BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
İran Devrimi sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
İran Devrimi sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

2 Ocak 2018 Salı

İRAN'DA HALK AYAKLANMASI

İran'da ayaklanma! Göstericiler valilik binasını ele geçirdi!

İran'da ekonomik kriz gösterilerinin hükümet karşıtı gösterilere dönüşmesinin ardından Arak Valiliği göstericiler tarafından ele geçirildi. İran'da ekonomik kriz için devam eden protesto gösterileri hükümet karşıtı gösterilere dönüştü. Göstericiler Arak Valiliğini ele geçirdi. Ayrıca göstericiler Hüramabad şehrinde belediye binasını yaktı. Ülke genelinde internet bağlantısının rejim güçlerince kesildiği belirtiliyor.

İran'da ekonomik kriz için devam eden protesto gösterileri hükümet karşıtı gösterilere dönüştü. İran’ın Meşhed kentinde hayat pahalılığı, kötü yaşam şartları ve yolsuzluğa karşı geçen perşembe günü başlayan eylemler ülkenin diğer kentlerine de yayılmaya başladı.

BİNLERCE KİŞİ SOKAKLARDA
Meşhed, Kirmanşah, Kum, Reşt, Nişabur ve Tebriz kentlerinde binlerce kişi sokaklara çıtı. Göstericiler, "Suriye'yi bırak, halkına çare bul", "Korkmayın, hepimiz birlikteyiz" ve "Mollalar ülkeyi bıraksın" sloganları attı. Gösterilerde ülke savaş alanına döndü.
VALİLİK BİNASINI ELE GEÇİRDİLER
İran'da ekonomik kriz gösterilerinin hükümet karşıtı gösterilere dönüşmesinin ardından Arak Valiliği göstericiler tarafından ele geçirildi.

İNTERNET BAĞLANTISI KESİLDİ
Ülke genelinde internet bağlantısının rejim güçlerince kesildiği belirtiliyor.

BELEDİYE BİNASI YIKILDI
Göstericiler Hüramabad şehrinde belediye binasını yaktı.

AJANLAR ÖLDÜRÜLDÜ
İranlı yetkililer, devam eden eylemlerde hayatını kaybeden 2 kişinin yabancı ajanlar tarafından öldürüldüğünü iddia etti.

İran’ın Meşhed kentinde perşembe günü işsizlik, yüksek enflasyon ve yolsuzluğa karşı başlayan eylemlerde tansiyon yükseliyor. Ülkenin Dorud kentindeki protestolarda 2 kişi hayatını kaybederken, Meşhed kentinde başlayan olaylar Kirmanşah, Reşt, İsfahan ve Kum'un ardından başkent Tahran’a sıçradı. İranlı yetkililer, protestolarda hayatını kaybeden 2 kişinin yabancı ajanlar tarafından öldürüldüğünü iddia etti. Luristan eyaleti Vali Yardımcısı Habibollah Khojastehpour, Dorud’da yasa dışı gerçekleştirilen eylemlerde 2 kişinin hayatını kaybettiğini ifade ederek, “Polis ve güvenlik görevlileri tarafından ateş edilmedi. Çatışmalarda devrim düşmanları, tekfiri grupların ve yabancı ajanların kanıtlarına rastladık” dedi.


İran'da Gerilim Gittikçe Artıyor! Protestolar 29 Kente Sıçradı: Ölü Sayısı 18'e Yükseldi

İran'da protestoların beşinci gününde gerilim 29 kente sıçrarken, hayatını kaybedenlerin sayısı 18'e çıktı.

İran'da protestolar gittikçe artıyor. 2018'e girdiğimiz bu günde ülkenin birçok şehrinde göstericilerle güvenlik görevlileri arasındaki gerilim gittikçe artıyor. Devlet televizyonu beşinci gününe giren protestolarda hayatını kaybedenlerin sayısının 19'a çıktığını duyurdu. Devlet televizyonu silahlı göstericilerin polis karakolları ve askeri üsleri ele geçirmeye çalıştığını savundu.
6 KİŞİ VURULARAK ÖLDÜRÜLDÜ
İran devlet televizyonu, Tuyserkan kentinde 6 kişinin vurularak öldürüldüğünü duyurdu. Bir milletvekilinin aktardığına göre; İzeh kentinde de 2 kişi vurularak öldürüldü.
BİR POLİS HAYATINI KAYBETTİ
Devlet medyası, Dorud kentinde eylemcilerin çaldığı bir itfaiye aracının altında kalan iki kişinin hayatını kaybettiğini bildirdi. Necefabad kentinde ise bir gösterici, polislerin üzerine ateş açtı. İran televizyonu, bir polisin öldüğünü aktardı.
PROTESTOLAR 29 KENTE SIÇRADI
Anadolu Ajansı da İsfahan vilayetinde 5 göstericinin öldüğünü duyurdu. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ise önceki gün kabine toplantısında, şiddete başvurmadan protesto hakkı bulunduğunu dile getirirken, dün tutumunu sertleştirdi. Ruhani, "İnsanlar eleştirilerini ifade etmekte ve protesto yapmakta tamamen özgürdür. Ancak eleştiri, şiddete başvurmaktan ve kamu malına zarar vermekten farklıdır" demişti.

GÖZALTI SAYISI 400'ÜN ÜZERİNE ÇIKTI
Perşembe gününden beri süren olaylarda gözaltı sayısı 400'ün üzerine çıktı.
RUHANİ: HALK CEVAP VERECEK
İran lideri, dün ise resmi internet sitesinden protestocularla güvenlik güçlerinin muhatap olması yerine doğrudan sivil halkın devreye girmesi çağrısında bulundu. Ruhani, "Eleştiri ve protesto tehdit değil fırsattır. Halk, yağmacılara ve kanunları ihlal edenlere kendisi cevap verecek. Ulusumuz, kanuna ve insanların isteklerine aykırı sloganlar atan ve devrimin kutsallarını ve değerlerini aşağılayan bu azınlıkla ilgilenecektir" ifadelerini kullandı.
SOSYAL MEDYA HESAPLARI KAPATILDI
İran yönetimi, eylemcilerin organize olmasını engellemek için Telegram ve Instagram dahil çeşitli sosyal medya hesaplarını kapattı. Telegram'ın kurucusu ve CEO'su Pavel Durov, geçen cumartesi günü Twitter'dan yaptığı açıklamada "Bir Telegram kanalı (amadnews) takipçilerine polise karşı molotofkokteyli kullanmaları çağrısı yapmaya başladı ve bizim 'şiddet çağrısına hayır' kuralımıza bağlı olarak askıya alındı. Dikkatli olun. Geçmemeniz gereken çizgiler vardır" dedi. Ancak Durov, Tahran hükümetinin daha sonra Telegram uygulamasına erişimi tamamen kapatması üzerine, önceki gün "İranlı yetkililer, barışçıl protesto yapan kanalları kapatmayı reddettiğimiz için Telegram'a erişimi bloke ediyor" diye bir başka tweet attı.
ŞAH'A DESTEK SLOGANLARI
İranlı İşçiler Ajansı (ILNA), göstericilerin ülkenin kuzeybatısındaki Takistan kentinde bir din adamları okulunu ve hükümet binalarını ateşe verdiğini bildirdi. Bazı eylemciler, ülkeyi 1925'ten 1941'e kadar yöneten Şah Rıza Pehlevi lehine sloganlar attı. 1979'da İslam Devrimi ile devrilen Muhammed Rıza Pehlevi'nin ABD'de yaşayan oğlu Rıza'nın ülkeye gelmesi ve monarşiye dönülmesi yönünde de sloganlar vardı. Pehlevi hanedanı devam etse, İran'ın başında olacak olan Rıza Pehlevi, gösterilere destek veren keskin açıklamalar yapmıştı.

Trump'ın Sözlerinin Ardından İran'da Gösterilerin Seyri Değişti

Trump'ın destek tweet'lerinin ardından İran'da gösterilerin seyri tersine döndü. Protestolara katılım azalırken rejim karşıtı sloganların yerini ABD karşıtı sloganlar aldı.

İran'da hükümet karşıtı gösteriler Trump'ın destek tweet'lerinin ardından yeni bir seyir almaya başladı.
EYLEMLERE KATILIM DÜŞTÜ
Tahran'dan CNN Türk canlı yayına bağlanan İHA muhabiri Celalettin Erdus, Trump'ın açıklamalarının ardından, göstericilerin ABD ve Trump karşıtı sloganlar attığını söyledi. Bununla birlikte Tahran'da son 3 gündür yaşanan hareketlilik ve yoğunluk bugün yaşanmadı.
"DEĞİŞİM ZAMANI"
Hatırlanacağı gibi Trump, İran'da başlayan eylemlerin ardından attığı tweet'lerle destek vermişti.
İşte Trump'ın söz konusu tweet'i:
İran Obama yönetiminin kendileriyle yaptığı berbat anlaşmaya rağmen her seviyede başarısız oluyor. Mükemmel İran halkı yıllardır baskı altında bulunuyor. (Onlar) yiyecek ve özgürlüğe açlar. İnsan haklarıyla birlikte, İran'ın varlığı yağmalanıyor. Değişimin zamanı.

ABD'nin istediği oluyor! İran'da ölü sayısı arttı

İran devlet televizyonu ülkede devam eden protestolarda ölenlerin sayısının 10'a yükseldiğini açıkladı.

