BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Soçi sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Soçi sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

29 Ocak 2018 Pazartesi

Suriye'nin geleceği Soçi'de mi Cenevre'de mi belirlenecek?

Tamer Ashraf
Soçi’de çıkacak kararlar, Cenevre’de gündeme gelmez veya kabul edilmez ise uluslararası meşruiyet kazanmayacaktır düşüncesi olsa da Rusya-Türkiye işbirliği bu durumu değiştirebilir.
Suriye’de barışın tesisi için Türkiye, Rusya ve İran koalisyonunun gayretleri, önemli gelişmelere yol açtı. Bu üç ülke 'Astana Görüşmeleri'ni başlatarak, barışın garantörü sıfatıyla Suriye’de çatışmasızlık bölgeleri oluşturarak siyasi barışa fırsat tanıdılar.
Suriye Ulusal Diyalog Kongresine giden süreç, bundan bir yıl önce Rusya’nın ortaya koyduğu sivil anayasa taslağı ile başlamıştı. Kazakistan'ın başkenti Astana'da 23-24 Ocak 2017 tarihinde gerçekleşen toplantıda, Suriye'deki taraflar, ateşkes ve barışın nasıl sağlanacağına dair Türkiye, Rusya ve İran'ın garantörlüğünde temel prensiplerde anlaşmışlardı. Fakat ateşkes konusunda bir uzlaşma sağlanmışken, Rusya'nın önceden hazırladığı Suriye anayasasını gündeme taşıması, küçük bir krize yol açmıştı. Rusya'nın sunduğu yeni Suriye anayasasında en dikkat çekici nokta ise ateşkes mutabakatında “Suriye Arap Cumhuriyeti” vurgusu yapılmışken yeni anayasa taslağında “Arap” ibaresinin çıkarılmasıydı. Ayrıca kültürel özerklik vurgusuyla, Suriye'de Araplar dışında Kürtlere de geniş bir özerklik veriliyordu.
Rusya her ne kadar yeni anayasada yazılı olan özerkliğin yönetimsel değil kültürel bir özerklik olduğunu söylese de, anayasa içeriğinde yerel parlamentolara yer veriliyor olması, gelecekte Suriye'nin parçalanmasına yönelik bir detay olarak algılandı. Rusya'nın hazırladığı yeni anayasa henüz Astana'dayken ÖSO temsilcileri tarafından reddedilmişti. Ayrıca Kürtleri temsilen Astana'da bulunan ENKS de Rusya'nın yeni anayasayı görüşme amaçlı Moskova davetini reddetmişti.

Soçi sürecinde PYD ısrarı güvensizliğe yol açıyordu

Suriye barışında masada olan taraflar, yeni anayasaya dair görüşlerini ortaya koyabilmek için Tahran, Moskova, Ankara ve Şam'da birbirinden bağımsız olarak hazırlıklarını tamamlamışlardı. ÖSO ve diğer muhalefeti temsilen 3 Şubat 2017’de Ankara'da toplanan temsilciler Müzakere Yüksek Kurulu (MYK) Genel Koordinatörü Riyad Hicab, Suriye Ulusal Koalisyonu Başkanı Enes Abde, Suriye Türkmen Meclisi Başkanı Emin Bozoğlu, Suriye Kürt Ulusal Konseyi Başkanı ile Astana toplantısına iştirak eden askeri gruplardan oluşuyordu.
Suriye'nin geleceğiyle ilgili Rusya'nın anayasa taslağında ön plana çıkarmaya çalıştığı 'özerklik', 'federalizm' gibi söylemlerin benimsenmesi, bazı çevrelerin tek taraflı gündemlerine hizmet etme tehlikesi taşıdığı gerekçesiyle doğru bulunmamıştı. Bu toplantılarda Suriye'nin toprak bütünlüğünü tehdit eden PYD/YPG gibi unsurların Cenevre'de temsil edilmemesi gerektiği vurgulandı. Fakat bir yıl geçmesine rağmen Rusya’nın PYD/YPG’nin müzakerelere katılmasında ısrar etmesi ülkeler arasındaki güvenin kaybolmasında etkili oldu denilebilir. Rusya’nın bir yıl önce hazırladığı sivil anayasa taslağı üzerinde fazla değişiklik yapmadan Suriye Ulusal Diyalog Kongresinde de gündeme getireceği anlaşılıyor. Rusya'nın hazırladığı yeni anayasada etnik çoğunluğun olduğu bölgelerde yerel parlamentonun kurulması ve 'diğer kuvvetler' adı altında etnik temelli silahlı unsurların varlığı Türkiye’nin kabul edebileceği unsurlar değil.
Rusya’nın sivil anayasa taslağının Obama döneminde Rusya-ABD arasında yapılan görüşmelerde de müzakere edildiği anlaşılıyor. Obama döneminde Rusya ve ABD'nin PYD'ye geniş bir askeri ve siyasi özerklik tanınması konusunda fikir alışverişinde bulunduklarını biliyoruz. Rusya uzun süre PYD'ye özerklik teklifinin kendilerinin planı olmadığını, aslında Obama döneminde ABD'nin planı olduğunu ifade etti. Rusya'ya göre kültürel özerk yapıda konseyler Suriye’de varlığını koruyabilir. Bu konseylerin etkinlik alanının ise yerel olması planlanmış. Ruslar, PYD'nin silahlı unsurları için ise Türkiye'deki ‘korucu' sistemini örnek gösteriyor. Rusya her ne kadar yeni sivil anayasanın görüşüleceği Soçi zirvesine Afrin Operasyonundan sonra PYD’yi davet etmeyeceğini açıklasa da yeni Suriye anayasasına dair PYD ile uzun görüşmeler yaptığı da anlaşılıyor.
Rusya’nın yeni Suriye anayasası adıyla önceden belirlediği 85 maddelik bir metinde revizyona giderek Esed merkezli bir sistemi tüm taraflara kabul ettirme planı, aslında çatışmaları yeniden başlatabilecek riskler taşıyor. Esed’in kontrolündeki yeni anayasa ve değişiklikler sebebiyle birçok muhalif grup Soçi’ye gitmeyeceklerini duyurdular. Burada Rusya, İran ve Esed yönetimi birlikte hareket ederken Türkiye’nin tek başına muhaliflerin haklarını korumaya çalıştığı görülüyor. İran’ın Suriye’de Esed’in hâkimiyetini zayıflatacak bir teklife sıcak bakmadığını dile getirmesi, Rusya’nın Esed’siz bir çözüm sunamaması Suriye barışının Rusya’nın istediği gibi sonlanmayacağının bir işareti olarak okunabilir. ABD’siz bir Suriye barışını Türkiye’yi sürece ortak ederek kısa sürede gerçekleştirmek isteyen Rusya için Esed’siz bir çözüme imkân tanımayan tavır, barışın önündeki en önemli engel gibi duruyor.

Muhaliflerin müzakerelere katılmama kararı

29-30 Ocak 2018’de yapılması kararlaştırılan Soçi’deki Suriye Ulusal Diyalog Kongresi Rusya’nın bölgedeki etkinliğinin devamı açısından önemli. Suriye Yüksek Müzakere Komitesi (HNC) Soçi’ye katılma konusunda kararını verdi. Suriye Müzakere Heyeti Başkanı Nasr el-Hariri, SMH’nın BM öncülüğündeki siyasi süreçlere bağlı olduğunun altını çizerek Soçi’ye katılmama kararı aldıklarını 27 Ocak’ta açıkladı. Viyana’da gerçekleştirdiği basın toplantısında konuşan Hariri, “Siyasi süreçte ilerleme kaydetmek için uluslararası bir çaba vardı, bu çabalar çerçevesinde siyasi süreci kolaylaştıracak iyi fikirler ortaya çıktı. Moskova görüşmesi herkesin çıkarlarına uygun siyasi çözüme ilişkin ortak paydaya ulaşmak için iyi bir fırsattı” açıklamasını yaptı. Aslında bu karar sürpriz olmadı. Çünkü Riyad-2 adıyla Suudi Arabistan ve ABD desteğini alan Suriye Müzakere Heyeti’nin Soçi’ye katılmayarak süreci Cenevre’ye taşımak istediği, bu sayede ABD ve Suudi Arabistan’ın Suriye’de kontrolü Rusya-Türkiye-İran bloğuna kaptırmak istemeyeceği aşikârdı.
SMH Başkanı Hariri’nin Esed rejiminin siyasi çözüme inanmadığının altını çizmesi ve 2254 sayılı kararın uygulanması için uluslararası bir çabaya ihtiyaç olduğunu, bunun için de uluslararası bir irade olması gerektiğini savunması gelecek açısından da ipuçlarını veriyor. Buna göre Esed’li bir çözümü SMH asla kabul etmeyecek. Hatta Esed’li çözümü savunan ülkeleri bahane ederek (Rusya ve İran’ı hedef alarak) siyasi barışın engellenmesinde suçlu olarak ilan edebilecektir. Hariri’ye göre Suriye’de siyasi çözüm Esed’in kent, kasaba ve köylere yönelik tüm kuşatmaları kaldırması, tutukluların serbest bırakılması ile başlayabilecektir. Hariri’nin konuşmasının satır aralarını incelediğimizde Cenevre’nin siyasi çözümün tek adresi olduğunu vurguladığını görüyoruz. Hariri aslında Soçi’de yapılacak kongrede katılımcılar, gündem ve hedefler hakkında önceden bilgilendirildi. Hariri’nin son dakikaya kadar katılım durumunu bildirmeyerek süreçten haberdar olmak istediği de anlaşılıyor. Hariri’nin siyasi çözümün Birleşmiş Milletler'in 2254 sayılı kararı ve siyasi geçiş sorunu üzerine kurulu Cenevre süreci dışındaki oluşumların faaliyetlerine dair kaygılarını Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres ve yardımcısı Jeffrey Feltman’na aktardığı bilgisi de var.

Kürt gruplar PYD tehdidiyle Soçi’ye gelemiyorlar

Rusya’ya göre Suriye Müzakere Heyetinin Suriye Ulusal Diyalog Kongresi'ni boykot etmesinin kongrenin gerçekleştirilmesini etkilemeyecek. Soçi’deki kongre için 1500'ü aşkın kişiye davetiye gönderildi. Bu kişiler arasında Suriye’deki siyasi gruplar yanında aşiret liderleri de bulunuyor. Daha önceden kongreye davet edilen Kürt grupların ise Afrin operasyonundan sonra PYD’nin tehditleri dolayısıyla kongreye katılamayacakları düşünülüyor. Kurucuları arasında PYD'nin de bulunduğu Demokratik Toplum Hareketi (TEV-DEM) Yürütme Kurulu Eş Başkanı Aldar Halil’in Reuters haber ajansına yaptığı açıklamada, Kürt yetkililerin muhtemelen toplantıya katılmayacağını belirterek, katılabilecek olanları da tehdit etmesi, durumun özeti gibidir. Rusya’ya göre Suriye'deki Kürt gruplar gelecekteki siyasi süreçte önemli bir rol üstlenebilirler. Zaten Rusya’nın PYD’yi gözden çıkarmasının nedenleri arasında da diğer Kürt grupları etkileyerek, tehdit ederek veya tutuklayarak siyasi barışa giden yolu tıkıyor olması vardır. Ruslara göre PYD ile Suriye’de siyasi barış olması şu an için mümkün görünmüyor.
Bu haliyle Soçi Kongresi iki güçlü kanattan mahrum toplanıyor. ABD’nin istediği de buydu zaten. ABD, bu haliyle Suriye’nin bütünlüğünü savunanların zamanla fikirlerinden vazgeçerek bölünmeye ikna olacaklarını düşünüyor olabilir. Fakat ABD’nin planlarını Afrin operasyonu tümden bozabilecek durumdadır. PYD daha önce hem Rusya hem de ABD arasında bir denge sağlayarak gücünü artırmayı başarmıştı. Şimdi ise Rusya ile köprüleri attı. ABD de zaten Rusya’nın PYD politikasından rahatsızdı. Afrin operasyonunun diğer bir sonucu ise Türkiye’nin İdlib’teki etkinliğini pekiştirecektir. Türkiye, İdlib’de siyasi bir yapılanma kurabilirse o zaman da Suriye Müzakere Heyetinin varlığı tartışmalı hale gelebilir. Çünkü SMH’nin etkin olduğu bir saha kalmayacak. Türkiye, Afrin’den sonra operasyonlarını Münbiç, Resulayn vb. devam ettirirse, ABD’nin PYD kozunun da zayıflayabileceğini söylemeliyiz. O zaman ABD’nin kullandığı iki unsur da tehlikeye girmiş olur. Peki ABD, bu durumdan nasıl sıyrılabilir? ABD’nin etkinliğini korumak için Türkiye ile anlaşarak ÖSO ile işbirliğine girmesi muhtemeldir. Hatta PYD’yi yalnız bırakarak ÖSO üzerinden Suriye’de yeni bir strateji de kurabilir. O zaman da Esed-PYD işbirliği ve devamında Rusya-İran’ın da buna destek olması üzerinden dünya kamuoyunu terörle mücadele etmeye karar vermiş ülke olarak piyasaya yeni ABD’yi de sunabilir. Bu formül üzerinde ABD'li bazı uzmanların basına yansıyan görüşleri var. ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’ın "müzakereye açığız" ifadesi de aslında PYD’den vazgeçip yeniden Türkiye ile Suriye’de yola devam edebiliriz niyetinin tezahürü olarak yorumlanabilir.

