BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
mülteciler sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
mülteciler sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

20 Eylül 2018 Perşembe

Suriye'de rejimin sinsi planı: Demografik dönüşüm

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri'nin sinsi bir planı var. İktidardaki dar zümre, ülkenin demografik yapısını zorla değiştirebilmek için yerlerinden edilmiş herkesi 'sürekli mülteciler' haline getirmeyi planlıyor.

Başlarken şu noktayı açıklığa kavuşturalım: Baas rejimi ve sahada onun askeri ajandasını yürüten Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri, İdlib'i, aralarında terör örgütlerinin de olduğu devlet dışı aktörlerden temizleme maksadı taşıyan bir savaşa falan hazırlanmıyor. Var olduğunu varsaysak dahi bu hedef, şehrin Sünni sakinlerini sistematik şiddet eylemleriyle kovma ve bölgede etno-mezhepsel temizlik icra etme esas hedefinin yanında ancak ikincil kalıyor.
Bu mahut kavram -depopülasyon; bir bölgedeki nüfusu zorla yerlerinden etme- rejimin operasyonel ve stratejik hesaplarından kaynaklanıyor.
Operasyonel düzeyde, rejim kendi personel eksikliklerini telafi etme mücadelesi veriyor. Askeri bilimlerdeki istatistiki çalışmalar, düşük yoğunluklu çatışma ortamlarında icra edilen istikrarı tesise yönelik operasyonların, asgari düzeyde, 1,000 mukim kişi başına 20 askeri personel gerektirdiğini gösteriyor. Dolayısıyla, Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri’nin İdlib'i kati bir surette kontrol altına alabilmek için yaklaşık 60 bin askeri personele ihtiyacı olacaktır. Oysa Baas rejiminin bu büyüklükte bir askeri birliği sürekli tahsis etme lüksü bulunmuyor. Esed'in askeri insan kaynağı, kağıt üzerinde 100 bin civarında olmasına rağmen, gerçekçi olarak rejimin elinde taarruzi harekatlar için kullanabileceği, 20 bin kadar olduğu tahmin edilen, elit ve güvenilir asker var. Ayrıca, elit birliklerini başkentten ve diğer çok önemli merkezlerden yüzlerce kilometre uzakta uzun süreler boyunca konuşlandırması da mümkün değil. İşte bu yüzden Esed, İran tarafından beslenen Şii milislere, Devrim Muhafızları Kudüs Güçleri’ne ve Lübnan Hizbullahı'na da muhtaç; bu unsurlar fazladan 30 bin kişilik bir savaş gücü anlamına geliyor.
Stratejik düzeyde ise rejimin daha sinsi bir planı var. Aralarında Suriye Arap Hava Kuvvetleri İstihbaratının başında olan General Cemil Hassan'ın da olduğu bazı üst düzey Suriyeli generallerin işaretlerini verdiği gibi, iktidardaki dar zümre, ülkenin demografik yapısını zorla değiştirebilmek için yerlerinden edilmiş herkesi ‘sürekli mülteciler’ haline getirmeyi planlıyor.
Birleşmiş Milletler terminolojisiyle söyleyecek olursak, böyle bir operasyonel konsept, insanlığa karşı işlenen suçlar kategorisinde değerlendiriliyor. Şu an Suriye yaşanan şey, özü itibariyle, budur.
Sorunlu komuta yapısı
Açık kaynaklı istihbarat verilerine göre Suriye Arap Kara Kuvvetleri’nin çok sayıda muharebeye girip çıkarak tecrübe kazanmış elit unsurları, İdlib ve mücavir bölgelerde taarruz düzenine geçmiş halde bulunuyorlar. Cumhuriyet Muhafızları, Kaplan Kuvvetleri ve 4. Zırhlı Tümen gibi birliklerden oluşan bu rejim muhafız güçleri, Baas rejiminin dayandığı siyasi temellerle uyum içinde, mezhepçi bir tarzda örgütlenmiştir.
Birkaç isim verecek olursak; Gen. Süheyl Hassan, Gen. Talal Mahluf, Gen. Evs Aslan ve Gen. Mahir Esed gibi önde gelen birlik komutanlarının çoğu, ayrım gözetmeksizin kuvvet kullanımından, varil bombalarına ve kimyasal silah kullanımına kadar sistematik suçlar işleme konusunda kabarık sicillere sahip. Böylesine sorunlu bir askeri komuta yapısı, hem Suriye halkına hem de bölgeye dönük önemli riskleri de beraberinde getirecektir.
Ayrıca, Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri, kendisini destekleyen çeşitli paramiliter gruplarla birlikte ilerliyor. Bu eşkıya profilli yardımcı unsurlar, düzenli bir askeri birliğin aksine, katı angajman kurallarıyla tam olarak kontrol altında tutulamazlar. Suriye'nin birçok köşesinde, bu mezhepçi paramiliter güçlerin yaptıklarını tarif etmede kullanılabilecek en uygun tabir, etno-mezhepsel temizliktir; bu grupların faaliyetlerini salt askeri harekat olarak tanımlamak teknik açıdan mümkün değil.
Neticede, Suriyeli mültecilerin Avrupa'ya akın akın gitmesi problemi, esas olarak Suriye Arap Silahlı Kuvvetlerinin hedef ayrımı yapmaksızın sistematik şiddet içeren askeri operasyonlarından kaynaklanıyor. İdlib sadece bu operasyonların gerçek yüzünü ortaya koyan bir örnek. Özetle, Baas rejiminin ülkede zor kullanarak kendi işine gelecek bir demografik yapı inşa etme niyetlerine engel olunmazsa, açık konuşalım, Suriyeli mülteciler ülkelerine asla geri dönemeyeceklerdir.
Geçmişin hayaletleri
İdlib'deki mevcut durum geçmişin bir kalıntısı olduğu kadar geleceğin de belirleyicisi.
Trump yönetimi, daha görevi yeni üstlendiğinde, altı oyulmuş ve kötü yönetilmekte olan bir Suriye dosyası bulmuştu. Trump'ın selefi olan Obama, dış politikasını ve güvenlik stratejisini Bush döneminden kalan mirası tamamıyla değiştirmek anlayışı üzerine inşa etti. Bunu yapabilmek için Obama yönetimi, temel güvenlik meselelerini belirleyen neo-con Cumhuriyetçi politikaları tersine çevirmeyi tercih etti. 2013 yılı bu açıdan tarihi bir dönüm noktası, kimyasal silahların kullanımını yasaklayan son derece gerekli bir uluslararası normun belki de çöküşüne sebebiyet vermiş olabilecek bir kilometre taşı oldu. O sene Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri, Guta'da 1,500'den fazla insanın ölümüne sebep olan kimyasal saldırıyı gerçekleştirdi. Sonuç olarak Başkan Obama'nın gündemi diğer bir Baas rejimi, bir kitle imha silahları dosyası ve Ortadoğu'da yeni askeri müdahale ihtimalleri gibi konularla dolu idi. Sadece Suriye halkını değil, silahlı çatışmanın küresel normlarını da kurtarmak için 'peki şimdi ne yapmalıyız' diye sormak yerine Obama yönetimi kendisine 'acaba Bush yönetimi nasıl davranırdı’ sorusunu sorup bunun tam da aksini yapmışa benziyor.
Isaac Asimov'un 1980 tarihli, meşhur "Bir Cehalet Kültü" başlıklı makalesine benzer şekilde, Washington, 2013 senesinde, bir idealist iyimserlik kültüne tanıklık etti (kimisi buna 'naif’ veya 'gerçekçilikten uzak' da diyebilir); bu kült, şartlar ne olursa olsun çok ciddi güvenlik meselelerinde askeri olmayan çözümleri öne çıkarma konusunda bir saplantı -bir tercih değil- ile birlikte kendini gösterdi.
2012 yılında, yani 2013'teki Guta saldırılarından önce, Suriye Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Cihad Makdisi, rejimin kendi halkına karşı kimyasal veya biyolojik silahlar kullanmayacağını vurgulamıştı. Nitekim, bu beyanat Şam'ın elinin altında nükleer olmayan Kitle İmha Silahları envanterinin varlığını ortaya koyan ilk net itiraf olma özelliği de taşıyor idi. Konuyla ilgili bilhassa hatırlanan, Başkan Obama'nın, daha iç savaşın başlarında, bu terör silahlarının kullanımına yönelik bir kırmızı çizgi çekmiş olması. Bu kırmızı çizgi hiçbir karşılık bulmadan ihlal edildiğinde, ABD Silahlı Kuvvetleri harekete geçmeye hazırlanıyordu. Fakat Rusya, aracı olarak devreye girerek Washington'ı, Suriye'nin kimyasal silahlardan arındırılması karşılığında, yaptığı askeri yığınağı durdurmaya ikna etmesiyle Esed'i kurtarmış oldu.
Bu kritik noktada, bazı uzmanlar ABD yönetimini böyle bir 'yumuşak ve naif’ yaklaşımın getirebileceği ciddi dezavantajlar konusunda uyardı. Ancak, iyimserlik semalarında kanat çırpılan o günlerde, oksimoron kavramına klasik bir örnek teşkil edecek şekilde, neredeyse tüm uluslararası bilimsel toplantılarda dahi 'liberal bir baskı' hakimdi. Açıkçası, Suriye rejiminin kimyasal silah kullanımının cezalandırılmaması, Bush dönemi mirasının geriye döndürülmesinin artık bir dış politika tercihi olmadığını, fakat analitik patolojiler doğuran bir saplantı haline geldiğini ortaya koymuş oldu. Çarpıcı biçimde, Obama başkanlığı devretmeden önce, ABD istihbarat çevreleri Suriye rejiminin silahsızlanma planını ihlal ettiği neticesine çoktan varmış bulunuyordu.
Daha sonra 2017'de Han Şeyhun'da gerçekleştirilen kimyasal saldırı ve sonrasındaki gelişmeler, görevdeki ABD yönetimini, uluslararası müttefikleriyle birlikte askeri bir müdahaleye artık mecbur bıraktı. Fakat çok geç kalınmıştı. Bir başka deyişle, 2013'te yaşananlar sadece Suriye'nin kimyasal silah envanterini bertaraf etme konusunda başarısız olmakla kalmadı, aynı zamanda Suriye rejimine, böyle suçların yanına kâr kalacağını da göstermiş oldu.
Türkiye'nin karşılık verme kapasitesi var
İdlib'deki mevcut sıkıntılı meseleye dönecek olursak; 'Pandora'nın kutusunu açmanın', sadece insani bir felaketin daha berbat bir hale sokulması anlamına gelmeyebileceği vurgulanmalı.
Avrupa'yı mülteci akınından koruyan ve halihazırda sayıları yaklaşık 4 milyonu bulan mülteciye yıllardır ev sahipliği yapan Türkiye, yeni bir kitlesel göç dalgasını kaldıramaz. Kontrolsüz bırakılırsa, Baas rejiminin İdlib'de gerçekleştirdiği acımasız saldırılar bölgesel bir çatışmaya sebep olabilir. Bu açıdan, yaşanma ihtimali bulunan iki kritik gelişme, Türkiye'den çok güçlü bir tepki alabilecektir.
İlk olarak, kimyasal saldırı durumunda sınır aşan bir kontaminasyon tehlikesi bulunuyor. Nüfusu göçe zorlama ve İdlib'i, altyapısını tamamen tahrip etmeden ele geçirme yolunu tutması durumunda rejim, bir kez daha kimyasal yeteneklerine başvurabilir. Esed'in askeri planlamacıları da, muharip insan kaynağı alanındaki dezavantajlarını kapatmak için kimyasal silah kullanmayı düşünebilir. Hava koşulları ve tercih edilecek kimyasal harp ajanına bağlı olarak, Türkiye toprakları veya Türkiye'nin ileri konuşlandırılmış askeri birlikleri İdlib'de yaşanacak bir kontaminasyondan etkilenebilir. İç savaş boyunca, Suriye’nin balistik füzeler ve hava savunma füzeleri gibi çeşitli konvansiyonel silahları Türkiye'ye birkaç kez düştü. Fakat, kitle imha silahlarının Türkiye'nin yanı başında kullanılması, çok tehlikeli bir eşiğin aşılması anlamına gelecektir. Böylesine tehlikeli bir hamle, büyük ihtimalle Ankara'yı, Baas rejiminin stratejik varlıklarını vurmak veya doğrudan İdlib harekatının operasyonel komuta merkezlerini hedef almak gibi çok büyük bir tepki vermeye zorlayacaktır.
İkincisi, Türkiye'nin İdlib'deki ileri-konuşlu askeri unsurları provokasyonlara maruz kalabilir. Halihazırda, 12 Türk karakolu, Astana çatışmasızlık anlaşması dâhilinde, İdlib vilayetini güneybatı-kuzeydoğu aksında çevreliyor. Suriye Arap Hava Kuvvetlerinin, (büyük ölçüde el yapımı olan varil bombaları gibi) güdümsüz mühimmatlarla ayrım gözetmeksizin yaptığı bombardımanlar Türk zayiatına da yol açabilir. Aynı şekilde Türkiye'nin gözlem unsurlarına, Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri ile birlikte ilerleyen paramiliter güçler tarafından saldırılabilir. Her iki senaryoda da Türk yönetimi tepkisini güçlü biçimde, askeri olarak verecektir. Nitekim, bu yazının kaleme alındığı sıralarda, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) söz konusu gözlem unsurlarını ve sınır birliklerini zırhlı araçlar ve ağır silahlarla tahkim etmiş bulunuyordu.
Daha da önemlisi, çatışmasızlık kontrol merkezlerine Baas rejimi tarafından saldırılacak olursa, bu, Rusya'nın Suriye'deki siyasi çabalarıyla birlikte Astana müzakerelerini de tamamen bir çıkmaza sokacaktır.
Yeni 2013 dönüm noktası önümüzde duruyor
Şu anda Suriye'de yeni bir 2013 anına şahit oluyoruz. Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri, planlarını herhangi bir müdahaleyle karşılaşmadan uygulamasına izin verilirse, Suriye'nin demografik yapısını değiştirmenin eşiğinde bulunuyor. Neticede ortaya çıkacak mülteci dalgası yüzbinlerce insanı Türkiye'ye itecek, bu gelişme bölgedeki terörist hücreler için bir taşıyıcı vazifesi de görecektir.
Uluslararası toplum ya durup izleyecek ya da harekete geçerek bu konuda birşey yapacak; Baas savaş makinesini durdurabilecek birşey... Suriye halkını mezhepçi, Soğuk Savaş artığı bir rejimden koruyacak birşey; ve daha da önemlisi, silahlı çatışmaları yasal ve insani normlarla sınırlandırarak insanlığın kazanımlarını muhafaza edecek birşey…

