenini, ülkeyi Husilerin denetiminden çıkarıp bozulan statükoyu yeniden onarmak için doğrudan askeri müdahale etmeye zorladı. 2015 yılından bugüne devam eden bu askeri müdahale, BAE-Suudi ekseninin önemli miktarda askeri ve ekonomik kaynaklarını tüketmesine rağmen, BAE-Suudi ekseni lehine politik bir sonuç açığa çıkarmaktan oldukça uzak. Yemen’den yansıyan insani krizlerin Suudilerin uluslararası itibarına indirdiği darbe bir yana uzayan kriz, BAE-Suudi ekseninde bir çatlağa yol açtı ve nihayetinde iki ülkenin Yemen’de çatışmanın eşiğine gelmesi ile sonuçlandı. Son dönemde Suudiler düzenledikleri barış girişimleri ile Yemen’de Riyad yanlısı Hadi yönetimi ve BAE yanlısı Güney Geçiş Konseyi arasında bir anlaşma sağlayarak krizi stabil tutma gayreti içinde oldular. Bu süreçte İran yanlısı Husilerin de bu barış sürecine katılacaklarına ve askeri seçeneklerle çözüm umudu kalmayan Yemen iç savaşının barışçıl görüşmelerle sona ereceğine dair bir beklenti oluştu. Özellikle ARAMCO saldırıları sonrası Suudilerin İran’a gönderdiği sıcak mesajlar Orta Doğu’daki köklü bölgesel krizlerin diplomatik yollarla barışçıl bir şekilde çözümlenebileceğine dair umutları ortaya çıkardı.
Husilerin İran yönetiminin bölgesel rekabette kullandığı etkili bir unsur olması Süleymani suikastı sonrası dikkatlerin yeniden Yemen’e odaklanmasına yol açtı. Çünkü İran Husileri kullanarak ABD ve ABD’nin bölgedeki en önemli müttefikleri olan Suudi Arabistan ve BAE’ye yönelik eylemler düzenleyebileceği gibi BAE-Suudi ekseninin askeri üslerine ve petrol tesislerine yönelik bu kanaldan bir eylem gerçekleştirebilir. Geçmişte havalimanları ve petrol tesisleri gibi çok sayıda noktaya Husiler tarafından saldırılar düzenlendi. ARAMCO gibi Suudi petrol endüstrisinin kalbi konumundaki bir tesise Husiler üzerinden düzenlenen saldırı İran’ın vekilleri eliyle üreteceği eylemlerin boyutunu göstermesi açısından önemlidir. Yine Yemen’in Kızıldeniz ve Bab el-Mendeb boğazı üzerindeki jeopolitik konumu İran’ın Husiler eliyle bu suyolu üzerinde birtakım eylemler gerçekleştirmesine de imkan sağlamaktadır.

İran’ın politik ve ideolojik nüfuzundaki Şiiler

Yalnızca Suudi Arabistan’ın değil dünyanın en önemli petrol sahası konumundaki Suudi Doğu Vilayetinin nüfusu yüzde 55 oranında Şiilerden oluşmaktadır. Petrol üretimi ve ihracatının ülkenin ekonomik güvenliği için hayati önemi ve bölgenin Suudilerin Körfeze açılan kapısı olması Doğu Vilayetini Suudi yönetimi için çok değerli kılmaktadır.
Yönetim tarafından ayrımcılığa maruz kaldıklarını ve ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüklerini düşünen bölgedeki Şiilerin ise Suud yönetimi ile köklü sorunları bulunmaktadır. Suud vatandaşı Şiilerin yönetimden duydukları bu hoşnutsuzluk, Orta Doğu’da her ideolojik ve askeri gerginlik atmosferi oluştuğunda yönetim karşıtı sokak gösterileri ve isyanlar ile kendini göstermiştir. Örneğin 1960’lı yıllarda Mısır Cumhurbaşkanı Nasır’ın liderlik ettiği Pan-Arabizm, 1980’li yıllarda Humeyni’nin devrimci İslam politikası, her iki politikanın temelde çok sayıda uyuşmazlığı olmasına rağmen, Suudi Arabistan vatandaşı Şiileri etkilemiş ve her iki dönemde de Doğu Vilayetinde çok sayıda yönetim karşıtı isyan çıkmıştır. Özellikle İran devrimini takip eden süreçte başta Suudi Arabistan vatandaşı Şiiler olmak üzere tüm Körfez bölgesindeki Şii unsurların İran’ın ideolojik ve politik nüfuzuna girmeleri, bölgedeki Şiileri İran dış politikası için çok önemli bir araç haline getirirken Suudi yönetimi için de önemli bir kırılganlık haline getirmiştir.
Ülkesindeki Şii vatandaşlarının İran’ın ideolojik ve politik nüfuzunda olması ABD-İran geriliminin had safhaya ulaştığı şu günlerde ABD müttefiki Suudi yönetimini oldukça tedirgin etmektedir. İran, bölgedeki nüfuzunu kullanarak Suudi askeri üslerine, ABD petrol şirketlerine, petrol üretim ve nakil tesislerine yönelik eylemler gerçekleştirebilir. Olası bir ABD-İran çatışmasında Suudi vatandaşı Şiilerin ülkelerinden çok İran’a sadık kalacağının bilinen bir gerçek olması, bölgede yükselen tansiyonu Suudi Arabistan’ın ekonomik güvenliği ve siyasi istikrarı için önemli bir tehdit haline getirebilir. Üstelik Şiiler arasında Suudi Arabistan’dan ayrılarak ülkenin petrol zengini Doğu Vilayetinde bağımsız bir Şii devleti (Şiistan) kurma fikri oldukça popülerdir. Nitekim 2016 yılı başlarında idam edilen Suudi vatandaşı Şii din adamı Ayetullah Nimr el-Nimr 2000’li yılların başlarından itibaren Suudi Doğu Vilayetinde bağımsız bir Şii devletini savunan önemli bir figürdü ve ülke sınırlarını aşan ününü bu ayrılıkçı fikirlere borçluydu.

Bahreyn ilk kıvılcım olabilir

Bahreyn’de Arap Baharı sürecinde Şiiler tarafından Suudi müttefiki El-Halife rejimini devirmeye yönelik çok büyük ayaklanmalar yaşanmış, El-Halife rejimi ancak Suudilerin Bahreyn’e yönelik askeri müdahalesi ile ayakta kalabilmişti.
Bahreyn, yaklaşık yüzde 85 ile nüfusuna oranla İran’dan sonra en yoğun Şii nüfusun yaşadığı ülke. 1986 yılında inşa edilen 25 km uzunluğundaki Kral Fahd Köprüsü, Bahreyn ile Suudi Arabistan’ın Doğu Vilayeti arasındaki karayolu bağlantısını sağlamaktadır. Bahreyn’in önemi, Şiilerin yoğun olarak yaşadığı Suudi Doğu Vilayetine olan coğrafi ve siyasi yakınlığı, Körfez petrol üretim ve nakil güzergahları açsından jeopolitik önemi ve ABD’nin Orta Doğu’daki en önemli deniz üssü olan 5. Filoya ev sahipliği yapmasından kaynaklanmaktadır. Bahreyn’in durumu İran için de çok özeldir. El-Halife hanedanı Bahreyn’e yerleşmeden önce bu topraklara İran hükmediyordu. 1970’li yıllara kadar da İran hükümeti Bahreyn’i topraklarının ayrılmaz bir parçası olarak gördü ve onu ülkesinin 14. eyaleti olarak kabul etti. 1979 yılında İran’da devrim gerçekleştiğinde, İran benzeri bir devrim yapma fikrine istinaden Bahreyn’de de çok geniş katılımlı gösteriler, isyan girişimleri oldu.
Bahreyn’de Arap Baharı sürecinde Şiiler tarafından Suudi müttefiki El-Halife rejimini devirmeye yönelik çok büyük ayaklanmalar yaşanmış, El-Halife rejimi ancak Suudilerin Bahreyn’e yönelik askeri müdahalesi ile ayakta kalabilmişti. Her ne kadar 2011 yılında Suudilerin liderlik ettiği askeri koalisyon rejimin isyancı Şiiler eliyle devrilmesini engellemişse de aradan geçen on yıla rağmen ülkede bir türlü siyasi istikrar sağlanamadı. Basına çok fazla yansımasa da Bahreyn’de Şiiler tarafından oluşturulan yeraltı örgütlenmelerinin rejimin güvenlik unsurlarına yönelik silahlı saldırıları on yıldan beridir devam etmektedir. Suudiler Arap Yarımadası Hizbullahı diye adlandırdıkları ve İran tarafından eğitilip desteklendiğini iddia ettikleri bu silahlı unsurları, hem Bahreyn’deki hem de Suudi Doğu Vilayetindeki güvenlik kuvvetlerine yönelik sık sık silahlı saldırılar düzenlemekle suçlamaktadır. Dolayısıyla Bahreyn İran-Suudi, İran-ABD rekabetinde önemli bir alan olarak durmaktadır. İran hem içerideki vekilleri aracılığıyla Bahreyn’deki Suudi müttefiki El-Halife rejimini istikrarsızlaştırabilecek hem de ülkedeki ABD üslerine yönelik eylemler gerçekleştirebilecek kapasiteye sahip görünmektedir. Bahreyn’in ABD-İran gerilimine sahne olması, siyasi ve coğrafi yakınlığı dikkate alındığında, bu gerginlik ve çatışmaların Suudi Doğu Vilayetine sıçrama ihtimalini de kuvvetlendirmektedir.