Türkiye, Soçi’nin uluslararası meşruiyeti için kilit ülke

Rusya, konseyi oluşturmak için siyasi, kültürel, ekonomik, dini ve askeri çevrelerden birçok ismi konferansa davet etti. Esed yönetimi kongrede alınacak kararları 2012 anayasasında yapılacak bazı değişiklerle sınırlandırarak, konferansı kendi lehine sonlandırmak istiyor. Rusya, Soçi’de düzenlenecek konferansı tüm uluslararası tarafların katılımı ile meşru bir süreç olarak kabul ettirerek Soçi’nin Cenevre görüşmelerinin bir parçası olmasını sağlamayı amaçlıyor. BM ise halen Cenevre’nin Soçi Konferansı’ndan daha iyi şartlara sahip olduğunu düşünüyor. Soçi’de çıkacak kararlar Cenevre’de gündeme gelmez veya kabul edilmez ise uluslararası meşruiyet kazanmayacaktır düşüncesi olsa da Rusya-Türkiye işbirliği bu durumu değiştirebilir. Cenevre konferansları, Birleşmiş Milletler himayesinde yapılıyor, dolayısıyla uluslararası meşruiyeti var. Türkiye’de bulunan 3,5 milyon mülteci ve terör tehdidi siyasi barışı her platforma taşımasına imkan veriyor.
Suriye rejimini kontrol eden ve istedikleri gibi yönlendiren ülkelerin Esed ısrarının şu an için Suriye’de barış isteyenleri iki farklı kutba böldüğü görülüyor. Beşşar Esed’in Suriye'nin geleceğinde rolü olmadığını sürekli duyuran Türkiye ise bu gruplardan farklı bir konumda. Türkiye, Suriye’de güven duyulan bir ülke olarak muhaliflerin desteğini almış durumda. Rusya Devlet Başkanı Putin’in de sıkça Suriye’nin bütünlüğüne vurgu yapması Türkiye ile iletişimi kolaylaştıran etkenlerden. Putin ve Trump’ın Hamburg’daki buluşması sonrasında Suriye’de İran nüfuzuna karşı İsrail’in serbestçe bombardıman yapmasına izin verildiğini İsrail gazeteleri yazıyor. Bu görüşmeden sonra Rusya, Hmeymim ve Tartus’ta süresiz kalınacağını açıkladı. ABD ise Irak-Suriye sınırında yoğunlaşarak İran’ın Suriye üzerinden Lübnan’a kadar olan hattı korumaya çalıştığı gözlemleniyor. İsrail, Golan’daki sınır şeridini koruyarak ABD’nin oluşturduğu hattan İran’ın etkinliğini kıracağını hesaplıyor.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif 10 Ocak 2018’de Moskova’da yaptıkları görüşmede, Moskova’nın Suriye’de çözüme yönelik önemli kararların alınacağını söylediği Soçi Kongresini değerlendirdiler. İranlı uzmanlara göre bu görüşme sonrası Soçi’den çıkacak kararların Cenevre için geçerli olmasına çalışılacak.
ABD, Rusya ve İsrail’in şu an için Suriye’de istediklerini aldıkları görülüyor. Geriye Türkiye ve İran kalıyor. Türkiye İdlib’de nüfuzunu sağlamlaştırdıktan sonra Afrin başta olmak üzere güneyindeki sınırında terör oluşumlarına izin vermek istemiyor. ABD’nin Türkiye ile güney sınırının terörden arındırılması karşılığında Suriye-Irak-Lübnan hattını korumaya almayı garantilemek istemesi muhtemeldir. Bu planlar içerisinde Esed ise her an herkesin elinde patlayabilecek bir bomba gibi duruyor.
Rusya Devlet Başkanı Putin ve Dışişleri Bakanı Lavrov sıklıkla “Suriye’nin geleceğine Suriye halkı karar verir.” söylemini dile getiriyorlar. Bu duruma sadık kalınırsa siyasi barışın gelmesinde bir sorun bulunmuyor. Fakat "Esed başta kalsın gerisine halk karar versin" denilirse durum içinden çıkılmaz bir hal alabilir.

12 Ocak 2018 Cuma

ABD'den Türkiye-Rusya-İran açıklaması!

ABD Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada, Suriye'deki çözüm çalışmaları için sürdürülen Soçi süreci hedef alındı. Açıklamada, 'bu meşru değil, meşrulaştırmayacağız' denildi.

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı ve Yakın Doğu İlişkileri'nden sorumlu Yardımcı Asistanı David Satterfield, Türkiye-Rusya ve İran'ın birlikte yürüttüğü Soçi sürecini hedef alarak, bunun meşru olmadığını ve meşrulaşmasına müsade etmeyeceklerini açıkladı.
ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi'nin sorularını yanıtlayan Satterfield, Soçi sürecine nasıl karşılık verecekleri üzerinde değerlendirmelerde bulundu.
ABD, SURİYE KONUSUNDA SOÇİ’DEKİ KONGREYE KARŞILIK OLARAK BM ÜZERİNDEN HAREKET EDECEK
Satterfield, Washington’un Suriye konusunda Soçi’deki Suriye Ulusal Diyalog Kongresi’ne ‘karşılık olarak’ Birleşmiş Milletler (BM) üzerinden hareket etme niyetinde olduğunu belirtti.
Satterfield, “Biz, ABD’nin ve uluslararası toplumun tüm yaptıkları konusunda BM üzerinden, BM Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) ve 2254 sayılı kararın meşruiyeti üzerinden hareket etme niyetindeyiz. Bunlar Soçi’ye, Rusya’nın (çözüm sürecinde) kontrol kurmaya ve kendi gündemiyle sınırlı kalmaya yönelik inisiyatiflerine bir karşılık” ifadelerini kullandı.
"(SOÇİ SÜRECİ) MEŞRU DEĞİL, MEŞRULAŞTIRMAYACAĞIZ"
Satterfield, “Rusya’nın sürdürdüğü alternatif (çözüm) sürecini meşrulaştıramayız ve meşrulaştırmayacağız” diye sözlerini sürdürdü.

"İRAN'I SURİYE'DEN ÇIKARMAK İÇİN SERT YAPTIRIMLARIMIZ VE ÖNLEMLERİMİZ OLACAK"
Satterfield ayrıca, ABD'nin Suriye'deki İran güçlerini nasıl ülkeden çıkaracağına ilişkin soruya ise, "Senatör, bu bir takım önlemlerin birleşimiyle yapılacak. İlk ve öncelikli olan adım ise, ABD ve partnerlerimiz tarafından fiziksel araçlardan mahrum bırakmaya ve İran'ın aktivitelerini finanse etmeye yönelik uygulanacak sert yaptırım ve önlemler olacak" dedi.

28 Şubat 2018 Çarşamba

BM kararının Doğu Guta için bir anlamı var mı?


Tamer Ashraf
Suriye’nin başkenti Şam’ın kuzeydoğusunda yer alan Doğu Guta 2013 yılından beri Esed güçlerinin kuşatması altında ve Suriye ile Rusya’nın yoğun hava saldırılarına maruz kalıyor.
Suriye’nin başkenti Şam’ın kuzeydoğusunda yer alan Doğu Guta 2013 yılından beri Esed güçlerinin kuşatması altında ve Suriye ile Rusya’nın yoğun hava saldırılarına maruz kalıyor. Geçen hafta içerisinde yoğunlaştırılan saldırılar sonucu yaklaşık 400 sivil hayatını kaybetti. Saldırılarda özellikle sağlık merkezleri ve fırınlar gibi halkın gıda ihtiyacını karşılayan hedeflerin vurulması, bölge halkının yaşadığı trajediyi daha da ağırlaştırıyor.
Rusya ve Şam yönetiminin Doğu Guta’da Halep ve muhaliflerin elindeki diğer şehirlere karşı uyguladığı stratejiyi sürdürdüğü anlaşılıyor. Bölgedeki muhaliflere karşı savaşı artık bitirip Şam’ı tamamen muhalif unsurlardan temizlemek isteyen rejim, insani maliyetini düşünmeden, topyekûn saldırıya girişti. Belki de insani maliyetin özellikle yüksek tutulmaya çalışıldığı ve bu şekilde hedef alınan şehirde yaşayan insanların bölgeyi terk etmesinin sağlanmaya çalışıldığını ifade etmek gerekir. Şam yönetiminin bu taktiğiyle, Rusya’nın Çeçenistan’da ve İsrail’in Filistin’de uyguladığı stratejiye başvurduğu görülüyor. Gerçekleştirilen katliamlarla oluşturulan korku ve dehşet havası sonucu, hedef alınan bölgede yaşayan sivil halkın o bölgeyi terk etmesinin sağlanmasının hedeflendiği bu stratejiyle, bu şekilde boşaltılan şehirlerin, saldıran taraf için en az maliyetle ele geçirilmesi sağlanıyor. Esed güçleri ve Rusya bu stratejiyi uygularken, hava saldırılarıyla hedef alınan yerleşim yerlerini yerle bir etmeyi tercih ederken, Deir Yasin katliamında İsrail, ilk zamanlarda Irgun gibi silahlı çeteler yoluyla bu “etnik temizliği” gerçekleştirmişti. Ancak 2008, 2009 ve 2014 Gazze saldırılarında İsrail’in de Rusya ve Esed gibi hava saldırılarını öne çıkardığı görüldü.
Doğu Guta’da kalan son hastanenin ve sağlık ocakları ile fırınların vurulması, Şam yönetimi ve ona destek veren Rusya’nın, 2013’ten beri kuşatma altında tuttukları bu bölgeyi artık muhalif unsurlardan tamamen arındırmak istediklerini gösteriyor. Bölgede kalan yaklaşık 400 bin insanın hayatta kalma imkanlarının tamamen ortadan kaldırılması yoluyla göçe zorlandığı görülüyor. Çocuklar, kadınlar ve yaşlılar öldürülerek savaş hukukunun bütün kuralları ihlal ediliyor. Zaten Ağustos 2013’te bölgeye sarin gazıyla saldırıp bin 400’den fazla kişinin ölümüne yol açan bir rejimden, savaş hukukunun kurallarına uyması beklenemez.

Uluslararası hukuk ve Astana-Soçi anlaşmalarının açık ihlali

Başta sivillerin hayatının korunması, kitle imha silahları kullanılmaması ve sağlık personelinin hedef alınmaması olmak üzere, savaş hukukunun bütün kurallarını ihlal eden Şam yönetimi ve ona destek veren Rusya’nın, Astana ve Soçi süreçlerinde varılan anlaşmalara da aykırı davrandıkları görülüyor. Bu görüşmelerde ilan edilen çatışmasızlık bölgelerinden biri olan Doğu Guta’ya yönelik yoğun saldırılar, Esed yönetiminin garantörü olan Rusya ve İran’ın, muhaliflerin garantörü olan Türkiye’ye verdikleri taahhütleri yerine getirmediğinin açık göstergesidir. Rusya’nın bu şekilde, kendisinin öncülük ettiği Soçi ve Astana süreçlerinde varılan uzlaşılara aykırı davranması, Suriye sorununa kapsamlı çözüm bulunması konusunda bu ülkeyle birlikte hareket eden Türkiye’nin Moskova’ya olan güvenini de ciddi şekilde sarsıyor. Burada kastedilen “güven” kavramı, sorunun çözülmesi için muhatap alınan karşı tarafın sözünde ne kadar duracağı ile ilgilidir. Yoksa uluslararası ilişkilerin “güven” değil “çıkar” kavramı üzerinden şekillendiğinin bir kez daha altını çizmekte fayda var.

Türkiye özellikle 2013’te Doğu Guta’ya yönelik kimyasal silah saldırısı sonrasında harekete geçmeyen ABD’ye Suriye konusunda “güvenemeyeceğini” gördükten sonra, karşı taraf olan Rusya-İran blokuyla sorunun çözümü konusunda temas kurmaya çalışmıştı. Gelinen noktada Rusya’nın da imzalanan anlaşmaları ihlal eden bir tutum içerisine girmesi, bu ülkeyi de Suriye meselesi açısından “güvenilmeyecek” bir aktör haline getiriyor. Rusya, Halep’i yerle bir eden Şam yönetimine destek verirken Türkiye’ye verdiği bir söz yoktu; sadece uluslararası hukuku ihlal ediyorlardı. Doğu Guta’da ise hem uluslararası hukuku hem de Astana ve Soçi süreçlerinde Türkiye ile imzaladıkları anlaşmaları ihlal ediyorlar.

BM Doğu Guta için ne yapıyor?

İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya barışının korunması ve bir daha bu savaş benzeri felaketlerin yaşanmaması iddiasıyla kurulan Birleşmiş Milletler, Suriye iç savaşının sona erdirilmesi konusunda nasıl etkili olamadıysa, Doğu Guta’daki katliamın önlenmesi konusunda da kayda değer bir adım atamadı. 24 Şubat tarihinde Güvenlik Konseyi'nde alınan 30 gün süreli ateşkes kararının Doğu Guta’ya yönelik saldırıları sona erdireceğine de şüpheyle yaklaşmak gerekir.
Öncelikle bu kararın bir yaptırıma bağlanmadığını vurgulamak gerekiyor. Yani ateşkesin ihlal edilmesi durumunda, bu ihlali yapan aktörlere karşı bir yaptırım öngörülmemesi, özellikle Rusya ve onun tarafından desteklenen sahadaki güçlerin ateşkesi ihlal etmesine engel olmayacaktır. Zira Doğu Guta’yı da kapsayan bir ateşkes, Rusya’nın öncülüğünde yürütülen Astana ve Soçi süreçlerinde zaten kararlaştırılmıştı. Kendisinin öncülük ettiği anlaşmalarda kararlaştırılan ateşkese riayet etmeyen Rusya ve onun tarafından desteklenen Şam yönetiminin, BM Güvenlik Konseyi’nde alınan ve yaptırımı düzenlenmeyen bir ateşkes kararına uyması zor görünüyor. Zira yeni bir ateşkes ihlali durumunda BMGK’nin bir yaptırım kararı alması, yeniden Rusya’nın onayına bağlı olacaktır ki Moskova’nın böyle bir kararı veto edeceği açıktır.
İkinci olarak muhaliflerin bulunduğu bölgelere yönelik saldırılarını meşru göstermek için “teröristlerin ateşkes anlaşmaları ve çatışmasızlık bölgelerine dair düzenlemelerin dışında tutulduğu” tezini ileri süren Rusya-İran-Esed blokunun, bu gerekçeyle BMGK kararına rağmen Doğu Guta’ya yönelik saldırılarını sürdürme ihtimali yüksektir. Şam yönetiminin, isyanın başından beri muhaliflerle olan mücadelesini “terörizmle mücadele” olarak meşrulaştırmaya çalıştığı, ılımlı muhalif grupları da DEAŞ ve El Kaide ile benzer göstererek uluslararası kamuoyunun desteğini almaya uğraştığı ve bu şekilde, ülkede sivillere karşı işlediği savaş suçlarının üzerini örtmeyi hedeflediği biliniyor.
Uluslararası ilişkilerin “çıkar” eksenli doğası açısından bakıldığında, BM’nin Suriye’deki iç savaşın sona erdirilmesi açısından imkanlarının çok sınırlı olduğunu ifade etmek gerekir. Mevcut uluslararası hukuka göre, dünya barışının korunması konusunda kuvvet kullanma kararı vermeye yetkili tek kurum olmasına rağmen, Güvenlik Konseyi’nin karar alma mekanizması, bu yetkinin etkili ve objektif kullanılmasını neredeyse imkansız hale getiriyor. Beş daimi üyenin veto hakkına sahip olduğu bu karar mekanizması ile BMGK’nin Suriye örneğindeki gibi, veto hakkına sahip ülkelerin çıkarlarının çatıştığı çatışma bölgelerinde müdahale kararı alınması mümkün olamıyor. Dünyada çatışmanın söz konusu olduğu neredeyse bütün bölgelerde ABD, Çin, Rusya, İngiltere ve Fransa’nın çıkarlarının farklılaştığı düşünüldüğünde, Güvenlik Konseyi’ne verilen “çatışmaların sona erdirilmesi için gerektiğinde kuvvet kullanma kararı verme yetkisi” pratikte bir işe yaramıyor.
Suriye’de çatışan taraflar arasında, Rusya ve ABD gibi veto hakkına sahip iki üyesinin olması, Güvenlik Konseyi’nin bu ülkede yaşanan çatışmayı sona erdirecek bir karar almasına engel oldu. Şam yönetiminin, kimyasal gazların da dahil olduğu silahlarla halkına saldırması ve şehirleri yerle bir etmesine karşı, bu ülkeye müdahale edilmesini meşru kılacak bir karar alınması mümkün olamadı. DEAŞ’a karşı mücadele için bir uluslararası koalisyon kuruldu, ancak DEAŞ’la kıyaslanamayacak kadar çok insanı öldüren Esed yönetimine müdahale etmek üzere bir uluslararası güç oluşturulamadı. Bunda Rusya’nın vetosu kadar, ABD’nin Suriye’deki önceliği Şam yönetimi ile mücadele yerine, PKK/ PYD’ye fiili bir özerk bölge kurmaya vermesinin de etkisi oldu.

BM’nin sınırlı katkısı: İnsani yardımlar

Suriye’deki iç savaşı Güvenlik Konseyi kararıyla bitirecek hamleler yapmaktan uzak olan BM’nin, çatışma altındaki bölgelere insani yardım ulaştırılması ve mültecilerin desteklenmesi konularında sınırlı katkıları oldu. Bu katkının “sınırlı” olarak tanımlanmasının nedeni, Doğu Guta örneğinde olduğu gibi, çoğu zaman saldırgan tarafların BM’nin kuşatma altındaki bölgelere insani yardım ulaştırmasına engel olması. Kasım ayından beri Doğu Guta’ya yardım gönderilmesine izin vermeyen Şam yönetimi, uluslararası kamuoyunun baskısı üzerine Şubat ortasında sınırlı bir BM yardımının bölgeye geçişine izin vermiş, ardından ise yoğun bir şekilde bölgeyi bombalamaya başlamıştı. Moskova-Şam bloku, şehirlerin sivil ya da savaşçı bütün muhalif unsurlardan temizlenmesi için yoğun bombardıman altına alma taktiği çerçevesinde, BM ya da diğer kuruluşların yardımlarını, hedefteki şehir halkının direncini artıran, istenmeyen faaliyetler olarak gördü.
BM’nin Suriye konusunda “sınırlı” katkısının olduğu bir başka alan ise mültecilere verilen destekti. Ülke dışına kaçan ya da ülke içinde mülteci konumuna düşen Suriyeliler için BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) ulaştırdığı yardımlar çok yetersiz düzeyde kalırken, özelikle Suriye sınırları dışına kaçan mültecilerin yükü Türkiye, Lübnan ve Ürdün’ün sırtına yüklendi. Ancak BM’nin UNHCR yoluyla bu alandaki katkısının, Suriye iç savaşının sona erdirilmesi konusunda en büyük sorumluluğa sahip organı olan Güvenlik Konseyi’nin katkısından çok daha fazla olduğunun da altını çizmek gerekir.

BM’nin Suriye sorununun çözümü konusunda başarısız olduğu alanlardan bir diğeri ise Cenevre merkezli barış görüşmeleri oldu. Haziran 2012’de ilki düzenlenen ve BM Suriye Özel Temsilcileri (önce Kofi Annan, sonrasında ise Staffan de Mistura) aracılığıyla yürütülen Cenevre görüşmelerinin sekizincisi Kasım-Aralık 2017 tarihlerinde gerçekleştirildi. BM aracılığıyla yürütülen Cenevre sürecinde sorunun çözümü için hiçbir somut adım atılamaması Rusya, İran ve Türkiye öncülüğünde Astana ve Soçi süreçlerinin başlatılmasına yol açtı. Astana ve Soçi görüşmelerinde Suriye meselesinin çözümü konusunda Cenevre’ye göre daha somut adımların atılması, BM’nin diplomasi alanında da bu sorunun çözümüne katkı sağlamaktan uzak olduğunun göstergesi oldu. Ancak Rusya’nın Astana-Soçi görüşmelerinde kararlaştırılan çatışmasızlık bölgelerine dair taahhütlerini yerine getirmekten uzaklaşması, karşısındaki aktörler açısından Cenevre sürecini daha önemli hale getirebilir. Ayrıca ABD ve onun tarafından desteklenen PKK/YPG ile Ürdün sınırındaki diğer muhalifler açısından da Cenevre sürecinin daha önemli görülmesi BM’ye yeni roller yükleyebilir.
Sonuç olarak, dünya tarihinde BM dönemi olarak adlandırılan, 1945 yılından günümüze uzanan dönemde, dünyadaki birçok çatışma konusunda olduğu gibi, Suriye iç savaşının çözümü konusunda da BM üstlenmesi gereken rolü icra edememiştir. Başta Güvenlik Konseyi’nin veto hakkına sahip ülkeleri olmak üzere BM üyeleri arasındaki çıkar çatışmaları, Suriye’de yüzbinlerce insanın ölümüne ve milyonlarcasının mülteci konumuna düşmesine sebep olmuştur.
[Prof. Dr. Kemal İnat Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Enstitüsü müdürüdür]

17 Eylül 2018 Pazartesi

Erdoğan ile Putin'in 'Suriye trafiği' hız kesmiyor

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bu ay ikinci kez Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yüz yüze görüşecek.




Dünya kamuoyunda sonucu merakla beklenen ve 7 yıldır süren "Suriye" meselesi üzerine diplomasi trafiği hız kesmiyor. 

Söz konusu meselenin çözümü için Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani sık sık bir araya gelerek önemli adımlar atıyor.

Bu kapsamda geçen hafta İran'ın başkenti Tahran'da Ruhani'nin ev sahipliğinde gerçekleştirilen "Suriye" konulu Türkiye-Rusya-İran Zirvesi'nin müzakere süreci, tüm dünya televizyonlarına da ilk kez canlı yansımıştı. 

7 Eylül'deki bu zirve daha önce Soçi ve Ankara'da da liderler düzeyinde gerçekleştirilmişti.

Görüşmenin konusu "İdlib" olacak


Meseleye yönelik görüşme trafiğinin bir yenisine bugün Soçi ev sahipliği yapacak. Son 10 günde ikinci kez "Suriye" meselesi için yan yana gelecek Erdoğan ve Putin, bu yıl toplamda dördüncü kez baş başa görüşmüş olacak.

Daha önce Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Putin Johannesburg, Ankara ve Tahran'da baş başa bir araya gelmişti.
Bu yıl Başkan Erdoğan ile Putin, başta "Suriye" olmak üzere bölgesel, ikili ilişkiler ve ekonomi gibi farklı konularda birçok kez telefonda görüştü.

Erdoğan ve mevkidaşı Putin'in bugün Soçi'de İdlib'e yönelik son gelişmeleri ele alması bekleniyor.

Tahran Zirvesi


Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Putin, geçen hafta Tahran'da "Suriye" meselesine yönelik Türkiye-Rusya-İran Üçlü Zirvesi öncesi 45 dakikalık ikili görüşme yapmıştı.

Öte yandan Başkan Erdoğan, İran'daki zirve sonrasında Twitter hesabından paylaşımda bulunmuş, Tahran Zirvesi'nde Türkiye'nin, Suriyeli sivillerin can güvenliğini hiçe sayan yöntemlerin teröristlerin ekmeğine yağ sürmekten başka hiçbir fayda sağlamayacağını açıkça ifade ettiğini belirtmişti.

Erdoğan, "Rejimin çıkarları uğruna on binlerce masum insanın öldürülmesine göz yumulması durumunda, biz böyle bir oyunun ortağı da seyircisi de olamayız. 

İdlib meselesi, yeni acılara, yeni gerginliklere, yeni sıkıntılara mahal vermeden Astana ruhuna sadık kalınarak çözülmelidir. Astana'da mutabakata vardığımız ilkelerin muhafazası, Suriye krizine sürdürülebilir siyasi çözüm bulunması bakımından da mühimdir." ifadelerini kullanmıştı.

"İnsani yardım koridoru" konusu''


Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da cuma günü Almanya'nın başkenti Berlin'de düzenlediği basın toplantısında, "Türk partnerlerimizle yoğun bir şekilde İdlib'deki durumu varılan anlaşmalara uygun çözmeye çalışıyoruz." açıklamasında bulunmuştu.

Rus-Alman forumunda yaptığı konuşmada ise Lavrov, "İdlib'de bulunan gruplarla yapılan yerel anlaşmaların yanı sıra aynı Suriye'nin güneyinde, Humus ve Doğu Guta'da yaptığımız gibi (İdlib'den) ayrılmak isteyenler için insani yardım koridoru oluşturuluyor." demişti.

Lavrov, bugün Soçi'de yapılacak görüşmeye ilişkin ise "Tahran'da 7 Eylül'de İdlib bölgesi meselesini siviller için en az riskle nasıl çözeceklerini görüşmüşlerdi. Şimdi Rus ve Türk diplomatlarla askeri uzmanlar arasında görüşmeler yapılıyor. Pazartesi günü devlet başkanları bu durumu inceleyecek." bilgisini aktarmıştı.

"Putin, Güvenlik Konseyi'ni topladı"


Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov da cuma günü, Putin'in İdlib'deki durumla ilgili Güvenlik Konseyini topladığını bildirmiş, Putin'in konsey üyeleriyle bir araya geldiği toplantıda, Suriye'nin İdlib bölgesindeki durum hakkında görüş alışverişinde bulunduğunu aktarmıştı.

