BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Tahran sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Tahran sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

22 Ekim 2020 Perşembe

İran'ın Karabağ siyaseti Tebriz sokaklarını zorluyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


İran’ın Ermenistan’a yaptığı yardımları protesto amacıyla Tebriz'de düzenlenen gösteriler, Tahran'ın izlenen politika konusunda iç kamuoyunu ikna edemediğini gösterirken mevcut politikanın artık sürdürülemez hale geldiğine de işaret ediyor.



27 Eylül sabahı Ermenistan'ın saldırılarıyla başlayan ve ateşkes ilanlarına rağmen hâlâ devam eden Karabağ çatışmaları Azerbaycan ve Ermenistan’ın yanı sıra birçok ülkenin de başlıca gündem maddesi haline geldi.

Her ne kadar müzakere masasında İran’ın adı az anılsa da sahada son derece önemli bir konumda bulunduğunu söylemek mümkün. Tahran’ın dış politikasını tek boyutlu olarak mezhep merkezli okuyanlar ise Ermenistan’dan yana sergilediği duruştan dolayı şaşkınlar. Ancak asıl şaşkınlığa neden olan şey, İran Türklerinin ülkenin izlediği dış siyaseti protesto etmeleri oldu. Pazar günü ikinci kez sokağa dökülen İran Türkleri, Ermenistan’la sınır kapısının açık tutulmasını protesto ettiler. Şimdi daha önce bu gösteriler sonucu söylemini değiştiren İran’ın kamuoyu baskısı neticesinde Karabağ’da politika değişikliğine gidip gitmeyeceği merak konusu.

Karabağ'daki çatışmaların ardından Tebriz ve Tahran başta olmak üzere birçok şehirde İran Türklerinin gösteriler düzenlemesi, sözkonusu potansiyelin ne kadar yüksek olduğunun bir işareti. Nitekim sadece Tebriz’de pazar günü gerçekleşen gösterilere bakıldığında İran Türklerinin durumdan ne kadar rahatsız olduklarını rahatlıkla anlayabiliriz.

Tebriz'deki gösteriler

İran’da konu her ne olursa olsun halk gösterileri her zaman kırmızı çizgi sayılır. Sokak gösterileri ancak ve ancak yönetimin onayı veya daha doğrusu eliyle yapılabilir. Örneğin her sene 24 Nisan’da başkent Tahran’da sözde “Ermeni Soykırımı” adı altında gerçekleşen anma törenleri ve yürüyüşlerin en üst düzey onay ve iradesi olmadan hayata geçmesini düşünmek fazlasıyla saflık olur. Dolayısıyla Türkiye’nin Tahran Büyükelçiliği önünde Türk bayrağının yakılmasına ve Türkiye aleyhtarı sloganlar atılmasına gösterilen müsaadeyi Tahran’ın siyasi iradesiyle bağlantılı olarak düşünmek gerekir. 

Ekonomik olarak oldukça zor bir dönemden geçen İran zaten geniş çapta bir protesto potansiyeline sahip. Geçtiğimiz aylarda çoğunlukla hayat pahalılığına tepki olarak başlayan gösterilerin kısa bir zaman diliminde ülke geneline yayılması ve siyasi boyutlar kazanması yönetimin kâbusu haline gelmişti. İşte bu nedenle ülkede herhangi bir halk hareketinin başlamadan hemen önce engellenmesi hedeflenir ve bu tepkilerin bastırılması için sert müdahaleye de başvurulur.

Karabağ'daki çatışmaların ardından Tebriz ve Tahran başta olmak üzere birçok şehirde İran Türklerinin gösteriler düzenlemesi, sözkonusu potansiyelin ne kadar yüksek olduğunun bir işareti. Nitekim sadece Tebriz’de pazar günü gerçekleşen gösterilere bakıldığında İran Türklerinin durumdan ne kadar rahatsız olduklarını rahatlıkla anlayabiliriz. Protestolar başlamadan önce onlarca aktivist eyleme katılmamaları için güvenlik güçleri tarafından uyarılmış, ayrıca gösteriden önce yine önlem amaçlı birkaç kişi gözaltına alınmıştı. Tebriz’de istisnasız tüm ana sokaklarda yoğun güvenlik önlemleri alıp şehri adeta bir kışlaya çeviren İran yönetimi, bütün bu tedbirlere rağmen Karabağ konusundaki öfkeye zincir vuramadı. Polisin sert müdahalesi sonucu sadece birkaç dakika sürebilen gösterilerde 100’den fazla kişinin gözaltına alındığı bildirildi. Öte yandan birkaç gün önce benzer eylemde gözaltına alınanlar da hâlâ serbest bırakılmış değil. Tepkilerin odağında İran’ın Ermenistan’a yaptığı yardımlar bulunuyor. İran ne iç ne de dış kamuoyunu tarafsız olduğuna ikna edemiyor; tüm baskılara rağmen bu politikasına yönelik itirazların da önünü alabilmiş değil.

İran Türklerini özellikle son yaşananlardan sonra diğer milletlerden de ayırmak gerekiyor. Çünkü örneğin yıllardır İran’ın Suriye politikası aktif bir şekilde halk tarafından protesto ediliyor ama yönetim en ufak bir geri adım atmış değil. Ancak söz konusu Türklerin, İran’ın Karabağ politikasına itirazı olunca liderler kısa sürede söylemsel olarak ciddi bir yumuşamaya gitmek zorunda kalmış gözüküyor.

Bu aşamadan sonra Tebriz sokaklarında talep edildiği üzere İran’ın Ermenistan’a lojistik yolunu kapatması muhtemel görünmese de bundan sonra en azından işgalci Ermenistan’a her türlü desteği sağlamanın maliyeti tamamen Tahran’ın hesabına yazılacaktır. Bu durum İlham Aliyev’in de sinyallerini verdiği gibi savaş sonrası Azerbaycan’ın İran ile olan ilişkilerini de derinden etkileyecektir.

Türkiye’nin bu süreçte her anlamda Azerbaycan’ın yanında yer alması İran Türkleri için de geleceğe yönelik umut kaynağı haline geldi. Karabağ gibi haklı bir davada uluslararası baskılara rağmen Ankara ve Bakü’nün yan yana sağlam duruşu Tebriz’de, Tahran’dan her gün daha çok soğuyan yeni nesil tarafından dikkatle takip ediliyor. İşte böyle bir ortamda Azerbaycan ve Türkiye'nin tezlerinin İran yönetiminin çizgisine rağmen rağmen gibi kesim tarafından destekleniyor oluşu İran’ın elini ciddi oranda zayıflatmış görünüyor.

İran'ın manevra alanı sınırlı

İran’ın Karabağ konusunda Ermenistan’dan yana tutumu bugünlerde daha da belirgin olarak açığa çıksa da aslında başından beri aynıydı. 8 yıllık Irak savaşından kurtulup nefes alabilen İran'ın Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra başlıca önceliği bölgeye açılmaktı. Bu çerçevede İran’dan sonra nüfusunun büyük çoğunluğunu Şii mezhebine mensup olanların oluşturduğu Azerbaycan, İran yönetimi için bu açılımın en cazip adresi olarak görünüyordu. Ancak gelişmeler, Güney Kafkaslarda bir nüfuz alanı temin etmeyi hedefleyen İran'ın beklediği gibi olmadı. Azerbaycan Cumhuriyeti'nin ismi bile güneydeki İran’da yerleşen Türkler [Güney Azerbaycan] için son derece heyecan vericiydi. Savaş yıllarının kapalı atmosferinden çıkılmış, Humeyni dönemi sona ermiş ve ülkede yeni rüzgarlar esmeye başlamışken Tebriz’de hep Bakü nağmeleri söylenmeye başlamıştı. Yıllarca ötekileştirilmiş, dışlanmış Türklere karşı Tahran bütün çabalarına rağmen Aras’ın sınır olduğunu bir türlü benimsetememişti. Birinci Pehlevi döneminden itibaren Fars milliyetçiliğini merkeze alarak ulus devletin inşa edildiği İran’da Türkler asıllılar nüfusları itibarıyla tamamen bir köşeye çekilmeyecek kadar kalabalık olsalar da kendi kimliklerini geri kazanmakta oldukça zorlanmışlardı. Devrimden umduklarını bulamayan Türkler merkezden soğudukça daha çok kendi özlerine dönmüşlerdi. İşte tam da bu ortamda ikiye bölünen halkın kuzeyde kalan kısmının müstakil bir ülke olarak yeniden doğması güneydekileri de bir hayli heyecanlandırmıştı. 

Bu sürecin taşıdığı tehlikeleri hisseden İran, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin yeni yönetimine karşı iyice tedirgin olmaya başladı. Halk Cephesi ve Ebulfez Elçibey’in iktidara gelmesiyle birlikte Güney Azerbaycan meselesi en üst düzeyde dile getirildi. Bütün Azerbaycan’dan sık sık bahseden Elçibey’in milliyetçi tutumu İran için tam bir kâbus haline gelmişti. Bu ortamda Karabağ sorunu giderek tırmanmaya başladı ve İran seçimini yaptı. Güçlü ve istikrarlı bir Azerbaycan’ın İran Türkleri için nasıl bir ilham kaynağı olduğunu bilen Tahran, Karabağ meselesinin çözülemez hale gelmesini uzun vadeli çözüm olarak görüyordu. İran böylece özellikle arabuluculuk şansını meselenin başından beri yitirmiş oldu. 8 Mayıs 1992’de Eski İran Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani’nin inisiyatifiyle Azerbaycan ve Ermenistan yetkilileri Tahran’da ateşkes antlaşmasını imzaladıktan sonra aynı gün Karabağ'ın sembolü Şuşa, Ermeni güçleri tarafından işgal edildi. Ayrıca enerji kaynakları konusunda tamamen dışa bağımlı Ermenistan’ın özellikle savaş zamanında can simidi yine İran oldu ve bütün bu gelişmeler, Azerbaycan’ın gözünde Tahran’ın tarafsız olma iddialarının geçerliliğini kaybetmesine yol açtı. Bugün de İran’ın benzer hassasiyetleri olsa da meseleyi 90’lardan farklı kılan faktörler Karabağ sorununun çözüme kavuşmasında da son derece belirleyici görünüyor. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin her anlamda Ermenistan’a göre güçlü bir konumda olması Karabağ meselesinin çözülmesini kaçınılmaz hale getirdi. Sahada inisiyatifini yitiren İran tamamen Rusya’nın enstrümanı haline gelmiş görünüyor. Özellikle Türkiye’nin Azerbaycan’daki nüfuzunun artmasından rahatsız olan İran rekabet gücüne sahip olmadığı için Ermenistan’a mahkûm olduğunun farkında. Güçlü bir Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Tebriz’de ilham kaynağı olduğu gerçeği hafife alınamayacak kadar önemli. Ancak en az Bakü kadar Ankara faktörü de burada önemli. Nitekim Türkiye’nin bu süreçte her anlamda Azerbaycan’ın yanında yer alması İran Türkleri için de geleceğe yönelik umut kaynağı haline geldi. Karabağ gibi haklı bir davada uluslararası baskılara rağmen Ankara ve Bakü’nün yan yana sağlam duruşu Tebriz’de, Tahran’dan her gün daha çok soğuyan yeni nesil tarafından dikkatle takip ediliyor. İşte böyle bir ortamda Azerbaycan ve Türkiye'nin tezlerinin İran yönetiminin çizgisine rağmen rağmen gibi kesim tarafından destekleniyor oluşu İran’ın elini ciddi oranda zayıflatmış görünüyor. Bu çerçevede Karabağ’da ulaşılacak sonucun İran Türklerini memnun etmemesi halinde İran için mevcut politikanın sürdürülmesi son derece zorlaştıracaktır. Dolayısıyla İran’ın genel olarak Karabağ politikasında hareket alanının oldukça sınırlandığı söylenebilir.

