BİZLER TÜRKİYE İÇİN VARIZ

Amacımız Bu ülkenin hepimiz için huzurlu ve yaşanabilir olması için yürütülen çabalara katkı sunmak.

Alevisiyle, Kürdüyle; gelenekselcisi, Atatürkçüsüyle; milliyetçisi, solcusuyla… Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz.

Bence, hepimiz daha iyi koşullarda yaşamayı hak ediyoruz.Daha onurlu, daha saygın, daha estetik, daha barışçı koşullarda birlikte yaşamak için bilgilendirme paylaşım yapıyoruz…

Günlük Haber Siyasi-Politik Yorum Platformu


Whatsapp ile paylaş
Ankara sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Ankara sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

24 Mart 2019 Pazar

31 Mart Seçimlerine 1 Hafta var / Son Haberler

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Zillet İttfakına sorular…

Seçimlere çok az bir vakit kalsa da, bence iş işten geçmiş değil. Bunu şunun için söylüyorum. CHP ve diğerleri, içine girdikleri ittifaklaşmanın tüm yönlerini seçmene açıklamak zorundadır. Gizlenmeye çalışılan ama alenen ortada olan HDP ve Saadet ile yapılan ittifakı halka açıklamak, tüm yönleriyle arkasında durmak durumundadır.

Saadet bilboardlarda “Tüm belediyelerde seçimlere tek başına giriyoruz” diyor. Bunun doğru olmadığı bu kadar aşikarken, Saadet’in seçmenlere yapacak bir açıklaması olmayacak mıdır?

HDP’li Sezai Temelli “İstanbul’da İmamoğlu, Ankara’da Yavaş seçilecekse bizim oylarımızla seçilecek. 

Alacaklarımızı seçimden sonra alacağız” diyorsa, bu sözleşme nerede nasıl yapılmıştır? 

Bunu CHP, İP, Saadet, HDP seçmenleri ve tüm vatandaşlarımızın bilmeye hakkı yok mudur? Halkı göre göre kandırmaya çalışmak ayıp değil midir? Peki bunca ali cengiz oyunun nedeni nedir?


Bahçeli sert çıktı: Ya beka, ya bela!

Cumhur İttifakı Ankara mitinginde konuşan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, "31 Mart seçimleri Ankara için uçurumdan önceki son çıkıştır. Ya beka, ya bela diyeceğiz" dedi.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Atatürk Kültür Merkezi Hipodrom Alanı’nda düzenlenen Cumhur İttifakı Ankara mitinginde konuştu. 

Bahçeli konuşmasında CHP Ankara Büyükşehir Belediye başkan adayı Mansur Yavaş'ı eleştirerek, "Eski ülkücüymüş, MHP’liymiş. Bunların hepsi masal, hepsi fasa fisodur. Ya ülkücüsündür ya değilsindir. Arası yoktur ortası yoktur" dedi.


Bahçeli 31 Mart seçimleri için beka vurgusu yaparak, "31 Mart seçimleri Ankara için uçurumdan önceki son çıkıştır. 31 Mart seçimleri cumhurbaşankılığı sisteminin ilk mahalli seçimidir. 

8 gün sonra yalnızca belediye başkanı seçmeyeceğiz. Yalnızca belediye meclis üyesi belirlemeyeceğiz. Bunların önünde milli bekamızın, Türkiye sevdalıları arasında yapılacak en kritik seçim olacak. Ya bela diyeceğiz, ya beka diyeceğiz. " dedi.


Cumhurbaşkanı Erdoğan açıkladı: 450 bin kişi katıldı

Cumhur İttifakı'nın Büyük Ankara Mitingi'nde halka hitap eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, alanda 450 bin kişinin olduğunu belirterek, "Ankara biz 31 Mart'a hazırız diyor" ifadesini kullandı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile MHP lideri Devlet Bahçeli'nin halka hitap ettiği Cumhur İttifakı Büyük Ankara Mitingi için Ankara'nın en büyük alanlarından biri olan Hipodrom seçildi.Erdoğan mitinge 450 bin kişinin katıldığını duyurdu.

Erdoğan'ın konuşmasından satır başları şöyle;
İstiklal Savaşımızın başkomutanı Gazi Mustafa Kemal ve Gazi Meclis’imizin her biri birer İstiklal Kahramanı olan ilk mebuslarını selamlıyorum. Ankara’dan İzmir’e yürüyen kurtuluşun mücahitlerini gençlerimizi selamlıyorum. 15 Temmuz destanının baş şehri olan Ankaramızın bütün ilçelerini köylerini selamlıyorum.

Buradan MHP Genel Başkanı sayın Bahçeli’yi, MHP’ye gönül vermiş tüm kardeşlerimi, Cumhur İttifakı’na destek olan bütün kardeşlerimi selamlıyorum. Buradan hangi partiye mensup olursa olsun, ülkesinin bekası için yanımızda yer alan tüm kardeşlerimi selamlıyorum. 

Büyük ve Güçlü Türkiye hedefine yürekten inanmış herkesi selamlıyorum. Ankara’daki şu güzel gönül birliğinin dalga dalga, ışık ışık Türkiye’ye yayıldığına inanıyorum. Rabbim birliğimizi, beraberliğimizi korusun diyorum.


Kandil’in şubesi oldular

Cumhuriyet tarihi içindeki hiçbir seçimde gaflet, dalalet ve hatta ihanet bu kadar öne çıkmamış, bu kadar belirleyici olmamıştı. HDP’den gelen açıklamalar karşısındaki suskunluk, zilletin kimlere teslim olduğunun ispatıdır.

Yerel seçimlerin bir beka tercihine dönmesinden rahatsız olanlar, Türk milletinin gözleri önünde yaşanan ihanetleri görmek yerine, “savaşa mı gidiyoruz, belediye başkanlarımızı seçeceğiz” gibi beyanlarla, işin aslını gizlemeye, karşı karşıya olduğumuz tehlikeyi perdelemeye uğraşıyorlar. Tespiti doğru yapalım ki, teşhisimiz de anlam kazansın. 

31 Mart seçimlerinde yerel yöneticilerimiz belirlenecek, buna bir itirazımız yok. Ancak, mesele bu kadar basit değil. Ortaya çıkacak sonuca göre, ülkemizin varlığı, milletimizin birliği üzerinde yeni ve tehlikeli tartışmalar başlatılacağını anlamamak için kör ve akılsız olmak gerekiyor.  



Kılıçtaroğlu Türk ordusunun tankları YPG'yi ezerken çıldırıyor, bize Tank-Palet nutukları atıyor

Kemal Kılıçdaroğlu her ne kadar fıkra gibi bir tip olsa da Türk siyaseti içinde sinsi bir konum tutmuş ve o yolda yürümektedir. Kaset kumpası ve tezgâhıyla devrilen Deniz Baykal’ın yerine getirilmesiyle başlayan sinsi süreçten sonra CHP bugün Kemal Kılıçdaroğlu’nun eliyle terör örgütlerinin hücre evine dönüştürülmüştür. 

Kemal Kılıçdaroğlu son günlerde yine bir sinsilik peşindedir. Tip fıkra, karakter sinsi…

Kemal Kılıçdaroğlu son günlerde Tank Palet Fabrikası’nın işletme hakkı üzerinden yoğunlaştırılmış bir propaganda yapmaktadır. Bir muhalefet partisinin genel başkanıdır. 

Eleştirme hakkı vardır. Ama 15 Temmuz’da FETÖ’nün ele geçirdiği ve darbe girişiminde bulunduğu tankları görünce kaçan, Türk Ordusunun tanklarıyla ezdiği terör örgütü pkk’ya her fırsatta sahip çıkan Kemal Kılıçdaroğlu söz konusu ise hakkı olmadığı gibi, buradaki sinsiliği de sorgulanmalıdır.


Türkiye gerçekten Milli Savunma Sanayiinde ciddi atılımlar ve üretimler yapmaktadır. Türkiye silahlı İHA ve akıllı mühimmatını üreten 6 ülkeden biri haline geldi. Bu üretimlerde son yıllarda terör örgütü pkk’ya büyük darbe vurmaktadır. Buna karşı çıkan ise hep CHP olmuştur. 

CHP milletvekili Sezgin Tanrıkulu Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından kullanılan (SİHA) Silahlı İnsansız Hava Araçları’nın sivil vatandaşları vurduğu iftirasını atarak, Kemal Kılıçdaroğlu ise “Terör örgütüne destek olabilirler, terörist olabilirler ama orada silah olması lazım. O da yok.” diyerek milli üretim olan SİHA iftirasına destek olmuştu.


Hem ittifak yapıyor, hem inkâr ediyorlar

HDP Eşbaşkanı Sezai Temelli, ittifak yaptıkları CHP adayları için her şeyi netleştiren bir açıklama yaptı. Her şey ortada iken Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş öyle bir inkâr yoluna gittiler, öyle bir sinirlendiler ki, bu halleri bizlerde bile şaşkınlık yarattı. Hürriyet gazetesi ve CNN Türk’ün HDP Eşbaşkanı Sezai Temelli’nin sözlerini “Temelli’den açık açık itiraf ve tehdit” başlıklı haberle ve “Ankara’yı, İstanbul’u HDP yönetecek” şeklinde içerikle sunmasına adeta deli oldular.

CHP-HDP-İP İstanbul ortak adayı Ekrem İmamoğlu ‘’Bu Hürriyet gazetesi. ‘HDP yönetecek’ diye manşet atmışlar. ‘HDP Yönetecek’! Bunu kim demiş? 

HDP’nin eş başkanı söylemiş! Söylememiş adam öyle bir şey ya, söylememiş! Yok böyle bir laf ya! Nereden çıktı yalan haberi manşete taşımak? 

Hürriyet gazetesine yakışır mı? Aynı şey, CNN Türk. ‘ Sezai Temelli: İstanbul ve Ankara İmamoğlu ile başlayıp HDP yönetecek!’ Yok böyle bir cümlesi ya! Ayıptır, yazıktır, günahtır! 

