BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
İslam Cumhuriyeti sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
İslam Cumhuriyeti sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

21 Kasım 2019 Perşembe

İran’ın Kürt meselesi: İki ucu keskin bıçak

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


ABD'nin desteklediği ve bir kolu da İran’da aktif halde bulunan PKK’nın Suriye’de sınırlandırılmasının Tahran’ı neden bu derece rahatsız ettiği sorusuna, sadece Türkiye’nin güvenlik anlayışı üzerinden bakmakla cevap bulmak kolay değil.



Barış Pınarı harekâtı sırasında İran’ın takındığı Türkiye karşıtı tavır, belki Suriye’de güç dengelerinin yeniden şekillenmesi sırasında öngörülebilirdi. 

Fakat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tabiriyle "çatlak seslerin" bu denli çıkması, hem de etnik bir yaklaşımla meselenin yoğun bir propagandaya aleti edilmesi, İran’ı takından takip edenleri bile şaşırttı. Söz konusu sınır operasyonuyla PKK/YPG'ye karşıtı harekete geçen Türkiye’yi eleştiren İran'ın bu davranışı anlamlandırılmaya çalışıldı. Zira terör örgütünün İran'da da bir uzantısı olduğu biliniyordu. İşte tam bu noktada, "Kürt dostu" İran’ın "Kürt meselesi" en çok merak edilen konuların başına taşındı.

İran farklı etnik grupların bir arada toplanması açısından Orta Doğu’nun en renkli ülkelerinden biri. Rıza Pehlevi’nin 1925 yılında şah ilan edilmesiyle birlikte, İran Türklerinin yönetimdeki etkisi fiilen sona ermişti. Düşük rütbeli askerlikten şahlık mertebesine getirilen Rıza Şah Pehlevi, Fars halkının merkeze alınarak egemen bir İranlı üst kimlik inşa etme konusunda, etrafındaki radikal Fars milliyetçileri tarafından ikna edilmişti. 

Ulus devlet akımının kulağa hoş geldiği zamanlarda, İran da büyük ve köklü değişikliklere tanık oldu ve kısaca Fars olmayanlar dışlandı. Bu politikanın diğer etnik gruplar tarafından hazmı tabii ki pek kolay olmadı. 

Türkler nüfus ve nüfuz yoğunlukları itibarıyla yoğun kültürel asimilasyona tabi tutulurken, diğer azınlıkların en ufak hak talep arayışları, “sıcak kurşunla” cevaplandı. 

Çoğunlukla Kuzey Irak ile ortak sınırlara yerleşmiş olan Kürtler de daha farklı bölgelere göç ettirildi. Bunların en etkin örneklerinden biri, günümüzde Batı Azerbaycan eyaletinin demografisinin Kürtleştirilmesi olarak incelemeye değer bir hadisedir. Bu yöntemle hem Kürtler yoğun oldukları bölgelerden dağıtılmış hem de İran Türklerinin Türkiye ile sınır hattına adeta bir insan barajı inşa edilmiş oldu.

1945'de ise Azerbaycan Demokrat Fırkası’nın gölgesinde Kadı Muhammed öncülüğünde Mahabad Cumhuriyeti de kurulma imkânı buldu. Ancak Muhammed Rıza Pehlevi de babasının yolundan giderek her iki harekâtı kanlı bir şekilde bastırmayı başardı. Ancak 1979 İslam Devrimi yıllarında, Fars olmayanlar da demokratik bir rejimde haklarının resmi olarak tanınması konusunda umutlandılar. 

Fakat bu sefer de değişikliklerden zararlı çıktılar. İslam Cumhuriyeti "velâyet-i fakîh" anlayışını idari rejim olarak benimseyince ortalık yine karıştı. Azerbaycan’da Humeyni’den farklı düşünen bir diğer Şii din adamı olan Muhammed Kazım Şeriatmedari taraftarlarının başkaldırısının bastırılıp susturulması çok zor olmadı. 

Kendilerini devrimin sahibi bilen ve çoğunlukla Şii inancına mensup Azeri Türkleri yönetimden pay alma umut ve beklentisiyle kısa süre sonra merkeze yöneldiler. Fakat bu süreç özellikle Sünni Kürtler ve güneydoğudaki Türkmenler için o kadar da kolay olmadı.
Kendilerini sol kanatta tanımlayan ayrılıkçı Kürt hareketlerinde zaman zaman Kürtçülük baskın gelerek etnik çarpışmalara meydan verebiliyordu. Bu tip hareketler devrimin ilk aylarında Batı Azerbaycan eyaletinin Sulduz [Nekede] şehrinde Kürt-Türk çatışması şeklinde de patlak verdi. Merkezi hükümet silahsız ve savunmasız yerli Türk halkını silahlı Kürt örgütlerine karşı savunsa da ihale yine bölge halkına kaldı. Günümüzde bile ciddi etnik gerginliğe ve kanlı çatışmalara gebe bir ortamın oluşması da o tarihten kalma acı mirasın parçası olarak bilinir.

İran-Irak savaşı yıllarından sonra, Haşimi Rafsancani’nin cumhurbaşkanlığı döneminde de İran’ın etnik gruplara bakışı aynıydı ve konu neredeyse hiç gündeme getirilmedi. Ama büyük umutlar ve heyecan uyandıran Muhammed Hatemi ve İran’da reformcuların iktidara gelişi, Fars olmayanların meselelerinin de gündeme gelmesi açısından önemliydi. Hatemi’nin gelişiyle basın, belki de İran İslam Cumhuriyeti tarihinin (ilk aylar hariç) en çoğulcu ve ferah günlerini yaşadı. 

Her ne kadar Fars ve Şii olmayanlar ana akıma medyada yer bulmakta ve kendilerini ifade etmekte zorlansalar da, yerel basında ve bolca açılıp hızla politikleşen öğrenci dergilerinde yazıp çizme fırsatı buldular. Bu dönemi değerlendiren Kürt aydınları da toplumla silahsız bir diyalog kurmayı denemiş oldular; ama yönetimden pratikte yeterli açılımı göremeyince, yine kökü yıllar öncesine dayanan silahlı örgütlerin karşısında sesleri kısık kaldı.

Açılımdan umudunu kesen silaha sarılıyor

Hatemi döneminin nispi açılımıyla birlikte Kürtlerin de hak arayışı toplum içinde yaygınlaştı. Fakat Tahran’da somut bir çözüm yönelimi göremeyince, önceden uzun bir geçmişe sahip olan ve İslam Cumhuriyeti rejimi içinde çözüm arayışını yanlış bulan silahlı grupların konumu toplum nezdinde yükselmeye başladı. Radikal gruplar ön plana çıktıkça aralarındaki rekabetin dozu da arttı. PKK’nın İran uzantısı PJAK’ın 2004 yılında kurulması bu iddiaya bir örnek teşkil edebilir.

İran Kürtleri Tahran otoritesiyle sadece etnik olarak değil, mezhep olarak da ayrılıyordu. Şii inancının "velâyet-i fakîh" yorumunu devletin resmî ideolojisi olarak benimseyen İran İslam Cumhuriyeti, çoğunlukla Sünni Şafiî inancında olan Kürtlerle ortak bir noktada buluşmayı daha da zor hale getirdi. Öte yandan modernleşme sürecinde çok geç ve yavaş adımlarla ilerleyen Kürt toplumunda seküler, sol merkezli devrimci örgütlerin de kapsayıcı rağbet görmesi zor görünüyordu. 

Bu yüzden, doğusundaki Afganistan’da el-Kaide'nin ve batısındaki Irak’ta DEAŞ’ın ortaya çıkması gibi hadiselerin, ötekileştirilmiş Sünni azınlıklarda da belli derece karşılık bulması kimseyi şaşırtmadı. Bu iddianın ne derece geçerli olduğuna bir örnek olarak, 2017’de Tahran'daki parlamento binasına ve Humeyni’nin türbesine gerçekleştirilen ve DEAŞ’ın üstlendiği silahlı saldırılarda ölü ele geçirilen saldırganların Kürt kökenli olmaları gösterilebilir.

Silahlı Kürt gruplar arasındaki bu rekabet, diğer ülkelerde tanık olduğumuz gibi, İran’da da zaman zaman gerçekleşen kanlı çatışmalarla ne derece ciddi bir mesele olduğunu hatırlatıyor. Tahran’ın bu meseledeki rolüyle ilgili ortaya atılan iddiaların doğrulanması kolay olmasa da, İran yönetiminin gruplar arası dengeyi sağlamak için sarf ettiği çaba da gözlerden kaçmıyor. Özellikle Kuzey Irak ile İran arasında kurulan kaçak koridorlar -ki bölgedeki aktif silahlı örgütlerin finans kaynaklarından sayılır- yetkililerin “adamına göre” bir göz yumma politikası uygulamasıyla, örgütler arası ihtilafları da tırmandırabiliyor.

Kürtler dış siyasete alet ediliyor

ABD'nin desteklediği ve bir kolu da İran’da aktif halde bulunan PKK’nın Suriye’de sınırlandırılmasının Tahran’ı neden bu derecede rahatsız ettiği sorusuna, sadece Türkiye ve Türkiye’nin güvenlik anlayışı üzerinden bakmakla cevap bulmak kolay olmayacaktır. 

Bu tutumun şimdilik sırf taktiksel olarak değerlendirilmesi de gerçekçi görünmüyor. Çünkü İran’ın devletçilik anlayışına bakıldığı zaman, en az Şiilik kadar Fars (Pers) milliyetçiliğinin de güçlü olduğu görülür. Bu husus Türkiye’de de en üst düzeyde dile getirilmiş, 2017’de Cumhurbaşkanı Erdoğan İran’ın yayılmacı politikasını "Pers milliyetçiliği" bağlamında eleştirmiş, bu meselenin özellikle Suriye konusunda dikkate alınmasını istemişti.

Fars [Pers] milliyetçiliğinin özüne ve kökenine indiğimizde ise temel olarak Türk ve Arap karşıtlığı üzerine inşa edildiğini, bu karşıtlıktan beslendiğini ve küçümsenmeyecek kadar önemli bir husus olduğunu görürüz. Ayrıca “Nerede Kürt varsa orası İran’dır”, “Kürtler en asil Aryan ırkından bir halktır” gibi sözlerin günümüzde yeniden seslendirilmesi, bu görüşün halen ne derece benimsendiğinin bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. İşte bu parçaların hepsini yan yana koyduğumuzda, Ayn el-Arab [Kobani] olaylarında İran’ın dört bir yanında Türkiye karşıtı eylemlerin yapılmasına neden yeşil ışık yakıldığı da daha anlamlı hale gelecektir. 

Barış Pınarı harekâtı esnasındaki Türkiye karşıtı propagandanın da özellikle Kürtler üzerinden yapılmasının sebepleri değerlendirirken bu meseleler dikkate alınmalıdır.
Özellikle İran yönetimi bünyesindeki siyasilerin hep bir ağızdan sergiledikleri Türkiye karşıtlığı ve Türkiye’nin (sayıları az da olsa) İran parlamentosundaki Türk vekiller tarafından da protesto edilmesi, işin bu bağlamdaki önemini artırmış oluyor.

İran hükümetinin, uzlaşmaz düşmanları olan, Avrupa ve Kuzey Amerika’da faaliyet gösteren Farsça medya organlarının, Tahran yönetimiyle aynı safta yer alarak Türkiye karşıtı cepheye katılması, bütün bunların sadece hükümetin tavrı olarak açıklanamayacağının kanıtıdır. 

Tam da bu noktada, suyun akışını tersine çevirmeye çalışanların ağır baskıya maruz kalmaları anlam bulacaktır. Örneğin İran Türklerinin yoğun ilgisini kazanan Traktör futbol takımı taraftarlarının maç esnasında Türkiye lehine tezahürat yaparak Türk ordusuna asker selamı göndermelerinin Farsça medyada ağır bir ihanet olarak yansıtılması, gündemi takip edenleri şaşırtmadı. Olayların üzerinden günler geçmesine rağmen, halen hem hükümet hem de rejim değişikliğini savunan Batı’daki Farsça medya bu gelişmenin üzerinde durduğuna göre, meselenin kendi çapındaki oyun bozma potansiyeli hafife alınmamalı. 

Türk basınının Traktör stadyumunda yaşananları aktarmasına bile tahammül göstermeyenler, Türklerin "ayrılıkçı" hareketlerinin Türkiye tarafından finanse edildiği iddialarını söylemekten çekinmedi. Anlaşılan, Türkiye’de dış haberciler “Tebriz’in Kızıl Kurtları” şeklinde bir başlık atarak bir grup ateşli futbol holiganını okuyucuya cazip göstermeye çalışırken, karşı taraf bu potansiyelin fark edilip ciddiye alınma ihtimalinden bile bir hayli rahatsız olmuş. Benzer bir durumu fırsat bilip değerlendiren Tahran, aynı kartların Türkiye tarafından da dikkate alınmasından endişeli. Ayrıca verdiği tepkiler, ateşle oynandığının az da olsa fark edilmiş olmasının bir işareti olarak değerlendirilebilir.