10 Ocak 2018 Çarşamba

Yüzyılın ihaneti

Kaynak:İsmail Yaşa Diriliş Postası

İlk kez Mısır cuntası lideri Abdülfettah Es-Sisi tarafından dile getirilen ve uzun bir süredir Arap basınında konuşularak hakkında tahminler yürütülen “Safkatu’l-Karn” (Yüzyılın Anlaşması)’nın ne olduğu ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmesiyle ve sonrasında yaşanan gelişmelerle ortaya çıkmaya başladı.

Anlaşmanın temelini Filistin davasının tasfiyesi ve bölgede İsrail merkezli yeni ittifakların kurulması oluşturuyor.
Örneğin, işgal rejimiyle Körfez ülkeleri arasında diplomatik ilişkilerin tesis edilmesi anlaşmanın bir parçası.

Ayrıca anlaşma uyarınca Kudüs’ün tamamen İsrail’e bırakılacağını anlıyoruz.
Amerikalı gazeteci Michael Wolff'un geçenlerde piyasaya çıkan ve büyük yankı uyandıran “Ateş ve Öfke: Trump'ın Beyaz Sarayı'nın İçinden” adlı kitabından Batı Yaka’yı Ürdün’e ve Gazze Şeridi’ni Mısır’a bırakmayı planladıklarını öğreniyoruz.
Anlaşmanın hayata geçirilebilmesi için İslami Direniş Hareketi “Hamas”ın devre dışı bırakılması gerekiyor.

Mısırlı sunuculara direktif vererek halkı Trump’ın Kudüs konusundaki kararını kabule ikna etmelerini isteyen istihbarat subayı da medyaya sızan ses kayıtlarında tam olarak böyle söylüyor.

Katar’a uygulanan ablukayı ve Kahire’nin Gazze Şeridi’ne son dönemdeki aşırı ilgisini şimdi daha iyi anlayabiliyoruz.

Hamas’ı “terör örgütü” ilan eden Mısır’ın Hamas ve Fetih arasında arabuluculuk rolüne iştahla sarılması zaten epey dikkat çekiciydi.
Suriye’de devrimci gruplara darbe vurma operasyonunda DAEŞ’in kilit rol oynadığı inkâr edilemez bir gerçek.

Sina Yarımadası’na yerleştirilen örgüte Filistin davasını tasfiye planında da yer verildiğini görüyoruz.
“Yüzyılın Anlaşması” kapsamında Filistinli mülteciler sorununun İsrail’in arzu ettiği şekilde çözüleceği anlaşılıyor.

Dünyada 13 milyona yakın Filistinli var.

Bunların 6 milyondan fazlası Filistin toprakları dışında mülteci olarak yaşıyor.
İşgalcilerce evinden ve köyünden uzaklaştırılarak Batı Yaka’da, Gazze Şeridi’nde ve 1948’de işgal edilen topraklardaki kamplarda yaşayanlar bu rakama dâhil değil.
Onlar da eklenince toplam Filistinli mülteci sayısı 8,5 milyonu geçiyor.
İsrail, Filistinli mültecilerin bırakıp gitmek zorunda kaldıkları ata yurtlarına dönmelerine kesinlikle karşı.

Çözüm olarak şu an yaşadıkları ülkelere kalıcı olarak yerleştirilmelerini veya bazı Batı ülkelerine göç etmelerinin sağlanmasını öneriyor.
İsrail hükümetinin Pazar günkü toplantısında Netanyahu’nun yaptığı açıklamalar mülteciler sorununun tasfiyesi için düğmeye basıldığını söylüyor.
İlk adım, Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım ve Çalışma Örgütü (UNRWA)’nın bütçesinin azaltılması.

O adım çoktan atıldı.

Yolun sonunda örgütün tamamen ortadan kaldırılması hedefleniyor.
İsrail Başbakanı, UNRWA’nın Filistinli mülteciler sorununu ve mültecilerin dönüş hakkı inancını sürekli canlı tuttuğu düşüncesinde.
Örgüte yapılan yardımların kesilmesiyle parasız ve aç kalan Filistinli mültecilerin işgalle birlikte uzaklaştırıldıkları anavatanlarına dönme fikrinden tamamen vazgeçeceklerine inanıyor.

Bu planını Washington’a da sunmuş.

Amerika’nın UNRWA’ya vermesi gereken 125 milyon dolarlık yardımı dondurması Trump’ın da Netanyahu’nun görüşüne katıldığını gösteriyor.
Kısacası parçalar ortaya çıktıkça “Yüzyılın İhaneti” adlı tablo daha da netleşiyor.

8 Aralık 2017 Cuma

Neden şimdi Kudüs?

Tamer Ashraf
11 Aralık 1917’de, Kudüs’ü işgal eden İngiliz General Allenby’nin Haçlı seferlerinin artık sona erdiğini söylediği rivayet edilir. Ortadoğu’da zaten her şey toz dumanken, Arapçanın Şam lehçesiyle ifade edersek “fevkanîn tahtanîn”, yani altüst olduğu bir kaos ortamındayken, Trump’ın Doğu Kudüs’ü de içine alacak şekilde İsrail’in başkenti olarak kabul ve ilanının, bir atom bombası etkisi yaratarak bölgenin kıyameti olabilecek, belki de Ortadoğu’da “büyük patlama”ya yol açacak bu açıklamanın, 1917 işgalinden tam yüz yıl sonra yapılması bir sembolizm içeriyor mu? Buna 2 Kasım 1917 tarihli Balfour Deklerasyonunu’nun yüzüncü yıl dönümü ve 1967 Altıgün Savaşı sonucunda Doğu Kudüs’ün işgalinin 50. yıl dönümü sembolizmlerini de ilave edebiliriz. En azından Trump’ın bu sembolizmi idrak edebilecek rafine bir şahsiyet olmadığı hususunda hepimizin ittifak ettiği kesin gibi. Peki, öyleyse ne oldu da ABD başkanı bu günlerde böyle bir karar aldı?
Şayet sembolizm çok inandırıcı gelmiyorsa, Trump’ın seçim çalışmaları esnasında Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyacağını vadettiğini söyleyerek bu soruyu cevaplayabilirsiniz. Ama bu yanıt da “neden şimdi” sorusuna tatmin edici bir karşılık değil gibi.
Ne yüzüncü yıl sembolizminin ne de Trump’ın bu konuda söz vermiş olmasının, Kudüs’ün bugünlerde başkent olarak tanınması için yeterli sebep olmadığını düşünüyorsanız, cevabı daha derinlerde, son yıllarda Ortadoğu’da meydana gelen değişikliklerde aramamız gerekecek. Ortadoğu’ya bir bahar meltemi getiremeyen “Arap Baharı”nın, bölge sosyolojisinde mevcut canlı etnik ve mezhebi toplumsal fay hatlarını, bir daha onarılamayacak şekilde ayrıştıran bir depreme dönüştüğü çok açık. Şüphesiz bölge bundan sonra asla eskisi gibi olmayacak. Ancak bu kaostan sonra da şöyle veya böyle bir düzen kurulacak. ABD başkanının son Kudüs hamlesi ise bu kırık fay hatlarını darmadağın ederek kendi çevresinde yeni bir uydular düzeni yaratmaya yönelik bir çaba gibi duruyor. Ama tıpkı Barzani’nin referandum kumarında olduğu gibi, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma ihtimali, daha açık tabirle tüm Arap ve İslam dünyasını kaybetme riskini de içeriyor.
ABD Kongresi 1995 yılında aldığı bir kararla ABD büyükelçiliğinin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınmasını onaylasa da, ABD başkanları, durumun nezâketine binaen, altı aylık periyodlar halinde bu kararı erteliyorlardı. Peki, bugün ne oldu da ABD bu karardan tam 22 yıl sonra böyle bir işe kalkıştı?
ABD’nin özel olarak Suriye ve Irak’ta, genel olarak Ortadoğu’daki stratejik hataları, en nihayetinde Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyarak bölgede yapmış olduğu vahim hatalar zincirine bir yenisini eklemesiyle sonuçlanmakta. Terörizm ve radikallikle savaş adı altında Irak, Suriye ve Yemen gibi ülkelerdeki devlet sistemlerinin çökertilerek fiilen bu ülkelerin bölünmesi, en çok ABD’nin bölgedeki rakipleri olan Rusya ve İran’a yaradı. Rusya Suriye’deki etkisini pekiştirip neredeyse batı Suriye’yi fiilen manda yönetimine dönüştürdü. İran ise Irak ve Suriye’de nüfuz kazanarak Lübnan ve Hizbullah vasıtasıyla karadan İsrail’e ulaşma imkanını yakaladığı gibi, Yemen ve Bahreyn gibi ülkeler yoluyla ABD’nin körfezdeki müttefiklerini muhasara ederek tehdit eder hâle gelmiş durumda. ABD, müttefiki ve stratejik ortağı Türkiye’yi Suriye meselesinde terk ettiği gibi, ülke için tehdit oluşturan PKK, PYD/YPG ve FETÖ gibi örgütlere destek vermek suretiyle bölgedeki en önemli müttefikini Rusya ve İran ile işbirliği yapmak zorunda bırakmış durumda. Buna bir de Körfez’de Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından sıkıştırılan Katar’ı ekleyelim.
ABD, Ortadoğu’daki hatalı politikaları sonucunda oluşan Türkiye, Rusya, İran ve Katar bloğuna karşı, kendi liderliğinde Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri ile Mısır ve İsrail’den müteşekkil bir blok oluşturmuş durumda. DEAŞ’ın alan hakimiyetinin bitmekte olduğu esnada atılan bu adım, Trump öncülüğünde ABD, Muhammed bin Selman öncülüğünde Suudi Arabistan (ve Körfez) ile İsrail arasında son dönemde ortaya çıkmaya başlayan mutabakatın bir ürünüymüş gibi görünüyor. Zira İran’ın son zamanlarda bölgede ele geçirdiği nüfuz en çok İsrail, Suudi Arabistan ve dolayısıyla ABD’yi tehdit ediyor.
Hem Hariri’nin Riyad’da istifaya zorlanması hem de Mahmud Abbas’ın Filistin yönetimi adına kabul edilmesi, imkansız şartlar ihtiva eden bir barış anlaşmasına zorlanması da bu mutabakatla açıklanabilir. Zira Abbas da son günlerde Doğu Kudüs yerine şehrin hemen güney doğusundaki Ebû Dîs kasabasını Filistin’in başkenti olarak kabul etmeye zorlandı. Sina’dan bir kısım toprağın Filistin yönetimine (muhtemelen tazminat olarak) verilmesiyle Mısır’ın da bu bloğun oluşmasında katkısının olması istendi. Mısır’ın çok yakın bir zamanda Kızıldeniz’deki iki stratejik adayı Suudi Arabistan’a vermesini de bu mutabakat çerçevesinde değerlendirelim. Muhtemelen Sisi de bu mutabakat sayesinde mali yardım ve siyasi destek almak suretiyle iktidarını pekiştirmek istemiştir.
Ancak evdeki bu hesap her zaman Ortadoğu çarşısına uymayabilir. Trump Kudüs’ü İsrail Başkenti olarak tanıyarak satrançtaki hamlesini yapmış durumda. Şüphesiz başta Türkiye olmak üzere Ürdün ve İslam dünyasından pek çok ülke bu karara büyük tepki gösterecek. Ama burada esas belirleyici olan Mısır ve Suudi Arabistan (Körfez) halklarının ve yönetimlerinin tutumları olacak. Mısır ve Suudi Arabistan halkları büyük bir tepki gösterirse, yönetimlerin buna karşı reaksiyonu Ortadoğu’da bütün düzeni değiştirebilir...
Son söz: Kudüs’e barış gelmeden Ortadoğu’ya barış gelmez.