Öte yandan karşılıklı güvene dayalı ilişkilerin tesis edilmesinde zorlanan İran yönetimi daha radikal kararlara yönelerek durumu daha da zorlaştırabilir. Yakın tarihte İran’ın eski Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Abbas Musevi’nin Bakü Büyükelçisi olarak atanması Tahran’ın Azerbaycan’ı ne kadar önemsediğini gösteriyor. Ancak Musevi’nin Fars milliyetçiliğinin başlıca mahfilleriyle sıkı ilişkileri ve görevde olduğu kısa sürede sergilediği performans bu bakışın izlenen politikada ağır basmasına sebep olabilir. Tecrübeyle sabit olduğu üzere Fars milliyetçiliğini esas alan politikalar İran Türklerinin merkezden daha da uzaklaşmasına ve tepkilerinin de artmasına sebep oluyor. Özellikle Müslüman ve üstelik mezhep bağının bulunduğu Azerbaycan’a karşı Ermenistan’ın savunulması Tebriz’de yönetime yönelik tepkilere zemin hazırlıyor. Mevcut ağır koşulların her an geniş çaplı protestolara yol açabileceği, bu protestoların da hızla ülke geneline yayılabileceği gerçeği dikkate alındığında İran'ın Karabağ politikasının artık sürdürülemez hale geldiği, bu çerçevede toplumun önemli bir kesiminin dışlanması anlamına gelecek politikalarda ısrar edilmesinin ciddi riskler barındırdığı ifade edilebilir. Böylesi bir ortamda saatler Bakü'ye göre Karabağ’a ayarlandığında, zillerin Tebriz’de çalması hiç de uzak bir ihtimal değil.

[Taha Kermani İran’da başladığı iletişim eğitimini Türkiye’de gazetecilik bölümünde tamamlamıştır ve İran hakkındaki serbest gazetecilik faaliyetlerine Türkiye’de devam etmektedir]





7 Eylül 2018 Cuma

Tahran'dan çıkan mesajlar!

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Tahran'daki üçlü zirve öncesi İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile görüştü. Başkan Erdoğan Rusya Devlet Başkanı Putin ile görüştükten sonra üç lider tarihi zirveye geçtiler. Basına açık üçlü görüşmede başkan Erdoğan ateşkes çağrısı yaptı.




Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın da katıldığı İran Liderler Konferans Salonu'nda Ruhani'nin ev sahipliğindeki Suriye meselesi için yapılan Türkiye-Rusya-İran Üçlü Zirve sona erdi.

13 maddelik bildirinin yayınlandığı zirvede dikkat çeken detaylar yer aldı. 


PEKİ BUNDAN SONRA NE OLACAK?


Tahran zirvesine Başkan Erdoğan’ın ateşkes çağrısı damga vurdu. Türkiye bir kez daha elini taşın altına koydu ve Suriye’de büyük bir insanlık krizinin önüne geçilmesi için büyük bir adım attı.


İDLİB’TE KORKULAN OLACAK MI?


İdlib’e yönelik büyük bir katliam saldırısı hazırlığı vardı. Tahran zirvesi İdlib krizinin çözümü için yapıldı. Liderlerin açıklamaları ve ortak bildiri gösteriyor ki, İdlib’e yönelik kanlı ve geniş çaplı bir saldırı şu an için rafa kaldırıldı. Zirvede çıkan sonuç en azından İdlib’teki mazlumların bir süreliğine de olsa rahat bir nefes almasını sağlayacaktır.


REJİM YİNE DE İDLİB’E SALDIRIR MI?


Endişe duyulan konu 3 milyon sivilin zarar göreceği büyük bir kıyıma yol açacak şekilde planlanan kanlı operasyondu. Tahran zirvesinden anladığımız kadarıyla böyle bir durum şu an için yaşanmayacak. Ancak rejim güçleri buna karşın yer yer İdlib’e yönelik saldırılarını sürdüreceklerdir.


BAŞKAN ERDOĞAN’IN ATEŞKES ÇAĞRISI


Başkan Erdoğan zirvede çok önemli bir çıkış yaptı, ateşkes çağrısında bulundu. Ateşkes teklifine Rusya, silah bırakma çağrısıyla karşılık verdi. İdlib’te tüm tarafların silah bırakmaları konusunda bir uzlaşı çıktı. Tüm taraflardan kasıt ise muhalifler ve rejim güçleri.


İDLİB’TE PROVOKASYON OLUR MU?


Tahran zirvesini bütün dünya takip etti. Konuşulan her cümle canlı yayınlandı. Bütün dünyaya açık ve şeffaf bir toplantı yapıldı. Buna karşı provokasyon olma ihtimali var. Daha önce 2016 Aralık’ta Halep krizi Türkiye’nin benzer girişimleriyle aşıldığında da bizzat İran kaynaklı provokasyonlar yapılmıştı. 
Bugün provokasyon olma ihtimali yine var, olursa bunu İranlılar da yapabilir, Amerikalılar da. Putin “provokasyon hazırlığı var” diyor, bu doğru olabilir, Rusya bu tür durumlarda çok sert karşılık veriyor ve süreçlerin sarsılması gündeme gelebiliyor. O yüzden herkes provokasyona açık olmalı mümkünse engellemeli yani provokasyonu bahane etmeden temkinli hareket etmeli. 
Neticede söz kounusu olan yer Suriye, ABD dahil bütün güçlerin ajanları sahada ve bunlarla birlikte bir çok terör örgütü var. Yani provokasyon için her türlü alt yapının hazır olduğu bir yerden bahsediyoruz. O nedenle başta Rusya olmak üzere İran da “ne de olsa provokasyon yapılacak” bakışıyla değil “provokasyon olsa da provoke olmama” güdüsüyle hareket etmeli ki süreçler bozulmasın.


TAHRAN ZİRVESİNE GÖRE İDLİB’İN DURUMU NE OLACAK?


İdlib gerginliği azaltma bölgelerinden biriydi. Ve hatta sonuncusuydu. Tahran zirvesinden çıkan sonuca göre İdlib gerginliği azaltma bölgesi statüsünde kalmaya devam edecek. Bu da geniş çaplı operasyonların olmayacağı anlamını taşıyor. Ama tabi burada önemli olan garantörlerin üzerlerine düşeni yapması.


GARANTÖRLER ÜZERLERİNE DÜŞENİ YAPAR MI?


Daha önce Guta ve Hama da gerginliği azaltma bölgelerindendi. Ama Rusya ve İran burada rejim üzerinde baskı yapmadı ve neticede iki yerde de insani kriz ve katliamlar yaşandı. Şimdi son gerginliği azaltma bölgesi olarak karşımıza İdlib çıkıyor. Eğer burada çatışmasızlık uzlaşısı bozulursa, rejim saldırır Rusya ve İran da çeşitli bahanelerle rejimi durdurmayıp, garantörlük sorumluluklarını yerine getirmezlerse Türkiye bundan sonraki süreçte farklı adımlar atabilir. Çünkü Başkan Erdoğan böyle bir olasılık halinde süreci revize edebilecekleri uyarısını yaptı.


TÜRK ASKERİ SÜRİYE’DE KALACAK


Yine Tahran zirvesinden alınan bir diğer mesaja göre Suriye krizi sona erene kadar Türk askeri bölgede kalmaya devam edecek. Başkan Erdoğan bunu vurguladı. Çünkü Suriye Türkiye’nin yangın tamamen sönmeden bırakıp, dönebileceği bir yer değil.


TAHRAN’DA PKK’YA DA MESAJ VERİLDİ


PKK’nın olası İdlib saldırılarında rejimle birlikte hareket edeceği ihtimali var. Türkiye PKK’nın Fırat’ın doğusunda ve genel anlamda Suriye’deki yapılanmasına yönelik duruşunu Tahran’da bir kez daha gösterdi.


ABD’YE “SURİYE’DEN ELİNİ ÇEK” MESAJI


Daha önce Halep krizinin çözümünde olduğu gibi İdlib krizinin çözümü için de ABD masaya davet edilmedi. Üstelik Tahran zirvesinde Suriye krizinin çözümü için Amerika’ya “Suriye’den elini çek” mesajı da açık şekilde iletildi.


12 MADDELİK ORTAK BİLDİRİ


Ortak bildiride Suriyeli sivillerin korunması, mültecilerin evlerine dönüşünün sağlanması, terör örgütleriyle mücadele, İdlib’in gerginliği azaltma bölgesi olarak kalması, Suriye’nin geleceğine Suriyelilerin karar vermesi gibi konular ön plana çıktı. Buradaki en net vurgu, İdlib’te büyük bir saldırının şu an için yapılmayacağı, askeri operasyon yerine siyasi çözümün tercih edilmesi. 

Tabi burası Suriye, bu konuda garantör olan ülkelerin üzerlerine düşeni yapması gerek aksi takdirde provokasyon ya da provokasyon bahaneleriyle siyasi çözüm süreçleri yerini saldırılara bırakabiliyor.

21 Kasım 2019 Perşembe

İran’ın varlık içinde yokluk çeken şehri Ahvaz ve protestolar

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Muazzam bir etnik çeşitliliğe sahip olmasına rağmen İran’ın kendi vatandaşlarına uyguladığı politikalar, ülkenin siyasi ve toplumsal dengelerini derinden etkiliyor.


İç politikadaki gerilimli süreçleri ve dış politikadaki manevralarıyla İran son yıllarda adından en çok bahsedilen ülkelerden biri. Trump’ın 2016 yılında ABD’nin 46. başkanı olarak seçilmesinden sonra Washington ile yeniden tırmanan gerilimin yanı sıra, Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani üzerindeki muhafazakâr kanadın baskısı, önümüzdeki yılın başında seçime gidecek olan İran’ı gündemde tutmaya devam edecek.
Dış politikasındaki yoğun gündemle birlikte Tahran, bu günlerde önemli iç meselelerle de karşı karşıya. Bunların en önemlisi, ülkenin 4 milyonu aşkın nüfuslu Huzistan (tarihteki adıyla Arabistan) eyaletinin Ahvaz şehrinde başlayan ve kısa sürede genişleyen protestolar. 2018 yılında meydana gelen protestolar esnasında tutuklanan ve hapisteyken şiddet gördüğü iddia edilen İranlı Arap şair Hasan Haydari, serbest kalmasından kısa bir süre sonra hayatını kaybetti. Olayın ardından İranlı Araplar yeniden sokaklara döküldü. Şehrin bazı yerlerindeki İran bayrakları indirildi. Tahran yönetimi olayların yoğunlaştığı mahalleleri kuşatma altına alarak gösterileri önlemeye çalışıyor. Protestolarda dikkat çeken başka bir husus ise halkın Lübnan ve Irak’taki gösterileri destekleyen sloganlar atması.
İran'ın petrol rezervlerinin yüzde 80’inden fazlasının bulunduğu Huzistan eyaletinde yakın tarihlerde de buna benzer olaylar yaşanmış, güvenlik güçlerinin müdahalesi sonucu bölge halkından hayatını kaybedenler olmuştu. Bölge halkı 7 Mart 2015’te Asya Şampiyonlar Ligi maçında rakip Suudi Arabistan takımı El Hilal’e yoğun ilgi göstermiş, maç esnasında ve sonrasında Tahran yönetimi aleyhine sloganlar atan halka polis müdahale etmişti. Çıkan olaylar neticesinde Yunus Asakire isimli Ahvazlı hayatını kaybetmişti. Olayın ardından bölgede başlayan gösteriler güvenlik güçlerinin sert müdahalesiyle bastırılmıştı. 2017 yılının Şubat ayında bölgede yaşanan içme suyu krizi ve yüksek orandaki hava kirliliği şikâyetlerine yönelik yetkililerin duyarsızlığı nedeniyle, Devrim Muhafızları’na ait bir merkez Ahvaz halkı tarafından basıldı ve çıkan çatışmalarda Hasan Bugbiş adında bir protestocu hayatını kaybetti. Olayın ardından bölgede protestolar genişleyerek devam etse de öncekiler gibi yönetimin sert müdahalesiyle bastırıldı.

Benzin zammı ve protestolar

Bölgeyi dünya gündemine taşıyan başka bir gelişme ise yakın tarihte keşfedildiği öne sürülen yeni petrol rezervi. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani 10 Kasım 2019 tarihinde Yezd şehrinde yaptığı konuşmada, Huzistan eyaletine bağlı Bostan bölgesinden Umidiye şehrine kadar uzanan bölgede 53 milyar varil rezerve sahip yeni bir petrol sahası bulduklarını duyurdu. Yeni alanın 65 milyar varil rezerve sahip Ahvaz’dan sonraki en büyük petrol sahası olması ve her iki şehrin de Huzistan eyaleti sınırları içinde bulunması, yoksullukla mücadele eden bölge halkının protestolarını daha da anlamlı hale getiriyor. 2 bin 400 kilometrekarelik bir alanı kapsayan sahanın, İran’ın kanıtlanmış petrol rezervlerini dörtte bir oranında artıracak olması ise bir başka önemli nokta.