11 Şubat 2019 Pazartesi

İran Devrimi 40. yılında tartışılmaya devam ediyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

1979 İran Devrimi’nin üzerinden kırk yıl geçti ve bu yıllar İran’ı birçok açından dönüştürdü. O tarihten günümüze nüfusu iki kattan fazla büyüyerek seksen milyonu aşan İran, yalnızca siyasal rejimiyle değil, ekonomik örgütlenmesi, dış politika anlayışı, toplumsal yapısı ve kimlik tanımlaması itibarıyla da Pehleviler döneminden uzaklaştı. Geride kalan yıllar, adı dünyada örneğine az rastlanan bir kombinasyonla “İslam Cumhuriyeti” olarak belirlenen rejimin, ülkedeki gücünü tahkim etmesiyle geçti ve rejimin bu ikili doğasının yansımaları her zaman tartışma konusu oldu.
Bazı çevreler İran’da cumhuriyetin şeriat kurallarının tahakkümü altında kaldığını savunurken, başka çevreler bilakis ülkede İslami değerlerin aşındığını ve cumhuriyetin, yahut seküler özgürlük taleplerinin gerisinde kaldığını savundular. Halbuki İran İslam Cumhuriyeti, kurucu zihniyete göre, tek misyonu dünyevi mutluluk getirmek olmayan, uhrevi misyonları da olan özgün bir sistemdi. Bu özgünlük “Doğu da değil, Batı da değil: İslam Cumhuriyeti” sloganıyla perçinlenmişti. Ayetullah Humeyni bu noktaya, ölümünden sonra okunmasını talep ettiği “İlahi-Siyasi Vasiyet”inde açıklık getirdi. Humeyni’nin ölümünden bir gün sonra, 4 Haziran 1989’da dönemin cumhurbaşkanı ve Humeyni’nin eli kulağında halefi olan Ali Hamaney’in Uzmanlar Meclisi kürsüsünden gözyaşları içinde okuduğu vasiyette, İslam devriminin diğer bütün devrimlerden farklı olduğu savunuluyor ve şöyle deniliyordu: “İslam ve İslami devlet ilahi bir olgudur ki tevhitçi olmayan ekollerin aksine bütün bireysel, toplumsal, maddi, manevi, kültürel, siyasi ve ekonomik işlere müdahale eder, onları kontrol eder ve insan ve toplumun terbiye ve maddi-manevi gelişiminde etkisi olan en ufak bir şeyden dahi sarfınazar etmez”.
Bunun yanında, yine vasiyette halkın yöneticileri seçme ve “yıkıcı” olanlar hariç özgürlüklerden yararlanma hakkına değinilmişti: “Hepimiz bilmeliyiz ki gençlerin, genç kız ve erkeklerin mahvına sebep olan Batı tarzı özgürlük, İslâm ve akıl nezdinde mahkumdur. İslâm’a, genel iffet ve memleket maslahatına aykırı propaganda, makale, konuşma, kitap ve dergiler haramdır […] Yıkıcı özgürlüklerden sakınılmalıdır”.

“Taahhüt” mü “tahassus” mu?

Kuşkusuz İslamiyet ve cumhuriyet eksenindeki tartışmalar İran’da her zaman önemli oldu ve hâlâ da hararetini koruyor. Fakat geride kalan kırk yıl boyunca İran’daki gelişmelere damgasını vuran kritik ve temel bir başka kavram vardı: Devrimcilik. Ülke anayasasına, stratejik kurumlara ve kurucu ideolojiye rengini veren devrimcilik, 1979 “İslam Devrimi”nin bitmemiş bir süreç olduğu, korunması gerektiği ve onu korumanın bir sorumluluk olduğu fikrine dayanıyordu. Nitekim Humeyni vasiyetinde şöyle yazıyordu: “Kuşkusuz, İslam Devrimi’nin bekasının alameti, bizatihi onun başarısının alametidir. Başarının millete malum olan ve gelecek nesillerin tarih kitaplarında okuyacağı alametinin iki esası vardır: İslami devletin taşıdığı ilahi motivasyon ile yüce maksat ve ülke çapında bütün milletin bu motivasyon ve maksadı gerçekleştirmek için yekvücut olması”.
Bir başka yerde Humeyni, devrimi ve devleti koruma konusunda silahlı güçlerin rolüne şöyle vurgu yapıyordu: “Biliniz ki bir başarıyı korumak onu elde etmekten daha zordur. Bir ülkeyi fethetmek onu elde tutmaktan daha kolaydır”. Devrimcilik, devrimden sonra kurulan Devrim Rehberliği, Devrim Muhafızları Ordusu, Besic Teşkilatı, devrim konseyleri vb. ülkenin kritik kurumlarına adını ve karakterini vermiş bir paradigmaydı. Bu paradigma, yalnızca iç ve dış politikaya ya da ekonomi yönetimine yön vermekle kalmıyor, kanun maddelerinin muğlak kaldığı noktada içtihada zemin oluyor, yani “kanunun ruhu” işlevi görüyordu.
Bu durum devrimden hemen sonra İran’da bitmek bilmeyen bir tartışmayı da başlattı: Bağlılık (taahhüt) mı uzmanlık (tahassus) mı? 18 Aralık 1980’de Birinci Medrese ve Üniversitelerin Birlik Günü vesilesiyle konuya açıklık getiren Humeyni, arzu edilen üniversite hocası ve öğrencisi profilinden bahsederken önemli olanın ülkeye hizmet ve dine bağlılık olduğuna değinmişti: “bütün uzmanlıklar bizatihi devlet hizmeti için olmalıdır. Değilse kişi uzman olsa ama bizi Amerika’nın safına çekse ya da uzman olsa ve o uzmanlığıyla memlekete zarar verse, bu uzmanlığın bir anlamı yoktur. Böylesi bir kişi ne kadar uzmansa o kadar kötüdür”.
Humeyni 1 Mart 1981’de içlerinde üniversite hocalarının da olduğu bir gruba hitap ederken şunları söylüyordu: “Öyle ki ülkemiz, İslam’a bağlılığı olmayan ve bu yoldan sapan kişilerden yediği darbeyi, Muhammed Rıza’nın ve babasının top ve tüfeğinden yememiştir”. Aslında bu ve benzer cümlelerinde, geniş anlamda bir dine bağlılıktan bahseden Humeyni, sıklıkla bu tarz bir bağlılığın uzmanlıkla perçinlenmesi gerektiğini de vurguluyordu. Örneğin vasiyetinde şöyle diyordu: “Gelecek yıllar boyunca görev yapacak içişleri bakanlarına tavsiyem, valileri liyakatli, mütedeyyin, bağlı, akıllı ve halkla geçinmeyi bilen kimselerden seçsinler”. Ne var ki Humeyni’nin konuşmalarında sıklıkla kullandığı “bağlılık” kavramı, tıpkı “dindarlık”, “Doğu ve Batı çarpılmışları” ve “sapkınlık” kavramları gibi bir hayli muğlak ve araçsallaştırılmaya müsaitti. Sonraki yıllarda siyasi bir giyotin işlevi görecek olan bu araçsallaştırma sürecine rengini tanıdık bir kavram verecekti: Devrimcilik!


Devrimcilik mi, normalleşme mi? Bizzat Humeyni’nin, ölümünden yalnızca birkaç ay önce, Mart 1989’da, 1980’ler boyunca kendisinin vekili ve doğal halefi olan Ayetullah Muntaziri’yi görevinden azlederken kullandığı dil, sonraki dönemin işaretlerini barındırıyordu. Humeyni “ömrümün hasılası” olarak tanımladığı, ancak bazı söylem ve tutumlarından fazlasıyla rencide olduğu Muntaziri’yi naiplikten azlettiğini ilan eden mektubunda şöyle diyordu: “Münafıkların [Mücahidin-i Halk mensuplarının] sizin aracılığınızla kitle iletişim araçlarından halka ulaşan mektup ve konuşmaları, İslam’a ve devrime ağır darbeler vurdu ve İmam-ı Zaman’ın –ruhum ona feda olsun– isimsiz askerleriyle İslam ve devrim şehitlerinin temiz kanlarına ihanete müncer oldu. Cehennemin ortasında yanmamak için hata ve günahınızı itiraf ediniz; Allah belki yardımcınız olur”.
Humeyni’nin ölümünün ardından Hamaney’in Devrim Rehberi olmasıyla bu süreç ivme kazandı ve “devrimcilik” yalnızca bir söylem aracı olarak değil, birçok noktada mihenk taşı olarak ülke siyasetinin merkezine yerleşti. Hamaney’e göre “dini ve ilahi ideallere ve devrime bağlılığa ciddiyetle özen göstermek” ülkenin gerçek kalkınması için şarttı. “Bağlılık” çemberinde, Muntaziri ve diğerlerinin tasfiye edilme sürecinde başlayan daralma sürdü ve bu daralma normalleşmenin önünde hep engel teşkil etti.
1989-1997 yılları arasında cumhurbaşkanlığı yapan Rafsancani’nin özellikle dış politika açılımı girişimlerinin de, halefi Hatemi’nin 2005’e kadar süren görev süresinde ülke içinde normalleşmeye gitme çabalarının da önüne hep “devrim ilkeleri” çıktı. Hatta Hatemi’nin halefi Ahmedinejad, 2013 yılında son bulan cumhurbaşkanlığının ikinci döneminde Hamaney ile belirli konularda ihtilafa düştüğünde, ülkenin bu ultra-muhafazakar olarak tanımlanan cumhurbaşkanına isnat edilen “Sapma Hareketi” (cereyan-i inhirafi) suçlamasının arkasında da aynı gerekçe vardı: Bağlılığını yitirme. Bu bir anlamda süregiden bir sürecin gerçek dönüm noktalarından biriydi. Zira, özellikle 2009 yılındaki Yeşil Hareket sonrasında, önce Ahmedinejad’ın rakipleri olan Musevi ve Kerrubi’yi yutan, ardından da bizzat kendisini yutan bu “kavramsal daralma” artık yeni bir muhteva kazanmıştı: Devrim Rehberi’ne bağlılık! Son yıllarda, yalnızca devletin genel politikalarının belirlenmesinde değil, neredeyse her ayrıntıya varan gündelik siyasette dahi Devrim Rehberi’nin merkezi konumu derinleşti ve özellikle mevcut Cumhurbaşkanı Ruhani döneminde zaman zaman sorunlara neden oldu. Peki, bağlılığın tanımında gözlemlenen bu daralma nereye varacak?

Devrim tehlikede mi?

İç siyasette normalleşmenin önünde engel teşkil ettiği aşikar olan “devrimcilik” ve “bağlılık” ülkülerinin, İran’ı belirli ölçüde dış tehditten koruduğu açık. Siyasette ve ekonomide sürekli ve sıkı bir kontrol mekanizmasının işlediği ülke, ABD baskılarına ve yaptırımlara şimdiye kadar dayanmayı başardı. Kuşkusuz bu süreci fiiliyatta işleten en başat aktörler, Hamaney’li yıllarda gücü hemen her alanda düzenli olarak artan Devrim Muhafızları oldu. İktidara geldiğinde ABD ile masaya oturarak nükleer anlaşmayı imzalamanın zorunluluk olduğunda ısrar eden Ruhani, aksi taktirde ülkesinin “Venezuela’ya döneceğini” savunuyordu. Bu süreçte Devrim Muhafızlarının takındığı olumsuz tavra işaret eden Ruhani “tüfek ve medya sahibi” bu kurumla “kimse rekabet etmeye cesaret edemiyor” dediğinde, Devrim Muhafızları Komutanı Muhammed Ali Caferi’nin verdiği tepki tanıdıktı: “Biz İran devrimini ve kazanımlarını korumakla görevliyiz”.
Kuşkusuz Ruhani, rakiplerine karşı zaman zaman başvurduğu “Venezuelalaşmak” söyleminin bir psikoza dönüşeceğini ve ironik şekilde aleyhine döneceğini hesap edememişti. Trump’ın İran karşıtı sert tavrının ve yönetimindeki bazı isimlerin bu ülkedeki rejimi yıkma söylemlerinin ayyuka çıktığı bir dönemde, Venezuela’da yaşanan ABD destekli askeri darbe girişimi, İran açısından gerçek bir paradoks. İran ABD ile bir şekilde bir orta yol bulursa rejim güvende olur mu? Yoksa “devrim ilkelerinde” ısrar ederek “Büyük Şeytan”dan uzak durmak yegane yol mudur? Görünen o ki 2000’lerin başında İran’ı “şer ekseni” içine dahil eden Bush gibi Trump da İran’ın başını ağrıtmakta ısrarlı. Bu koşullarda Hamaney, 2015 yılında nükleer anlaşma imzalanırken sergilediklerini söylediği “kahramanca esneklik” yaklaşımına dönene kadar İran ikinci yolu seçecek. Ancak bunda ısrarcı olmaları oldukça zor. Zira Hamaney ve diğer devrimciler, bir rejimi dış tehditlerden çok iç tehditlerin zayıflattığını çok iyi biliyorlar. Diğer bir ifadeyle, eğer İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı bir tehdit söz konusuysa, bu bütünüyle ABD kaynaklı değil!