İdlib'deki gelişmelerle bağlantılı olarak Peskov, "Bu yerleşim yerinde yüksek terörist yoğunluğu ve bunların istikrarsızlaştırma eylemleriyle bağlantılı olarak endişeler dile getirildi." ifadesini kullanmıştı.

Kalın: "Beklentimiz İdlib'de mevcut statünün şu haliyle korunması"


Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın da Türkiye, Fransa, Almanya ve Rusya'nın temsilcilerinin katıldığı Suriye konulu dörtlü zirve için hazırlık toplantısının ardından Cumhurbaşkanlığı Dolmabahçe Ofisi'nde gazetecilere yaptığı açıklamada, İdlib'in hassasiyetini korumaya devam ettiğini bildirmişti.

Bu konuda bir mutabakatın söz konusu olduğunu belirten Kalın, "Özellikle İdlib'e yapılacak bir saldırının sonuçlarının çok ağır olacağı, hem insani krizlere yol açacağı hem yeni bir göç dalgasına sebep olacağı hem de devam etmekte olan siyasi süreçleri dinamitleyeceğine dair genel bir mutabakat var." değerlendirmesinde bulunmuştu.

Kalın, "Herkesin ortak kanaati çözümün askeri değil siyasi olması gerektiği." diyerek, şunları kaydetmişti:

"Pazartesi Soçi'de Cumhurbaşkanımızın Putin'le yapacağı görüşme önem arz ediyor. Bizim beklentimiz İdlib'te mevcut statünün şu haliyle korunması. Sivillerin korunması. Bir insani krizin çıkmaması. Temaslarımız da yoğun bir şekilde devam edecek."
Öte yandan, bölgedeki görevlerini Astana görüşmelerinde garantör ülkelerce mutabık kalınan angajman kuralları çerçevesinde sürdüren Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından, İdlib bölgesinde 13 Ekim 2017'den bugüne kadar 12 gözlem noktası tesis edilerek faaliyete geçirildi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan Rusya'ya gidecek


Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezi'nden de Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Rusya Federasyonu ziyaretine ilişkin açıklama yapıldı.

Erdoğan'ın bugün Rusya Federasyonu'nun Soçi şehrine günübirlik bir çalışma ziyareti gerçekleştireceği belirtilen açıklamada, şunlar kaydedildi:

"Ziyareti kapsamında Cumhurbaşkanımız, Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin ile ikili bir görüşme yapacaktır. Program çerçevesinde iki ülkenin ilgili bakan ve yetkililerinin katılımıyla bir heyetlerarası görüşmenin yapılması da öngörülmektedir. 

Temaslar sırasında Türkiye-Rusya ikili ilişkilerinin siyaset, ekonomi ve enerji gündeminde yer alan konular ele alınacak, ayrıca Suriye başta olmak üzere bazı bölgesel ve uluslararası meseleler hakkında görüş alışverişinde bulunulacaktır."

11 Ocak 2018 Perşembe

İran'dan Türkiye ve Rusya açıklaması

İran Dışişleri Bakanı Zarif, ay sonunda Soçi'de yapılması planlanan Suriye Ulusal Diyalog Kongresi'nin başarısı için Rusya ve Türkiye ile işbirliğine bağlı kalacaklarını söyledi.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve İranlı mevkidaşı Cevad Zarif, Ankara'nın iki ülkenin büyükelçilerini Türk Dışişleri'ne çağırdığı günün ertesinde Moskova'da önemli bir görüşme yaptı.
"TÜRKİYE VE RUSYA İLE YÜRÜTTÜĞÜMÜZ İŞBİRLİĞİNE BAĞLIYIZ"
Görüşmenin başında konuşan Zarif, Suriye Ulusal Diyalog Kongresi'nde başarı elde edilmesi için Türkiye ve Rusya ile Suriye'de yürüttükleri işbirliğine bağlı kalacaklarının altını çizdi.


Zarif, "Rus ve Türk dostlarımızla işbirliğini sürdürmeye, Soçi'deki kongrede siyasi çözüm bulunması için aynı doğrultuda birlikte hareket etmeye bağlıyız" dedi.
LAVROV: SOÇİ, CENEVRE'DE BAŞARI İÇİN GEREKEN KOŞULLARI SAĞLAYACAK
Öte yandan Lavrov, Ulusal Diyalog Kongresi'nin Cenevre'deki müzakerelerin başarıyla tamamlanması için gereken koşulları sağlayacağını ifade etti.
Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ın koltuktan inmesi de dahil olmak üzere sürekli olarak ön koşul sunan Suriyeli muhalif grupların kendilerini kontrol eden taraflarca ikna edileceğini umduklarını kaydeden Lavrov, bu sayede Soçi'deki kongrenin Cenevre'de başarı elde edilmesi için gereken koşulların oluşmasına katkı sunacağını vurguladı.
Suriye Ulusal Diyalog Kongresi'nin 29-30 Ocak'ta Rusya'nın Soçi kentinde yapılması bekleniyor.
Rusya, İran ve Türkiye'nin garantörü olduğu Astana süreci çerçevesinde çatışmasızlık bölgesi ilan edilen İdlib'de Suriye hükümet güçlerinin ilerlemesine tepki gösteren Ankara, Rusya ve İran büyükelçilerini Türk Dışişleri'ne çağırmıştı.

24 Kasım 2017 Cuma

SURİYE'DEKİ SİYASAL SÜRECİN ZORLUKLARI

Rusya'nın Soçi kentinde bir araya gelen Cumhurbaşkanı Erdoğan, Hasan Ruhani ve Vladimir Putin, Suriye'de 6 yıldan bu yana yaşanan iç savaşı sonlandırabilmek üzere siyasi müzakerelere geçilmesi konusunda mutabık kaldıklarını duyurdular.
Kuşkusuz ki bu durum Astana ile başlayan, Türkiye, Rusya ve İran'ın garantör ülkeler olarak Suriye'deki çatışmaların durdurulması ve terörle mücadele alanında geliştirdikleri işbirliğinin vardığı yeni bir noktayı işaret ediyor.
Zira Astana sürecinden bu yana Suriye'de gerilimin düşürülmesi amacıyla çatışmasızlık bölgelerinin ilan edilerek, bunun somut hale dönüştüğünün görülmesi sürecin bir üst aşamaya evrilmesini kaçınılmaz olarak gündeme getirmişti.
Nitekim Soçi'de gerçekleştirilen üçlü zirvenin ardından yayınlanan ortak bildiride, "Devlet başkanları, Suriye Arap Cumhuriyeti'nin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne olan kuvvetli taahhütlerini teyit etmiş, bahsi geçen gerginliği azaltma bölgelerinin tesis edilmesi ve Suriye ihtilafının çözümüne yönelik hiçbir siyasi girişimin Suriye Arap Cumhuriyeti'nin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne hiçbir suretle halel getirmeyeceğini vurgulamışlardır." İfadelerine yer verilmiş olması önümüzdeki yeni dönemin işaretini ve hassas noktalarını ortaya koymuştur.
Önümüzdeki dönemde yine Soçi'de düzenlenecek "Suriye Ulusal Diyalog Kongresi" kapsamında rejim ve muhalif güçlerinin bir araya gelerek Suriye'deki iç savaşın sonlandırılmasına yönelik siyasi çabaları başlatacağı ve Suriye'nin yeni anayasasının yazılacağı anlaşılmaktadır.
Bu girişimlerin başarılı olması durumundaysa Suriye'de adil ve şeffaf bir sürecin işletilerek nihai aşamada seçimlerin yapılması hedeflenmektedir.
Bu şartlar olgunlaştığında, Birleşmiş Milletler nezdinde yürütülen Cenevre görüşmeleri açısından kolaylaştırıcı ve çabuklaştırıcı bir etkinin doğması, bununda Suriye krizinin çözümüne katkı sağlaması beklenmektedir.
Üç garantör ülkenin bu makul çabalar etrafında birleşmesi son derece önemliyken, diğer yandan PKK/PYD terör örgütü başta olmak üzere bazı önemli meselelerin de olduğu açık bir gerçekliktir.
Bu meselelerle alakalı şuan için üç ülke arasında gözle görülür makul bir yaklaşımın bulunduğunu söyleyebilmek ise güçtür.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, Soçi'deki üçlü zirveden sonra yaptığı açıklamasında söylediği "Suriye'nin siyasi birliği ve toprak bütünlüğü ile ülkemizin milli güvenliğine kasteden terörist unsurların süreçten dışlanması, Türkiye olarak önceliklerimiz arasında yer almaya devam edecektir. Milli güvenliğimize kasteden bir terör örgütü ile aynı çatı altında olmamızı, aynı platformda yer almamızı bizden kimse beklememelidir" sözleri yerinde bir tespit olmakla beraber, ülkemizin hassasiyetlerinin tekraren hatırlatılması anlamında da önemli olmuştur.
Anlaşılacağı üzere siyasi müzakerelere geçiş sürecinde ortada bulunan en büyük engel PKK/PYD terör örgütünün varlığıdır.
Bu mesele iki açıdan zorlu bir dönemin yaşanacağını işaret etmektedir.
Birincisi PKK/PYD meşru bir oluşum değildir. Suriye muhalefetinin herhangi bir kolunu temsil etmemekte, terör örgütü olma sınıfından ismini değiştirse dahi çıkarılamayacak somut gerçekliklere sahiptir.
Ne var ki buna rağmen ABD tarafından şimdiye kadar büyük destek görmüş ve Suriye'nin toprak alanının neredeyse dörtte birinde kontrolü IŞİD'le mücadele bahanesiyle sağlarken, yine bu ülkenin su, petrol ve doğalgaz yataklarının kontrolünü ele alması sağlanmıştır.
Oysa bu süreç kirli ve kesinlikle makul olmayan bir şekilde işlemiş, PKK/PYD ile IŞİD arasında var olan işbirliği Menbiç, Tabka ve son olarak Rakka'da açıkça görüldüğü üzere deşifre olmuştur.
Tabir yerindeyse IŞİD, ABD desteğindeki PKK/PYD terör örgütüne alan açmış, kontrol sahasını genişletmesine fiili olarak yardımcı olmuştur.
Neticede ortaya konulması gereken asıl ölçü PKK/PYD'nin Suriye'de bulunan Kürt nüfusu temsil etmediği gerçeğiyle, kendi hesabı olan ve nihai aşamada sözde bir devlet kurmak üzere önceden belirlenmiş ajandayla desteklenen bir terör örgütü olarak kabul görülmediği müddetçe Türkiye'nin yaşananlara onay vermesini kimse beklememelidir.
İkinci olarak PKK/PYD konusunun ABD ve Rusya arasında kimin kontrolü altında olacağıyla alakalı var olan rekabet ve bununla beraber işbirliği anlayışıdır.
Bu ifadeler birbiriyle tezatmış gibi gelebilir.
Zira Rusya bir yandan PKK/PYD'yi ABD'nin güdümünden çıkararak kendisine çekmeye çalışan bir anlayışa sahip olmakla Washington ile bir rekabetin içerisinde bulunuyorken, diğer yandan kimi yerlerde ABD ile beraber PKK/PYD'nin ilerleyiş ve kontrol sahasını genişletme/koruma çabalarına da destek olmuştur.
Soçi'de gerçekleştirilecek Suriye Ulusal Diyalog Kongresi'ne de Moskova, PKK/PYD'yi Suriyeli Kürtlerin temsilcisi olarak davet etmek isterken, Türkiye'nin itirazları şimdiye kadar bunu geçerli kılmamıştır.
Ancak Rusya'nın bu sorun karşısında ne derecede makul bir seçenek oluşturabileceği, Türkiye'ye hangi teklifle gelebileceği şu aşamada belirli ve kesin değildir.
Özellikle de Türkiye'nin başta Afrin ve Menbiç olmak üzere, bazı yerleşim yerlerindeki PKK/PYD terör örgütünün kendi milli güvenliğine yönelik oluşturduğu tehdidi askeri seçenekler dâhil olmak üzere ortadan kaldırmak isterken!
Üstelik aynı durum Fırat Nehri'nin doğu yakasında yer alan Suriye topraklarının tamamında da geçerli iken!
Diğer yandan siyasi süreci zorlayıcı etki yaratan/yaratacak olan bir başka husus ise Suriye'de İran'ın, iç savaşın başladığı günden bu yana artan etkinliğidir.
İran artık Suriye topraklarında, yani İsrail'in yanı başında askeri üsleri hatta Şam çevresinde inşa etmeye koyulduğu askeri hava alanıyla beraber kimi çevrelerce istenmeyen, potansiyel ve büyük bir tehdit olarak algılanmaktadır.
Başta İsrail ve ABD olmak üzere İran'ın Suriye ve Ortadoğu'daki faaliyetlerinden rahatsız olan Suudi Arabistan, Ürdün, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri ile birlikte Tahran'a karşı açacağı yeni bir cephe Suriye, Lübnan, Irak ve İran'ın kendi topraklarına uzanıncaya kadar geniş bir sahada sancılı bir dönemin yaşanacağını işaret etmektedir.
Bu yöndeki gelişmelerin, Suriye'deki siyasal çözüm girişimlerini engellemek şöyle dursun, çatışmaları daha fazla artırabileceği durumunu herkesin karşısına getirmektedir.
Sonuç olarak Suriye iç savaşının siyasi yollardan çözüme ulaştırılmasına yönelik iyi niyet korunmakla beraber, anlatılan nedenlerden ötürü çokta fazla umutlu olmayı gerektirecek bir durumun bulunduğunu söyleyebilmek şu aşamada zor görünmektedir.
Umulur ki Türkiye'nin hassasiyet ve beklentilerinin karşılandığı bir siyasal süreç başlasın ve Suriye bölünme senaryolarından kurtularak, yıllardan bu yana aradığı huzuru yakalayabilsin…

23 Kasım 2017 Perşembe

Suriye’de barış için Soçi mutabakatı.