Bu açıklamadan bir hafta sonra, Ruhani yönetimi benzin fiyatlarına en az yüzde 50 oranında zam yapılması ve daha ucuz fiyattan benzin satışına kota konulması kararı aldı. Karar sonrası ülkede başlayan protesto gösterileri ülke çapında yayılarak büyüyor. Protestoların büyüme karakteri göstermesinin en önemli nedeni ekonomik temelli olmaları. İran’ın içinde bulunduğu iktisadi darboğaz, sistemin her yerini saran yolsuzluklar, yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde taraflar arasındaki güç savaşı ve hepsinden önemlisi halkın gündelik yaşamda karşılaştığı hayat pahalılığı, İranlı "işçi sınıfını" sokağa dökmüş vaziyette. Bu ve benzeri gerçekler protestoların yayılma potansiyelini artırıyor. Şu ana kadar 30 şehirde görülen protestoların daha çok Kürt, Arap ve Türklerin yaşadığı şehirlerde yoğunlaştığı söylenebilir.
Eylemlerde "Rıza Şah ruhun şad", "ne Gazze ne Lübnan, can feda sana İran", "Kürt-Türk el ele; karşıdır zulümlere" ve "Diktatör utan artık; memleketi bırak artık" gibi sloganlar öne çıkıyor. Dikkat çekilmesi gereken nokta şu ki daha çok “alt sınıfın” sokağa çıktığı protestoların, demokrasi kaygısı taşıyan "orta sınıftan" destek bulma olasılığı, Tahran yönetimini zor durumda bırakabilir. Ancak bu iki sınıfın sokağa yansıyan ortak paydasının zayıf olması, gösterileri kontrol altına alma hususunda Tahran yönetiminin işini kolaylaştıracaktır. Vurgulanması gereken diğer etken ise protestoların İran’da etnik hassasiyetlerin yükseldiği bir döneme denk gelmiş olması. Bu durum, eylemlerin daha da yayılmasının önünü açan güçlü bir etken olabilir. Ayrıca ülke genelinde görülen eylemler, 2009 yılındaki Yeşil Hareket’ten bu yana artış gösteren kadın ve gençlik hareketlerinin protestolarda daha görünür olmasına yol açabilir.

Tahran’ın yaklaşımı ve İranlı Araplar

Muhafazakâr basının bölgedeki olaylara karşı duyarsız tavrına rağmen muhaliflerin çokça gündeme taşıdığı gösteriler, İran yönetim anlayışının etnik çeşitliliğe karşı yaklaşımını bir kez daha tartışmaya açmış vaziyette. Muazzam bir etnik çeşitliliğe sahip olmasına rağmen İran’ın kendi vatandaşlarına uyguladığı politikalar, ülkenin siyasi ve toplumsal dengelerini derinden etkiliyor. Bu olumsuz etkinin en dikkat çeken sebebi, İran’ın, barındırdığı etnik çeşitliliği, kültürel bir zenginlikten ziyade, dış güçler tarafından manipüle edilerek ülkeyi felakete sürükleyecek bir problem olarak görmesidir.
Bilindiği üzere, Kaçar hanedanlığının 1925 yılında yıkılmasının ardından, Pehlevi hanedanlığı ülkeyi idari ve ideolojik olarak kontrol altına almıştı. Söz konusu dönemden günümüze, yönetimin Farslar dışındaki diğer etnik gruplara uyguladığı düşünülen ayrımcı politikalar, geniş halk ayaklanmalarının öncelikli sebeplerinden biri olagelmiştir. 1925-1979 yılları arasında “Farslar ve diğerleri” anlayışıyla ele alınan İran’ın etnik kompozisyonu, 1979 İran Devrim’i sonrasında da şekil değiştirerek devam etmiştir. Pehlevi döneminde devam ettirilen “Farslılık” politikasının bir benzeri, 1979 Devrimi sonrasında da “İslam Cumhuriyeti” yaklaşımıyla “Şiilik” çerçevesinde şekillenmiştir. Şunu da belirtmek gerekir ki 1979 sonrası yönetim anlayışı, Pehlevi hanedanlığının politikalarından tam anlamıyla kopmamış, Şiilik yaklaşımının yanı sıra Farslılık anlayışını da canlı tutmuştur. İran’da merkezi yönetimin bu anlayışıyla çeşitli şekillerde mücadele eden önemli etnik unsurlar var ve Araplar bu unsurlardan sadece biri. Diğer etnik unsurlarda olduğu gibi, Araplar da Tahran yönetiminin Farslılık ya da Şiilik anlayışı karşısında kendi etnik veya mezhepsel kimliklerini koruma eğilimi içindeler.
Arap azınlık içinde Şii mezhebine mensup olanlar genellikle Huzistan eyaletinde yerleşikken, Sünni Araplar Körfez kıyılarında yaşıyorlar. Çoğunluğunu Şiilerin oluşturduğu Arapların nüfusuyla ilgili kesin ve güvenilir bir araştırma olmamakla birlikte, tahmini olarak 2 ila 4 milyon civarında olduğu düşünülüyor. Rıza Şah’la başlayıp 1979 İran Devrimi sonrası yönetim anlayışıyla devam eden yaklaşım, ülkede yaşayan Türkler ve Kürtlerde olduğu gibi, Araplar tarafından da hoş karşılanmıyor. Bu hoşnutsuzluk ve dönem dönem kendini hissettiren protestolar, Tahran’a bir uyarı anlamı taşıyor. Son günlerde Arap nüfusun yoğunlukta olduğu Huzistan eyaletinin Ahvaz bölgesinde başlayan ve yayılma eğilim gösteren etnik hassasiyet temelli protestolar da bu huzursuzluğun yeni bir tezahürü niteliğinde. Gösterilerin başlama nedeni ise kum fırtınasıyla başlayan süreci, elektrik ve su kesintilerinin takip etmesidir. Gösterilerin siyasi ve ekonomik sebeplerine değinmenin yanı sıra, bölgedeki kum fırtınalarına ve yaşanan su kıtlığının öncelikli nedenlerine kısaca bakmakta fayda var.
Başta Ahvaz olmak üzere Susangerd ve Dezful şehirlerini etkisi altına alan son zamanlardaki kum fırtınaları ilk defa yaşanmıyor. Son yıllarda bölgede gerçekleşen küçük çaptaki kum fırtınaları ve bunlara bağlı olarak yaşanan yüksek orandaki hava kirliliği günlük hayatın bir parçası. Bunların bazıları İran sınırlarının ötesinden kaynaklanan iklim değişikliği ve küresel ısınmayla bağlantılı olarak görülse de, bunun en büyük sebebi İran-Irak savaşından sonra bölgede yoğun olarak çıkarılan petrol. Petrol kuyuları için tahrip edilen sulak alanlar yerini kurak topraklara bırakmış vaziyette. Petrol çıkarmak ve yeni rafineriler kurmak adına yapılan çalışmalar neticesinde yaşanan önemli su kaybı, tarıma elverişli araziler ve meyve bahçelerinden çorak çöllere ve aniden çıkıveren bataklığa doğru nasıl bir değişimin yaşandığını açıklıyor. Özellikle 1989 ve 1997 yılları arasında bölgede plansız yapılan kalkınma faaliyetleri, Ahvaz başta olmak üzere diğer illerdeki su havzalarını yok ederek çölleşmeyi artırmış durumda. Topraklarının 1 milyon hektarından fazlası tarımsal nitelikte olan ve soğuk mevsimlerde ülkenin önemli tarımsal ürünlerinin yetiştirildiği bir yer olan bu bölge bugün kum fırtınalarıyla karşı karşıya. Gittikçe azalan suyun da şeker kamışı üretiminden kaynaklanan zirai ilaçlarla kirlenmesi, tehlikenin boyutlarını gözler önüne seriyor.
Yukarıdaki sebeplere ek olarak, savaş sonrasında bölgedeki petrol kuyularında kasıtlı olarak çıkarılan yangınlar bölgedeki su kaynaklarını kirleterek verimli topraklara telafisi güç zararlar vermişti. Türkiye ve Irak’ta kurulan barajların Şattülarap’a akan su miktarını azaltarak İran’daki kuraklığı etkilediği iddiaları da sayılan nedenler arasında.

Siyasi ve iktisadi sebepler

Özellikle 2015 yılından bu yana dönem dönem baş gösteren protestolarda yaşanan elektrik ve su kesintilerinin kısa süreli olduğunu düşünen halk, akşam saatlerine kadar yetkililerden kesintilere dair bir açıklama bekledi. İranlı yetkililerden herhangi bir açıklama gelmeyince, 19 Şubat 2018 tarihinde Ahvaz’da yaşayan halk sokaklara döküldü. Enerji protestosu olarak başlayan eylemler, kısa süre içinde yönetimi protesto eden geniş katılımlı halk gösterileri halini aldı.
Muhalif İranlı analistlere göre, bölge halkının temel eğitim haklarından bile mahrum edilmesinin yanı sıra, halkın kasıtlı bir şekilde eğitimsiz bırakılarak radikal terör örgütlerinin etkisine açık hale getirilmesi, geniş katılımlı protestoların altında yatan etkenlerden. 2017 yılının hemen başında vefat eden tecrübeli siyasetçi Haşimi Rafsancani’nin de makalelerinde vurguladığı ortak eğitim talebinin yerine getirilmesinin gerekliliği, radikal örgütlerin İran halkı arasında karşılık bulma ihtimaline dikkat çekmesi açısından anlamlı. Zira -Rafsancani’yi de rahatsız eden- muhafazakâr yönetimin bölgeye yönelik ikircikli tavrı öyle boyutlara varmıştır ki bölgede yeni doğan bebeklere Arapça isim konulması halinde kimlik verilmeyeceği duyurulmuş, bu yaklaşım, -ister Şii ister Sünni olsun- bölgede çoğunluğu oluşturan Arapların merkeze yönelik tepkisini giderek artırmıştır.
Ahvaz’da yükselen protestolara İran’da yaşayan Türk nüfusunun da destek vermesi, Tahran yönetiminin diğer etnik unsurlara Araplardan farklı davranmadığını bir kez daha gözler önüne sermiştir. Şunun altını çizmek gerekir ki Ahvaz’da büyüyen tepkilerin görünen sebebi kum fırtınası ve yaşanan su kesintileri olabilir; fakat üzerinde durulması gereken esas neden, Huzistan eyaletinde yaşayan Arap nüfusun beklentilerinin Tahran yönetimi tarafından karşılanamamasıdır. İran’ın en güneybatısındaki eyalete bağlı olan Ahvaz bölgesi, yeraltı kaynaklarının yanı sıra stratejik konumu itibariyle de Tahran yönetimi için önem taşıyor. Bu bağlamda, Ahvaz meselesi Suudi Arabistan-İran geriliminin en açık hissedildiği konulardan biri olarak biliniyor ve Riyad’ın Tahran’ın sinir uçlarına temas edebileceği bir alan olarak öne çıkıyor.
Zengin petrol yatakları, bölgeyi İran yönetimi için daha da anlamlı kılıyor. Zira İran’ın petrol ve doğalgaz rezervlerinin yüzde 80’inden fazlası bu bölgede bulunuyor. Zengin doğal kaynaklarına ve tarım potansiyeline rağmen Ahvaz bölgesinin ülkenin işsizlik oranlarının en yüksek olduğu bölgelerinden biri olması, protestoları besleyen sosyal gerçekliği resmediyor. Bölgede birçok enerji üretim tesisi olmasına rağmen, çoğunluğu Araplardan oluşan halkın bu iş imkânlarından mahrum edildiğine, bölgeye Fars kökenlilerin yerleştirildiğine dair yaygın bir kanaat var. Bölgenin doğal yapısının tahrip olmasına yönelik yetkililerin duyarsızlığı, bölge halkının rahatsızlığını daha da artırıyor. Tarım arazilerini kaybetmenin yanı sıra yeni iş imkânlarından da yeteri kadar yararlanamayan bölge halkı, bulduğu her fırsatta Tahran’a sesini duyurmaya çalışıyor.
Başta Ahvaz Üniversitesi mensupları olmak üzere konuya duyarlı kesimler de sonuç alamayınca ülkeden ayrılıp yurt dışında yaşamaya başlamıştır. Bu konuyu gündemine alıp Tahran’ın kapısını çalan kimi akademisyenler ise emekli edilerek konudan uzaklaştırılmıştır. Ülkedeki protestolar siyasi, iktisadi ve kültürel açıdan birçok tartışmanın ana konusu olabilir, olmalıdır da. Fakat bölge halkını bekleyen esas tehlike, bilinçsizce yapılan girişimlerin doğayı mahvetmesi ve kirliliğin Huzistan’ın su varlıklarına nüfuz ederek bölgeyi daha da yaşanmaz hale getirmesidir.