Normalleşme ama nasıl?

Ölümünden kısa süre önce Haşimi Rafsancani, 1979 anayasasının dönemi için iyi ve gelişmiş bir anayasa olduğunu, ancak artık ihtiyaçlara yeterince cevap veremediğini belirterek yeni bir anayasanın gerekliliğine işaret etmişti. Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani de Kasım 2016’da ilan ettiği “Vatandaşlık Hakları Bildirgesi” ile benzer bir tavır ortaya koymuştu. Din, dil ve etnik kökenden bağımsız olarak herkesin devlet idaresinde yer almasını sağlamak, insanların din ve inançlarını müdahale olmaksızın yaşamalarını mümkün kılacak şartları temin etmek ve İran’da etnisite ve kültür konularındaki güvenlik odaklı bakış açısını değiştirmek gibi maddeler içeren metin, özünde İranlılara normalleşme vaadinde bulunuyordu.
Ne var ki gelir eşitsizliğinin ve hemen her alanda hak ve özgürlükler konusunun tartışıldığı dinamik İran toplumunun taleplerinin, devrim ilkelerinin dar bir yorumuyla karşılanması imkansız. Dahası, sistemin damarlarına işlemiş olan dar “devrimci” paradigma değişmeden yapılacak değişikliklerin etkisi de sınırlı kalacaktır. Şu an için ülkede normalleşme, devletin uygulamada belirli alanlarda “adı konmamış” bir serbestiye göz yumması anlamına geliyor. Daha yapısal adımlar açısından ise Devrim Rehberliği kurumunun ve Devrim Muhafızları’nın Hamaney’den sonra alacağı şekil belirleyici olacak. “Devrimin asli hedeflerinin ne olduğu” yönündeki bir soruya Hamaney Mayıs 2008’de şöyle cevap vermişti: “Devrimin hedefi şu arz ettiğim özelliklere sahip bir İran’ı inşa etmekten ibaretti: Bağımsız, özgür, müreffeh ve güvenli, mütedeyyin, maneviyat ve ahlaktan nasibini almış ve büyük insanlık toplumuyla ilim ve diğer alanlarda rekabette ilerlemiş”.
Mesele, birçok İranlının kolaylıkla kabul edeceği bu hedefleri ve onlara ulaşma yollarını belirleyen temeldeki paradigma, yani devrimciliktir. Ülkedeki bazı kesimler “şeytan taşlamaktan tavaf etmeye fırsat kalmamasından” yakınıyor. Bu nedenle, önümüzdeki dönemde ülke anayasasının ve temel kurumlarının daha kapsayıcı bir yaklaşımla yorumlanması konusundaki talepler artacaktır. İran İslam Cumhuriyeti’nin geleceğini ve devlet-toplum ilişkilerinin seyrini de, inşa edilecek yeni paradigmanın başarı düzeyi belirleyecektir.


29 Ekim 2018 Pazartesi

İstanbul Yeni Havalimanı açılıyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ



İstanbul Yeni Havalimanı'nın ilk etabı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve çok sayıda devlet başkanının katılımıyla saat 16.30'da hizmete açılıyor.


CANLI YAYIN


İstanbul Yeni Havalimanı açılıyor




İstanbul Yeni Havalimanı'nın ilk fazı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın katılacağı programla bugün saat 16.30'da uçuşa açılıyor.


Tamamlandığında dünyanın en büyük havalimanı olacak İstanbul Yeni Havalimanı'nın ilk etabının açılışına geri sayım başlarken, açılış törenine saatler kaldı. 

Cumhuriyetin kuruluş yıl dönümünde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın katılımıyla gerçekleşecek açılış törenine, dünyanın dört bir yanından gelecek 50'nin üzerinde üst düzey konuk şahitlik edecek.


Açılışa katılmak isteyen vatandaşlar havalimanına gelmeye başlarken, açılışın yapılacağı alanda son hazırlıklar devam ediyor.

 Havalimanı güzergahındaki yolların çevresinde ve terminal içinde Türk bayrakları, Cumhuriyetin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın fotoğraflarının bulunduğu afişlerin yer aldığı görüldü.


Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "Bu sadece bir havalimanı değil, bir zafer anıtıdır" sözünün yer aldığı panolar da havalimanının çeşitli noktalarına yerleştirildi.


"İstanbul'un yeni, dünyanın en büyük havalimanı hizmetinizde" ve "Yeni Havalimanı'mız vatana, millete hayırlı olsun" yazılı afişler de havalimanı içi ve çevresine asıldı.


Platform önüne katılımcı ülke bayrakları da konuldu.


Havalimanı girişinde oluşturulan özel alanda, açılışta görevli ve daha önce akredite olan personel, basın mensubu ve diğer ilgililere yaka kartları dağıtıldı. 

Basın mensupları, yaka kartlarını almalarının ardından servislerle terminal içindeki basın bölümüne taşındı. 

Otopark alanında açılışta görevli personelleri taşıyan İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne ait "HAVAİST" servis otobüsleri de yer aldı.

Terminal içi ve dışında geniş güvenlik önlemleri alınırken, havalimanı girişinde Türkçe ve İngilizce "İstanbul Havalimanı" ile birçok dilde "Evinize Hoş Geldiniz" yazıları dikkati çekti.

Terminal içindeki ekranlarda İstanbul Yeni Havalimanı'nın yapım sürecini gösteren videolar gösteriliyor. 

Açılış töreni terminal binası içinde kurulan platformda gerçekleştirilecek.

Tören, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın konseriyle başlayacak ve canlı yayınlarla dünyanın dört bir yanından takip edilebilecek.

"İlk faz 42 ayda tamamlandı"
KDV dahil 26 milyar 140 milyon avroluk yapım, işletme ve devir bedeliyle ihalesini kazanan Limak/Kolin/Cengiz/Mapa/Kalyon Ortak Girişim Grubu'nca inşa edilen, yıllık 90 milyon yolcu kapasiteli havalimanının ilk fazda, 1.4 milyon metrekarelik ana terminal binası, 2 pist, Hava Trafik Kontrol Kulesi ve destek binaları bulunuyor. 42 ayda tamamlanan ilk fazda yaklaşık 200 bin işçinin çalıştığı bildirildi.


Toplamda 76,5 milyon metrekarelik alan üzerine kurulan havalimanının ilk fazının açılması için 6 milyar avroluk yatırım yapıldığı belirtilirken, havalimanının diğer etaplarının da yolcu artışlarına bağlı olarak 2023'e kadar tamamlanacağı bildirildi.


Özel sektör kaynaklarıyla yap-işlet-devret (YİD) modeliyle inşa edilen havalimanı, tamamlandığında 6 bağımsız pisti, 500 uçak kapasitesi, 70 bin araçlık açık ve kapalı otoparkı ve yıllık 200 milyon yolcu kapasitesiyle dünyanın en büyük havalimanı olacak.


Bu arada, Ortak Girişim Grubu, 25 yılda, yıllık KDV dahil 1,1 milyar avro olmak üzere 26 milyar avro kira ödeyecek.

Açılış törenine çok sayıda devlet başkanı katılacak


Açılışa, Arnavutluk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ilir Meta, Katar Devleti Emiri Şeyh Tamim Bin Hamad Al-Thani, Kırgız Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sooronbay Jeenbekov, Kosova Cumhurbaşkanı Hashim Thaçi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, Makedonya Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Gjorge Ivanov, Moldova Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Igor Dodon, Pakistan İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Arif Alvi, Sırbistan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic, Sudan Cumhurbaşkanı Feldmareşal Omar Hassan Ahmad Al Bashir, Bosna Hersek Bakanlar Kurulu Başkanı (Başbakan) Denis Zvizdic, Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov, Slovenya Başbakan Yardımcısı ve Altyapı Bakanı Alenka Bratusek, Gürcistan Dışişleri Bakanı David Zalkaliani, İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, Moldova Cumhuriyeti Gagauz Özerk Yeri Başkanı Irina Vlah katılacak.

İngiltere Dışişleri Bakanlığının Avrupa ve ABD'den Sorumlu Devlet Bakanı Alan Duncan'ın da açılışa katılacağı aktarıldı.

 Ayrıca, birçok ülkenin ulaştırma bakanları ile konuk devlet ve hükümet başkanlarına eşlik edecek dışişleri bakanları da açılışta yer alacak.

Havalimanı 250 havayolu şirketine hizmet verecek
İlk etapta günlük 5 kalkış ve 5 inişin olacağı havalimanında, THY iç hatlarda 31 Ekim'de Ankara, 1 Kasım'da Antalya, 2 Kasım'da İzmir'e ilk uçuşu gerçekleştirecek. İlk yurt dışı uçuş ise 1 Kasım'da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve 8 Kasım'da Azerbaycan'a yapılacak.

Yıl sonuna kadar taşınmanın tamamlanmasının ardından piste günde 2 bin uçak iniş-kalkış yapabilecek, 350'den fazla noktaya uçuş gerçekleştirilecek. Havalimanı, 250 havayolu şirketine hizmet verecek.

Temeli atıldığı günden bu yana birçok alanda ödül alan havalimanı, veri merkezindeki elektrik sistemleri 2N ve soğutma sistemleri N+1 yedekli yapıyla dizayn edilirken, Uptime Institute tarafından "Design (Tasarım)" belgesiyle sertifikalandırıldı. 

Uluslararası alanda rüşdünü ispat eden, adını sivil havacılık tarihine altın harflerle yazdıracak ve pek çok özelliğiyle ilklere imza atan İstanbul Yeni Havalimanı, Airbus A380 ve Boeing 747-8 gibi süper jumbo uçaklarının rahatlıkla yanaşabileceği ve yolcu deneyimi konusunda dünyada çığır açacak bir terminale sahip. 

Robotlar, yapay zeka, yüz tanıma ya da diğer kişisel bilgilerle işlem yapabilmeye olanak sağlayan havalimanı, yolcuların rahatı ve konforu için akıllı sistem, kablosuz internet, telsiz ve yeni nesil GSM altyapısı ile LTE, sensör ve konuşan 'nesneler' gibi son teknolojilerle donatıldı.

Havalimanının güvenliği 3 bin 500 güvenlik görevlisi ve son teknoloji 9 bin kamera ile sağlanacak. Güvenlik aynı zamanda terminal içinde bulunan sanal kuleden idare edilecek.

Dünyanın en iyi bagaj sistemine sahip

İstanbul Yeni Havalimanı'nda bagaj bekleme süresi de azalacak. Saatte 10 bin 800 bagaj işletme kabiliyeti olan 42 kilometre uzunluğundaki bagaj sistemiyle 13 check-in adasından toplanacak bagajlar uçaklara ve yolculara vakit kaybettirmeden ulaşacak. Erken gelen bagajların depolanması için EBS (Erken Bavul Sistemi) devrede olacak.

9 Ağustos 2020 Pazar

Fransız tipi laiklikten Fransız tipi 28 Şubat’a

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Fransa’nın üstünde dolaşan İslamofobi hayaleti hız kesmeden siyaseti, toplumsal alanı ve bu popülist dalganın doğrudan muhatabı ve mağduru olan Müslümanları etkilemeye devam ediyor.


Fransa’nın üstünde dolaşan İslamofobi hayaleti hız kesmeden siyaseti, toplumsal alanı ve bu popülist dalganın doğrudan muhatabı ve mağduru olan Müslümanları etkilemeye devam ediyor. Sadece 2015 yılındaki Paris saldırılarından sonra oluşan iklime bakmak bile Fransa’da siyasetin geldiği yeri göstermeye yetiyor. Tüm Müslümanların olağan terör şüphelisi haline getirildiği bu söylemde, temelleri bir senato raporuyla 2016 yılında atılan “Fransa İslam’ı” projesi geniş bir yer kaplıyor. Fransız otoritelerine göre projenin temel amacı “İslam’ın cemaatçi ve ayrılıkçı yapısının” kırılıp, onun Fransa Cumhuriyeti değerlerine ve laiklik ilkesine uygun hale getirilmesi; fakat Müslüman bir yurttaşın gündelik hayatındaki pek çok sıradan eylem, projede fişlenmeye yetecek davranışlar olarak görülüyor.