İran devlet televizyonu ülke genelinde geçen perşembe günü başlayan protesto gösterilerinde 10 kişinin öldüğünü duyurdu.
ÖLÜ SAYISI 12 OLDU
Ardından yarı resmi ILNA haber ajansı ülkeni batısındaki İzeh'te 2 kişinin daha öldüğünü açıkladı.
'KARAKOLLAR VE ASKERİ ÜSLERİ ELE GEÇİRMEYE ÇALIŞAN SİLAHLI EYLEMCİLER PÜSKÜRTÜLDÜ'
Devlet televizyonundan yapılan açıklamada ise 'karakolları ve askeri üsleri ele geçirmeye çalışan silahlı eylemciler püskürtüldü' dendi.
28 Aralık'ta ülkenin kuzeydoğusundaki Meşhed kentinde yüksek enflasyonu protesto etmek için sokağa çıkan göstericilerle başlayan eylemler ülkenin önemli bölümüne yayılmış durumda.
GÖZALTILAR 200'Ü AŞTI
Aralarında hükümete yakın Fars haber ajansının da bulunduğu haber kaynakları, ülke genelindeki gözaltı sayısının 200'ü aştığını aktarıyor. Tahran Vali yardımcısı Ali Aşgar Naserbakht, gözaltına alınanların 40'a yakınının eylemcilerin liderleri olduğunu ifade ediyor.
Fars haber ajansı, Pazar günü protestolara katılımın azaldığını ifade ederek polisin toplanan gruplara tazyikli suyla müdahale ettiğini aktardı.
İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, protestoların başlamasının ardından yaptığı ilk açıklamada halkın gösteri hakkı olduğunu ancak bunu yaparken 'ülkenin düşmanlarına' karşı uyanık olmaları gerektiğini söylemişti.
ABD'DEN TAM DESTEK
ABD yönetimi, İran'da devam eden protestolarla ilgili, "İran halkının kendini barışçıl bir şekilde ifade etme hakkını destekliyoruz." açıklamasını yaptı.
Beyaz Saray Basın Sözcülüğünden İran'daki protestolarla ilgili yazılı açıklama yapıldı.
Açıklamada, "İran halkının kendini barışçıl bir şekilde ifade etme hakkını destekliyoruz. Onların sesi duyulmayı hak ediyor. İlgili tüm tarafları, barışçıl yollarla temel ifade hakkını korumaya ve sansüre katkı sağlayacak herhangi bir eylemden kaçınmaya çağırıyoruz." ifadelerine yer verildi.
ABD Başkanı Trump da önceki gün Twitter hesabından İran'la ilgili bir açıklama yapmış ve açıklamasında, "Rejimin yolsuzluklarından ve ülkenin varlığını yurt dışında terörizme harcamasından bıkmış olan İran vatandaşlarının barışçıl protestolarıyla ilgili bilgiler geliyor. İran yönetimi, kendini ifade hakkı da dahil kendi halkının haklarına saygı göstermelidir. Dünya bu süreci izliyor." ifadelerini kullanmıştı.
ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Heather Nauert de İran'daki yönetim karşıtı gösterileri yakından takip ettiklerini açıklayarak, olaylar sırasındaki tutuklamaları kınadıklarını bildirmişti.
Nauert, "İran'ın liderleri, zengin tarihi, kültürü olan varlıklı bir ülkeyi, şiddet, kan ve kaos ihraç eden ekonomisi bitmiş dolandırıcı bir ülkeye çevirdi. Başkan Trump'ın da söylediği gibi İran liderlerinden en çok zarar görenler İran halkıdır. ABD barışçıl göstericilerin tutuklanmasını sert bir şekilde kınıyor. Bütün ülkelere İran halkını ve onların temel haklarını alma ve yolsuzluğa son verme çabalarını açık bir şekilde desteklemeleri çağrısında bulunuyoruz." değerlendirmesini yapmıştı.
YAYILIYOR
İran'ın Meşhed ve Kaşmer kentlerinin ardından rejim ve Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani yönetimi karşıtı gösteriler Kirmanşah'ta devam ediyor. Sosyal medyada yer alan görüntülerde, Kirmanşah kentindeki gösterilere çok sayıda kişinin katıldığı görülmüştü. Hayat pahalılığı gerekçesiyle düzenlenen gösterilerin, İran'ın başka şehirlerine de yayıldığı belirtiliyor.

Ve o iki ülke anlaştı! 'Öldürülecek'

Üç yıl önceki suikasti Tahran'ı uyararak engelleyen Washington, bu kez Tel Aviv yönetimiyle İranlı general Kasım Süleymani'nin öldürülmesi için anlaştı!

İsrail'in Haaretz gazetesi, İran'ın Ortadoğu operasyonlarını yürüten General Kasım Süleymani'nin öldürülmesi için ABD'nin İsrail'e yeşil ışık yaktığını bildiriyor.
Kuveyt gazetesi El Ceride'nin haberini sayfalarına taşıyan Haaretz, Washington ve Tel Aviv'in Süleymani'ye suikast için anlaşmaya vardığını yazdı. El Ceride, haberini İsrail'den güvenilir bir sözcüye dayandırıyor.
DAHA ÖNCE ABD ENGEL OLMUŞTU
İsrail, üç yıl önce Süleymani'yi öldürmenin eşiğine gelmiş ancak ABD'nin Tahran'ı uyarması üzerine plan başarısız olmuştu. Söz konusu girişim, Suriye'nin başkenti Şam yakınlarında planlanmıştı. Bu olay, Washington ve ABD arasında özellikle istihbarat anlamında büyük bir kırılmaya yol açmıştı.
El Ceride, ayrıca İran'ın Suriye'deki iki numaralı ismi Muhammed Reza Felahzade'nin de İsrail hedefleri arasında yer aldığını aktarıyor.
Kuveyt gazetesinin haberi, zamanlama olarak da dikkat çekiyor. Haber, İran rejiminin günlerdir protestolara hedef olduğu bir dönemde yayınlandı.
Kudüs Kuvvetleri Komutanı Süleymani'nin yardımcısı, Kasım 2017'de Suriye-Irak sınırında öldürülmüştü. Terör örgütü DAEŞ'in Suriye'de tuttuğu son ilçe olan Ebu Kemal'deki operasyona katılan Hayrullah Samadi'nin çıkan çatışmada öldüğü açıklanmıştı.
İran, Suriye'de Şam rejiminin yanında iç savaşa dahil oldu ve gelinen noktada özellikle Suudi Arabistan'la girdiği bilek güreşini kazanmış görünüyor. Irak'ta da binlerce Şii milis Kasım Süleymani'nin kontrolünde.

İran'da flaş gelişme! Ruhani 3. ülkeyi açıkladı

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, devam eden hükümet karşıtı gösterilerinde Suudi Arabistan’ın da etkisinin olduğunu açıkladı.

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, parlamentoda yaptığı konuşmada günlerdir ülkede protesto gösterilerine neden olan işsizlik, enflasyon sorunlarının çözümüne yönelik çabaları yoğunlaştırma sözü verdi.

SUUDİ ARABİSTAN DA ETKİLİ

Ruhani, devam eden hükümet karşıtı protesto gösterilerinde Suudi Arabistan’ın da etkisinin olduğunu belirtti.

Ruhani, "İran İslam Cumhuriyeti’nin düşmanları, İran ulusunun şerefine, başarısına ve gelişimine kızıyor. Bölgesel sorunlarının içine İran’ı çekmeye çalışıyorlar ama İran İslam Cumhuriyeti’nin halkı ve yetkilileri onlara gereken cevabı verecek" dedi.

İran'da iş çığırından çıktı! Yeni ölüm haberleri!

İran'ın İsfahan eyaletine bağlı Kehderican ilçesinde rejim karşıtı gösterilerde 5 protestocu ölürken, Necef Abad'ta da 2 devrim muhafızı hayatını kaybetti.

İran'daki rejim karşıtı gösterilerde İsfahan eyaletine bağlı Kehderican ilçe kaymakamlığına saldıran göstericilerden 5'inin öldürüldüğü bildirildi.
İran'dan yayın yapan haber sitesi Asriran, İran'daki rejim karşıtı gösterilerde İsfahan eyaletine bağlı Kehderican ilçesi kaymakamlığına saldıran göstericilerden 5'inin öldürüldüğü duyurdu.
NECEF ABAD'TA DA 2 DEVRİM MUHAFIZI VE 2 GÖSTERİCİ ÖLDÜ
Öte yandan, muhafazakarlara yakınlığıyla bilinen Reca News haber sitesine göre, İsfahan eyaletine bağlı Necef Abad ilçesindeki gösterilerde ise 2 devrim muhafızı ve 2 gösterici olmak üzere, 4 kişi hayatını kaybetti.

İran'da asıl hedef ne?

İran’da sokaklar karışık. İran’da neler oluyor sorusunun cevabı da tıpkı sokaklar gibi karışık.

Taha Dağlı - Haber7
Önce hedeftekilerle bu işlerin arkasındakiler kimler, ona bakmak lazım.
AYAKLANMANIN İLK SEBEBİ RUHANİ’NİN KEMER SIKMA POLİTİKASI
19 Aralık’ta İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani yeni bir ekonomik tedbir paketi açıkladı.
Benzine yüzde 50 zam yapıldı. 34 milyon kişiye yapılan yardımda kesintiye gidildi.
Buna karşın Ruhani 2018 bütçesinde silahlı güçlere ayrılan payı arttırdı.

HALKTAN KESİP ORDUYA PAY VERİNCE UYARILDI AMA DİNLEMEDİ
Cumhurbaşkanı ekonomi danışmanları, pakete karşı çıktı.
Bunun sosyal bir patlamaya yol açabileceği uyarısını yaptı.
Ancak Ruhani paketi çekmedi, ekonomik tedbirden geri adım atmadı.
Sonrasında da Meşhet kentinde olaylar patlak verdi ve birkaç gün içerisinde ülke geneline yayıldı.

2009’DA DA OLMUŞTU
2009 Haziran ayındaki seçimi Ahmedinecat kazandığında reformcular seçime hile karıştırıldığı iddiasıyla ayaklanmıştı.
O ayaklanma sert şekilde bastırılmış, Musavi ve Kerrubi gibi reformcu liderlere ev hapsi cezası verilmiş, dini otorite Hamaney’in “seçimi Ahmedinecat kazandı” açıklamasıyla olaylar son bulmuştu.

AMERİKA 2009’DAKİ OLAYLARI DESTEKLEMİŞTİ
Amerika Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, 2009’daki İran muhaliflerinin ayaklanmasına destek vermişti. Hatta ABD Dışişleri Bakanlığı Farsça twitter hesabı açmıştı.
2009 İLE BUGÜN ARASINDAKİ FARK, LİDERLER
2009’da ABD’nin hedefi Ahmedinecat’tı. ABD’nin başında da Obama vardı. 2013’te Ahmedinecat gidip yerine Hasan Ruhani geldiğinde Obama İran’a yönelik ambargoyu kaldırdı.
Ruhani ile Obama yönetiminin arası, ABD-İran ilişkilerinde ezber bozan cinstendi.

TRUMP-OBAMA VE AHMEDİNECAT-RUHANİ
Obama’nın istemediği Ahmedinecat’tı. Desteklediği ise Hasan Ruhani.
Bugün Obama yerine ABD’nin başında Trump var. Trump ise geldiğinden beri İran’ı hedef alıyor. Ve bugünkü ayaklanma sürecini ABD resmi ağızdan destekliyor.

HASAN RUHANİ ABD İÇİN NE İFADE EDİYOR?
Hasan Ruhani 2013’te seçildiğinde Batı’daki İran algısı değişmeye başlamıştı. Türkiye’nin Ahmedinecat döneminde başlattığı ancak batının reddettiği nükleer müzakere, 2013’te Ruhani ile birlikte Türkiye’nin saf dışı bırakılması suretiyle hayata geçirilmişti.
RUHANİ’NİN ABD İLE YAKIN TEMASI
Hasan Ruhani 1986’daki İrangate olayının önemli bir figürüdür. ABD’nin ambargoya rağmen İran-Irak savaşı sırasında İran’a silah satarken, Tahran yönetimi adına pazarlık masasında dönemin İran Cumhurbaşkanı Rafsancani’nin danışmanı olan Hasan Ruhani oturuyordu.
RUHANİ’NİN MOSSAD İLİŞKİSİ VE MOLLALARI ŞİKAYETİ
30 Ağustos 1986’da Paris’te bir otelde Hasan Ruhani ile İsrail ajanı Amiram Nir arasında bir görüşme kayda geçmişti. O görüşmede Ruhani, Batı’ya Humeyni’yi şikayet ediyor, “Humeyni’ye karşı çok yumuşaksınız, üstüne gitseniz o 100 adım geri kaçar” diye taktik veriyordu.
BUGÜN HEDEF RUHANİ Mİ YOKSA HAMANEY Mİ?
Şu açık ki Batı’nın İran’da dini otorite olan problemi, Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile olandan çok daha fazla. Ruhani ile 30 yıl öncesine dayanan bir diyalogları var, İran’daki dini otoriteye karşı ortak paydada buluşuyorlar.
Bugün İran’daki ayaklanmada göstericiler hem Ruhani’yi hem de Hamaney’i hedef alıyor. Burada net cevap aradığımız sorular, Ruhani ile Hamaney aynı yerde mi duruyorlar, Batı ikisini de aynı mı görüyor, yoksa arada bir tercih söz konusu mu?
İRAN’IN YAYILMACI POLİTİKASININ SÜRECE ETKİLERİ
ABD 2001’de Afganistan’ı işgal etti, meydanı İran’a bıraktı. 2003’te Irak’ı işgal etti meydan yine İran’a kaldı. 2011’de Arap Baharı çıktı, İran Suriye’yi, Yemen’i ele geçirdi. Lübnan’la birlikte toplam 5 başkent İran etki alanına girdi. Tüm bunlar başta Suudi Arabistan olmak üzere Arap ülkelerinin tepkisine yol açtı. Arada bir çok kriz yaşandı. Yemen’de hali hazırda 3 yıldır Suudi Arabistan ile İran arasında devam eden bir vekalet savaşı var.
İRAN GÖSTERİCİLERİNİN 5 BAŞKENTLİ POLİTİKAYA BAKIŞI OLUMSUZ
İran’da bugün sokağa dökülen kalabalık ise Suriye politikasına da Lübnan veya Yemen politikasına da tepki gösteriyor. Çünkü 2011’den bu yana ciddi bir ekonomik kriz var. İran halkı “ben burada para bulamıyorken, devlet Suriye’ye para harcıyor, bana ne Suriye’den” diyerek tepki gösteriyor.
ABD İRAN’IN YAYILMACI POLİTİKASINDAN RAHATSIZ MI ACABA?
ABD İran’da ekonomik krizle başlayan ve en önemli argümanı “bize ne Suriye’den, Yemen’den” olan ayaklanmayı destekliyor. Ancak aynı ABD’nin İran’ın Suriye, Lübnan, Yemen ve Irak’a yayılmasından çok rahatsız olduğunu söyleyemeyiz. ABD’nin 2001’den bu yana Ortadoğu’da attığı her adım, İran’a yayılacak alan açtı. Eğer ABD baştan buna karşı olsaydı, İran’a bu olanağı tanımazdı. Bugün gerçekten karşı çıkıyorsa İran’a verilen süre ve limit doldu denilebilir.