Utanın! Düzeltin kendinizi. Bu yalan haberi yapmaktan dolayı, milletin zihninde, kalbinde, vicdanında mahkûm olmak istemiyorsanız bu haberi düzeltin kardeşim” şeklinde tepki gösterdi. 

CHP-HDP-İP Ankara ortak adayı Mansur Yavaş ise önce “Terör örgütleriyle aralarına mesafe koyamayanlar bizden uzak olsun” şeklinde sert bir tepkiyle, daha sonra “Ben HDP’lileri terörist olarak görmüyorum.

Onların topluma kazandırılmasını düşünüyorum, tek adam pençesinden kurtarılmalı” şeklinde, en son olarak CHP’den fırça, HDP’den tehdit alınca da ‘’HDP’liler rehabilite edilmeli derken dilim sürçmüş olabilir” şeklinde yumuşatarak konuyu kapattı. 

Şimdi neyi inkâr ediyorlar onu anlamış değilim…


28 Ocak 2019 Pazartesi

Adana mutabakatı neden gündeme geldi?

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

1998 yılında, Ekim ayının yarısını genç bir televizyon muhabiri olarak Türkiye’nin Suriye sınırını dolaşarak geçirmiştim
Urfa’dan Hatay’a kadar elimizde mikrofon gezmiş, sınırı belirleyen paslanmış tel örgülerin hizasında yolculuklar yapmış, her ne hikmet idiyse, bizim kadar savaş telaşı yaşamayan köylülerin bakır kaplarda ikram ettikleri ayranlardan içmiş ama yine de ‘Suriye sınırında alarm’ haberleri geçmiştik.
Yalan haber geçmiyorduk tabi.
Sınırdaki köylülerin pek ilgisini çekmese de, Ankara’dan gelen beyanatlar, psikolojisi fiili halinden daha güçlü olan ‘Askeri yığınaklar’ gündemin bir numaralı başlığı haline gelmişti.
Neticede Suriye yönetiminin PKK’ya verdiği desteği sona erdirmeyi amaçlayan o baskı sonuç verdi ve İran ile Mısır’ın girişimleriyle Hafız Esad rejimi Türkiye’nin taleplerini karşılama noktasına geldi.
Abdullah Öcalan’ın Suriye’den gönderilmesi gibi fiili bir sonuç üreten o sürecin bir başka ‘çıktısı’ Adana Mutabakatı olarak bilegeldiğimiz anlaşma oldu.
Adana Anlaşması 21 yıl aradan sonra, 23 Ocak’ta Moskova’da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile ortak basın toplantısı yapan Rusya Devlet Başkanı Putin’in sözleriyle yeniden gündeme geldi.
Putin’in Adana Mutabakatı önerisine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da sıcak bir yaklaşımla karşılık verdiğini düşünecek olursak, meselenin ciddi bir nitelik kazandığı görülebiliyor.

ANKARA, ADANA MUTABAKATINA NEDEN SICAK BAKIYOR? HEDEF NE?

21 yıl önce Adana’da iki ülkenin yetkili isimleri tarafından imzaya bağlanan anlaşmanın özünü, Şam yönetiminin Türkiye’ye dönük PKK kaynaklı fiili tehditleri önleme taahhütleri oluşturuyor.
Peki, bu anlaşmanın bugün hatırlanmasının gerekçeleri neler olabilir?
Böyle bir zeminde ilerlenilmesi halinde karşımıza ne tür senaryolar çıkabilir?
Bunlar, önümüzdeki dönem itibarıyla önemli hale gelmiş sorular.
Sorduğumuz sorular üzerinden iz sürmeye başlamadan önce, şunun altını çizelim:
Mutabakatın Putin tarafından basın önünde hatırlatılmasını, Ankara’nın bu formüle sıcak baktığını en üst düzeyden ilan etmesini, ABD’nin Suriye’den çekilme kararı ile başlayan Ankara/Washington müzakerelerinin bir alternatifi olarak değerlendirmeye almak doğru olacaktır.
Bilindiği üzere, ABD açısından Türkiye ile yürütülen pazarlıkların, PKK/YPG’yi koruma altında tutan bir anlaşma ortaya çıkmadan Türkiye’nin askeri harekata girişmemesi gibi bir hedefi bulunuyor.
Erdoğan’ın Putin ile yaptığı anlaşmanın ise, Rusya destekli Şam rejiminin Türkiye’nin güvenlik kaygılarını yatıştırma niyetiyle PKK’nın üzerine yürümesi gibi bir perspektife sahip olduğu anlaşılıyor.
Putin’in önerisini Ankara için cazip hale getiren nokta tam da burası.

ŞAM REJİMİ PKK’NIN ÜSTÜNE YÜRÜR MÜ?

Aylar önce Ankara’da Suriye meselelerini konuştuğumuz bir güvenlik yetkilisi, nihai senaryoda bir Esad/PKK savaşı öngördüğünü dile getirince, bunu pek inandırıcı bulmamış, “Bu mümkün mü” anlamında arka arkaya sorular sormuştum.
Sözü edilen senaryoyu destekleyen her gelişme, aklıma aylar önce yaptığımız o konuşmayı getiriyor.
Perşembe günü İranlı bir yetkili ile yaptığımız görüşmeden aldığım nabzı bu köşeye taşımıştım.
Oradan yola çıkarak baktığımızda, Adana Mutabakatı konusunda Ankara ile Moskova arasında sağlanan eşgüdüme Tahran’ın da dahil olabileceği görülebiliyor.
Tabi, bu anlaşmanın hayata geçmesi için bir takım zorlukların aşılmasını beklemek gerekiyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, rejimin eli kanlı diktatörü Beşar Esad ile yeni bir ilişki tesis etmeme kararlılığını Moskova dönüşünde de tekrarladı.
Bu, son derece haklı bir yaklaşım ve aksi halde Türkiye’nin ahlaki üstünlüğünü zora sokacak riskler taşıyor.
Ama her ülke gibi Türkiye’nin de gerektiğinde ‘yılanla bile’ görüşme kanallarını açık tutan birimleri var.
Mesela Milli İstihbarat Başkanlığı.
Suriye meselesinde istihbarat diplomasisini kullanarak Türkiye’nin kazanımlarına önemli katkılar sağlayan MİT’in ortak hedefler için Şam rejimiyle temasa geçtiğini/geçebileceğini düşünebiliriz.
Önemli olan istenilen hedefler doğrultusunda mesafe alınabilmesi.
Şam rejiminin, Türkiye’nin Rusya ile vardığı anlaşma doğrultusunda PKK/YPG’nin üstüne yürümesi ve bu örgütün yaşam alanının kurutulması halinde, Türkiye’nin sınırlarla ilgili güvenlik kaygıları da otomatikman giderilmiş olur.
Ankara’nın Adana Mutabakatına sıcak bakmasının temel gerekçesi bu.
Putin’in yaklaşımı, böyle bir seçeneğin yani Şam rejiminin PKK’nın üzerine yürümesi fikrinin niyet beyanı olarak pekâlâ görülebilir.
Adana mutabakatının bugüne uyarlanması fikrinin PKK ve HDP çevrelerinde de kırmızı alarm hali ile karşılandığı görülebiliyor.
Bunu nereden mi anlıyoruz?
HDP’de Selahattin Demirtaş’ın yerini alan Eş Genel Başkan Sezai Temelli’nin sözlerinden.
Temelli dün, şöyle şeyler söyledi:
“Ne oldu? Aklına 1998’de yapılan Adana Anlaşması gelmiş. Senin aklına bunlar gelmesin, senin aklına 31 Mart’tan sonra nasıl gideceğin gelsin. 
Eğer bir anlaşma olacaksa bu, Suriye halklarının bir araya gelmesiyle, demokratik bir Suriye anayasası ile olacak. Ancak bu şekilde Suriye’ye barış, demokrasi gelir.”
Bu sözlerden de anlaşılıyor ki, HDP Eş Genel Başkanı Adana Mutabakatının ‘güncellenmemesi’ için 31 Mart seçimlerine umut bağlamış durumda.
Yerel seçimlere Türkiye’nin ‘beka sorunu’ penceresinden bakan yaklaşımı aklımıza getirmemiz halinde, bu sözlere de 31 Mart’ın 31 Mart’tan ibaret olmadığı gibi bir anlam yükleyerek bakabiliriz.

2019’un büyük sorusu: Fırat’ın doğusunda kim kazançlı çıkacak?