Hürmüz; küresel petrol ticaretinin can damarı

Hürmüz Boğazı, günlük 20 milyon varil petrolün uluslararası piyasalara aktığı bir su yolu olması ve İran’ın bu su yolu üzerindeki hakimiyeti sebebiyle küresel enerji güvenliğinin en önemli fay hatlarından birini temsil etmektedir. Bugüne kadarki politikalarına bakıldığında İran’ın Hürmüz’ü önemli bir dış politika aracı olarak kullandığı rahatlıkla söylenebilir. Örneğin geçtiğimiz aylarda İngiltere’nin Cebel-i Tarık boğazında bir İran gemisine el koymasına müteakiben İran’da Hürmüz’de bir İngiliz gemisine el koyarak misillemede bulunmuştu. Halihazırda bölge petrol kaynaklarının büyük bir çoğunluğunun Hürmüz’de İran donanmasının gözetiminde uluslararası piyasalara taşınması Hürmüz’ü bölgenin en büyük petrol ihracatçısı olan Suudi Arabistan’ın ekonomik güvenliği için hayati kılmaktadır. Her ne kadar BAE-Suudi ekseni İran’ın Hürmüz’deki kontrolünü bay-pas etmek için petrolü boru hatları ile Kızıldeniz’e taşıma girişimlerinde bulunsa da söz konusu boru hatları da İran saldırılarına karşı çok korunaklı değildir. Nitekim Arap Baharı’nın Yemen’e sıçramasını takip eden süreçte bu boru hatlarına yönelik Yemen kaynaklı çok sayıda saldırı gerçekleşmiştir.
Uzun yıllardır ABD güvenlik şemsiyesi altında varlığını sürdüren, içeriden ve dışarıdan rejimlere yönelik saldırıları ABD askeri desteği ile caydıran BAE-Suudi ekseni açısından bölgede tırmanan gerginlik yukarıda sayılan kırılganlıklardan ötürü ciddi bir tehdit teşkil etmektedir. Yönetici elit zaman zaman İran’a yönelik bir ABD askeri müdahalesini destekler görünse de aslen bölgede bir sıcak çatışmanın uzun vadede kendi çıkarına olmadığını bilmektedir. İran en önemli rakibi/düşmanı olduğu ve İran’a yönelik bir ABD müdahalesinin BAE-Suudi ekseninin lehine olduğu değerlendirilse de İran’ın yukarıda sayılan alanlarda askeri cevap üretebilme kapasitesi her biri ekonomik birer dev olmasına rağmen askeri ve politik açıdan zayıf Körfez ülkelerinde paniğe sebep olmaktadır. Ayrıca çıkması muhtemel bir sıcak çatışmanın petrol üretim ve ticareti üzerinde yaratacağı olumsuz etkiler ekonomileri büyük oranda petrole bağlı bu ülkelerin ekonomik güvenliklerini de tehdit edecektir.
Bölgede tırmanan ve sıcak çatışmaya evirilme ihtimali olan ABD-İran gerilimi Körfez-İsrail ittifakını da yaralayabilir. Dolayısıyla Arap Baharı sürecinde artan İran tehdidi karşısında, geçmişte örtülü devam eden, İsrail-Körfez işbirliğinin alenileşmesi son dönemde yaşanan ARAMCO ve Süleymani suikastı ile de yeni bir sürece girecektir. Bu durumun iki sebebi bulunmaktadır. İlk olarak İsrail uzun yıllardır İran’a yönelik bir ABD müdahalesini hararetle destekliyor. İran’a yönelik askeri bir müdahalenin Körfez’e yönelik askeri misillemeler ve Körfez’de iç isyanlara yol açabilme ihtimali, bölgeye siyasi ve coğrafi açıdan uzak sayılan, İsrail için ciddi bir sorun değilken BAE-Suudi ekseni için hayati bir sorundur. İkinci olarak olası bir Hizbullah-İsrail çatışması genel olarak Orta Doğu bölgesinde, 2006 yılındaki İsrail-Hizbullah çatışmasında olduğu gibi, Batı ve Batı yanlısı rejimler karşıtı bir toplumsal bir reaksiyon üretebilir.
Körfezde artan paniğin en önemli göstergesi Suudi Arabistan Dışişleri Bakanının gerginliğin düşürülmesinin bölgesel güvenlik ve istikrar açısından gerekliliğine yönelik açıklamaları ve Suudi Savunma Bakan yardımcısı ve Muhammed bin Selman’ın küçük kardeşi Halid bin Selman’ın ABD ve İngiltere başkentlerini kapsayan ziyaretleri ve bu ziyaretlerin gündemidir. Ayrıca Suudiler, parası Suudi Arabistan tarafından ödenme koşuluyla, ABD’den çok sayıda asker de talep etmişlerdir. Burada Halid bin Selman’ın ABD ziyareti büyük önem arz etmektedir. Daha önce Suudi Arabistan’ın ABD büyükelçisi olarak görev yapan ve Suudi Arabistan’ı Yemen bataklığından çıkarmak üzere Savunma Bakan yardımcılığına getirilen Halid bin Selman, Şarku’l Avsat’ın aktardığına göre, Suudi Arabistan’ın, bölgenin güvenlik ve istikrarını artırma amacıyla gerginliğe yol açan her şeyden uzak durma, sükûnet ve itidal sağlama çabası çerçevesinde, Beyaz Saray'ın yanı sıra Dışişleri ve Savunma Bakanlığı’ndaki üst düzey yetkililer ile görüşecek. Suudiler bir taraftan Batı başkentlerinde sükûnet ve itidal çağrıları yaparken diğer taraftan da bölgesel aktörlere gerginliği tırmandırmama yönünde telkinlerde bulunmakta. Çünkü olası bir sıcak çatışma durumunda ilk kurban olmaktan korkmaktalar.


15 Kasım 2018 Perşembe

İran-PKK anlaşmasının resmi belgesi ortaya çıktı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


ABD’den PYD’ye ültimatom geldi, “PKK ile ayrışın” denildi ardından ABD Fırat’ın doğusunda PYD’nin sınır hattından çekilmesini içeren yeni bir plan hazırladı. 

Tam bu süreçte PKK terör örgütü ile İran arasındaki işbirliğinin belgesi ortaya çıktı.




ABD Münbiç’te PKK-PYD teröristlerine karşı Türkiye ile mutabakatta.

PKK elebaşlarına yönelik ödül kararları da aldılar.

Üstüne bir de ABD’li üst düzey bir yetkili, “PYD-YPG ile ilişkimiz taktiksel ve geçici” dedi.

Bitmedi, ABD Fırat’ın doğusu için de Türkiye’ye yeni bir öneri hazırladı.

Amerika’nın Suriye’deki özel temsilcisi James Jeffrey’e bağlı heyet geçtiğimiz günlerde PYD terör örgütünün elebaşlarını ziyaret etti.

PYD’lilere, “PKK ile aranıza mesafe koyun” denildi. Amerika PKK elebaşları için ödül kararı aldığında PYD teröristlerinden PKK’yı savunan açıklama gelmişti. ABD heyetinin ziyaretinde o açıklamaya da tepki gösterildi, “PKK’nın etkisinden uzaklaşın” talimatı verildi.



Türkiye için PYD-PKK fark etmez, ikisi de terör örgütü. O nedenle daha önce “PYD, PKK’nın unsurudur” deyip sonra “ikisi ayrı” diyen James Jeffrey’e itibar edilmez. Türkiye’nin duruşu net.


ABD’NİN TÜRKİYE İÇİN HAZIRLADIĞI “FIRAT’IN DOĞUSU” ÖNERİSİ


Belki de bu nedenle ABD ekstra bir paket daha hazırladı.
PKK ile PYD’yi tamamen ayrıştırmaya yönelik planın maddeleri şöyle;

-PYD Türkiye sınırından uzak duracak, terör örgütü daha güneye çekilecek.
-Sınırdaki ABD askerleriyle PYD teröristlerinin devriyelerine son verilecek.
-Keşif uçakları sınırda gözlem uçuşu yapacak, Türkiye’nin sınır güvenliği sağlanacak.
-Bu önlemler sayesinde Türkiye’nin Fırat’ın Doğusuna yönelik askeri operasyonuna gerek kalmayacak.

ABD’nin planı ve önerisi böyle.
Tabi ne kadar güvenilir orası ayrı.
Zira “PYD’liler sınır hattından çekilecek” deniliyor ama PYD-YPG gidip yerine Suriye Demokratik Güçleri adını verdikleri isim değiştirilerek oluşturulan PKK çatılı farklı terör örgütleri gelirse, ne olacak?

Yani ABD’nin planına masada güvenilmez, sahada karşılığını mutlaka görmek lazım. ABD 2016’da da “Münbiç’e PYD’liler girmeyecek” demişti ama girdiler. 

Türkiye ABD’nin sözlü garantilerine güvenmeyi bırakalı yıllar oldu, sahada neticeyi almadan, operasyon planını Amerikalılar söz verdi diye rafa kaldırmaz.

Ama net olan bir durum var.
ABD, Türkiye’nin Suriye’deki gücünün farkında.
PYD uğruna Türkiye’yi kaybetmek istemiyorlar. PYD krizine çözüm bulamazlarsa, Türkiye Fırat’ın doğusuna girecek diye de endişeliler.


İRAN İLE PKK ARASINDAKİ İŞBİRLİĞİNİN RESMİ BELGESİ ORTAYA ÇIKTI


Tam bu aşamada Irak medyasında ilginç bir belge ortaya çıktı.
İran Devrim Muhafızlarıyla PKK terör örgütü arasındaki işbirliğinin belgesi.

İran ile PKK arasında yıllardır anlaşma olduğu biliniyor. Ama belgesi ilk kez görüldü. Hem de anlaşmanın İran kanadı, devrim muhafızları.

Üzerinde Farsça “çok gizli” ibaresi yer alan belge resmi nitelikte ve belgenin İran devrim muhafızları tarafından İran Parlamentosu Milli Güvenlik Komisyonuna gönderildiği anlaşılıyor.

O anlaşmaya göre İran, muhalif Kürtlere karşı PKK’yı kullanıyor.