17 Ocak 2020 Cuma

ABD-İran krizindeki üç kritik soru: Hangi İran? Nasıl bir İran? Kimin İran’ı?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

ABD ile çıkarlar bazlı “kazan-kazan” prensibine dayalı örtülü işbirliğinin İran’ı bölgesel bir güce dönüştürdüğü ortada. Fakat, görünen o ki, yaşanan konjonktür farklı işbirliklerini ve tercihleri gündeme taşımaya başlamış bulunuyor.





İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani’nin 3 Ocak’ta öldürülmesiyle başlayan, 8 Ocak’ta ABD’nin Irak’taki iki askeri üssünün İran tarafından vurulmasıyla zirve yapan krizde henüz korkulan olmadı. Zayıf bir ihtimal de olsa “3. Dünya Savaşı” ya da “Kıyamet Savaşı” senaryolarının bir kez daha gündeme geldiği bu kriz, her iki tarafın kontrollü adımları ve sağduyulu yaklaşımıyla sıcaklığını kaybetmeye başlamış durumda. Diğer taraftan, her ne kadar krizde tansiyon düşmüş olsa da, her an yeniden patlayabilir. Zira gerginlik devam ediyor, atlatılan ya da ertelenen husus bir ABD-İran savaşı ile ortaya çıkabilecek bir bölgesel savaş ya da dünya savaşı.
Her ne kadar krizde tansiyon düşmüş olsa da, her an yeniden patlayabilir. Zira gerginlik devam ediyor, şimdilik atlatılan ya da ertelenen husus bir ABD-İran savaşı ile ortaya çıkabilecek bir bölgesel savaş ya da dünya savaşı.
Nitekim İran ve Irak’ta tekrar baş gösteren, doğrudan doğruya Dini lider Hamaney’le birlikte DMO’yu, yani rejimin bizzat kendisini hedef alan protesto gösterileri ve ABD Başkanı Donald Trump’a (delilik ve akıl/ruh sağlığındaki bozukluklar bağlamında) yöneltilen eleştirilerin dozundaki artışlarla birlikte her iki ülkenin ve (Irak devleti ve halkı gibi) üçüncü tarafların talepleri, aslında bu krizi ortaya çıkaran nedenlerin ve dinamiklerin halen yerinde durduğunu gösteriyor.
İran’ın “Büyük Şeytan/ABD” ve “Küçük Şeytan/İsrail” ile mücadelesi bu iki ülkenin önünü kesemediği gibi, bölgeyi daha da zayıflatıyor ve fay hatlarını kırılgan hale getiriyor. Buna karşılık, ABD-İsrail ikilisi bölgede daha da güçleniyor.
Dolayısıyla bu tür gerginliklerin söz konusu rejimlere/yönetimlere en fazla “üç günlük” bir rahatlama, nefes alma ortamı sağlayabileceği artık anlaşılmış durumda. Daha da ötesi, özellikle İran bağlamında yaşananlar, kriz içinde kriz durumu olarak da nitelendirilebilir. Zira İran, düşürülen Ukrayna yolcu uçağıyla hem içeride hem de dışarıda sıkıntılı bir sürece girmiş durumda. Dolayısıyla cadı kazanı içten içe kayna(tıl)maya devam ediyor.
Peki, bundan sonra İran ve yakın çevresinden başlamak üzere, bölge ve tüm dünya nasıl bir krizle karşı karşıya kalabilir? Süreç nasıl bir gelişmeye işaret ediyor?

Kuru sıkı meydan okumalar ve orantısız misilleme…

İran iç siyasetini ve onun uluslararası bazdaki yerini ciddi anlamda etkileme potansiyeli taşıyan bu gelişmeler, rejimi ve onun belkemiğini oluşturan DMO’yu yoğun bir baskı ile karşı karşıya getirmiş durumda. Halk, Süleymani suikastı sonrasında savrulan kuru sıkı tehditler ve meydan okumaların ve sergilenen orantısız misillemenin yüzünden rejime karşı bir güven kaybı içinde. Rejimi çok ciddi anlamda sorguluyor ve eleştiriyor.
Düşürülen uçakta ölenler için düzenlenen anma töreninin rejim karşıtı bir gösteriye dönüşmesi ve birçok şehre yayılması, bu hayal kırıklığının ve güven sorununun bir göstergesi olarak kabul edilebilir. Göstericilerin “Devrim Muhafızları utan, ülkeyi rahat bırak”, “diktatöre ölüm”, “Süleymani katildir, Rehberi (Hamaney) de haindir” türünden attığı pek çok slogan, asıl hedefi ve krizin bundan sonraki odak noktasını göstermesi açısından dikkat çekici.
Dolayısıyla İran, siyaseten ve toplumsal olarak hızlı bir kutuplaşma ve bölünmenin içine girdiğinin güçlü sinyallerini veriyor. 2011’den bu yana ev hapsinde tutulan muhalif siyasetçi Mehdi Kerrubi’nin Hamaney’e yazdığı mektup, rejim içinde ya da İran iç dinamikleri arasında bir çatışmanın olasılık olmaktan her geçen gün çıktığını ortaya koyması açısından önemli. Zira 81 yaşındaki Kerrubi, yaşanan gelişmelerden Hamaney’i sorumlu tutuyor ve uçak hadisesinin onun dönemindeki ilk “rezillik” olmadığını, kriz yönetiminde başarısız olduğunu ifade ediyor. Daha da ötesi, seri cinayetlerin onun liderliğinde gerçekleştiğini iddia ediyor.
Bundan ötürü rejimin işi düne göre çok daha zor. Bu noktada İran’ın ABD ile yeni bir kriz başlatması ne kadar akılcı olur, açıkçası tartışmalı. Zira halk, ABD ile gerçekten bir mücadele içinde olduklarına yönelik bir endişe taşımaya başlamış durumda. Sosyal medyada paylaşılan görüntüler bu açıdan dikkat çekici. Özellikle de ABD ve İsrail bayrakları üzerinden geçmeyi reddeden protestocular boyutuyla. Bu endişe sadece İran içinde değil, bölgede İran’la hareket edenlerce de yüksek sesle dillendirilmeye başlanmış durumda.
Açıkçası İran’da ABD ile yaşanan kriz ve kavga konusunda kafalar fazlasıyla karışık…

ABD-İran arasındaki şey “kayıkçı kavgası” mı?

Kuşkusuz bu soruya net bir cevap verebilmek mümkün değil, zira 1979 Devrimi’nden bu yana ABD-İran arasında inişli-çıkışlı krizlere şahit olan dünya, kendisine dayatılan senaryoların çok farklı sonuçlarıyla yüzleşmiş durumda. Bu da, haliyle başta bölge ülkeleri olmak üzere, uluslararası kamuoyunda her iki ülkenin “korkak tavuk oyununu” oynadığı ama oyunun sonunda hep kazandığı bir “kayıkçı kavgası” algısının oluşumuna yol açmış bulunuyor.
Söz konusu algı ve bu noktada yapılan eleştiriler, elbette sadece ABD ile sınırlı değil. Benzer bir husus İran-İsrail krizlerinde de kendisini gösteriyor. Zira İran’ın nükleer faaliyetlerinden dolayı İsrail de 1990’ların başından bu yana neredeyse her gün İran’ı vuracağını söylüyor, fakat her ne hikmetse günün sonunda tüm bölge kaybederken sadece bu iki ülke devamlı surette kazanıyor. Vurulan sadece “vekil aktörler” ya da taraflarca adı konulmamış “gerçek hedefler” oluyor.
Dolayısıyla İran’ın “Büyük Şeytan/ABD” ve “Küçük Şeytan/İsrail” ile mücadelesi bu iki ülkenin önünü kesemediği gibi, sadece bölgeyi daha da zayıflatıyor ve fay hatlarını kırılgan hale getiriyor. Buna karşılık, ABD-İsrail ikilisi bölgede daha da güçleniyor. Silah lobilerinden petrol kartellerine, sermayenin sürekli daha kazançlı çıktığı bu ortamda İsrail, (Körfez örneğinde görüldüğü üzere) çevresindeki tehditleri bir diğer tehdit üzerinden bertaraf ederken ya da kendisiyle işbirliğine mahkûm kılarken; ABD, bölgedeki askeri varlığını daha da arttırıyor ve kendisine bağımlı kılıyor. Diğer taraftan da İran’a alan açarak onu bölgesel bir tehdit ve hedefe dönüştürüyor.

Trump’ın “müzakere” vurgusu “kazan-kazana” devam çağrısı mı?