İran’ın Ankara Büyükelçiliği’nde görev yapan, üstlendiği misyon itibarıyla hem siyaset, hem de bölgesel konular üzerine yoğunlaşan bir isimle zaman zaman bir araya gelip ‘fikir teatisinde’ bulunuyoruz.
Aynı isim geçen gün yeniden ziyaretime geldi ve bu defa ağırlıklı olarak Fırat’ın doğusu bağlamında gelişen meseleleri konuştuk.
Bu vesileyle ‘’ tartışmaları, PKK/YPG’nin geleceği, İran ve Türkiye’nin birlikte neler yapabileceği gibi başlıklarda Tahran’ın yaklaşımına dair bir takım fikirler elde ettim.
İranlıların Türk muhataplarıyla konuşmalarında, Ankara’nın Kuzey Suriye politikasını etkilemeye dönük ‘Pırıltısı olan’ bir soru sorduklarını daha önceden biliyordum.
Soru şu:
“Sınırınızda Suriye devletini mi görmek istersiniz? Yoksa PKK’yı mı?”
Ziyaretime gelen İranlı yetkiliye bu sorudan yola çıkarak başka sorular sordum.
Böyle bir seçeneğin, Şam rejiminin PKK’yı gerekirse silah kullanarak devre dışı bırakması halinde denkleme girebileceğine dair kendi fikrimi dile getirdim.
O da bana, PKK/YPG ile Esed rejimi arasında yapılan, şu aşamada başarısızlıkla sonuçlanan görüşmelerden söz etti, rejimin YPG’nin federasyon, özerklik dahil taleplerini reddettiğini, ancak Kuzey Suriye’deki Kürtlere ‘koruma garantisi’ verme taahhüdünde bulunduğunu anlattı.
Ben de ‘koruma garantisi’ ile sınırlı olsa bile, YPG’nin varlığının Ankara’da kabul görmeyeceğine dair tahminimi ilettim.
Muhatabım, Amerika’nın bölgeden çekilmeyeceğini, çekilse bile bunu Türkiye’nin istediği bir formatta hayata geçirmeyeceğini söyledikten sonra bir öneride bulundu:
”Türkiye, Suriye, İran ve Irak’tan oluşan 4’lü bir yapı ile herkesin endişelerini giderebilecek bir formül bulunabilir.”
Sonuçta bizim işimiz, karar vermek değil, izlemek ve yorumlamak.
Görüldüğü kadarıyla Ankara, Fırat’ın doğusu bağlamında yönünü bu aralar daha çok Moskova ve Washington üzerinden belirleyerek ilerliyor.
Ama öyle ya da böyle, bu türden önerileri, Amerika’nın Türkiye’ye bir kere daha ‘kazık atması’ ihtimaline karşı akılda tutmak faydalı olabilir.
Sonuçta, Türkiye’nin İran ve Rusya ile işbirliğine giderek Astana sürecine yönelmesinin arka planında ABD’nin ‘suya götürüp susuz getirmesinin’ birinci derecede etkili olduğunu bilmeyen, anlamayan kalmamıştır herhalde.
Diğer yandan, ABD Başkanı Trump’ın çekilme kararı vermesi üzerine kartların yeniden karılmakta olduğu, Türkiye’nin bu defa avantajlı tarafa geçtiği, hareket ve pazarlık gücünün arttığı bir gerçek.
Bu meselelere biraz daha derinlemesine kafa yorduğunuzda ise, zihniniz şu türden bir soruya muhatap oluyor:
“Kürt kartı kimin elinde olacak?”
Bu soru, “Suriye Kürtlerinin hamisi kim olacak?”, “Suriye’nin kuzeydoğusunda kim düzen kuracak?” gibi ilave başka soruları da akla getiriyor.
Ankara açısından meselenin salt PKK/YPG tehdidini bertaraf etmekten ibaret olmadığını, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın New York Times Gazetesi’ne yazdığı ve hayli ses getiren makalesinden anlamış olduk.
O makalenin toplamına dikkatlice baktığınız takdirde, Ankara’nın sadece YPG’nin Türkiye sınırlarından uzaklaştırılması bağlamında bir önermede bulunmadığı, ‘Suriye Kürtlerinin’ hamisi olmaya da “Varım” dediği anlaşılabiliyor.
Nüfus dağılımına göre adil bir şekilde temsil imkanı sunan yerel meclislerin oluşturulması, sağlık, altyapı, belediyecilik gibi hizmet alanlarında Türkiye’nin becerilerinin o bölgeye taşınması, çocuk yaşta zorla silah altına alınan Kürt çocuklarının aileleriyle kavuşturulması gibi öneriler, Kuzeydoğu Suriye’de barışçıl bir ‘Yaşam alanı’ oluşturmayı vadediyor.
Bu anlamda iç savaş çıkana kadar Kürtlere kimlik kartı bile vermeyen Şam rejiminin önerdiklerinden daha fazlasını Türkiye verebilir.
Bizim buralarda Ak Parti iktidarlarının, Tayyip Erdoğan’ın, asimilasyon politikalarına son vermiş olması, yine Erdoğan yönetiminin temel haklar ve demokratikleşme alanlarında attığı ve bugün de arkasında durduğu adımlar Suriyeli Kürtlerin geleceği için de bir referans olabilir.
Burası böyle ama, bu rolünü oynayıp barışçıl bir gelecek inşa etme talebi konusunda Ankara’nın müttefikinin olmadığı da görülebiliyor.
Bu noktada ağırlığını koymak, ağırlığını korumak gibi kavramlar daha bir değerli hale geliyor.
Olmazı göstermeden oluru elde etmenin zor olduğu bir denklem üzerinde kafa yoruyoruz.
Önümüzdeki 3-4 aylık zaman dilimi, bu anlamda çok önemli müzakerelere, pazarlıklara sahne olacak.
Bir satranç tahtası üzerinde herkes kendi hamlelerini yapıyor.
Sonraki, bir sonraki hamlelerin ne olabileceğini de öngörüp ona göre adım atanların kazançlı çıkacağı bir dönem yaklaşıyor.


29 Temmuz 2019 Pazartesi

S-400 yaptırımları ve Türkiye'nin farkındalığı

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ


Ankara’nın S-400 tedarikinde istikrarlı, sürecin işleyişine ilişkin şeffaf bir duruş sergilediği, ilk teslimatın başlamasıyla beraber kanıtlanmış oldu.

S-400 yaptırımları ve Türkiye'nin farkındalığı














Türkiye’nin on yıllardır uzun menzilli bölge hava ve füze savunma sistemi ihtiyacı olduğu bilinen bir gerçek. Zira Türkiye’nin hava ve füze savunması, 1950’li yılların sonunda konuşlandırılan ve 2000’lere kadar hizmette kalan ABD menşeli karadan havaya güdümlü füze sistemi MIM-14 Nike Hercules bataryalarıyla sağlanmaya çalışılmıştı. 

Fakat Nike Hercules’lerin yaşam döngüsünü tamamlaması üzerine Türkiye, ABD’nin kendi envanterinden çıkarmış olduğu ve bu anlamda yine eski teknoloji ürünü olarak addedebileceğimiz karadan havaya füze sistemi I-HAWK’lardan kısıtlı sayıda kritik noktalara konuşlandırmıştı. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’nin ekseriyetle hava savunma görevini Nike Hercules ve I-HAWK’lardan ziyade, envanterindeki F-4 ve F-16 savaş uçaklarına devrettiği görülür. Ne var ki F-4’lerin ömürlerini tamamlayıp hizmet dışı kalmasında sona doğru yaklaşılırken, F-16’lar için 10 yıllık idame süresi öngörülüyor. F-16’ların ömür uzatılmaya kalkışıldığı takdirde ise en iyi ihtimalle bir 10 yıl daha hizmette kalmaları mümkün.

Türkiye’nin söz konusu hava ve füze savunmasındaki imkan ve kabiliyetlerine karşın, tehdit algısı 1980’li yıllardan itibaren giderek artış gösterdi. Her ne kadar füze teknolojilerinin gelişimi ve kullanımı II. Dünya Savaşı dönemine tekabül etse de, Türkiye’nin tehdit ve risk algısı esas itibarıyla yakın coğrafyasından kaynaklandı ve bilahare üye olduğu NATO’nun tehdit tanımlamaları üzerinden şekillenerek gelişti. 
Bu bağlamda, Ankara’nın risk farkındalığında, Küba füze krizi nedeniyle ABD’nin Türkiye topraklarına yerleştirdiği nükleer harp başlıklı füzelerden 1980-1988 yılları arasında cereyan eden İran-Irak Savaşı’na, Birinci ve İkinci Körfez savaşlarından Suriye iç savaşına varıncaya dek birçok tarihi kırılma noktası rol oynadı. Örneğin İran-Irak Savaşı esnasında, savaşan tarafların fırlattıkları FROG-7 roketleri yahut SS-1 balistik füzeleri çok sayıda sivilin ölümüne ve yararlanmasına yol açtı. Aynı zamanda bu ülkelerin füze teknolojisi edinme, geliştirme ve kullanma imkan ve kabiliyetlerine ilişkin çaba ve çalışmalarının somut tezahürü oldu.


Türkiye’nin F-35 projesindeki katılımcı statüsünün ve uçakların teslimatının askıya alınmasının ötesinde, F-35 projesinden tamamen çıkarılması gerektiğini düşünen sesler giderek yükselmektedir. Bu karar Trump, Kongre, Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı ve Lockheed Martin Şirketi arasında süregiden yoğun görüşme trafiğinin yanı sıra, F-35 projesindeki diğer ortak ülkelerle NATO müttefiklerinin nasıl bir pozisyon sergileyecekleriyle yakından ilintilidir.

Füze teknolojisi ve kitle imha silahları konusunda açığa çıkan tehditle devlet-dışı silahlı aktörlerin daha mobilize ve etkin olduğu Ortadoğu coğrafyasının giderek derinleşen kaotik bir yapıya bürünmesi, Ankara’yı 2000’li yılların başından itibaren kendisine ait uzun menzilli bölge hava ve füze savunma sistemi tedarik arayışına yöneltti. 
Bu maksatla 2010 yılında T-LORAMIDS ihalesine çıkılmış, ancak konjonktürel gelişmelerle birtakım iç ve dış faktörler nedeniyle bu ihale 2015 Kasım’ında Antalya’da gerçekleşen G-20 zirvesi arifesinde iptal edilmişti. Müteakip süre zarfında, Ankara T-LORAMIDS ihalesini iptal ettiğini, ancak projeyi rafa kaldırmadığını vurgulamıştı. 2015’te Rus uçağını düşürülmesinin ardından, Putin ve Erdoğan 2016 Ekim’i itibarıyla yeniden görüşmelere başlamış ve hatta kısa bir süre sonra Rus menşeli stratejik düzey hava savunma sistemi tedariki konusunda el sıkışmışlardı.