Huzistan'da yaşanan sorunlar Tahran'dan görülmüyor

Etnik kimlikler ve kültürel farklılıklar dikkate alındığında, İran muazzam bir kavşak noktası olarak öne çıkıyor. Tarihin eski dönemlerinden beri aynı coğrafyada var olan bu çeşitlilik, Pehlevi hanedanlığına kadar kendilerini ifade etme ve ülkenin zenginliklerinden eşit derece yararlanma hususunda önemli bir sorun yaşamamıştı. Pehlevi yönetimiyle birlikte bütün İran halkına uygulanan Farslılaştırma politikası, bu politikaya maruz kalanlar tarafından tepkiyle karşılanmıştı. Bu topluluklar yönetime karşı itirazlarını çeşitli şekillerde dile getirdiler ve getirmeye de devam ediyorlar. Şunun altını çizmekte fayda var ki bugün kimliklerini korumak için etkin bir mücadele veren Türkler, Kürtler ve Araplar, İran’ın toprak bütünlüğüne saygı gösterip sahip çıkmakla birlikte, öncelikle kendilerini ifade edecekleri bir alan ve daha kucaklayıcı bir yönetim talep etmekteler. Nitekim İran halkı, bugüne kadar kazandığı tecrübeyle, protesto bilincine sahip halklarından birisi haline gelmiştir. Son olaylarda da görüldüğü üzere, İranlılar genel olarak güncel meselelerin dahi yetersiz ve ayırımcı yönetim anlayışından kaynaklandığını düşünüyor ve kısa bir süre içinde sokakları doldurabiliyor.
En nihayetinde Batı'nın ve Körfez ülkelerinin İran’a yönelik haksız ve baskıcı politikalarına karşı çıkılmalıdır. Fakat diğer taraftan, İran’ın kendi bünyesinde yaşayan farklı etnik ve dini topluluklara daha adilane davranması gerektiğinin de altı çizilmelidir. Zira bugüne kadar Arap nüfusun yaşadığı ekonomik ve sosyal sorunlar Tahran yönetimleri tarafından görmezden gelinmiştir. Gelecek dönemde, ülkedeki etnik unsurlara karşı benimsenen politikalarda herhangi bir değişim veya dönüşüm yaşanmazsa, önümüzdeki süreçte hem İran hem de bölge daha büyük ve karmaşık problemlerle karşı karşıya kalacaktır.


8 Ocak 2019 Salı

Irak’ta siyasi tıkanıklık

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Irak'ta mayıs ayında yapılan genel seçimlerin üzerinden yaklaşık yedi ay geçmesine rağmen 21 kişilik kabineye nihai şeklinin verilmesine yönelik çabalar henüz sonuç vermedi.



Irak'ta mayıs ayında yapılan genel seçimlerin üzerinden yaklaşık yedi ay geçmesine rağmen 21 kişilik kabineye nihai şeklinin verilmesine yönelik çabalar henüz sonuç vermedi. Yaşanan siyasi tıkanıklığa atıfla Irak’ın Lübnanlaşması olarak nitelendirilen bu süreçte, 2003'teki ABD işgali sonrası mezhepsel hatlarda seyreden iç siyaset, yerini Şii fraksiyonlar arasında iktidar mücadelesine bıraktı. 

2003 sonrasında Irak siyasetini yönlendiren iki dış aktörden biri haline gelen İran’ın Şii grupları artık uzlaştıramamasının yanında, özellikle Tahran’ın desteklediği gruplar ile Mukteda es-Sadr grubu arasındaki görüş ayrılıkları daha da derinleşti. Bu noktada Adil Abdulmehdi, ekim ayında bu iki cenahı uzlaştıracak ve ABD ve İran kamplarının her ikisini de memnun edebilecek bir aday olarak başbakanlık koltuğuna oturdu.

Abdulmehdi, Irak’ta son dönemde daha da belirginleşen ABD, İran ve Arap ülkeleri arasında denge arayışı politikalarını idare edebilecek bir başbakan adayı olarak birbirine rakip Şii blokların üzerinde uzlaştığı isimdi. Aslında bu cümle bile Abdulmehdi’nin önümüzdeki süreçteki nasıl zor bir misyon üstlendiğini anlamak için yeterli. Bu zorlu sürecin en önemli veçhelerinden biri ABD ile ilişkiler. Trump yönetimi ile birlikte ABD’nin İran’ın bölgesel nüfuzunu azaltma çabaları, Obama döneminde kaldırılan yaptırımların yeniden yürürlüğe konulmasına ile daha somut bir aşamaya geçti. Bunun Irak’ı ilgilendiren kısmı ise, Washington’un Bağdat’a İran’a uygulanan yaptırımlara uyma zorunluluğu getirmesi oldu. 

İkincisi ise ABD yaptırımları nedeniyle zor bir dönemden geçen İran için, Irak’taki siyasi ve ekonomik nüfuzunun muhafaza edilmesi çok daha elzem ve kritik hale dönüştü. Dolayısıyla, İran’ın bu konuda Irak üzerinde kurduğu politik ve ekonomik baskı daha gözle görülür hale geldi. Bütün bu gerilimin ortasında Tahran’a muhalif olan ABD müttefiki komşu Arap ülkeler ile de yakınlaşılması yeni Irak yönetiminden beklenenler arasındaydı.


İki büyük rakip Şii blok ve Abdulmehdi


Adil Abdülmehdi son aylarda hükümet kurma sürecinin uzamasından kendisinin sorumlu olmadığını ve tıkanıklığa yol açan bazı konuların kendi inisiyatifinde olmadığını belirtiyor. Bu beyanlarından kastı yalnız dış kaynaklı nedenler değil aynı zamanda sıklıkla belirtilen iki büyük Şii blok arasındaki görüş ayrılıkları. Son genel seçimlerden birinci parti çıkan Mukteda es-Sadr’ın Sairun Koalisyonu’nun yer aldığı Reform Bloku ve seçimlerde ikinci sırayı alan ve İran tarafından desteklenen Fetih Koalisyonu’nun başını çektiği Bina Bloku her ne kadar uzlaşı sürecinde olduklarını söyleseler de hükümet oluşturma sürecinde esas belirleyici olmak istiyorlar. Bunun yanı sıra, bir yandan ABD, Tahran’ın desteklediği grupların hükümet içerisinde belirleyici bir konum kazanmasını engellemek isterken, İran da Hadi el-Amiri liderliğindeki Bina Bloku’nun kurulacak yeni hükümette baskın güç olmasını istiyor.

İki rakip blok iki aylık sürede şu ana dek toplam 21 kabine üyesinden 16’sı üzerinde anlaşma sağlayabildiler. Süreç boyunca görüşmelerin tıkandığı iki temel nokta ise İçişleri ve Savunma Bakanlığı’na taraflarca gösterilen adaylarda ısrarcı olunması oldu. Özellikle İçişleri Bakanlığı koltuğu için İran destekli Hadi el-Amiri’nin Bina Bloku’nun İçişleri Bakanlığı için Haşdi Şabi Komite Başkanı Faleh el-Fayyad isminden vazgeçmemesi, Mukteda es-Sadr kanadının da daha sert bir tavır takınmasında etkili oldu. Faleh el-Fayyad ismi üzerindeki tartışmalar ise temel anlamda İran’ın müttefiki Şii gruplar aracılığıyla destek verdiği isim olmasından kaynaklanıyor.

İçişleri Bakanlığı kolluk güçlerini kontrol eden bir kurum olmasından ötürü merkezi hükümetin zayıf olduğu ülkede siyasi cenahlar için kritik bir önem taşıyor. Sadrcılar bu koltuğun bağımsız bir siyasetçiye bırakılması gerektiğini savunurken, Amiri Bloku ise İran’ın da desteklediği Faleh el-Fayyad’ın bu koltuğa oturmasında oldukça ısrarcı. Fayyad’ı veto eden Mukteda es-Sadr ise Abdulmehdi’nin bu çıkmazı sonlandıramaması durumunda sokak gösterilerini başlatabileceği uyarısını yapıyor. Bu uyarıların ciddiyetine rağmen, yeni başbakan, İran’a tamamen sırtını dönemeyeceğini biliyor ve dolayısıyla süreç önündeki engellerden kendisinin sorumlu olmadığını her fırsatta dile getirmekten başka çaresi kalmadığı görünüyor.


Basra gösterileri ve yeniden yapılanma


Temmuz ayında başlayan ve eylülde doruk noktasına ulaşan Basra gösterilerinin temel çıkış noktası devlet hizmetlerinin sağlanamaması, yolsuzluk ve işsizliğe karşı oluşan tepkiydi. Bu bakımdan, onlarca Iraklının hayatını kaybettiği bu gösteriler Şii Basra halkının ülkeyi 15 yıldır yöneten Şii hükümetlere karşı, 2003 sonrası verdiği en ciddi tepki olmuştu. Eylül sonrasında şiddeti azalsa da gösteriler halihazırda devam ediyor. Bu olayların hükümet kurma sürecini ilgilendiren en kritik yanı ise geçmiş hükümetleri devlet kaynaklarını heba etmekle suçlayan Mukteda es-Sadr’a bağlı militanlar ile hükümet güçlerinin aralık ayında karşı karşıya gelmiş olması. Öte yandan, gösterilerin İran Konsolosluğu’nun geçtiğimiz aylarda ateşe verilmesi gibi İran ve Tahran’ın Iraklı müttefiklerine karşı tepki mahiyeti de taşıması, Tahran yanlısı milis grupların da çatışmalara dahil olma ihtimalini güçlendiriyor.

Geçtiğimiz yıl DEAŞ işgalinin sonlandırılmasından sonra, üçte biri harabeye dönen ülkenin yeniden inşası ve yerlerinden edilen ya da göçmeye zorlanan yaklaşık iki milyon kişinin yeniden evlerine dönüşü Irak hükümeti için çözülmesi gereken en acil sorunlar olarak öne çıkmıştı. Bu konuyla alakalı olarak ise şubat ayında Kuveyt’te yapılan Irak’ın Yeniden İnşası Konferansı’nda, DEAŞ'la mücadele sürecinde büyük yıkıma uğrayan şehirlerin imarı için dış desteğe ihtiyaç duyan Irak hükümetine ilk etapta 30 milyar dolarlık yardım sözü verilmişti. Türkiye, ABD ve Körfez ülkelerinin de Irak için önemli oranlarda kredi ve yatırım olanakları oluşturma sözü verdiği bu toplantıda İran, Bağdat’a sağlayacağı destek miktarını açıklamamıştı. Bu durumun Tahran’ın İran halkının bu desteğe göstereceği tepkiden çekinmesinden ve ayrıca yardım paketinin miktarının görece az olmasından kaynaklandığı kimi siyasi çevrelerde dile getirilmişti. DEAŞ işgali sonrası Tahran’ın, yeniden yapılanma sürecine yapacağı katkıyla ilgili soru işaretlerinden sonra, İran muhalifi Körfez ülkeleri Tahran’ın Irak’taki siyasi etkisini frenlemek için Irak’a yönelik yeni yatırım vaatlerini gündeme getirmişlerdi.


Trump’ın ziyareti


Irak’ta son yıllarda yükselişe geçen milliyetçilik eğilimine paralel olarak siyasiler arasında, ülkedeki ABD ve İran nüfuzuna yönelik tepkiler de arttı. Bu bağlamda, ABD Başkanı Donald Trump’ın Irak’ta bulunan ABD birliklerine aralık ayı sonunda gerçekleştirdiği sürpriz ziyaret ülke içinde büyük tepkiyle karşılandı. Trump'ın Iraklı yetkililerle görüşmediği ziyaret, Mukteda es-Sadr cephesi tarafından “küstahça” olarak nitelendirilirken, bu ziyaret sonrası ABD askerlerinin ülkeden derhal çekilmesi çağrıları yinelendi. İran’ın desteklediği Bina Bloku’ndan ise ABD’nin Irak’taki askeri varlığına karşı sert açıklamalar tekrarlandı.