İran’a açılan alanın, Sünnilik-Şiilik zemininde mezhep ihtilafını ve bu bağlamda İslam dünyasındaki bölünmüşlüğü, (“Arap-Fars”, “Arap-Kürt”, “Arap-Fars-Kürt” gibi) etnik çatışmaları daha da genişlettiği-derinleştirdiği ve Irak örneğinde görüldüğü üzere ülkelerin bölünmesini hızlandırdığı tespiti birçok kesim tarafından yapılıyor. El Kaide ve Taliban sonrasında DEAŞ üzerinden oynanan oyunun bölgede İran’ın nüfuz alanını genişletmesi bu açıdan bir tesadüf olmasa gerek. İran’ın Irak, Suriye ve Yemen’deki varlığına, bunun Tahran açısından sağladığı meşruiyet zeminine ve bu kapsamda yapılan değerlendirmelere bakıldığında durum daha da netlik kazanıyor.
Trump’ın “İran hiç savaş kazanmadı, ama asla bir müzakereyi kaybetmedi” sözü, kuvvetle muhtemel bu gerçeği de yansıtıyor. İran’ın eski cumhurbaşkanlarından Ahmedinejad’ın “ABD’nin 11 Eylül sonrası Afganistan ve Irak işgallerinde bu ülkeye yardım ettik” itirafı bu açıdan çok önemli. Nitekim rejime yönelik eleştirilerde “Direnç Cephesinin” temel hedefinin İran’a yönelik ABD saldırısını sınırları dışında tutmak olmadığı, ABD’nin bölgede yürüttüğü emperyal politikanın gerekçe gösterilmek suretiyle İran’ın kendi nüfuz alanını genişletmeye çalıştığı hususu ön plana çıkartılıyor. Kasım Süleymani’nin öldürülmesinin ardından onun aslında bir Fars milliyetçisi olduğuna yönelik iddialar ve İran’ın “Pers İmparatorluğunu” yeniden inşa peşinde olduğuna yönelik endişelerin altında da bu husus yatıyor.
Bu kapsamda tarihsel İran pragmatizmine vurgu yapılıyor ve ABD kadar İran’a da “ülkemi terk” et deniliyor. Irak halkının sokaklarda hem ABD’ye hem de İran’a karşı kullandığı temel slogan bu. Zira bugün Irak’ta “iki buçuk devlet” yapılanmasında “buçuk” Irak halkını yansıtırken, diğer ikisi ABD ve İran paralel devlet yapılanmalarına işaret ediyor.
İran’ın “kurtarıcı” olarak girdiği ülkelerde paralel devlet/yönetim inşa süreçleri elbette dikkatlerden kaçmıyor. Nitekim Suriye’de İran’a karşı değişen tutumun temelinde “Irak Modelinin” kendi ülkelerinde de adım adım uygulanacağı endişesi yatıyor. İkinci bir Irak olmak istemeyen Suriye, bundan ötürü olsa gerek Rusya’yı daha güvenilir bir ortak olarak görüyor. Son dönem Türkiye-Suriye hattındaki hareketlenmede de muhtemelen bu yerinde endişe önemli bir paya sahip. Önümüzdeki dönemde Türkiye yeni Suriye inşa sürecinde “dengeleyici” bir aktör olarak Şam nezdinde makbul bir devlete dönüşürse, hiç kimse şaşırmasın.

İran şartları ve şansını fazla zorluyor…

ABD ile çıkarlar bazlı “kazan-kazan” prensibine dayalı örtülü işbirliğinin İran’ı bölgesel bir güce dönüştürdüğü ortada. Fakat, görünen o ki, yaşanan konjonktür farklı işbirliklerini ve tercihleri gündeme taşımaya başlamış bulunuyor. Yani, İran da Soğuk Savaş sonrası değişen şartlara ve ortaya çıkan gerçekliğe uygun olarak sahip olduğu jeopolitik ve stratejik avantajdan hareketle daha fazlasını istiyor. Bu bağlamda uluslararası sistemdeki belirsizliği, zemin kayganlığını ve kaypak ilişkileri bir fırsata çevirmeye çalışıyor. Nükleer silah edinme ısrarı da bunun bir sonucu. Haliyle, şartları ve şansını fazlasıyla zorluyor.
ABD-İran arasında yaşanan sıkıntının temelinde de bu husus yatıyor.
Daha somut bir örnekle izah etmek gerekirse, İran kendisine tanınan manevra alanını içinde bulunduğu “hedefler-strateji-araçlar” ahenksizliğine rağmen daha da genişletme peşinde görünüyor. Bu da ABD’nin emperyal politikaları ile İran’ın “Pers İmparatorluğu” hedefinin kaçınılmaz bir şekilde çatışmasına yol açıyor. Cephe ülkesi olarak da karşımıza Irak çıkıyor. Son dönemde Irak’ta ABD varlığına ve hedeflerine yönelik saldırılar Washington açısından bu şekilde okunuyor. Kasım Süleymani ile Irak’taki ABD varlığına yönelik mevcut/olası terör saldırıları arasında ısrarla kurulmaya çalışılan bağın altında da bu yatıyor. ABD’nin gerçekleştirdiği suikast, bu bağlamda İran’a güçlü bir gözdağı olduğu kadar, aynı zamanda bir ihtar olması açısından da kayda değer.
Nitekim ABD’nin Süleymani suikastının 27 Aralık’ta Kerkük’te gerçekleştirilen ve bir askeri müteahhidin ölümüyle neticelenen saldırının intikamı ve Bağdat’taki Büyükelçiliğe yönelik saldırı girişimlerine bir cevap olarak nitelendirilmesi bu açıdan önemli. ABD, Süleymani üzerinden kırmızı çizgisini hatırlatıyor ve İran’ın ısrar etmesi durumunda savaşı bu ülke sınırları içine taşımaktan çekinmeyeceği mesajını veriyor. Trump’ın “ilk etapta 52 hedefi vururuz” açıklaması ve “Son 15 yılda İran Irak üzerinde gitgide daha fazla kontrol elde etti ve Irak halkı bundan mutlu değil. Bunun sonu kesinlikle iyi olmayacak!” çıkışı bu açıdan kayda değer.
Diğer taraftan İran’ın ABD’nin Irak’ı terk etme konusundaki ısrarının devam ettiği de görülüyor. Irak Parlamentosu ve içerideki birtakım gruplar (buna vekil örgütler de dahil) üzerinden ısrarı ve Amerikan üslerine yönelik saldırılar devam ederse, ABD istediği fırsatı ve meşruiyeti büyük ölçüde yakalamış olacaktır.
Bu arada, İran’ın ABD’nin başta Irak olmak üzere bölgeyi terk etmesini isterken Rusya-Çin ikilisinin desteğini arkasına alması, Trump’ı NATO’yu bölgeye daha etkin bir şekilde davet etmesine yol açmış görünüyor. Bu da krizin daha küresel bir boyuta erişebileceğiyle ilgili önemli bir gösterge olarak karşımıza çıkıyor. Bundan ötürü ABD’nin Irak’taki varlığı konusunda yaşanacak gelişmeler, krizin seyrini önemli ölçüde belirleyeceğe benziyor.

İran’a “eksen ayarı” ihtarı mı?

27-31 Aralık 2019 tarihleri arasında İran, Çin ve Rusya tarafından Hint Okyanusu ile Umman Körfezi’nde gerçekleştirilen ortak deniz tatbikatını da burada göz ardı etmemek gerekiyor. Zira Süleymani suikastı, ABD’nin su yolları ve enerji güzergâhları güvenliği bağlamında Kızıldeniz’den Hint Okyanusu’na hatta Malaka Boğazı’na kadarki varlığını, çıkarlarını tehdit etme potansiyeli taşıyan “denizdeki yeni güç üçgeni” oluşumuna ve “Kuşak ve Yol’a” (Çin İpekyolu) bir cevap olarak da karşımıza çıkıyor.
İran’ın “Akdeniz Koridoru Projesinin” ve “Kuşak ve Yol’un” önemli bir sacayağını oluşturan, Tahran’dan başlayıp Bağdat ve Şam’dan geçerek Beyrut’a ulaşan karayolunun açılışını gerçekleştiren Kasım Süleymani’nin öldürülmesi, bu boyutuyla da sembolik bir mesaj içeriyor.

Rejimin önündeki zor tercih…

Bundan ötürü İran’ın, yeni konjonktürel duruma uygun nasıl bir cevap vereceği, krizin geleceği açısından oldukça önemli. Zira Trump da adımını buna göre atacak. Bu kapsamda Trump’ın “İran’da rejim değişikliği peşinde değiliz, Ancak İran rejiminin bölgedeki vekâlet savaşları derhal sona ermelidir” açıklaması ve açık ara dünyanın en güçlü ve donanımlı ordusuna sahip olduğu çıkışı önemli. Trump bu ifadesiyle, küresel güç mücadelesinde İran’ın üstlendiği vekil güç statüsüne ve bu bağlamda bölgede yürüttüğü savaşlara dikkatleri çekerek “tercihini doğru yap” diyor.
Öyle görünüyor ki İran bu mesajı aldı. Fakat İran’ın artık eskisi gibi “kayıkçı oyununu” devam ettirebilme lüksü yok. Zira Rusya ve Çin’le son dönemde geliştirdiği ikili ilişkiler, manevra alanını fazlasıyla daraltmış vaziyette. Dolayısıyla kavganın boyutu ve geleceği büyük ölçüde şu üç soruya verilecek cevapta saklı: Hangi İran? Nasıl bir İran? Kimin İran’ı?


11 Şubat 2019 Pazartesi

İran Devrimi 40. yılında tartışılmaya devam ediyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

1979 İran Devrimi’nin üzerinden kırk yıl geçti ve bu yıllar İran’ı birçok açından dönüştürdü. O tarihten günümüze nüfusu iki kattan fazla büyüyerek seksen milyonu aşan İran, yalnızca siyasal rejimiyle değil, ekonomik örgütlenmesi, dış politika anlayışı, toplumsal yapısı ve kimlik tanımlaması itibarıyla da Pehleviler döneminden uzaklaştı. Geride kalan yıllar, adı dünyada örneğine az rastlanan bir kombinasyonla “İslam Cumhuriyeti” olarak belirlenen rejimin, ülkedeki gücünü tahkim etmesiyle geçti ve rejimin bu ikili doğasının yansımaları her zaman tartışma konusu oldu.
Bazı çevreler İran’da cumhuriyetin şeriat kurallarının tahakkümü altında kaldığını savunurken, başka çevreler bilakis ülkede İslami değerlerin aşındığını ve cumhuriyetin, yahut seküler özgürlük taleplerinin gerisinde kaldığını savundular. Halbuki İran İslam Cumhuriyeti, kurucu zihniyete göre, tek misyonu dünyevi mutluluk getirmek olmayan, uhrevi misyonları da olan özgün bir sistemdi. Bu özgünlük “Doğu da değil, Batı da değil: İslam Cumhuriyeti” sloganıyla perçinlenmişti. Ayetullah Humeyni bu noktaya, ölümünden sonra okunmasını talep ettiği “İlahi-Siyasi Vasiyet”inde açıklık getirdi. Humeyni’nin ölümünden bir gün sonra, 4 Haziran 1989’da dönemin cumhurbaşkanı ve Humeyni’nin eli kulağında halefi olan Ali Hamaney’in Uzmanlar Meclisi kürsüsünden gözyaşları içinde okuduğu vasiyette, İslam devriminin diğer bütün devrimlerden farklı olduğu savunuluyor ve şöyle deniliyordu: “İslam ve İslami devlet ilahi bir olgudur ki tevhitçi olmayan ekollerin aksine bütün bireysel, toplumsal, maddi, manevi, kültürel, siyasi ve ekonomik işlere müdahale eder, onları kontrol eder ve insan ve toplumun terbiye ve maddi-manevi gelişiminde etkisi olan en ufak bir şeyden dahi sarfınazar etmez”.
Bunun yanında, yine vasiyette halkın yöneticileri seçme ve “yıkıcı” olanlar hariç özgürlüklerden yararlanma hakkına değinilmişti: “Hepimiz bilmeliyiz ki gençlerin, genç kız ve erkeklerin mahvına sebep olan Batı tarzı özgürlük, İslâm ve akıl nezdinde mahkumdur. İslâm’a, genel iffet ve memleket maslahatına aykırı propaganda, makale, konuşma, kitap ve dergiler haramdır […] Yıkıcı özgürlüklerden sakınılmalıdır”.