Dört farklı alanda yaptırım


Tarihsel süreçteki nedenleri, niçinleri ve nasılları geçip günümüze geldiğimizde, Ankara’nın S-400 tedarikinde istikrarlı, sürecin işleyişine ilişkin şeffaf ise bir duruş sergilediği, ilk teslimatın başlamasıyla beraber kanıtlanmış oldu. Elbette pazarlık ve tedarik süreci devam ederken, Ankara kendisini bekleyen muhtemel yaptırımlar hakkında fikir sahibiydi. Mevzubahis yaptırımları ana hatlarıyla dört başlık altında derleyebiliriz:
Bunlardan ilki CAATSA’dır (Public Law 115-44). Trump’ın CAATSA 235. kısımda yer alan 12 farklı yaptırım içinden 5’ini seçip masaya koyacaktır. Buradaki en iyi ihtimal, Trump’ın CAATSA’nın uygulanma sürecinde ertelemelere gitmesi ve söz konusu yaptırımlar arasından en hafif olanlarını seçmesidir.
İkinci yaptırım konusu F-35’lerdir. Türkiye’nin F-35 projesindeki katılımcı statüsünün ve uçakların teslimatının askıya alınmasının ötesinde, F-35 projesinden tamamen çıkarılması gerektiğini düşünen sesler giderek yükselmektedir. Bu karar Trump, Kongre, Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı ve Lockheed Martin Şirketi arasında süregiden yoğun görüşme trafiğinin yanı sıra, F-35 projesindeki diğer ortak ülkelerle NATO müttefiklerinin nasıl bir pozisyon sergileyecekleriyle yakından ilintilidir. 

Türkiye’nin F-35 projesinden çıkarılması sadece askeri düzeyde değil ekonomik, teknik ve entelektüel açılardan da birtakım kayıplara yol açacaktır. Türkiye’nin 100 adet F-35 uçağı satın almak için ödediği para ile uçağın yapımına katkı sağlayan Türk şirketlerinin kazanacakları meblağı kıyaslayarak “kâr-zar oranı”nı hesaplamak doğru bir yaklaşım değildir. Nihayetinde bu uçakların bütçeye getireceği yük, satın alım ücretinden ibaret olmayıp ömürleri son bulana kadar devam eden bakım, onarım, idame gibi tüm masraflarıyla alakalıdır.
 Öte yandan, F-35 projesinin TSK vakıf şirketleri gibi projede yer alan ana yüklenicilerden ziyade küçük ve orta ölçekli şirketleri nasıl etkileyeceği daha önemli bir sorundur. Bu anlamda, savunma sanayiindeki iç borcu ve bunun özellikle küçük şirketler üzerinde meydana getireceği kaybı dikkate almak gerekmektedir. Zira F-35 yahut başka bir yerli ve milli savunma sanayii projesinde alt yüklenici ya da komponent/malzeme tedarikçisi olarak görev alan şirketlerin iş yapamamaları, yani gelir elde edememeleri durumunda kapılarına kilit vurmak zorunda kalmaları ihtimali göz önünde bulundurulmalıdır. Başka bir açıdan değerlendirildiğinde, F-35 projesi, teknik becerilerin gelişmesi bakımından önemli bir platform ve tecrübe fırsatı sunarken aynı zamanda entelektüel sermayenin gelişmesi ve güçlenmesine de hizmet etmektedir. Yetenek kapasitesi ve tecrübe birikimi açısından F-35 projesinden çıkmak teknik ve teknolojik düzeyde birtakım fırsatların kaybına yol açsa da, Ankara’nın başla ülkelerle farklı projelerde gerek “iş payı” gerek “ortak üretim” gerekse “teknoloji transferi” sağlamak suretiyle entelektüel sermayesine yatırım yapmaya devam edeceği aşikardır.


Türkiye’nin S-400 tedarik etmesi anlık, fevri ve reaksiyonel bir karar olmadığı gibi, halihazırda Batılı müttefiklerinin ortaya koyduğu tepkiler ve dillendirilen muhtemel yaptırımlar da şaşırtıcı, sürpriz gelişmeler değildir. Artık gözler, Ankara’nın diplomatik uzlaşı kanallarından karşı-tedbirlere varan seçeneklerine çevrilmiş durumdadır.

Üçüncü yaptırım, ABD başta olmak üzere Batılı ülkelerin Türkiye ile yaptıkları savunma anlaşmalarını iptal etmeleri, askıya almaları ya da birtakım zorlayıcı koşullar oluşturmalarıyla gerçekleşecektir. Bu kapsamda, ana veya alt bileşenlerin, malzeme veya komponentlerin satılmaması, sertifikasyonların/lisansların geciktirilmesi, modernizasyonların ertelenmesi gibi muhtelif yaptırım araçları devreye sokulabilir. Ancak Türkiye’nin bu tarz açık ve örtülü ambargoları çok kez deneyimlediği biliniyor. Öyle ki bazı Batılı müttefiklerin en ufak bir siyasi, askeri ve ekonomik çıkar çatışmasında Ankara’yı cezalandırmak ve hatta tabiri caizse “yola getirmek” üzere örtülü ambargo araçlarını devreye soktuğu malumdur.
Dördüncü yaptırım ise Türkiye’nin salt savunma sanayiini değil, bir bütün olarak dış politikasını, güvenlik ve savunma politikalarını bozacak, tüm milli güç unsurlarını etkilemeye dönük araçların devreye sokulmasıyla alakalıdır. 

Bu minvalde Suriye, PKK/PYD/YPG, Doğu Akdeniz, Ege, enerji, güven endeksleri/yabancı yatırım, döviz, mülteciler, Filistin meselesi gibi birçok farklı husus, daha büyük bir sorun sarmalına dönüştürülerek Ankara’nın önüne koyulabilir. Buradaki maksat, ABD’nin amaç ve çıkarlarına zarar verebilecek, stratejik rakip olarak hegemonyasına meydan okuyabilecek, “hasım” ilan ettiği herhangi bir devletle ortaklık veya işbirliği yapan herkesin bedel ödemek zorunda kalacağının gösterilmesidir. Dolayısıyla bu bedel sadece uçak satışının iptalinden ibaret kalmayacak, her alanda, ancak farklı düzeylerde, topyekun bir zarar taktiğiyle devreye sokulacaktır.

Bugün ABD ve diğer Avrupalı ülkelerin nazarında Gürcistan, Kırım, Ukrayna, Suriye ve hatta Afganistan sahasında varlık gösteren daha müdahaleci, daha agresif ve daha yayılmacı bir Putin Rusya’sı vardır. Bu bağlamda, ABD ve NATO ülkelerinin Doğu Akdeniz ve Güneydoğu Avrupa’daki Rus mevcudiyeti nedeniyle yaşadığı rahatsızlık, Ankara’nın stratejik caydırıcılığı haiz Rus askeri teknolojisini satın almasıyla birlikte endişe ve korkuya dönüşmüştür. Tüm bu nedenlerden dolayı, kötü bir senaryo seçeneği olarak, Ankara’yı uzun ve zorlu bir sürecin beklediğini söylemek mümkündür.
Sonuç itibarıyla, Ankara en başından itibaren yukarıda değinilen yaptırım konularına ve onların muhteviyatlarına dair farkındalık ve bilgi sahibidir. Bu minvalde Ankara’nın muhtemel “iyi” ve “kötü” senaryolarını tanımladığı ve dahası bu senaryoları kendi bağlamlarında derecelendirmeye tabi tuttuğu düşünülürse, hem Savunma Sanayii Başkanlığı’nın hem de TSK’nın kendi alternatif seçeneklerini hazırladığı muhakkaktır. 
Daha açık bir ifadeyle, Türkiye’nin hava gücünü hangi unsurlara dayandıracağı; kısa, orta ve uzun vadeli ihtiyaçlarını ne zaman ve kimlerden hangi koşullarda tedarik edeceği; savunma projeleri ve ürünlerinde karşılaşabilecek teknik, askeri, ticari ve hukuki aksaklıkların en pratik şekilde nasıl çözebileceğine dair bir seçenekler dizisini hazırlamış olması kuvvetle muhtemeldir. En nihayetinde Türkiye gibi (son derece geniş bir iç ve dış tehdit ve risk yelpazesi bulunan) bir devletin “yol haritası” hazırlamadan karar vermesini beklemek muhaldir. Başka bir izahla, Türkiye’nin S-400 tedarik etmesi anlık, fevri ve reaksiyonel bir karar olmadığı gibi, halihazırda Batılı müttefiklerinin ortaya koyduğu tepkiler ve dillendirilen muhtemel yaptırımlar da şaşırtıcı, sürpriz gelişmeler değildir. Artık gözler, Ankara’nın diplomatik uzlaşı kanallarından karşı-tedbirlere varan seçeneklerine çevrilmiş durumdadır.


15 Temmuz 2018 Pazar

Türkiye'nin en uzun gecesi 15 Temmuz'da yaşananlar

SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ & UNUTMAYIN TEK GELİR KAYNAĞIMIZ REKLAMLAR & SİTEMİZİ GEZERKEN REKLAMLARA TIKLAYINIZ

Başkent, FETÖ mensubu askerlerin 15 Temmuz 2016'da düzenlediği ve yurt genelinde 251 vatandaşın şehit olduğu darbe girişimi sırasında olayların merkez üssü oldu.



Ankara, Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) üyesi askerlerin 15 Temmuz 2016'da düzenlediği ve ülke genelinde 251 vatandaşın şehit olduğu darbe girişimi sırasında olayların merkez üssü oldu.