Suriye’de 7 yıldır süren iç savaşın sona ermesi için 3 liderden önemli adım... Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Putin ve İran Cumhurbaşkanı Ruhani, Soçi’de masaya oturdu. Zirveden Suriye Ulusal Diyalog Kongresi’nin başlaması kararı çıktı.
Suriye krizinin siyasi çözüm süreciyle ilgili oluşturulan Astana sürecinin garantör ülkeleri Türkiye, Rusya ve İran'ın devlet başkanları dün Rusya'nın Soçi kentinde bir araya geldi. Sanatoryum Rus'ta dün yapılan zirvede Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Suriye konusunu masaya yatırdı.

TRAJEDİNİN SON BULMASI İÇİN ÖNEMLİ ADIM
3 lider Suriye konulu zirve öncesi ve sonrası ortak basın açıklaması yaptı. 2 saat süren zirvede Türkiye, İran ve Rusya, Suriye Ulusal Diyalog Kongresi'nin yapılması konusunda mutabık kaldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, açıklamasında Türkiye'nin kırmızı çizgilerini bir kez daha hatırlatıp şu mesajları verdi:
Bu üçlü zirve Suriye'de akan kanın artık tamamen durması, yıllardır yaşanan trajedinin son bulması bakımından son derece önemli. Suriye halkının kabul edebileceği, kalıcı ve muteber bir siyasi çözümün tesisi edilmesi için ilgili tüm çevrelerin katkıyı sağlaması elzemdir.
2254 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararında tanımlandığı üzere, Suriye halkının öncülüğünde ve sahipliğinde yürütülecek kapsayıcı, özgür, adil ve şeffaf bir siyasi sürecin hayata geçirilmesine yardımcı olmak hususunda görüş birliğine varmış bulunuyoruz. Ülkelerimiz arasındaki bu verimli işbirliğinin tüm bölgeye olumlu etki yapmasını, bölgedeki gerginlikleri ve mezhebi ayrışma riskini azaltmasını ümit ediyoruz.
Bugünkü ortak açıklamamız, işbirliğimizin esaslarını yansıtan ilk adımdır. Ancak bu çabanın başarısı başta rejim ve muhalefet olmak üzere tarafların tutumuna bağlıdır. Uluslararası toplumun tüm sorumlu üyelerini çabalarımızı desteklemeye davet ediyorum.
-Zirve öncesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan ve İran Cumhurbaşkanı Ruhani heyetler arası görüşme gerçekleştirdi. Görüşmelere Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak, MİT Müsteşarı Hakan Fidan da katıldı.
ERDOĞAN: TERÖRİST UNSURLAR DIŞLANMALI
Erdoğan, Türkiye'nin hassasiyetlerine dikkat çekip şöyle konuştu: Milli güvenliğimize kasteden bir terör örgütü ile aynı çatı altında olmamızı, aynı platformda yer almamızı bizden kimse beklememelidir. Suriye'nin siyasi birliği ve toprak bütünlüğü ile ülkemizin milli güvenliğine kasteden terörist unsurların süreçten dışlanması, Türkiye olarak önceliklerimiz arasında yer almaya devam edecektir. Suriye'nin toprak bütünlüğüne ve siyasi birliğine bağlılığımızı ifade ediyorsak, bu ülkeyi bölmeye çalışan eli kanlı bir çeteyi meşru bir aktör olarak göremeyiz.
PUTİN: SURİYE'NİN PARÇALANMASINI ÖNLEDİK
Rusya Devlet Başkanı Putin, zirve öncesi Erdoğan ve Ruhani'nin Astana sürecindeki rolüne dikkat çekerek, "Sizlerin kişisel çabalarıyla çok önemli bir başarı elde ettik. Siz olmadan biz bu başarıyı elde edemezdik" diye konuştu. Putin, Rusya, İran ve Türkiye'nin gösterdiği çabaların Suriye'nin parçalanmasını önlediğini vurguladı. Putin, Suriye Ulusal Diyalog Kongresi'nin başlaması için dışişleri bakanlıklarına talimat verdiklerini açıkladı. Putin, "Suriye'de artık siyasi çözüme yönelik yeni bir aşamaya geçildi. Yıllardır süren iç savaşın sonlandırılması mümkün olabilecek durumdadır. Suriye halkı, kendilerinin ve ülkelerinin kaderini kendileri belirleyecekler. Söz konusu reform sürecinin kolay olmayacağı aşikârdır. Bu süreçte, Suriye hükümeti de dahil olmak üzere, tüm tarafların fedakârlık göstermeleri gerekiyor. Türk ve İranlı liderlerle bugün Soçi'de gerçekleştireceğimiz görüşmelerin, Suriye'nin toprak bütünlüğünü güçlendirecek sonuçlar yaratacağını düşünüyorum" dedi. Türkiye, Rusya ve İran arasında Suriye krizinin çözümüne yönelik ortak bir metnin imzalandığını aktaran Putin, "Söz konusu metinle, üç garantör ülke arasında Suriye'de atılacak adımlar belirleniyor" diye konuştu.
RUHANİ: YENİ BAKIŞ AÇISINI YAKALADIK
İran Cumhurbaşkanı Ruhani zirve öncesi "Çok mutluyum ki 1 yıldan kısa sürede Astana müzakerelerinin başlamasından kısa bir süre sonra İran, Türkiye ve Rusya'nın geniş çabaları sayesinde terörizmle ve aşırıcılıkla mücadele konusunda ve Suriye krizinin siyasi süreç aracılığıyla çözüme ulaşması konusunda bir sonuca ulaştık. Suriye krizini sonlandırmak için bugün yeni bir bakış açısını yakaladık" dedi. Üç ülkenin de Suriye'nin toprak bütünlüğü, bağımsızlığı ve birliği konusunda aynı fikirde olduğunu, görmekten memnuniyet duyuyoruz"dedi. Ruhani zirve sonrası ise şu açıklamayı yaptı: Suriye Ulusal Diyalog Kongresi yeni anayasa düzenlenmesi adına yararlı olacak. Yeni anayasa üzerinde de Suriye'de özgür ve adil bir seçim gerçekleşmesi öngörülüyor. Bu bütün bölge için barış ve istikrar mesajı olabilir.
SAVAŞIN KAYBEDENİ SİVİLLER
Londra merkezli Suriye İnsan Hakları Gözelemevi'nin son raporlarına göre Mart 2011'den beri süregelen Suriye iç savaşında yaşamını yitirenlerin ve kayıplara karışanların sayısı 465 bini geçmiş durumda. Savaş dolayısıyla 5.1 milyon kişinin ülkeden kaçtığı, 6.6 milyon kişinin ise ülke içinde yer değiştirmek zorunda kaldığı söyleniyor. Kayıtların dışında kalan ölümler ve göçler de hesaba katıldığında, Suriye savaşının bilançosunun açıklanan rakamlardan çok daha ağır olduğu tahmin ediliyor.
ORTAK BİLDİRİDE YPG TERÖR ÖRGÜTÜ VURGUSU
Üçlü zirvesinin ardından yayımlanan ortak bildiride, Suriye'nin toprak bütünlüğüne kast eden ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın özellikle altını çizdiği YPG terör örgütü üstü kapalı bir şekilde yer aldı. Bildiride, "Devlet Başkanları, Suriye Arap Cumhuriyeti'nin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne olan kuvvetli taahhütlerini teyit etmiş; bahsi geçen gerginliği azaltma bölgelerinin tesis edilmesinin ve Suriye ihtilafının çözümüne yönelik hiçbir siyasi girişimin Suriye Arap Cumhuriyeti'nin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne hiçbir suretle halel getiremeyeceğini vurgulamışlardır" denildi.
ESAS YÜK TÜRKİYE'NİN OMUZUNDA
Putin, milyonlarca sığınmacıya kapısını açan Türkiye'nin rolüne şu sözlerle değindi: "Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, sığınmacılarla ilgili esas yük Türkiye'nin omuzlarında. Milyonlarca Suriyeli Türkiye'de bulunuyor ve bu eşi benzeri olmayan bir durum" ifadesini kullandı.
HEDEFLERİ MÜSLÜMANLARI FELÇ ETMEK
Cumhurbaşkanı Erdoğan dün Soçi'ye gitmeden önce İstanbul Kongre Merkezi'nde, İslam İşbirliği Teşkilatı Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesi'nin (İSEDAK) 33. Toplantısı'nda konuştu:
 İslam dünyasının birliğini, beraberliğini, zenginliklerini ve istikbalini yok etmeye yönelik kirli bir senaryo oynanıyor. İslam toplumları içeriden çökertilmeye çalışılıyor. Hedef yalnızca petrolümüz, doğal kaynaklarımız, insan gücümüz değildir. Burada asıl hedef İslam medeniyetinin hayat pınarlarını kurutmaktır. Amaç, Müslümanların omurgasını çürütmek, hepimizi felç etmektir.
 Batılı kurum, kuruluş ve değerlerin itibarı giderek daha fazla örseleniyor. Suriye'de 7 yıldır vahşete karşı sergilenen kayıtsızlık, mültecilere sınır kapılarında insanlık dışı muameleler, Batı'nın gerçek yüzünü gösterdi.


29 Kasım 2017 Çarşamba

BAHÇELİ'DEN ABD VE CHP'YE SERT MESAJ

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli, ABD'deki Sarraf davasıyla ilgili ''Türkiye'ye tezgah kurulmakta, Türk ekonomisinin çökertilmesi hedef alınmaktadır. Dava, Türkiye'de siyasi sonuçlar doğurmak amacıyla saptırılmakta ve yönlendirilmektedir" dedi.

Bahçeli, "CHP, başkalarının dümeninden tutunup akıl tutulması yaşayabilir. İftira siyasetinden medet umabilir. Türkiye'yi yabancı ülkelere sürekli şikayet edebilir, etmiştir de. Bize düşen, bunların foyasını meydana çıkarmaktır. Bu müflis CHP kafasına soruyorum: Oğlan babadan görür at oynatmasını, kız anadan görür sofra donatmasını, peki siz kimden gördünüz böylesi çürük ve çorak siyaseti" açıklaması yaptı.
Partisinin grup toplantısında konuşan Bahçeli, Türkiye ve dünya gündemiyle ilgili önemli açıklamalar yaptı.

'' ÜLKÜCÜ TÜRK GENÇLİĞİ KININDAN ÇIKMIŞ KILIÇ GİBİ PARLAMIŞTIR''
Sözlerine, ''Geçtiğimiz hafta sonu başkent Ankara görkemli ve göğüs kabartıcı bir toplantıya ev sahipliği yapmıştır. "Doğumunun 100.Yılında Başbuğ Alparslan Türkeş Türk Gençlik Kurultayı" muazzam bir katılımla, coşkulu bir atmosfer altında gerçekleşmiştir. Yüzbinler Ankara'ya akmıştır'' diyerek başlayan Bahçeli,''Türk Gençliği adeta kükremiş; dosta güven, düşmana korku salmıştır. Oluşan heyecan dalgası ümitlerimizi kamçılamıştır.
Dimdik duruş sergileyen Ülkücü Türk Gençliği şevkimizi kabartmıştır.
Gururla hatırlatırım ki;
Merhum Ord.Prof.Dr. Fuat Köprülü, Atatürk'e; 1924'de kurulan Türkiyat Enstitüsü'nün ambleminin nasıl olması gerektiğini sorduğunda şu cevabı almıştı: "Fuat Bey, karlı Tanrı Dağları'nın önünde elinde meşale tutan bir Bozkurt olsun, bu meşale genç Türkiye Cumhuriyeti'nin ilminin ifadesi olsun. Ergenekon'dan çıkmamızda kılavuz olan Bozkurt, Türklüğün Anadolu topraklarındaki yeni devletinin kuruluşunu ifade etsin." 
Merhum Başbuğumuz da; "Ergenekon seddinden geçerken önümüzde bir Bozkurt vardı. Türklük için en güzeli ne pahasına olursa olsun elde etmek mücadelesinde binlerce Bozkurt olarak yürümekteyiz. Yarın ise hür ve mesut ufuklara milyonlarca Bozkurt olarak koşacağız." öngörüsüyle umut saçmıştı.
Allah aratmasın, eksiklerini göstermesin, bugün milyonlar kutlu mücadelemizin destekçileri, canlı tanıklarıdır.
İşte o Bozkurt ruh, işte o Bozkurt şuur Ankara'ya damga vurmuş, nitekim akan suları durdurmuş, tehditlere sur çekmiştir.
Bozkurtların ölümüne umut bağlayanlar, Bozkurtların dirilişiyle şaşkına dönmüşler, küçük dillerini yutmuşlardır.
Ülkücü Türk Gençliği kınından çıkmış kılıç gibi parlamıştır.
Yayından fırlamış ok gibi göz kamaştırmıştır'' açıklaması yaptı.