PKK teröristlerine lojistik destek sağlanıyor, radar desteği veriliyor. İki taraf arasında çatışma olmayacağı taahhüt ediliyor. 

Tüm bunlar karşılığında İran sınır güvenliğini PKK’nın sağlaması isteniyor.

İran-PKK işbirliğinin belgesi Kuzey Irak medyasında yayınlandı, ABD’nin etkin olduğu bir bölgede. Türkiye İran’a PKK konusunda güvenmez, o belge çıkmasa da Türkiye, ikisi arasındaki işbirliği zaten biliyordu.

Ama ABD son günlerde PKK’yı öteleyip, PYD için de Türkiye’ye “şimdilik ona dokunmayalım” mesajı veriyor. 

İran-PKK belgesi de tam bu süreçte medyaya sızdırılıyor. Belgede İran’la işbirliğine imza atanların, PYD değil PKK’lılar olduğu vurgulanıyor.

ABD’nin “PKK ile PYD’yi ayrıştırma” stratejisiyle, İran’la PKK’yı resmiyette yan yana gösteren belgenin ortaya çıkması arasında bir bağ var mı, burası önemli bir husus. 

Yani Amerika, “ben senin için PKK’yı dışlarken, İran onlarla ortaklık imzalıyor” mesajı vererek, Fırat’ın Doğusunda Türkiye ile oluşturmak istediği anlaşma zeminine altlık mı yapıyor?



17 Ocak 2020 Cuma

ABD-İran krizindeki üç kritik soru: Hangi İran? Nasıl bir İran? Kimin İran’ı?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD ile çıkarlar bazlı “kazan-kazan” prensibine dayalı örtülü işbirliğinin İran’ı bölgesel bir güce dönüştürdüğü ortada. Fakat, görünen o ki, yaşanan konjonktür farklı işbirliklerini ve tercihleri gündeme taşımaya başlamış bulunuyor.





İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani’nin 3 Ocak’ta öldürülmesiyle başlayan, 8 Ocak’ta ABD’nin Irak’taki iki askeri üssünün İran tarafından vurulmasıyla zirve yapan krizde henüz korkulan olmadı. Zayıf bir ihtimal de olsa “3. Dünya Savaşı” ya da “Kıyamet Savaşı” senaryolarının bir kez daha gündeme geldiği bu kriz, her iki tarafın kontrollü adımları ve sağduyulu yaklaşımıyla sıcaklığını kaybetmeye başlamış durumda. Diğer taraftan, her ne kadar krizde tansiyon düşmüş olsa da, her an yeniden patlayabilir. Zira gerginlik devam ediyor, atlatılan ya da ertelenen husus bir ABD-İran savaşı ile ortaya çıkabilecek bir bölgesel savaş ya da dünya savaşı.
Her ne kadar krizde tansiyon düşmüş olsa da, her an yeniden patlayabilir. Zira gerginlik devam ediyor, şimdilik atlatılan ya da ertelenen husus bir ABD-İran savaşı ile ortaya çıkabilecek bir bölgesel savaş ya da dünya savaşı.
Nitekim İran ve Irak’ta tekrar baş gösteren, doğrudan doğruya Dini lider Hamaney’le birlikte DMO’yu, yani rejimin bizzat kendisini hedef alan protesto gösterileri ve ABD Başkanı Donald Trump’a (delilik ve akıl/ruh sağlığındaki bozukluklar bağlamında) yöneltilen eleştirilerin dozundaki artışlarla birlikte her iki ülkenin ve (Irak devleti ve halkı gibi) üçüncü tarafların talepleri, aslında bu krizi ortaya çıkaran nedenlerin ve dinamiklerin halen yerinde durduğunu gösteriyor.
İran’ın “Büyük Şeytan/ABD” ve “Küçük Şeytan/İsrail” ile mücadelesi bu iki ülkenin önünü kesemediği gibi, bölgeyi daha da zayıflatıyor ve fay hatlarını kırılgan hale getiriyor. Buna karşılık, ABD-İsrail ikilisi bölgede daha da güçleniyor.
Dolayısıyla bu tür gerginliklerin söz konusu rejimlere/yönetimlere en fazla “üç günlük” bir rahatlama, nefes alma ortamı sağlayabileceği artık anlaşılmış durumda. Daha da ötesi, özellikle İran bağlamında yaşananlar, kriz içinde kriz durumu olarak da nitelendirilebilir. Zira İran, düşürülen Ukrayna yolcu uçağıyla hem içeride hem de dışarıda sıkıntılı bir sürece girmiş durumda. Dolayısıyla cadı kazanı içten içe kayna(tıl)maya devam ediyor.
Peki, bundan sonra İran ve yakın çevresinden başlamak üzere, bölge ve tüm dünya nasıl bir krizle karşı karşıya kalabilir? Süreç nasıl bir gelişmeye işaret ediyor?

Kuru sıkı meydan okumalar ve orantısız misilleme…

İran iç siyasetini ve onun uluslararası bazdaki yerini ciddi anlamda etkileme potansiyeli taşıyan bu gelişmeler, rejimi ve onun belkemiğini oluşturan DMO’yu yoğun bir baskı ile karşı karşıya getirmiş durumda. Halk, Süleymani suikastı sonrasında savrulan kuru sıkı tehditler ve meydan okumaların ve sergilenen orantısız misillemenin yüzünden rejime karşı bir güven kaybı içinde. Rejimi çok ciddi anlamda sorguluyor ve eleştiriyor.
Düşürülen uçakta ölenler için düzenlenen anma töreninin rejim karşıtı bir gösteriye dönüşmesi ve birçok şehre yayılması, bu hayal kırıklığının ve güven sorununun bir göstergesi olarak kabul edilebilir. Göstericilerin “Devrim Muhafızları utan, ülkeyi rahat bırak”, “diktatöre ölüm”, “Süleymani katildir, Rehberi (Hamaney) de haindir” türünden attığı pek çok slogan, asıl hedefi ve krizin bundan sonraki odak noktasını göstermesi açısından dikkat çekici.
Dolayısıyla İran, siyaseten ve toplumsal olarak hızlı bir kutuplaşma ve bölünmenin içine girdiğinin güçlü sinyallerini veriyor. 2011’den bu yana ev hapsinde tutulan muhalif siyasetçi Mehdi Kerrubi’nin Hamaney’e yazdığı mektup, rejim içinde ya da İran iç dinamikleri arasında bir çatışmanın olasılık olmaktan her geçen gün çıktığını ortaya koyması açısından önemli. Zira 81 yaşındaki Kerrubi, yaşanan gelişmelerden Hamaney’i sorumlu tutuyor ve uçak hadisesinin onun dönemindeki ilk “rezillik” olmadığını, kriz yönetiminde başarısız olduğunu ifade ediyor. Daha da ötesi, seri cinayetlerin onun liderliğinde gerçekleştiğini iddia ediyor.
Bundan ötürü rejimin işi düne göre çok daha zor. Bu noktada İran’ın ABD ile yeni bir kriz başlatması ne kadar akılcı olur, açıkçası tartışmalı. Zira halk, ABD ile gerçekten bir mücadele içinde olduklarına yönelik bir endişe taşımaya başlamış durumda. Sosyal medyada paylaşılan görüntüler bu açıdan dikkat çekici. Özellikle de ABD ve İsrail bayrakları üzerinden geçmeyi reddeden protestocular boyutuyla. Bu endişe sadece İran içinde değil, bölgede İran’la hareket edenlerce de yüksek sesle dillendirilmeye başlanmış durumda.
Açıkçası İran’da ABD ile yaşanan kriz ve kavga konusunda kafalar fazlasıyla karışık…

ABD-İran arasındaki şey “kayıkçı kavgası” mı?

Kuşkusuz bu soruya net bir cevap verebilmek mümkün değil, zira 1979 Devrimi’nden bu yana ABD-İran arasında inişli-çıkışlı krizlere şahit olan dünya, kendisine dayatılan senaryoların çok farklı sonuçlarıyla yüzleşmiş durumda. Bu da, haliyle başta bölge ülkeleri olmak üzere, uluslararası kamuoyunda her iki ülkenin “korkak tavuk oyununu” oynadığı ama oyunun sonunda hep kazandığı bir “kayıkçı kavgası” algısının oluşumuna yol açmış bulunuyor.
Söz konusu algı ve bu noktada yapılan eleştiriler, elbette sadece ABD ile sınırlı değil. Benzer bir husus İran-İsrail krizlerinde de kendisini gösteriyor. Zira İran’ın nükleer faaliyetlerinden dolayı İsrail de 1990’ların başından bu yana neredeyse her gün İran’ı vuracağını söylüyor, fakat her ne hikmetse günün sonunda tüm bölge kaybederken sadece bu iki ülke devamlı surette kazanıyor. Vurulan sadece “vekil aktörler” ya da taraflarca adı konulmamış “gerçek hedefler” oluyor.
Dolayısıyla İran’ın “Büyük Şeytan/ABD” ve “Küçük Şeytan/İsrail” ile mücadelesi bu iki ülkenin önünü kesemediği gibi, sadece bölgeyi daha da zayıflatıyor ve fay hatlarını kırılgan hale getiriyor. Buna karşılık, ABD-İsrail ikilisi bölgede daha da güçleniyor. Silah lobilerinden petrol kartellerine, sermayenin sürekli daha kazançlı çıktığı bu ortamda İsrail, (Körfez örneğinde görüldüğü üzere) çevresindeki tehditleri bir diğer tehdit üzerinden bertaraf ederken ya da kendisiyle işbirliğine mahkûm kılarken; ABD, bölgedeki askeri varlığını daha da arttırıyor ve kendisine bağımlı kılıyor. Diğer taraftan da İran’a alan açarak onu bölgesel bir tehdit ve hedefe dönüştürüyor.