Milli İstihbarat Teşkilatına (MİT) 15 Temmuz'da gelen ihbarla başlayan süreçte Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Fahri Kasırga ile Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar'ın da arasında bulunduğu birçok komutan darbecilerce Akıncı Üssü'nde alıkonuldu.
Birçok birlikteki tank ve zırhlı araçlar kışla dışına çıkarken Ankara üzerinde FETÖ mensubu pilotların kullandığı savaş uçakları TBMM, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi, Emniyet ve TÜRKSAT'ı bombaladı, çok sayıda vatandaşın şehadetine neden oldu. Vatandaşların kahramanca direnişine sahne olan başkentteki olaylar, ertesi gün öğle saatlerinde tamamen sona erdi.
Darbe girişimi günü saat 16.16'da Kara Havacılık Komutanlığında görevli subayın MİT Müsteşarlığına giderek FETÖ üyesi askerlerin Müsteşar Hakan Fidan'ı almak üzere kuruma saldırıda bulunacağını ihbar etmesinin ardından MİT yetkilileri, Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler'i telefonla bilgilendirdi. Sonrasında bir MİT Müsteşar Yardımcısı ve MİTMüsteşarı Hakan Fidan da ayrı ayrı Genelkurmay Başkanlığına geldi.
Karargahtaki hareketliliğin dikkatlerini çektiği FETÖ mensupları paniğe kapılarak, 16 Temmuz saat 03.00'te başlamasını planladıkları girişimi 15 Temmuz saat 20.30'a çekme kararı aldı.
MİT Müsteşarı Fidan'ın Genelkurmaydan ayrılmasından bir dakika sonra karargahtan yaklaşık 50 kilometre uzaktaki Akıncı 4. Ana Jet Üs Komutanlığında darbe hazırlıkları için toplanan 33 Özel Kuvvetler Komutanlığı (ÖKK) personeli Genelkurmaya doğru otobüsle yola çıktı.
Karargaha dönen dönemin Genelkurmay Stratejik Daire Başkanı Tümgeneral Mehmet Dişli, saat 21.00'de makam odasına girdiği Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar'a, "Komutanım operasyon başlıyor, herkesi alacağız, taburlar tugaylar yola çıktı." sözleriyle darbeyi tebliğ etti. Söylenenlere tepki göstererek, girişimi desteklemeyeceğini belirten Akar'ın ağzı ve burnu içeri giren diğer darbecilerce kapatıldı, elleri plastik kelepçeyle bağlandı.
Akıncı Üssü'nden gelen darbeci ÖKK personeli, karargaha dönen Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Salih Zeki Çolak, beraberindeki Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Orgeneral İhsan Uyar ve emir subayı Yunus Can'ı derdest etti. Çolak'ın koruma astsubayı Piyade Başçavuş Bülent Aydın, olaya müdahale etmeye çalışırken şehit edildi.
Hemen hemen aynı dakikalarda darbeci pilotların havalandırdığı uçaklar, Ankara semalarında alçak uçuşa başladı.
Ankara'daki Polatlı 58. Topçu Er Eğitim Tugayı ve Topçu Füze Okulu, Mamak 28. Mekanize Piyade Tugayı, Beytepe Jandarma Eğitim ve Okullar Komutanlığı, Kara Havacılık Komutanlığı, Harp Okulları Komutanlığı, Etimesgut Zırhlı Birlikler Okulu ve Eğitim Tümen Komutanlığı, Genelkurmay Özel Kuvvetler Komutanlığı ve Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayındaki darbeciler de aktif olarak harekete geçti. Birçok tank, zırhlı personel taşıyıcı ve diğer araçlarla binlerce asker kışlaların dışına çıktı. Kuvvet Komutanlıklarındaki darbeciler de hareketlendi.

Yıldırım, kalkışmayı duyurdu

Ankara'da herkes olan biteni anlamaya çalışırken, dönemin Başbakanı Binali Yıldırım, saat 23.02'de televizyon kanallarına bağlanarak, "Bir kalkışma ihtimali üzerinde durduklarını" bildirdi ve "Bu kanunsuz eylemin içerisinde olanlar en ağır şekilde bedelini ödeyecekler." dedi.
Darbenin başına geçme önerilerini reddeden GenelkurmayBaşkanı Akar, saat 23.03'te Genelkurmay Başkanlığı bahçesinde bulunan helikopterle Akıncı Üssü'ne götürüldü.
Darbecilerin çeşitli planlarıyla derdest ettikleri Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Fahri Kasırga ile Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Galip Mendi, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Orgeneral İhsan Uyar, Kara Kuvvetleri Eğitim ve Doktrin Komutanı Orgeneral Kamil Başoğlu'nun da arasında bulunduğu birçok general Ankara, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Abidin Ünal ve bazı komutanlar ise İstanbul'dan alınarak Akıncı Üssü'ne götürüldü ve alıkonuldu.
TSK içinde hareketlilik olup olmadığını öğrenmek için akşam saatlerinde Jandarma Genel Komutanlığına giden Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele Daire Başkanı Turgut Aslan ve koruması da derdest edilerek komutanlıkta tutuldu.
Şehirde bombalar
Ankara'da bu gelişmeler yaşanırken, Gölbaşı ilçesi dolaylarından patlama sesi yükseldi. FETÖ mensubu darbecilerin kullandığı F-16'dan saat 23.18'de Gölbaşı'ndaki Emniyet Genel Müdürlüğü Havacılık Daire Başkanlığına atılan bomba 7 kişiyi şehit etti, 5 kişiyi yaraladı.
Vakit gece yarısını 33 saniye geçtiği sırada bu kez Gölbaşı'ndaki Emniyet Genel Müdürlüğü Özel Harekat Daire Başkanlığı bombalandı. Burada da 44 polis şehit oldu, yaralanan 36 kişi hastaneye kaldırıldı.
Darbecilerin bulunduğu helikopterler, Yenimahalle'deki MİT yerleşkesini tararken Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı'ndan TRT'ye giden darbeciler saat 00.13'te canlı yayında zorla darbe bildirisi okuttu.

Erdoğan'ın çağrısı karşılık buldu

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan saat 00.24'te CNN Türk kanalına bağlanarak, "Bu gelişme gerçekten Türk Silahlı Kuvvetlerimizin içindeki bir azınlığın, ne yazık ki kalkışma hareketidir ve bu malum yapıya ait paralel yapılanmanın teşvik ettiği üst akıl olarak onların kullandığı bir harekettir." dedi. Erdoğan, milleti, darbecilere karşı durmak üzere meydanlara çağırdı.

Çağrının ardından Ankara'nın her semtinden vatandaşlar 

Genelkurmay Başkanlığının çevresindeki İnönü Bulvarı ve Milli Müdafaa Caddesi ile Kızılay Meydanı, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi, AK Parti Genel Merkezi ve Jandarma Genel Komutanlığı civarı başta olmak üzere meydan ve caddelerde toplanmaya başladı. Vatandaşlar, darbe girişimi için kışladan çıkan askerlere tepki gösterdi, hatta mücadeleye girişti.



Polatlı'da kışlalarından çıkarak Ankara'ya doğru hareket eden askeri araçların önü vatandaşlarca kesildi. Bunların bir kısmı kışlalarına döndü. Aynı sıralarda Erdoğan'ın çağrısını duyan Kazan halkı da Akıncı Üssü çevresinde toplanmaya başladı. Ancak FETÖ mensubu darbecilerin kullandığı ateşli silahlarla 8 vatandaş şehit oldu.
Darbenin yönetim merkezi Akıncı Üssü'nden mühimmat yüklü halde kalkan uçaklar, sonik patlamalarla vatandaşları ürkütmek için ses hızının üzerinde seyretmeyi sürdürdü. Darbeciler bir yandan da Kara Harp Okulunda eğitim gören kursiyer askerleri helikopterlerle Genelkurmay Başkanlığına taşıdı.
Ankara Emniyet Müdürlüğü bombalandı
Bu sıralarda, uydu yayınlarını durdurmak isteyen ve arasında sivillerin de olduğu darbeci grup, helikopterle TÜRKSAT'ın Gölbaşı'ndaki tesislerine gitti. Darbecilere karşı tedbir amacıyla kuruma gelen 2 TÜRKSAT görevlisi, FETÖ mensubu darbecilerce ateş açılarak şehit edildi.
Yenimahalle'deki Ankara Emniyet Müdürlüğü binasına saat 00.56'da 2, 01.08'de ise bir bomba daha atıldı. Saldırı sonucunda 2 vatandaş şehit oldu, 39 kişi yaralandı. Ankara Emniyet Müdürlüğü önünde zırhlı araçlarda bulunan darbecilerin faaliyetleri sonucu da 8 vatandaş şehit oldu.
Darbe faaliyetleri için Özel Kuvvetler Grup Komutanı Tuğgeneral Semih Terzi ve beraberindeki ÖKK askerlerini Diyarbakır'dan taşıyan uçak, saat 01.13'te Etimesgut Havalimanı'na indi. Terzi ve ekibi, buradan helikopterlerle Gölbaşı'ndaki ÖKK karargahına hareket etti.
Özel Kuvvetler Komutanı Korgeneral Zekai Aksakallı'nın, "Sana tarihi bir görev veriyorum. Semih Terzi darbeci bir haindir, vatan ve millet adına Semih Terzi'yi öldür. Bunun sonunda şehadet var. Hakkını helal et." dediği ÖKK'da görevli Astsubay Ömer Halisdemir, beraberindeki askerlerle Ankara'ya ulaştıktan sonra ÖKK karargahına gelen Tuğgeneral Semih Terzi'yi vurarak öldürdü. Ancak Halisdemir de Terzi'nin ekibindeki darbeci askerlerce şehit edildi.