''TÜRKEŞ BEY'İN EMANETLERİ ÇOK ŞÜKÜR EHİL VE EMİN ELLERDEDİR''
Bahçeli, şunları söyledi: ''Partimizin kurucu Genel Başkanı Merhum Başbuğumuz Alparslan Türkeş Bey'in doğumunun 100.yılında Türk ve Türkiye sevdasıyla kavrulan yiğit yürekler güçlü bir iradenin ilan ve ifadesini haykırmışlardır.
Türkeş Bey'in emanetleri çok şükür ehil ve emin ellerdedir.
Hedefleri hedefimiz, fikirleri fikrimiz, hayatı ise fani ömrümüzün kıvanç kaynağıdır.
Bizzat demişti ki: "Türk milliyetçiliği, Türk milletinin kendi varlığını, meşru savunma isteğinden, meşru savunma duygusundan doğmuş bir şuur ve duygudur."
Ardından da şunları dile getirmişti: "Türkçülük, milliyetçilik anlayışımız manevi şuurlanmaya dayanır. Bu temel üzerinde Türklük şuuruna erişmiş, samimi olarak ben Türküm diyen herkes Türk'tür." 
Özellikle "mezhepçiliğe, coğrafyacılığa, laboratuvar ırkçılığına inanmadığımızı" söyleyen O'ydu.
"Başka milletleri küçük gören, dünya barışını tehlikeye sokan antropolojik ırkçılık Türk milliyetçiliğinin dışındadır" diyen O'ydu.
"Milliyetçilik anlayışımızın maneviyatçı, akılcı, demokratik ve çağdaş" olduğuna vurgu yapan da O'ydu. 
"Yeni bir Türk mucizesi doğmalıdır. Doğacaktır. Belki yarın, belki yarından da yakın." müjdesini veren de O'ndan başkası değildi.
Merhum Türkeş Bey'in ifade ettiği üzere, Türklük bugün de eski dünyanın belkemiğini teşkil eden bölgede, milletlerarası hayat ve siyasetin en haraketli kuşağındadır.
Son yüz yıl içinde uğranılan felaketler, geçirilen ciddi mücadeleler milletimizin büyük hayat ve hâkimiyet gücünü kıramamıştır.
Milliyetçi Hareket'in insan sevgisine dayandığı,
Demokrasiye inandığı,
İnsanlığa düşman, insanlığı bölücü her sistem ve ideolojiye karşı olduğu da Merhum Türkeş Bey'in net görüşleri arasındadır.
Milliyetçiliğimizin amacı, bütün vatandaşlarımızı hiçbir ayrım yapmaksızın; din, mezhep ve ırk farkı gözetmeksizin kucaklamak, sevmek ve insanca yaşama şartlarına kavuşturmaktır.
Yine Başbuğumuzun tespitiyle söyleyecek olursak, "Milliyetçiliğin karşısına çıkmak, kale kapılarını düşmana açmak demektir."

''MİLLİYETÇİ HAREKET PARTİSİ AKIN AKIN GELİYOR''
Milliyetçiliği kim öcü gösteriyorsa, milliyetçiliği kim ötekileştirip öğütmek için uğraşıyorsa, biliniz ki; keçeden topuz, ipten üzengi, tahtadan kılıç yapmakla oyalanan ucuz ve ucube şahsiyetlerdir.
Ankara'da yapılan muhteşem toplantımızı görmek istemeyen, görülmemesi için olan biten tüm imkanlarıyla direnen ne kadar yazar, çizer, medya kuruluşu varsa, kalemizi içten yıkmak için pusuya yatmış işbirlikçilerdir.
Ne kadar görmeseler de, Milliyetçi Hareket Partisi akın akın geliyor.
Ne kadar ihmal ve inkar etseler de Türk milleti sevdalılarına sahip çıkıyor.
Bunlar için milliyetçilik korku, MHP ise hasımdır.
Malumlarınız olacağı üzere, bittiğimizi söylüyorlardı.
Eridiğimizi ileri sürüyorlardı.
Baraj altı polemikleriyle vakit harcıyorlardı.
Taban kaymasından, çatı çökmesinden, gövdenin yarılmasından bahsedenler de keçeyi suya atmış çıkan yerlerini taşlamakla zaman geçiriyorlardı.
Birbirlerinin tavuğuna kış demeyen güruh, Bozkurt'un ürkeceğini ahmakça, aptalca, küstahça ima ve iddia ediyordu.
Ne oldu, Allah bağışlasın, Ülkücü Türk Gençliği alayını zelzele gibi titretti, iftiralarını devirdi, hepsini çılgına çevirdi. 
Anca beraberiz, kanca beraberiz diyen Milliyetçi-Ülkücü irade, nemelazımcılığa kapılmadan, kara propagandaya aldırmadan; eyyamcıları, entrikacıları, erdemsiz niyetleri, ihanete yakasını kaptırmış tüm bereketsizleri hallaç pamuğu gibi savurdu.
Türk Gençliği gidene ağam gelene paşam demeyecektir.
Ve bizim gözümüz gibi sakınacağımız bir gençliğimiz vardır, onlar Türk istikbalinin güvencesidirler.
Bazılarının öylesine çirkin ithamları vardı ki, arpaya katsanız at yemeyecek, kepeğe katsanız it yemeyecektir. 
Elbette bunlar ağızlarının payını da tam olarak almışlardır.
İyisini kötüsünü bilmeyiz, orasını burasını anlamayız, şuna buna kafa yormayız; gerçekten de 26 Kasım Pazar günü Ankara'da mahşeri bir kalabalık davasını tıpkı bir bayrak gibi yüceltmiştir.
Türk milliyetçilerinin haklı ve meşru mücadelesi göz doldurmuş, gönüllere girmiştir.
Paslı kulaklar varsın duymasın.
Sisli gözler varsın görmesin.
Mühürlü kalpler varsın idrak etmesin.
Milliyetçi-Ülkücü Hareket günden güne büyüyerek, devamlı gücüne güç katarak, dünüyle kucaklaşıp geleceğe yürümektedir.
Kıskananlar varmış, bunlar boşuna heves etmesinler, kirli yüzlerini rüyada görsek hayra yormayız.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk demişti ki: "Ben Erzurum'dan İzmir'e sağ elimde tabanca, sol elimde sehpa, öyle geldim."
Biz de bir elimizde al bayrak, diğer elimizde üç hilalli sancak, yüreğimizde vatan ve millet sevgisi, aklımızda büyük ve müreffeh bir Türkiye özlemiyle durmayacağız, durdurmaya kalkışanları da Allah'ın izniyle mağlup edeceğiz.
Bazları da var ki, tıpkı karabatak gibi, bir görünüp bir kayboluyorlar.
Tıpkı karaçalı gibi, ara bozmak, araya girmek, gıybet yapmak, onu bunu çekiştirmek, dedikodu çarkını çevirmek için zannederseniz özel görevli gibi çalışıyorlar.
Bir kısım siyasi mevta ve marazi tipin MHP'nin milliyetçilik anlayışına itirazları varmış.
Bunlar gelsinler de dertlerini külahıma anlatsınlar.
Bunların ipiyle suya inilmez, sularına pirinç haşlanmaz.
Her seferinde uyarıyor, her defasında akıllarını başlarını almalarını söylüyoruz; ne çare, bana mısın demiyorlar. 
Niye rahatsızlar, çünkü köksüzlüğün pençesindeler.
Niye rahatsızlar, çünkü kimliksizliğin esiri olmuşlar.
Niye rahatsızlar, çünkü Türk'e düşman kesilmişler.
Allah yazdıysa bozsun, Türkiye işgal edilse ilk sevinecek bunlardır.
Allah korusun, Türk milleti bölünüp parçalansa havalara uçacak, sevinç naraları atacak bu çukur şahsiyetlerdir.
Birlik ve beraberlik yara almış olsa, emperyalizm hakimiyet kursa, milli ve yerli ne varsa tökezleyip yere düşse, önce bu kripto ve karanlık niyetler alkışlayacaktır.
PKK'ya evet diyenler, İmralı canisine hürmet edenler, FETÖ'yle aynı çuvala girenler elbette bize itiraz edecekler, ilkesiz ve ikiyüzlü tavırlarıyla rezilliklerinin altında ezileceklerdir.
Unutmayınız ki, ikiyüzlünün dilinde aldatıcı tat, kalbinde kahredici fesat gizlidir.

''BİZİM PENSİLVANYA YETİŞTİRMELERİNDEN, FETÖ'CÜ YURTSUZLARDAN DUYACAĞIMIZ BİR ŞEY YOKTUR''
MHP'nin milliyetçiliğini kabullenemeyenlere, yaşlı gözleriyle kum torbasına dönenlere tavsiyem, önce edep, önce ahlak, önce adamlık, önce insanlık öğrenin.
Bizim milliyetçiliğimizin kaynağı millet sevgisi, tarihimizin mirası, kimliğimizin unvanı, düşmanların ezeli korkusudur.
Bir gün Camide safa girip, diğer gün kilisede mum yakanlar bizi anlayamaz.
Akıl dağıtılırken değirmene karpuz öğütmeye gidenler bizi algılayamaz.
Takdir edersiniz ki, zihin fukara oldu mu, akıl ukala olurmuş.
Dengesi kaybolanların, korkuyla ürperenlerin, kaygıyla yaşayanların dili laçkaya dönermiş.
Bizim Pensilvanya yetiştirmelerinden, FETÖ'cü yurtsuzlardan duyacağımız bir şey yoktur.
Bizim Türk düşmanlarına bekçilik yapanların, hıyanete yakasını kaptırmışların, haçlıların sözcülüğüne soyunanların oyunlarını Allah'ın izniyle bozacağımız günler de çok yakındır.
Türk milliyetçiliğine itiraz edenler, hakaret ve hıyanetten geçinenler; unutmayınız ki, ya Kandil, ya Pensilvanya, ya da İmralı'ya köle olmuş yıkım, yabancı ve yozlaşma hayranlarıdır.
Elbette hiçbir parti, hiçbir siyasi gelenek tıpatıp birbirine benzemek zorunda değildir. Kaldı ki bu doğru da değildir.
Her partinin, her fikrin, her siyasi düşüncenin kendine özgü bir alanı, nevi-i şahsına münhasır bir çizgisi vardır ve olmalıdır.
Ancak vatan savunmasında, millet mücadelesinde, milli olmak konusunda payda ortak, zemin aynı, şuur birdir. Ve şu anda bu durum hamd olsun Türkiye'de vasat bulmuştur.
FETÖ'nün yörüngesinde kiriştek gibi dönen çürümüşlerin beyhude gayretleri çelik bir halat gibi sağlam olan 7 Ağustos Yeni Kapı ruhunu, 16 Nisan Halkoylaması şuurunu kıramayacaktır.
Sözlerimin bu aşamasında; "Doğumunun 100.Yılında Başbuğ Alparslan Türkeş Türk Gençlik Kurultayı"na katılan tüm kardeşlerimi, emek veren dava arkadaşlarımı içtenlikle tebrik ediyor, hepsiyle övünüyorum.
Merhum liderimize ve aziz şehitlerimize Allah'tan rahmet niyaz ediyorum.