Ziyaretle alakalı olarak bilinen en somut şey Trump’ın Suriye örneğinin tersine Irak’tan herhangi bir şekilde çekilmeye niyetinin olmadığı. Diğer bir deyişle, ABD askerlerinin ülkeden çekilmesini bekleyen siyasi çevrelerin beklentileri en azından yakın gelecekte gerçekleşmeyecek gibi görünüyor. Dolayısıyla, siyasal krizler içinde sendeleyen Irak hükümeti ve Başbakan Adil Abdulmehdi de bu konuyla ilgili olarak ilerleyen günlerde baskı altında kalacak. Hatta konuyla alakalı olarak bazı çevreler bu ziyaretin sorumluluğunu Abdulmehdi’nin üstlenmesi gerektiğini ve hükümetin ABD askerlerinin çekilmesi ile ilgili inisiyatif almasını yakın zamanda beyan ettiler bile.

Ayetullah Sistani’nin “Yeni başbakan siyasette yeni bir isim olmalı” çağrısına rağmen 2003 sonrası Irak siyasetinin eski yüzlerinden Adil Abdulmehdi, politik olarak daha da kutuplaşan es-Sadr ve el-Amiri cenahlarının zoraki uzlaşısında ekim ayında başbakanlık koltuğuna oturdu ve zorlu bir misyon üstlendi. ABD’nin Irak’ta İran etkisini kırma isteği, yaptırımlar pençesindeki İran’ın Irak’taki siyasi nüfuzunu muhafaza etme çabası, İran karşıtı Körfez ülkelerinin Bağdat’ı Arap kampına çekme hamleleri de bu çetin misyonu daha da karmaşık hale getirdi. Daha da önemlisi, devam eden Basra gösterileri ve ülkenin yeniden inşası konusunda atılamayan adımlar halkın ABD işgali sonrası görev yapan Irak’ın siyasi elitlerine güvensizliğini artırdı. Gelinen aşamada, Abdulmehdi’nin kalan kabine üyelerini ne zaman atayabileceğini tahmin etmek zor ama sürecin daha da uzaması kuvvetle muhtemel. Bu süreçte mevcut başbakanın istifasının Irak’ı daha da istikrarsızlaştıracağı kesin.


9 Eylül 2018 Pazar

Tahran Zirvesi Avrupa basınında Türkiye'nin ateşkes çağrısıyla yer buldu

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Avrupa basını, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Putin ile İran Cumhurbaşkanı Ruhani arasındaki zirveyi, Türkiye'nin İdlib'de ateşkes çağrısını öne çıkararak kamuoyuna yansıttı.



Avrupa basını, İran'ın başkenti Tahran'da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani arasındaki zirveyi, Türkiye'nin İdlib'de ateşkes çağrısı ve insani kriz boyutunu öne çıkararak kamuoyuna yansıttı.
İngiliz Sky News televizyonu, Tahran Zirvesi'ne ilişkin haberinde, İdlib'de yaşanabileceklerden en çok kaygı duyan ülkelerden birinin Türkiye olduğunun altını çizdi.
Türkiye’nin şu ana kadar milyonlarca sığınmacıyı kabul ettiği hatırlatılan haberde, Türkiye'nin İdlib'den kaynaklanacak yeni bir dalgayı istemediği vurgulandı.
Haberde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın dünkü zirvede Rus ve İran taraflarına ateşkes için baskı yaptığı ancak onların önceliklerinin "bölgeyi teröristlerden temizlemek olduğunda ısrar ettikleri" aktarıldı.
İngiliz kamu yayın kuruluşu BBC de "Rusya, Türkiye’nin İdlib ateşkesi çağrısını reddetti" başlığıyla verdiği haberde, Tahran'daki zirvenin İdlib'de geniş çaplı muharebeyi engellemek için son şans görüldüğü ifade edildi.
"The Times" gazetesi, zirveyi "Erdoğan, Suriye’de kan banyosu uyarısı yaptı, Putin ateşkesi geri çevirdi" başlıklı haberle verdi. Haberde Erdoğan’ın sivillerin katledileceği uyarısına rağmen Rusya ve İran’ın, Türkiye’nin İdlib’de ateşkes çağrısını geri çevirdiği belirtildi.
The Times, zirve sırasında Erdoğan ile Putin'in "nadir bir anlaşmazlık anında" ateşkes konusundaki tartışmasının kameralara yakalandığını da kaydetti.
"The Guardian" gazetesi de Putin ve Ruhani’nin, Türkiye’nin sivil katliamına yönelik uyarılarına kulak tıkadığını yazdı. Haberde, "Putin ve Ruhani, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan ile açık bir şekilde çatıştı." ifadesi kullanıldı.
Gazete, Putin’in, Erdoğan’ın uyarılarını dikkate alarak Suriye güçlerine "durma" emri verip vermeyeceğinin belirsizliğini koruduğu kaydedildi.


Yunanistan


Zirveye geniş yer veren Yunan basını, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, "Suriye rejiminin ülkenin tümünü denetleme hakkına sahip olduğu" yönündeki açıklamasını öne çıkarırken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ateşkes çağrısının ise karşılıksız kaldığını vurguladı.
"To Vima" gazetesi, zirveye aynı açıdan yaklaştığı haberine "Putin, Erdoğan’ın ateşkes ile ilgili tezine karşı olduğunu açıkladı" başlığını attı. Gazete, haberinde Putin’in, Erdoğan’ın ateşkes teklifini, İdlib’de bulunan El Nusra cephesinin barış görüşmelerine katılmadığı gerekçesiyle kabul etmediğini belirttiğini aktardı.
"Kathimerini" gazetesi, "Verimsiz toplantıdan sonra Suriye’de korku dengeleri" başlıklı haberinde, Tahran’daki zirveden somut bir sonuç çıkmadığını öne sürdü. Gazete, Suriye’de yeni bir kanlı çatışmanın önlenmesi için umutların azaldığının altını çizdi.
Zirveyi "Putin: Suriye, Esed’e ait" başlığıyla haberleştiren "Ta NEA" gazetesi de Putin’in, Suriye rejiminin ülkenin tümünü denetleme hakkına sahip olduğu görüşünü öne çıkardı. Haberde, Putin’in Suriye’de aşamalı olarak istikrarın sağlanması konusunda Erdoğan ve Ruhani ile yapıcı görüşmeler gerçekleştirdiğini ifade ettiği aktarıldı.


Avusturya


Avusturya Devlet Televizyonu ORF, zirveye ilişkin haberini "İdlib’in geleceği hala belirsiz" başlığı ile verdi. Haberde Erdoğan, Putin ve Ruhani’nin ortak basın toplantısında İdlib’e yönelik saldırının engellenmesi yönünde somut açıklamaların yapılmadığı bilgisi paylaşıldı.
Ülkenin önde gelen gazetelerinden "Kurier"de yer alan haberde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın görüşmenin ardından sosyal medya hesabı üzerinden yayımladığı "Rejimin çıkarları uğruna on binlerce masum insanın öldürülmesine göz yumulması durumunda, biz böyle bir oyunun ortağı da seyircisi de olamayız." mesajı paylaşıldı. Haberde, Türkiye’nin olası bir İdlib saldırısı nedeniyle sivillerin katledileceği kan gölüne seyirci kalmayacağı ifade edildi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İdlib sorununun Astana ruhuyla çözülmesi gerektiği değerlendirmesinde bulunduğu aktarılan haberde, Türkiye’nin Tahran’da sivillerin gözetilmeyeceği herhangi bir metodun teröristlerin işine yarayacağı görüşünü ilettiği kaydedildi.


Almanya


"Deutschlandfunk" gazetesi, "Toplantıdan somut sonuç çıkmadı" başlığıyla verdiği haberde, zirvenin sonuç bildirgesinde ana hedefin DEAŞ ve Nusra cephesini bertaraf etmek şeklinde yer aldığı kaydedildi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ateşkes istediği ve Suriye rejiminin İdlib’e saldırması halinde bölgenin kan gölüne döneceği uyarısında bulunduğu aktarılan haberde, Rusya ve İran liderlerinin ise Suriye rejimini desteklediği ifade edildi.
"Die Zeit" gazetesi de "Vladimir Putin, Suriye’nin tamamen kurtarılmasını istedi" başlığıyla duyurduğu haberde, Tahran’dan bir yakınlaşma ve ortak tutum çıkmadığını kaydetti. Gazete, Erdoğan’ın ateşkes istediğini, Ruhani ve Putin’in ise "bölgedeki terörizmi yenmek" için saldırıdan yana olduğu bilgisine yer verildi.
"Der Spiegel" dergisi de "Putin, İdlib’de çatışmaların durmasını reddetti, Erdoğan ateşkes istedi" başlığını kullanarak, zirve öncesinde Rusya Hava Kuvvetlerinin İdlib’de ayrılıkçıları bombaladığı bilgisine yer verdi. Haberde, Erdoğan'ın Suriye'de durum netleşene kadar Türk askerlerinin ülkenin kuzeyinde kalacağını söylediği aktarıldı.
Dergi, Erdoğan’ın İdlib’in bombalanmasının durdurulması ve ateşkesin sağlanmasında ısrar edeceğini vurguladığı ancak Putin'in Esed’in ülkesini kontrol altına alması gerektiğini söylediği kaydedildi.


Hollanda


"Rusya ve İran, İdlib'de halen Türkiye'ye karşı" başlığını atan kamu yayın kuruluşu NOS, İran ile Rusya'nın İdlib'i fethetmek için askeri harekata kapıları açık bıraktığı, Türkiye'nin ise ateşkes istediği bildirildi.
Haberde Erdoğan'ın "İdlib, sadece Suriye'nin geleceği için değil, bölgede bizim güvenliğimiz ve geleceğimiz için de de önemli. İdlib'e her saldırı bir afetle sonuçlanır. Teröristlere karşı mücadele zaman ve sabır istiyor. İdlib'in kan gölü olmasını istemiyoruz." sözleri de aktarıldı.
"İdlib'de ateşkes sağlanamadı: Suriye harekatı insani felaket tehdidi altında" başlığını atan "De Volkskrant" gazetesi de zirvede İdlib'de ateşkes için anlaşma sağlanamadığını yazdı. Haberde, Erdoğan'ın, "Türkiye'de zaten 3,5 milyon Suriyeli var, tekrar milyonlarca Suriyeliyi koruma altına almak durumunda değiliz." sözlerine yer verildi.
"NRC" gazetesi, "Rusya, İran ve Türkiye arasındaki İdlib konulu zirve toplantısı başarısız" başlığı ile verdiği haberde, uluslararası yardım kuruluşlarına göre insani bir felakete dönüşecek şiddetli çatışmanın kaçınılmaz olduğunu aktardı.
Haberde zirvenin ardından yayımlanan ortak bildiride Suriye'deki çatışmanın askeri harekat yerine müzakereler ile çözülmesi önerisinde bulunulduğu kaydedildi.

17 Eylül 2018 Pazartesi

Erdoğan ile Putin'in 'Suriye trafiği' hız kesmiyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bu ay ikinci kez Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yüz yüze görüşecek.




Dünya kamuoyunda sonucu merakla beklenen ve 7 yıldır süren "Suriye" meselesi üzerine diplomasi trafiği hız kesmiyor. 

Söz konusu meselenin çözümü için Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani sık sık bir araya gelerek önemli adımlar atıyor.

Bu kapsamda geçen hafta İran'ın başkenti Tahran'da Ruhani'nin ev sahipliğinde gerçekleştirilen "Suriye" konulu Türkiye-Rusya-İran Zirvesi'nin müzakere süreci, tüm dünya televizyonlarına da ilk kez canlı yansımıştı. 

7 Eylül'deki bu zirve daha önce Soçi ve Ankara'da da liderler düzeyinde gerçekleştirilmişti.

Görüşmenin konusu "İdlib" olacak


Meseleye yönelik görüşme trafiğinin bir yenisine bugün Soçi ev sahipliği yapacak. Son 10 günde ikinci kez "Suriye" meselesi için yan yana gelecek Erdoğan ve Putin, bu yıl toplamda dördüncü kez baş başa görüşmüş olacak.

Daha önce Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Putin Johannesburg, Ankara ve Tahran'da baş başa bir araya gelmişti.
Bu yıl Başkan Erdoğan ile Putin, başta "Suriye" olmak üzere bölgesel, ikili ilişkiler ve ekonomi gibi farklı konularda birçok kez telefonda görüştü.