Tüm bu baskıcı koşullar altında, Fransız Senatosu Araştırma Komisyonu’nun 7 Temmuz 2020’de yayımladığı “Radikal İslam’a Karşı Kamu Otoritesinin Alması Gereken Önlemler ve Mücadele Yöntemleri” başlıklı rapor, Fransa’da İslamofobinin kamusal alanda ve medyada normalleşmesinin ardından, bir devlet idaresi düsturu haline geldiğinin de adeta kanıtı oldu. Fransa ülkenin ikinci büyük dini olan İslam’a ve Müslümanlara güvenlik politikası penceresinden bakmayı sürdürürken fişleme, temel hak ve özgürlükleri toptancı bir anlayışla kısıtlama ve Müslümanların kamusal alanda özgür birer özne olarak yer almasının önüne geçme de siyaset maharetiyle oluşturulmuş “İslam sorunuyla” başa çıkma yöntemleri olarak geçerlik kazanıyor. İşte bu noktada, Senato’nun raporu Fransız kamu otoritelerine “tehlike potansiyeli” taşıyabilecek tüm İslami cemaat ve hareketleri izlemelerini şiddetle tavsiye ederken, bu yeni ve içkin “düşmana” karşı milli ve tek elden yönetilecek bir strateji oluşturulması gerektiğinin altı çiziliyor.

Fransa’nın son yıllarda yaşadığı İslamofobik akıl tutulmasını özetlemeye çalışacak olursak, sorunun Fransız tipi laiklik anlayışı ve Fransa’da devlet geleneği haline gelmiş göçmen topluluklara bakış açısından kaynaklandığını görmek gerekiyor. 1980’li yılların sonuna kadar birinci ve ikinci kuşak göçmenlerin, uygulanan sosyoekonomik politikalar nedeniyle ekseriyetle toplumda görünür olmayan, eğitim seviyesi düşük bireylerden oluşması, Fransa’nın göçmen politikaları sorununu hasıraltı edebiliyordu.

İki bölümden oluşan raporun ilk kısmında “ayrılıkçı İslam”, “cemaatleşme”, “radikalizm” gibi kavramlar etrafında, Fransa’da İslamcılığın kökeni, gelişim süreci, yöntem ve stratejileri, yer yer paranoyaya varan bir üslupla inceleniyor. Rapor, söylemiyle, Fransa İçişleri Bakanı Christophe Castaner’in 2019 yılında başörtüsünü, sakal bırakmayı, oruç tutmayı ve camiye gitmeyi emniyet birimleri tarafından izlenmek için yeterli kriterler olarak ilan etmesini teorik alanda tamamlayarak İslamofobinin Fransız kamu otoritesinin temel motivasyonlardan biri olduğunu, gerçeküstü bir toplumsal düzlemden konuşan Fransız kamuoyuna “müjdeliyor”.

İçi her siyasi konjonktürde farklı şekilde doldurulabilecek “Cumhuriyet değerleri”, Müslümanları ötekileştirip Fransız toplumunun kenarına itmeye yönelik raporun altını pek dolduramasa da sıklıkla araçsallaştırılan kavramlardan biri. Açılması yasal olan helal marketler, içki satılmayan dükkânlar, Kur’an kursları bu değerler sistemi içinde “ayrılıkçılığın” resmî emareleri sayılıyor.

Raporun “Çocukların ve Gençlerin Korunması” başlığına sahip ikinci bölümünde, laik değerlerin spor faaliyetlerinden üniversitelere kadar geniş bir alanda yeni nesillere aktarılmasının gerekliliği vurgulanıyor. Millî Eğitim Bakanlığı’nın potansiyel tehlike oluşturacak her durum hakkında geniş bir bilgi ağına ve artırılmış yetkilere sahip olması zaruri addedilirken, oluşturulan bu fişlemeci idare mantığı doğrultusunda, Müslümanlar ancak İslam’dan “arındırıldıkları” takdirde eşit yurttaş olabilecek bir topluluk konumuna itiliyor. Bu büyük ve ironik baskının maskelenmesi için de “Fransa İslam’ı” kavramı, amaçlanan dışlamacı ve yabancı düşmanlığıyla yoğrulmuş temel siyasi gayeyi saklamak için kullanılıyor. “Fransa İslam’ı” neyi içerdiğinden çok neleri içermediğiyle kaim bir proje olduğundan, ortaya çıkan bütünün Müslümanların kahir ekseriyetini kapsadığını düşünmek de dolayısıyla imkânsız.

2018-2020 yılları arasında İslami ayrımcılıkla mücadele için belirlenen 15 pilot bölgede kapatılan 152 kafe, 15 mescit, 12 kültür merkezi ve 4 okul da sayı olarak raportörler ve senatörler için yeterli değil. Devlet işleyişi içinde modernize edilmiş ve söylemleri süslü kavramlarla bezenmiş bu “cadı avı”, sorunların toplumsal mutabakatla tartışılması gerektiğini, modern toplumlardaki “öteki” ve “yabancı” sorunsalının çözülmesinin tek yolunun ötekileştirileni tanımaktan geçtiğini görmezden geliyor. Kolluk kuvvetlerinin yetkisinin artırılması, 1905’te getirilen laiklik yasasının İslam dini baz alınarak yeniden düzenlenmesi ve anayasal hakların kısıtlanmasının hukuki yollarının açılması gibi öneriler, güvenlikçi ve baskıcı bir Fransa’ya doğru hızlı bir geçiş yapıldığının habercileri.

Üniversitelerdeki durum ise daha katı bir tutumla ele alınıyor ve tüm Müslüman öğrencileri, sadece kimliklerinden dolayı bile zan altında bırakacak şu soruya yanıt aranıyor: “Üniversiteler tebliğ ve dini bölücülük mekanlarına mı dönüşüyor?” İşte tam da bu noktada, Fransa’da siyasetin Müslümanları sürüklediği bir diğer açmazla karşı karşıya gelmiş oluyoruz; zira hâkim devlet dili Müslümanlara topluma uyumlu olmalarını salık verirken, Fransız eğitim sistemi içinde lisans ve lisansüstü seviyelere gelmiş, yani içinde yaşadıkları toplumla kendi kimliklerinden ödün vermeden kaynaşmış ve ona değer katan Müslüman öğrenciler, her daim “gizli bir ajandası olan” ve dolayısıyla titizlikle incelenmesi gereken kişiler olarak kabul ediliyorlar. 2018 yılında başörtülü öğrenci Maryam Pougetoux’nun okuduğu üniversitenin öğrenci sendikası başkanlığına seçilmesinin medyada doğurduğu infial, dönemin İçişleri Bakanı Gerard Colomb’un öğrencinin başörtüsüyle sendika başkanı seçilmesini “skandal” olarak nitelendirmesi, raporun yazıldığı toplumsal ve siyasal atmosfere dair bizim için küçük ama epey önemli bir örnek teşkil ediyor. Öğrencilere, suni ve dolayısıyla sürekli değiştirilebilir bir kavram olan “Fransız kamu düzenini” bozmadıkları müddetçe özgür oldukları hatırlatılırken, raporun bu düzeni bozduğunu söyleyerek endişeyle izlediği faaliyetleri ise Cuma namazına gitmek, başörtüsü takmak, Kur’an okumak gibi İslami hayatın en temel saikleri oluşturuyor.

Senato raporunun kamu otoritelerine sunduğu 44 temel önerinin içinde, dernek kapatmanın kolaylaştırılması, yerel yönetimlerin bölgelerinde yaşayan Müslüman nüfusun davranışlarını izleyebilmesi için yetkilerinin artırılması, kamu güvenliği için makbul olmayan dini pratiklerin belirlenmesi, yabancı devletlerle imzalanan ve Fransa’ya din adamlarının gönderilmesini ve bu kişilerin gönderen devletlerce eğitilmesini sağlayan ikili anlaşmaların iptali yahut yenilenmemesi gibi Müslümanların yaşamını doğrudan etkileyen ve onların üzerindeki kamuoyu ve devlet baskısını artıracak maddeler var.

Türkiye’nin yurtdışında yaşayan vatandaşlarına din hizmetleri sunabilmesi amacıyla kurulan ve bulunduğu pek çok ülkede kitlelerin köktenci yahut manipülatif dini yapıların hedef kitlesi haline gelmesine karşı engel vazifesi gören Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) de raporun hedef gösterdiği kurumlar arasında yer alıyor ve “Türk-İslam sentezi, yurt dışında yayılma amacı taşıyan, cemaatçi, Fransa’nın içişlerine karışmaya teşne bir aşırılık” kisvesi altında resmediliyor. Devlet izniyle kurulan dernekler, camiler ve özel liseler birer “terör ve ayrılıkçılık odağı” olarak mimlenerek aynı zamanda toplumsal nefretin olası hedefleri olarak ortaya atılıyor.

2018-2020 yılları arasında İslami ayrımcılıkla mücadele için belirlenen 15 pilot bölgede kapatılan 152 kafe, 15 mescit, 12 kültür merkezi ve 4 okul da sayı olarak raportörler ve senatörler için yeterli değil. Devlet işleyişi içinde modernize edilmiş ve söylemleri süslü kavramlarla bezenmiş bu “cadı avı”, sorunların toplumsal mutabakatla tartışılması gerektiğini, modern toplumlardaki “öteki” ve “yabancı” sorunsalının çözülmesinin tek yolunun ötekileştirileni tanımaktan geçtiğini görmezden geliyor. Kolluk kuvvetlerinin yetkisinin artırılması, 1905’te getirilen laiklik yasasının İslam dini baz alınarak yeniden düzenlenmesi ve anayasal hakların kısıtlanmasının hukuki yollarının açılması gibi öneriler, güvenlikçi ve baskıcı bir Fransa’ya doğru hızlı bir geçiş yapıldığının habercileri.

Sadece 2015 yılındaki Paris saldırılarından sonra oluşan iklime bakmak bile Fransa’da siyasetin geldiği yeri göstermeye yetiyor. Tüm Müslümanların olağan terör şüphelisi haline getirildiği bu söylemde, temelleri bir senato raporuyla 2016 yılında atılan “Fransa İslam’ı” projesi geniş bir yer kaplıyor. Fransız otoritelerine göre projenin temel amacı “İslam’ın cemaatçi ve ayrılıkçı yapısının” kırılıp, onun Fransa Cumhuriyeti değerlerine ve laiklik ilkesine uygun hale getirilmesi; fakat Müslüman bir yurttaşın gündelik hayatındaki pek çok sıradan eylem, projede fişlenmeye yetecek davranışlar olarak görülüyor.

Fransa’nın son yıllarda yaşadığı İslamofobik akıl tutulmasını özetlemeye çalışacak olursak, sorunun Fransız tipi laiklik anlayışı ve Fransa’da devlet geleneği haline gelmiş göçmen topluluklara bakış açısından kaynaklandığını görmek gerekiyor. 1980’li yılların sonuna kadar birinci ve ikinci kuşak göçmenlerin, uygulanan sosyoekonomik politikalar nedeniyle ekseriyetle toplumda görünür olmayan, eğitim seviyesi düşük bireylerden oluşması, Fransa’nın göçmen politikaları sorununu hasıraltı edebiliyordu. Banliyölerde ucuz işgücünden yararlanılan bu neslin dini aidiyeti, konuşan ve eyleyen birer “özne” olmadıkları için bir sorun olarak görülmüyor, göçmenler kapalı gruplar halinde yaşıyordu. Lakin Fransa’da doğup büyümüş, Fransız eğitim sistemi içinde yetişmiş üçüncü ve dördüncü nesillerin uygulanmakta olan toplumsal ve devlet kaynaklı eşitsizlikleri görmesi ve sesi daha gür çıkan özneler haline dönüşmesiyle, Fransa nihayet kendi politikalarının oluşturduğu sorunla karşı karşıya geldi. Sosyal politikaların yetersizliği ve ekonomik eşitsizlikler sonucunda (ünlü Fransız sosyolog Pierre Bourdieu’nün kavramsallaştırdığı) “kültürel sermayeden” yoksun olan bu yeni ve yetişmiş nesil, toplumsal alanda daha etkin olmak, herkesin eşit, bazılarının ise “daha eşit” olduğu Fransız toplum yapısını dönüştürmek istiyor. Bu durum ise toplumsal yapının azınlıkların hakları lehine dönüşmesini gerektirdiğinden, Fransa, sömürge döneminden kalan devlet hafızasını devreye sokarak sorunu kendinden uzaklaştırmak, ekonomik, siyasi ve tarihi problemlerin üstünü örterek mevzuyu İslam’ın tartışıldığı teolojik bir düzleme çekmeye çalışıyor. Fransa’da Müslüman nüfus, bu ahval altında sürekli artan siyasi baskıya, mesnetsiz ve düşmanca öngörülere karşı kendini otoritelere sürekli kanıtlamak zorunda olan, masumluğu kanıtlanana kadar suçlu görülen bir topluluğa dönüştürülüyor.