Trump’ın “müzakere” vurgusu “kazan-kazana” devam çağrısı mı?

İran’a açılan alanın, Sünnilik-Şiilik zemininde mezhep ihtilafını ve bu bağlamda İslam dünyasındaki bölünmüşlüğü, (“Arap-Fars”, “Arap-Kürt”, “Arap-Fars-Kürt” gibi) etnik çatışmaları daha da genişlettiği-derinleştirdiği ve Irak örneğinde görüldüğü üzere ülkelerin bölünmesini hızlandırdığı tespiti birçok kesim tarafından yapılıyor. El Kaide ve Taliban sonrasında DEAŞ üzerinden oynanan oyunun bölgede İran’ın nüfuz alanını genişletmesi bu açıdan bir tesadüf olmasa gerek. İran’ın Irak, Suriye ve Yemen’deki varlığına, bunun Tahran açısından sağladığı meşruiyet zeminine ve bu kapsamda yapılan değerlendirmelere bakıldığında durum daha da netlik kazanıyor.
Trump’ın “İran hiç savaş kazanmadı, ama asla bir müzakereyi kaybetmedi” sözü, kuvvetle muhtemel bu gerçeği de yansıtıyor. İran’ın eski cumhurbaşkanlarından Ahmedinejad’ın “ABD’nin 11 Eylül sonrası Afganistan ve Irak işgallerinde bu ülkeye yardım ettik” itirafı bu açıdan çok önemli. Nitekim rejime yönelik eleştirilerde “Direnç Cephesinin” temel hedefinin İran’a yönelik ABD saldırısını sınırları dışında tutmak olmadığı, ABD’nin bölgede yürüttüğü emperyal politikanın gerekçe gösterilmek suretiyle İran’ın kendi nüfuz alanını genişletmeye çalıştığı hususu ön plana çıkartılıyor. Kasım Süleymani’nin öldürülmesinin ardından onun aslında bir Fars milliyetçisi olduğuna yönelik iddialar ve İran’ın “Pers İmparatorluğunu” yeniden inşa peşinde olduğuna yönelik endişelerin altında da bu husus yatıyor.
Bu kapsamda tarihsel İran pragmatizmine vurgu yapılıyor ve ABD kadar İran’a da “ülkemi terk” et deniliyor. Irak halkının sokaklarda hem ABD’ye hem de İran’a karşı kullandığı temel slogan bu. Zira bugün Irak’ta “iki buçuk devlet” yapılanmasında “buçuk” Irak halkını yansıtırken, diğer ikisi ABD ve İran paralel devlet yapılanmalarına işaret ediyor.
İran’ın “kurtarıcı” olarak girdiği ülkelerde paralel devlet/yönetim inşa süreçleri elbette dikkatlerden kaçmıyor. Nitekim Suriye’de İran’a karşı değişen tutumun temelinde “Irak Modelinin” kendi ülkelerinde de adım adım uygulanacağı endişesi yatıyor. İkinci bir Irak olmak istemeyen Suriye, bundan ötürü olsa gerek Rusya’yı daha güvenilir bir ortak olarak görüyor. Son dönem Türkiye-Suriye hattındaki hareketlenmede de muhtemelen bu yerinde endişe önemli bir paya sahip. Önümüzdeki dönemde Türkiye yeni Suriye inşa sürecinde “dengeleyici” bir aktör olarak Şam nezdinde makbul bir devlete dönüşürse, hiç kimse şaşırmasın.

İran şartları ve şansını fazla zorluyor…

ABD ile çıkarlar bazlı “kazan-kazan” prensibine dayalı örtülü işbirliğinin İran’ı bölgesel bir güce dönüştürdüğü ortada. Fakat, görünen o ki, yaşanan konjonktür farklı işbirliklerini ve tercihleri gündeme taşımaya başlamış bulunuyor. Yani, İran da Soğuk Savaş sonrası değişen şartlara ve ortaya çıkan gerçekliğe uygun olarak sahip olduğu jeopolitik ve stratejik avantajdan hareketle daha fazlasını istiyor. Bu bağlamda uluslararası sistemdeki belirsizliği, zemin kayganlığını ve kaypak ilişkileri bir fırsata çevirmeye çalışıyor. Nükleer silah edinme ısrarı da bunun bir sonucu. Haliyle, şartları ve şansını fazlasıyla zorluyor.
ABD-İran arasında yaşanan sıkıntının temelinde de bu husus yatıyor.
Daha somut bir örnekle izah etmek gerekirse, İran kendisine tanınan manevra alanını içinde bulunduğu “hedefler-strateji-araçlar” ahenksizliğine rağmen daha da genişletme peşinde görünüyor. Bu da ABD’nin emperyal politikaları ile İran’ın “Pers İmparatorluğu” hedefinin kaçınılmaz bir şekilde çatışmasına yol açıyor. Cephe ülkesi olarak da karşımıza Irak çıkıyor. Son dönemde Irak’ta ABD varlığına ve hedeflerine yönelik saldırılar Washington açısından bu şekilde okunuyor. Kasım Süleymani ile Irak’taki ABD varlığına yönelik mevcut/olası terör saldırıları arasında ısrarla kurulmaya çalışılan bağın altında da bu yatıyor. ABD’nin gerçekleştirdiği suikast, bu bağlamda İran’a güçlü bir gözdağı olduğu kadar, aynı zamanda bir ihtar olması açısından da kayda değer.
Nitekim ABD’nin Süleymani suikastının 27 Aralık’ta Kerkük’te gerçekleştirilen ve bir askeri müteahhidin ölümüyle neticelenen saldırının intikamı ve Bağdat’taki Büyükelçiliğe yönelik saldırı girişimlerine bir cevap olarak nitelendirilmesi bu açıdan önemli. ABD, Süleymani üzerinden kırmızı çizgisini hatırlatıyor ve İran’ın ısrar etmesi durumunda savaşı bu ülke sınırları içine taşımaktan çekinmeyeceği mesajını veriyor. Trump’ın “ilk etapta 52 hedefi vururuz” açıklaması ve “Son 15 yılda İran Irak üzerinde gitgide daha fazla kontrol elde etti ve Irak halkı bundan mutlu değil. Bunun sonu kesinlikle iyi olmayacak!” çıkışı bu açıdan kayda değer.
Diğer taraftan İran’ın ABD’nin Irak’ı terk etme konusundaki ısrarının devam ettiği de görülüyor. Irak Parlamentosu ve içerideki birtakım gruplar (buna vekil örgütler de dahil) üzerinden ısrarı ve Amerikan üslerine yönelik saldırılar devam ederse, ABD istediği fırsatı ve meşruiyeti büyük ölçüde yakalamış olacaktır.
Bu arada, İran’ın ABD’nin başta Irak olmak üzere bölgeyi terk etmesini isterken Rusya-Çin ikilisinin desteğini arkasına alması, Trump’ı NATO’yu bölgeye daha etkin bir şekilde davet etmesine yol açmış görünüyor. Bu da krizin daha küresel bir boyuta erişebileceğiyle ilgili önemli bir gösterge olarak karşımıza çıkıyor. Bundan ötürü ABD’nin Irak’taki varlığı konusunda yaşanacak gelişmeler, krizin seyrini önemli ölçüde belirleyeceğe benziyor.

İran’a “eksen ayarı” ihtarı mı?

27-31 Aralık 2019 tarihleri arasında İran, Çin ve Rusya tarafından Hint Okyanusu ile Umman Körfezi’nde gerçekleştirilen ortak deniz tatbikatını da burada göz ardı etmemek gerekiyor. Zira Süleymani suikastı, ABD’nin su yolları ve enerji güzergâhları güvenliği bağlamında Kızıldeniz’den Hint Okyanusu’na hatta Malaka Boğazı’na kadarki varlığını, çıkarlarını tehdit etme potansiyeli taşıyan “denizdeki yeni güç üçgeni” oluşumuna ve “Kuşak ve Yol’a” (Çin İpekyolu) bir cevap olarak da karşımıza çıkıyor.
İran’ın “Akdeniz Koridoru Projesinin” ve “Kuşak ve Yol’un” önemli bir sacayağını oluşturan, Tahran’dan başlayıp Bağdat ve Şam’dan geçerek Beyrut’a ulaşan karayolunun açılışını gerçekleştiren Kasım Süleymani’nin öldürülmesi, bu boyutuyla da sembolik bir mesaj içeriyor.

Rejimin önündeki zor tercih…

Bundan ötürü İran’ın, yeni konjonktürel duruma uygun nasıl bir cevap vereceği, krizin geleceği açısından oldukça önemli. Zira Trump da adımını buna göre atacak. Bu kapsamda Trump’ın “İran’da rejim değişikliği peşinde değiliz, Ancak İran rejiminin bölgedeki vekâlet savaşları derhal sona ermelidir” açıklaması ve açık ara dünyanın en güçlü ve donanımlı ordusuna sahip olduğu çıkışı önemli. Trump bu ifadesiyle, küresel güç mücadelesinde İran’ın üstlendiği vekil güç statüsüne ve bu bağlamda bölgede yürüttüğü savaşlara dikkatleri çekerek “tercihini doğru yap” diyor.
Öyle görünüyor ki İran bu mesajı aldı. Fakat İran’ın artık eskisi gibi “kayıkçı oyununu” devam ettirebilme lüksü yok. Zira Rusya ve Çin’le son dönemde geliştirdiği ikili ilişkiler, manevra alanını fazlasıyla daraltmış vaziyette. Dolayısıyla kavganın boyutu ve geleceği büyük ölçüde şu üç soruya verilecek cevapta saklı: Hangi İran? Nasıl bir İran? Kimin İran’ı?


10 Mayıs 2018 Perşembe

Suriye'de İsrail-İran savaşına doğru

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

İran ve İsrail’in Suriye’de bir çatışmaya sürüklenmesi için iki kritik eşik vardı ve halihazırda bu iki eşik de fazlasıyla aşıldı.