Filistin toprakları üzerinde İsrail devletinin kurulmasına zemin hazırlayan "Balfour Deklarasyonu"nun üzerinden 100 yıl geçti.

Dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour, Siyonist hareketin önemli isimlerinden Baron Walter Rothschild'e 100 yıl önce bugün (2 Kasım 1917) yazdığı mektupta Filistin topraklarında Yahudilere bir "vatan" kurulmasını vadediyordu.
"Halksız vatana, vatansız halkı yerleştirme" söylemiyle yapılan kampanyalar çerçevesinde yazılan mektubun ardından tarihi Filistin topraklarına büyük bir Yahudi göçü başlatıldı.

Önce Mekke Şerifi Hüseyin bin Ali'ye Arap Krallığı'nı vadeden, ardından Sykes-Picot Antlaşması'yla Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarını Fransa ile paylaşan İngiltere, manda yönetimi öncesi süreçte işgal altında tuttuğu tarihi Filistin topraklarında bir İsrail devletinin kurulmasına uzanan yolu hazırlamış oldu.
Balfour'un 100 yıl önce yazdığı mektup ve ardından sürdürdüğü manda yönetimi ile Filistin topraklarını Yahudilere "vatan" kılan ve devlet kurmalarına yol açan İngiltere, 2012'deki Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde Filistin'in devlet olarak tanınmasına ilişkin oylamada ise çekimser oy kullanmıştı.
"İsrail devletinin kurulmasında sahip oldukları rolden dolayı gurur duyduklarını ve Balfour Deklarasyonu'nun 100'üncü yıl dönümünü gururla kutlayacaklarını" söyleyen İngiltere Başbakanı Theresa May'in ülkesi ise 100 yıl önce Filistin halkını yok sayarak 1948'de Filistin topraklarında İsrail devletinin kurulmasına zemin hazırladı.

Balfour Deklarasyonu nelere yol açtı?

İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour'un Birinci Dünya Savaşı'nın üçüncü yılında Siyonist hareketin önde gelen figürlerinden Rothschild'e hitaben yazdığı "Filistin topraklarında Yahudiler için bir vatan vadeden" mektup, tarihe "Balfour Deklarasyonu" olarak geçti. Deklarasyon, İsrail devletinin kurulmasına giden süreçte en önemli kilometre taşı olarak görülüyor.
Rothschild ve Balfour arasında karşılıklı yazışmalar sonunda hazırlanan deklarasyon, İngiltere'nin savaşa yeni dahil olan ABD'de güçlü olduğuna inandığı Yahudi diasporasını etkilemeyi amaçlıyordu.
"Saygıdeğer Lord Rotschild, Majestelerinin Hükümeti adına kabineye sunulan ve kabul edilen Yahudi Siyonist isteklerini sempati ile karşılayan müteakip deklarasyonu iletmekten memnuniyet duyarım." sözleriyle başlayan Balfour'un mektubu şöyle devam ediyordu:
"Majestelerinin Hükümeti, Filistin'de Museviler için bir milli yurt kurulmasını uygun karşılamaktadır ve bu hedefin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elinden geleni yapacaktır. Filistin'deki mevcut Musevi olmayan toplumların sivil ve dini hakları ile başka ülkelerde yaşayan Musevilerin sahip oldukları hak ve politik statülerine zarar verecek hiçbir şeyin yapılmayacağı açıkça anlaşılmalıdır."
Balfour'un, "Bu deklarasyonu Siyonist Federasyonu'nun bilgisine sunmanızdan memnuniyet duyacağım." sözleriyle son verdiği mektup, daha sonra İtalya, Fransa ve ABD'nin de desteğini almıştı.

Filistin topraklarına Yahudi göçü arttı

Mektubun yazıldığı 2 Kasım 1917 tarihinden bir hafta sonra basınla paylaşılan Balfour Deklarasyonu'na savaş sonunda Osmanlı Devleti'nin imzaladığı Sevr Anlaşması'nda yer verildi. Milletler Cemiyeti'nde 1922 yılında kabul edilen Filistin topraklarındaki İngiliz manda yönetiminin temelini de bu deklarasyon oluşturdu.
Balfour Deklarasyonu sonrasında İngiliz mandası altındaki Filistin'e 1920-1940 arası dönemde Yahudi göçü hız kazandı ve son olarak Avrupa'da İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilere yönelik Nazilerin gerçekleştirdiği soykırım sebebiyle göç oranı giderek arttı.
Bu süreçte Filistinliler, topraklarındaki Yahudi nüfusun artışına karşı çıkmaya çalıştı. Ancak İngilizlerin manda yönetimini sonlandırarak Filistin'den çekilmesinin ardından, 1948 yılında Filistinlilerin Nekbe (Büyük Felaket) diye andığı İsrail devletinin kuruluşu gerçekleşti.
İngiltere Filistin'den çekildikten sonra İsrail devletinin kurulmasıyla işgal süreci daha da yoğunlaştı, yüz binlerce Filistinli yurtlarından sürüldü, büyük can ve mal kayıpları yaşandı.
Balfour'un öncülük ettiği süreçte tarihi Filistin toprakları üzerinde kurulan İsrail devleti, yarısından fazlasını zorunlu göçe maruz bıraktığı Filistinlilerin halihazırda yaşadığı bölgelere hâlâ "halksız vatan" muamelesi yapıyor.
Balfour Deklarasyonu'nun 100'üncü yılında Filistinli mülteciler
Balfour Deklarasyonu'nun üzerinden bir asır geçmesine rağmen etkileri Filistinlilerin hayatında hâlâ hissediliyor.

Balfour Deklarasyonu sonrasında İsrail'in kurulması ile 1948'den itibaren topraklarını geride bırakarak göç etmek zorunda kalan ve bugün "Filistinli mülteciler" olarak tanımlanan kitle olaydan en fazla etkilenen kesim oldu.
Dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour, 2 Kasım 1917'de siyonist kampanyanın önemli figürlerinden Lord Walter Rothschild'e yazdığı mektupla ilan ettiği bildiri, İsrail devletinin kurulmasına giden süreçte en önemli kilometre taşı olarak görülüyor.
Silahlı Siyonist çeteler, 1948'de Filistin'deki tarihi köylerden ve şehirlerden yaklaşık 957 bin Filistinliyi zorla göç ettirdikten sonra aynı yıl 14 Mayıs günü İsrail'in kuruluşunu ilan etti.
Geçen asrın ortalarında başlayan binlerce Filistinlinin topraklarından edilmesi faciası halen durmadı. Birçok Filistinli zorlu şartlarda yaklaşık 69 yıldır kamplarda yaşamaya devam ediyor.
Filistin nüfusunun yaklaşık yarısı mülteci durumunda
Bugün ise Filistin İstatistik Merkezine göre, Filistinli mültecilerin sayısı 5 milyon 900 bine ulaşmış durumda, Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım Kuruluşu (UNRWA) ise bu rakamın 5 milyon 300 bine yaklaştığını belirtiyor.
Filistinlilerin toplam nüfusu 12 milyon 400 bine tekabül ediyor, mülteciler ise bu rakamın neredeyse yarısını oluşturuyor.
Filistinlilerin yaşadığı BM tarafından yaptırılan kampların alanı ise nüfusun artmasına rağmen aynı kalıyor.
İsrail'in 2006'dan bu yana Gazze'de uyguladığı ambargo sebebiyle Gazze'deki mülteciler, insani krizle karşı karşıya kalırken BM'ye göre Gazze'deki nüfusun yüzde 80'i fakirlik ve işsizlik sebebiyle yaşamak için uluslararası yardıma muhtaç durumda.
Kamplardaki en büyük sıkıntı yoksulluk
Batı Şeria'daki Avrupa-Akdeniz Gözlemevi Müdürü Maha el-Hüseyni, Filistinli mültecilerin kamplardaki sıkı kısıtlamalardan dolayı yoksulluk ve işsizlikle boğuştuğunu söyledi.
Hüseyni "İsrail güçleri, Batı Şeria'daki Filistinli mültecilere karşı idari cezalar ve fiziksel şiddet gibi tehlikeli ihlallerde bulunuyor." dedi.
Lübnan'daki kamplarda yaşayan Filistinlilerin ise çok kötü koşullarda yaşadığını ifade eden Hüseyni, "Lübnan'daki kamplarda bulunan nüfusun yüzde 80'i, hükümetin mültecilerin çalışmaları konusundaki yasal kısıtlamalarından dolayı yoksulluk sınırının altında." diye konuştu.


7 Eylül 2018 Cuma

Üçlü Zirvede Konuşan Erdoğan'dan Uyarı: İdlib'e Saldırı Katliamla Sonuçlanır

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Son dakika! İran'ın başkenti Tahran'daki üçlü zirvede İdlib konusunda uyarılarda bulunan Başkan Erdoğan, "İdlib'e yapılacak bir saldırı felaketle, katliamla, dramla sonuçlanacaktır" dedi. 


Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'nin "Suriye" meselesi için yapılacak Türkiye-Rusya-İran Üçlü Zirvesi öncesi baş başa görüşmesi sona erdi. Görüşme basına kapalı gerçekleştirildi. Erdoğan Ruhani'nin ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile baş başa görüşme gerçekleştirdi.

ÜÇ LİDER BASININ KARŞISINDA

İkili görüşmelerin ardından üçlü zirve başladı. Basının karşısına geçen liderler, ortak açıklama yaptı. Basın toplantısında ilk sözü İran Cumhurbaşkanı Ruhani aldı.

"KATLİAM" UYARISI

Ruhani ve Putin'in ardından söz alan Başkan Erdoğan, İdlib'e yönelik olası bir saldırının felaketle sonuçlanacağını vurguladı. Ruhani ve Putin'e "Siz dostlarımızdan da yardımınızı bekliyoruz" diyen Erdoğan, "Bölgede kurduğumuz 12 gözlem noktasının anlamından biri de can güvenliği vermiş olmasıdır. Kendi halkına yönelik katliamları Esad yönetiminin rızasına bırakmayı göze alamayız. Süreç çok riskli bir yere geldi. İdlib'e yapılacak bir saldırı felaketle, katliamla, dramla sonuçlanacaktır" dedi.