Fransız tipi laiklik, çokça duyduğumuz, bu coğrafyada da yaşanan hak ve özgürlük ihlallerinin ardındaki soğuk ve sevimsiz bir kavramdı. Fransa’da yaşanan son gelişmeler artık yeni bir kavramı daha literatüre eklemeyi gerektiriyor: Fransız tipi 28 Şubat.


14 Mayıs 2018 Pazartesi

Bugün Günlerden KUDÜS

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Dünya Kudüs hamlesi nedeniyle ABD'yi boykot ediyor.

ABD'nin hukuksuz bir biçimde büyükelçiliğini Kudüs'e taşıması yalnızca İslam aleminin değil, Avrupa'nın da tepkisini çekti. Açılışa davet edilen 86 ülkeden 56'sının olumsuz cevap verdiği belirtildi.

Kudüs hakkında bilinmesi gereken 40 şey...

Kudüs yüzyıllardır olduğu gibi yine dünyanın bir numaralı gündem maddesi... Üzerinde her dinin, her medeniyetin ayak izlerini taşıyan Kudüs niçin bu kadar değerli? Bunu anlamak için Kudüs tarihindeki belirgin izleri bilmek gerekiyor.
1) Yüce Allah tarafından, etrafıyla birlikte kutsal kılınan Mescid-i Aksâ'nın bulunduğu kutlu şehir. Yeryüzünün en eski ikinci ve en mukaddes üçüncü mescidinin mekânı. Semâvi dinlerin, semâlara uzanan nebîlerin, bağrında dinlenen velîlerin beldesi. Her karış toprağında, nice peygamberlerin hâtırâsını ve izlerini taşıyan kutsal belde Kudüs.
2) Üç dinin atası Hz İbrahim, hanımı Hz Sârâ ile Kudüs yakınlarındaki Sebu'da yaşamıştı. İkinci oğlu Hz İshak burada doğdu ve 160 yaşında Kudüs yakınlarında vefât etti. Babası Hz İbrahim'in el-Halil kasabasındaki mezarının yanına defnedildi. İshak, Yakup, Yusuf peygamberlerin ve Sârâ Annemizin kabirleri de burada.
3) Hz Lut'un gençliği, Hz İbrahim'le birlikte Kudüs'te geçmiş, daha sonra Lut Gölü yakınındaki kavme elçi olarak görevlendirilmişti.
4) Hz Musa ve Hz Harun israiloğullarıyla Mısır'dan çıkıp Kızıldeniz'i geçince Yüce Allah, Kudüs'e gitmelerini emretti. Hz Muhammed Mekke'den Medine'ye, Hz Musa ve Hz Harun Kâhire'den Kudüs'e hicret etmişti. Hz Musa, mezarının Mescid-i Aksâ'ya yakın olması için niyazda bulunmuş ve duâsı kabul olunarak Mescid-i Aksâ yakınlarında vefât etmişti.
5) Hz Davut, sapanıyla zâlim Câlut'u öldürdü. Muzaffer bir asker olarak şehre girdi. ( Günümüzde de Filistinliler İsrâil'e karşı sapanla mücâdele veriyorlar ) Hz Süleyman, cinlerden ve insanlardan oluşan ordusu ile kurduğu hâkimiyeti, muhteşem bir saraydan yönetiyordu. Babasından aldığı taht şehrini yeryüzünün başkenti yaptı.
6) Hz Süleyman'ın devâsâ mâbedi, Hz. Süleyman'ın emriyle cinler tarafından inşâ edildi.
7) Hz Süleyman'ın mâmur ettiği bu kutlu şehir, Bâbil kralı Nabukadnezar tarafından yakıldı, yıkıldı, yağmalandı, talan edildi. Yıllarca isyanlara, işgallere, ihtilâllere ve kanlı savaşlara mâruz kaldı. Halkı sürgüne gönderildi defalarca.
8) Hz Zekeriya testerelerle doğrandı Kudüs'te, Hz Yahya'nın başı kesildi.
9) Hz Meryem, Mescid-i Aksâ'nın doğu tarafındaki hücresinde îtîkâfa çekildi. Odasındaki mihrapta Rabbinin meleklerle gönderdiği cennet meyvelerinden rızıklandı.
10) Hz İsa, komşu kent Beytüllahim'de bir mucize olarak babasız doğdu, daha bebekken konuştu. Evvelâ Celile'de sonra Kudüs'te insanları hak dine dâvet etti. Hem bedenlere, hem gönüllere hekim oldu. 33 yaşına gelince de tıpkı Resûlü Ekrem'in mîrâcı gibi O'da bu kutlu şehirden semâlar ötesine, Rabbinin katına yükseldi. Demek ki Rabbin makâmına yükseliş şehri Kudüs'tü.
11) Peygamber Efendimiz hicretten sonra 17 ay boyunca, namaz kılarken Mescid-i Aksâ'yı kıble edindi. Yüzünü Kudüs'e döndü.
12) Peygamber Efendimiz Miraç yolculuğunda Burak'a binip Mekke'den Kudüs'e, Kudüs'ten arş-ı âlâya yolculuk yaptı. Medine'den önce, Kudüs'e hicret etmişti. Kudüs, İsrâ (gece yolculuğu) mûcizesinin ikinci durağı, Miraç (yükseliş yolculuğu) mûcizesinin birinci durağı oldu.
13) Kendisini sırtına alıp ufuk ötesine uçuran, gözünün gördüğü yere adımını atan Burakını Mescid-i Aksa'nın bir duvarına bağlamıştı.
14) Ve yine Peygamberimizin, nebîler nebîsi olup tüm enbiyaya rehber olduğu yer de Kudüs'tü.
15) Bâbillilerden sonra, Romalılar tarafından da ikinci büyük işgâli yaşadı Kudüs. Halk tekrar sürüldü uzak diyarlara. Daha sonra Roma imparatoru Hadrian tarafından yeni baştan imâr edildi şehir.
16) Bizans imparatoru Constantin ise, Hıristiyanlaştırdı bu şehri, annesi Helen ile birlikte, putları yıktı, Kutsal Mezar kilisesini yaptırdı. Hz İsa'nın bebekken yıkandığı taş beşiği, İstanbul'a. Beşiktaş'a taşıdı.
17) Asırlar sonra Halife Hz Ömer'in tâyin ettiği İslam orduları başkumandanı Ebû Ubeyde b. Cerrah fethetti bu şehri. Patrik Sophronios şehrin anahtarlarını, Ebû Ubeyde'nin dâvetiyle Medine'den Kudüs'e gelen Hz Ömer'e teslîm etti.
18) Kudüs fâtihi olarak şehre giren Halife Hz Ömer, bir çöplük haline getirilmiş Mescid-i Aksâ'nın etrafını temizletti. Rasûlullah'ın ayak izinin bulunduğu o kutsal taşı (Hacer-i Muallak) bulmak için eteğinde taş taşıdı, işçilerle beraber çalıştı. Ve kendi ismiyle de anılan Mescid-i Aksâ'yı, Hacer-i Muallaka'nın kıble tarafına yaptırdı. Halka İslamı öğretmesi için Ubâde b. Sâmit'i kadı tâyin etti.
19) Ubâde bin Sâmit de burada medfun, Semân-ı Fârisî de.
20) Halife Hz Osman, Silvan bahçeleri gelirlerini şehrin fakir halkına vakfetti.
21) Hz Muaviye, Suriye vâlisi iken Halife Hz Osman'ın katillerinin bulunup cezâlandırılması için Mısır fatihi Amr b. As ile Kudüs'te bir antlaşma yapmıştı. Yine Kudüs'te halkın biatını alarak halîfeliğini îlan etti.
22) Abdülmelik b. Mervan ve Süleyman b. Abdülmelik'de biat almak için Kudüs'ü tercih etmişlerdi.
23) Emevi halifesi Abdülmekil b. Mervan, Peygamberimizin mîrâca çıkarken bastığı kaya (sahra) üzerine, Kubbetüs-sahra'yı inşâ ettirdi. O gün bu gündür çoğu kişi onu Mescid-i Aksâ zannetti. Oğlu Velid b. Abdülmelik ise Mescid-i Aksâ'yı yeniden inşâ eden halife oldu.


24) Depremlerle zarar görmüş olan Mescid-i Aksa'yı Abbasi halifesi Ebû Câfer Mansur, yeniden inşâ ettirdi.
25) Abdurrahman Evzâi, Süfyânı Sevrî, Leys b. Sa'd ve Muhammed b. İdris eş-Şâfiî gibi mezhep imamları Kudüs'te okuttular derslerini, talebelerini burada yetiştirdiler.
26) Râbiatül Adeviyye, Bişr-i Hafi, Seriyyüs Sakatî gibi mâneviyat âleminin kutupları, Peygamberimizin semâlara çıktığı bu şehirde, semâların ötesinden bahsettiler.
27) Sayısız işgâller, kıtlıklar, savaşlar, depremlerle zarar gören şehir, yeniden îmâr edilirken Kubbetüs-Sahra ve Mescid-i Aksâ'da Fâtımî halifesi tarafından yeniden îkâme edildi.
28) Selçukluların Kudüs'e hâkim oldukları 25 yıl içerisinde, Dünyanın dört bir yanından çok sayıda âlim, şehre akın akın gelmeye başladılar. İmam Gazzâli derslerinin bir kısmını burada verdi. Ebû Bekir İbnî Arabî 3 yıl boyunca burada kaldı. Kitaplarını burada yazdı. İbn-i Kayserâni Mescid-i Aksâ'da hadis dersleri verdi.
29) Kara bulutlar 1099 yılında Kudüs üzerinde göründü. Leş kargaları gibi şehre üşüşen haçlı orduları, Fâtımîlerin hâkimiyetindeki Kudüs'ü işgâl ettiler. Sokaklar et yığını hâline geldi. İnsanın başını ağrıtacak derecede kan kokusu, günlerce Kudüs semâlarından gitmedi. Haçlılar, tüm Müslüman ve Yahudileri katlettiler.
30) Nûreddin-i Zengi, Kudüs'ü esâretten kurtarmadan uyumayı kendisine haram etti. Mescid-i Aksâ için bir minber dahi hazırlamıştı. Kurtuluş hediyesi olarak kutlu mâbede takdim etmek üzere.
31) 1185 yılında Kudüs krallık ordusunun Kahire'den Şam'a giden bir Müslüman kervanına saldırmasıyla başlayan harekât, Selahaddin Eyyûbi'nin iki yıl sonra Kudüs'le birlikte 52 şehri fethetmesiyle sonuçlandı. Miraç kandilinde Selahaddin Eyyûbi Kudüs'e girdi.
32) İmam Nablûsi'den, Gazze'li İmam Şâfiî'ye kadar birçok dev âlim yetiştirmiş olan Filistin'in kutsal şehri Kudüs 1099 yılında Haçlıların ilk işgâlinden îtîbâren 145 yıl sonra Türklerin eline geçti.
33) Memlûk sultanı Muhammed b. Kalavun, 40 yıldan fazla hüküm sürdüğü için, şehri yeniden îmâr etti.
34) Memlûkler Kudüs'ü değil, kendilerini bile koruyamaz olunca 1517 yılında Kahire'deki Memlûk hâkimiyetine son veren Yavuz Sultan Selim, Kudüs'e de hâkim oldu.
35) Kânûnî Süleyman Han, Mescid-i Aksâ çevresine surlar, Hürrem Sultan'da bir külliye yaptırdı.
36) 1799 da Gazze, Remle ve Safed'i işgâl eden Napolyon, Cezzar Ahmed Paşa'ya mâğlup olunca arkasına bile bakmadan kaçmıştı.
37) 1870 lerden sonraki Yahudi göçleri, Kudüs'ün dengesini bozdu.
38) Sultan 2. Abdülhamid, siyonizmi ve Filistin'e Yahudi göçünü engellemek için yoğun çaba sarfetti. Bu arada şehri yeni baştan îmâr etti.
39) 1917 Kudüs için felâket yılı oldu. 11 Aralıkta İngiliz askerler Kudüs'e girdi. Böylece Kudüs'teki Müslüman hâkimiyeti de sona erdi.
40) Nihâyet 1948 de İsrail Devleti kuruldu. Böylece Ortadoğu'yu kan gölüne çevirecek Filistin-İsrail mücâdeleleri başlamış oldu.