“Taahhüt” mü “tahassus” mu?

Kuşkusuz İslamiyet ve cumhuriyet eksenindeki tartışmalar İran’da her zaman önemli oldu ve hâlâ da hararetini koruyor. Fakat geride kalan kırk yıl boyunca İran’daki gelişmelere damgasını vuran kritik ve temel bir başka kavram vardı: Devrimcilik. Ülke anayasasına, stratejik kurumlara ve kurucu ideolojiye rengini veren devrimcilik, 1979 “İslam Devrimi”nin bitmemiş bir süreç olduğu, korunması gerektiği ve onu korumanın bir sorumluluk olduğu fikrine dayanıyordu. Nitekim Humeyni vasiyetinde şöyle yazıyordu: “Kuşkusuz, İslam Devrimi’nin bekasının alameti, bizatihi onun başarısının alametidir. Başarının millete malum olan ve gelecek nesillerin tarih kitaplarında okuyacağı alametinin iki esası vardır: İslami devletin taşıdığı ilahi motivasyon ile yüce maksat ve ülke çapında bütün milletin bu motivasyon ve maksadı gerçekleştirmek için yekvücut olması”.
Bir başka yerde Humeyni, devrimi ve devleti koruma konusunda silahlı güçlerin rolüne şöyle vurgu yapıyordu: “Biliniz ki bir başarıyı korumak onu elde etmekten daha zordur. Bir ülkeyi fethetmek onu elde tutmaktan daha kolaydır”. Devrimcilik, devrimden sonra kurulan Devrim Rehberliği, Devrim Muhafızları Ordusu, Besic Teşkilatı, devrim konseyleri vb. ülkenin kritik kurumlarına adını ve karakterini vermiş bir paradigmaydı. Bu paradigma, yalnızca iç ve dış politikaya ya da ekonomi yönetimine yön vermekle kalmıyor, kanun maddelerinin muğlak kaldığı noktada içtihada zemin oluyor, yani “kanunun ruhu” işlevi görüyordu.
Bu durum devrimden hemen sonra İran’da bitmek bilmeyen bir tartışmayı da başlattı: Bağlılık (taahhüt) mı uzmanlık (tahassus) mı? 18 Aralık 1980’de Birinci Medrese ve Üniversitelerin Birlik Günü vesilesiyle konuya açıklık getiren Humeyni, arzu edilen üniversite hocası ve öğrencisi profilinden bahsederken önemli olanın ülkeye hizmet ve dine bağlılık olduğuna değinmişti: “bütün uzmanlıklar bizatihi devlet hizmeti için olmalıdır. Değilse kişi uzman olsa ama bizi Amerika’nın safına çekse ya da uzman olsa ve o uzmanlığıyla memlekete zarar verse, bu uzmanlığın bir anlamı yoktur. Böylesi bir kişi ne kadar uzmansa o kadar kötüdür”.
Humeyni 1 Mart 1981’de içlerinde üniversite hocalarının da olduğu bir gruba hitap ederken şunları söylüyordu: “Öyle ki ülkemiz, İslam’a bağlılığı olmayan ve bu yoldan sapan kişilerden yediği darbeyi, Muhammed Rıza’nın ve babasının top ve tüfeğinden yememiştir”. Aslında bu ve benzer cümlelerinde, geniş anlamda bir dine bağlılıktan bahseden Humeyni, sıklıkla bu tarz bir bağlılığın uzmanlıkla perçinlenmesi gerektiğini de vurguluyordu. Örneğin vasiyetinde şöyle diyordu: “Gelecek yıllar boyunca görev yapacak içişleri bakanlarına tavsiyem, valileri liyakatli, mütedeyyin, bağlı, akıllı ve halkla geçinmeyi bilen kimselerden seçsinler”. Ne var ki Humeyni’nin konuşmalarında sıklıkla kullandığı “bağlılık” kavramı, tıpkı “dindarlık”, “Doğu ve Batı çarpılmışları” ve “sapkınlık” kavramları gibi bir hayli muğlak ve araçsallaştırılmaya müsaitti. Sonraki yıllarda siyasi bir giyotin işlevi görecek olan bu araçsallaştırma sürecine rengini tanıdık bir kavram verecekti: Devrimcilik!


Devrimcilik mi, normalleşme mi? Bizzat Humeyni’nin, ölümünden yalnızca birkaç ay önce, Mart 1989’da, 1980’ler boyunca kendisinin vekili ve doğal halefi olan Ayetullah Muntaziri’yi görevinden azlederken kullandığı dil, sonraki dönemin işaretlerini barındırıyordu. Humeyni “ömrümün hasılası” olarak tanımladığı, ancak bazı söylem ve tutumlarından fazlasıyla rencide olduğu Muntaziri’yi naiplikten azlettiğini ilan eden mektubunda şöyle diyordu: “Münafıkların [Mücahidin-i Halk mensuplarının] sizin aracılığınızla kitle iletişim araçlarından halka ulaşan mektup ve konuşmaları, İslam’a ve devrime ağır darbeler vurdu ve İmam-ı Zaman’ın –ruhum ona feda olsun– isimsiz askerleriyle İslam ve devrim şehitlerinin temiz kanlarına ihanete müncer oldu. Cehennemin ortasında yanmamak için hata ve günahınızı itiraf ediniz; Allah belki yardımcınız olur”.
Humeyni’nin ölümünün ardından Hamaney’in Devrim Rehberi olmasıyla bu süreç ivme kazandı ve “devrimcilik” yalnızca bir söylem aracı olarak değil, birçok noktada mihenk taşı olarak ülke siyasetinin merkezine yerleşti. Hamaney’e göre “dini ve ilahi ideallere ve devrime bağlılığa ciddiyetle özen göstermek” ülkenin gerçek kalkınması için şarttı. “Bağlılık” çemberinde, Muntaziri ve diğerlerinin tasfiye edilme sürecinde başlayan daralma sürdü ve bu daralma normalleşmenin önünde hep engel teşkil etti.
1989-1997 yılları arasında cumhurbaşkanlığı yapan Rafsancani’nin özellikle dış politika açılımı girişimlerinin de, halefi Hatemi’nin 2005’e kadar süren görev süresinde ülke içinde normalleşmeye gitme çabalarının da önüne hep “devrim ilkeleri” çıktı. Hatta Hatemi’nin halefi Ahmedinejad, 2013 yılında son bulan cumhurbaşkanlığının ikinci döneminde Hamaney ile belirli konularda ihtilafa düştüğünde, ülkenin bu ultra-muhafazakar olarak tanımlanan cumhurbaşkanına isnat edilen “Sapma Hareketi” (cereyan-i inhirafi) suçlamasının arkasında da aynı gerekçe vardı: Bağlılığını yitirme. Bu bir anlamda süregiden bir sürecin gerçek dönüm noktalarından biriydi. Zira, özellikle 2009 yılındaki Yeşil Hareket sonrasında, önce Ahmedinejad’ın rakipleri olan Musevi ve Kerrubi’yi yutan, ardından da bizzat kendisini yutan bu “kavramsal daralma” artık yeni bir muhteva kazanmıştı: Devrim Rehberi’ne bağlılık! Son yıllarda, yalnızca devletin genel politikalarının belirlenmesinde değil, neredeyse her ayrıntıya varan gündelik siyasette dahi Devrim Rehberi’nin merkezi konumu derinleşti ve özellikle mevcut Cumhurbaşkanı Ruhani döneminde zaman zaman sorunlara neden oldu. Peki, bağlılığın tanımında gözlemlenen bu daralma nereye varacak?

Devrim tehlikede mi?

İç siyasette normalleşmenin önünde engel teşkil ettiği aşikar olan “devrimcilik” ve “bağlılık” ülkülerinin, İran’ı belirli ölçüde dış tehditten koruduğu açık. Siyasette ve ekonomide sürekli ve sıkı bir kontrol mekanizmasının işlediği ülke, ABD baskılarına ve yaptırımlara şimdiye kadar dayanmayı başardı. Kuşkusuz bu süreci fiiliyatta işleten en başat aktörler, Hamaney’li yıllarda gücü hemen her alanda düzenli olarak artan Devrim Muhafızları oldu. İktidara geldiğinde ABD ile masaya oturarak nükleer anlaşmayı imzalamanın zorunluluk olduğunda ısrar eden Ruhani, aksi taktirde ülkesinin “Venezuela’ya döneceğini” savunuyordu. Bu süreçte Devrim Muhafızlarının takındığı olumsuz tavra işaret eden Ruhani “tüfek ve medya sahibi” bu kurumla “kimse rekabet etmeye cesaret edemiyor” dediğinde, Devrim Muhafızları Komutanı Muhammed Ali Caferi’nin verdiği tepki tanıdıktı: “Biz İran devrimini ve kazanımlarını korumakla görevliyiz”.
Kuşkusuz Ruhani, rakiplerine karşı zaman zaman başvurduğu “Venezuelalaşmak” söyleminin bir psikoza dönüşeceğini ve ironik şekilde aleyhine döneceğini hesap edememişti. Trump’ın İran karşıtı sert tavrının ve yönetimindeki bazı isimlerin bu ülkedeki rejimi yıkma söylemlerinin ayyuka çıktığı bir dönemde, Venezuela’da yaşanan ABD destekli askeri darbe girişimi, İran açısından gerçek bir paradoks. İran ABD ile bir şekilde bir orta yol bulursa rejim güvende olur mu? Yoksa “devrim ilkelerinde” ısrar ederek “Büyük Şeytan”dan uzak durmak yegane yol mudur? Görünen o ki 2000’lerin başında İran’ı “şer ekseni” içine dahil eden Bush gibi Trump da İran’ın başını ağrıtmakta ısrarlı. Bu koşullarda Hamaney, 2015 yılında nükleer anlaşma imzalanırken sergilediklerini söylediği “kahramanca esneklik” yaklaşımına dönene kadar İran ikinci yolu seçecek. Ancak bunda ısrarcı olmaları oldukça zor. Zira Hamaney ve diğer devrimciler, bir rejimi dış tehditlerden çok iç tehditlerin zayıflattığını çok iyi biliyorlar. Diğer bir ifadeyle, eğer İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı bir tehdit söz konusuysa, bu bütünüyle ABD kaynaklı değil!

Normalleşme ama nasıl?