TBMM toplandı

TBMM'de temsil edilen tüm siyasi partilerden milletvekilleri, demokrasi ve Meclise sahip çıkmak üzere TBMM Genel Kurul salonunda saat 01.39'da toplandı.
Darbe girişimine karşı çıkmak üzere Genelkurmay önünde toplanan, tanklar ve zırhlı araçların önüne kesen ve üstlerine çıkan vatandaşlar, saat 02.21'de Genelkurmaya girdi. Ancak darbeciler, vatandaşlara ateş açtı.
Genelkurmay Başkanlığı ile Jandarma Genel Komutanlığı civarında seyreden helikopterlerden de vatandaşlara ateş açıldı. Genelkurmay Başkanlığının içi ile karargah çevresinde darbecilere karşı koymaya çalışan 38 kişi ateşli silah ve helikopter saldırıları sonucu şehit oldu.
Ayrıca Akay Kavşağı'nda tankın üzerinden düşen 2, Dikimevi'nde ise ateşli silahla vurulan bir vatandaş hayatını kaybetti.
Havada bulunan F-16'ların birinden saat 02.35'te Genelkurmaya birkaç yüz metre mesafedeki TBMM'ye bomba atıldı.
Aynı dakikalarda, TRT Genel Müdürlüğü binasını ele geçirmeye çalışan FETÖ mensubu askerler gözaltına alınmaya başlandı. Kurumun yayını saat 03.00'te normale döndü.
Darbeci pilotlarlar Gölbaşı'ndaki TÜRKSAT tesislerine 4, TBMM'ye 2 bomba daha attı. TBMM'ye atılan bombalar 32 kişiyi yaraladı. Darbe girişiminin ardından yapılan tespite göre, Meclis'te yaklaşık 20 milyon liralık hasar meydana geldi.
Bu sırada Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Meclis kürsüsünden, "Meclis burada dursun, burayı kapatıp aşağıya (sığınağa) gidersek bu millet meydana gelmez, bu millet 'Meclis bunlardan korktu' der. Bizim burada yapacağımız şey burada ölmektir." dedi.
Jandarma Genel Komutanlığı, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ve AK Parti Genel Merkezi civarındaki eylemler sırasında biri tankın üzerinden düşen, diğerleri ateşli silahlarla vurulan 14 vatandaş şehit oldu.
Darbeci askerlerden bir kısmı gözaltına alınmaya başlanırken, darbenin idare merkezi konumundaki Akıncı Üssü'nün elektrikleri saat 04.29'da kesildi.

Külliye yakını bombalandı

Günün aydınlanmasıyla darbecilerin hedefi bu kez Cumhurbaşkanlığı Külliyesi oldu. Darbe girişimi içinde yer alan pilotların kullandığı F-16'ların birinden saat 06.19'da Cumhurbaşkanlığı Külliyesi yakınındaki köprülü kavşak ve otoparka 2 bomba atılarak 15 kişi şehit edildi. Darbecilerin saldırısında 7 kişi yaralandı.
Darbeci pilotların Ankara üzerindeki uçuşlarının sabah saatlerinde de devam etmesi üzerine darbe girişiminde yer almayan uçaklar, üsteki çeşitli noktaları vurarak darbecilerin uçaklarının kalkışının önüne geçti.
Halk ve polisin mücadelesi sonucu darbecilerin mukavemetlerinin kırılmasının ardından Akıncı Üssü'nde tutulan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Akar, saat 08.26'da helikoptere binerek, Çankaya Köşkü'ne hareket etti.
Özel harekat polisleri sabah saatlerinde Jandarma Genel Komutanlığını ele geçirdi. Ancak bundan kısa süre önce, akşam saatlerinden o saate kadar burada alıkonulan Turgut Aslan ve koruması Hasan Gülhan, yemekhane bölgesinin arka tarafında başlarından vuruldu. Gülhan şehit olurken, Aslan ağır yaralandı.
Darbe girişiminin başarısız olacağını anlayan askerler, sabah saatlerinde Genelkurmay karargahından çıkarak polise teslim olmaya başladı. Kısa süre sonra özel harekat polisleri de Genelkurmay kışlasına girdi.
Başbakan Binali Yıldırım, saat 12.57'de Çankaya Köşkü'ne geldi. Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Akar, İçişleri Bakanı Efkan Ala, Milli Savunma Bakanı Fikri Işık ve Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ile kameraların karşısına geçen Yıldırım, teşebbüsün bastırıldığını resmen duyurdu.

İstanbullular, FETÖ üyelerine, adeta diz çöktürdü

Türk Silahlı Kuvvetlerine sızmış FETÖ/PDY mensubu ve/veya bu örgütsel faaliyeti destekleyen 8 binin üzerinde askeri personelin, savaş uçakları da dahil 35 uçağın, 3 geminin, 37 helikopterin, 74'ü tank 246 zırhlı aracın ve 4 bine yakın hafif silahın kullanıldığı kanlı darbe girişiminde örgüt, İstanbul'da stratejik bölgeleri hedef aldı.
Bir grup asker Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprülerini saat 22.00 sıralarında tek taraflı trafiğe kapattı. Anlam verilemeyen askeri hareketlilik, televizyon kanallarında haber oldu. Sosyal medyada Ankara ve İstanbul başta olmak bazı şehirlerde patlama ve silah sesleri duyulduğu haberleri yer aldı.
Diyanet İşleri Başkanlığının emriyle camilerden selalar okutuldu. Darbeci askerlerin yönetimindeki uçaklar kent üstünde alçak uçuş yaparak sonik patlamalarla halkı sindirmeye ve halkın dışarıya çıkmasını engellemeye çalıştı.
Buna karşın Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın çağrısı üzerine binlerce kişi Boğaziçi Köprüsü'ne adeta akın etti. Bazı darbeci askerler, köprüyü geçmeye çalışan vatandaşların üzerine ateş açtı. Tankın da kullanıldığı saldırılarda aralarında polis memurları Münür Alkan, Kemal Tosun, reklamcı Erol Olçok, 16 yaşındaki oğlu Abdullah Tayyip Olçok'un da bulunduğu 34 kişi şehit oldu. Halkın direncini kıramayan askerler, sabaha karşı teslim olmak zorunda kaldı.
Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'nün Anadolu Yakası tarafı giriş kısmında meydana gelen olaylarda ise Hasan Kaya ateşli silahla mermi çekirdeği yaralanmasına bağlı, İsmail Kefal kafa travması sonucu, Şükrü Bayrakçı Ümraniye Çakmak Köprüsü civarında tankla ezilme nedeniyle genel beden travması sonucu şehitlik mertebesine ulaştı.

Çengelköy'de darbeciler polisle çatıştı



Kuleli Askeri Lisesi'nde saat 20.00 sıralarında alarm verildi. Hazırlıkların ardından 2 unimog 15 Temmuz Şehitler Köprüsü'ne, 2 unimog Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'ne hareket etti. Bir grup darbeci asker de Kandilli-Beykoz istikametine gitti. Okul önünden yaya olarak geçen bazı vatandaşları darbeci askerler derdest etti. İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan'ın kolluk kuvvetlerine bulundukları noktaları korumaları, darbecilere direnç göstermeleri konusundaki talimatı üzerine Çengelköy Polis Merkezi Amirliğindeki görevli polisler, polis otolarıyla karakolun kapısını kapatacak ve yolu kesecek şekilde park ederek tertibat aldı.
Çengelköy Polis Merkezinden kalkışmanın hukuksuz olduğu yönündeki çağrılara rağmen çöp konteynerlerini siper alan darbeciler, ihtilal yaptıklarını belirterek polislere teslim olmalarını isteyip ateş açtı. Polisler de ateşe karşılık verdi.
Darbeciler, Çengelköy Işıklar Bölgesi'nde sivil vatandaşlara uzun namlulu silahlarla ve etkili mesafeden ateş etmeye devam etti. Polis ve vatandaşın direnci ile darbeciler, darbe girişiminin başarısızlıkla sonuçlandığını anlayınca saat 05.48 sıralarında geri çekilme kararı aldı. Kelepçelenen vatandaşlar polisler tarafından serbest bırakıldı. Olaylar sonucunda gazeteci Mustafa Cambaz, Kader Sivri, Burak Cantürk, Fatih Dalgıç, Gökhan Esen, Halil Kantarcı ve Osman Yılmaz şehit oldu, 62 kişi de yaralandı.