Kudüs ve Mescid-i Aksa'nın İslam'daki Yeri




50 yıldır süren bu işgale "hayır" demenin şimdi tam zamanıdır. Artık bütün bir İslam dünyasının sesini yükseltmesinin ve tüm cihana bu işgale son verilmesi ve Kudüs'ün özgürlüğüne kavuşturulması mesajını vermesinin tam zamanıdır.
Tevhit inancının önderleri olan peygamberlerin Allah’ın dinini en yoğun olarak insanlara tebliğ ettikleri kutsal bir mekân olan Kudüs, tarih boyunca birçok devlet ve milletin ilgi odağı hâline gelmiştir.
Kudüs, imar edildiği günden bu yana Şam diyarının merkezi ve başkenti olagelmiştir. Hz. İbrahim ve Hz. Lut’un Filistin bölgesine gelip yerleşmelerinden itibaren bu bölgenin tümü mübarek kabul edilmiştir. “Biz onu (İbrahim’i) ve (yeğeni) Lut’u âlemler için mübarek kıldığımız arza (yere ulaştırıp) kurtardık.” (Enbiya; 71). Bereketli kılınan bu bölgenin mübarek olarak kabul edilmesinin nedeni, Cenab-ı Allah’ın hikmetiyle buradan pek çok peygamberin gelip geçmesi ve burada vefat edip defnedilmesi veya meyve ve sebzelerle etrafının bereketlendirilmiş olmasından ileri gelmektedir.
Hz. Peygamber; “Ziyaretler ancak üç mekâna yapılır. Mekke’deki Mescidu’l-Haram’a, Medine’deki benim bu mescidime ve Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya.” buyurmuştur. Resulullah’ın bu hadisi ile bu üç belde İslam’da kutsal ilan edilmiş ve bunların dışında kutsiyeti olan başka bir dördüncü şehirden söz edilmemiştir. Ancak Şam ve İstanbul da hadislerde zikredildiklerinden bir bakıma kutsiyetlerine işaret edilmiş beldelerdir.
İslam’ın Mekke’de ilk tebliğ edildiği günlerde bu dinin en önemli ibadetlerinden biri olan namazın Mescid-i Aksa’ya yönelerek kılınması İslam’ın ilk kıblesinin bulunduğu Kudüs şehrinin önemini açıkça gösterir. Müslümanlar bu ilk kıblenin kutsiyetini idrak ederek tarih boyunca buraya sahip çıkılması gerektiğinin bilinciyle hareket etmiş ve bu mukaddes beldeyi her zaman koruyarak tevhit inancının bayrağı altında bulunması gerektiğine inanmışlardır. Kudüs ebediyen İslam’ın ilk kıblesi olma özelliğini koruyacak ve Müslümanlar buraya sahip çıkmak zorunda olduklarını hep idrak edecek ve bu beldenin Haçlı veya Yahudiler tarafından işgal edilmesi hâlinde tarihte olduğu gibi mutlaka kurtarılması gereğine inanarak çalışacaklardır.
Kudüs Yahudilerin değil, Hz. Âdem’den bu yana gelen tevhidin temsilcisi peygamberlerin mirasıdır. Bu miras nesilden nesile Allah’a itaat eden salih kullara devredilmiş ve onlar buna sahip çıkmıştır.
Cenab-ı Allah bu kutsal toprakların daima salih kimselerin yönetiminde kalmasını irade buyurmuş, fasık ve zorbaların hâkimiyetine geçen bu toprakların tekrar peygamberlerin veya peygamber mirasçılarının eline geçmesini istemiştir. Bunun için de sık sık bu bölgeye peygamberler gönderip onları uyarmıştır. Hz. Musa’dan sonra gelen ve İsrailoğullarına mensup birçok peygamberin (Davud ve ardından Süleyman’ın) bu topraklarda Allah’ın şeriatıyla güçlü bir devlet olarak hükmetmelerinin sebebi budur. Davud öncesinde de Allah İsrailoğullarını tekrar küfre karşı cihat etme hususunda imtihan etmiş ve onlara Talut’u hükümdar olarak belirlemişti. Fakat onlar yine itaat etmeyip isyan ederek bu mukaddes topraklar uğruna savaşmaktan kaçınmışlardı. İşte bütün bu olaylar çerçevesinde, (Davud ve Süleyman’dan sonra) bu kutsal mekân ve toprakların mutlaka mümin ve muvahhidlerin yönetiminde olması gerektiğini anlıyoruz. Kâfir ve müşriklerin bu topraklar üzerinde velayet hakları olmamalıdır. Özellikle daha sonra Zekeriya ve Yahya’yı öldüren kitlenin bu topraklar üzerinde velayet hakkına sahip olamayacakları açıktır.
Yahudiler bu topraklara Hz. Musa zamanında sahip çıkmayıp, “Git, sen ve Rabbin savaşın…” demişler ve bu kutsal mekânları korumaya yanaşmamışlardır. Bu tutumlarının sonucunda da kutsal topraklar ellerinden alınmıştır. Hatta onlar bu yerleri koruma fırsatı ellerine birkaç kez geçmesine rağmen aynı isyan ve korkaklığı gösterdikleri için artık bu mescit ve çevresi hakkında hiçbir sahiplik iddiasında bulunamayacaklardır. Bu durumu Cenab-ı Allah onlara çeşitli vesilelerle defalarca bildirmiştir. Buna rağmen çağımızda dünyayı fesada boğarak Filistin’i işgal edip bunca insanın kanına girmeleri, boşuna günah çıkartma gayret ve ikiyüzlülüklerinden başka bir şey değildir.
Bu nedenle Cenab-ı Allah, salih bir kulu ve habibi olan son peygamber Hz. Muhammed (sav)’e bu kutsal mekânı teslim etmek ve bu yerlerin kıyamete kadar onun ve ümmetinin elinde kalmasını temin etmek için onu İsra ve Miraç vasıtasıyla alıp oraya götürmüştür. İsra olayında bir devir teslim merasimi vardır. Cenab-ı Allah, İsra ve Miraç gecesinde bu mekânı bütün peygamberlerin ruhlarının şahitliğiyle Resulullah (sav)’a teslim etmiş, o da bu mübarek şehri ümmetine bir miras olarak devretmiştir. Burada Cenab-ı Allah’ın bu devir ve teslimden sonra bu mukaddes şehir ve mescidi, peygamberlerini katleden ve yeryüzünü fesada boğan bir milletin elinden alarak Resulullah’a teslim ettiği gayet açıktır.
İşte bundan dolayı biz Müslümanlar inancımız gereği Hz. Peygamber’in İsra ve Miraç mekânı olan bu yere büyük bir kutsiyet izafe edip buranın ebedi kutsiyetine inanırız. İslam fetihlerinin ve İslam’ı bütün insanlığa tebliğ maksadıyla Hicaz bölgesinden çıkarak dünyaya açılmanın ilk günlerinde, ulaşılması ve fethedilmesi gereken bir mekân olarak görülen Filistin ve özellikle Beytu’l-Makdis (Kudüs), fetih hareketlerinin başlangıcında İslam toprağı hâline getirilen ilk yerlerdendir. Bu mirasa sahip çıkmak maksadıyla Kudüs, 638 yılında Hz. Ömer tarafından Bizanslıların elinden alınarak İslam devletinin topraklarına dâhil edilmiştir.
Hz. Ömer zamanında her gün genişleyen İslam fetihleri, Ecnâdeyn Zaferi’yle Bizans kapılarını iyice araladı. Hristiyanların kutsal merkezi olan Kudüs’ün de içinde bulunduğu Filistin bölgesi, Suriye orduları başkumandanı Ebu Ubeyde İbnu’l-Cerrah’ın yönetiminde fethedildi. Şehri bizzat halifeye teslim etmek isteyen Kudüslülerin talebi üzerine Hz. Ömer İbnü’l-Hattab, İslam ümmetinin halifesi olarak başkent Medine’den çıkıp Filistin’e geldi. Son derece mütevazı elbiseler içinde Kudüs’e giren Hz. Ömer, şehre İslam’ın verdiği izzet ve şerefle girdiklerini, üzerindeki yamalı elbiselerin hiçbir değeri olmadığını hâl ve davranışlarıyla anlatıyordu. Büyük halife Hz. Ömer, şehrin anahtarını Patrik Sophronios’tan bizzat teslim aldıktan sonra, burada yaşayan ve Müslüman olmayan kimselere tam bir din hürriyeti ve güven içinde yaşayacaklarına dair yazılı bir eman verdi. Bu tarihten sonra Kudüs, Haçlı işgaline kadar sürekli İslam devletlerinin hâkimiyetinde kaldı.
Hz. Peygamberin 23 yıllık peygamberlik süresinde 14 yıl boyunca namazlarını Mescid-i Aksa’ya yönelerek kıldığı bu mukaddes mekânın -etrafı mübarek kılınmış mescit ve kutsal şehir Kudüs’ün- işgal altında olması bütün ümmet için bir zuldür. Şehir, tarihte zaman zaman Haçlı veya Yahudiler tarafından işgal edilmişse de bu işgaller kısa süreli olmuş ve Müslümanlar bu beldeyi kurtarmanın yolunu bulmuştur. Haçlılar büyük ordular hâlinde Filistin’e saldırıp bir asra yakın bir müddet buraya yerleşmişler ancak onların orada ebediyen kalacaklarına hiçbir Müslüman inanmamıştır. 638 yılından 1099 yılına kadar İslam beldesi olarak kalan bu mübarek şehir, 461 yıl süreyle el-Makdis gibi çok sayıda büyük ilim ve fikir adamı yetiştirmiş, büyük bir kültür merkezi hâline gelmiştir. 1099 yılına gelindiğinde Haçlı ordularınca işgal edilmiş ve 88 yıl gibi tarihte hiç önemi olmayacak kadar kısa bir süre işgal altında kalmıştır.
Selahaddin el-Eyyubi 1187 yılında Kudüs’ü kuşattığında Beytü’l-Makdis’e beslediği sevgi sebebiyle bu mübarek beldeyi savaş felaketinden korumak istemiş, bunun için de birkaç kez çok elverişli şartlarla Haçlıları teslim olmaya davet etmiş ancak netice alamamıştır. O, bu kutsal şehrin surlarını yıkmak, binalarını yok etmek ve en ufak bir taarruzla şehre zulüm yapmaktan çekiniyordu. Bu nedenle o da Hz. Ömer gibi barış yoluyla şehri teslim almaya çalıştı. Bunun için şehre elçiler gönderip, “Kudüs’ün Allah’ın kutsal saydığı beldelerden biri olduğuna büyük bir inancım vardır. Sizin de kutsallığına inandığınız bu beldeye muhasara ve savaşın gerektirdiği yollarla hücum etmek ve girmek istemiyorum.” dedi.
Kutsal mekânlar, salih kulların sahipliğinde kutsallıklarına paralel olarak korunurlar. Temennimiz, İslam dünyasındaki uyanış ve direniş hareketlerinin güç kazanması, bu kutsal mekânların tekrar Allah’ın kendilerinden razı olduğu salih kulların eline geçmesidir. Bunun ilk işaretlerinin görülmeye başlanmış olması bu ümidimizi arttırmaktadır. Her geçen gün güçlenen Müslümanlar, bir gün mutlaka işgal altındaki bu toprakları kurtaracak ve yeniden salih kimseler ve müminler yeryüzüne mirasçı olacaklardır. Korkak ve üzerlerine zillet vurulmuş Yahudilerin Filistin’i boydan boya bölen utanç duvarını yapmalarının sebebi, bu toprakların öte tarafında saklanmak içindir. Batı yakasında barınamayacaklarını anladıkları için bu duvarı inşa ettiler.
50 yıldır süren bu işgale “hayır” demenin şimdi tam zamanıdır. Artık bütün bir İslam dünyasının sesini yükseltmesinin ve tüm cihana bu işgale son verilmesi ve Kudüs’ün özgürlüğüne kavuşturulması mesajını vermesinin tam zamanıdır. Kudüs için yapabileceğimiz çok şey var! 50 yıllık bu işgal sona ermeden İslam dünyasının başını dik tutması mümkün değildir!