Erdoğan ve mevkidaşı Putin'in bugün Soçi'de İdlib'e yönelik son gelişmeleri ele alması bekleniyor.

Tahran Zirvesi


Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Putin, geçen hafta Tahran'da "Suriye" meselesine yönelik Türkiye-Rusya-İran Üçlü Zirvesi öncesi 45 dakikalık ikili görüşme yapmıştı.

Öte yandan Başkan Erdoğan, İran'daki zirve sonrasında Twitter hesabından paylaşımda bulunmuş, Tahran Zirvesi'nde Türkiye'nin, Suriyeli sivillerin can güvenliğini hiçe sayan yöntemlerin teröristlerin ekmeğine yağ sürmekten başka hiçbir fayda sağlamayacağını açıkça ifade ettiğini belirtmişti.

Erdoğan, "Rejimin çıkarları uğruna on binlerce masum insanın öldürülmesine göz yumulması durumunda, biz böyle bir oyunun ortağı da seyircisi de olamayız. 

İdlib meselesi, yeni acılara, yeni gerginliklere, yeni sıkıntılara mahal vermeden Astana ruhuna sadık kalınarak çözülmelidir. Astana'da mutabakata vardığımız ilkelerin muhafazası, Suriye krizine sürdürülebilir siyasi çözüm bulunması bakımından da mühimdir." ifadelerini kullanmıştı.

"İnsani yardım koridoru" konusu''


Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da cuma günü Almanya'nın başkenti Berlin'de düzenlediği basın toplantısında, "Türk partnerlerimizle yoğun bir şekilde İdlib'deki durumu varılan anlaşmalara uygun çözmeye çalışıyoruz." açıklamasında bulunmuştu.

Rus-Alman forumunda yaptığı konuşmada ise Lavrov, "İdlib'de bulunan gruplarla yapılan yerel anlaşmaların yanı sıra aynı Suriye'nin güneyinde, Humus ve Doğu Guta'da yaptığımız gibi (İdlib'den) ayrılmak isteyenler için insani yardım koridoru oluşturuluyor." demişti.

Lavrov, bugün Soçi'de yapılacak görüşmeye ilişkin ise "Tahran'da 7 Eylül'de İdlib bölgesi meselesini siviller için en az riskle nasıl çözeceklerini görüşmüşlerdi. Şimdi Rus ve Türk diplomatlarla askeri uzmanlar arasında görüşmeler yapılıyor. Pazartesi günü devlet başkanları bu durumu inceleyecek." bilgisini aktarmıştı.

"Putin, Güvenlik Konseyi'ni topladı"


Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov da cuma günü, Putin'in İdlib'deki durumla ilgili Güvenlik Konseyini topladığını bildirmiş, Putin'in konsey üyeleriyle bir araya geldiği toplantıda, Suriye'nin İdlib bölgesindeki durum hakkında görüş alışverişinde bulunduğunu aktarmıştı.

İdlib'deki gelişmelerle bağlantılı olarak Peskov, "Bu yerleşim yerinde yüksek terörist yoğunluğu ve bunların istikrarsızlaştırma eylemleriyle bağlantılı olarak endişeler dile getirildi." ifadesini kullanmıştı.

Kalın: "Beklentimiz İdlib'de mevcut statünün şu haliyle korunması"


Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın da Türkiye, Fransa, Almanya ve Rusya'nın temsilcilerinin katıldığı Suriye konulu dörtlü zirve için hazırlık toplantısının ardından Cumhurbaşkanlığı Dolmabahçe Ofisi'nde gazetecilere yaptığı açıklamada, İdlib'in hassasiyetini korumaya devam ettiğini bildirmişti.

Bu konuda bir mutabakatın söz konusu olduğunu belirten Kalın, "Özellikle İdlib'e yapılacak bir saldırının sonuçlarının çok ağır olacağı, hem insani krizlere yol açacağı hem yeni bir göç dalgasına sebep olacağı hem de devam etmekte olan siyasi süreçleri dinamitleyeceğine dair genel bir mutabakat var." değerlendirmesinde bulunmuştu.

Kalın, "Herkesin ortak kanaati çözümün askeri değil siyasi olması gerektiği." diyerek, şunları kaydetmişti:

"Pazartesi Soçi'de Cumhurbaşkanımızın Putin'le yapacağı görüşme önem arz ediyor. Bizim beklentimiz İdlib'te mevcut statünün şu haliyle korunması. Sivillerin korunması. Bir insani krizin çıkmaması. Temaslarımız da yoğun bir şekilde devam edecek."
Öte yandan, bölgedeki görevlerini Astana görüşmelerinde garantör ülkelerce mutabık kalınan angajman kuralları çerçevesinde sürdüren Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından, İdlib bölgesinde 13 Ekim 2017'den bugüne kadar 12 gözlem noktası tesis edilerek faaliyete geçirildi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Rusya'ya gidecek


Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezi'nden de Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Rusya Federasyonu ziyaretine ilişkin açıklama yapıldı.

Erdoğan'ın bugün Rusya Federasyonu'nun Soçi şehrine günübirlik bir çalışma ziyareti gerçekleştireceği belirtilen açıklamada, şunlar kaydedildi:

"Ziyareti kapsamında Cumhurbaşkanımız, Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin ile ikili bir görüşme yapacaktır. Program çerçevesinde iki ülkenin ilgili bakan ve yetkililerinin katılımıyla bir heyetlerarası görüşmenin yapılması da öngörülmektedir. 

Temaslar sırasında Türkiye-Rusya ikili ilişkilerinin siyaset, ekonomi ve enerji gündeminde yer alan konular ele alınacak, ayrıca Suriye başta olmak üzere bazı bölgesel ve uluslararası meseleler hakkında görüş alışverişinde bulunulacaktır."

21 Kasım 2019 Perşembe

İran’ın Kürt meselesi: İki ucu keskin bıçak

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


ABD'nin desteklediği ve bir kolu da İran’da aktif halde bulunan PKK’nın Suriye’de sınırlandırılmasının Tahran’ı neden bu derece rahatsız ettiği sorusuna, sadece Türkiye’nin güvenlik anlayışı üzerinden bakmakla cevap bulmak kolay değil.



Barış Pınarı harekâtı sırasında İran’ın takındığı Türkiye karşıtı tavır, belki Suriye’de güç dengelerinin yeniden şekillenmesi sırasında öngörülebilirdi. 

Fakat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tabiriyle "çatlak seslerin" bu denli çıkması, hem de etnik bir yaklaşımla meselenin yoğun bir propagandaya aleti edilmesi, İran’ı takından takip edenleri bile şaşırttı. Söz konusu sınır operasyonuyla PKK/YPG'ye karşıtı harekete geçen Türkiye’yi eleştiren İran'ın bu davranışı anlamlandırılmaya çalışıldı. Zira terör örgütünün İran'da da bir uzantısı olduğu biliniyordu. İşte tam bu noktada, "Kürt dostu" İran’ın "Kürt meselesi" en çok merak edilen konuların başına taşındı.

İran farklı etnik grupların bir arada toplanması açısından Orta Doğu’nun en renkli ülkelerinden biri. Rıza Pehlevi’nin 1925 yılında şah ilan edilmesiyle birlikte, İran Türklerinin yönetimdeki etkisi fiilen sona ermişti. Düşük rütbeli askerlikten şahlık mertebesine getirilen Rıza Şah Pehlevi, Fars halkının merkeze alınarak egemen bir İranlı üst kimlik inşa etme konusunda, etrafındaki radikal Fars milliyetçileri tarafından ikna edilmişti. 

Ulus devlet akımının kulağa hoş geldiği zamanlarda, İran da büyük ve köklü değişikliklere tanık oldu ve kısaca Fars olmayanlar dışlandı. Bu politikanın diğer etnik gruplar tarafından hazmı tabii ki pek kolay olmadı. 

Türkler nüfus ve nüfuz yoğunlukları itibarıyla yoğun kültürel asimilasyona tabi tutulurken, diğer azınlıkların en ufak hak talep arayışları, “sıcak kurşunla” cevaplandı. 

Çoğunlukla Kuzey Irak ile ortak sınırlara yerleşmiş olan Kürtler de daha farklı bölgelere göç ettirildi. Bunların en etkin örneklerinden biri, günümüzde Batı Azerbaycan eyaletinin demografisinin Kürtleştirilmesi olarak incelemeye değer bir hadisedir. Bu yöntemle hem Kürtler yoğun oldukları bölgelerden dağıtılmış hem de İran Türklerinin Türkiye ile sınır hattına adeta bir insan barajı inşa edilmiş oldu.

1945'de ise Azerbaycan Demokrat Fırkası’nın gölgesinde Kadı Muhammed öncülüğünde Mahabad Cumhuriyeti de kurulma imkânı buldu. Ancak Muhammed Rıza Pehlevi de babasının yolundan giderek her iki harekâtı kanlı bir şekilde bastırmayı başardı. Ancak 1979 İslam Devrimi yıllarında, Fars olmayanlar da demokratik bir rejimde haklarının resmi olarak tanınması konusunda umutlandılar. 

Fakat bu sefer de değişikliklerden zararlı çıktılar. İslam Cumhuriyeti "velâyet-i fakîh" anlayışını idari rejim olarak benimseyince ortalık yine karıştı. Azerbaycan’da Humeyni’den farklı düşünen bir diğer Şii din adamı olan Muhammed Kazım Şeriatmedari taraftarlarının başkaldırısının bastırılıp susturulması çok zor olmadı. 

Kendilerini devrimin sahibi bilen ve çoğunlukla Şii inancına mensup Azeri Türkleri yönetimden pay alma umut ve beklentisiyle kısa süre sonra merkeze yöneldiler. Fakat bu süreç özellikle Sünni Kürtler ve güneydoğudaki Türkmenler için o kadar da kolay olmadı.
Kendilerini sol kanatta tanımlayan ayrılıkçı Kürt hareketlerinde zaman zaman Kürtçülük baskın gelerek etnik çarpışmalara meydan verebiliyordu. Bu tip hareketler devrimin ilk aylarında Batı Azerbaycan eyaletinin Sulduz [Nekede] şehrinde Kürt-Türk çatışması şeklinde de patlak verdi. Merkezi hükümet silahsız ve savunmasız yerli Türk halkını silahlı Kürt örgütlerine karşı savunsa da ihale yine bölge halkına kaldı. Günümüzde bile ciddi etnik gerginliğe ve kanlı çatışmalara gebe bir ortamın oluşması da o tarihten kalma acı mirasın parçası olarak bilinir.

İran-Irak savaşı yıllarından sonra, Haşimi Rafsancani’nin cumhurbaşkanlığı döneminde de İran’ın etnik gruplara bakışı aynıydı ve konu neredeyse hiç gündeme getirilmedi. Ama büyük umutlar ve heyecan uyandıran Muhammed Hatemi ve İran’da reformcuların iktidara gelişi, Fars olmayanların meselelerinin de gündeme gelmesi açısından önemliydi. Hatemi’nin gelişiyle basın, belki de İran İslam Cumhuriyeti tarihinin (ilk aylar hariç) en çoğulcu ve ferah günlerini yaşadı. 

Her ne kadar Fars ve Şii olmayanlar ana akıma medyada yer bulmakta ve kendilerini ifade etmekte zorlansalar da, yerel basında ve bolca açılıp hızla politikleşen öğrenci dergilerinde yazıp çizme fırsatı buldular. Bu dönemi değerlendiren Kürt aydınları da toplumla silahsız bir diyalog kurmayı denemiş oldular; ama yönetimden pratikte yeterli açılımı göremeyince, yine kökü yıllar öncesine dayanan silahlı örgütlerin karşısında sesleri kısık kaldı.

Açılımdan umudunu kesen silaha sarılıyor

Hatemi döneminin nispi açılımıyla birlikte Kürtlerin de hak arayışı toplum içinde yaygınlaştı. Fakat Tahran’da somut bir çözüm yönelimi göremeyince, önceden uzun bir geçmişe sahip olan ve İslam Cumhuriyeti rejimi içinde çözüm arayışını yanlış bulan silahlı grupların konumu toplum nezdinde yükselmeye başladı. Radikal gruplar ön plana çıktıkça aralarındaki rekabetin dozu da arttı. PKK’nın İran uzantısı PJAK’ın 2004 yılında kurulması bu iddiaya bir örnek teşkil edebilir.