Bu yazıya konu olan açık-kaynaklı istihbarat analizi ve stratejik tahmin, iddialı bir araştırma sorusuna dayanıyor: İran ve İsrail’in Suriye’de bir çatışmaya sürüklenmesi mümkün mü?
Açıkçası, bundan birkaç yıl önce bahse konu olasılık üzerine bir profesyonel bir çalışma hazırlasaydık, bu senaryo için geçilmesi gereken en önemli eşik olarak, İsrail’in Suriye’de İran’ın müttefiklerini değil, doğrudan Devrim Muhafızları personelini hedef almasını ifade edebilirdik. Muhtemelen ikinci ciddi eşik de Tahran’ın Baas rejimini ve Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri’nin muharip kapasitesini desteklemenin ötesine geçerek, LübnanHizbullahı’na açılan kapısını İsrail’e karşı kalıcı ve agresif bir hibrit harp tahkimatı haline getirmeye başlaması olacaktı. Halihazırda bu iki eşik de fazlasıyla aşıldı. Dolayısıyla, gelinen merhalede daha detaylı bir değerlendirme yapmak gerekiyor. Fakat baştan söylemeliyiz ki Suriye’de İsrail-İran çatışması artık çok güçlü bir olasılık ve Suriye’de etkin tüm aktörler, hesaplarını bu ihtimalin üzerinde durarak yapmalı.

Neden şimdi?

Zamanlamayla başlayalım: İsrail Suriye’deki İran ve Lübnan Hizbullahı varlığına yönelik kapsamlı bir harekatı neden şimdi –ya da yakın gelecekte– başlatsın? Çünkü söz konusu harekatı ertelediği her gün, durum kendisi açısından biraz daha riskli hale geliyor.
İsrail Hava Kuvvetleri Suriye’de halihazırda bir F-16 kaybetti. Üstelik, tıpkı Şayrat taarruzundan sonra gerçekleşen Pantsir S-1 kısa-orta menzilli gelişmiş hava savunma sistemleri transferi –ve muhtemelen, Sovyet döneminden kalan uzun menzilli S-200 sistemlerinin modernizasyonu– gibi, bu kez de ABD, Fransa ve Birleşik Krallık tarafından icra edilen son askeri müdahaleden sonra, Rusya Federasyonu Suriye Arap Hava Savunma Kuvvetleri’ne S-300 transferini gündeme getirdi. Ayrıca birçok gelişmiş elektronik harp sistemi de bölgede konuşlu vaziyette. Özetle, Suriye hava sahası İsrail Hava Kuvvetleri açısından giderek daha riskli bir profil sergiliyor.
Elbette İsrail için Suriye’de en büyük değişimi beraberinde getiren gelişme, Rusya Federasyonu’nun savaşın gidişatına müdahil olması, daha da önemlisi, Tartus ve Hmeymim üslerine dayanarak Suriye’de caydırıcı bir A2/AD (anti-access/area denial) sahası oluşturması.
Moskova ile kurulan kırmızı hat şimdiye dek işledi ve İsrail ile Rusya’yı bir çatışmadan uzak tuttu. Bu çok önemliydi; zira İsrail’in vurduğu bazı Suriye ve İran hedefleri, bölgedeki Rus birliklerine gerçekten yakındı. Ancak elbette Netanyahu yönetiminin Rusya ile diplomatik çabalara sonsuza kadar güvenebileceğine işaret eden herhangi bir garanti yok. Ayrıca İran ile nükleer antlaşmadan çekilen ve Tahran’a karşı sert bir tutum takınan Trump yönetimi de önemli bir cesaretlendirici faktör. Dolayısıyla Suriye hava sahasına ilişkin parametreler daha fazla karmaşık hale gelmeden ve Beyaz Saray’daki mevcut duruştan da yararlanarak, İsrail’in İran’ı ve Lübnan Hizbullahı başta olmak üzere müttefiklerini Suriye’den çıkarmak hedefiyle önleyici bir müdahalede bulunması, artık ciddiye alınması gereken bir olasılık.

Risk ve tehdit analizi



Şimdi ikinci kritik soruya geçelim: Peki, İsrail açısından Suriye’de İran ve Lübnan Hizbullahı, varlığı gerçekten bir askeri harekat riskini alabilecek kadar önemli bir tehdit düzeyinde mi? İsrail strateji çevrelerinin bu soruya yanıtı “evet”.
Suriye’nin ve daha da önemlisi İran’ın Suriye’yi kalıcı bir hibrit harp tahkimatı haline getirmesinin, İsrail savunma elitleri açısından gerçekten ne anlama geldiğini görebilmek için sırasıyla 1973, 2006, 2007 yıllarına gitmemiz gerekiyor.
1973 yılı Arap-İsrail Savaşı sırasında, güney cephesi olan Sina’da, İsrail Savunma Kuvvetleri karşılarında, gelişmiş hava savunma sistemlerinin harp sahasına getirdiği yenilikleri çok iyi kavramış, ayrıca personel tarafından kullanılan tanksavar füzelerinin piyadeye zırhlı birlikler karşısında önemli avantaj sağladığını bilen, 1967’nin hatalarını tekrarlamayan Mısır Silahlı Kuvvetleri’ni buldu. Ortadoğu için kullanılan tabirle “füzelerin Kalaşnikof’u” haline gelen Scud füzeleri de gerçek harp koşullarında ilk defa 1973’te Mısır tarafından kullanıldı. Üstelik Sovyetler tarafından Kahire’ye yapılan sevkiyatın konvansiyonel harp başlıklarından farklı seçenekler içerip içermediği de bilinmemekteydi. Son olarak, bahse konu askeri gücün ardında, Enver Sedat gibi, savaşın siyasetin farklı araçlarla icra edilen bir uzantısı olduğunu iyi bilen bir stratejik akıl vardı.
İşte tüm bu koşullar altında, iki cepheli bir savaşa sürüklenen İsrail’in yapması gereken şey, kuzeyde Hafız Esed’in ordularına karşı direnmekti. Aksi durum, İsrail için yaşamsal bir tehdidi beraberinde getirebilir ya da stratejik silah sistemlerine başvurulmasını zaruri kılabilirdi. İkinci olasılık gerçekleşseydi, Sovyetlerin vereceği tepki yıkıcı olacaktı. İsrail Savunma Kuvvetleri kuzey cephesine ilk başta büyük bir güç ayıramadı. Küçük bir zırhlı birlik, müdafaa hattını 1967’den itibaren fiili olarak kontrol edilen Golan tepelerinde kurmuştu ve Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri taarruzunu durdurmayı başardı. Harp tarihi açısından bir ders niteliğinde olan 1973 Harbi, Sina’da başlayarak gelişmiş, ancak savaşın kaderini Golan tepeleri belirlemişti. Harp tarihine kalanlar açısından savaşın iki kazananı vardı: İlki Süveyş’in doğusuna geçişi başarıyla planlayan Mısır komuta kademesi, diğeri ise güney cephesinde yaşadığı krizi kuzey cephesinde çözen İsrail kriz yönetimiydi. Nitekim her iki durum da özü itibariyle, askeri zekanın coğrafyaya ilişkin analitik yaklaşımına dayanmaktaydı.
Askeri-jeostratejik önemi bir kez daha anlaşılan Golan tepeleri, halen sözü edilen referanslarla, İsrail strateji çevreleri için, ifade ettiği önemi koruyor. Bölgedeki en hakim arazi olan bahse konu yükselti, İsrail için herhangi bir barış anlaşmasından daha kritik. Zira askeri coğrafya bağlamında bir alternatifi yok ve İsrail’in jeopolitik derinliği de yeterli değil. Dolayısıyla, Devrim Muhafızları Kudüs Güçleri’nin ve Lübnan Hizbullahı’nın söz konusu alanda etkinliğini arttırması –hatta insansız hava aracı uçuracak düzeye gelmeleri– İsrail’in İran’a yönelik daha ciddi bir askeri reaksiyonuna neden olabilir.
İkinci olarak, olası bir çatışmanın köklerini 2006 yılında aramamız gerekiyor. Hatırlanacağı üzere, İran’ın roket ve balistik füze alanındaki deneyimlerinden de yararlanan Lübnan Hizbullahı, 34 gün boyunca kesintisiz biçimde İsrail’i baskı altında tutmuş, Hava Kuvvetleri kökenli General Dan Halutz’un Genelkurmay Başkanlığı’ndaki İsrail Savunma Kuvvetleri ve Ehud Olmert hükümeti, söz konusu tehdidi, kalıcı olarak bertaraf edememişti. Aradan 12 yıl geçti ve bugün Lübnan Hizbullahı’ndan kaynaklanan füze ve roket tehdidi hem niteliksel hem de niceliksel olarak çok daha kritik bir düzeye erişti. İsrail, Iron Dome (Demir Kubbe) ve David’s Sling gibi sistemlerle roketlere ve taktik balistik füzelere yönelik ciddi kabiliyetler geliştirmiş olsa da, füze ve roket savunmasına ilişkin birkaç teknik detayı anımsatmakta yarar var. İlki, roket ve füze operasyonlarının “taarruz-dominant” karakterine sahip olduğu gerçeği. Daha açık ifade etmek gerekirse, roket ve füzelere karşı savunma yapan taraf, tehdit arz ettiği hesaplanan unsurlar karşısında, söz gelimi, yüzde 70 oranında havada imha performansına ulaşsa dahi –ki bu üst düzey bir orandır– popülasyon merkezlerine ve kritik milli altyapıya düşecek geriye kalan yüzde 30’luk paketin sonuçları hem psikolojik hem de kinetik olarak yıkıcı olabilir. Taarruz-dominant karakteristiğin bir diğer etkisi de, gelen roket ve füze tehdidinin tamamen havada imha edildiği hayali bir durumda dahi, taarruz altındaki ülkede sosyal ve ekonomik yaşamın durmasıdır. Dolayısıyla, taarruz eden taraf taarruzun şiddetini koruyabildiği sürece, büyük olasılıkla kazançlı olacaktır. Son olarak, savunma ekonomisi açısından roketlere ve taktik balistik füzelere yapılan yatırımın, roket ve füze savunması için birkaç kat daha fazla yatırımla karşılanması gerektiğinin de altını çizelim.
2006 senesini hatırlamak, bugün Suriye’de İran-İsrail çatışmasını anlamak açısından üç nedenle önem taşıyor. Öncelikle, açık-kaynaklı istihbarat verileri, Tahran’ın balistik füze üretim kapasitesinin bir bölümünü Suriye’ye taşıma gayreti içinde olduğunu gösteriyor. Özellikle Banyas yakınlarında hızla inşa edilen tesise ilişkin uydu verileri, bu hususta oldukça düşündürücü. Tahran doğrudan Suriye topraklarında füze ve roket üretim kapasitesine erişirse, vekaleten harp yetenekleri açısından çok büyük avantaj sahibi olacaktır. İkincisi, İran’ın geçtiğimiz yıl Deyr ez-Zor’a yönelik kendi topraklarından düzenlediği füze taarruzu, Batılı strateji çevreleri Şahab ve Sejil gibi daha uzun menzilli balistik füze ailelerine odaklanmışken, İran’ın güdümlü roketler ve taktik balistik füzeler alanında (özellikle quasi-ballistic uçuş yolu olan sistemlere ilişkin) gerçek bir atılım yaptığını ortaya koydu. Bu tip sistemler, harp sahasında kullanılabilen taktik nitelikleri ve hassas isabetleri ile dikkat çekiyor. İran’ın Fatih-110, Fatih-330 ve Zülfikar merhaleleriyle gelişen güdümlü roket/taktik balistik füze ailesi, Suriye’de üretilir ve Lübnan Hizbullahı’na transfer edilirse, İsrail 2006 yılından çok daha zor bir tabloyla karşı karşıya kalacaktır. Bu nedenle İsrail, işler bu düzeye gelmeden müdahaleyi seçebilir.
Son olarak 2007 yılına giderek, İsrail Hava Kuvvetleri’nin Suriye’nin el Kibar nükleer tesisini vurduğu hava saldırısını anımsamak gerekiyor. Meir Dagan liderliğindeki İsrail istihbaratının, Kuzey Kore ile Suriye Baas rejimi arasındaki kritik işbirliğini çözmesiyle ortaya çıkarılan bu gizli tesis, 2007 yılında vurulmuştu. Söz konusu nokta harekatı, İsrail makamlarınca resmi olarak ancak kısa bir süre önce sahiplenildi. Stratejik olarak 2007 müdahalesi, İsrail’in Begin Doktrini’ne dayanmakta idi. Eski Başbakan Menahem Begin’in adıyla anılan doktrin, İsrail’in çevresinde ofansif stratejik silah sistemleri üretimine, özellikle de nükleer silahlara yönelik önleyici müdahaleyi öngörüyor. 1981 yılında Irak’ın Osirak nükleer tesisine yönelik taarruz ve geçtiğimiz yıllarda İran’ın nükleer programında çalışan kilit personele yönelik faaliyetler Begin Doktrini çerçevesinde gerçekleştirildi,
Halihazırda Suriye Baas rejiminin kimyasal silahsızlanma rejimine muhalefet ettiği kesinleşti. Ayrıca ABD liderliğindeki Suriye’yi hedef alan son harekata ilişkin yapılan açıklamalarda, biyolojik silahlardan açıkça söz edilmesi de anlamlı. Dahası, Suriye’de silahsızlanma rejimi çok dar bir çerçevede uygulandığı için, Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri balistik füze yeteneklerini korudu, hatta önemli bir muharip tecrübe de edindi. Dolayısıyla Kuzey Kore ile yakın ilişkilerini sürdüren, kimyasal harp faaliyetlerine ara vermeyen Suriye’de, nükleer antlaşmayla kontrol edilemediği düşünülen İran’ın varlığı, İsrail açısından stratejik silah sistemleri segmentinde de kritik bir konu.