Ölümünden kısa süre önce Haşimi Rafsancani, 1979 anayasasının dönemi için iyi ve gelişmiş bir anayasa olduğunu, ancak artık ihtiyaçlara yeterince cevap veremediğini belirterek yeni bir anayasanın gerekliliğine işaret etmişti. Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani de Kasım 2016’da ilan ettiği “Vatandaşlık Hakları Bildirgesi” ile benzer bir tavır ortaya koymuştu. Din, dil ve etnik kökenden bağımsız olarak herkesin devlet idaresinde yer almasını sağlamak, insanların din ve inançlarını müdahale olmaksızın yaşamalarını mümkün kılacak şartları temin etmek ve İran’da etnisite ve kültür konularındaki güvenlik odaklı bakış açısını değiştirmek gibi maddeler içeren metin, özünde İranlılara normalleşme vaadinde bulunuyordu.
Ne var ki gelir eşitsizliğinin ve hemen her alanda hak ve özgürlükler konusunun tartışıldığı dinamik İran toplumunun taleplerinin, devrim ilkelerinin dar bir yorumuyla karşılanması imkansız. Dahası, sistemin damarlarına işlemiş olan dar “devrimci” paradigma değişmeden yapılacak değişikliklerin etkisi de sınırlı kalacaktır. Şu an için ülkede normalleşme, devletin uygulamada belirli alanlarda “adı konmamış” bir serbestiye göz yumması anlamına geliyor. Daha yapısal adımlar açısından ise Devrim Rehberliği kurumunun ve Devrim Muhafızları’nın Hamaney’den sonra alacağı şekil belirleyici olacak. “Devrimin asli hedeflerinin ne olduğu” yönündeki bir soruya Hamaney Mayıs 2008’de şöyle cevap vermişti: “Devrimin hedefi şu arz ettiğim özelliklere sahip bir İran’ı inşa etmekten ibaretti: Bağımsız, özgür, müreffeh ve güvenli, mütedeyyin, maneviyat ve ahlaktan nasibini almış ve büyük insanlık toplumuyla ilim ve diğer alanlarda rekabette ilerlemiş”.
Mesele, birçok İranlının kolaylıkla kabul edeceği bu hedefleri ve onlara ulaşma yollarını belirleyen temeldeki paradigma, yani devrimciliktir. Ülkedeki bazı kesimler “şeytan taşlamaktan tavaf etmeye fırsat kalmamasından” yakınıyor. Bu nedenle, önümüzdeki dönemde ülke anayasasının ve temel kurumlarının daha kapsayıcı bir yaklaşımla yorumlanması konusundaki talepler artacaktır. İran İslam Cumhuriyeti’nin geleceğini ve devlet-toplum ilişkilerinin seyrini de, inşa edilecek yeni paradigmanın başarı düzeyi belirleyecektir.


15 Mart 2018 Perşembe

Suriye’de İran’ın Şii milisleri


Tamer Ashraf
Lübnan Hizbullahı'nı 2012 yılından itibaren rejime destek olmak üzere Suriye’ye çağıran İran, ilerleyen yıllarda 15’e yakın silahlı grubu çeşitli adlar altında örgütleyerek kendi stratejik hedefleri doğrultusunda etkili bir şekilde kullanmıştır.
2003’te Irak’ın ABD tarafından işgali ile başlayan süreç ve 2010’da Arap Baharı ile meydan gelen kaos ortamı, Ortadoğu’nun mevcut güvenlik, ekonomik ve stratejik yapılarını altüst etmiştir. Bu süreçte büyük güçlerin ve bölgesel aktörlerin nüfuz kazanmak üzere Ortadoğu üzerindeki rekabeti, bölgeyi vekalet savaşlarının yaşandığı bir eylem alanına dönüşmüştür. ABD ve Rusya gibi büyük güçler zaten, yerel, etnik, mezhebi ve siyasî nedenlerle yapay bir şekilde parçalanmış olan yapılardan da faydalanarak bölgesel aktörlerle yine başka bölgesel aktörlere karşı ittifaklar kurmuşlardır. Böylece Ortadoğu’daki bölgesel çatışma uluslararası sistemdeki küresel çatışmayla da iç içe geçmiştir.
Bu bölgesel rekabet ve çatışma ortamında İran, devlet dışı aktörleri ve entiteleri etkin bir şekilde kullanmaktadır. İran’ın Irak, Lübnan, Bahreyn, Yemen ve Suriye’de artan etkinliği, Hizbullah ve Şiî milisler gibi devlet dışı silahlı oluşumlarla iş birliği sayesindedir. İran, Suriye’de rejimin korunması için doğrudan müdahale yerine, vekalet savaşları stratejisi ile başta Afganistan ve Irak’tan olmak üzere dünyanın Şii nüfusu barındıran bölgelerinden örgütlediği Şii milisleri kullanmıştır. İran’ın, Suriye’de Şii milisleri kullanması, müttefiki Esad’ı ayakta tutmakla kalmamış, aynı zamanda Tahran yönetiminin bölgede mezhepsel ideolojisi vasıtasıyla nüfuzunu arttırmasını ve bölgesel meselelerde söz sahibi olmasını sağlamıştır. Zira 30 Haziran 2012 ile 22 Ocak 2014 tarihlerinde İsviçre’nin Cenevre kentinde Suriye’nin geleceği hakkında yapılan görüşmelere bile çağırılmayan Tahran yönetimi, kendi güdümündeki milislerin sahada kaydettikleri ilerlemenin de katkısıyla Kasım 2015’de gerçekleşen Viyana toplantısına davet edilmiştir. Tahran yönetimi ayrıca, 18 Aralık 2015’te BM Güvenlik Konseyi tarafından kabul edilen Suriye’de çözüme yönelik geçiş süreci için oluşturulan ateşkes ve yol haritası üzerinde de etkili olmuştur.
Astana sürecinde ise İran garantör üç ülkeden biridir. İran’ın kendi topraklarında yaşayan Afgan sığınmacılar ve Şii nüfusuna sahip diğer ülkelerden topladığı Şii milisleri, Kudüs Gücü komutasında örgütleyerek rejim safında savaşmak üzere Suriye’ye göndermesi, iç savaşın gidişatını Esad rejimi lehine etkilemiştir. İran tarafından geliştirilen bu vekâlet savaşı stratejisi rejimin ömrünü uzatırken, Suriye’yi sistemli bir şekilde İran’a daha bağımlı hale getirmiştir. Ancak bu dönemde İran’ın Suriye’deki askeri kayıpları da önemli sayılara ulaşmıştır. Uluslararası basın yayında yer alan bilgilere göre şu ana kadar 800-1200 İran vatandaşı Suriye’de rejim safında savaşırken hayatını kaybetmiştir. İran’ın Suriye’deki kaybı sadece askeri unsurlarla sınırlı kalmamıştır. İran Suriye’de iç savaşın başlamasından bu yana yıllık 6-17 milyar dolar Esad rejimine mali yardımda bulunmuştur. İran’ın sadece Lübnan Hizbullahı'na sağladığı yıllık mali destek 800 milyon dolar civarındadır. Ekonomik zorluklarla mücadele eden İran iç kamuoyunda da eleştirilere sebep olan bu yardımlar son dönemde işsizlik, pahalılık ve geçim sıkıntısıyla sokaklara dökülen kalabalıkların dikkatinden kaçmamıştır. Ülkede yaşanan olumsuzluklarda Tahran yönetiminin Esad rejimine sağladığı yardımlar gündeme getirilerek devletin Suriye politikasına tepki gösterilmektedir. Örneğin en son 18 Şubat 2018’de Aseman Hava Yollarına ait ATR-72 model yolcu uçağının düşmesinden sonra uçağın çoktan kullanımdan kaldırılması gereken çok eski bir uçak olduğu iddiaları gündeme getirilmiş ve İran devletinin Suriye’ye yaptığı bir yıllık mali yardım miktarının İran Hava Yollarının uçak filosunu yenileyebileceği vurgulanmıştır.
Esad’ın kontrolü kaybetmeye başladığı 2012 yılından itibaren Lübnan Hizbullahı'nı rejime destek olmak üzere Suriye’ye çağıran İran ilerleyen yıllarda 15’e yakın silahlı grubu çeşitli adlar altında örgütleyerek kendi stratejik hedefleri doğrultusunda etkili bir şekilde kullanmıştır. Savaşın ilk yıllarında muhalifler karşısında rejim güçleri hızla geri çekilirken başta Lübnan Hizbullahı, Fatimiyyun ve Zeynebiyyun Tugayları gibi milis grupların savaşa dahil olmasıyla savaşın gidişatı, Esad güçleri lehine değişmeye başlamıştır. İran, Suriye iç savaşının başladığı 2011 yılından itibaren müttefiki Esad’ın iktidarını koruyabilmesi için her türlü çabayı göstermiş, adeta Suriye sorununu kendi iç meselesi olarak görmüştür.

İran’ın bölgedeki stratejik hedefleri

1979 İslam Devrimi’nden günümüze Şiiliği devrim ideolojisi ile araçsallaştıran ve dönemsel olarak değişen “devrim ihracı” ya da “direniş ekseni” gibi söylemlerle öne çıkan İran, bölgede kendi Şii yayılmacılığı ile güç temerküz etme politikası gütmektedir. Şii kutsal mekanlarını koruma, DAEŞ ile mücadele gibi söylemleri Suriye’deki varlığını meşrulaştırmak için kullanan İran’ın öncelikli hedefi müttefiki Esad rejimini ayakta kalmasını sağlamak olmuştur. Bu doğrultuda İran’ın güdümünde hareket eden milis grupların Esad’ın ilan ettiği Suriye’nin her bir karış toprağını muhaliflerden temizleme gibi bir amaçları bulunmamaktadır. Örneğin Fatimiyyun Tugayı çatısı altında Suriye’de savaşan milisler rejim safında savaşmaları karşılığında para ve İran vatandaşlığı gibi kazanımlar elde etmektedir.

Suriye’deki İran’a bağlı Şii milis gruplar, Esad’ın çıkarlarını korumaktan ziyade, İran’ın çıkar ve kontrolü doğrultusunda hareket etmektedir. İran’ın Suriye’deki en önemli stratejik hedeflerinden biri İran ile Lübnan arasında muhaliflerden arındırılmış güvenli bir koridor oluşturmaktır. Bu nedenle ülkenin güney kısmında konuşlanan İran destek milis gruplar ele geçirdikleri yerleri rejime teslim etmek yerine kendi kontrollerinde tutmaktadır. Bu bölgelerdeki -Lübnan sınırı- Sünni kentler tahliye edilerek İdlib bölgesine gönderilmiştir. Bu bölgelerde konuşlanan İran’a bağlı grupların Hizbullah’ın Lübnan’da uyguladığı askeri bir gruptan ekonomik, sosyal ve askeri kanatları olan siyasi bir partiye evrilme yöntemini hayata geçirmeye başlamaları, bu grupların bölgede uzun yıllar kalmak için hazırlandıklarını göstermektedir. Diğer taraftan Tahran yönetimi de Suriye rejimiyle uzun vadeli güçlü ekonomik ilişkiler geliştirmek bahanesiyle bölgede önemli yatırımlar yapmış, geniş toprak parçaları satın aldığı iddia edilmiştir.