ERDOĞAN'DAN İTİRAZ GELDİ

Tahran'da sonuç bidirisi, başkanlar tarafından onaylandı. Sonraki zirve, Rusya Federasyonu'nda yapılacağı belirtildi. Başkan Erdoğan, bildiride 'ateşkes' ifadesinin yer almamasına itiraz etti.

PUTİN'DEN ATEŞKES ÇAĞRISI

Erdoğan'ın bu itirazını dikkate alan Putin, "Türkiye Cumhurbaşkanı'nın cesur teklifiyle tüm taraflara silah bırakma çağrısı yaptık" ifadesini kullandı.

İŞTE 12 MADDELİK BİLDİRİ

1. Astana formatının Ocak 2017'den bu yana sağladığı başarılardan, özellikle de Suriye Arap Cumhuriyeti genelindeki şiddetin azaltılmasında katedilen ilerlemeden ve ülkede barış, güvenlik ile istikrara yapılan katkıdan duydukları memnuniyeti ifade etmişlerdir.
2. Suriye Arap Cumhuriyeti'nin egemenliği, bağımsızlığı, birliği ve toprak bütünlüğü ile BM Şartı'nın amaç ve ilkelerine olan kuvvetli ve devam eden taahhütlerini vurgulamış ve bunlara herkes tarafından saygı gösterilmesi gerektiğinin altını çizmişlerdir. Kim tarafından gerçekleştirildiğine bakılmaksızın, hiçbir eylemin bu ilkelere halel getirmemesi gerektiğini yinelemişlerdir. Terörle mücadele kisvesi altında sahada yeni gerçeklikler yaratılmasına dair her türlü girişimi reddetmiş, Suriye'nin egemenliği ve toprak bütünlüğü ile komşu ülkelerin ulusal güvenliğini zayıflatmayı amaçlayan ayrılıkçı gündemlere karşı durma kararlılıklarını ifade etmişlerdir.
3. Sahadaki güncel durumu ele almışlar, 4 Nisan 2018 tarihinde Ankara'da yapılan son toplantılarının ardından Suriye Arap Cumhuriyeti'yle ilgili meydana gelen gelişmeleri değerlendirmişler ve aralarındaki mutabakat uyarınca üçlü eşgüdümü sürdürmek hususunda hemfikir kalmışlardır. Bu çerçevede, İdlip gerginliği azaltma bölgesindeki durumu görüşmüşler ve bu konuyu yukarıda belirtilen ilkelere ve Astana formatını tanımlayan işbirliği ruhuna uygun olarak ele almayı kararlaştırmışlardır.
4. BM Güvenlik Konseyi tarafından terörist olarak tanımlanan DEAŞ, Nusra Cephesi ile El Kaide veya DEAŞ'la bağlantılı tüm diğer bireyler, gruplar, teşebbüsler ve oluşumların tamamen ortadan kaldırılması amacıyla aralarındaki işbirliğini sürdürme kararlılıklarını teyit etmişlerdir. Terörle mücadelede, yukarıda belirtilen terörist grupların ateşkes rejimine katılmış veya katılacak olan silahlı muhalif gruplardan ayrıştırılmasının sivil zayiatın önlenmesi bakımından da dahil olmak üzere büyük önem arzettiğinin altını çizmişlerdir.
5. Suriye ihtilafına askeri çözüm getirilemeyeceğine ve ihtilafın yalnızca müzakere edilmiş bir siyasi süreç yoluyla sona erdirilebileceğine dair inançlarını yinelemişlerdir.Siyasi sürecin Soçi'de düzenlenen Suriye Ulusal Diyalog Kongresi'nin kararları ve BM Güvenlik Konseyi'nin 2254 sayılı kararıyla uyumlu olarak ilerletilmesi amacıyla aralarındaki aktif işbirliğini sürdürme kararlılıklarını teyit etmişlerdir.
6. Suriyelilerin öncülüğünde ve sahipliğinde bir siyasi çözüme ulaşma sürecini ilerletme amaçlı ortak çabaları sürdürme konusundaki kararlılıklarını yinelemişler ve Anayasa Komitesi'nin kurulması ile çalışmalarının başlatılmasına yardımcı olmaya yönelik taahhütlerini vurgulamışlardır. Kıdemli memurları ile Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin Suriye Özel Temsilcisi arasındaki yararlı istişarelerden duydukları memnuniyeti vurgulamışlardır.
7. Bütün Suriyelilerin normal ve huzurlu bir hayata yeniden kavuşmalarına ve acılarının hafifletilmesine yönelik tüm çabalara destek olma ihtiyacını vurgulamışlardır. Bu bağlamda, ilave insani yardım göndermek, insani mayın temizliği faaliyetlerini kolaylaştırmak, sosyal ve ekonomik tesisler de dahil olmak üzere temel altyapı unsurlarını eski haline getirmek ve tarihi mirası korumak suretiyle Suriye'ye yapılan yardımı artırmaları için başta Birleşmiş Milletler ve insani ajansları olmak üzere uluslararası topluma çağrıda bulunmuşlardır.
8. İhtiyaç duyan tüm Suriyelilere hızlı, güvenli ve kesintisiz insani erişim sağlanmasını kolaylaştırma yoluyla, sivillerin korunması ve insani durumun iyileştirilmesini hedefleyen ortak çabaları sürdürmedeki kararlılıklarını yinelemişlerdir.
9. Sığınmacıların ve ülke içinde yerlerinden edilmiş kişilerin Suriye'de ikamet ettikleri asıl yerlere güvenli ve gönüllü olarak geri dönüşleri için gerekli şartların oluşturulması ihtiyacının altını çizmişlerdir. Bu amaçla, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) ve diğer uluslararası uzmanlık kuruluşları da dahil olmak üzere, ilgili tüm taraflar arasındaki eşgüdüm ihtiyacını vurgulamışlardır. [Suriyeli mülteciler ve ülke içinde yerlerinden edilmiş kişiler hakkında uluslararası bir konferansın toplanması fikrini değerlendirmek hususunda mutabık kalmışlardır.]
10. BM ve Uluslararası Kızılhaç Komitesi (ICRC) uzmanlarının katılımıyla yürütülen, alıkonulanlar/kaçırılanların serbest bırakılması, cenazelerin teslimi ve kayıp şahısların tespiti Çalışma Grubu'nun faaliyetlerindeki ilerlemeyi memnuniyetle karşılamışlardır.
11. Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Sayın Vladimir Putin'in daveti üzerine, bir sonraki toplantılarını Rusya Federasyonu'nda yapmayı kararlaştırmışlardır.
12. Rusya Federasyonu ve Türkiye Cumhuriyeti Devlet Başkanları, Tahran'daki Üçlü Zirve'ye evsahipliği yapmalarından ötürü İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Hasan Ruhani'ye içten teşekkürlerini sunmuşlardır.
Ruhani'nin açıklamalarından satırbaşları;
"Biz Suriye'deki savaşın alevlerini söndürmek için bütünlüğünü korumak için, geleceğini kendi belirleme hakkına saygı duymak için ortak bir kalıp belirlemek çok önemliydi. Biz Suriye krizini çözmek için askeri seçeneğin işe yaramadığını vurgulamıştık. Bu çalışma Astana sürecinin devamı niteliğindedir.

"ABD HÜKÜMETİNDEN OLUMLU BİR ROL ALACAĞI BEKLENEMEZ"

İran cumhuriyeti Suriye hükümetinin isteği üzerine bu ülkede bulundu. Bu bulunma ne gelecekte ne geçmişte kendi karar ve görüşümüzü zorla kabul ettirmek yönünde olmamıştır. Biz bölgedeki bazı ülkelerin terör ve ayrılıkçı endişelerini anlıyoruz. Ama bunu için en etkili yöntemin Suriye hükümetiyle işbirliği yapılması olduğuna inanıyoruz. Biz barış için savaşıyoruz. Bu mücadele sivillere zarar vermemeli. İşgalci bir rejim olan Siyonist rejim terörizmle mücadele ettiğini iddia edemez. Bu rejimin işgal ettiği Suriye topraklarını derhal terk etmesi gerekir. Kanunsuzca Suriye'de bulunan siyonist rejimi destekleyen ABD hükümetinden olumlu ve yapıcı bir rol alacağı beklenemez. Suriye'nin geleceği için ilk ve son rol Suriye halkına aittir.

"BAZI ÜLKELERİN MACERAPERESTLİĞİ YÜZÜNDEN..."

İdlib'te teröristlere karşı mücadele sivillere zarar vermemelidir ve yakıp, yıkıcı olmamalıdır. Yabancı askeri güçlerin topraklardan çıkması Suriye'nin geleceği açısından önemlidir. Libya'da dış güçlerin müdahalesi, geçmiş tecrübeler Suriye'nin geleceği açısından da önemlidir. Dış müdahale, bazı hükümetlerin maceraperestliği yüzünden çok fazla insani kayba neden olmuştur. Yemen krizi ve dünyadaki benzer krizleri çizecektir. Bölgede ve dünyadaki kriz yaşayan ülkelerin geleceği ve barış sürecini belirleyemez."
Putin'in açıklamalarından satır başları:
Yeni bir üçlü zirve Tahran'da yapılmakta. Suriye meselesinde atılacak adımları görüşmek için bize olanak tanıdı. Sürdürülebilirlik ve başarı için adımlar gerçekleşti. 141 şehir kontrol ediliyor, kalan teröristler şu an İdlib'de bulunuyor, ateşkes rejimini ihlal etmeye çalışıyor, hatta kimyasal silah kullanımıyla provoke ediliyor. Suriyeliler arası diyaloğun gerçekleşmesi için adımlar atılabildi. Suriyelilerin kendi başına ülkelerinin kaderini tayin etmeye başladılar. BM nezdinde bir anayasa komitesi oluşturulacak.

"GÖRÜŞMELERİN YAPICI OLACAĞINDAN EMİNİM"

Suriye hükümetinin kontrolü altında sivillerin istihdamı artıyor, Rusya bu anlamda yardımda bulunuyor. Türkiye ve İran'ın bu girişimi desteklemesi önemlidir. 1.5 ay içerisinde yüz binler evine dönebildi. İlaç, gıda gibi yardımları savaştan zarar gören bölgelere ulaştırıyor. Bu yardımları, Suriye'nin yeniden toparlanabilmesi için evlerine ulaştırabilmemiz lazım. Bugünkü görüşmelerin yapıcı olacağından eminim."
Erdoğan'ın açıklamalarından satır başları:
"Sayın Ruhani'ye ev sahipliği için teşekkür ediyorum. Zirveden çıkacak kararlar tüm dünya tarafından merakla bekleniyor.
Askeri müşterekten Suriye'nin toprak btünlüğünün sağlanması amacıyla sahada şiddetin durdurulması hedeflerimiz. Aynı anlayışla Cerablus, Afrin, El Bab gibi bölgelerde terörü temizledik. Huzur ve birliği temin ederek mültecilerin evlerine dönebilmelerine çalıştık. Askerimizin canı pahasına teröristleri temizledik.

"İDLİB'E SALDIRI FELAKETLE SONUÇLANIR"

Bugün, gerginliği azaltma bölgelerinden geriye sadece İdlib kaldı. Türkiye olarak şehitler verdiğimiz, ciddi özveride bulunduğumuz çok ciddi bir yere geldiğimizi düşünüyoruz. Suriye'nin geleceği için değil, bizim milli güvenliğimiz için hayati öneme sahiptir. Bölgede kurduğumuz 12 gözlem noktasının anlamından biri de can güvenliği vermiş olmasıdır. Kendi halkına yönelik katliamları Esad yönetiminin rızasına bırakmayı göze alamayız. Süreç çok riskli bir yere geldi. İdlib'e yapılacak bir saldırı felaketle, katliamla, dramla sonuçlanacaktır.

"İDLİB'İN KAN GÖLÜNE DÖNMESİNİ İSTEMİYORUZ"

İdlib'de sivillere saldırı çok ciddi can kaybına neden olacaktır, milyonlarca sivil topraklarımıza sığınacaktır. Güvenlik endişelerini elbette anlıyoruz. Benzer kaygıları sizin kadar iyi anlıyoruz. Teröristlere karşı mücadele zaman ve sabır gibi etkilere ihtiyacımız var. İdlib'in kan gölüne dönmesini asla istemiyoruz. Siz dostlarımızdan da yardımınızı bekliyoruz.