Felakete doğru adım adım



Lübnan Hizbullah’ına yönelik kritik silah sevkiyatlarına, Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri’nin kimyasal harp kapasitesinin bazı eşikleri aşmasına ve Golan tepelerindeki fiili duruma yönelik herhangi bir tasarrufa karşı askeri müdahalede bulunacağını ilan eden İsrail’in, son beş yılda 120 kadar hava ve füze taarruzu gerçekleştirdiği biliniyor.
Konunun önemli veçhelerini analiz edebilmek için, bu müdahaleler sonucunda İsrail Savunma Kuvvetleri’nin neleri başardığına değil, nelere engel olamadığına bakalım. Öncelikle açık-kaynaklı istihbarat verileriyle teyit edebildiğimiz üzere, İsrail İran’ın Banyas yakınlarında gelişmiş bir füze üretim tesisi inşa etmesine engel olamadı. T-4 (Tiyas) üssünde İranlıların insansız hava araçları üretmesini ve Suriye’de kullanmasını akamete uğratamadı. Devrim Muhafızları’nın dünyanın dört bir yanından Şii milisleri sistematik biçimde Suriye’ye yönlendirmesinin, Lübnan Hizbullahı’nın ülkede en ciddi askeri belirleyenlerden biri olmasının ve Başkent Şam’ın önemli noktalarına kalıcı görünen biçimde yerleşmesinin, Kudüs Güçleri’nin –fiili olarak– Golan tepelerine çok yakın askeri üsler kurmasının da önüne geçemedi.
Açıkçası Suriye’de savaşın ilk yıllarında, İsrail strateji çevrelerinde ve siyasa yapıcılarında gözlemlenen eğilim, oyun-değiştirici bir müdahaleden kaçınmak, Golan tepelerine komşu alanlarda krizleri engellemek ve en nihayetinde, Saddam Hüseyin’in savaş makinesinden sonra bir başka Baas Arap ordusunun, hatta İsrail’i dengelemeye yönelik gerçek bir stratejik silah sistemleri programı olan son Arap silahlı kuvvetlerinin, tedrici olarak yok oluşunu seyretmek idi. Gerçekten de 2011-2012 yılları anımsandığında rejimin, elindeki mezhep esasına göre kurgulanmış birkaç birlikle hareket etmeye çalıştığı, askeri istihbarat başkanı, savunma bakanı gibi üst düzey figürlerin başkent Şam’da suikasta uğradığı, neredeyse her gün Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri’nin bir generalinin muhalefet saflarına geçtiğini belirten videolar yayımladığı bir dönem akla geliyor.
Öte yandan, 2013-2015 yılları arasında yaşanan gelişmeler, İsrail açısından farklı anlamlar taşıyor. İran Suriye’ye tüm gücüyle yerleşti ve kolay sökülebilecek gibi de durmuyor. Benzer şekilde, Lübnan Hizbullahı da yeteneklerini ve Suriye’deki yerini konsolide ediyor.
İran ve İsrail arasında Suriye’de yaşanan gerilimlerin daha da tehlikeli bir hal alması, hatta Orta Doğu’da bölgesel bir savaşı tetikleyecek mahiyete ulaşması mümkün. Bu hususta önümüzde iki önemli eğilim bulunuyor. Bunlardan ilki, İsrail’in Suriye’de nokta taarruzları bırakıp İran ve Lübnan Hizbullahı’nı hedef alan geniş çaplı bir harekata girişmesi. İkincisi de İran topraklarını doğrudan, mahdut hedefli bir taarruzla vurması. Her iki durumda da olayların kontrolden çıkması kaçınılmaz.
Peki, İsrail böyle bir harekatı başarabilir mi? Bu sorunun yanıtı ayrı bir değerlendirmeyle bulunabilir. Ancak, konuyla profesyonel seviyede ilgilenenler için birkaç ipucu verelim. Öncelikle, İsrail strateji çevrelerinin, Tahran’ın nükleer programını akamete uğratmak için gerçekleştirilen Stuxnet siber saldırısının askeri-teknik hedefinde İran bulunsa da, siyasi hedefinde İsrail olduğuna ilişkin değerlendirmelerinin üzerinde durmak gerekiyor. Bu yaklaşım çerçevesinde, İsrail’in o dönemde önleyici bir taarruza karar verdiği, böyle riskli bir girişimin önüne geçmek için de ABD’nin kinetik etkileri olan siber seçeneğe yöneldiği belirtiliyor.
İkinci olarak da böyle bir müdahale için sadece İsrail Hava Kuvvetleri’ne bakmamak gerekiyor. Taktik balistik füzeler, denizaltı platformlarından ateşlenen akıllı mühimmat yetenekleri ve elektronik harp kabiliyetleri, dikkatle izlenmesi gereken diğer unsurlar.

Suriye'de İsrail'in istedikleri oluyor 

ABD'li kurt politikacı Henry Kissinger'in "Her şey yolunda giderse, yakında Ortadoğu'nun yarısı İsrail'in olacaktır" sözü Suriye bağlamında gerçekleşmek üzere.

Demokrasi getirmek bahanesiyle 6 yıldır taşeron teröristler aracılığıyla yakılıp yıkılan Suriye, adım adım Yahudilerin Arzı Mevud hedefine hazırlanıyor. Bu hedefe ulaşmak için öncelikle Suriye'nin kuzeyinde bir federasyon ilan edilmesi planlanıyor. Reuters’a açıklamalarda bulunan Suriye'nin kuzeyindeki Kobani kentinin dış ilişkiler yetkilisi İdris Nassan, Suriye’de Kürtlerin kontrolündeki bölgelerde yakın bir zamanda federal sistem ilan edilmesini beklediğini söyledi. Federasyon ilanının özyönetim çerçevesinin genişletilmesi anlamına geldiğini ifade eden Nassan, bölgenin adının ‘Kuzey Suriye Federasyonu’ olacağını ve burada yaşayan tüm etnik grupların temsil edileceğini duyurdu. Suriye'nin kuzeyinde, Türkiye sınırı boyunca yer alan Cezire, Kobani ve Afrin olarak adlandırılan üç bölge PYD unsurlarının kontrolünde bulunuyor.