İran’ın Suriye’deki Şii milis grupları

Devrim Muhafızları Ordusu Dış Operasyonlar Birimi Kudüs Gücü tarafından Suriye ve Irak’ta savaşmak üzere örgütlenen 15 farklı milis grubundan bahsedilmektedir. Doğrudan İran’a bağlı olarak hareket eden bu grupların en önemlileri Lübnan Hizbullahı, Suriye Hizbullahı, Bedr Ordusu, Fatimiyyun Tugayı, Zeynebiyyun Tugayı, Seyyide Rukiya Tugayı, Kataib-i İmam Ali, Abul Fazl Taburu, Kataib-i Hizbullah, Irak Hizbullahı’dır. Bunlar arasında Ceşy-ül Şabi, Ebu Fadıl Abbas Tugayı, Zülfikâr Tugayı, Kuteyb Seyid Şuheda ve İbn Yasir Tugayı gibi Iraklı Şii milis grupları da saymak gerekir. Bu grupların çatısı altında savaşan milislerin kesin sayıları konusunda, çelişkili ifadeler mevcuttur. Fakat 150-200 bin milisin rejim saflarında Suriye’de savaşmakta oldukları tahmin edilmektedir.
Devrim Muhafızları Ordusu Genel Komutanı 2016’da yaptığı bir açıklamada Suriye, Irak, Yemen, Afganistan ve Pakistan’da İran güdümüyle hareket eden 200 bin silahlı milis gücü oluşturduklarını ifade etmiştir. Eylül 2017’de Israel Times, bir Hizbullah komutanına dayandırarak Suriye’nin güneyinde sadece Lübnan Hizbullah’ına bağlı 10 bin milis gücünün bulunduğunu ileri sürmüştür. 6 Ocak 2018’de bir Fatimiyyun Tugayı yetkilisi şu ana kadar sadece Fatimiyyun Tugayından 2 binden fazla milisin öldüğü ve 8 bine yakın milisin de yaralandığını açıklamıştır.
Yaklaşık sayıları 150-200 bin olarak tahmin edilen Suriye rejimi için savaşan Şii milislerin yalnızca 20-25 bininin Suriye hükümetinin doğrudan kontrolü alında olduğu belirtilmektedir. Daha çok Şam kırsalı, Halep ve İdlib bölgesinde operasyonlara katılan doğrudan Esad’a bağlı milis gruplardan bazıları ise Kalamun Kalkanı, Ulusal Savunma Gücü, Anavatan Kalkanı ve Suriye Halk Ordusu’dur. Bunlardan Suriye Halk Ordusu YPG, PYD terör örgütünün yardım çağrısı üzerine 20 Şubat 2018’de yaklaşık 20 araçtan oluşan bir konvoyla Afrin’e girme girişiminde bulunmakla gündeme gelmiştir. 2017 yılında kurulan bu örgütün çeşitli suçlardan hapiste bulunan veya arananlar ve asker kaçaklarının rejim tarafından zorla askere alınarak cepheye gönderilen kişilerden oluştuğu yönünde iddialar bulunmaktadır. Suriye Halk Ordusu PYD, YPG terör örgütüne yardım etmek üzere Afrin’e girme teşebbüsünde bulunmasından sonra İran medyasında çok sık yer almaya başlamıştır. Özellikle 1 Mart 2018’de bir askeri helikopterin düşmesinin ardından Tasnim, Farsnews ve Keyhan gibi İran’ın önde gelen basın yayın organlarında bu grupla ilgili çeşitli görsellere yer verilmiş ve Türk askeri helikopterinin bu grup tarafından düşürüldüğü iddiaları ortaya atılmıştır.

Vekalet savaşı bölgeyi istikrarsız bırakacak

İran, Suriye iç savaşının başından beri Esad rejiminin ayakta kalması için var gücüyle savaşmaktadır. Başta Devrim Muhafızları Ordusu olmak üzere İran’ın istihbarat birimleri Suriye rejimine eğitim, istihbarat, örgütlenme gibi birçok alanda destek vermektedir. İran’ın Devrim Muhafızları Ordusunu bölgede bu kadar aktif olarak kullanması Tahran yönetimin gelecekte askeri projelerini sınırlarının ötesine taşıma amacında olduğunu göstermektedir. İran milis güçleri aracılığıyla yürüttüğü vekalet savaşıyla, bölgedeki konumunu güçlendirmiştir. Ancak bu durum Trump’ın İran’ı sınırlandırma politikasıyla birlikte tersine dönmüştür. İran’ın oluşturduğu Şii milis gruplar aracılığıyla bölgedeki etkinliğini artırma çabaları başta Suriye olmak üzere bölgenin daha uzun yıllar istikrarsız kalma ihtimalini güçlendirmektedir.
Kaynağımız:İran dış politikası ve modern dönem Şiî sekülerleşme süreci konularında yayınları bulunan Bursa Teknik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi İsmail Sarı aynı zamanda İRAM dış politika koordinatörüdür
[Aslen Afganistanlı olan Rahimullah Farzam, İRAM dış politika masasında asistan olarak görev yapmaktadır]

21 Kasım 2019 Perşembe

İran’ın varlık içinde yokluk çeken şehri Ahvaz ve protestolar

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Muazzam bir etnik çeşitliliğe sahip olmasına rağmen İran’ın kendi vatandaşlarına uyguladığı politikalar, ülkenin siyasi ve toplumsal dengelerini derinden etkiliyor.


İç politikadaki gerilimli süreçleri ve dış politikadaki manevralarıyla İran son yıllarda adından en çok bahsedilen ülkelerden biri. Trump’ın 2016 yılında ABD’nin 46. başkanı olarak seçilmesinden sonra Washington ile yeniden tırmanan gerilimin yanı sıra, Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani üzerindeki muhafazakâr kanadın baskısı, önümüzdeki yılın başında seçime gidecek olan İran’ı gündemde tutmaya devam edecek.
Dış politikasındaki yoğun gündemle birlikte Tahran, bu günlerde önemli iç meselelerle de karşı karşıya. Bunların en önemlisi, ülkenin 4 milyonu aşkın nüfuslu Huzistan (tarihteki adıyla Arabistan) eyaletinin Ahvaz şehrinde başlayan ve kısa sürede genişleyen protestolar. 2018 yılında meydana gelen protestolar esnasında tutuklanan ve hapisteyken şiddet gördüğü iddia edilen İranlı Arap şair Hasan Haydari, serbest kalmasından kısa bir süre sonra hayatını kaybetti. Olayın ardından İranlı Araplar yeniden sokaklara döküldü. Şehrin bazı yerlerindeki İran bayrakları indirildi. Tahran yönetimi olayların yoğunlaştığı mahalleleri kuşatma altına alarak gösterileri önlemeye çalışıyor. Protestolarda dikkat çeken başka bir husus ise halkın Lübnan ve Irak’taki gösterileri destekleyen sloganlar atması.
İran'ın petrol rezervlerinin yüzde 80’inden fazlasının bulunduğu Huzistan eyaletinde yakın tarihlerde de buna benzer olaylar yaşanmış, güvenlik güçlerinin müdahalesi sonucu bölge halkından hayatını kaybedenler olmuştu. Bölge halkı 7 Mart 2015’te Asya Şampiyonlar Ligi maçında rakip Suudi Arabistan takımı El Hilal’e yoğun ilgi göstermiş, maç esnasında ve sonrasında Tahran yönetimi aleyhine sloganlar atan halka polis müdahale etmişti. Çıkan olaylar neticesinde Yunus Asakire isimli Ahvazlı hayatını kaybetmişti. Olayın ardından bölgede başlayan gösteriler güvenlik güçlerinin sert müdahalesiyle bastırılmıştı. 2017 yılının Şubat ayında bölgede yaşanan içme suyu krizi ve yüksek orandaki hava kirliliği şikâyetlerine yönelik yetkililerin duyarsızlığı nedeniyle, Devrim Muhafızları’na ait bir merkez Ahvaz halkı tarafından basıldı ve çıkan çatışmalarda Hasan Bugbiş adında bir protestocu hayatını kaybetti. Olayın ardından bölgede protestolar genişleyerek devam etse de öncekiler gibi yönetimin sert müdahalesiyle bastırıldı.

Benzin zammı ve protestolar

Bölgeyi dünya gündemine taşıyan başka bir gelişme ise yakın tarihte keşfedildiği öne sürülen yeni petrol rezervi. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani 10 Kasım 2019 tarihinde Yezd şehrinde yaptığı konuşmada, Huzistan eyaletine bağlı Bostan bölgesinden Umidiye şehrine kadar uzanan bölgede 53 milyar varil rezerve sahip yeni bir petrol sahası bulduklarını duyurdu. Yeni alanın 65 milyar varil rezerve sahip Ahvaz’dan sonraki en büyük petrol sahası olması ve her iki şehrin de Huzistan eyaleti sınırları içinde bulunması, yoksullukla mücadele eden bölge halkının protestolarını daha da anlamlı hale getiriyor. 2 bin 400 kilometrekarelik bir alanı kapsayan sahanın, İran’ın kanıtlanmış petrol rezervlerini dörtte bir oranında artıracak olması ise bir başka önemli nokta.

Bu açıklamadan bir hafta sonra, Ruhani yönetimi benzin fiyatlarına en az yüzde 50 oranında zam yapılması ve daha ucuz fiyattan benzin satışına kota konulması kararı aldı. Karar sonrası ülkede başlayan protesto gösterileri ülke çapında yayılarak büyüyor. Protestoların büyüme karakteri göstermesinin en önemli nedeni ekonomik temelli olmaları. İran’ın içinde bulunduğu iktisadi darboğaz, sistemin her yerini saran yolsuzluklar, yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde taraflar arasındaki güç savaşı ve hepsinden önemlisi halkın gündelik yaşamda karşılaştığı hayat pahalılığı, İranlı "işçi sınıfını" sokağa dökmüş vaziyette. Bu ve benzeri gerçekler protestoların yayılma potansiyelini artırıyor. Şu ana kadar 30 şehirde görülen protestoların daha çok Kürt, Arap ve Türklerin yaşadığı şehirlerde yoğunlaştığı söylenebilir.
Eylemlerde "Rıza Şah ruhun şad", "ne Gazze ne Lübnan, can feda sana İran", "Kürt-Türk el ele; karşıdır zulümlere" ve "Diktatör utan artık; memleketi bırak artık" gibi sloganlar öne çıkıyor. Dikkat çekilmesi gereken nokta şu ki daha çok “alt sınıfın” sokağa çıktığı protestoların, demokrasi kaygısı taşıyan "orta sınıftan" destek bulma olasılığı, Tahran yönetimini zor durumda bırakabilir. Ancak bu iki sınıfın sokağa yansıyan ortak paydasının zayıf olması, gösterileri kontrol altına alma hususunda Tahran yönetiminin işini kolaylaştıracaktır. Vurgulanması gereken diğer etken ise protestoların İran’da etnik hassasiyetlerin yükseldiği bir döneme denk gelmiş olması. Bu durum, eylemlerin daha da yayılmasının önünü açan güçlü bir etken olabilir. Ayrıca ülke genelinde görülen eylemler, 2009 yılındaki Yeşil Hareket’ten bu yana artış gösteren kadın ve gençlik hareketlerinin protestolarda daha görünür olmasına yol açabilir.