26 Aralık 2017 Salı

İŞTE TÜRKİYE'NİN EN ZENGİNLERİNİN MEMLEKETLERİ

Forbes Türkiye'nin, 12'nci kez açıkladığı 'En Zengin 100 Türk' listesinde yer alan zenginlerin nereli olduğunu biliyor muydunuz? İşte Türk zenginlerin memleketleri...
1:MURAT ÜLKER - Serveti: 3.7 milyar dolar - Servet kaynağı: Yıldız Holding - Doğum Yeri: İstanbul
2:HÜSNÜ ÖZYEĞİN - Serveti: 3 milyar dolar - Servet kaynağı: Fiba Holding - Doğum Yeri: İzmir
3:SEMAHAT SEVİM ARSEL - Serveti: 2.4 milyar dolar - Servet kaynağı: Koç Holding - Doğum Yeri: Ankara
4:MUSTAFA RAHMİ KOÇ - Serveti: 2.2 milyar dolar - Servet kaynağı: Koç Holding - Doğum Yeri: Ankara
5:FERİT ŞAHENK - Serveti: 2.1 milyar dolar - Servet kaynağı: Doğuş Holding - Doğum Yeri: Ankara
6:SUNA KIRAÇ - Serveti: 2 milyar dolar - Servet kaynağı: Koç Holding - Doğum Yeri: Ankara
7:OSMAN KİBAR - Serveti: 2 milyar dolar - Servet kaynağı: Samumed - Doğum Yeri: İzmir
8:FİLİZ ŞAHENK - Serveti: 1.9 milyar dolar - Servet kaynağı: Doğuş Holding - Doğum Yeri: Ankara
9:HAMDİ ULUKAYA - Serveti: 1.7 milyar dolar - Servet kaynağı: Chobani Yoghurt - Doğum Yeri: Erzincan
10:BÜLENT ECZACIBAŞI - Serveti: 1.5 milyar dolar - Servet kaynağı: Eczacıbaşı Holding - Doğum Yeri: İstanbul
11:FARUK ECZACIBAŞI - Serveti: 1.5 milyar dolar - Servet kaynağı: Eczacıbaşı Holding - Doğum Yeri: İstanbul
12:SİNAN TARA - Serveti: 1.2 milyar dolar - Servet kaynağı: Enka İnşaat - Doğum Yeri: İstanbul
13:FATMA TUBA YAZICI - Serveti: 1 milyar dolar - Servet kaynağı: Diler Holding - Doğum Yeri: İstanbul
14:MUSTAFA LATİF TOPBAŞ - Serveti: 1 milyar dolar - Servet kaynağı: BİM - Doğum Yeri: İstanbul
15:DENİZ ŞAHENK - Serveti: 1 milyar dolar - Servet kaynağı: Doğuş Holding - Doğum Yeri: Ankara
16:ALİ AĞAOĞLU - Serveti: 1 milyar dolar - Servet kaynağı: Ağaoğlu İnşaat - Doğum Yeri: Trabzon
17:HAMDİ AKIN - Serveti: 1 milyar dolar - Servet kaynağı: Akfen Holding - Doğum Yeri: İstanbul
18:ÜNAL AYSAL - Serveti: 900 milyon dolar - Servet kaynağı: Unit Investment - Doğum Yeri: İstanbul
19:CLAIRE ARCAS - Serveti: 800 milyon dolar - Servet kaynağı: Arkas Holding - Doğum Yeri: İzmir
20:BERNARD ARCAS - Serveti: 800 milyon dolar - Servet kaynağı: Arkas Holding - Doğum Yeri: İzmir
21:DIANE ARCAS - Serveti: 800 milyon dolar - Servet kaynağı: Arkas Holding - Doğum Yeri: İzmir
22:ÖMER KOÇ - Serveti: 750 milyon dolar - Servet kaynağı: Koç Holding - Doğum Yeri: Ankara
23:AYDIN DOĞAN - Serveti: 800 milyon dolar - Servet kaynağı: Doğan Holding - Doğum Yeri: Gümüşhane
24:HASAN ÇOLAKOĞLU - Serveti: 800 milyon dolar - Servet kaynağı: Çolakoğlu Metalurji - Doğum Yeri: İstanbul
25:SERRA SABANCI - Serveti: 775 milyon dolar - Servet kaynağı: Sabancı Holding - Doğum Yeri: Adana
26:SUZAN SABANCI DİNÇER - Serveti: 800 milyon dolar - Servet kaynağı: Sabancı Holding - Doğum Yeri: Adana
27:NEZİH BARUT - Serveti: 750 milyon dolar - Servet kaynağı: Abdi İbrahim İlaç - Doğum Yeri: İstanbul
28:DEMET SABANCI ÇETİNDOĞAN - Serveti: 750 milyon dolar - Servet kaynağı: Sabancı Holding - Doğum Yeri: Adana
29:ÇİĞDEM SABANCI BİLEN Serveti: 700 milyon dolar Servet kaynağı: Sabancı Holding Doğum Yeri: Adana
30:ALİ ÜLKER - Serveti: 700 milyon dolar - Servet kaynağı: Yıldız Holding - Doğum Yeri: İstanbul
31:ALİ KOÇ Serveti: 700 milyon dolar Servet kaynağı: Koç Holding Doğum Yeri: İstanbul
32:DEMİR SABANCI - Serveti: 650 milyon dolar - Servet kaynağı: Sabancı Holding - Doğum Yeri: Adana
33:ALİ İSMAİL SABANCI - Serveti: 650 milyon dolar - Servet kaynağı: Esas Holding - Doğum Yeri: Adana
34:İZAK ŞENBAHAR - Serveti: 650 milyon dolar - Servet kaynağı: Alexico Group - Doğum Yeri: İstanbul
35:EMİNE SABANCI KAMIŞLI - Serveti: 650 milyon dolar - Servet kaynağı: Esas Holding - Doğum Yeri: Adana
36:ÖMER SABANCI - Serveti: 650 milyon dolar - Servet kaynağı: Sabancı Holding - Doğum Yeri: Adana
37:İPEK KIRAÇ - Serveti: 625 milyon dolar - Servet kaynağı: Koç Holding - Doğum Yeri: İstanbul
38:AHMET ÖZOKUR - Serveti: 600 milyon dolar - Servet kaynağı: Yıldız Holding - Doğum Yeri: İstanbul
39:SEVİL SABANCI - Serveti: 600 milyon dolar - Servet kaynağı: Sabancı Holding - Doğum Yeri: Adana
40:DİLEK SABANCI - Serveti: 600 milyon dolar - Servet kaynağı: Sabancı Holding - Doğum Yeri: Adana
41:CEMİL KAZANCI - Serveti: 550 milyon dolar - Servet kaynağı: Kazancı Holding - Doğum Yeri: İstanbul
42:KORHAN KURDOĞLU Serveti: 500 milyon dolar Servet kaynağı: Ata Holding Doğum Yeri: Ankara
43:KAĞAN GÜRSEL - Serveti: 475 milyon dolar - Servet kaynağı: Kiska İnşaat - Doğum Yeri: Ankara
44:ERDEN TİMUR - Serveti: 450 milyon dolar - Servet kaynağı: Timur Gayrimenkul - Doğum Yeri: Mersin
45:MURAT DEDEMAN - Serveti: 450 milyon dolar - Servet kaynağı: Dedeman Holding - Doğum Yeri: Ankara
46:TUNCAY ÖZİLHAN - Serveti: 400 milyon dolar - Servet kaynağı: Anadolu Endüstri Holding -Doğum Yeri: Kayseri
47:NECATİ ASLAN - Serveti: 400 milyon dolar - Servet kaynağı: İçdaş - Doğum Yeri: İstanbul
48:ALİ AHMET KOCABIYIK - Serveti: 400 milyon dolar - Servet kaynağı: Borusan Holding - Doğum Yeri: İstanbul
49:NESRİN ESİRTGEN - Serveti: 400 milyon dolar - Servet kaynağı: Abdi İbrahim İlaç - Doğum Yeri: İstanbul
50:BAYRAM YUSUF ASLAN - Serveti: 400 milyon dolar - Servet kaynağı: İçdaş - Doğum Yeri: İstanbul

26 Şubat 2018 Pazartesi

PKK / YPG Konusunda Kim Neye Razı Olacak?

Ankara’nın tavrını net biçimde ortaya koymuş olmasına rağmen ABD’den gelen açıklamaların oldukça karmaşık olduğu görülüyor. Nitekim Mattis’in “YPG’yi PKK’ya karşı savaştırabiliriz” ifadesi Washington’un meseleden ne kadar uzak olduğunu gözler önüne serdi. Ancak bu karmaşıklığın bir kafa karışıklığına mı tekabül ettiği yoksa karmaşıklığın kendisinin stratejinin bir parçası mı olduğu Ankara tarafından henüz tam olarak anlaşılmış değil.
Türkiye’nin 20 Ocak’ta başlattığı Zeytin Dalı Harekâtı (ZDH), Suriye’de bir süredir devam eden mücadeleyi bir ileri noktaya taşıdı. Ancak Türkiye’nin Ağustos 2016’de başlattığı Fırat Kalkanı Harekâtı (FKH) ile birlikte düşünüldüğünde, ZDH, Suriye’de Türkiye’nin önümüzdeki dönemdeki “oyun planını” daha net bir biçimde ortaya çıkarmış oldu. Askeri hareketliliğinin aktif olarak devam ettiği bölgelere İdlib’in de eklenmesi halinde, ZDH ve FKH ile birlikte Türkiye’nin Fırat’ın kuzey batısını kapsayacak şekilde askeri ve politik bir derinlik elde edeceği ve bunu yakın bir gelecekte elinden bırakmayacağı anlaşılıyor.
Eş zamanlı devam eden üç askeri operasyon bağlamında Türkiye’nin hedefleri oldukça net. Bir sıralama yapıldığında şöyle bir durum ortaya çıkıyor; a) Hatay’dan başlayarak Suriye ve Irak sınırı boyunca PKK’nın varlığını minimize etmek, PKK’nın alan kontrolü sağladığı bölgelerden çekilmesini sağlamak ve askeri kapasitesini minimize etmek, b) Suriye’nin toprak bütünlüğünü garanti altına almak, c) Rusya ile yakaladığı uzlaşıyı/ahengi konsolide etmek ve d) ABD’yi, PKK’nın hamiliği pozisyonundan vazgeçirmek ve Türk-Amerikan ilişkilerini çatışmacı eksenden çıkararak yeniden işbirliği eksenine oturtmak. Ancak bu hedeflere ulaşacak stratejinin ve bu stratejinin araçlarının ayrı ayrı neler olacağı konusunda Ankara’yı ciddi sınamalar bekliyor. Zira Türkiye’nin Afrin operasyonu, Türkiye’nin hedeflerinin muhatabı olan ana aktörlerin politika önceliklerini de ortaya çıkarmış durumda. Bu anlamda, ortada birbirine bağlı karmaşık bir denklem söz konusu. Türkiye’nin PKK’ya ilişkin hedeflerine ulaşması için strateji-sinin yüzde 30’u Rusya ile geriye kalan yüzde 70’i ise ABD ile ilgili bir denklem içinde şekilleniyor. Öte yandan Suriye’de istediği hedefe ulaşması, yani muhalifler daha fazla zayıflamadan siyasi bir çözüme ulaşılarak Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması bir tarafta büyük oranda Rusya ve ABD gibi sahada daha etkin güçlere, diğer tarafta İran ve İsrail gibi bölgesel aktörlerin önceliklerine bağlı. Yani, Suriye meselesi sadece rejim ile muhalifler arasındaki denklemden ibaret değil. Bu küresel ve bölgesel denkleme bir de yerel silahlı güçlerin arzuları eklendiğinde, Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumanın çetin bir mücadeleyi gerektirdiği oldukça açık. Rusya ile İdlib-Afrin-PKK denkleminde ortaya çıkan uyumun ise siyasi düzeyde nasıl bir kazanıma doğru ilerleyeceğini şimdiden kestirmek zor. Ama yine de Moskova’yla sorunların, ABD’den daha hızlı bir şekilde çözülebildiği söylenebilir. Dolayısıyla, Ankara için Moskova ile varılan ilerlemeyi Suriye ve dışında pekiştirmek zor olsa da imkansız değil.
Denklemin değişkenliği