2 Ocak 2018 Salı

İran'daki protestolar şiddetlenerek devam ediyor?

Tamer Ashraf
İran'daki protestolar şiddetlenerek devam ediyor.İran’da hayat pahalılığını protesto için başlayan gösterilerin 5’inci gününde, Cumhurbaşkanı Ruhani’nin barışçıl eylem çağrısı sonuç vermedi. Bir polis merkezi ve askeri üsse silahlı saldırı düzenlendi. Olaylarda toplam 17 protestocu ve 2 Devrim Muhafızı öldü.
İRAN’ın kuzeydoğusundaki Meşhed kentinde, 28 Aralık’ta yumurta fiyatlarının iki katına çıkmasını protesto amacıyla başlayan ve ülkeye yayılan eylemlerin 5’inci gününde yine kan döküldü.
İran devlet televizyonu tarafından yapılan açıklamada, protestolara katılan bazı silahlı göstericilerin, polis karakolları ve askeri üsleri ele geçirmeye çalıştığı ancak “güvenlik güçleri tarafından püskürtüldüğü” belirtildi. Bu karakol ve askeri üslerin hangileri olduğuna ve saldırganların kimliğine dair ayrıntı verilmedi. Ayrıca bir bankanın yağmalandığı, binaların camlarının kırıldığı, arabaların ters çevrildiği ve bir itfaiye aracının ateşe verildiği duyuruldu.
2 DEVRİM MUHAFIZI ÖLDÜ
Gösterilerde; Tahran merkezinde ve çevresinde 10 gösterici yaşamını yitirdi. Najafabad’da, 2 Devrim Muhafızı ile 2 gösterici öldü. İsfahan’da da, 5 protestocu hayatını kaybetti. İran devlet televizyonu 1 Ocak'ı 2 Ocak'a bağlayan gece yaşanan gösterilerde 9 kişinin öldüğünü duyurdu. Böylece olaylarda ölenlerin sayısı 28’e yükseldi. Gösterilere katıldığı için gözaltına alınanların sayısı ise 377 olarak açıklandı. En fazla gözaltı başkent Tahran’da yapıldı. Başkentte 200, Erak kentinde 100, İsfahan’da 60, Batı Azerbaycan Eyaleti’nde 10 ve Rebatkerim İlçesi’nde 7 kişi gözaltına alındı. Ülkede, Instagram ve göstericilerin organize olmak için kullandığı popüler mesajlaşma aplikasyonu Telegram’a erişim engellendi.
GENEL GREV ÇAĞRISI
Gösterilerin 5’inci gününde eylemciler, ülke çapında genel grev çağrısı yapıyor. Sosyal medya aracılığıyla yayılan ve işçileri bugün genel greve çağıran afişte, #IranWideStrike etiketi kullanıldı.
İSTİFALAR BAŞLADI
Ekonomik şikâyetlerle başlayıp rejim karşıtı protestolara dönüşen eylemlere yönelik orantısız şiddete tepkiler büyüyor. Sosyal medyada yayılan bir paylaşımda, bir polisin mektup yazarak eylemcilerin yanında olduğunu ifade ettiği ve istifasını sunduğu görüldü. Önümüzdeki günlerde Devrim Muhafızları’ndan daha fazla istifa haberi gelmesi bekleniyor.
‘2009’DAN DAHA BÜYÜK OLABİLİR’
Nobel Barış Ödülü sahibi İranlı avukat Şirin Ebadi, İran’daki eylemlerin kısa sürede sona ermesini beklemediğini, 2009’daki Yeşil Dalga’dan daha büyük bir hareketlenme olabileceğini söyledi. İtalya’nın La Repubblica Gazetesi’ne konuşan Ebadi, “İran’da çok ciddi bir ekonomik kriz yaşandığı sır değil. Yolsuzluk tüm ülkede afallatıcı seviyelerde.
Pek çok kişinin beklentisinin aksine Avrupa ve ABD ile 2015’te yapılan nükleer anlaşma halka gerçek faydalar sağlamadı. Ayrıca İran’ın çok fazla askeri harcaması var. Halk artık silaha daha fazla para harcanmasını istemiyor. Yüksek işsizlik, yolsuzluk ve sansür ortamında gençler çok büyük hayal kırıklığı yaşıyor. Ekonomik durum ve zenginlerle yoksullar arasındaki büyük uçurum protesto gösterilerinin ardındaki ana neden” dedi.
AZERİLER DE SOKAĞA İNDİ
İran’da hükümet karşıtı gösterilere, Azeri Türkleri de katıldı. Doğu Azerbaycan Eyaleti’nde bulunan Maragheh kasabasında bir grup Azeri Türkü, Türkçe sloganlar ve bozkurt işaretleriyle hükümeti protesto etti.
RUHANİ’DEN UYARI
Olayların büyümesi üzerine İran Bakanlar Kurulu, Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani başkanlığında önceki gece acil bir toplantı yaptı. Toplantı sonrası bir açıklama yapan Cumhurbaşkanı Ruhani, “İranlılar, İran hükümetini protesto etmek ve eleştirmekte özgürdürler. Protestolar, İslam Cumhuriyeti’ndeki durumun iyileşmesine yol açacak bir şekilde yapılmalı. Şiddet ve kamusal alanlara zarar vermek eleştiri değildir. Ama eleştiri ve protestoların ülkenin ve halkın durumunu iyileştirmesi için çaba harcamalıyız. Hükümet vandallık yapan ve çevreye zarar veren gruplara tolerans göstermeyecektir” dedi. İran Meclisi de olayları görüşmek üzere dün acil toplandı.
TRUMP: İRAN’DA DEĞİŞİM ZAMANI
Ruhani’nin açıklamasından kısa süre sonra ABD ve İsrail’den protestoları destekleyen açıklamalar geldi. Beyaz Saray Basın Sözcüsü Sarah Huckabee Sanders, “İran halkının kendilerini barışçıl şekilde ifade etme hakkını destekliyoruz. Sesleri duyulmayı hak ediyor” dedi. ABD Başkanı DonaldTrump ise gelişmelere ilişkin dün ikinci Twitter mesajını paylaştı. Trump, “İran Obama yönetiminin kendileriyle yaptığı berbat anlaşmaya rağmen her seviyede başarısız oluyor. Büyük İran halkı yıllardır baskı altında yaşıyor. Yiyecek ve özgürlüğe açlar. İnsan haklarıyla birlikte İran’ın varlığı yağmalanıyor. Değişim zamanı” ifadelerini kullandı. Trump olayların ilk günlerinde “Rejimin yolsuzluğundan ve yurtdışında terörizmi beslemesinden bıkan İran vatandaşlarının barışçıl gösterilerine ilişkin haberler geliyor. İran hükümeti, vatandaşlarının ifade hakkı da dahil her türlü hakkına saygı duymalı” diye mesaj yayınlamıştı.
Donald J. Trump
✔
What a year it’s been, and we're just getting started. Together, we are MAKING AMERICA GREAT AGAIN! Happy New Year!!
Donald J. Trump
Iran is failing at every level despite the terrible deal made with them by the Obama Administration. The great Iranian people have been repressed for many years. They are hungry for food & for freedom. Along with human rights, the wealth of Iran is being looted. TIME FOR CHANGE!
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da, Twitter’dan yayınladığı videoda, “İran rejimi, İranlılar ve İsrailliler arasında nefret uyandırmaya çalışıyor. Başaramayacaklar. Bu rejim nihayet düştüğünde -ve bir gün olacakİranlılar ve İsrailliler bir kez daha harika arkadaşlar olacak. İran halkına özgürlük arayışında başarılar dilerim” dedi. İsrail İstihbarat Bakanı Israel Katz ise protestoları desteklediklerini ancak başlamasına müdahalelerinin olmadığını söyledi. Katz, “İran halkı özgürlük ve demokrasiye geçişi sağlarsa, İsrail ve bölge üzerindeki çok sayıda tehlike yok olur” ifadesini kullandı.
‘DIŞ MIHRAK İŞİ’
Bu açıklamaların ardından Tahran yönetiminden olayların dış mihrakların müdahalesi sonucu başladığı iddiası geldi. İran Savunma Bakanı Tuğgeneral Emir Hatemi, “İran’ın düşmanları, siyasi karışıkları ve protestoları provoke ederek İslam Cumhuriyeti’nde güvensizlik yaratmak için ellerinden geleni ardına koymuyor” diye konuştu.
‘İRAN’IN MESELESİ, DIŞ MÜDAHALE KABUL EDİLEMEZ’
Rusya, İran’da yaşanan gelişmelerin ülkenin iç meselesi olduğunu vurgulayarak, “İran’daki durumu istikrarsızlaştırabilecek dış müdahaleler kabul edilemez” açıklamasında bulundu. Rusya Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan yazılı açıklamada, İran’da yaşanan gelişmelerin kan dökülerek veya şiddet yoluyla tırmanmamasının umulduğu kaydedildi.
Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel de, İran’daki gelişmelerden endişe duyduğunu belirtti. Şiddet içeren eylemlerden kaçınılmasını isteyen Gabriel, “İran hükümetine, göstericilerin haklarına saygı gösterme, toplanmalarına müsaade etme, özgürce ve barışçıl bir şekilde seslerini duyurmalarına izin verme” çağrısında bulundu.
BAHREYN UYARDI