Tahran’ın yaklaşımı ve İranlı Araplar

Muhafazakâr basının bölgedeki olaylara karşı duyarsız tavrına rağmen muhaliflerin çokça gündeme taşıdığı gösteriler, İran yönetim anlayışının etnik çeşitliliğe karşı yaklaşımını bir kez daha tartışmaya açmış vaziyette. Muazzam bir etnik çeşitliliğe sahip olmasına rağmen İran’ın kendi vatandaşlarına uyguladığı politikalar, ülkenin siyasi ve toplumsal dengelerini derinden etkiliyor. Bu olumsuz etkinin en dikkat çeken sebebi, İran’ın, barındırdığı etnik çeşitliliği, kültürel bir zenginlikten ziyade, dış güçler tarafından manipüle edilerek ülkeyi felakete sürükleyecek bir problem olarak görmesidir.
Bilindiği üzere, Kaçar hanedanlığının 1925 yılında yıkılmasının ardından, Pehlevi hanedanlığı ülkeyi idari ve ideolojik olarak kontrol altına almıştı. Söz konusu dönemden günümüze, yönetimin Farslar dışındaki diğer etnik gruplara uyguladığı düşünülen ayrımcı politikalar, geniş halk ayaklanmalarının öncelikli sebeplerinden biri olagelmiştir. 1925-1979 yılları arasında “Farslar ve diğerleri” anlayışıyla ele alınan İran’ın etnik kompozisyonu, 1979 İran Devrim’i sonrasında da şekil değiştirerek devam etmiştir. Pehlevi döneminde devam ettirilen “Farslılık” politikasının bir benzeri, 1979 Devrimi sonrasında da “İslam Cumhuriyeti” yaklaşımıyla “Şiilik” çerçevesinde şekillenmiştir. Şunu da belirtmek gerekir ki 1979 sonrası yönetim anlayışı, Pehlevi hanedanlığının politikalarından tam anlamıyla kopmamış, Şiilik yaklaşımının yanı sıra Farslılık anlayışını da canlı tutmuştur. İran’da merkezi yönetimin bu anlayışıyla çeşitli şekillerde mücadele eden önemli etnik unsurlar var ve Araplar bu unsurlardan sadece biri. Diğer etnik unsurlarda olduğu gibi, Araplar da Tahran yönetiminin Farslılık ya da Şiilik anlayışı karşısında kendi etnik veya mezhepsel kimliklerini koruma eğilimi içindeler.
Arap azınlık içinde Şii mezhebine mensup olanlar genellikle Huzistan eyaletinde yerleşikken, Sünni Araplar Körfez kıyılarında yaşıyorlar. Çoğunluğunu Şiilerin oluşturduğu Arapların nüfusuyla ilgili kesin ve güvenilir bir araştırma olmamakla birlikte, tahmini olarak 2 ila 4 milyon civarında olduğu düşünülüyor. Rıza Şah’la başlayıp 1979 İran Devrimi sonrası yönetim anlayışıyla devam eden yaklaşım, ülkede yaşayan Türkler ve Kürtlerde olduğu gibi, Araplar tarafından da hoş karşılanmıyor. Bu hoşnutsuzluk ve dönem dönem kendini hissettiren protestolar, Tahran’a bir uyarı anlamı taşıyor. Son günlerde Arap nüfusun yoğunlukta olduğu Huzistan eyaletinin Ahvaz bölgesinde başlayan ve yayılma eğilim gösteren etnik hassasiyet temelli protestolar da bu huzursuzluğun yeni bir tezahürü niteliğinde. Gösterilerin başlama nedeni ise kum fırtınasıyla başlayan süreci, elektrik ve su kesintilerinin takip etmesidir. Gösterilerin siyasi ve ekonomik sebeplerine değinmenin yanı sıra, bölgedeki kum fırtınalarına ve yaşanan su kıtlığının öncelikli nedenlerine kısaca bakmakta fayda var.
Başta Ahvaz olmak üzere Susangerd ve Dezful şehirlerini etkisi altına alan son zamanlardaki kum fırtınaları ilk defa yaşanmıyor. Son yıllarda bölgede gerçekleşen küçük çaptaki kum fırtınaları ve bunlara bağlı olarak yaşanan yüksek orandaki hava kirliliği günlük hayatın bir parçası. Bunların bazıları İran sınırlarının ötesinden kaynaklanan iklim değişikliği ve küresel ısınmayla bağlantılı olarak görülse de, bunun en büyük sebebi İran-Irak savaşından sonra bölgede yoğun olarak çıkarılan petrol. Petrol kuyuları için tahrip edilen sulak alanlar yerini kurak topraklara bırakmış vaziyette. Petrol çıkarmak ve yeni rafineriler kurmak adına yapılan çalışmalar neticesinde yaşanan önemli su kaybı, tarıma elverişli araziler ve meyve bahçelerinden çorak çöllere ve aniden çıkıveren bataklığa doğru nasıl bir değişimin yaşandığını açıklıyor. Özellikle 1989 ve 1997 yılları arasında bölgede plansız yapılan kalkınma faaliyetleri, Ahvaz başta olmak üzere diğer illerdeki su havzalarını yok ederek çölleşmeyi artırmış durumda. Topraklarının 1 milyon hektarından fazlası tarımsal nitelikte olan ve soğuk mevsimlerde ülkenin önemli tarımsal ürünlerinin yetiştirildiği bir yer olan bu bölge bugün kum fırtınalarıyla karşı karşıya. Gittikçe azalan suyun da şeker kamışı üretiminden kaynaklanan zirai ilaçlarla kirlenmesi, tehlikenin boyutlarını gözler önüne seriyor.
Yukarıdaki sebeplere ek olarak, savaş sonrasında bölgedeki petrol kuyularında kasıtlı olarak çıkarılan yangınlar bölgedeki su kaynaklarını kirleterek verimli topraklara telafisi güç zararlar vermişti. Türkiye ve Irak’ta kurulan barajların Şattülarap’a akan su miktarını azaltarak İran’daki kuraklığı etkilediği iddiaları da sayılan nedenler arasında.

Siyasi ve iktisadi sebepler

Özellikle 2015 yılından bu yana dönem dönem baş gösteren protestolarda yaşanan elektrik ve su kesintilerinin kısa süreli olduğunu düşünen halk, akşam saatlerine kadar yetkililerden kesintilere dair bir açıklama bekledi. İranlı yetkililerden herhangi bir açıklama gelmeyince, 19 Şubat 2018 tarihinde Ahvaz’da yaşayan halk sokaklara döküldü. Enerji protestosu olarak başlayan eylemler, kısa süre içinde yönetimi protesto eden geniş katılımlı halk gösterileri halini aldı.
Muhalif İranlı analistlere göre, bölge halkının temel eğitim haklarından bile mahrum edilmesinin yanı sıra, halkın kasıtlı bir şekilde eğitimsiz bırakılarak radikal terör örgütlerinin etkisine açık hale getirilmesi, geniş katılımlı protestoların altında yatan etkenlerden. 2017 yılının hemen başında vefat eden tecrübeli siyasetçi Haşimi Rafsancani’nin de makalelerinde vurguladığı ortak eğitim talebinin yerine getirilmesinin gerekliliği, radikal örgütlerin İran halkı arasında karşılık bulma ihtimaline dikkat çekmesi açısından anlamlı. Zira -Rafsancani’yi de rahatsız eden- muhafazakâr yönetimin bölgeye yönelik ikircikli tavrı öyle boyutlara varmıştır ki bölgede yeni doğan bebeklere Arapça isim konulması halinde kimlik verilmeyeceği duyurulmuş, bu yaklaşım, -ister Şii ister Sünni olsun- bölgede çoğunluğu oluşturan Arapların merkeze yönelik tepkisini giderek artırmıştır.
Ahvaz’da yükselen protestolara İran’da yaşayan Türk nüfusunun da destek vermesi, Tahran yönetiminin diğer etnik unsurlara Araplardan farklı davranmadığını bir kez daha gözler önüne sermiştir. Şunun altını çizmek gerekir ki Ahvaz’da büyüyen tepkilerin görünen sebebi kum fırtınası ve yaşanan su kesintileri olabilir; fakat üzerinde durulması gereken esas neden, Huzistan eyaletinde yaşayan Arap nüfusun beklentilerinin Tahran yönetimi tarafından karşılanamamasıdır. İran’ın en güneybatısındaki eyalete bağlı olan Ahvaz bölgesi, yeraltı kaynaklarının yanı sıra stratejik konumu itibariyle de Tahran yönetimi için önem taşıyor. Bu bağlamda, Ahvaz meselesi Suudi Arabistan-İran geriliminin en açık hissedildiği konulardan biri olarak biliniyor ve Riyad’ın Tahran’ın sinir uçlarına temas edebileceği bir alan olarak öne çıkıyor.
Zengin petrol yatakları, bölgeyi İran yönetimi için daha da anlamlı kılıyor. Zira İran’ın petrol ve doğalgaz rezervlerinin yüzde 80’inden fazlası bu bölgede bulunuyor. Zengin doğal kaynaklarına ve tarım potansiyeline rağmen Ahvaz bölgesinin ülkenin işsizlik oranlarının en yüksek olduğu bölgelerinden biri olması, protestoları besleyen sosyal gerçekliği resmediyor. Bölgede birçok enerji üretim tesisi olmasına rağmen, çoğunluğu Araplardan oluşan halkın bu iş imkânlarından mahrum edildiğine, bölgeye Fars kökenlilerin yerleştirildiğine dair yaygın bir kanaat var. Bölgenin doğal yapısının tahrip olmasına yönelik yetkililerin duyarsızlığı, bölge halkının rahatsızlığını daha da artırıyor. Tarım arazilerini kaybetmenin yanı sıra yeni iş imkânlarından da yeteri kadar yararlanamayan bölge halkı, bulduğu her fırsatta Tahran’a sesini duyurmaya çalışıyor.
Başta Ahvaz Üniversitesi mensupları olmak üzere konuya duyarlı kesimler de sonuç alamayınca ülkeden ayrılıp yurt dışında yaşamaya başlamıştır. Bu konuyu gündemine alıp Tahran’ın kapısını çalan kimi akademisyenler ise emekli edilerek konudan uzaklaştırılmıştır. Ülkedeki protestolar siyasi, iktisadi ve kültürel açıdan birçok tartışmanın ana konusu olabilir, olmalıdır da. Fakat bölge halkını bekleyen esas tehlike, bilinçsizce yapılan girişimlerin doğayı mahvetmesi ve kirliliğin Huzistan’ın su varlıklarına nüfuz ederek bölgeyi daha da yaşanmaz hale getirmesidir.

Huzistan'da yaşanan sorunlar Tahran'dan görülmüyor

Etnik kimlikler ve kültürel farklılıklar dikkate alındığında, İran muazzam bir kavşak noktası olarak öne çıkıyor. Tarihin eski dönemlerinden beri aynı coğrafyada var olan bu çeşitlilik, Pehlevi hanedanlığına kadar kendilerini ifade etme ve ülkenin zenginliklerinden eşit derece yararlanma hususunda önemli bir sorun yaşamamıştı. Pehlevi yönetimiyle birlikte bütün İran halkına uygulanan Farslılaştırma politikası, bu politikaya maruz kalanlar tarafından tepkiyle karşılanmıştı. Bu topluluklar yönetime karşı itirazlarını çeşitli şekillerde dile getirdiler ve getirmeye de devam ediyorlar. Şunun altını çizmekte fayda var ki bugün kimliklerini korumak için etkin bir mücadele veren Türkler, Kürtler ve Araplar, İran’ın toprak bütünlüğüne saygı gösterip sahip çıkmakla birlikte, öncelikle kendilerini ifade edecekleri bir alan ve daha kucaklayıcı bir yönetim talep etmekteler. Nitekim İran halkı, bugüne kadar kazandığı tecrübeyle, protesto bilincine sahip halklarından birisi haline gelmiştir. Son olaylarda da görüldüğü üzere, İranlılar genel olarak güncel meselelerin dahi yetersiz ve ayırımcı yönetim anlayışından kaynaklandığını düşünüyor ve kısa bir süre içinde sokakları doldurabiliyor.
En nihayetinde Batı'nın ve Körfez ülkelerinin İran’a yönelik haksız ve baskıcı politikalarına karşı çıkılmalıdır. Fakat diğer taraftan, İran’ın kendi bünyesinde yaşayan farklı etnik ve dini topluluklara daha adilane davranması gerektiğinin de altı çizilmelidir. Zira bugüne kadar Arap nüfusun yaşadığı ekonomik ve sosyal sorunlar Tahran yönetimleri tarafından görmezden gelinmiştir. Gelecek dönemde, ülkedeki etnik unsurlara karşı benimsenen politikalarda herhangi bir değişim veya dönüşüm yaşanmazsa, önümüzdeki süreçte hem İran hem de bölge daha büyük ve karmaşık problemlerle karşı karşıya kalacaktır.


google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html