"ORTAK TAVIR ALMALIYIZ"

İdlib'in akıbeti konusunda varacağımız anlayış Suriye'nin geleceğini de belirleyecektir. Ülkemizin ve kardeşimiz olarak gördüğümüz Suriye halkının geleceği konusunda Türkiye'nin tavrı bellidir. Bizler İdlib'e odaklanırken, dünya gözünü buraya çevirmişken Fırat'ın doğusunda tehlikeli olaylar yaşanıyor. DEAŞ tehdidi ve tehlikesi kalmamış olmasına rağmen ABD'nin bir diğer terör örgütünü desteklemesinden rahatsızız. 3 bine yakın kargo uçağını bölgeye göndermesi, yardımda bulunmasıyla bu terör örgütünün ne denli güçlendiği ortadadır. Bu durum sadece bizim milli güvenliğimizi bozmuyor, Suriye'nin toprak bütünlüğünü de bozuyor. Ortak bir tavır almalıyız.

"ÖZELLİKLE RUSYA FEDERASYONU'NA BÜYÜK İŞ DÜŞMEKTE"

Türkiye, özellikle Suriye'nin siyasi, coğrafi ve sosyal bütünlüğü gerçek anlamda sağlanana kadar bölgedeki varlığını korumakta kararlıdır. Suriyeli mültecilerin ülkelerine geri dönüşü, ülkenin yeniden inşaası bir anca ele alınmaya başlayabilir. Geri dönüşlerin uluslararası hukuka uygun olarak ele alınması esas olmalıdır. Kimyasal silahların yasaklanması sözleşmesi 1915te imzalanmıştır, 1917de yasaklanması örgütün tarihidir. Konvansiyonel silahlarla öldürülenlere karşı tavır almakta gecikiyoruz ancak kimyasal silahlara karşı gecikmiyoruz. Bu yıl BM genel kurulunda da bu işi gündeme getirmek suretiyle ortak tavır takınmanın, özellikle Rusya Federasyonu'na büyük iş düşmekte, açık ve net hale getirecektir.

"BİR SONRAKİ TOPLANTIYI RUSYA'DA YAPACAĞIZ"

12 maddelik bir sonuç bildirgesi var. Bu bildirgeyle, tüm dünyanın beklediği bu bildirgeye Tahran Bildirgesi diyeceğiz, bunun temsilini de göreceğiz. Bir sonraki toplantıyı Rusya'da yapacağız. Bu toplantıya çok daha olumlu görüşlerle gitmeyi temenni ediyorum.

"İDLİB HALKI ÜZERİNDE KORKU OLUŞTU"

İdlib'deki bombardımanların artık bir ateşkese adım atılmasında fayda var, zira İdlib halkı üzerinde ciddi manada bir korku oluştu. Sürekli artık bizim sınırlara doğru geliyorlar. Burada bir ateşkesin sağlanması ilgili arkadaşlarımızın yapacağı çalışmalarla yapalım. Savunmayla ilgili arkadaşlarımızın yapacağı çalışmalar önem arz ediyor."

ZİRVE ÖNCESİ İKİLİ GÖRÜŞMELER

Bu sabah Tahran'a giden Başkan Erdoğan, zirve öncesinde ikili görüşmeler yaptı. Erdoğan'ın İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'yle randevusu 45 dakika sürdü. Görüşme öncesinde basına açık bölümde konuşan Başkan Erdoğan, sözlerine besmeleyle başladı. Erdoğan, "Bugün gerçekten çok önemli ve anlamlı bir gün. Günlerden de cuma. Soçi ve Ankara'dan sonra Tahran'da önemli bir görüşmeyigerçekleştireceğiz" dedi.

"İKİ ÜLKE İÇİN BEREKETLİ OLMASINI TEMENNİ EDİYORUM"

Hasan Ruhani ise, Erdoğan'ı ağırlamaktan memnuniyet duyduğunu belirterek "Bugün üç ülke olarak bölgesel sorunları çözmek üzere üçüncü zirve toplantımızı yapıyoruz. Bu görüşme, iki ülke meselelerini konuşmak ve müzakere etmek için de bir fırsattır. Tahran'a tekrar hoş geldiniz. Buyolculuğunuzun iki ülke ve iki millet için hayırlı ve bereketli olmasını temenni ediyorum" şeklinde konuştu.

PUTİN'LE POZ VERDİLER

Cumhurbaşkanı Erdoğan, daha sonra Rusya lideri Vladimir Putin'le bir araya geldi.Liderler, görüşme öncesi basın mensuplarına tokalaşarak poz verdi.

17 Kasım 2017 Cuma

Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan gündeme dair açıklamalar

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan; Rusya, Kuveyt ve Katar’ı kapsayan üç günlük ziyaret turunun sonunda aralarında Doğan TV Ankara Temsilcisi Hakan Çelik’in de arasında bulunduğu gazetecilerin sorularını yanıtladı. Erdoğan, son günlerde yaşanan Atatürk tartışmaları için, "Konuşmamda bu ülkede tabular oluşturulmaması gerektiğini vurguladım. Atatürk’ü sevmek başka bir şeydir, Atatürkçülük yapmak başka bir şeydir. Bizim anlatmak istediğimiz budur. Anlattığımız da budur" dedi. Bahçeli'nin 'ittifak' açıklamasını da değerlendiren Erdoğan, "Seçim öncesi düşünülebilir. Biz adım atmaya hazırız" ifadelerini kullandı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 3 gün süren Rusya, Kuveyt ve Katar ziyaret turunun ardından gazetecilerin sorularını yanıtladı. Doğan TV Ankara Temsilcisi Hakan Çelik, Erdoğan'ın gündeme dair değerlendirmelerini şöyle aktardı:
"Rusya'da süreç hızla ilerliyor"
Rusya ile başlayan Kuveyt, Katar ile devam eden üç günlük bu ziyaretlerimizi şu an itibariyle tamamlamış bulunuyoruz. Rusya’da ikili ilişkilerde bütün kısıtlamaların kaldırılması süreci hızla ilerliyor. Özellikle Rusya ile tabii şu an itibarıyla geldiğimiz nokta turizmde çok çok hassastı. Turizmde de onuncu ayın sonu itibarıyla 4,5 milyona varan Rus turist sayısı var. Bu yıl sonu itibariyle daha da artacağa benziyor. Hedefimiz Rusya ile yüz milyar dolarlık ticaret hacmini yakalamak. Bu konuda her iki tarafta bu irade mevcut; bunu hedefleyelim ve bu hedeften de taviz vermeyelim anlayışı var.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan Abdullah Gül'e taziye telefonu

"Türk Akımı'nda 448 km tamamlandı"
Akkuyu Nükleer Santrali ile ilgili olarak temel beton atma törenini istiyoruz ki bu ay sonuna kadar yapalım. Bununla ilgili hazırlıklar sürüyor. Türk akımında şu anda Rusya deniz altında boru döşeme çalışmalarında 448 km’lik bölüm tamamlanmış vaziyette. Türk akımında gerçekten Rusya çok yoğun bir çalışma sürdürüyor. Türkiye tarafındaki hazırlıklar da devam ediyor. Buradan Avrupa’ya bu Türk akımı hattının geçmesi önem arz ederken, ikinci bir hattın yapımı ile ilgili çalışma konusunda Enerji bakanımıza gereken talimatı oradaki müzakereden sonra verdik. İkinci hatla ilgili çalışmalarımız devam edecek. Türk akımı hattı çift hat olarak devam etme imkanının yakalamış olacak. Burada ikinci hat ağırlıklı olarak Türkiye’ye hizmet veren bir hat olmuş olacak.
"Suriye konusu etraflıca ele alındı"
Suriye’de savaşın sona erdirilmesi ve siyasi geçiş konusunu da etraflıca ele aldık. Türkiye, Rusya ve İran Türkiye olarak Astana sürecini devam ettirmek istiyoruz. Ayın 22’sinde liderler düzeyinde bir araya geleceğiz. Bizden bir gün önce dışişleri bakanlarımız birayaya gelecek, ön hazırlıkları yapacaklar. Başta İdlib, Afrin olmak üzere son gelişmeleri ele alma imkanımız olacak. Malum, özellikle İdlib’deki 12 gözlem noktası hususu hassasiyet taşıyor. Bu gözlem noktaları konusunda Türkiye olarak bizler, Rusya hatta hatta İran’ın da burayla ilgili talebi var ise biz orada esnek davranıyoruz. Ancak Afrin konusunda İran’ın oraya kendisinin de böyle bir şeyi arzu etmesi konusunda Afrin’e sıcak bakmıyoruz. Çünkü oradan çekilme konusunda Hamburg’taki G 20 zirvesinde Rusya’nın bize verdiği sözleri var. Rusya’nın oradan çekilmesi, oradan bize yönelik muhtemel tehdit ve tacizlerden duyduğumuz rahatsızlıklarla alakalı olarak Türkiye’ye gerekli anlayışın gösterileceği hususlarında bize söz verilmişti. Afrin olayını biz bu çerçevede değerlendiriyoruz. Afrin’de demografik yapının korunması bizim hassasiyetlerimiz arasındadır. Orada son zamanlardaki yerleşmelerle beraber yüzde 55 gibi bir Arap nüfusun, yüzde 30-35 gibi bir Kürt nüfusun oluştuğunu görüyoruz; orada nüfusun geri kalan bölümünün de Türkmenlerden oluştuğu bir demografik yapı söz konusu.

"PYD konusundaki tavrımız çok net"
Orada atılacak adımlarda, tüm bunların göz önüne alınmasından yanayız. Astana süreci dışında burada Cenevre ile de bir eşgüdüm söz konusu. Astana ve Cenevre süreçlerinin eşgüdümlü biçimde devamı konusunda mutabık kaldık. Bizim PYD konusundaki tavrımız çok açık ve net. Bundan taviz veremeyiz. Bunda kararlılığımızı da ifade ettik. Suriye ulusal diyalog kongresi ile ilgili çalışmalar hep birlikte yürüyecek. Ama biz kendilerine şunu söyledik yani Suriye’deki muhalif grupları yok farz ederek orada bir yere varmak mümkün değil. Şu ana kadar Suriye’deki muhalif gruplar hem ılımlı muhalifler olarak, buradaki mağdur, mazlum insanların bir yerde haklarının korunması mücadelesini verdiler. Bunları yok farz etmek mümkün değil, bu değerlendirmenin çok çok iyi yapılması lazım. PYD-YPG, PKK üçlüsüne de dikkati çektik; meseleyi ele alırken oralarda bu tür terör örgütlerinin de hukuku vardır diye bir anlayış söz konusu olamaz. Zira bu tür bir anlayışla zaten mesafe de alınamaz.
"ABD DEAŞ'a karşı terör gruplarını kullanıyor"
ABD’nin DEAŞ’a karşı attığı adımlarda PYD-YPG gibi terör gruplarını kullandığı biliniyor. Bunlara çok ciddi ödemeler yapılmıştır. Bunlar Rakka’da, Münbiç’te bu tür gruplar kullanılmıştır. Münbiç, oranın asıl sakinleri olan Arapların şehirden kovulmasına, oranın PYD-YPG’ye peşkeş çekilmesine sahne olmuştur. Ayni şey Rakka için de geçerlidir. Kendilerinden yararlandıkları o terör gruplarının Rakka’yla hiçbir alakası yoktur. Dolayısıyla Rakka’nın da şehrin gerçek sakinlerine teslim edilmesi için bir çalışma yapılması gerekiyor.
Suriye’deki gelişmeleri bizim dikkatle ele almamız lazım ki, sağlıklı neticeye varalım. Bunun için bu ayın 22’sinde ben, Putin ve Ruhani, liderler olarak bir araya geleceğiz. Yapacağımız bu görüşmenin önem arz ettiğine inanıyorum. Bizden bir gün önce dışişleri bakanlarımız, hatta aynı gün genelkurmay başkanlarımız bir araya gelmek suretiyle hazırlık yapacaklar.