''CAMİYE SALDIRI, İSLAM'A SAVAŞTIR''
Geçtiğimiz Cuma Günü, yani 24 Kasım'da, son yılların en dehşet verici katliamı Mısır'da yaşanmıştır.
Mısır'ın El Ariş kentinin batısındaki El Ravda Camiinde, Cuma Namazı esnasında hunhar bir terör saldırısı düzenlenmiştir.
27'si çocuk olmak üzere tam 305 kişi hayatını kaybetmiş, 120'yi aşkın kişi de yaralanmıştır.
Bu tablo korkunç bir terör eylemidir.
Olan biten alçaklık şiddetli bir insanlık suçudur.
Sayıları 25 ila 30 arasında değişen teröristler bombalarla, otomatik silahlarla insanların üstüne ölüm saçmışlardır.
Mısır halkına bir kez daha başsağlığı dileklerimi iletiyorum.
Ve bahse konu insanlık dışı eylemi şiddetle lanetliyorum.
Camiye saldırı, İslam'a savaştır.
Camiye bomba, mazlumlara kurşun en ağır suç ve günahtır.
Bu kanlı saldırıyı IŞİD'in yaptığı dile getirilmiştir.
Hangi vicdan sahibi bu saldırıyı onaylayabilir?
Hangi insaf sahibi bu vahşiliği görmezden gelebilir?
IŞİD'li canilerin sakal bırakması boşunadır.
Bu alçak teröristlerin İslam'la en ufak bir bağ ve bağlantısı dahi yoktur.
Bunlar İblis'in Ortadoğu merkezli garnizonudur.
Bunlar Müslüman görünümlü müşrik, insan görünümlü canavarlardır.
IŞİD'in ve bu terör örgütünün Mısır kolu olan Ensar Beyt el-Makdis'in gözünü kan bürümüştür.
Türkiye, dost ve kardeş Mısır halkının acılarını paylaşmak amacıyla 27 Kasım 2017'de, yani dün, tüm yurtta ve dış temsilciliklerde bir günlük yas ilan etmiştir.
Bu siyasi tasarruf yerinde ve isabetlidir.
Bu karar, terörizme karşı bölgesel nitelikli ortak bir cephenin, ortak bir refleksin tesisinde önemli bir adımdır.
Mısırla tarihsel bağlarımız güçlüdür.
Mısırla kültürel ilişkilerimiz çok eskilere dayanmaktadır.
Bu itibarla, Mısır'daki vahşete haklı olarak en üst seviyeden tepki gösterilmesi makul ve makbul bir hamledir.
İran Cumhurbaşkanı, "IŞİD sona erdi" dese de, bu açıklamanın henüz somut bir delilini Ortadoğu coğrafyasında görmek pek mümkün değildir.
IŞİD, kiralık bir çetedir ve zamanı geldiğinde efendileri tarafından tasfiye edilecek, kenara alınacaktır.
Katıksız bir İslam düşmanıdır, kaskatı kesilmiş insanlık katilidir.
Zehirde şifa, zalimde vefa, zulümde sefa aranmayacak, aransa da bulunamayacaktır.
IŞİD, diğer terör örgütleri gibi barbardır, gaddardır, canidir, vandaldır.
FETÖ, IŞİD'in kılık-kıyafet değiştirmiş hali, farklı şekil ve kalıplara girmiş tali koludur.
İki terör örgütü arasında azımsanmayacak benzerlikler vardır ve ortadadır.
IŞİD'i kurup kudurtan çevrelerle, FETÖ'yü besleyip büyüten çevreler bir ve aynıdır.

''BUNLARIN HEPSİ AYNI TORNADAN ÇIKMIŞLARDIR''
Her IŞİD'çi aynı zamanda FETÖ'cü, her FETÖ'cü aynı zamanda IŞİD'li, PKK'lı, YPG'li, kısaca özetlersek gedikli ve tek dişi kalmış Türk ve Türkiye düşmanlarıdır.
Bunların hepsi aynı tornadan çıkmışlardır.
Bunların hepsi terörizmin yeni nesil katil örgütü ve küresel cinayet yapılanması tarafından tasarlanmış yeni sürüm taşeronlarıdır.
Ne acıklı bir manzaradır ki, İslam ülkeleri adeta ambar dibi deşiyorlar.
Adeta asılmaya gidene can sipariş ediyorlar.
Bugünkü şartlarda, IŞİD'in neden olduğu devasa yıkım üzerine konuşan, çare arayan, kaygı duyan kaç ülke vardır?
IŞİD'in İslam'a verdiği hasarları, İslam'ın saygınlığında açtığı derin yaraları, Ortadoğu'da neden olduğu geniş yarıkları mesele eden, kafa yoran samimi ve sorumlu alimler, din ve devlet adamları ne yapıyor, neden geride duruyorlar?
Nedir onları korkutan?
Nedir onları atalete, acziyete, akamete iten sebepler?
Ne şiş yansın ne kebap aymazlığıyla nereye kadar bitaraf kalacaklar?
"Kazan kazana kara demiş, tavanın da aklı gülmekten gitmiş", diyen birileri çıkar diye mi endişe duyuyorlar?
Bu şuursuzluk, bu duyarsızlık, bu omurgasızlık olur şey değildir.
Neresinden baksak hezimettir.
Neresinden tutsak elimizde kalmaktadır.
Tutarsızlık diz boyudur.
Komşu coğrafyalarda tedirginlik had safhada, dağınıklık doruktadır.
Koskoca İslam ülkelerinin istikrarsızlık ve iradesizlik selinin önünde kuru kütük gibi sürüklenmesi hayra alamet görülemeyecektir.
Her insaf ve ihlas sahibi insan, kendi kendine ne günlere kaldık diyerek, ahlaki itirazını yüksek sesle dillendirmektedir.
IŞİD'li teröristler, ABD'nin himaye ve gözetimi altında Rakka'dan kamyon kasalarında güvenle çıkabiliyor.
Suriye Demokratik Güçleri isimli paravan terör karteli ise buna mihmandarlık yapıp çevre güvenliğini sağlıyor.
Tam bir kepazelik karşımızdadır.
Tahliyesi an be an kameralara yansıyan teröristlerin bir bölümünün Suriye'nin farklı noktalarına dağıldığı, bir bölümünün de Türkiye'ye geldiği iddia edilmektedir.
Bu teröristlerin Türkiye'de ne yapacakları, hangi hain ve kanlı saldırıların hazırlığı içinde oldukları şu aşamada belirsizliğini korumaktadır.
Küresel güçler, bir yandan PKK-PYD-YPG'yi silahlandırırken, diğer yandan IŞİD ve tek yumurta ikizi FETÖ'yü üzerimize kışkırtmaktadır. 
Nasıl bir oyun sahnededir? 
Nasıl bir karanlık senaryo devrededir?
Ve bu oyun, bu senaryo İslam ülkeleri tarafından hangi bahaneyle, hangi gerekçeyle sineye çekilmekte, görmezden gelinmektedir?
Varsayalım çekmediler, diyelim görmezden gelmediler, o zaman sonuç nedir, sorunların çözülmesi için alınmış mesafeler nerededir?
IŞİD, FETÖ, PKK-PYD ile aynı karede, aynı kümede, aynı şer planın gündüz şapkalı, gece külahlı parçalarıdır.
Hakikaten de, aşağı koysak pas, yukarı koysak is olacaktır.
Karşımızda ölümü gösterip Türkiye'yi ve bölge ülkelerini sıtmaya razı etmeye çalışan iğrenç bir tertip vardır.
ABD Başkanı, IŞİD'i Obama kurdu demişti.
Hatta IŞİD'in Obama'yı onurlandırdığını söylemişti.

''İHANET FOLLUĞUNUN KURUTULMASI, BATILI ÜLKELERİN KATİL DUBLÖRLERİNİ KULLANMAKTAN VAZGEÇMELERİ KAÇINILMAZ BİR İHTİYAÇTIR''
Şu gerçeği bilmek lazımdır ki, hiçbir terör örgütü, dış desteksiz yaşayamayacak, takviye ve tahkimat görmeden var olamayacaktır.
ABD'nin terör örgütlerinden elini derhal çekmesi tarihi ve insani kapsamda bir mecburiyettir.
İhanet folluğunun kurutulması, batılı ülkelerin katil dublörlerini kullanmaktan vazgeçmeleri kaçınılmaz bir ihtiyaçtır.
Tarih bir milletin kanını, hakkını, varlığını hiçbir zaman inkar etmemiş, etmeyecektir.
Türk milleti varlığının bedelini ödemiş, sırasını savmıştır.
Helal ve tertemiz kanlarını döke döke bu toprakları yurt yapmıştır. Ve konu kapanmıştır.
Hangi terör örgütü olursa olsun, bunlar kimlere sırtlarını dayarsa dayasın, haçlı hayalleri kimlerin aklını başından alıp gözünü karartırsa karartsın, vatan Türk'tür, millet Türk'tür, Türkiye Cumhuriyeti bir karış toprağından, tek bir insanından vazgeçmeyecek, ihaneti zilletiyle birlikte boğacaktır.
Türk milleti yek vücuttur, milli ve manevi yadigarlarına son neferine kadar sahip çıkacaktır.
Milliyetçi Hareket Partisi olarak hasım ve hıyanet odaklarını uyarıyor ve hepsine açıkça sesleniyoruz ki: "Türk'üz ve düşmanız size, kalsak da bir kişi."

SOÇİ ZİRVESİ
İran Cumhurbaşkanı Ruhani, Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Putin, ülkemizi temsilen de Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan 22 Kasım 2017'de Rusya'nın Soçi şehrinde bir araya gelmişlerdir.
Türkiye Cumhurbaşkanıyla Rusya Devlet Başkanı bu yıl içinde 8 defa görüşmüşlerdir.
Soçi zirvesinde, üç ülke, Suriye'de istikrar ve barışın tesis edilmesi maksadıyla aktif işbirliğinin sürdürülmesiyle ilgili kararlılıklarını teyit etmişlerdir.
Suriye'deki ateşkes rejiminin muhafaza ve tahkim edilmesi konusunda garantör ülkeler şu ana kadar kazasız belasız ve eşgüdüm halinde çalışmışlardır.
Bu durum bölgesel huzurun temin faaliyeti adına ümit ve memnuniyet vericidir. 
Türkiye, İran ve Rusya'nın; IŞİD, Nusra Cephesi ve BM Güvenlik Konseyi tarafından tanımlanan diğer tüm terör örgütlerinin tam anlamıyla yenilgiye uğratılmasına yönelik işbirliğini sürdürecek olmaları önemli bir kazanımdır.
Ülkemizin de içinde yer aldığı Astana Süreci, Suriye'de istikrar ve barışı sağlamada kayda değer bir imkândır.
Üç ülke Suriye'de yerleşik ve köklü ihtilaflara siyasi çözüm bulma konusunda mutabık kalmışlardır.
Bu anlamlı bir gelişmedir.
Ayrıca, Suriye'nin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne hiçbir surette halel getirilmeyeceğinin vurgulanması bize göre çok yerinde, çok değerlidir.
Üç ülke, yakın bir zamanda, yine Soçi'de, Suriye hükümet temsilcilerini, bu ülkenin bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne bağlı olan muhalefet unsurlarını Suriye Ulusal Diyalog Kongresi'ne yapıcı şekilde katılım sağlamaya çağırmışlardır.
Ve de kongre katılımcılarının üç ülkenin aralarında yapacakları istişarelerle belirleneceği anlaşılmaktadır.
Şu kadar ki, PYD'nin sözü edilen Kongreye katılıp katılmayacağı belirsizliğini muhafaza etmektedir.
Türkiye buna karşı, Rusya ise maalesef razıdır.
Anlaşılan üstesinden henüz gelinememiş bu anlaşmazlık nedeniyle Suriye Ulusal Diyalog Kongresi'nin Şubat ayına ertelendiği dün itibariyle belli olmuştur.