Bahreyn’in ise vatandaşlarından “güvenlik koşulları” gerekçesiyle İran’dan ayrılmalarını istediği bildirildi. Bahreyn Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan ve ülkenin resmi haber ajansı BENA’da yayımlanan açıklamada, “Bahreyn, istikrarsız güvenlik koşulları ve ülkedeki bazı kentlerde yaşanan şiddet olaylarını dikkate alarak bütün vatandaşlarını hiçbir şekilde İran’a seyahat etmemeye çağırıyor” denildi.
MUHARREM SARIKAYA: YUMURTADAN ÇIKACAKLAR
İRAN’daki eylemler; başlangıç yerleri, tarafları ve karşı eylemcileri açısından tam çelişkiler yumağı...
Aykırılıkların içeriğine girmeden belirteyim, Ankara gelişmeleri “kaygı ve dikkatle” izliyor.
PKK’nın İran’daki kolu PEJAK’ın ve Suudi Arabistan desteğindeki grupların katkı vermesi, ABD ve İsrail’in destek mesajları izleniyor.
Ankara, İran yönetiminin eylemleri bastırma gücüne dikkat çekmekle birlikte, toplumsal hareketten çıkıp kitle eylemine dönüşmesinden kaygı duyuyor.
Tahran yönetiminin daha ileri gitmeden eylemleri bastırma gücü olduğuna vurgu yapılıyor.
Bu ihtimal yüksek olsa da 2009’daki eylemlerden sonraki en geniş protesto hareketine tanıklık ediliyor.
Ayrıca muhafazakâr ağırlığıyla bilinen Meşhed’de başlayıp aynı nitelikteki Kum gibi taşra illerinde yayılan gösterilerin omurgasını da yakın zamana kadar rejime destek verenler oluşturuyor.
Orta gelirli kentli kesimin politik dürtmesini de içermiyor.
Ancak, “yumurta fiyatlarının iki katına çıkması”, “işsizliğin artması” ve bunların “Suriye, Irak, Lübnan’daki askeri giderlere bağlanması”nı içeren ekonomik taleplerin ötesine geçip, politik kitle hareketine dönüşmesi ihtimalini içinde barındırıyor.
KİTLE HAREKETİ Mİ?
Eylem kırdan kente doğru yayıldığı için gücünü daha da artırıyor
Çünkü daha önceki kentsel protestolara duyarsız kalan kesim bu hareketi başlatanlar.
Daha önemlisi, hükümetin ekonomik uygulaması için Cumhurbaşkanı Ruhani protesto edilirken, dini lider Hamaney de aynı oranda nasibini aldı; Şah Pehlevi’ye övgüler düzüldü.
Bu da İran devletini, eylemleri farklı yöntemle bastırma yoluna itti.
Motosikletleri ve çivili sopalarıyla tanınan paramiliter grup Besiclerin saldırıp ölümüne neden oldukları kişiler aslında yakın geçmişe kadar onlara destek olanlar.
Eyleme yardımcı olanlar ise onların bugüne kadar kendilerinden saymadığı, ülkesi açısından “şeytan” gördüğü ABD, İsrail, Suudi Arabistan...
Bu çelişkili durumdan nasıl sonuç çıkar bilinmez, ancak kırsalda başlayan toplumsal hareketlerin hükümetler açısından en tehlikeli yönü kitle hareketine dönmesidir; çünkü kitlenin aklı yoktur, yıkıcıdır.
İRAN’I FRENLER
Prof. Dr. Mitat Çelikpala ile dün sohbet ederken Suriye’de DAEŞ’ın temizlenmesiyle birlikte bölgede ikinci raunda geçildiğinin belirtti, “Amaç İran’ı içişleriyle meşgul edip dıştaki yayılmasını kırmak” dedi.
Prof. Dr. M. Akif Okur çelişkili yapısının eylemlerin yayılmasının önündeki engel olduğunu vurguladı.
“PEJAK, ABD, İsrail gibi ekonomik argümandan çıkıp rejime karşı muhalif ittifakın girişimi diye bakılırsa ayaklanan kitlede düşme olur...”
İran üzerine çalışmalarıyla tanınan TOBB ETÜ’den Dr. Gülriz Şen ise eylemlerde Şah dönemine atıf yapılmasına dikkat çekip ekledi:
“Kum’daki İslam’a aykırı sloganlar önemli. Orta sınıf Ruhani ile rahatlamıştı, yoksul muhafazakâr kesim ekonomik nedenle ayaklandı. Askeri harcamaların eleştirilmesi de önemli. Nereye varacağını kestirmek zor.”
İran’da başlayan eylemlerin nasıl sonuç doğuracağı, iktidarın tutumuyla da paralellik gösterir.
Ancak İran yönetimini bölgedeki rahatlığından alıkoyar, içe kapar...
Batı ve İran muhalifi bölge ülkeleri açısından da beklenen sonucu doğurur...
ÖZCAN TİKİT: İRAN'DA NELER OLUYOR?
OTORİTER bir medya rejiminin olması nedeniyle olayların manası ve nereye gidebileceği açısından anlaşılması hayli zor bir ülkedir İran. Ülkeden haber alma imkânlarının kısıtlı olması, en çok da İran’da kaos eşliğinde bir rejim değişikliği hayal edenlerin işine gelir. Yıllarca İran’ı dünyaya ucube, zırcahil, sefaletin zirvede yaşandığı bir ülke olarak gösteren malum kesimler, Tahran’ın yol açtığı bu bilgi kirliliğini bugün de kendi amaçları doğrultusunda kullanıyorlar ne yazık ki.
Ülke, yönetimde bulunanların hatalı politik tercihleri ve bunun sonucunda hızla yükselmeye başlayan hayat pahalılığına tepkinin sokağa taşması nedeniyle çalkantılı bir süreçten geçiyor. Şaşırtıcı bir şekilde tepkiler önceki olayların aksine dini otoritenin merkezi sayılan Meşhed ve taşradan yükseliyor.
Normal şartlar altında İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin, bu süreçte tepkileri yatıştırabilecek bir rol oynaması beklenirdi. Ancak vaziyet Ruhani’nin de tepkilerin hedefinde olduğuna işaret ediyor.
Oysa Ruhani birkaç yıl öncesine kadar, bugün protesto gösterisi yapan kesimin en büyük umuduydu. Rejim 2009’da Mahmud Ahmedinejad’ın, refomcu aday Mir Hüseyin Musavi karşısında galip geldiği şaibeli seçimi iptal etmeyi reddetmişti. O vakit başlayan gösteriler de gayet kanlı bir şekilde bastırılmıştı. Ancak şaşırtıcı bir şekilde 2013’teki seçimde aynı İran rejimi, aklını başına aldığına dair tutum takınarak Hasan Ruhani’nin 16 milyon değişim yanlısının oylarıyla iktidara gelmesine izin vermişti. Dini lider Ayetullah Ali Hamaney’in bu süreçte Ruhani’ye verdiği destek 2009’da ezilen küskünlere yönelik bir açılım olarak okunmuştu.
Hayal kırıklığı yaşayan halka “umudun” simgesi olarak pazarlanan Ruhani’nin en büyük zaferiyse ABD ve diğer 5 büyük devletle imzalanan nükleer anlaşma olmuştu. 2015’te anlaşmanın imzalandığı gün İran’da bayram havası esmiş, özellikle Ruhani’ye destek vermiş reformcu kesimde geleceğe dair umutlar zirveye çıkmıştı. O gün için beklenen şey, bu anlaşmanın etkisiyle İran’ın bankalarda dondurulmuş yüz milyarlarca dolarının kullanıma açılması ve uluslararası yaptırımların kalkmasıyla birlikte ülkede ekonominin canlanıp işsizlik ve enflasyon gibi sorunların çözüm yoluna girmesiydi.
Aslında benzeri bir beklenti İran yönetimi tarafından da satın alınmıştı. Tahran, satın aldığı bu senaryoya göre planlar hazırlayıp cesur hamleler yaptı. Bunun en açık göstergesi, rejimin bölgesel dış politika konularında attığı adımlara yansıdı. Gayet savurgan bir yol izlenerek henüz gelmeyen paranın hayaliyle hesapsız harcamalar yapıldı.
İran’ın Suriye’deki Esad rejimine verdiği askeri ve ekonomik yardımlar, 2015’te Batı’yla yapılan bu anlaşmadan sonra zirveye çıktı. Aynı dönemde Yemen’e, Lübnan’a ve Irak’a el atıldı. Bu ülkelerdeki rejim ve milis güçlere verilen askeri ve ekonomik destekler içeride zaten büyük bir sıkıntıda olan ekonomiye ağır darbeler indirdi.
ABD’de Başkan Donald Trump’ın 2017’de iktidara geldikten sonra nükleer anlaşmayı onaylamayı reddetmesiyse önceden harcanan paranın İran hazinesine girme ihtimalini iyice düşürdü. Pozitif senaryoların suya düşmesi, halkta hayal kırıklığını artırdı. Günün sonunda ayağını yorganına göre uzatmayı bilmemiş her devlet gibi İran da faturayı kendi halkına kesti. İçerideki kaos ve karmaşa hali de zaten böyle başladı.

Elbette ki bu durum İran’ın mevcut krizin altında kalıp boğulacağı anlamına gelmiyor. Geçmişte büyük güçlükleri aşmasıyla bilinen İran, bu sorunu da aşacaktır muhtemelen. Ancak öncelikle ülkedeki ateşe benzin dökmeye çalışan diğer devletlere duyulan öfkenin, içeride meşru taleplerle gösteri yapan halka yönelmesinin engellenmesi gerekiyor. Zira bölgede son dönemde tanığı olduğumuz tüm krizler, rejimler bu yolu tercih edince sorunların aşılmasının daha da zorlaştığını gösteriyor.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html