Erdoğan'dan Trump ve Putin'e tepki: Dünya ahmak değil

"Putin ile Yukarı Karabağ konusunu görüştük"
Sayın Putin ile Yukarı Karabağ konusunu da görüştük. Süreç neredeyse 30 yıldır işliyor, bu hassas meselenin Rusya tarafından ele alınması gerektiğini ifade ettik. Çünkü Rusya’nın bölgede Ermenistan üzerinde de ağırlığı var. ‘Rusya olarak bu işe önem vermeniz faydalı olacaktır’ dedik. Yedi reyondan beş tanesi ile ilgili daha önce çıkan karar var. Bu kararlara uyulması gerekliliği üzerinde durduk.
İkinci ziyaret noktamız Kuveyt idi. Ticaret ,turizm, savunma sanayi ve diğer alanlardaki işbirliğimizi ele aldık. Bu konularda ilgili arkadaşlarımızın birbirleriyle görüşmeleri devam edecek. Katar krizinin çözümü için Kuveyt Emiri’nin girişimlerini bugüne kadar nasıl desteklediysek, bundan sonra da desteklemeye devam edeceğimizi belirttik.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Katar'da Türk askeri üssünü ziyaret etti

"Katar'da barış ve istikrar için bulunuyoruz"
Katar’da, Yüksek Stratejik Komite toplantısını yaptık; ikili ilişkilerimizi kapsamlı şekilde ele aldık. Ticaret, sanayi, tarım gibi muhtelif alanlardaki işbirliğimizin yanı sıra Katar’da biliyorsunuz bir de üssümüz var. Bunların değerlendirmesini yaptık. Askeri üssümüzü ziyaret ettik. Bizim askerimiz orada barış, güven ve istikrar için bulunuyor. Askerlerimiz bundan sonraki süreçte de aynı kararlılıkla oradaki görevlerini yapmaya devam edecekler. Askerlerimizin konuşlandıkları Tarık bin Ziyad kışlasının modernize edilmesi, genişletilmesi, büyütülmesi için çalışmalar sürüyor. Bu yapıldığı anda, parlamentoda aldığımız karar gereği neyse bunu yapmaya devam edeceğiz.
Katar’a yönelik yaptırımların artık kaldırılması gerekiyor. Bu krizin kimseye artık faydası olmadığı ortada. Bölgemiz zaten terör, iç savaşlar, mezhep gerginliği ile uğraşıyor. Yeni krizler çıkarmak kimseye fayda sağlamaz. Bunun yerine Suriye, Irak, Filistin, Somali, Myanmar gibi hepimizi ilgilendiren sorunlar üzerinde yoğunlaşmamız, mevcut meselelerin çözümüne odaklanmamız gerekiyor. Bunlar üzerinde durduk. Katar ile bu konularda fikir birliği içinde olduğumuzu söyleyebilirim. Libya konusunu da ele aldık.
Temennim odur ki, başta körfez olmak üzere bölgede bir an önce aklıselim hakim olsun, bir an önce olumlu bir neticeye varılsın.

Kuveyt Kuleleri'ne Erdoğan için Türk Bayrağı yansıtıldı

- DEAŞ’lı militanların Rakka’dan çıkarılması, Amerikan basınında değil, BBC haberiyle gündeme geldi, çok tartışma yarattı. İki terör örgütünün anlaşmasını ve bunun ABD’nin gözetiminde olmasını nasıl karşılıyorsunuz? Amerikalı koalisyon Sözcüsü Albay Ryan 3500 sivil, 300 potansiyel teröristin tahliye edildiğini söyledi. Bunlar nereye gitti, bunlar potansiyel tehlike değil mi? Türkiye’ye sızma tehlikesi var mı? Bir de yine aynı albay Afrin’de YPG’ye karşı Türkiye’nin olası müdahalesine ilişkin, ‘DEAŞ ile mücadele eden ortaklarımızı her kim olursa olsun koruruz’ dedi. ABD’nin tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Amerikalı koalisyon sözcüsünün olaylara ne kadar vakıf olduğunu bilemiyorum. Rutin asker mantığı ile yapılmış bir açıklama gibi görünüyor. İşin siyaseti başka bir şeydir. Önemli olan onları oralarda görevlendiren siyasetçinin ne dediğidir. Orada kaç DEAŞ’lı olduğunu, kaçının çıktığını bildiğini de zannetmiyorum. Rakka, DEAŞ’ın Suriye’deki ana merkeziydi; en sonda ana merkezleri de düşmüştür. Biz oralarda DEAŞ’la mücaledele konusunda Amerikalılara şunu söyledik: ‘Rakka operasyonunu, Münbiç de dahil olmak üzere gelin beraber yapalım’. Ama onları ikna edemedik. ABD, orada, bir terör örgütünü bir başka terör örgütüyle yok etmenin hesabı içine girdi. ‘Biz oralarda yokuz; havadan müdahale ediyoruz, sadece lojistik destek sağlıyoruz’ diyorlar ama, gerçek tam öyle değil. Amerikalı komandolardan tutunuz, değişik güvenlik güçlerine varıncaya kadar YPG ile o bölge içinde o mücadelenin içinde bizzat yer alanlar var. YPG elemanlarına para verdiklerine dair duyumlar var. Tüm bunları bir kenara koyalım, Irak üzerinden Suriye’ye 3500 tır, zırhlı taşıyıcı, silahlar, tank, top vesaire sevk ettiler. ABD’nin orda beş hava üssü var, sekiz de diğer üsleri var. Şimdi bir de Rakka’da üs kuruluyor. Tırlarla sevk edilen silah, mühimmat, araç gereç hepsi oralara serpiştiriliyor. Hal böyle iken, ABD’nin, ‘Ben bu işin içinde yokum, ben bu işi sadece izliyorum, havadan takip ediyorum’ demesi ne kadar inandırıcı? Gerçek ortada. Yaşananlar, ABD’nin oralarda kara planlamasında da yer aldığını çok açık net ortaya koymaktadır.


Son dakika: Rusya'da üçlü zirve

"Terör örgütünün olduğu masada olmayız"
- Putin ile görüşmenizden sonra siyasi çözüm konusunda açıklamanız olmuştu. Acaba PYD-YPG’nin masaya davet edilmeyeceği konusunda güvence aldınız mı?
Türkiye olarak biz, terör örgütlerinin olduğu masada kesinlikle olmayız. Bu, Cenevre için de geçerli Astana için de. Buralara bir terör örgütünün katılmasını kabul edemeyiz. Dolayısıyla bir masada terör örgütü olacaksa, hiç kimse bizim de oraya oturmamızı beklemesin. İki kere iki dört. Siyasetin namusu vardır, biz siyasetin namusundan taviz veremeyiz.
Ben bu hususu Sayın Putin’e de söyledim. O tür bir adım atılamayacağını ifade ettim.
Ayın 22’sinde liderler düzeyinde yapacağımız toplantıda nereye varılabileceğini çok daha açık ve net biçimde göreceğiz.
Tabii Trump ile Vietnam’da yaptıkları açıklamada doğrusu bu şeyleri çok açık net görmüyorum, böyle bir çağrıyı görmüyorum. ‘Siyasi çıkış yolu’ ifade olarak doğru da, peki yedi senedir bu işin siyasi çıkış yolu yok muydu, böyle bir imkan yok muydu? Var idiyse niye bu yola başvurulmadı da yüz binlerce insan öldürüldü? Yüz binlerce insanın öldürülmesi olayındaki aktörler kimlerdi? Bunların bir düşünülmesi lazım. Yüzbinlerce insan öldürülecek, buna neden olanlar hiç bu işi yok kabul edecekler ve siyasi çıkış yolu..

ABD'li sözcüden Rakka açıklaması


"İş sadece siyasi çözümle bitmeyecek"
Siyasi çıkış yolu deniliyorsa o zaman hadi tüm silahlar, toplar, tanklar hepsi araziden çekilsin; o zaman AGİT vs. kimleri sokacaksak devreye, bunları sokalım devreye hemen burada siyasi çıkış yolunu arayalım. Türkiye olarak biz de siyasi çözüm için üzerimize ne düşecekse yapalım. Birleşmiş Milletler üzerine ne düşecekse, o da üzerine düşeni yapsın. Atalım adımları. Siyasi olarak hemen bu işlerin üzerine gidelim..
Kaldı ki iş sadece siyasi çözümle bitmeyecek. Karşımızda artık yerle bir olmuş bir Suriye var. Kuru kuruya bir şeyler söylenmesi yetmiyor. Yerle bir olmuş Suriye’yi de bir taraftan yeniden ayağa kaldırmak gerekecek. Tarih, kültür, medeniyet, her şey yerle bir olmuş. Bunları etraflıca düşünmek gerekiyor.
Bu meseleden en büyük zararı gören de biziz. Niye? Çünkü bizim Suriye’ye 911 km’lik sınırımız var. Suriye meselesiyle ilgilenen diğer ülkeler arasında bu kadar uzun sınırı olan bir başka ülke var mı? Yok. 3,5 milyon Suriyeli benim ülkemde. Onların bakımı, eğitimi, sağlığı, a’dan z’ye her şeyi bizim üzerimizde. Biz bize düşeni yapıyoruz. Başta ABD olmak üzere dünya bu konuda ne kadar destek verdi Türkiye’ye? AB ne gibi destek verdi? Sözde üç artı üç 2016 içinde bize mali destek vereceklerdi. Şu ana kadar AB’den gelen destek 850 milyon avro. Nerede desteğiniz? Yok! Konuştuğumuz zaman, ‘Kararı alındı’ diyebiliyorlar sadece. Önemli olan kararı almak değil, alınan kararı uygulamaktır. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nden gelen yardım da, zannediyorum, 600’ü falan bulmamıştır.
Dünya bu şekilde davranırken biz ise üzerimize düşeni en iyi biçimde yaptık, yapmaya devam ediyoruz. Mülteciler konusunda tüm dünyayı duyarlı olmaya çağırıyoruz. En güçlü olarak ABD’yi, Rusya’yı, Çin’i, hatta daimi üyeleri, bu hususta duyarlı olmaya davet ediyoruz. Temenni ederim ki bu duyarlılığı gösterirler.

DEAŞ-SDG anlaşmasının ortaya çıkmasının ardından PYD'den ilk açıklama


"Putin Karabağ sorununda umutlu değil"
-Putin’le Karabağ sorununu konuştuğunuzu söylediniz. Bu hususta Rusya acaba Astana süreci tarzında bir adım atar mı? Çözüm için olumlu bir yaklaşımı var mı Putin’in?
-Kendisi olumlu bakıyor ama, gördüğüm kadarıyla çok umutlu değil. Tarafların tutumu nedeniyle ümitsiz, onu gördüm. Ben kendisine, ‘Beş reyon meselesinde olumlu neticeler alınmıştı, buradan çıkacaklardı’ dedim. Bu konuda BM’nin almış olduğu karar da var, bu karara rağmen Ermeniler buraları boşaltmadı. Buraların işgal altında olduğunu BM Güvenlik Konseyi kabul etti. Buna rağmen Ermenistan oraları terk etmiyor, boşaltmıyor. Buralar boşaltılmış olsa, o zaman tabii buraların gerçek sahipleri gelip topraklarına yerleşebilirler. Tüm bunları görüştük. Ama gördüm ki bir ümitsizlik var yani.



NATO'dan Türkiye ve S-400 açıklaması

"S-400'lerde görüşmeler sürüyor"
- S-400’lerin alımı konusunda gelişme var mı, yeni işbirliği var mı?
Öncelikli olarak görüştüğümüz S-400. Anlaşma imzalandı, detaylar üzerinde savunma sanayi müsteşarımızla muhatapları görüşmeleri sürdürüyor. Avanslar meselesi var, kredi meselesi var. Ödemelerdeki faiz noktasında bu görüşmemizde biz kendisiyle mutabakat sağladık. Hatta bakanlar olarak da mutabık kalındı, teyit ettik. Alttaki bürokratların yaklaşımı ile ikimizin ortaya koyduğu yaklaşımın farklı olduğu ortaya çıktı. Arkadaşların yoğun çalışmaları olursa, 22’sinde de bir araya geldiğimizde önemli mesafe katetmiş oluruz. Akkuyu ve Türk akımı da işbirliğimizin önemli konuları arasında yer alıyor. Türk akımında Rusya’nın çok çok hızlı bir şekilde giderek 448 km’yi tamamlamış olması manidardır. Şimdi artık bizim kara topraklarındaki adımları Kıyıköy’den itibaren atacağız. İnşallah bunların olması, hele hele bir hat değil, iki hat olarak da devam etmesi bizimle ilgili olması stratejik önemi haizdir.