Geçtiğimiz haftalarda, önce Rus savaş uçağının düşürülmesi ile rejim ve Rus savaş uçaklarının artan saldırıları, sonrasında Türkiye’ye yönelik İdlib’te gerçekleştirilen bombalı saldırı, İran destekli Şii milislerin rejim kuvvetleriyle birlikte Deir ez-Zur’da YPG’yi hedef almasından sonra Amerikan hava saldırıyla karşılaşmaları ve son olarak İsrail savaş uçağının Suriye rejimi tarafından düşürülmesi, Suriye denkleminin yukarıda bahsedilen değişken doğasını göstermeye yetecek örnekler sunuyor.
Dolayısıyla, DEAŞ’ın Suriye’de minimize edilmesinden sonra Suriye savaşının sonuna gelindiğine yönelik beklentiler şimdilik gerçekleşmiş gözükmüyor. Tam tersine giderek vekalet savaşı olmaktan çıkan ve tarafları devletler düzeyinde askeri olarak karşı karşıya getiren bir sürecin içine girilmek üzere.
Bütün bu karmaşa içinde, askeri ve stratejik düzeyde maliyeti en fazla yüklenen ülkelerin başında Türkiye geliyor ve kendisi için hayati bir soruna dönüşen PKK eksenli Suriye meselesini öyle ya da böyle çözmek zorunda. Bu karmaşa içinde, Ankara’nın ABD-PKK işbirliğini sonlandırma hedefi ise bütün Suriye denkleminin kristalize olduğu bir soruna dönüşmüş durumda.
Türkiye’nin ilk ve en önemi önceliği arasında PKK’nın Suriye’den kovulması yer alıyor. PKK’yı Suriye’de sorun olmaktan çıkarmak için; alan kontrolünün sadece Fırat’ın batısında değil doğu yakasında, Irak’a kadar uzanan bölgedeki etkisinin de azaltılması, silah kapasitesinin minimize edilmesi ve ABD ile kurduğu ortaklığını sona ermesi gerekiyor. Fırat’ın batısında, PKK’nın Türkiye karşısından hangi denklemde yer alırsa alsın tutunabilmesi özellikle ZDH ile birlikte pek mümkün gözükmüyor. Fırat’ın batısında eğer Rusya ile diğer konularda bir yol kazası (özellikle İdlib sahası ile ilgili) yaşanmaz ise, Afrin konusu Türkiye için bir sorun olmaktan hızlıca çıkacaktır.
Ancak Türkiye’nin geriye kalan iki hedefini gerçekleştirmesi için ABD ile hem sahada hem masada çetin bir mücadele vermesi gerekiyor. Askeri müdahale yoluyla, PKK’nın etkinliğini Fırat’ın doğusunda minimize etmek seçeneklerin arasında yer alsa da bu seçeneğin ABD ile belirli bir uzlaşıya varmadan hayata geçirilmesi Türk-Amerikan ilişkilerinde bir tiren kazası yaşanması ihtimalini arttıracaktır. Menbiç’teki YPG/PKK varlığının ABD için ne kadar önemli olduğu ve Washington’un takdirini hangi yönde kullanacağı, bu aşamada son derece önemli. Eğer ABD Menbiç’i Türkiye destekli ÖSO’ya teslim ederse, Türkiye’nin Fırat’ın doğusuyla ilgili öncelikleri askeri seçeneklerin dışında yeniden düzenlenebilir. Elbette bu Ankara’nın PKK’ya Fırat’ın doğusunda razı olacağı anlamına gelmiyor.
Fırat’ın batısında PKK’nın varlığını minimize etme konusunda Ankara’nın askeri kararlılığı işe yarasa da bu stratejik hedefe Fırat’ın doğusunda ulaşmak için hangi araçların devreye sokulacağı henüz netleşmiş değil. Zira Fırat’ın doğusunda, Türkiye’nin sadece PKK’yı güçsüzleştirmek değil aynı zamanda ABD-YPG arasındaki ilişkiyi de sona erdirmek için çaba göstermesi gerekiyor. Çünkü ABD’nin kendiliğinden, YPG’ye yönelik stratejisini değiştirmesini beklemek doğru olmayacaktır. Dolayısıyla ikincisini gerçekleştirmek, birinci hedefe yani PKK’yı toptan elimine etme hedefine ulaşmak için kolaylaştırıcı bir işlev görecektir. Bu stratejinin hedefine ulaşmasının kolay olup olmadığını anlamak için ABD’nin YPG’ye ilişkin planlarının neler olduğuna bakmak gerekiyor. ABD’nin öncelikleri arasında; DEAŞ’ın yeniden güçlenmesini engellemek, İran’ı Suriye sahasında etkisizleştirmek ve Suriye’de YPG aracılığıyla yeniden etkinlik kazanmak yer alıyor. Bu, bir stratejik hedef olarak makul görünse de YPG’nin varlığı üzerine bina edilmiş olması, DEAŞ’ın yeniden güçlenmesi ve İran’ın dengelememesinden daha büyük riskler taşıyor. Halbuki Türkiye, her üç hedef için ve muhtemel risklerin minimize edilmesinde kilit rol oynuyor. Bu nedenle, Türkiye’nin politikasına yaklaşmak ABD için daha az maliyetli bir seçenek olarak görünüyor.
Hem muğlak hem kötü niyetli
Ankara, PKK konusunda neleri kabul edebileceğinin çerçevesini net biçimde ortaya koymuş olmasına rağmen ABD tarafından gelen açıklamaların oldukça karmaşık olduğu görülüyor. Nitekim, Savunma Bakanı Mattis’in mevkidaşı Canikli ile Bürüksel’de yaptığı görüşmede; “YPG’yi PKK’ya karşı savaştırabiliriz” ifadesi Washington’un meseleden ne kadar uzak olduğunu gözler önüne serdi. Ancak bu karmaşıklığın, gerçekten Trump idaresinin kafa karışıklığına mı tekabül ettiği, yoksa karmaşıklığın kendisinin stratejinin bir parçası mı olduğu Ankara tarafından henüz tam olarak anlaşılmış değil. Bu durum ABD’nin stratejisini daha da muğlak bir hale büründürüyor. Son haftada yaşanan görüşme trafiğinde ise bu muğlaklık çözülmüş değil. Sırasıyla McMaster, Mattis ve Tillerson’ın görüşmelerine konu olan teklifler de Türkiye’yi ikna etmiş de gözükmüyor. Bu teklifler arasında YPG’yi PKK’dan koparmak var. Yani ABD, Suriye’de sadece isim değişikliği siyasetiyle Ankara’yı ikna edemeyeceğini görünce, PKK ile YPG arasındaki “organik bağı” ortadan kaldırabileceği bir “ikna stratejisini” devreye sokmuş durumda. Bu sırada, YPG’nin içindeki Arap unsurları artırmak suretiyle Türkiye’nin tepkisini yumuşatarak Fırat’ın doğusundaki alanı bütünüyle sorunsuz bir şekilde kontrol etmek için gerekli gördüğü askeri güce ulaşmayı hesap ediyor. Ancak bu planın, Ankara açısından “makyajdan” ibaret olduğu anlaşılmış durumda. Bu nedenle ABD’nin daha ciddi bir teklifle Türkiye’ye gelmesi gerekiyor. Öte yandan ABD, YPG ile arasındaki ilişkinin hasara uğramaması için Türkiye’yi Afrin şehir merkezine girmemeye iknaya çalışıyor. Böylece buradaki PKK/YPG unsurlarını güvenli şekilde Fırat’ın doğusuna naklederek örgütün “fazla ezilmesini” ve sahada YPG/PKK’nın ABD ile hareket etme motivasyonunu kaybetmesini engellemiş olacak. Zira ABD, PKK/YPG’nin kendisi olmaksızın hayatta kalamayacağını bildiği için bu opsiyonu örgüte kabul ettirebileceğini düşünüyor. PKK’nın Türkiye’ye karşı “tek taraflı bir ateşkese zorlanması” da seçeneklere dahil edilebilir.
Rusya-Esed-PKK denklemi
Bu tablo karşısında, Türkiye’nin geri adım atmayacağı ve ABD’yi YPG/PKK ile ilişkisini koparmaya zorlayacağı söylenebilir. Bunun için iki opsiyonu eş zamanlı devreye sokmak zorunda. Birincisi, askeri operasyonu devam ettirerek bu konuda ABD’ye karşı caydırıcılığını sürekli hale getirmeli. Afrin operasyonu öncesinde, Türkiye’nin askeri seçeneği devreye sokamayacağı kanaati, operasyonun başlamasıyla birlikte hızla değişti ve Washington peş peşe inisiyatif almaya başladı. Dolayısıyla Türkiye’nin askeri etkinliği ABD’yi Türkiye’nin isteklerini kabul etmeye daha fazla yaklaştırabilir. İkincisi ise Rusya ile İran’ın, Türkiye’nin PKK ile Suriye’deki mücadelesinde karşı tarafa geçmesinin önüne geçmek. Rusya Afrin konusunda Türkiye’ye destek verse de PKK konusunda hala muğlak bir tavır takınmakta. Operasyon derinleştikçe rejim ile PKK arasında bir anlaşma sağlayarak rejimin Afrin şehir merkezinde kontrolü devralması için çabaladığı yönünde değerlendirmeler söz konusu. İran’ın da bu opsiyon için çalıştığı dikkate alınırsa, Ankara’nın bu iki aktörü Türkiye’nin yanında tutması son derece kritik. Bu durumu kolaylaştıracak, aynı zamanda ABD’yi de sıkıştıracak asıl unsur ise, PKK’nın rejim ve İran destekli Şii milisler tarafından Deir ez-Zur’da hedef alınmaya devam edilmesi. Bu opsiyonun hayata geçmesi de elbette İdlib’deki muhalifler ile rejim arasındaki denkleme doğrudan bağlı gözüküyor.
google-site-verification: google2afd6f3c8ec4d6d7.html