''PYD DEMEK PKK DEMEKTİR''
Eğer PYD'nin, Soçi'de taraf veya muhatap olarak bahsi geçen kongreye katılımı halinde Suriye'nin toprak bütünlüğünden, bağımsızlığından ve egemenlik haklarından bahsetmek en nazik ifadeyle anlam ve muhtevasını kaybedecektir.
PYD demek PKK demektir.
PKK demek düşman demek, terör demek, bebeklere kurşun sıkan, masumlara bomba fırlatan, hainliği meslek edinmiş şerefsizlik demektir.
Değerlendirmemiz odur ki, Türkiye Soçi ruhuna, zirve ortağı ülkelere saygılıdır.
Soçi'den çıkacak sonuç sadece Suriye'yi bağlamayacak, Türkiye ve bölge ülkelerini de birinci dereceden etkileyecektir.
Özellikle Rusya'nın PYD'yle arasına mesafe koyması, PKK'ya kategorik tepki göstermesi temennimiz, isteğimiz ve arzumuzdur.
''ÇOĞU NATO ÜYESİ OLAN ÜLKELER TÜRKİYE'YE PKK-YPG ÜZERİNDEN CEPHE AÇMIŞLARDIR''
Soçi'de süreç bu şekilde işliyorken, Türkiye ile ABD arasında verimli geçtiği söylenen bir telefon diplomasisi yaşanmıştır.
Geçtiğimiz Cuma günü, ABD Başkanı Trump, Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan'ı telefonla aramıştır.
ABD Başkanı telefon trafiğinden önce, Ortadoğu'da şahsına miras kalan karmaşık duruma barış getirmek için Cumhurbaşkanıyla konuşacağını duyurmuştu.
Sanki nedamet getirir gibi değerlendirme yaparak, Ortadoğu'da kaybedilen hayatlardan ve 6 trilyon dolara mal olan bir hatanın varlığından memnuniyetsiz olduğunu sosyal medya vasıtasıyla ima ve adeta ilan etmişti.
En azından bu sözleri gecikmiş bir vicdan muhasebesi şeklinde yorumladığımızı söylemek isterim.
Açılan yaranın deşilmesi doğaldır ki, kimseye bir fayda sağlayamayacaktır.
Biz her zaman dostlukla gelene hoş geldin, düşmanlıkla gelene ise hoşt demekten gocunmaz, vazgeçmeyiz.
Sayın Erdoğan, Trump ile yaptığı telefon görüşmesinin verimli geçtiğini açıklamıştır.
Ülkemiz Dışişleri Bakanı da, "ABD'nin artık YPG'ye silah vermeyeceğini" duyurmuştur.
Bunun ne kadar inandırıcı, ne kadar gerçekçi bir karar ve irade olduğunu zaman gösterecektir.
ABD'nin geçmiş uygulamalarına, geçmişteki sözlerine baktığımızda ister istemez kafalardaki soru işaretleri artmaktadır.
Geride kalan yıllarda, PKK'nın Fırat'ın doğusuna çekileceğini söylemiş, fos çıkmıştı.
YPG'ye verilen silahların seri numaralarının Türkiye'yle paylaşılacağını vaat etmiş, bu da asılsız çıkmıştı.
ABD, Türkiye'yle teröre karşı anlık istihbarat paylaşımı yapacaktı, şu gafilliğe bakınız ki, terör örgütleriyle paydaş oldu, sürekli paslaştı.
Beyaz Saray yönetimi bugüne kadar PYD-YPG'ye 3 binin üzerinde tırla silah gönderdi.
Bunlar arasında zırhlı araçlar, tahrip gücü yüksek silahlar, tank ve helikopterlere karşı kullanılan füzelerin varlığı bilinen gerçeklerdendir.
Hafif ve ağır makineli tüfekler, gece görüş dürbünleri, kızılötesi lazer aydınlatıcı dürbünler ABD'nin PKK'ya kirli ikramlarından bazıları olarak da milli hafızalardadır.
Şunun gayet açık seçik farkındayız ki, ABD'nin hava, eğitim ve silah desteği olmadan PKK-PYD terör örgütlerinin sınırlarımızın hemen dibinde tutunmaları imkansızdır.
Bu nedenle, YPG'ye silah yok sözünün sahadaki yansımalarının ne olacağı, ne kadar uygulanıp uygulanmayacağı kuşku verici bir belirsizliktir.
Sadece ABD değil, IŞİD'le mücadeleye destek veren çok uluslu koalisyona üye 20'ye yakın ülkenin YPG'ye silah verdiği gizlenemeyecek boyuttadır.
Ve bu yürek yaralayıcı gerçek medyaya yansımıştır.
Yani, çoğu NATO üyesi olan ülkeler Türkiye'ye PKK-YPG üzerinden cephe açmışlardır.
NATO'nun Norveç ve Kanada komplosu, anlayacağınız boşuna icra edilmemiş, rastgele uygulamaya konulmamıştır.
Türkiye'nin cenderede olduğu su götürmez bir hakikattir.
Milli bekamız çok yönlü tehdit altındadır.
Terör örgütleri Türkiye'ye karşı koz olarak kullanılmaktadır.
ABD ise bu karanlığın göbeğindedir. 
Ve bu karanlıktan geri adım atma teşebbüs ve eğilimi ise ihtiyatla karşıladığımız, iyimser olmak için çabaladığımız, iyi niyetle bakmak istediğimiz bir halin özetidir.
Türkiye'nin müttefikleriyle hukukunu düzeltme arayışı bir gelişmedir.
Ama bu gelişme tabiatıyla tek taraflı olamayacaktır.
Herkese düşen sorumluluklar vardır.
NATO'nun gizli gündemi değişmeden, ABD'nin ve diğer müttefik görünümlü ülkelerin mevcut şüpheli pozisyonları düzelmeden Türkiye'nin tehdit algılamalarında azalma, kabul edeceğiniz üzere, beklenemeyecektir.

''TÜRKİYE'YE TEZGÂH KURULUYOR''
Şu sıralarda ABD'de süren bir yargı süreci vardır.
Aynı zamanda Türk vatandaşı olan İran kökenli karanlık bir şahıs üzerinden adeta Türkiye yargılanmak, sanık sandalyesine oturtulmak, sorguya çekilmek istenmektedir.
Bilinmesini isterim ki, buna hiçbir ülkenin, hiçbir gücün hakkı yoktur.
Amerika'daki dava, yargı yetkisi bakımından hukuki olmaktan çıkmış, siyasallaşmıştır.
Sanığı, tanığı, itirafçısı, jürisi, bilirkişisi, savcısı ve yargıcıyla Türkiye'yi hedef alan bir komplo senaryosu sahneye konulmuştur.
FETÖ'cü hainler, Türkiye'ye husumet duyan lobiler ve bütün melanet odaklar bu senaryoya dahil olmuşlardır.
Şu hususları bütün açıklığıyla baştan ortaya koymak isterim ki;
Zarrab denilen şarlatan, ABD'nin kendi kanunlarına göre bir suç işlediyse, yargılansın ve hakettiği cezaya çarptırılsın.
Buna kim itiraz edebilir, bundan kim rahatsız olabilir?
Türkiye'de, Türk topraklarında işlenen bir suç varsa, bunun hesabının sorulacağı yer de Amerika mahkemeleri değil, Türk yargısıdır.
Bu kirli şahıs, bu suçlar için Türkiye'ye iade edilmeli, ABD bu konuda elindeki bilgi ve belgeleri Türkiye'ye vermelidir. 
Ve de Türkiye'de yargılanmalı, en ağır şekilde cezalandırılmalı, cezasını çektikten sonra da Türk vatandaşlığından çıkarılmalıdır.
Evrensel kabul gören hukukun temel normları ve gerekleri bunlardır.
ABD'deki yargılama sürecinde bunlar görmezden gelinmekte ve sözde hukuk kılıfı içinde;
Türkiye'ye tezgâh kurulmakta,
Türk ekonomisinin çökertilmesi hedef alınmakta,
Dava Türkiye'de siyasi sonuçlar doğurmak amacıyla saptırılmakta ve yönlendirilmektedir.
Türkiye'deki bazı çevrelerin; bu senaryoyu alkışlamaları, buna ümit bağlamaları, kendileri açısından bir züldür, bir zillettir.
Sadece iktidara muhalif odakların değil, yandaş görünen bazı çevrelerin,  her vesileyle gazete sütunlarında ve televizyon ekranlarında FETÖ konusunda günah çıkarmaya çalışanların da ellerini ovuşturduklarını ibretle görüyoruz.
Zarrab davasından siyasi ikmal malzemesi çıkarmaya çalışmak, sinsi hesaplarla bu davaya bel bağlamak, vatanseverlikle de, dürüst ve namuslu siyaset anlayışıyla da bağdaşmayacaktır.
Bizim şahıslarla ilgili bir meselemiz ve telaşımız yoktur.
Hiç kimsenin de avukatı değiliz.
Biz; Türkiye'nin onuru ve haysiyetinin, milli çıkarlarının ve milli bekasının peşindeyiz.
Türkiye ahlaksızca yargılanırsa, milli onurumuz yara alırsa, Türk bankacılık sistemi ve ekonomi ağır bir hasara uğrarsa, siyaset kurumumuz Amerikalı bir yargıcın elinde oyuncak olursa, bundan kim yarar görecek, kim kazançlı çıkacaktır?

''SİYASET MERTÇE YAPILIR, TÜRK AHLAK VE TÖRESİNE GÖRE YAPILIR, ADAM GİBİ YAPILIR''
Topyekûn bir millet olarak altında kalacağımız böyle bir depremden, kim siyasi rant devşirecek, kim siyasi zafer kazanacaktır?
Siyaset mertçe yapılır, Türk ahlak ve töresine göre yapılır, adam gibi yapılır.
Türkiye'nin haysiyeti üzerinden siyaset olmaz.
Türk töresinde, Türklüğün geleneğinde pusu kültürüne yer yoktur.
FETÖ hıyaneti yeni melanetler peşinde koşarken, Türkiye'yi nasıl vururum hesapları yaparken, bu alçakların değirmenine su taşımak neyle izah edilecektir?
Siyasi hesaplar uğruna Türkiye'yi sırtından hançerlemek ihanetin daniskasıdır.
Bizim bu konudaki hassasiyetimiz, tepkimiz ve öfkemiz bunadır.
Rıza Zarrap'ın yargılanması ancak ve ancak tarafsız ve objektif Türk mahkemelerinde sağlanmalıdır.
Bu kaçakçının, bu sicili kabarık şahsın işlediği hangi suç varsa hukuki çevre ve sınırlar bellidir, bu da Türkiye Cumhuriyeti'dir.
ABD, Türkiye'nin itibarıyla, iradesiyle, saygınlığıyla, siyasi ve ekonomik haklarıyla oynamayı, bunları zedelemeyi nasıl ve hangi hakla planlamaktadır?
Zarrap kimdir ki, Türkiye'ye aba altından sopa gösterilmektedir?
Bizim ABD'nin yargı sisteminden alacağımız, duyacağımız, öğreneceğimiz hiçbir şey yoktur.
Yabancı bir ülkenin ağzına bakarak, bize ne düşer diyerek siyaset yapmak da bizim şerefli mazimizde olmayan, görülmeyen, duyulmayan, bundan sonra da duyulmayacak bir ilkesizlik ve ahlaki düşkünlüktür.
Milliyetçi Hareket Partisi, Türkiye Cumhuriyeti'nin ABD'de sorgulanmasına, gıyaben ve kasten mahkemeye çıkarılmasına şiddetle karşıdır, karşı çıkacaktır.
Şunu herkes çok iyi bilsin ki;
Eğer onurumuza ve haysiyetimize sahip çıkmazsak,
Bağımsızlığımızı ve egemenliğimizi korumazsak,
Siyaset kurumumuzu başkalarının tanzim etmesine ses çıkarmazsak,
Türkiye'yi bekleyen mukadder akıbet, dış güçlerin fiilen mandası altına girmek olacaktır.
Böyle bir zilleti, Türk milleti ve Türk milliyetçileri asla kabul etmez, buna heveslenenlerden de bunun hesabını mutlaka sorar.
Bu bakımdan, Türkiye'yi hedef alan komplo, kumpas ve suikastlar karşısında milli bir duruş sergilemek, herkes için ahlaki ve vicdani bir zorunluluktur, vatanseverliğin asgari bir icabıdır.
Hangi bağımsızlık vardır ki, yabancıların öğütleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir, kaydetmeyecektir.
Türkiye Cumhuriyeti tam bağımsızdır, böyle de kalacaktır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk demişti ki; "Türkiye hiçbir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak, ne de Batılılaşacaktır. O sadece özleşecektir."

CHP'YE ELEŞTİRİ
Biz de diyoruz ki, özümüz neyse, kökümüz neyi gerektiriyorsa, milli vicdanımız neyi emrediyorsa onu yapacağız, onunla bir ve bütün olacağız.
CHP başkalarının dümeninden tutunup akıl tutulması yaşayabilir. 
İftira siyasetinden medet umabilir. 
Türkiye'yi yabancı ülkelere sürekli şikayet edebilir, etmiştir de.
Bize düşen, bunların foyasını meydana çıkarmaktır.
Bu müflis CHP kafasına soruyorum;
Oğlan babadan görür at oynatmasını, kız anadan görür sofra donatmasını, peki siz kimden gördünüz böylesi çürük ve çorak siyaseti.
Türkiye muhaliflerinin ekmeğine yağ sürüyor, emellerine hizmet ediyorsunuz.
Hadi bizden utanmıyorsunuz; bari Atatürk'ten utanın, milletten utanın, ceddimizden utanın, bu da olmadı, hiç olmazsa Allah'tan utanın, Allah'tan korkun.
Türk milleti, bir yese de bin şükreder.
Sussa da unutmaz, sessiz kalsa da ehl-i salibin elinden tutanları, sözcülüğüne heves edenleri asla ama asla aklından çıkarmaz ve affetmez.
Türk milleti yenilmez, teslim olmaz, tehditlere boyun bükmez.
Diyordu ki Aziz Atatürk: "Türk yenildi derlerse inanmayınız, yenilen kumandandır", ben de ekliyorum, bunu da asla unutmayın.

BÜTÇE GÖRÜŞMELERİ
2018 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Tasarısı ile 2016 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanun Tasarısının Plan ve Bütçe Komisyonundaki görüşmeleri tamamlanmıştır.
Bu kapsamda Komisyon aşamasında canla başla çalışan, partimizin görüş ve yaklaşımlarını takdir edilecek seviyede temsil eden milletvekili arkadaşlarıma teşekkür ediyorum.
Şimdi sırayı Genel Kurul safhası almıştır.
11 Aralık'tan itibaren yine milletvekili arkadaşlarım görüşülecek 2018 Bütçe ve 2016 Kesin Hesap Kanun Tasarılarıyla ilgili düşünce, eleştiri, tespit ve temennilerimizi üstün bir mücadele azmiyle, hazırlıklı ve etkili bir üslup, temiz bir dille TBMM'de isabetle paylaşacaklardır.''
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html