KUDÜS'TE BUGÜN İSYAN VAR 14.05.2018



Kudüs'te gergin bekleyiş!
ABD Başkanı Donald Trump'ın Kudüs'ü "İsrail'in başkenti" olarak tanıma kararının ardından Tel Aviv'deki ABD Büyükelçiliği bugün işgal altındaki Kudüs'e taşınıyor.
1.14: Arap Birliği, ABD'nin elçiliğini Kudüs'e taşımasıyla ilgili çarşamba günü olağanüstü toplanma kararı aldı.
11.05: Uluslararası haber ajansları, İsrail-Gazze sınırında protesto gösterilerinin başladığını açıkladı.
11.00: Yarım asırdır işgal altındaki Kudüs bugün tarihinin en zor günlerinden birini yaşayacak. Filistinlilerin Nekbe olarak andıkları günde Kudüs’e taşınacak ABD Büyükelçiliği’nin açılışıyla şehirdeki işgal yeni bir boyut kazanacak. Girişim, başta Kudüs ve Filistin’in diğer şehirlerinde olmak üzere dünya genelinde 46 ülkede protesto edilecek.
10.50: ABD Başkanı Donald Trump’ın törende video bağlantısıyla bir konuşma yapması bekleniyor. Ivanka Trump ve Jared Kushner’in dışında, ABD Hazine Bakanı Steven Mnuchin ve Dışişleri Bakan Yardımcısı John Sullivan da törene katılacak. Kushner daha sonra İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ile bir görüşme yapacak.
Avrupa Birliği, ABD’nin Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararına itiraz etmişti ve çoğu AB ülkesinin büyükelçisi törene katılmayacak. Ancak, AB içinde de çatlaklar var. Çok sayıda yabancı diplomatın törene katılacağı ve bunlar arasında, AB’nin bu konuda bir ortak açıklama yapmasını engellediği belirtilen Macaristan, Romanya ve Çek Cumhuriyeti temsilcilerinin de bulunduğu kaydediliyor.
Trump’ın açıklamasından sonra kendi büyükelçiliklerini de Kudüs’e taşıma kararı alan Guetamala ve Paraguay devlet başkanları da törende yer alacak.
10.37: İsrail'in Haaretz gazetesi, dün akşam gerçekleşen büyükelçilik açılış galasına Ivanka Trump ve Jared Kushner'le birlikte 32 ülkenin temsilcilerinin katıldığını bildirdi. ABD'nin bu kararını 120'den fazla ülkenin kınamamıştı.
Açılışa katılacak ülkeler şöyle: Cezayir, Angola, Avusturya, Kamerun, Kongo, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Fildişi Sahilleri, Çekya, Dominik Cumhuriyeti, El Salvador, Etiyopya, Gürcistan, Guatemala, Honduras, Macaristan, Kenya, Makedonya, Myanmar, Nijerya, Panama, Peru, Filipinler, Romanya, Ruanda, Sırbistan, Güney Sudan, Tayland, Ukrayna, Vietnam, Paraguay, Tanzanya ve Zambia.
10.05: Kudüs'teki açılış öncesi ilk tepki İran destekli Hizbullah'tan geldi. Hizbullah, büyükelçiliğin Kudüs'e taşınması kararının değersiz olduğunu ve bir anlam ifade etmediğini duyurdu.
09.45: İsrail Gazze sınırında büyük gösterilerinin düzenlenmesinin istemeyen İsrail ordusu harekete geçti. İsrail basını, ordu güçlerinin Filistinlilerin sınıra yaklaşmaması konusunda havadan uyarı broşürleri attığını yazdı.
09.22: Gazze'nin Han Yunus kentindeki esnaf, ABD'nin büyükelçiliğini Kudüs'e taşıma kararını protesto etmek ve düzenlenecek gösterilere katılmak üzere iş yerlerinin kepenklerini kapattı.
09.18: Açılışın yapılacağı günün sabahında Filistinli binlerce Müslüman, İsrail-Gazze sınırına doğru yürüyüşe geçti.

BÜYÜK GÖSTERİLER DÜZENLENECEK

Bugünkü tören öncesi şehirdeki hava oldukça gergin. Filistinlilerin yarın işgal altındaki Doğu Kudüs ve ablukanın sürdüğü Gazze'nin yanı sıra Filistin'in diğer şehirlerinde büyük gösteriler düzenlemesi bekleniyor.

BÜYÜKELÇİLİĞİ KIZI VE DAMADI AÇACAK

ABD Başkanı'nın kızı Ivanka Trump ile damadı ve danışmanı Jared Kushner'in de aralarında bulunduğu ABD heyeti açılış törenine katılmak üzere dün İsrail'e ulaştı. Büyükelçiliğin taşınacağı caddeye İsrail ve ABD bayraklarının yanı sıra "Siyon dostu Trump" ve "Trump İsrail'i büyük yaptı" yazılı billboardlar asıldı. ABD Başkanı Trump'ın ise törene telekonferans yoluyla katılması bekleniyor.

120 ÜLKE BU KARAR TEPKİ GÖSTERDİ

ABD bugün, 120'den fazla ülkenin kınama kararına rağmen İsrail Elçiliği'ni egemenliği tartışmalı Kudüs'e taşıyor. ABD Başkanı Trump, 6 Aralık 2017'de, Kudüs'ü "İsrail'in başkenti" olarak tanıdığını ve ABD Büyükelçiliği'nin Tel Aviv'den Kudüs'e taşınması talimatı verdiğini açıklamıştı. ABD yönetimi büyükelçiliğini Tel Aviv'den Kudüs'e 14 Mayıs'ta taşıma kararı almıştı. Karar, bölgesel ve uluslararası düzeyde ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda büyük tepkiyle karşılanmıştı.

BU NOKTAYA NASIL GELİNDİ?



Müslümanlar kadar Hristiyan ve Yahudilerin en kutsal mekânlarına ev sahipliği yapan Kudüs'ün batısı 1948'de İsrail tarafından ele geçirildi. Filistinlilerin çoğunlukta olduğu Doğu Kudüs ise 1967'den beri İsrail işgalinde bulunuyor. Bu nedenle Doğu Kudüs, Filistin davasının kalbi niteliğinde. İsrail ise 1980'de aldığı tek taraflı bir kararla doğusuyla batısıyla Kudüs'ü "İsrail'in birleşik başkenti" ilan etti. Buna karşılık BM Güvenlik Konseyi (BMGK) 1980'de İsrail'in Doğu Kudüs'ü ilhak ederek başkent ilan etmesini geçersiz sayan 478 sayılı kararı kabul etti. ABD Kongresi bu kararı 1990'lı yıllarda tanıdı ancak Donald Trump'a kadar hiçbir başkan Tel Aviv'deki büyükelçiliği taşımaya yanaşmadı.

KONSOLOSLUK ELÇİLİK OLDU

Eski kente hâkim konumdaki bir tepede bulunan yeni ABD büyükelçiliği, düne kadar konsolosluk binasıydı. Yaşlı Rus göçmenler için bakımevine dönüştürülen Diplomat Oteli yakınlarındaki binanın çevresindeki arsalar güvenlik gerekçesiyle boş tutuluyor. İşlerinin açılacağını ümit eden bölge esnafı taşınmadan memnun. Başkan Trump, Twitter'da, "Bu hafta Amerikan Büyükelçiliği Kudüs'e taşınacak. Herkesi tebrik ederim" mesajını paylaştı.

7 Eylül 2018 Cuma

Üçlü Zirvede Konuşan Erdoğan'dan Uyarı: İdlib'e Saldırı Katliamla Sonuçlanır

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Son dakika! İran'ın başkenti Tahran'daki üçlü zirvede İdlib konusunda uyarılarda bulunan Başkan Erdoğan, "İdlib'e yapılacak bir saldırı felaketle, katliamla, dramla sonuçlanacaktır" dedi. 


Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'nin "Suriye" meselesi için yapılacak Türkiye-Rusya-İran Üçlü Zirvesi öncesi baş başa görüşmesi sona erdi. Görüşme basına kapalı gerçekleştirildi. Erdoğan Ruhani'nin ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile baş başa görüşme gerçekleştirdi.

ÜÇ LİDER BASININ KARŞISINDA

İkili görüşmelerin ardından üçlü zirve başladı. Basının karşısına geçen liderler, ortak açıklama yaptı. Basın toplantısında ilk sözü İran Cumhurbaşkanı Ruhani aldı.

"KATLİAM" UYARISI

Ruhani ve Putin'in ardından söz alan Başkan Erdoğan, İdlib'e yönelik olası bir saldırının felaketle sonuçlanacağını vurguladı. Ruhani ve Putin'e "Siz dostlarımızdan da yardımınızı bekliyoruz" diyen Erdoğan, "Bölgede kurduğumuz 12 gözlem noktasının anlamından biri de can güvenliği vermiş olmasıdır. Kendi halkına yönelik katliamları Esad yönetiminin rızasına bırakmayı göze alamayız. Süreç çok riskli bir yere geldi. İdlib'e yapılacak bir saldırı felaketle, katliamla, dramla sonuçlanacaktır" dedi.

ERDOĞAN'DAN İTİRAZ GELDİ

Tahran'da sonuç bidirisi, başkanlar tarafından onaylandı. Sonraki zirve, Rusya Federasyonu'nda yapılacağı belirtildi. Başkan Erdoğan, bildiride 'ateşkes' ifadesinin yer almamasına itiraz etti.

PUTİN'DEN ATEŞKES ÇAĞRISI

Erdoğan'ın bu itirazını dikkate alan Putin, "Türkiye Cumhurbaşkanı'nın cesur teklifiyle tüm taraflara silah bırakma çağrısı yaptık" ifadesini kullandı.

İŞTE 12 MADDELİK BİLDİRİ

1. Astana formatının Ocak 2017'den bu yana sağladığı başarılardan, özellikle de Suriye Arap Cumhuriyeti genelindeki şiddetin azaltılmasında katedilen ilerlemeden ve ülkede barış, güvenlik ile istikrara yapılan katkıdan duydukları memnuniyeti ifade etmişlerdir.
2. Suriye Arap Cumhuriyeti'nin egemenliği, bağımsızlığı, birliği ve toprak bütünlüğü ile BM Şartı'nın amaç ve ilkelerine olan kuvvetli ve devam eden taahhütlerini vurgulamış ve bunlara herkes tarafından saygı gösterilmesi gerektiğinin altını çizmişlerdir. Kim tarafından gerçekleştirildiğine bakılmaksızın, hiçbir eylemin bu ilkelere halel getirmemesi gerektiğini yinelemişlerdir. Terörle mücadele kisvesi altında sahada yeni gerçeklikler yaratılmasına dair her türlü girişimi reddetmiş, Suriye'nin egemenliği ve toprak bütünlüğü ile komşu ülkelerin ulusal güvenliğini zayıflatmayı amaçlayan ayrılıkçı gündemlere karşı durma kararlılıklarını ifade etmişlerdir.
3. Sahadaki güncel durumu ele almışlar, 4 Nisan 2018 tarihinde Ankara'da yapılan son toplantılarının ardından Suriye Arap Cumhuriyeti'yle ilgili meydana gelen gelişmeleri değerlendirmişler ve aralarındaki mutabakat uyarınca üçlü eşgüdümü sürdürmek hususunda hemfikir kalmışlardır. Bu çerçevede, İdlip gerginliği azaltma bölgesindeki durumu görüşmüşler ve bu konuyu yukarıda belirtilen ilkelere ve Astana formatını tanımlayan işbirliği ruhuna uygun olarak ele almayı kararlaştırmışlardır.
4. BM Güvenlik Konseyi tarafından terörist olarak tanımlanan DEAŞ, Nusra Cephesi ile El Kaide veya DEAŞ'la bağlantılı tüm diğer bireyler, gruplar, teşebbüsler ve oluşumların tamamen ortadan kaldırılması amacıyla aralarındaki işbirliğini sürdürme kararlılıklarını teyit etmişlerdir. Terörle mücadelede, yukarıda belirtilen terörist grupların ateşkes rejimine katılmış veya katılacak olan silahlı muhalif gruplardan ayrıştırılmasının sivil zayiatın önlenmesi bakımından da dahil olmak üzere büyük önem arzettiğinin altını çizmişlerdir.
5. Suriye ihtilafına askeri çözüm getirilemeyeceğine ve ihtilafın yalnızca müzakere edilmiş bir siyasi süreç yoluyla sona erdirilebileceğine dair inançlarını yinelemişlerdir.Siyasi sürecin Soçi'de düzenlenen Suriye Ulusal Diyalog Kongresi'nin kararları ve BM Güvenlik Konseyi'nin 2254 sayılı kararıyla uyumlu olarak ilerletilmesi amacıyla aralarındaki aktif işbirliğini sürdürme kararlılıklarını teyit etmişlerdir.
6. Suriyelilerin öncülüğünde ve sahipliğinde bir siyasi çözüme ulaşma sürecini ilerletme amaçlı ortak çabaları sürdürme konusundaki kararlılıklarını yinelemişler ve Anayasa Komitesi'nin kurulması ile çalışmalarının başlatılmasına yardımcı olmaya yönelik taahhütlerini vurgulamışlardır. Kıdemli memurları ile Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin Suriye Özel Temsilcisi arasındaki yararlı istişarelerden duydukları memnuniyeti vurgulamışlardır.
7. Bütün Suriyelilerin normal ve huzurlu bir hayata yeniden kavuşmalarına ve acılarının hafifletilmesine yönelik tüm çabalara destek olma ihtiyacını vurgulamışlardır. Bu bağlamda, ilave insani yardım göndermek, insani mayın temizliği faaliyetlerini kolaylaştırmak, sosyal ve ekonomik tesisler de dahil olmak üzere temel altyapı unsurlarını eski haline getirmek ve tarihi mirası korumak suretiyle Suriye'ye yapılan yardımı artırmaları için başta Birleşmiş Milletler ve insani ajansları olmak üzere uluslararası topluma çağrıda bulunmuşlardır.
8. İhtiyaç duyan tüm Suriyelilere hızlı, güvenli ve kesintisiz insani erişim sağlanmasını kolaylaştırma yoluyla, sivillerin korunması ve insani durumun iyileştirilmesini hedefleyen ortak çabaları sürdürmedeki kararlılıklarını yinelemişlerdir.
9. Sığınmacıların ve ülke içinde yerlerinden edilmiş kişilerin Suriye'de ikamet ettikleri asıl yerlere güvenli ve gönüllü olarak geri dönüşleri için gerekli şartların oluşturulması ihtiyacının altını çizmişlerdir. Bu amaçla, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) ve diğer uluslararası uzmanlık kuruluşları da dahil olmak üzere, ilgili tüm taraflar arasındaki eşgüdüm ihtiyacını vurgulamışlardır. [Suriyeli mülteciler ve ülke içinde yerlerinden edilmiş kişiler hakkında uluslararası bir konferansın toplanması fikrini değerlendirmek hususunda mutabık kalmışlardır.]
10. BM ve Uluslararası Kızılhaç Komitesi (ICRC) uzmanlarının katılımıyla yürütülen, alıkonulanlar/kaçırılanların serbest bırakılması, cenazelerin teslimi ve kayıp şahısların tespiti Çalışma Grubu'nun faaliyetlerindeki ilerlemeyi memnuniyetle karşılamışlardır.
11. Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Sayın Vladimir Putin'in daveti üzerine, bir sonraki toplantılarını Rusya Federasyonu'nda yapmayı kararlaştırmışlardır.
12. Rusya Federasyonu ve Türkiye Cumhuriyeti Devlet Başkanları, Tahran'daki Üçlü Zirve'ye evsahipliği yapmalarından ötürü İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Hasan Ruhani'ye içten teşekkürlerini sunmuşlardır.
Ruhani'nin açıklamalarından satırbaşları;
"Biz Suriye'deki savaşın alevlerini söndürmek için bütünlüğünü korumak için, geleceğini kendi belirleme hakkına saygı duymak için ortak bir kalıp belirlemek çok önemliydi. Biz Suriye krizini çözmek için askeri seçeneğin işe yaramadığını vurgulamıştık. Bu çalışma Astana sürecinin devamı niteliğindedir.