İran Kürtleri Tahran otoritesiyle sadece etnik olarak değil, mezhep olarak da ayrılıyordu. Şii inancının "velâyet-i fakîh" yorumunu devletin resmî ideolojisi olarak benimseyen İran İslam Cumhuriyeti, çoğunlukla Sünni Şafiî inancında olan Kürtlerle ortak bir noktada buluşmayı daha da zor hale getirdi. Öte yandan modernleşme sürecinde çok geç ve yavaş adımlarla ilerleyen Kürt toplumunda seküler, sol merkezli devrimci örgütlerin de kapsayıcı rağbet görmesi zor görünüyordu. 

Bu yüzden, doğusundaki Afganistan’da el-Kaide'nin ve batısındaki Irak’ta DEAŞ’ın ortaya çıkması gibi hadiselerin, ötekileştirilmiş Sünni azınlıklarda da belli derece karşılık bulması kimseyi şaşırtmadı. Bu iddianın ne derece geçerli olduğuna bir örnek olarak, 2017’de Tahran'daki parlamento binasına ve Humeyni’nin türbesine gerçekleştirilen ve DEAŞ’ın üstlendiği silahlı saldırılarda ölü ele geçirilen saldırganların Kürt kökenli olmaları gösterilebilir.

Silahlı Kürt gruplar arasındaki bu rekabet, diğer ülkelerde tanık olduğumuz gibi, İran’da da zaman zaman gerçekleşen kanlı çatışmalarla ne derece ciddi bir mesele olduğunu hatırlatıyor. Tahran’ın bu meseledeki rolüyle ilgili ortaya atılan iddiaların doğrulanması kolay olmasa da, İran yönetiminin gruplar arası dengeyi sağlamak için sarf ettiği çaba da gözlerden kaçmıyor. Özellikle Kuzey Irak ile İran arasında kurulan kaçak koridorlar -ki bölgedeki aktif silahlı örgütlerin finans kaynaklarından sayılır- yetkililerin “adamına göre” bir göz yumma politikası uygulamasıyla, örgütler arası ihtilafları da tırmandırabiliyor.

Kürtler dış siyasete alet ediliyor

ABD'nin desteklediği ve bir kolu da İran’da aktif halde bulunan PKK’nın Suriye’de sınırlandırılmasının Tahran’ı neden bu derecede rahatsız ettiği sorusuna, sadece Türkiye ve Türkiye’nin güvenlik anlayışı üzerinden bakmakla cevap bulmak kolay olmayacaktır. 

Bu tutumun şimdilik sırf taktiksel olarak değerlendirilmesi de gerçekçi görünmüyor. Çünkü İran’ın devletçilik anlayışına bakıldığı zaman, en az Şiilik kadar Fars (Pers) milliyetçiliğinin de güçlü olduğu görülür. Bu husus Türkiye’de de en üst düzeyde dile getirilmiş, 2017’de Cumhurbaşkanı Erdoğan İran’ın yayılmacı politikasını "Pers milliyetçiliği" bağlamında eleştirmiş, bu meselenin özellikle Suriye konusunda dikkate alınmasını istemişti.

Fars [Pers] milliyetçiliğinin özüne ve kökenine indiğimizde ise temel olarak Türk ve Arap karşıtlığı üzerine inşa edildiğini, bu karşıtlıktan beslendiğini ve küçümsenmeyecek kadar önemli bir husus olduğunu görürüz. Ayrıca “Nerede Kürt varsa orası İran’dır”, “Kürtler en asil Aryan ırkından bir halktır” gibi sözlerin günümüzde yeniden seslendirilmesi, bu görüşün halen ne derece benimsendiğinin bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. İşte bu parçaların hepsini yan yana koyduğumuzda, Ayn el-Arab [Kobani] olaylarında İran’ın dört bir yanında Türkiye karşıtı eylemlerin yapılmasına neden yeşil ışık yakıldığı da daha anlamlı hale gelecektir. 

Barış Pınarı harekâtı esnasındaki Türkiye karşıtı propagandanın da özellikle Kürtler üzerinden yapılmasının sebepleri değerlendirirken bu meseleler dikkate alınmalıdır.
Özellikle İran yönetimi bünyesindeki siyasilerin hep bir ağızdan sergiledikleri Türkiye karşıtlığı ve Türkiye’nin (sayıları az da olsa) İran parlamentosundaki Türk vekiller tarafından da protesto edilmesi, işin bu bağlamdaki önemini artırmış oluyor.

İran hükümetinin, uzlaşmaz düşmanları olan, Avrupa ve Kuzey Amerika’da faaliyet gösteren Farsça medya organlarının, Tahran yönetimiyle aynı safta yer alarak Türkiye karşıtı cepheye katılması, bütün bunların sadece hükümetin tavrı olarak açıklanamayacağının kanıtıdır. 

Tam da bu noktada, suyun akışını tersine çevirmeye çalışanların ağır baskıya maruz kalmaları anlam bulacaktır. Örneğin İran Türklerinin yoğun ilgisini kazanan Traktör futbol takımı taraftarlarının maç esnasında Türkiye lehine tezahürat yaparak Türk ordusuna asker selamı göndermelerinin Farsça medyada ağır bir ihanet olarak yansıtılması, gündemi takip edenleri şaşırtmadı. Olayların üzerinden günler geçmesine rağmen, halen hem hükümet hem de rejim değişikliğini savunan Batı’daki Farsça medya bu gelişmenin üzerinde durduğuna göre, meselenin kendi çapındaki oyun bozma potansiyeli hafife alınmamalı. 

Türk basınının Traktör stadyumunda yaşananları aktarmasına bile tahammül göstermeyenler, Türklerin "ayrılıkçı" hareketlerinin Türkiye tarafından finanse edildiği iddialarını söylemekten çekinmedi. Anlaşılan, Türkiye’de dış haberciler “Tebriz’in Kızıl Kurtları” şeklinde bir başlık atarak bir grup ateşli futbol holiganını okuyucuya cazip göstermeye çalışırken, karşı taraf bu potansiyelin fark edilip ciddiye alınma ihtimalinden bile bir hayli rahatsız olmuş. Benzer bir durumu fırsat bilip değerlendiren Tahran, aynı kartların Türkiye tarafından da dikkate alınmasından endişeli. Ayrıca verdiği tepkiler, ateşle oynandığının az da olsa fark edilmiş olmasının bir işareti olarak değerlendirilebilir.




7 Eylül 2018 Cuma

Üçlü Zirvede Konuşan Erdoğan'dan Uyarı: İdlib'e Saldırı Katliamla Sonuçlanır

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Son dakika! İran'ın başkenti Tahran'daki üçlü zirvede İdlib konusunda uyarılarda bulunan Başkan Erdoğan, "İdlib'e yapılacak bir saldırı felaketle, katliamla, dramla sonuçlanacaktır" dedi. 


Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'nin "Suriye" meselesi için yapılacak Türkiye-Rusya-İran Üçlü Zirvesi öncesi baş başa görüşmesi sona erdi. Görüşme basına kapalı gerçekleştirildi. Erdoğan Ruhani'nin ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile baş başa görüşme gerçekleştirdi.

ÜÇ LİDER BASININ KARŞISINDA

İkili görüşmelerin ardından üçlü zirve başladı. Basının karşısına geçen liderler, ortak açıklama yaptı. Basın toplantısında ilk sözü İran Cumhurbaşkanı Ruhani aldı.

"KATLİAM" UYARISI

Ruhani ve Putin'in ardından söz alan Başkan Erdoğan, İdlib'e yönelik olası bir saldırının felaketle sonuçlanacağını vurguladı. Ruhani ve Putin'e "Siz dostlarımızdan da yardımınızı bekliyoruz" diyen Erdoğan, "Bölgede kurduğumuz 12 gözlem noktasının anlamından biri de can güvenliği vermiş olmasıdır. Kendi halkına yönelik katliamları Esad yönetiminin rızasına bırakmayı göze alamayız. Süreç çok riskli bir yere geldi. İdlib'e yapılacak bir saldırı felaketle, katliamla, dramla sonuçlanacaktır" dedi.

ERDOĞAN'DAN İTİRAZ GELDİ

Tahran'da sonuç bidirisi, başkanlar tarafından onaylandı. Sonraki zirve, Rusya Federasyonu'nda yapılacağı belirtildi. Başkan Erdoğan, bildiride 'ateşkes' ifadesinin yer almamasına itiraz etti.

PUTİN'DEN ATEŞKES ÇAĞRISI

Erdoğan'ın bu itirazını dikkate alan Putin, "Türkiye Cumhurbaşkanı'nın cesur teklifiyle tüm taraflara silah bırakma çağrısı yaptık" ifadesini kullandı.

İŞTE 12 MADDELİK BİLDİRİ

1. Astana formatının Ocak 2017'den bu yana sağladığı başarılardan, özellikle de Suriye Arap Cumhuriyeti genelindeki şiddetin azaltılmasında katedilen ilerlemeden ve ülkede barış, güvenlik ile istikrara yapılan katkıdan duydukları memnuniyeti ifade etmişlerdir.
2. Suriye Arap Cumhuriyeti'nin egemenliği, bağımsızlığı, birliği ve toprak bütünlüğü ile BM Şartı'nın amaç ve ilkelerine olan kuvvetli ve devam eden taahhütlerini vurgulamış ve bunlara herkes tarafından saygı gösterilmesi gerektiğinin altını çizmişlerdir. Kim tarafından gerçekleştirildiğine bakılmaksızın, hiçbir eylemin bu ilkelere halel getirmemesi gerektiğini yinelemişlerdir. Terörle mücadele kisvesi altında sahada yeni gerçeklikler yaratılmasına dair her türlü girişimi reddetmiş, Suriye'nin egemenliği ve toprak bütünlüğü ile komşu ülkelerin ulusal güvenliğini zayıflatmayı amaçlayan ayrılıkçı gündemlere karşı durma kararlılıklarını ifade etmişlerdir.
3. Sahadaki güncel durumu ele almışlar, 4 Nisan 2018 tarihinde Ankara'da yapılan son toplantılarının ardından Suriye Arap Cumhuriyeti'yle ilgili meydana gelen gelişmeleri değerlendirmişler ve aralarındaki mutabakat uyarınca üçlü eşgüdümü sürdürmek hususunda hemfikir kalmışlardır. Bu çerçevede, İdlip gerginliği azaltma bölgesindeki durumu görüşmüşler ve bu konuyu yukarıda belirtilen ilkelere ve Astana formatını tanımlayan işbirliği ruhuna uygun olarak ele almayı kararlaştırmışlardır.
4. BM Güvenlik Konseyi tarafından terörist olarak tanımlanan DEAŞ, Nusra Cephesi ile El Kaide veya DEAŞ'la bağlantılı tüm diğer bireyler, gruplar, teşebbüsler ve oluşumların tamamen ortadan kaldırılması amacıyla aralarındaki işbirliğini sürdürme kararlılıklarını teyit etmişlerdir. Terörle mücadelede, yukarıda belirtilen terörist grupların ateşkes rejimine katılmış veya katılacak olan silahlı muhalif gruplardan ayrıştırılmasının sivil zayiatın önlenmesi bakımından da dahil olmak üzere büyük önem arzettiğinin altını çizmişlerdir.
5. Suriye ihtilafına askeri çözüm getirilemeyeceğine ve ihtilafın yalnızca müzakere edilmiş bir siyasi süreç yoluyla sona erdirilebileceğine dair inançlarını yinelemişlerdir.Siyasi sürecin Soçi'de düzenlenen Suriye Ulusal Diyalog Kongresi'nin kararları ve BM Güvenlik Konseyi'nin 2254 sayılı kararıyla uyumlu olarak ilerletilmesi amacıyla aralarındaki aktif işbirliğini sürdürme kararlılıklarını teyit etmişlerdir.
6. Suriyelilerin öncülüğünde ve sahipliğinde bir siyasi çözüme ulaşma sürecini ilerletme amaçlı ortak çabaları sürdürme konusundaki kararlılıklarını yinelemişler ve Anayasa Komitesi'nin kurulması ile çalışmalarının başlatılmasına yardımcı olmaya yönelik taahhütlerini vurgulamışlardır. Kıdemli memurları ile Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin Suriye Özel Temsilcisi arasındaki yararlı istişarelerden duydukları memnuniyeti vurgulamışlardır.
7. Bütün Suriyelilerin normal ve huzurlu bir hayata yeniden kavuşmalarına ve acılarının hafifletilmesine yönelik tüm çabalara destek olma ihtiyacını vurgulamışlardır. Bu bağlamda, ilave insani yardım göndermek, insani mayın temizliği faaliyetlerini kolaylaştırmak, sosyal ve ekonomik tesisler de dahil olmak üzere temel altyapı unsurlarını eski haline getirmek ve tarihi mirası korumak suretiyle Suriye'ye yapılan yardımı artırmaları için başta Birleşmiş Milletler ve insani ajansları olmak üzere uluslararası topluma çağrıda bulunmuşlardır.
8. İhtiyaç duyan tüm Suriyelilere hızlı, güvenli ve kesintisiz insani erişim sağlanmasını kolaylaştırma yoluyla, sivillerin korunması ve insani durumun iyileştirilmesini hedefleyen ortak çabaları sürdürmedeki kararlılıklarını yinelemişlerdir.
9. Sığınmacıların ve ülke içinde yerlerinden edilmiş kişilerin Suriye'de ikamet ettikleri asıl yerlere güvenli ve gönüllü olarak geri dönüşleri için gerekli şartların oluşturulması ihtiyacının altını çizmişlerdir. Bu amaçla, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) ve diğer uluslararası uzmanlık kuruluşları da dahil olmak üzere, ilgili tüm taraflar arasındaki eşgüdüm ihtiyacını vurgulamışlardır. [Suriyeli mülteciler ve ülke içinde yerlerinden edilmiş kişiler hakkında uluslararası bir konferansın toplanması fikrini değerlendirmek hususunda mutabık kalmışlardır.]
10. BM ve Uluslararası Kızılhaç Komitesi (ICRC) uzmanlarının katılımıyla yürütülen, alıkonulanlar/kaçırılanların serbest bırakılması, cenazelerin teslimi ve kayıp şahısların tespiti Çalışma Grubu'nun faaliyetlerindeki ilerlemeyi memnuniyetle karşılamışlardır.
11. Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Sayın Vladimir Putin'in daveti üzerine, bir sonraki toplantılarını Rusya Federasyonu'nda yapmayı kararlaştırmışlardır.
12. Rusya Federasyonu ve Türkiye Cumhuriyeti Devlet Başkanları, Tahran'daki Üçlü Zirve'ye evsahipliği yapmalarından ötürü İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Hasan Ruhani'ye içten teşekkürlerini sunmuşlardır.
Ruhani'nin açıklamalarından satırbaşları;
"Biz Suriye'deki savaşın alevlerini söndürmek için bütünlüğünü korumak için, geleceğini kendi belirleme hakkına saygı duymak için ortak bir kalıp belirlemek çok önemliydi. Biz Suriye krizini çözmek için askeri seçeneğin işe yaramadığını vurgulamıştık. Bu çalışma Astana sürecinin devamı niteliğindedir.