- Vize konusunda bir gelişme var mı?
Vize meselesinde ciddi anlamda bir yumuşama söz konusu. Bunları da o noktada ele aldık.

Rus basını: Türkiye'ye alacağı S-400'lerin şifreleri verilmeyecek

- Lübnan Başbakan’ın istifa etmesinin, ettirilmesinin yankıları sürüyor. Suudi Arabistan içindeki güç kavgaları, ‘ılımlı İslam’ açıklamasının yankıları sürüyor. Değerlendirmenizi alabilir miyiz bu konularda?
Sayın Hariri’yle ilgili süreci takip ediyoruz. Birkaç gün içinde Lübnan’a döneceği yönünde bir açıklaması olmuş. Dolayısıyla şu an için birkaç gün beklemekte fayda var. ‘Ilımlı İslam’ tartışmasıyla alakalı olarak ben öteden beri aynı şeyi söylüyorum: İslam, İslam’dır. Batılı liderlerle görüşmelerimde de, ABD’de STK’larda yaptığım konuşmalarda da defalarca söyledim: Biz Ilımlı Hristiyanlık, Ilımsız Hristiyanlık gibi ifadeler kullanıyor muyuz? Kullanmıyoruz. İslam için de bu tarz ifadeler kullanılması; dinimizin şiddetle özdeşleştirilmeye kalkışılması yanlıştır. Bu açıdan, ılımlı İslam, ılımsız İslam tarzındaki ifadeleri doğru bulmuyoruz. İslam’ın ilkeleri bellidir; İslam, İslam’dır.

Bahçeli: MHP'nin baraj maraj sorunu asla yoktur


"MHP ile biz her türlü adımı atmaya varız"
- Bahçeli’nin ‘MHP, Ak parti ile sonuna kadar birlikte mücadele etmeye kararlıdır’ şeklinde bir açıklaması oldu. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
Ben Bahçeli’nin şu cumhurbaşkanlığım dönemi içinde yerli ve milli olarak vatanseverlik konusundaki tüm yaklaşımlarını aynen paylaşmışımdır, paylaşıyorum. Bundan sonraki süreçte de vatanseverlik noktasında, ülkemizin değerleri noktasında milli yerli olacak her konuda; hele hele terör örgütleriyle dayanışma içinde olan bir ana muhalefet partisi karşısında biz yerli ve milli olarak vatanımızın çıkarları tüm milletimizin çıkarları noktasında MHP ile biz her türlü adımı atmaya varız. Bu konuda tereddüdümüz dahi yoktur.



Cumhurbaşkanı Erdoğan: Adım atmaya hazırız



Bahçeli: Atatürk'e saldırmak vatan hainliğidir


"Seçim sistemi, baraj, ittifak tartışmaları için erken"
- Seçim sistemi, ittifak, baraj tartışılıyor. Bu konuda bir çalışma var mı?
Bu konuda bir çalışma yok. Bana göre şu an için bu, erken sayılabilecek bir tartışma. Ancak ülke olarak baraj meselesinde tecrübemiz, deneyimimiz fazlasıyla var. Olaya ekonomik ve mali istikrar olarak bakmamız lazım. 50 artı 1 ile siyasi istikrar geliyor. Dolayısıyla bütün bunları göz önüne aldığımızda belki bir seçim öncesi ittifak düşünülebilir, onun üzerinde durulabilir. Bu da yetkili kurullarımızın çalışması, gerekli değerlendirmeleri yapması gereken bir iştir. Nasıl bir adım atılabileceği bilahare düşünülebilir. Bunlar da bu ülkenin evlatlarının birbirleriyle neler yapabildiğini göstermesi açısından çok çok önemlidir.



Son dakika... Ekim ayı enflasyonu açıklandı


"Enflasyon vatandaşı inletiyor"
- Çift hane enflasyon... Faizlerin arttırılması için baskı var. Piyasalarda kur kaynaklı stres var sanki... Nasıl bir oyun bu, nasıl bozulacak?
Benim tezimi biliyorsunuz: Enflasyon faizle doğru orantılıdır. Enflasyonla faiz arası ilişki sebep netice ilişkisidir. Sebep faizdir netice enflasyondur, bugüne kadar bu dediğim de hep çıkmıştır. Bugün de aynı tezi savunuyorum. Sebeptir faiz. Netice enflasyondur. Faiz yükseldikçe enflasyon yükselecektir. Asla düşmeyecektir. Ama ne yazık ki biz bunu ilgili arkadaşlara anlatamıyoruz. Hepsi ‘Ben bankayım, daha yüksek kar nasıl elde edeceğim ona bakarım’ diyor. Daha yüksek kar elde etmek için ne yapması lazım? Faizi yükseltmesi lazım. Faizi yükselterek kendi karını artırmanın gayreti içerisinde ama öbür tarafta enflasyon milleti, vatandaşı inim inim inletiyor. O onun umurunda değil. Şu anda maalesef bu süreç hala devam ediyor. Belki önümüzdeki hafta sayın başbakan, ilgili bakanlar, bazı devlet bankaları bir araya gelmek suretiyle bu konuyu müzakere edip bu konuda çok kararlı adım atıp, bu faiz lobisinin de bu faizlilerin de üzerine gitmekte kararlıyız. Bu faiz lobisinin üzerine gidilmezse, bu faizlerin üzerine gidilmezse ne olur? Birincisi, enflasyon aşağıya çekilemez, ikincisi yatırımlar artmaz, üçüncü olarak da istihdam artmaz. Ama biz bunu halledersek, enflasyon düşecektir, yatırım artacaktır, istihdam artacaktır. Bu işi başarmamız lazım.



Enflasyon beklentisi değişti! İşte yeni rakamlar


- Suriye konusunda 22 Kasım’da Türkiye, Rusya ve İran’ın liderler düzeyinde yapacakları toplantının yeri belli mi?
Evet, belli. Toplantı, 22 Kasım’da Soçi’de olacak.

"Atatürk'ü sevmek başka, Atatürkçülük yapmak başka bir şey"
- 10 Kasım itibariyle başlayan gündem var. Belki de partiniz gençlik kolları çağrısıyla da... Partinizin Atatürk başlığında yeni bir hassasiyeti mi var? Eleştirilere ne dersiniz?Gençlerin dediğiniz türden bir şey yapması genel merkez gençlik kolları kaynaklı bir şey değil. Gençlerimizin kendilerinin serbest hareket etmesi suretiyle attıkları adım. Benim konuşmam zaten onlarla bağlantılı bir konu değil.. Benim konuşmamda, bu ülkede tabular oluşturulmaması gerektiğini vurguladım. Atatürk’ü sevmek başka bir şeydir, Atatürkçülük yapmak başka bir şeydir. Bizim anlatmak istediğimiz budur. Anlattığımız da budur. Ülkemizde maalesef böyle bir durum yaşanıyor. Mesela neymiş, efendim ben Atatürk ifadesini kullanmıyormuşum! Ya, yok öyle bir şey. Kullandığım yerler vardır, kullanmadığım yerler vardır. Bu matematik bir olay değil ki. Atatürk’ün imzasına bakarsınız, bazı yerlerde K. Atatürk diye imzası vardır, bazı yerlerde Gazi Mustafa Kemal diye imzası vardır. Ben şimdi Gazi Mustafa Kemal de diyorum, Atatürk de diyorum. Ama adamın derdi bağcı ile olduğu için, ne deseniz kusur buluyor. Sıkıntı burada. Düşünün artık, kimlerin eline diline düştü ya. Marksistlerin, affedersin PKK’lıların, HDP’lilerin, şunların bunların eline düştü. Onlarla birlikte yürüyen kim? Sözde Atatürkçü Kılıçdaroğlu. Beraber bunlarla yürüyor. Oradan eleştiriler yapıyor. Önce işine bak. Bu ülkeye ne kazandırıyorsun ona bak. Buralara kadar bu işi düşürmedik, düşürmeyeceğiz. Kaldı ki Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, biliyorsunuz, kendisini putlaştırmaya çalışanlara yönelik aleyhte çok veciz ifadeleri var. Al biraz da onları oku. Bak bakalım ne diyor. ‘Vatan için ne yaptınız, bu millet için ne yaptınız?’ diye soruyor. ‘Bana öyle gelin’ diyor. Biz, bu cümlenin şu andaki muhatapları olarak, Türkiye’yi muasır medeniyetler seviyesinin üzerine taşıyoruz, yaptığımız budur.

26 Ocak 2018 Cuma

ABD'li Sözcünün PKK Açıklamasına Türkiye'den İlk Tepki: İtiraf Etmiş Oldu

ABD'li sözcünün PKK açıklamasıyla ilgili konuşan AK Parti Sözcüsü Mahir Ünal, "Suriye'de SDG adı altında PKK'yı silahlandırdığını söylüyorduk. Dışişleri Sözcüsü bunu itiraf etmiş oldu." dedi.


AK Parti Sözcüsü Mahir Ünal, Genişletilmiş İl Başkanları toplantısı öncesinde açıklamalarda bulundu. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Heather Ann Nauert'in PYD'yi PKK olarak ifade etmesiyle ilgili konuşan Ünal, "Zaten biz uzunca bir süreden beri hem AB'nin hem ABD'nin terör örgütü olarak kabul ettiği PKK'nın Suriye'deki faaliyetlerine dikkat çekiyorduk ve aslında ABD'nin Suriye'de PYD, SDG, YPG adı altında PKK'yı silahlandırdığını söylüyorduk. Dışişleri Sözcüsü de dün bunu itiraf etmiş oldu." dedi.
İşte Ünal'ın açıklamasından öne çıkanlar:
ABD'NİN GÜVENLİ BÖLGE ÖNERİSİ
Dışişleri Bakanımız bu konuda gerekli açıklamaları yaptı, güvenli bölge ile ilgili geçmişte Türkiye'nin ısrarla çağrıları oldu. Mülteciler için bu bölgenin hem uçuşa yasak hem güvenlik bölge oluşturması... Ama ABD bunu ısrarla reddetti. Geldiğimiz noktada terör bir koridoru oluşturmaya çalışırken Amerika'nın bu konuda kafa karışıklığının devam ettiğini görüyoruz.


ABD'Lİ SÖZCÜNÜN İTİRAF GİBİ PKK AÇIKLAMASI
Bu da son derece ilginç. Bunu düzeltme gereği de görmedi. Hem ABD'nin hem AB'nin Suriye'deki faaliyetlerine dikkat çekiyorduk. Suriye'de SDG adı altında PKK'yı silahlandırdığını söylüyorduk. Dışişleri Sözcüsü bunu itiraf etmiş oldu.

"YPG" YERİNE DOĞRUDAN "PKK" DEDİ
Günlük basın brifinginde ABD'li Sözcü Nauert, Afrin operasyonu ve Türkiye'nin bölgedeki adımlarıyla ilgili açıklamalarda bulundu.
Nauert, Suriye'nin kuzeybatısındaki PYD/PKK unsurlarıyla ilgili konuşurken ABD yönetiminin her zaman dile getirdikleri "YPG" tanımı yerine doğrudan "PKK" ifadesini kullandı.

13 Eylül 2020 Pazar

Batı’nın 'Yükselen Türkiye' hazımsızlığı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Hiç bitmeyen bir maraton şeklinde ilerleyen Türkiye’nin Avrupa Birliği tam üyelik müzakereleri, Türkiye’ye özel ve daha önce hiçbir aday ülkeye uygulanmayan çifte standartlar yüzünden sekteye uğramış durumda.