"ABD HÜKÜMETİNDEN OLUMLU BİR ROL ALACAĞI BEKLENEMEZ"

İran cumhuriyeti Suriye hükümetinin isteği üzerine bu ülkede bulundu. Bu bulunma ne gelecekte ne geçmişte kendi karar ve görüşümüzü zorla kabul ettirmek yönünde olmamıştır. Biz bölgedeki bazı ülkelerin terör ve ayrılıkçı endişelerini anlıyoruz. Ama bunu için en etkili yöntemin Suriye hükümetiyle işbirliği yapılması olduğuna inanıyoruz. Biz barış için savaşıyoruz. Bu mücadele sivillere zarar vermemeli. İşgalci bir rejim olan Siyonist rejim terörizmle mücadele ettiğini iddia edemez. Bu rejimin işgal ettiği Suriye topraklarını derhal terk etmesi gerekir. Kanunsuzca Suriye'de bulunan siyonist rejimi destekleyen ABD hükümetinden olumlu ve yapıcı bir rol alacağı beklenemez. Suriye'nin geleceği için ilk ve son rol Suriye halkına aittir.

"BAZI ÜLKELERİN MACERAPERESTLİĞİ YÜZÜNDEN..."

İdlib'te teröristlere karşı mücadele sivillere zarar vermemelidir ve yakıp, yıkıcı olmamalıdır. Yabancı askeri güçlerin topraklardan çıkması Suriye'nin geleceği açısından önemlidir. Libya'da dış güçlerin müdahalesi, geçmiş tecrübeler Suriye'nin geleceği açısından da önemlidir. Dış müdahale, bazı hükümetlerin maceraperestliği yüzünden çok fazla insani kayba neden olmuştur. Yemen krizi ve dünyadaki benzer krizleri çizecektir. Bölgede ve dünyadaki kriz yaşayan ülkelerin geleceği ve barış sürecini belirleyemez."
Putin'in açıklamalarından satır başları:
Yeni bir üçlü zirve Tahran'da yapılmakta. Suriye meselesinde atılacak adımları görüşmek için bize olanak tanıdı. Sürdürülebilirlik ve başarı için adımlar gerçekleşti. 141 şehir kontrol ediliyor, kalan teröristler şu an İdlib'de bulunuyor, ateşkes rejimini ihlal etmeye çalışıyor, hatta kimyasal silah kullanımıyla provoke ediliyor. Suriyeliler arası diyaloğun gerçekleşmesi için adımlar atılabildi. Suriyelilerin kendi başına ülkelerinin kaderini tayin etmeye başladılar. BM nezdinde bir anayasa komitesi oluşturulacak.

"GÖRÜŞMELERİN YAPICI OLACAĞINDAN EMİNİM"

Suriye hükümetinin kontrolü altında sivillerin istihdamı artıyor, Rusya bu anlamda yardımda bulunuyor. Türkiye ve İran'ın bu girişimi desteklemesi önemlidir. 1.5 ay içerisinde yüz binler evine dönebildi. İlaç, gıda gibi yardımları savaştan zarar gören bölgelere ulaştırıyor. Bu yardımları, Suriye'nin yeniden toparlanabilmesi için evlerine ulaştırabilmemiz lazım. Bugünkü görüşmelerin yapıcı olacağından eminim."
Erdoğan'ın açıklamalarından satır başları:
"Sayın Ruhani'ye ev sahipliği için teşekkür ediyorum. Zirveden çıkacak kararlar tüm dünya tarafından merakla bekleniyor.
Askeri müşterekten Suriye'nin toprak btünlüğünün sağlanması amacıyla sahada şiddetin durdurulması hedeflerimiz. Aynı anlayışla Cerablus, Afrin, El Bab gibi bölgelerde terörü temizledik. Huzur ve birliği temin ederek mültecilerin evlerine dönebilmelerine çalıştık. Askerimizin canı pahasına teröristleri temizledik.

"İDLİB'E SALDIRI FELAKETLE SONUÇLANIR"

Bugün, gerginliği azaltma bölgelerinden geriye sadece İdlib kaldı. Türkiye olarak şehitler verdiğimiz, ciddi özveride bulunduğumuz çok ciddi bir yere geldiğimizi düşünüyoruz. Suriye'nin geleceği için değil, bizim milli güvenliğimiz için hayati öneme sahiptir. Bölgede kurduğumuz 12 gözlem noktasının anlamından biri de can güvenliği vermiş olmasıdır. Kendi halkına yönelik katliamları Esad yönetiminin rızasına bırakmayı göze alamayız. Süreç çok riskli bir yere geldi. İdlib'e yapılacak bir saldırı felaketle, katliamla, dramla sonuçlanacaktır.

"İDLİB'İN KAN GÖLÜNE DÖNMESİNİ İSTEMİYORUZ"

İdlib'de sivillere saldırı çok ciddi can kaybına neden olacaktır, milyonlarca sivil topraklarımıza sığınacaktır. Güvenlik endişelerini elbette anlıyoruz. Benzer kaygıları sizin kadar iyi anlıyoruz. Teröristlere karşı mücadele zaman ve sabır gibi etkilere ihtiyacımız var. İdlib'in kan gölüne dönmesini asla istemiyoruz. Siz dostlarımızdan da yardımınızı bekliyoruz.

"ORTAK TAVIR ALMALIYIZ"

İdlib'in akıbeti konusunda varacağımız anlayış Suriye'nin geleceğini de belirleyecektir. Ülkemizin ve kardeşimiz olarak gördüğümüz Suriye halkının geleceği konusunda Türkiye'nin tavrı bellidir. Bizler İdlib'e odaklanırken, dünya gözünü buraya çevirmişken Fırat'ın doğusunda tehlikeli olaylar yaşanıyor. DEAŞ tehdidi ve tehlikesi kalmamış olmasına rağmen ABD'nin bir diğer terör örgütünü desteklemesinden rahatsızız. 3 bine yakın kargo uçağını bölgeye göndermesi, yardımda bulunmasıyla bu terör örgütünün ne denli güçlendiği ortadadır. Bu durum sadece bizim milli güvenliğimizi bozmuyor, Suriye'nin toprak bütünlüğünü de bozuyor. Ortak bir tavır almalıyız.

"ÖZELLİKLE RUSYA FEDERASYONU'NA BÜYÜK İŞ DÜŞMEKTE"

Türkiye, özellikle Suriye'nin siyasi, coğrafi ve sosyal bütünlüğü gerçek anlamda sağlanana kadar bölgedeki varlığını korumakta kararlıdır. Suriyeli mültecilerin ülkelerine geri dönüşü, ülkenin yeniden inşaası bir anca ele alınmaya başlayabilir. Geri dönüşlerin uluslararası hukuka uygun olarak ele alınması esas olmalıdır. Kimyasal silahların yasaklanması sözleşmesi 1915te imzalanmıştır, 1917de yasaklanması örgütün tarihidir. Konvansiyonel silahlarla öldürülenlere karşı tavır almakta gecikiyoruz ancak kimyasal silahlara karşı gecikmiyoruz. Bu yıl BM genel kurulunda da bu işi gündeme getirmek suretiyle ortak tavır takınmanın, özellikle Rusya Federasyonu'na büyük iş düşmekte, açık ve net hale getirecektir.

"BİR SONRAKİ TOPLANTIYI RUSYA'DA YAPACAĞIZ"

12 maddelik bir sonuç bildirgesi var. Bu bildirgeyle, tüm dünyanın beklediği bu bildirgeye Tahran Bildirgesi diyeceğiz, bunun temsilini de göreceğiz. Bir sonraki toplantıyı Rusya'da yapacağız. Bu toplantıya çok daha olumlu görüşlerle gitmeyi temenni ediyorum.

"İDLİB HALKI ÜZERİNDE KORKU OLUŞTU"

İdlib'deki bombardımanların artık bir ateşkese adım atılmasında fayda var, zira İdlib halkı üzerinde ciddi manada bir korku oluştu. Sürekli artık bizim sınırlara doğru geliyorlar. Burada bir ateşkesin sağlanması ilgili arkadaşlarımızın yapacağı çalışmalarla yapalım. Savunmayla ilgili arkadaşlarımızın yapacağı çalışmalar önem arz ediyor."

ZİRVE ÖNCESİ İKİLİ GÖRÜŞMELER

Bu sabah Tahran'a giden Başkan Erdoğan, zirve öncesinde ikili görüşmeler yaptı. Erdoğan'ın İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'yle randevusu 45 dakika sürdü. Görüşme öncesinde basına açık bölümde konuşan Başkan Erdoğan, sözlerine besmeleyle başladı. Erdoğan, "Bugün gerçekten çok önemli ve anlamlı bir gün. Günlerden de cuma. Soçi ve Ankara'dan sonra Tahran'da önemli bir görüşmeyigerçekleştireceğiz" dedi.

"İKİ ÜLKE İÇİN BEREKETLİ OLMASINI TEMENNİ EDİYORUM"

Hasan Ruhani ise, Erdoğan'ı ağırlamaktan memnuniyet duyduğunu belirterek "Bugün üç ülke olarak bölgesel sorunları çözmek üzere üçüncü zirve toplantımızı yapıyoruz. Bu görüşme, iki ülke meselelerini konuşmak ve müzakere etmek için de bir fırsattır. Tahran'a tekrar hoş geldiniz. Buyolculuğunuzun iki ülke ve iki millet için hayırlı ve bereketli olmasını temenni ediyorum" şeklinde konuştu.

PUTİN'LE POZ VERDİLER

Cumhurbaşkanı Erdoğan, daha sonra Rusya lideri Vladimir Putin'le bir araya geldi.Liderler, görüşme öncesi basın mensuplarına tokalaşarak poz verdi.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html