"ABD HÜKÜMETİNDEN OLUMLU BİR ROL ALACAĞI BEKLENEMEZ"

İran cumhuriyeti Suriye hükümetinin isteği üzerine bu ülkede bulundu. Bu bulunma ne gelecekte ne geçmişte kendi karar ve görüşümüzü zorla kabul ettirmek yönünde olmamıştır. Biz bölgedeki bazı ülkelerin terör ve ayrılıkçı endişelerini anlıyoruz. Ama bunu için en etkili yöntemin Suriye hükümetiyle işbirliği yapılması olduğuna inanıyoruz. Biz barış için savaşıyoruz. Bu mücadele sivillere zarar vermemeli. İşgalci bir rejim olan Siyonist rejim terörizmle mücadele ettiğini iddia edemez. Bu rejimin işgal ettiği Suriye topraklarını derhal terk etmesi gerekir. Kanunsuzca Suriye'de bulunan siyonist rejimi destekleyen ABD hükümetinden olumlu ve yapıcı bir rol alacağı beklenemez. Suriye'nin geleceği için ilk ve son rol Suriye halkına aittir.

"BAZI ÜLKELERİN MACERAPERESTLİĞİ YÜZÜNDEN..."

İdlib'te teröristlere karşı mücadele sivillere zarar vermemelidir ve yakıp, yıkıcı olmamalıdır. Yabancı askeri güçlerin topraklardan çıkması Suriye'nin geleceği açısından önemlidir. Libya'da dış güçlerin müdahalesi, geçmiş tecrübeler Suriye'nin geleceği açısından da önemlidir. Dış müdahale, bazı hükümetlerin maceraperestliği yüzünden çok fazla insani kayba neden olmuştur. Yemen krizi ve dünyadaki benzer krizleri çizecektir. Bölgede ve dünyadaki kriz yaşayan ülkelerin geleceği ve barış sürecini belirleyemez."
Putin'in açıklamalarından satır başları:
Yeni bir üçlü zirve Tahran'da yapılmakta. Suriye meselesinde atılacak adımları görüşmek için bize olanak tanıdı. Sürdürülebilirlik ve başarı için adımlar gerçekleşti. 141 şehir kontrol ediliyor, kalan teröristler şu an İdlib'de bulunuyor, ateşkes rejimini ihlal etmeye çalışıyor, hatta kimyasal silah kullanımıyla provoke ediliyor. Suriyeliler arası diyaloğun gerçekleşmesi için adımlar atılabildi. Suriyelilerin kendi başına ülkelerinin kaderini tayin etmeye başladılar. BM nezdinde bir anayasa komitesi oluşturulacak.

"GÖRÜŞMELERİN YAPICI OLACAĞINDAN EMİNİM"

Suriye hükümetinin kontrolü altında sivillerin istihdamı artıyor, Rusya bu anlamda yardımda bulunuyor. Türkiye ve İran'ın bu girişimi desteklemesi önemlidir. 1.5 ay içerisinde yüz binler evine dönebildi. İlaç, gıda gibi yardımları savaştan zarar gören bölgelere ulaştırıyor. Bu yardımları, Suriye'nin yeniden toparlanabilmesi için evlerine ulaştırabilmemiz lazım. Bugünkü görüşmelerin yapıcı olacağından eminim."
Erdoğan'ın açıklamalarından satır başları:
"Sayın Ruhani'ye ev sahipliği için teşekkür ediyorum. Zirveden çıkacak kararlar tüm dünya tarafından merakla bekleniyor.
Askeri müşterekten Suriye'nin toprak btünlüğünün sağlanması amacıyla sahada şiddetin durdurulması hedeflerimiz. Aynı anlayışla Cerablus, Afrin, El Bab gibi bölgelerde terörü temizledik. Huzur ve birliği temin ederek mültecilerin evlerine dönebilmelerine çalıştık. Askerimizin canı pahasına teröristleri temizledik.

"İDLİB'E SALDIRI FELAKETLE SONUÇLANIR"

Bugün, gerginliği azaltma bölgelerinden geriye sadece İdlib kaldı. Türkiye olarak şehitler verdiğimiz, ciddi özveride bulunduğumuz çok ciddi bir yere geldiğimizi düşünüyoruz. Suriye'nin geleceği için değil, bizim milli güvenliğimiz için hayati öneme sahiptir. Bölgede kurduğumuz 12 gözlem noktasının anlamından biri de can güvenliği vermiş olmasıdır. Kendi halkına yönelik katliamları Esad yönetiminin rızasına bırakmayı göze alamayız. Süreç çok riskli bir yere geldi. İdlib'e yapılacak bir saldırı felaketle, katliamla, dramla sonuçlanacaktır.

"İDLİB'İN KAN GÖLÜNE DÖNMESİNİ İSTEMİYORUZ"

İdlib'de sivillere saldırı çok ciddi can kaybına neden olacaktır, milyonlarca sivil topraklarımıza sığınacaktır. Güvenlik endişelerini elbette anlıyoruz. Benzer kaygıları sizin kadar iyi anlıyoruz. Teröristlere karşı mücadele zaman ve sabır gibi etkilere ihtiyacımız var. İdlib'in kan gölüne dönmesini asla istemiyoruz. Siz dostlarımızdan da yardımınızı bekliyoruz.

"ORTAK TAVIR ALMALIYIZ"

İdlib'in akıbeti konusunda varacağımız anlayış Suriye'nin geleceğini de belirleyecektir. Ülkemizin ve kardeşimiz olarak gördüğümüz Suriye halkının geleceği konusunda Türkiye'nin tavrı bellidir. Bizler İdlib'e odaklanırken, dünya gözünü buraya çevirmişken Fırat'ın doğusunda tehlikeli olaylar yaşanıyor. DEAŞ tehdidi ve tehlikesi kalmamış olmasına rağmen ABD'nin bir diğer terör örgütünü desteklemesinden rahatsızız. 3 bine yakın kargo uçağını bölgeye göndermesi, yardımda bulunmasıyla bu terör örgütünün ne denli güçlendiği ortadadır. Bu durum sadece bizim milli güvenliğimizi bozmuyor, Suriye'nin toprak bütünlüğünü de bozuyor. Ortak bir tavır almalıyız.

"ÖZELLİKLE RUSYA FEDERASYONU'NA BÜYÜK İŞ DÜŞMEKTE"

Türkiye, özellikle Suriye'nin siyasi, coğrafi ve sosyal bütünlüğü gerçek anlamda sağlanana kadar bölgedeki varlığını korumakta kararlıdır. Suriyeli mültecilerin ülkelerine geri dönüşü, ülkenin yeniden inşaası bir anca ele alınmaya başlayabilir. Geri dönüşlerin uluslararası hukuka uygun olarak ele alınması esas olmalıdır. Kimyasal silahların yasaklanması sözleşmesi 1915te imzalanmıştır, 1917de yasaklanması örgütün tarihidir. Konvansiyonel silahlarla öldürülenlere karşı tavır almakta gecikiyoruz ancak kimyasal silahlara karşı gecikmiyoruz. Bu yıl BM genel kurulunda da bu işi gündeme getirmek suretiyle ortak tavır takınmanın, özellikle Rusya Federasyonu'na büyük iş düşmekte, açık ve net hale getirecektir.

"BİR SONRAKİ TOPLANTIYI RUSYA'DA YAPACAĞIZ"

12 maddelik bir sonuç bildirgesi var. Bu bildirgeyle, tüm dünyanın beklediği bu bildirgeye Tahran Bildirgesi diyeceğiz, bunun temsilini de göreceğiz. Bir sonraki toplantıyı Rusya'da yapacağız. Bu toplantıya çok daha olumlu görüşlerle gitmeyi temenni ediyorum.

"İDLİB HALKI ÜZERİNDE KORKU OLUŞTU"

İdlib'deki bombardımanların artık bir ateşkese adım atılmasında fayda var, zira İdlib halkı üzerinde ciddi manada bir korku oluştu. Sürekli artık bizim sınırlara doğru geliyorlar. Burada bir ateşkesin sağlanması ilgili arkadaşlarımızın yapacağı çalışmalarla yapalım. Savunmayla ilgili arkadaşlarımızın yapacağı çalışmalar önem arz ediyor."

ZİRVE ÖNCESİ İKİLİ GÖRÜŞMELER

Bu sabah Tahran'a giden Başkan Erdoğan, zirve öncesinde ikili görüşmeler yaptı. Erdoğan'ın İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'yle randevusu 45 dakika sürdü. Görüşme öncesinde basına açık bölümde konuşan Başkan Erdoğan, sözlerine besmeleyle başladı. Erdoğan, "Bugün gerçekten çok önemli ve anlamlı bir gün. Günlerden de cuma. Soçi ve Ankara'dan sonra Tahran'da önemli bir görüşmeyigerçekleştireceğiz" dedi.

"İKİ ÜLKE İÇİN BEREKETLİ OLMASINI TEMENNİ EDİYORUM"

Hasan Ruhani ise, Erdoğan'ı ağırlamaktan memnuniyet duyduğunu belirterek "Bugün üç ülke olarak bölgesel sorunları çözmek üzere üçüncü zirve toplantımızı yapıyoruz. Bu görüşme, iki ülke meselelerini konuşmak ve müzakere etmek için de bir fırsattır. Tahran'a tekrar hoş geldiniz. Buyolculuğunuzun iki ülke ve iki millet için hayırlı ve bereketli olmasını temenni ediyorum" şeklinde konuştu.

PUTİN'LE POZ VERDİLER

Cumhurbaşkanı Erdoğan, daha sonra Rusya lideri Vladimir Putin'le bir araya geldi.Liderler, görüşme öncesi basın mensuplarına tokalaşarak poz verdi.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html