Hiç bitmeyen bir maraton şeklinde ilerleyen Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) tam üyelik müzakereleri, Türkiye’ye özel ve daha önce hiçbir aday ülkeye uygulanmayan çifte standartlar yüzünden sekteye uğramış durumda. [1] Türkiye’nin üyeliğine karşı olan gruplar Türkiye’nin Avrupa’ya ait olmadığını ve Avrupa kimliği, coğrafi ve kültürel sınırları için de bir tehdit olduğunu defalarca ifade etmiş bulunuyorlar.
Yine benzer bir şekilde 1968’den beri süren Kıbrıs müzakerelerinin çözümsüz kalmasının faturası da Avrupa tarafından Kıbrıs Türk tarafına ve Türkiye’ye çıkarıldı. Türkiye’nin AB’ye tam üyelik için başvurduğu 1987 yılından beri, Avrupa Konseyi raporları ve Türkiye hakkında yayınlanan tüm yıllık raporlarda Türkiye’nin üyelik süreci ve Kıbrıs’taki siyasi çözümsüzlük arasında organik bir bağ kuruldu ve Türkiye Ada’daki çözüm çabalarına destek vermesi için baskı altında bırakılmak istendi. [2] Üstelik Türkiye’nin resmi olarak tanımadığı Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile ilişkilerini normalleştirmesi ve deniz ve hava limanlarını Rum tarafına açması istendi.
Öte yandan, uluslararası düzeyde tanınması engellenen Kıbrıslı Türkler, 1964’den beri “insanlık hakkı” olarak tanımlanan ve siyasi tanınmadan bağımsız olarak ele alınması gereken uluslararası ulaşım, serbest ticaret, sportif ve kültürel faaliyetlerden dahi daimi bir şekilde mahrum bırakıldılar. Birleşmiş Milletler (BM) tarafından dört buçuk yılda hazırlanan 2004 Annan Planı referandumuna Kıbrıslı Türklerin yüzde 65 oranında kabul, Rum tarafının ise yüzde 76 oranında ret oyu kullanmasına rağmen ambargolar kaldırılmadı ve AB tarafından ambargoların kaldırılmasıyla ilgili verilen sözler de yerine getirilmedi.
AB, Türkiye’nin büyüyen siyasi, askeri ve ekonomik gücünün İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan yeni-sömürgeci düzene tehdit oluşturduğunu görüyor ve bundan dolayı büyük bir hazımsızlık içinde. Bu nedenle Akdeniz’in Türkiye nüfuzuna girmesini önlemek amacıyla Doğu Akdeniz’de en uzun kıyı şeridine sahip olan Türkiye’yi yalnızlaştırmak ve Antalya Körfezi’ne sınırlandırmak hedefleniyor. Fransa, Yunanistan, GKRY, Mısır ve BAE’nin görünürde, ABD ve İsrail’in ise arka planda olduğu ittifak, bölgede Türkiye’yi ve Kıbrıs Türklerini dışlayan bir enerji ve güvenlik düzeni kurmaya çalışmakta. Ayrıca Türkiye’nin açık denizlere ve çevre bölgelere erişimi sınırlandırılarak bölge jeopolitiğinde etkisiz bir aktör haline getirilmesi planlanmakta. Burada hedeflenen, Türkiye’nin son zamanlarda keşfedilen hidrokarbon yatakları ile jeo‐stratejik önemi daha da artan Kıbrıs’ta ve deniz yetki alanlarında taviz vermesini sağlamak ve Türkiye’yi tekrar ABD önderliğindeki Batı ittifakının yörüngesine yerleştirmektir. 

AB Doğu Akdeniz’de Rum-Yunan kartını oynuyor

Batı'nın Türkiye hazımsızlığının son perdesi ise Doğu Akdeniz’de sergilediği taraflı tutumdur. GKRY’nin katılımıyla artık tarafsızlığını tamamıyla yitirmiş olan AB, bir yandan Yunanistan ve GKRY’nin kendisinin Kıbrıs, Doğu Akdeniz ve deniz yetki alanları politikalarını manipüle etmesine sessiz kalırken diğer yandan Fransa’nın başını çektiği Türkiye karşıtı cephenin saldırgan tutumuyla çirkin yüzünü tekrar göstermeye başladı. Bu tutumun görünen sebepleri arasında Avrupa’nın enerji açığı ve bağımlılığını azaltma ihtiyacı ve mülteciler konusunda gümrük görevi yapan Yunanistan’ı desteklemek gibi faktörler görünse de aslında arka planda daha derin stratejik planlar yatıyor.
Peki, Batı’nın Türkiye’ye karşı stratejik planları nedir ve neler amaçlanmaktadır? Bu noktada öncelikle Avrupa tarihinin karanlık yüzü olan sömürü tarihine kısaca değinmek gerekiyor. Her ne kadar Batılılar bugün ulaştıkları refah seviyesini “bilim, sistem ve teknolojinin zaferi” olarak lanse etse de artık pek çok kaynak bu zenginliğin temelinde başta kölelik olmak üzere kolonilerden her türlü kaynağın sömürülmesi olduğunu kabul etmeye başladılar. Avrupalılar, dünyaya hâkimiyet kurmaya başladıkları 16. yüzyıldan itibaren bu güçlerini yerel halkların tüm zenginliklerini merkezlerine taşımak için kullandılar. İkinci Dünya Savaşı’nın akabinde başlayan de-kolonizasyon (sömürgelerin bağımsızlaşması) hareketleri sonrası Batılı devletler strateji değiştirerek diğer ülkeleri işgal etmek yerine o ülkelere görünürde bağımsızlık vererek ekonomi ve kaynaklarını yönetme yolunu seçtiler. Böylelikle yerel halkların temel ihtiyaçlarını karşılama ve askeri gider gibi masraflardan kurtuldular. Günümüzde Afrika’nın önemli bir bölümünü kendi merkez bankası, ulaşım, iletişim, petrol, elektrik şirketleri ve bankalarıyla sömürmeye devam eden Fransa’nın, Türkiye’nin “Afrika Açılımı” ve Libya’da artan siyasi ve ekonomik gücünden neden bu kadar rahatsız olduğunu ve neden Libya’da meşru hükümeti destekleyen Türkiye aleyhine darbeci savaş lordu Halife Hafter’e siyasi ve askeri destek verdiğini açıklıyor.
İkinci olarak, gelişmiş Batılı ülkelerin en kârlı ticaret aracının silah satışı olduğunu hatırlamakta fayda var. Silah epey pahalı bir üründür. Bu nedenle alıcı ülkelerin ekonomisini ve diğer sektörlere yatırımını ciddi anlamda engellerken, satıcı ülkelere müthiş bir katma değer sağlar. Ayrıca silah alımının modernizasyon gereksinimi nedeniyle uzun vadeli bir bağımlılık oluşturduğunun ve alıcı ülkelerin satıcı ülkelere siyasi ve ekonomik anlamda da bağımlılığına yol açtığının altı çizilmeli. Bu noktada Türkiye’nin son yıllarda artan silah gücü ve sanayisinin Türkiye’yi silah satan ülkeler arasına sokmasının bu pastadan muazzam para elde eden başta Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Rusya ve Fransa gibi ülkeleri neden rahatsız ettiğini anlamak kuşkusuz güç olmayacaktır. Bunlara ilaveten, Fransa’nın Doğu Akdeniz’deki Rum-Yunan maksimalist taleplerini savunmasının bir başka önemli nedeni de Fransız TOTAL şirketinin Rum kesimi ile yapmış olduğu petrol antlaşmalarının yanı sıra, son yıllarda ihraç etmekte zorlandığı savaş uçaklarını ve diğer askeri malzemeleri bu ülkelere satacak olmasıdır. Aynı durum bu ülkelerle birlikte “çöl ittifakını” oluşturan Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) için de söylenebilir.
Üçüncü olarak, Mavi Akım, Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı (TANAP), Türk Akımı, Rusya-Türkiye Doğalgaz Boru Hattı, İran-Türkiye Doğu Anadolu Doğalgaz Ana İletim Hattı, Bakü-Tiflis-Erzurum Doğalgaz Boru Hattı ve Türkiye-Yunanistan Doğalgaz Boru Hattı ile bölgenin enerji merkezi haline gelen Türkiye’nin önemini az da olsa azaltmak ve geçen ay içerisinde Karadeniz’de keşfedilen 320 milyar metreküplük Türkiye tarihindeki en büyük doğalgaz keşfinin Doğu Akdeniz’deki buluşlarla devam etmesini engellemek için, AB Doğu Akdeniz’de Rum-Yunan kartını oynuyor. Enerji bağımlılığı azalacak, hatta uzun vadede bitecek olan bir Türkiye, dış politika hedeflerine ulaşmada çok daha güçlü ve güvenli hareket edecektir.
Öte yandan, uluslararası düzeyde tanınması engellenen Kıbrıslı Türkler, 1964’den beri “insanlık hakkı” olarak tanımlanan ve siyasi tanınmadan bağımsız olarak ele alınması gereken uluslararası ulaşım, serbest ticaret, sportif ve kültürel faaliyetlerden dahi daimi bir şekilde mahrum bırakıldılar. Birleşmiş Milletler (BM) tarafından dört buçuk yılda hazırlanan 2004 Annan Planı referandumuna Kıbrıslı Türklerin yüzde 65 oranında kabul, Rum tarafının ise yüzde 76 oranında ret oyu kullanmasına rağmen ambargolar kaldırılmadı ve AB tarafından ambargoların kaldırılmasıyla ilgili verilen sözler de yerine getirilmedi.

Amaç Türkiye'yi dışlayan enerji ve güvenlik düzeni

Son olarak çöl ve AB ittifakının arkasında ABD’nin olduğu gerçeğini unutmamamız gerekiyor. Son zamanlarda bağımsız ve kendi öncelikleri doğrultusunda izlediği politikalar nedeniyle ABD’den belirli konularda ayrışan Türkiye, ABD yönetimi tarafından çevrelenmek istenmekte. Bunun temel nedenleri arasında Türkiye’nin İsrail ile bozulan ilişkileri ve Filistin halkına verdiği destek, Rusya’dan alınan S-400 füze savunma sistemi, başta Mısır diktatörü Sisi olmak üzere Türkiye’nin ABD destekli otokratik rejimlere karşı aldığı tavır ve Türkiye’nin komşusu İran’a ambargo uygulamaması gösterilebilir. Bu noktada ABD’nin Türkiye’nin bir NATO müttefiki olarak sınıfta kaldığını; Suriye’de DEAŞ ile mücadele kisvesi altında Türkiye’nin ulusal güvenliğine karşı en büyük tehdidi oluşturan terör örgütü PYD/YPG’ye Fransa ile birlikte en büyük desteği verdiğini ve FETÖ terör örgütüne yardım ve yataklık yapmaya devam ettiğinin altı çizilmelidir.
Özetlemek gerekirse, sözde tam üyelik aldatmacasının artık işe yaramadığı Türkiye üzerindeki siyasi nüfuzunu kaybeden ve başta Kıbrıs olmak üzere taviz koparamayan AB, Türkiye’nin büyüyen siyasi, askeri ve ekonomik gücünün İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan yeni-sömürgeci düzene tehdit oluşturduğunu görüyor ve bundan dolayı büyük bir hazımsızlık içinde. Bu nedenle Akdeniz’in Türkiye nüfuzuna girmesini önlemek amacıyla Doğu Akdeniz’de en uzun kıyı şeridine sahip olan Türkiye’yi yalnızlaştırmak ve Antalya Körfezi’ne sınırlandırmak hedefleniyor. Fransa, Yunanistan, GKRY, Mısır ve BAE’nin görünürde, ABD ve İsrail’in ise arka planda olduğu ittifak, bölgede Türkiye’yi ve Kıbrıs Türklerini dışlayan bir enerji ve güvenlik düzeni kurmaya çalışmakta. Ayrıca Türkiye’nin açık denizlere ve çevre bölgelere erişimi sınırlandırılarak bölge jeopolitiğinde etkisiz bir aktör haline getirilmesi planlanmakta. Burada hedeflenen, Türkiye’nin son zamanlarda keşfedilen hidrokarbon yatakları ile jeo‐stratejik önemi daha da artan Kıbrıs’ta ve deniz yetki alanlarında taviz vermesini sağlamak ve Türkiye’yi tekrar ABD önderliğindeki Batı ittifakının yörüngesine yerleştirmektir. Bunun devamında Türk silah sanayi, donanması ve petrol arama faaliyetlerinin sınırlandırılmasına, akabinde de başta Libya ve Suriye olmak üzere Türkiye’nin sahip olduğu stratejik derinlik ve karar alma mekanizmalarındaki rolü kısıtlanmaya çalışılacaktır. Bu stratejik planlara karşı Mavi Vatan doktrini çerçevesinde yeniden şekillenen devlet politikasına muhalefet dâhil olmak üzere verilecek tam destek ve birlikte hareket etmek hiç kuşkusuz en güzel yanıt olacaktır.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html